Kaynak - İslami Bilgiler - Imam Rabbani Ve Islam Tasavvufu - 1. Sayfa
Kaynak: İmam-ı Rabbani ve İslam Tasavvufu, Hayreddin Karaman, Nesil Yay.21, Bayrak Matbaacılık, İstanbul 1992
- Tassavuf dinine göre Allah ile kul arasında aracılık yapan ve Allah’ın sıfatlarını kendinde gören (Kutb-ul İrşad) yalanı (S.219-220)
“Ey oğul! ben, "el-Mebde've'l:Me'âd" isimli kitapçığımın, fayda alış-verişi (ifâde ve istifade) bahsinde, kutbu'l- irşâd ile ilgili bilgiler vermiştim. Aynı konunun burası ile de alâkası bulunduğu ve faydalı olacağı için bu mektupta da aynı şeyleri kaydettim. Buradan da anlaşılmalıdır ki, ferdiyet kemâlâtını da haiz olan kutbu'l-irşâd son derecede az bulunur. Uzun zamanlar ve asırlar geçtikten sonra böyle bir cevher ortaya çıkar, hidâyet ve zuhurunun nuru ile karanlık cihanı aydınlatır. Onun irşadı bütün cihana yaygındır. Arştan yeryüzünün merkezine kadar her kime rüşd, hidâyet, iman ve marifet ulaşırsa onun yolundan ulaşır ve ondan alınır. Onun aracılığı olmadan bu devlet kimseye nasip olmaz. Nuru, meselâ büyük okyanus gibi cihanı kuşatmıştır da bu denizde hiçbir hareket meydana gelmemiştir, sanki donmuş gibi durmaktadır. Ona yönelen ve samimiyetle inanan, yahut onun yöneldiği talibin -yönelme sırasında- sanki kalbinden bir pencere açılır ve bu yoldan, yöneliş ve samimiyeti (ihlâsı) nisbetinde nasip alır ve doyar. İnkâr ettiği için değil de onu tanımadığı, bilmediği için (doğrudan) Allah zikri ile meşgul olan ve gönlünü Allah'a yönelten kimse de -tıpkı o kutuba yönelenler gibi- ondan istifade ederler; ancak birinci durumdaki istifade daha ziyadedir. Kutbu inkâr eden, yahut ondan rahatsız olan kimselere gelince. Allah'ı zikir ile mesgul olsa-lar bile gerçek rüşd ve hidâyetten mahrum olurlar. Onu inkar ve rahatsız etmek kişinin feyiz yolunu tıkar, kutup onu faydalandırmamayı, ona zarar vermeyi istemese bile o gerçek hidâyetten uzak kalır. Onda bulunan ancak rüşd ve hidâyetin görünüşüdür (suretidir). Manadan uzak, içi boş suretin fayda-ısı da azdır. O kutbu seven ve ona içten inanan kimseler, ona gönülleri ile yönelmeseler, Allah'ı zikir ile meşgul olmasalar dahi, yalnızca sevgileri sebebiyle rüşd ve hidâyetin nuru onlara ulaşır. Bu bilgi mektubun da sonu olsun.
"Bununla yetiniyorum, çünkü bu kadarı anlayanlara yeter, sese kulak verenlere defalarca seslenmiş oldum." Allah'a hamd, Rasûlüne salât ve selâm olsun...”
- Peygambere “ Ben Allah’ın nurundan yaratıldım ,müminlerde benim nurumdan” iftirası (S.221-222)
(C. III, 21.Mektub)
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allah'a hamd, seçtiği kullarına selâm olsun!
Biliniz ki, Hakikat-i Muhammediyye ilk zuhurdur ve bütün hakikatlerin hakikatidir (yaratılmışların, zuhur edenlerin aslı ve temelidir) Peygamberlerin hakikatleri de, büyük, meleklerin hakikatleri de Muhammedi hakikatin gölgeleri gibidir, o hepsinin aslıdır. O (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın ilk yarattığı benim nurumdur", "Ben Allah'ın nurundan yaratıldım, müminler de benim nurumdan." Bunun zaruri sonucu olarak diğer hakikatler ile Hak arasında bu (Muhammedi) hakikat vardır. O'nun aracılığı olmadan bir kimsenin matlûbu olan Hakk'a ulaşması imkânsızdır. O, bütün nebîlerin ve rasûllerin peygamberidir. Peygamber olarak gönderilişi âlemlere rahmet olmuştur. Bu sebepledir ki, kendilerinde asaleten peygamberlik makamı bulunduğu halde büyük peygamberler bile onun tabileri ve ümmeti arasında olmayı temenni ederler; bu husus bizzat Rasûlullah (s.a.) tarafından ifade buyurulmuştur. "Kendilerinde peygamberlik devleti bulunduğu halde, O'nun ümmeti olmaya bağlı olup, kendileri için elvermemiş bulunan kemâl hangisidir?" diye sorulacak olursa şöyle deriz: Bu kemâl, hakikatlerin hakika- tine (Muhammedi hakikate) ulaşmak ve onunla bir olmak kemâlidir. Bu ikisi O'na tâbi ve vâris olmaya bağlıdır, daha doğrusu sırf Allah Teâlâ'nın lütfudur. O'nun ümmetinden ol- mayanlar bu devleti elde edemezler, onların önünden perde kalkmaz; çünkü bu, ancak bir olmakla gerçekleşir. Muhtemeldir ki Allah Teâlâ bu yüzden "Siz en hayırlı ümmetsiniz..." (Âlü-İmrân: 3/110) buyurmuştur. O (s.a.) peygamberler ve meleklerin tamamından teker teker üstün olduğu gibi, kül halinde (topyekün) de onlardan üstündür. Zira gölge, binlerce gölgeyi içine alsa bile aslının kendi üzerine fazileti ve lütfü vardır. Çünkü Feyiz Kaynağı Allah Teâlâ'dan gölgeye feyizler, aslın aracılığı ile ulaşır. Bu fakir çeşitli yazılarımda "üstteki noktanın, alttaki bütün noktalar üzerinde üstünlük ve lütfü bulunduğunu ifade etmişimdir, ilâhî bilgi yolcusunun bu üst noktayı geçmesi, onun gölgeleri olan bütün alt noktaları geçmekten daha önemlidir.
- “Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım,Rabliğimi izhar etmezdim. (açıklamazdım)” iftirası (S.223)
Bütün gölge dereceleri aştıktan sonra bu fakire gösterildi ki,Hakikat-i Muhammediyye ilahi sevgi teayyünüdür (sevginin belli bir konuda odaklaşmasıdır.) Bunun zuhuru da bütün diğer zuhurların (görüntülerin, açığa çıkmaların) başlama noktasıdır, yaratıkların ilk yaratılma noktasıdır. Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Ben bir gizli hazîne idim, bilinmemi istedim, bilinmem için de mahlûkatı yarattım."1" Bu gizli hazîneden zuhur sahnesine ilk gelen şey, mahlukatın yaratılmasına sebep olan ilâhî sevgi (hubb) olmuştur. Eğer bu sevgi olmasaydı îcâd (var etme) kapısı açılmaz, kâinat yoklukta kalmayı sürdürür giderdi. "Sen olmasaydın kâinatı yaratmaz, Rabliğimi izhâr etmezdim" hadîsinin sırrını burada aramak gerekir
İslami Okul Okulların En Önemlisi