Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 47. Sayfa - Duadaevliya

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

h. Yanlış Yol

 

YILMAZ - Tasavvuftaki tevhid duyarlılığı, kudsî hadiste haber verilen, insanın farz ve nâfi­leleri ifadan sonra ulaşacağı “Ve nihayet ben kulumu severim. Ben onu sevince de gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı... olurum” (Buhari, Rikak, 37) ifadesindeki gönül enginliğine ermek, bilgi kadar duygu ile de tevhidi teneffüs etmektir. Ve yüreğinin derinliklerinde: “Attığın zaman sen atmadın” (el-Enfal 8/17) âyetinde anlatılan ve “Allah’tan başka hiçbir kuvvet ve gücün olmadı­ğını” ifade eden fail-i mutlak inancına ermektir.

BAYINDIR – Tasavvufta buna gönül zenginliği değil, fena fillah adı verilmekte, bununla kişinin Allah ile bütünleşmesi, yani haşa, Allahlaşması kastedilmektedir.

Şu ifadeler Sayın YILMAZ’a aittir:

“Fenâ fillâh, kulun insan olma özelliklerinden ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilâhî özelliklerle do­nanmasıdır. Kulun iş yapma şuurunu kaybetmesi, onun yerine Allah’ın geçmesidir. Kulun, fiilini görmemesi diye ifade edebileceğimiz bu du­rumda onun yerine Allah geçer. Allah görür, Allah duyar ve Allah tutar. Böylece “Ben onun  gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” kudsi ha­disinin hükmü gerçekleşmiş olur[1]. Sizin tevhit dediğiniz, Allah ile bütünleşmeden, yani kişinin haşa Allahlaşmasından başka bir şey değildir. Bu anlayıştan Allah’a sığınmak gerekir.

Bahsi geçen hadis-i kudsî[2] şöyledir:

Allah Teâlâ buyurdu ki: "Kulumun, farz kıl­dı­ğım şeylerle bana yaklaşmasından daha sevim­lisi yoktur. Kulum bana nafilelerle de yaklaşmaya devam eder. Öyle olur ki artık onu severim. Onu sevdim mi işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden isterse ke­sinkes veririm. Bana bir sığınsın, onu muhakkak korurum[3]."

Allah’ın emir ve ya­sakla­rına uyan kişi, emre­dilenlerin güzelliğini ve yasaklanan şeylerin kö­tü­lü­ğünü kavrar. Yaptıklarını şuurlu olarak yapar, iz­zetli ve şerefli olur. Her şeye bu açıdan baka­cağı için kolay kolay kötü duruma düş­mez. Bu kişi öyle hale gelir ki, Allah'ın emrine aykırı şey­lere ku­lağını ve gözünü kapar. Allah'ın istediği şeyleri tutar ve Allah'ın istediği tarafa yürür.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, “Mü’minin fe­rasetin­den çekinin, çünkü o Allah’ın nuruyla gö­rür[4].” buyur­muştur.

Ferâset, ayrıntı­lara bakarak  bir görüş, tahmin ve kavrayışla doğ­ruyu yakalamak demektir[5].

Şu âyetler üzerinde düşündüğümüzde konu iyice an­laşılabilir.

“Ey inananlar, eğer Allah’tan sakınırsanız o size doğruyu eğriden ayıracak bir güç verir, suç­larınızı örter ve sizi bağış­lar.” (Enfal 8/29)

“Ey inananlar, Allah’tan sakının ve elçisine ina­nın ki, size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüye­ce­ğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağış­lasın.” (Hadîd 57/28)

 Günahkâr Müslümanlar bunları görecek du­rumda değillerdir. Gü­nahtan zevk almaları, Al­lah’ın emirlerini yerine getirme­mekten sıkılma­maları bun­dandır.

Feraseti de büyütmemek gerekir. Bir kişinin daha faziletli olması görüşü­nün daha doğru ol­duğu an­lamına gelmez. Sahabenin en faziletlisi Hz. Ebubekr’­dir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lem, bir konuda Hz. Ebubekr’in görüşünü tercih etmiş, daha sonra bunun yanlış oldu­ğu ortaya çıkmıştır.

Allah ondan razı olsun, Hz. Ömer  anla­tıyor: Bedir Savaşı'nda esirler alı­nınca Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ebubekr ve Ömer’e “Bu esirlerle ilgili görüşünüz nedir?” diye sordu. Hz. Ebubekr dedi ki “Ey Allah’ın Nebisi, bunlar amca oğullarımız ve soydaşlarımız­dır. Onlardan fidye almanı uygun gö­rüyo­rum; böylece kâfirlere karşı güç­lenmiş oluruz. Belki Allah ileri­sinde onlara Müslüman olmayı nasip e­der.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Senin görüşün nedir Hattaboğlu?” diye sordu. Dedim ki, “Hayır, vallahi ey Allah'ın Elçisi, ben Ebubekr’in görüşüne katılmıyorum; benim gö­rü­şüm şudur: izin ver onla­rın boyunlarını vura­lım. Akîl’i (kardeşi) Ali’ye bırak boynunu vur­sun, şu ak­ra­bamı da bana bırak boy­nunu vu­rayım. Çünkü bunlar küfrün liderleri ve ileri ge­lenleri­dir.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Ebubekr’in gö­rüşünü benimsedi, benim görü­şümü benim­semedi. Ertesi gün geldim bir de gör­düm ki Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebubekr otur­muş ağlıyorlar. Dedim ki, “Ey Allah'ın Elçisi! Söylesene, sen ve arkadaşın niçin ağlı­yorsunuz? Eğer ağ­lamaya değer görür­sem ben de ağ­la­rım, ağlamaya değer görmez­sem si­zinle ağlar gibi gözükürüm.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Arkadaşlarının esirlerden fidye alın­ması yolunda bana sundukları görüşe ağlıyorum. Çünkü onlara aza­bın şu ağaçtan daha yakın bir şekilde geldiği bana gösterildi. Allahü Teâlâ şu âyeti in­dirdi. “Yeryüzünde düşma­nını ezme­dikçe bir elçinin esirler alması doğru olmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki, Allah öbür dünyayı dili­yor. Allah güçlüdür, hak­îmdir. Eğer daha ön­ceden Allah ta­ra­fından ve­rilmiş bir hü­küm olmasaydı aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azab dokunurdu.” (Enfal 8/67-68)[6]

Demek ki, olayların arkasındaki gerçeği Hz. Muhammedi de Hz. Ebubekr de görememiştir. Çünkü bunların her ikisi de in­sandır ve fazi­letli ol­maları yanılmalarına engel değildir.

Durum açıkça meydanda iken o kudsi hadisi, kulun beşer olma özelliklerinden ve aşağı arzu­lardan sıyrılıp ilâhî özelliklerle donanması, onun iş yapma şuurunu kaybedip yerine Allah’ın geç­mesi gibi Kur’an’a taban tabana zıt bir anlama alet etmek kabul edilemez.


 

[1] - YILMAZ, Tasavvufla İlgili Sorular, s. 524.

[2]-  Hadis-i kudsî, Kur'an'da olmayan ama Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin bize, "Allah şöyle buyurdu." diye bildirdiği sözdür.

[3]-  Buhârî, Rikâk, 38.

[4]- Tirmizî, Hicr suresinin tefsiri, 6.

[5]- Mütercim Asım, Kamus Tercümesi. Kelime Arapçada  firâset diye seslendirilir.

[6]- Müslim, Cihad, 58.