Kaynak - İslami Bilgiler - Imam Rabbani Seriat Ve Tasavvuf - 1. Sayfa
Kaynak: Şeriat ve tasavvuf, Prof Dr. Abdülhak Ensari, Rehber Yay. 19, Ankara 1991
- İmam-ı Rabbani hayatı ve misyonu (S.19)
İmam-ı Rabbani, şimdi Pencap eyaletinde (Delhi'nin kuzey-batısında) bulunan Serhend'de 4 Şevval 971'de (26 Mayıs 1564) doğdu Alimleriyle tanınmış olan ailesi, Hâlife Ömer Faruk'un neslin-dendi. îlk eğitimini babası Şeyh Abdulehad'dan (927/1521-1007/ 1598) almış ve Kur'an'ı hıfzetmiştir. Daha sonra şu anda Pakistan sınırlan içinde bulunan Sialkot'a gönderilmiştir.Burada, akli bilimlerde meşhur bilgin Molla Kemal Keşmirî'den l (ölümü; 1017-1608-9) mantık, felsefe ve teoloji dersleri alır; Sahih-i Buharı sarihi, Kübreviye tarikatı mensubu Yakub Sarfî'den (ölümü; 1003/1594) hadis dersleri alır ve Kadı Behlül Badahşanî'den bazı tefsir ve hadis metinlerini okur. îmam-ı Rabbani bu eğitimini onyedi yaşında tamamlar ve memleketine döner.
- İmam-ı Rabbani’nin babasının tasavvuf anlayışı (S.21)
Şeyh Abdulehad (Imam-ı Rabbanî'nin babası) erken yaşlarında" Çeştiyye tarikatından büyük veli Gangolu Şeyh Abdulkuddüs'e (ölümü, 991/1583) intisapla tasavvufa girmek ister. Vecd halleri ve vahdet-i vücud görüşüne olan inancıyla tanınan Şeyh Abdulkuddüs, Abdulehad'a önce Şeriat ve hadis üzerine çalışmasını öğütler. Şeyh Abdulehad geri döner, çalışmasına başlar, birçok âlimi ziyaret eder ve bu amaçla bazı yerlere seyahatlar yapar. Geri döndüğünde Şeyh (Abdulkuddüs) ölmüştür. Babası gibi kendisi de büyük vecd sahibi ve vahdet-i vücud görüşüne inanmış bir kişi olan Şeyh Rukniddin (Abdulkuddüs'ün oğlu) Abdulehad'a Kadiriyye ve Çeştiyye tarikatları için rehberlik eder ve kendisine hırka verir.Şeyh Abdulehad da vahdet-i vücud görüşüne inanmaktadır ancak, Imam-ı Rabbani 'nin söylediği gibi, bu görüşün kör bir takipçisi değildir. Abdulehad bu görüşün bazı anlayışlarını kendince yorumlamıştır. İmam-ı Rabbani , risalelerinden birisinde babasının Kenzü'l Hakaik isimli bu eserine işaret etmektedir.
- İmam-ı Rabbani’nin tasavvuf anlayışı (S.23-24)
Imam-ı Rabbani, tasavvufi gelişmesini bazan kısaca ve bazan da ayrıntılı bir şekilde anlatır. Şu pasaj ilk deneyimi konusunda kısa bir değerlendirmesidir:
"Çocuklüğumdan İtibaren tevhid-i vücudiye (yani, vahdet-i vücud) inanmıştım. Babam bu öğretiye inanıyor ve vücudi çizgide manevî uygulamalarını devam ettiriyordu. Buna rağmen derununda {el-ahfa) kararsızlığını (mertebe-i bîkeyf) sürdürdü. Denildiği gibi, hu kukçunun oğlu da yarı hukukçudur. Vahdet-i vücud doktrinini çok iyi öğrenmiş beğenmiş ve onunla meşgul olmuştum. Daha sonra, Allah c.c. beni Şeyh Bakibillah'la karşılaştırıp da o bana Nakşibendî tarikatını öğretip benim ilerlememe nezaret edince kısa süre içinde tevhid-i vücudi (varlığın birliği), Nakşibendi tarikatının özellikleri içinde bana malum oldu (keşif yoluyla). Tümüyle bu tecrübe ve sağanak halinde gelmeye başlayan ilgili fikirler içine daldım. Keşfime konu olmamış bir gerçek bulmak zordu. Şeyh Muhyiddini Arabi'nin derin fikirlerine vakıftım ve tecelliyi zatî ilahi lütfuna nail olmuştum. Füsus yazarı bu lütfa nailiyetin manevi yükselişin sonu olduğunu ve bunun ötesinde saf yokluğun dışında hiç birşey bulunmadığını söylüyordu. Şeyhin 'Velilerin Mührü"nün hakkı olduğunu iddia ettiği tecelli gerçeğinin detaylarını da bildim. Tevhid içerisinde kaybolmuş ve onunla sarhoş olmuştum. Bir mektubumda Hace (Hoca)'ya sekr hali ürün olan şu iki beyti .yazdım:
"Şeriat, ah (alan), körlerin yoludur
Bizim yolumuz kafirlerin ve ateşe tapanların yolu
Küfr ve iman kilit ve güzelliğin yüzüdür
Bizim yolumuzda küfr ve iman birdir."
Bu durum aylar ve yıllarca devam etti.
- Hindistan’da Müslümanların batıl inançlara sürüklenmeleri (S.33-35)
Müslüman toplulukların yaşayışlarına şirk ve bidatlar hakim olur olmuştu. Bunda ilk etken, Müslümanların, Hindistan'ın çoktanrılı dinleri ve kültürleriyle olan temaslarıydı, inançlarından habersiz olan Müslümanlar, Müslüman olmayanların ayinlerine katılıyorlar! çeşitli nedenlerle onların putlarına ve tanrılarına dua ediyor; ve özellîkle kadınlar çiçek gibi bulaşıcı hastalıklara karşı bu putların ve tanrıların himayesine sığınıyorlardı. Bu Müslümanlar rahi ve dipavali gibi Hindu bayramlarına katılıyorlar, bu bayramları Hinduların yaptığı gibi lambalar yakarak, pilav pişirip onu renkli çanaklarda akraba ve dostlarına göndererek kutluyorlardı. Hint kültürü etkisi halkın diğer kesimlerini de etkilemişti; Dakka'daki Han-ı Hanan Sarayının yetkin bir şairi küfri (küfre sevgisi olan) lakabını almıştı.
Müslüman kitlelerdeki dinî dejenerasyonun bir diğer sebebi de cahil ve yanlış yola yönelten sufilerdi. Bunlar şeyhlere adaklar sunuyor ve mezarlarında kurbanlar kesiyorlardı. Kadınlar (ve hatta kocaları) genellikle şeyhleri adına oruç tutuyorlar, ve birçok ibadetleri bu çerçevede eda ediyorlardı. Örneğin, sadaka olarak alınmamış bir yiyecek bulmadıkça oruçlarını açmıyorlardı; sadakaya ihtiyaçları yoksa da bu böyleydi. Erkekler de kadınlar da Muharrem'in onuncu gününü, Şaban'ın onbeşinci günü gecesini, Receb'in yirmiyedinci gününü ve Leyle-i Regaib olarak isimlendirdikleri Receb'in birinci Cuma gününü kutlamak için özel bir çaba harcıyorlar, cemaat halinde namaz kılıyorlar ve bu çabalarının çok değerli olduğunu düşünüyorlardı.
Dervişlerin çoğu sema toplantıları düzenliyor, rakslara katılıyor ve Peygamberin doğum gününü kutluyordu. İmam-ı Rabbanî'nin şeyhinin oğullan bile Perşembe günleri yapıla» müzik ve şarkı eşliğin-deki toplantılarda bulunmakta bir sakınca görmüyorlardı. Bunlar zikr ve tefekküre, farz ve sünnetlerden daha fazla ihtimam gösteriyorlar erbain (nafile ibadetlerin yapıldığı kırk gün süreli özel bir riyazet) gibi riyazet tarzlarına ilgi duyuyorlar ve cemaatle namaz kılmayı (ve hatta Cuma namazlarım) ihmal ediyorlardı. . Dervişler şeyhleri hakkında tuhaf fikirler geliştiriyorlar, onları öfkelendikleri takdirde kendi-lerini manevî kazançlardan mahrum edebilme gücünde görüyolar ve, eğer memnun olurlarsa kendileri için ilahi affı sağlayabileceklerine inanıyorlardı.
"Vahdet-i Vücud görüşüne inananlar Serî ölçülerin ne olduğu konusunda özen göstermiyorlardı. Bunlar Şeriatla amacın, bilgiye ulaşmak olduğuna inandılar; bundan dolayı eğer bir kişi vahdet-i vücud gerçeğine ulaşırsa Şeriat'ın öngördüğü vazifeleri yerine getirmesi gerekmiyordu. 52 Bunlardan bazdan namazın aleyhinde bulundular; bunlara göre namaz, Allah'la kulu bir diğerinden ayırt ediyordu. 53 Diğer bazıları yeniden dirilmeyle tasavvuftaki fena'yı özdeş görerek hesabı ve cezayı inkar ettiler.*54* Hatta bunlardan bazıları Ebedî ve Ezelî olan Güzelliğin yansıması olduğu gerekçesiyle güzel çehrelere bakmayı ve güzel sesleri dinlemeyi hoş gördüler.
İslami Okul Okulların En Önemlisi