Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 45. Sayfa - Duadaevliya

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

f. Ben Yok, Biz Yok, Şeyh Var

 

YILMAZ - Sn. Bayındır’ın özen gösterdiği tevhid hassasiyetini sufiler, iskatu’l-yâât anlayışı ile iyelik bildiren “benim elim, benim malım, be­nim canım” gibi ifadelerden bile tecerrüd edip azamet-i ilahiyye karşısında ser-fürû etmek mâ­nâsında anlamaktadır.

BAYINDIR – Acaba durum, Sayın YILMAZ’ın dediği gibi mi, yoksa Allah’ın büyüklüğü karşı­sında baş eğme adına insanları şeyhe kul yap­mak için Allah’ın adının kullanılması mıdır? Yaka­rıdan beri anlatılanlar, müridin Allah’ın büyüklüğü karşısında mı, yoksa şeyhin büyüklüğü karşı­sında mı baş eğdiğini gösterir.

Tarikatta müridin içine, ”ben yok, biz yok, şeyh var” inancı yerleştirilir. Çünkü onlar için şeyh her şeydir. İdeolojiler insanlara “Ben yok, biz var” inancını aşılarlar. Çünkü ayakta durmaları birbir­lerine dayanmalarına bağlıdır. İslam’da ise “Ben var ve benlerden oluşan biz vardır.” İslam’da “Ben” çok önemlidir.

Tarikatta müridin içine, ”ben yok, biz yok, şeyh var” inancının nasıl yerleştirildiğine bakalım:

“Mürit, kendi acizlik ve çaresizliğini daima mürşit huzurunda düşünmelidir. Mürit bilmelidir ki, hedefe ulaşmak, ancak mürşidinin rızasını kazanmakla olur. Onun rızasını kazanmaktan başka her tarafın kapalı olduğunu bilmelidir. Mü­rit, mürşidinin ilgisini, sürekli üzerinde tutmadıkça kendi şahsi eser ve kıymetinin hiç olduğunu kav­ramaya borçludur.

Sâdık mürit ve sâlik, sâdık irade sahibi olduğu için varlığını mürşidin varlığında yok ederse artık kendi nefsini arasa da bulamaz. Kendini her yoklayışında mürşidinin gerçek varlığından başka bir şey göremez...”

“Sâlik, mürşidinin yanında ve uzağında daima onun rızasını elde edeceği yolda yürümeğe bak­malıdır. Mürşidinin nelerden hoşlanacağını anla­mak ve ona göre çalışmak zorundadır. Bu iş ga­yet zordur ve derin bir dikkat ve öngörüye bağlı­dır. Allah’ın yardımı ve derinden derine desteği eksik olmazsa o başka. ... Bu iş, Allah’ın kolaylık verdiğine kolay! Yoksa başarılamayacak kadar çetindir[1].”

Gerçekten çok çetin bir iş. Bir kişinin, kendi gibi bir kula kul olması, son derece çetin ve onur kırıcıdır.

İslam’da “Ben var ve benlerden oluşan biz vardır.” İslam’da “Ben” çok önemlidir. Bunu bü­yüklenme anlamındaki benliklenme = enaniyet ile karıştırmak büyük hata olur.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Ey iman etmiş olanlar! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakacağı yalnız insanlar ve taşlardır. Onun başında iri gövdeli, katı yürekli melekler vardır. Allah’ın buyurduğu hiçbir şeye karşı durmazlar, onlara ne buyurulmuşsa onu yaparlar.” (Tahrim 66/6)

Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve o Elçiye gelin” dense hemen şöyle derler: “Babalarımızı ne şe­kilde bulmuşsak o bize yeter”. Ya babaları bir şeyi bilmiyor yahut doğruyu tutturamamışlarsa?

Ey inananlar! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu tuttuktan sonra sapmış biri size zarar ver­mez. Hepiniz de Allah’a döneceksiniz. Yaptıkları­nızı size o bildirecektir. (Maide 5/104-105)

Ahirette Allah Teâlâ şöyle diyecektir:

İşte bize teker teker geldiniz. Tıpkı sizi ilk defa yarattığımız gibi. Sizi hayaline daldırdığımız şeyi de arkanızda, geride bıraktınız. Size eşlik ede­cekler diye kuruntusunu ettiğiniz şefaatçılarınızı da yanınızda görmüyoruz. Bağlarınız büsbütün kopmuş. Kuruntusunu ettiğiniz ne varsa,  yanı­nızdan kaybolup gitmiş. (En’am 6/94)

Bundan dolayı Hz. Yusuf aleyhisselam, anasını ve babasını tahtın üzerine oturttuktan,  onlar ve kardeşleri kendisi için secdeye ka­pandıktan sonra şunları söylemişti:

“Rabbım! Sen bana bu iktidardan bir pay ver­din, bana o olayları yorumlamayı öğrettin. Ey yerlerin, göklerin yaratıcısı! Sen benim bu dün­yada da, öbür dünyada da velimsin. Benim ru­humu müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat.” (Yusuf 12/101)

Burada Hz. Peygamberle ilgili şu rivayeti de görmek gerekir:

Ebu Hureyre radiyellahu anh bildiriyor:

“Kabilenin en yakınlarını uyar.” (Şuarâ 26/214) ayeti inince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kalktı ve şöyle bir konuşma yaptı:

“Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdumenaf oğulları! Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmuttalib oğlu Abbas! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Safiyye, (Resulullah’ın halası)! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Muhammedi kızı Fatma! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam ol­maz.” (Buhârî, Vesâyâ, 11)


 

[1] - Sadık Dânâ (Alaaddin Attar’dan naklen), Altınoluk Sohbetleri I, s. 41-42.  Metin sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Talib kendi acz ve biçareliğini daima mürşid huzurunda mütalaa etmelidir. Talib bilmelidir ki, hedefe erişmek ancak mürşidinin rızasını tahsil etmekle olur. Rıza yolundan başka her tarafın kapalı olduğu talipçe bilinmelidir. Talib mürşidinin teveccühünü muhafaza etmedikçe kendi şahsi eser ve kıymetinin hiç olduğunu şuurlaştırmak borcundadır.

Sâdık talib ve sâlik, sâdık irade sahibi olduğu için varlığını mürşidin varlığında tüketecek olursa artık kendi nefsini arasa da bulamaz ve kendini her yoklayışında mürşidinin hakikatından başka bir şey göremez ...

Sâlik mürşidinin yanında ve uzağında daima onun rızasını elde edici yolda yürümeğe bakmalıdır. Talib mürşidinin rıza nazarının hangi noktalar üzerinde olduğunu anlamak ve ona göre amellerde bulunmak zorundadır. Bu iş ise gayet zordur ve derin bir dikkat ve firâsete bağlıdır. Meğer ki Allah’ın yardımı lutfu eksik olmasın ... Bu iş Allah’ın kolaylık verdiğine kolay! Yoksa başarılamayacak kadar çetindir.”