Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Imandan Ihsana - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak:        İmandan İhsana Tasavvuf

                   Osman Nuri Topbaş – Erkam Yayınları 165, İst.2002,

 

1.Osman Nuri Topbaş’ın batılı süslemesi.(S: 7-8)

Nitekim bugüne kadar tasavvuf hakkında:

-  daha ziyade yüksek ve derin tefekkür erbabına (havâssa),

-  hem havâssa, hem geniş halk kitlelerine (avama),

-  öncelikle avama hitab eden nice güzel eserler yazılmıştır.

Bu eserlerin bir kısmı, Füsûsu'l-Hikem ve İnsan-t Kâmil'1 gibi sâdece derin ve yüksek tefekkür erbabının kavrayacağı bir seviyede kaleme alın­mıştır. Bâzıları ise Mevlânâ'nın MesnevTsl gibi yer yer mütefekkir dimağlara, yer yer de vasat seviyedeki halk kitlelerine hitâb eden bir muhteva­dadır. Bunlar, zahirî ilimlerini tamamlamış olanların, sahip oldukları bilgiler muhtevasında daha engin, derûnî ve manevî bir tefekkür ve feyze ram olarak Hakk'a, hakîkate ve mârifetullâha nail olmaları içindir. Bunun ya­nında Envâru'l-Âşıkîn, Muhammediyye ve Nefehâtü'l-Üns gibi geniş halk kitlelerine hitaben yazılmış olan tasavvufî kitaplar da vardır. Bunlar şer'î gerçekleri kavrayabilmiş olan geniş halk kitlelerinde duyuş, anlayış ve davranış mükemmelliği bakımından -az çok- bir seviye husule getirmek içindir.

 

4.Osman Nuri Topbaş’ın tasavvufu İslâmla karıştırma sapıklığı.(S: 44-45)

"Tasavvuf, her nefeste doğuya ve batıya erişmek, yâni oralardaki ehl-i îmânı düşünmek, onların sevinç ve kederlerine ortak olmak; ihtiyaç sahiplerine hizmet etmektir. Yine tasavvuf, bütün halkı görüp gözetmeye çalışmaktır."

"Tasavvuf, cihanın bütün zerrelerinde Hakk'ı müşahede etmektir Böy­lece tasavvuf, âlemlere güneş gibi olmaktır."

"Tasavvuf, yetmiş iki milletin dilini bilmek, yâni herkesin hâlinden an­lamaktır. Tasavvuf, akıl âlemine Süleyman olmaktır."

"Tasavvuf, Hakk'ın insana yüklediği ilâhî emânet olan Kur'ân-ı Kerîm ve onun getirdiği mes'ûliyeti canla başla taşımaktır. Tasavvuf, İlâhî mağfi­reti müjdeleyen âyetlerin mazharı olmaya derler."

"Tasavvuf, bütün kâinata «İsm-i a'zam»la tasarruf etmektir. Yine ta­savvuf, Kur'ân hükümlerini gönülde cem etmek, yânı canlı bir Kur'ân ola­bilmektir."

"Tasavvuf, her bakışta Cenâb-t Hakk'a yönelmektir. Yine tasavvuf, sû­fîye, bütün zorlukların kolaylaşmasıdır."

"Tasavvuf, gönlünü Hakk'ın ilmine mekân etmek, yâni ledünnîilme sa­hip olmaktır. Böylece tasavvuf, bir damla hükmünde iken sûfînin engin bir derya hâline gelmesidir."

"Tasavvuf, Hakk'ın varlığı karşısında bütün mevcudatın «la/yok» ate­şiyle yanıp kül olmasıdır. Tasavvuf, "illâ" nuruyla, yâni temizlenmiş bir gö­nülle Allah'ı tevhîd ederek insan-ı kâmil olmaktır,"

"Tasavvuf, «De ki: Allah sana yeter!» (er-Ra'd, 43) âyetiyle insanları Hak yoluna davet etmektir. Yine tasavvuf, «Rabbine dön!» (ei-Fecr, 28) laf­zının zevkiyle kendinden geçmektir."

"Tasavvuf, her gün ölmeden evvel ölmek sırrını binlerce kez yaşamak ve kalben diri kalmaktır. Bundan sonra tasavvuf, bütün âlemin cismine can olabilmek, yâni diğer gönülleri de ihya edebilmektir."

"Tasavvuf, insanın kendi varlığını, Hakk'ın varlığında yok etmesidir. Böylece tasavvuf, mîrac vuslatında tecellî eden ve âyet-i kerîmede «iki yaydan daha yakın» (en-Necm, 9) şeklinde ifâde buyurulan bir yakınlık içe­risinde bile kendini gizleyebilmektir."

"Tasavvuf, canı sevgiliye verip her türlü fânî esaretten kurtulmaktır. Bu bakımdan tasavvuf, sevgilinin canı, evet sevgilinin canı olabilmek, yâni onun tarafından da sevilmektir."

"Ey İbrahim! Tasavvuf, aslında Allah Teâlâ'ya kul-köle olmaktır. Bunun İçin tasavvuf, Hazret-i Ahmed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yolunu ve düstûrlarını gönülde bir delil (rehber) eylemektir."

 

6.Beyazıd-ı Bestami ve Ubeydullah Ahrar’ın hokkabazlıkları.(S: 214)

Nitekim Bâyezîdn Bistâmi blrgün, içinde böyle bir perişanlık ve huzur­suzluk hissetti. Bir türlü kendisini o hâlden kurtaramadı. Meclisindekİlere:

"- Hele bir bakın, aramızda yabancı biri var mı?" dedi. Araştırdılar, kimseyi bulamadılar. Fakat Bâyezid-i Bistâmî ısrar etti:

"- Hele iyi araştırın. Asaların olduğu yere de bakın." dedi. Tekrar araş­tırdılar ve gafil birinin asasını buldular. O asayı dışarı çıkardılar; Bayezid-i Bistâmî'nin gönül huzuru da yerine geldi.

Yine birgün Hâce Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri, huzuruna gelen yakın­larından birine:

"- Senden yabancılık kokusu geliyor." dedi ve ilâve etti: "- Galiba sen, yabancı birinin elbisesini giymişsin." O kimse hayretle: "-Evet öyle." dedi ve o elbiseyi değiştirip. tekrar geldi.

 

10.Bir meczubun Mevlana’yı ilmi kitaplarından koparması.(S: 229)

Böyleler! için bütün bir kâinat, artık okunmaya müheyya (hazır) bir ki­tap gibidir. Bunlar, satırdaki ilimleri aşmışlar, sadırdaki ilme ulaşmışlardır. Tıpkı bir zamanlar Selçuklu Medresesi'nde kitaplarına gömülmüş kendi hâlinde bir müderris iken, gönlü aşkla dolu Şems adlı meczûb bir dervişin irşâd nazarlarıyla kıvılcım alıp, aşk ateşiyle yanmaya başlayan Mevlânâ gibi. O Mevlânâ ki, bu suretle aşk iklimine yeniden doğduktan sonra, zahi­rî ilme ait kitaplar gözünden düşmüş, artık kâinatın esrar ve nakışlarını okumaya başlamıştır. Ancak bundan sonradır ki, insan, kâinat ve Kur'ân' daki sır ve hikmetleri faş eden bir feryadnâme olan Mesnevî adlı şaheser vücûd bulabilmiştir.

 

11.b.Manevi tayin uydurması.(S: 245)
Manevî tâyindir. Bir zâtı mürşid tâyin etmek üzere bir zümrenin top­lanması yeterli olmaz. Bu vazîfe, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e kadar uzanan sahih bir silsileden icazetli bir mürşid-i kâmilin tensib ve tâyini ile olur. Böyle bir tâyin olmadığı zaman silsile orada kesi­lir. Bu sebeple bâzı mürşid-i kâmiller, salahiyetli birini bulamadıkları za­man kendilerine halef olarak, yollarını devam ettirecek birini bırakamaz­lar. Bazen bir tane, bazen de -Hâlid-i Bağdadî Hazretleri gibi- bir zuhurat ile çok sayıda mürşid bırakırlar. Bunun hikmeti, Cenâb-ı Hakk'a ait bir key­fiyettir.

 

12.Rabbe giden yollar, mahlakatın nefesleri sayısınca çoktur yalanı.(S: 245)

Başka bir önemli husus da, hem peygamberlerin hem de evliyâullâhın farklı farklı meşreb ve tasarruflara sahip olmasıdır ki, birinde öne çıkan üs­tün bir vasıf, diğerinde aynı seviyede bulunmayabilir. Onun için hepsinden aynı meşreb ve tasarrufları beklemek doğru olmaz. Kur'ân-ı Kerîm'de de bildirildiği gibi Musâ -aleyhisselâm-'a bir ilim verilmiştir, o Hazret-i Hızır'da yoktur; Hızır -aleyhisselâm-'a bir ilim verilmiştir, o da Hazret-i Musa'da yok-ur. Aynı şekilde Hazret-i Geylânî bir Hazret-i Mevlânâ olamayacağı gibi, Hazret-i Mevlânâ da bir Hazret-i Geylânî olamaz. Zîrâ her iki tarafa veri-enfer ve kendilerinden istenilen hizmetler ayrı ayrıdır. Ama elbette ki, hep-sinde asıl gaye, kulluk ve marifettir. Çünkü Rabb'e giden yollar, mahlûkâtın nefesleri sayısınca çoktur.

 

13.Osman Nuri’nin rabıta sapıklığı.(S: 254)
"Sâlihlerin zikredildiği meclislere rahmet iner." (Aciûnî, Keşfü'i-Hafâ, n. 70) buyurmuştur.

Esasen Allah dostlarının menkıbelerini ihtiva eden çeşitli kitapların te­lifi de, onlara muhabbetle yaklaşan kimselerde hep böyle bir ilhamı ger­çekleştirmek içindir.

İşte rabıtanın gayesi de, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e ulaşan Allah dostları silsilesiyle gönüllerin feyizyâb olmasıdır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan râşedâr (titreyen) insanlar gibi en sondaki de aynı akımdan istidadına göre bir hisse alır.

Mürşide huzûrundayken gösterilen edeb ve muhabbeti, gıyabında da gösterip, onun ahlakıyla ahlâklanmaya medar olacak derecede rabıtanın seviye bulmasına fena fi'ş-şeyh tâbir olunmuştur.

Fena fi'ş-şeyh makamının daha da ötesinde fena fi'r-rasûl makamı vardır. Nitekim İslâm semâsının yıldızları mevkiindeki ashâb-ı kiramın bâ­zıları, İslâm'la şereflenmezden evvel fıtrata ters bir hayat yaşıyorlardı. Fa­kat hidâyet bulduktan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in duygularının kendilerine yansımasıyla, dünyânın en faziletli insanları hâli­ne geldiler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den silsile hâlinde mür-şid-i kâmilin gönlüne aktarılan feyz de, sâliklere rabıta ve sohbet ile intikâl eder. Bu sayede Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in örnek şahsiye­ti, müride istîdâdı nisbetinde akseder.

 

14.Osman Nuri Topbaş mürşide ilahlık vasfı veriyor.(S: 272)

Teveccüh, mürşidin bütün manevî gücünü mürîdin kalbi üzerine yö­neltmesi ve bu suretle ona hâl aktarmasıdır. Diğer bir ifâdeyle, mürşid-i kâmilin güzel hâllerini mürîde intikâl ettirmesi ve netîcede onun ruh ve kalbinde tasarrufta bulunmasıdır. Bunun aslî ve fer'î pek çok vâsıtaları vardır.

 

16.Osman Nuri Topbaş’ı Hakk’dan saptıran bir hatırası.(S: 275-6)

İmam Hatip Lisesi'nde okuduğum yıllardı. Ahmed Can isimli güzel bir gönül insanı tanıdım. Pakistanlı idi. Sâmî Efendi Hazretleri'ne meftundu. Rahmetli babam Musa Efendi -kuddise sirruh-'u da çok sever, yanından ayrılmak istemezdi. Nitekim sık sık Türkiye'ye Sâmî Efendi Hazretleri'ni ziyârete geldiğinde, bahçemizde bulunan misafirhanede kalırdı.

Gönlü öyle derin bir muhabbetle doluydu ki, sohbet olmadığı günler dahî Sâmî Efendi Hazretleri'ni görmek iştiyâkıyla yanıp tutuşur ve Hazret-i Pîr'in evinin etrafında dolaşır dururdu. Bir akşam bu muhabbetin kendisinde nasıl husule geldiğini şöyle nakletti:

"Bir hac mevsimiydi. Ravza-i Mutahhara'da Ashâb-ı Suffe denilen mevkîde oturuyordum. Bir ara gayet zarif, temiz yüzlü ve sîmâsına bakıl­dığında Allah'ı hatırlatan bir zât-ı muhterem, beraberinde bulunan nurlu bir cemaat ile önümden geçti. Tam benim hizamda iken de fakîre şöyle bir na­zar lütfetti.

İşte o melek gözlerin nazarı ile bir anda başka bir iklîme, ayrı bir dün­yâya girdim. Her şey değişti. Aldığım manevî hazdan kendimi kaybeder gi­bi oldum. Bir anda o emsalsiz insana meftun olmuş, yarı baygın bir hâle düşrnüştüm. Az sonra biraz kendime gelince, derhal o zâtı bulmaya azmet­tim, ancak Ravza-i Mutahhara'nın o meşhur kalabalığı arasında bu müm­kün olmadı. Tekrar aynı yerden döner düşüncesi ile orada beklemeye başladım. Şükür ki, ümîdim boşa çıkmadı. Sevinçle kendilerini takip ettim. Etrafında­kiler beni bir dilenci zannetmiş olacaklar ki birkaç kişi yanıma yaklaşıp sadaka vermek istedi. Ancak kabul etmedim. Aslında varlıklı bir kimse de de­ğildim, ama o salih zâtın nazarlarının berekâtı ile dünyaya ait her şey gö­zümde değerini yitirmiş ve artık değişik bir kanaat deryasına garkolmuştum. Nihayet bir eve vardılar ve içeri girdiler. Ben de arkalarından eve gir­mek isteyince yanındakiler tanımadıklarından dolayı gayet tabiî manî oldu­lar. Fakat o arifler sultanı Hazret-i Sâmî, ardına döndü ve lütfedip beni de içeriye kabul buyurdu. O gün, o evde de bu büyük zâtın nice tecellîlerine, nazar ve teveccühlerine mazhar oldum.

Elhamdülillah, o nazar ve teveccühlerle bütün hayatım değişti, güzelleşti ve artık bambaşka, pek lâtif ve ebedî bir dünyânın insanı hâline gel­dim. Şimdi her sene bir miktar para biriktirip de buralara gelerek onun na­zar ve teveccühlerinden istifâde edebilmek, gönlümün en büyük manevî kazancı ve yegâne neşvesidir.'

 

20.Vahdet-i vücut sapıklığı.(S: 306)

Dolayısıyla zât, her şeyden mukaddes ve münezzehtir. Güneş olmaz­sa ışığı olamaz; fakat güneşin ışığı, güneşten ayrı bir varlığa sahip olma­makla beraber güneş değildir. Her şeyi O bilmek ve tanımak; kâinatı, var­lık âlemini ilâh kabul etmektir ki bu, "Bir"i "her" olarak düşünen maddecili­ğe yol açar. Eflatun'un ortaya attığı panteizm denilen inanç, işte bu vahim ve yanlış saplantıdan kaynaklanmıştır. Bazıları Vahdet-i Vücûd'u da bu inanç sistemi içine çekmek istemiş ve o sistem içinde kabul etmişse de gerçek sûfîler, böyle bir sapık inancı dâima reddetmişlerdir. Çünkü her şe­yi, O'nun varlığıyle var olmuş bilmekle beraber zâtı her şeyden tenzih, gerçek Vahdet-i Vücûd inancıdır. Yâni kâinat, Hakk'ın sıfatlarının  mazharlarıdır; fakat zâtı, kâinat değildir. Zîrâ yaratıcı, asla yaratılmış şeklinde zühur etmez. Bu kanâate sahip olmak, apaçık küfürdür. Çünkü Cenâb-ı Hak mühâlefetün li'l-havâdistir. Yâni eşi ve benzeri yoktur, yaratılmışların hiçbirine benzemez. Dolayısıyla O, her türlü antropomorfik (beşer?) sıfatlarla tavsif’ten münezzehtir. Bu hakikatten uzaklaşarak yahûdîlerin Üzeyr -aleyhisselâm-'a, hristiyanların da İsâ -aleyhisselâm'a -hâşâ- Allah'ın oğlu diyecek kadar ileri gittikleri malûmdur.

 

22.Sünbül Sinan’ın müridlerine edepsiz bir sorusu.(S: 330)

Sünbül Sinan Hazretleri birgün mürîdlerine sordu:

"- Evlâdlarım! Faraza Cenâb-ı Hak şu kâinatın sevk u idaresini size verse neylersiniz?"

Her mürîd bir şey söyledi. Kimi:

"- Bütün kâfirleri yok ederim!"

Kimi:

"- Bütün içki içenleri ortadan kaldırırım!"

Kimi de:

"-Bir tane sigara içen bırakmam!" şeklinde uzayıp giden cevaplar ver­diler. Mürîdlerin arasında bulunan ulemâdan Muslihiddin Efendi ise hiçbir cevap vermeden susmaktaydı. Şeyh Hazretleri, bu defa ona dönerek:

"- Evlâdım! Ya siz ne yapardınız?" diye sordu. Muslihiddîn Efendi pür-edeb şöyle cevap verdi:

"- Efendim! Hâşâ Cenâb-ı Hakk'ın irâde ve idaresinde bir noksanlık mı var ki başka bir şey düşünüp dileyeyim? Cevabım, sadece her şeyi ay­nen devam ettirirdim, demekten ibarettir."

Bu cevaba pek memnun olan Sünbül Sinan Hazretleri: "- İşte şimdi iş merkezini buldu!" buyurdular.

O günden sonra Muslihiddin Efendi, "Merkez Efendi" olarak anıldı ve üstadı Sünbül Sinan Hazretleri'nden sonra manevî emânet ona verildi.

 

23.Tasavvufî eğitimle sırlar çözülür yalanı.(S: 340)

Tasavvufi eğitimle ruhen seviye bulan bazı istîdâdlı şahıslar, bu ma­nevî yolculukta pek çok kemâlât tecellîlerine nail olurlar. Öyle ki; kimi Hak dostlarına hikmetler ayan olur ve birçok sırlı düğümler birer birer çözülür. Meçhuller keşfolmaya, muammalar fetholmaya başlar. Selîm bir kalbdeki sünûhât ve ilhamlar, kulu Hak ve hakikatin özüne yöneltir. Levh-i mahfu­zun istikbâle ait pek çok gerçeğinin kalbe aksedişiyle vücûd bulan sâdık rüyalar görülür. Kul, her şeyde ilâhî muradı sezen firâsetli bir nazar ve ol­gun bir tefekküre ulaşır.

Samîmî gayretlere ilâveten ancak ilâhî lütuf ve ihsanların netîcesinde kavuşulan bu hâllerin, daha

pek çok değişik tezahür şekilleri vardır. Bu nâiliyyetlerin bir ilim olarak ifâdesine "ledünniyât" denildiği bir vakıadır. Ledünnî bilgiler, insan idrâk ve ihatasını aşan bir muhtevada ise de bundan, Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve keremiyle hissedar olanlar, kaydettikleri terakkî nisbetinde şümullü bir idrâk ve iz'âna ulaşırlar.

 

24.Gaibten sesler duyulabilir yalanı.(S: 344)

Ayrıca Cenab-ı Hak, Salih kullarına düştükleri müşkil durumlarda gaibden gelen seslerle ikaz etmek suretiyle de yardımda bulunabilir.

 

27.Musa ile bir kul olayını mürşid-mürid ilişkisine benzetme yanılgısı.(S: 352)

Hazret-i Musa'nın ledünnî ilmi tahsî! maksadıyla Hızır -aleyhisselâm-'a 'tabî olması, tasavvuftaki mürîd-mürşid münâsebetlerine benzerlik bakı­mından da hayli dikkat çekicidir. Bu bakımdan denilebilir ki bir kimse, ilim­de Hazret-i Musa -aleyhisseîâm- kadar derin olsa dahî, kendisinde bulun­mayan bir ilmi tahsil için tevazu ve mahviyet içerisinde mânâ sultanı Allah dostlarının önünde diz çökebilmeli, onların irşadını taleb edebilmelidir.

 

28.’Batın ilim’ uydurması.(S: 354)

Aynı zamanda Hazret-i Musa ile Hızır arasındaki bu hâller, bâtın ilminin de sebeplere ve usûle uygun olarak, bir üstaddan alınması gerektiğine işârettir. Yâni bu ilme ekseriyetle, sebebsiz, rehbersiz ve mürşidsiz olarak ulaşılamaz. Ancak Veysel Karânî Hazretleri gibi "Üveysî meşreb" olanlar istisnâdır. Bu yolda maksada ulaşmak için büyük bir azim ve yüce bir himmete ihtiyaç vardır.

 

29.Osman Nuri’nin şeytanî Hallac-ı Mansur savunması.(S: 360-1)

Temkin ehli büyükler, bu ilimden kendilerine verilen nasîbi, sığ idrâklere teklîf etmemişlerdir. Zîrâ aklın kavramakta âciz kaldığı bu mahrem sır-

lar, ehli olmayanlardan gizlenmelidir. Nitekim Allah'ın bazı kullarına lutfettiği bu müstesna sırlara sahip olanlardan Hallâc-ı Mansûr, kalbindeki tecel­lîlerden ufacık bir huzmeyi faş ettiği için kanı heder edilmiş, idamla ceza­landırılmıştır.

Vahdet deryasına dalan Hallaç, derin bir vecd ve sekr halindey­ken, üzerindeki tecellîlerin şiddetli girdabına kapılmış ve "Ene'l-Hak" diye feryâd etmiştir. Mahrem bir sırrın böylece dile dökülmesi, insanla­sın akıl kıstası ile ölçmelerine sebep olmuş ve akıl, bu nezâketi tada­mamıştır.

Hallâc'daki bu hâl, birçok velîde de görülmüştür. Fakat bu, ne bir tes-
bît ve ne de bir teşhîstir. Bu, sâdece geçici bir hâldir ki fenâfillâh makâmın-
dayken temkin hâlini muhafaza edemeyip, akla riâyeti kaybeden velîlerde
zuhur eder. Aklın zahirî kıstas ve kıyaslar âlemini terkettiği, yâni tükendiği
bu hâlde, sahibine şer'an bir teklif yoktur. Zîrâ ilâhî ölçüyle, şer'î mes'ûli-
yetin ilk şartı "akıllı olmak"tır. Akim ise böyle sözlerde hiçbir hissesi yoktur.
Bu hâllerin akılla idrâk edilmesi mümkün değildir.

Böyle hâller cezbenin galebesiyle vâkî olduğundan, böylelerine ta­savvuf tabiriyle "meczûb" denilir. Onların zahir ölçülerine sığmayan bu gibi hâlleri, ehlince mazur görülürse de avâm-ı nâs tarafından takbîh edil­mesi de kınanmaz. Bunun için Hallâc-ı Mansur'un misâlimizdeki zikretti­ğimiz sözü ve akıbeti hakkında; "Hallaç da haklı, onu öldürenler de." su­retinde hükmedilegelmiştir. Bu sebepledir ki tasavvufta "temkin" çokça tavsiye edilmiş ve meczup değil, cazip olmaya gayret etmek makbul sayılmıştır.

Rivayete göre cellât Ebu'l-Hâris, infaz İçin Hallâc'ın önüne geçmiş ve şiddetli bir darbe indirmişti. Öyleki Hallâc'ın burnu, yüzü paramparça olmuştu. O anda Şiblî de, etrafındakilere meçhul bir saik ile çığlık atarak cübbesini parçalamış ve bayılmıştı.

Hallâc'daki bu tecellî bir hâldir. Bu hâl geçince Hak Hak'tır, eşya da eşyadır. Şeyh Şiblî der ki:

"- Biz, Hallaç ile aynı merhalelerden geçtik. Bana mecnun dediler ve kendi hâlime bıraktılar, ona ise akıl nisbet ederek îdâm ettiler."

Yine Şiblî şöyle anlatır:

"Hallaç îdâm edilince gece vakti mezarının başına gittim. Sabaha ka­dar namaz kıldım. Seher vakti olunca münâcaatta bulundum:

"- İlâhî! Bu, Sen'in mümin, arif ve muvahhid bir kulun idi. Bu kuluna verdiğin musibetlerin hikmeti nedir?"

Bu esnada bana uyku galebe çaldı. Rüyamda kıyametin koptuğunu gördüm. Orada Hakk'ın şu hitabını işittim:

"- Sırrımızı, nâ-ehiller arasında yaydığından, onun başına bu iptilâyı getirdik!"

 

33.Velilerin öldükten sonra da müridlerini yönettikleri uydurması.(S: 372-3)

Onun ümmetinin seçkinlerinden bâzıları da bu lutuflardan Cenâb-ı Hakk'ın verdiği kadar hissedar olmuştur. Meselâ Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rifâî gibi bâzı büyük velîlerin gerek hayatlarında ve gerekse vefatlarından sonra bâzı ta­sarruflarda bulunduğu sık sık nakledilir.

 

35.Osman Nuri Topbaş’ın Hz.Ali’ye iftirası.(S: 375)

Bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile bir bedevî arasında vâkî olan şu hâdise pek ibretlidir:

Birgün fakir bir bedevî Hazret-i Alî'den sadaka ister. Hazret-i Ali -radı­yallâhu anh-, o an için başka bir imkânı bulunmadığından, yerden bir avuç kum alır ve bir şeyler okuyarak kuma üfler. Ardından da bunları bedevînin avucuna altın olarak döker. Bedevî hayretler içinde kalır. Bunun nasıl oldu­ğunu, avucundaki kuma ne okuduğunu kendisine de söylemesi için Haz­ret-i Ali'ye yalvarır. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ise gayet sakin bir şekil­de, okuduğunun "Fatiha Sûresi" olduğunu söyler. Bunun üzerine sevinçle yerden bir avuç kum alan bedevî, Fatiha Sûresi'ni okuyup kuma üfler. Fa­kat kum, aynı kumdur. Bedevî, Hazret-i Ali'ye bunun hikmetini sorar. Haz­ret-i Ali ise, işin özünü şöylece hülâsa eder:  “Bu, bir kalb farkıdır."

 

36.Keramet kavramı sahabe döneminde yoktu.(S: 377)

Keramet sahibi bir velîye aşırı iltifat, bu sebeple son derece mahzur­lu ve tehlikeli görülmüştür. Hak dostlarının, keramet teşhîr etmekten ictinâb etmelerinin sebeplerinden biri de bu tehlikedir. Keramet, nihâî bir mertebe değildir ve velînin manevî derecesini göstermez. O Hak dostları gayet iyi bilirler ki, peygamberlerden başka hiç kimse teminat altında de­ğildir. Kimi insan vardır; Cehenneme bir karış kalmışken Cennet'e giriverir. Kimisi de Cennet'e bir karış kala Cehennem'e yuvarlanıverir.

 

38.Osman Nuri’nin firavun hakkındaki yalanları.(S: 379)

Firavun da, istidraç sahibi olanlardandı. Dört yüz senelik ömrü boyunca bir baş ağrısı bile duymadı. Dişleri de yekpare idi. Yokuş aşağı inerken atının ön avakları uzardı.

 

39.Peygamber ve arkadaşlarının adını kullanarak sapık inancını meşrulaştırıyor.(S: 379)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâb-ı kiram devrinde ta­sarruf ve kerametlerin gerçekleşmesi nasıl mümkün olmuşsa, daha sonra­ki dönemlerde meydana gelmesi de öylece imkân dahilindedir. Velîlerin, bir kısım insanların irâdelerine yön vermek maksadıyla izhâr ettikleri tasarruf ve kerametler, tabî oldukları peygamberin bereketiyledir ve aynı zamanda onun mucizelerinin bir nevî devamı mahiyetindedir.

 

40.Osman Nuri’ye göre Rasulullah kabrinden çörek ikram ediyor.(S: 380-1)

Mansûr bin Abdullah, Ebû Abdullah ibn-i Cellâ'nın hâlini şu şekilde ri­vayet etmiştir:

İbn-i Cellâderki:

"Medîne-i Münevvere'ye gelmiştim. Yoksulluk içindeydim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in kabr-i şerifine vardım. Selâm verdim ve:

«- Ey Allah'ın Rasûlü! Fakr u zaruret içindeyim!.. Sana misafir ol­dum...» dedim.

Bir müddet sonra üzerime uyku hâli geldi. Uykuda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bana bir çörek ikram ettiler. Yarımını ye­dim, sonra uyandım; diğer yarımını da yanımda buldum.

 

41.Zaman Gazetesinin Hz.Peygambere bir iftirası.(S: 381-2)

Çanakkale muharebelerinin pek şiddetlendiği bir hengâmede Binbası Lütfi Bey:

"- Yetiş yâ Muhammed! Kitabın elden gidiyor!..” diyerek feryâd edi­yor, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den istimdâd ediyor­du. Allah Rasûlü'nden ihlâs ve samimiyetle taleb edilen bu yardımın ne şe­kilde tezahür ettiğini aşağıdaki vakıa net bir surette te'yîd eder:

Yıl, 1928... Çanakkale zaferinin üzerinden tam 13 yıl geçmiştir.

- Âlim, arif ve zarif insan Alasonyalı Cemâl Öğüt Hocaefendi hacca gi­der. Hocaefendi, Medine'de, birçok değerli zevat ile tanışma fırsatı bulur. İşte bu mübarek zâtlardan biri de, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in türbedârıdır. Bu hak dostu, aynı zamanda sâdık bir Osmanlı dostudur. "Osmanlı" der, başka bir şey demez. Cemâl Öğüt Hocaefendi, sormaktan ken­dini alamaz:

"- Niçin bu derece muhabbet?"

Bu pîr-i fânî olmuş nûrânî türbedar, hiç duraksamadan şu cevâbı verir:

"- Osmanlı'yı, İslâm nâmına sevmek için, bir hâtıram bile bana yeter." Hocaefendinin ısrarı üzerine, eşsiz hâtırayı şöyle anlatır:

"- 1915 haccına, Hindistan ulemâsından bir zât da gelmişti. Bu zât, derûnî dünyâsı zengin bir Allah dostu idi. Hacdan sonra, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i ziyaret için, Medine'ye gelmişti. Çok mahzun görünüyordu. Bir türlü gözünün yaşı dinmeyen o mübarek zât, hüznünün sebebini sorduğumda, gözyaşları daha da çoğalarak şu cevâbı verdi:

"- Bunca yıl sonra nasîb oldu, Âlemlerin Efendisini ziyarete geldim. Fakat müşahede ettim ki, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- maka­mında değil. Yoksa benim kalb gözüm mü körelmiş?.. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in varlığını neden hissedemiyorum? İşte Medine'ye geldim geleli bu düşüncelerle perişanım!"

Yaşlı türbedar, o gece rüyasında, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i görür. Hindistanlı âlimin anlattıklarını hatırlar. Allah'ın Rasûlü, onu merakta bırakmaz ve şöyle buyurur:

"- Evet, hissedilen doğrudur. Ben şimdi Medine'mde değilim. Çanak­kale'deyim... Zor durumda olan asker evlatlarımı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum."

(18 Mart 2001 Pazar tarihli Zaman Gazetesi'nden)

 

42.Ubeydullah Ahrar’ın tayı mekanla Fatih’e yardım ettiği yalanı.(S:383-4)

Peygamber vârisi olan Hak dostlarında da tasarruf ve keramet tecellileri günümüze kadar devam edegelmektedir. Bunun da sayısız misâllerinden birkaçı şöyledir:

Ubeydullâh Ahrar Hazretleri, Orta Asya'dan tayy-i mekân ederek İs­tanbul'un fethine iştirak etmiştir. Bunu, torununun oğlu Hâce Muhammed Kasım şöyle nakleder:

"Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri, Perşembe günü öğleden sonra aniden atı­nın hazırlanmasını emretti. Atına binip sür'atle Semerkant'tan dışarı çıktı.

Mevlânâ Şeyh adıyla mâruf bir talebesi, kendisini bir müddet tâkib et­ti. Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri'nin, atının üzerinde bir sağa, bir sola meylin­den sonra kaybolduğu haberini verdi. Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri bir müd­det sonra döndü. Talebeleri, heyecanla bu anî yolculuğun hikmetini sordu­lar. O da:

“-Türk sultanı Mehmed Han, benden istimdad etti. Yardım diledi. Ben de O'na yardım etmeye gittim. Allah Teâlâ'nın izni ile zafer müyesser ol­du.» buyurdular."

 

43.Fatih’in kutub’tan yardım isteme sapıklığı.(S: 384)

Horasan'dan gelip İstanbul'u ziyaret eden pîr Ubeydullâh Ahrâr'ın to­runu Hâce Abdülhâdî şöyle anlatır:

"İstanbul'a gittiğimde Sultan II. Bâyezîd, babam Ubeydullâh Ahrâr'ın şekil ve şemailini tarif etti ve şöyle dedi:

«- Babam Fâtih anlattı: Fethin en şiddetli zamanında Rabbime iltica ederek, zamanın kutbunun imdada yetişmesini istedim... Şu şu vasıfta, bir beyaz atın üzerinde karşıma geldi:

"- Korkma, zafer senindir!.." buyurdu.

O pîre:

"- Küffâr askeri çok fazla!.." dedim.

O da bana cübbesini açarak.

"- İçine bak!" dedi.

Hayretle cübbesinin yeninin içinden sel gibi akan bir ordu gördüm:

"- Bu ordu sana yardıma geldi..." dedi.

Devam etti:

"- Şimdi şu tepenin üzerinden üç defa kös'e tokmak vur! Ve bütün as­kere hücum emrini ver!" buyurdu.

Ben de aynen öyle yaptım. O pîr de, ordusu ile hücuma iştirak etti. Feth-i mübîn gerçekleşti..."

Velhâsıl Fâtih'in fetih sırasında cümle evliyanın rûhâniyet ve yardı­mından müstefîd olduğu târihî bir vakıadır.

Husûsiyle Akşemseddin Hazretleri'nin maddî ve manevî sahalarda pek çok yardımları olmuştur.

 

44.1974 Kıbrıs savaşında tehlikedeki askeri Aziz Mahmut Hüdayi’nin kurtardığı yalanı.(S:385-7)
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'nin "tasarrufuyla ilgili yaşanmış bir nâdise de şöyledir;

Yıl 1975. Öğle namazına yakın bir vakitte Hazret-i Pîr'in türbesi önü­ne nur yüzlü, buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesadü­fen Azîz Mahmud Hüdâyî Câmii'nin imamına rastladı ve:

"- Efendim! Ben Azîz Mahmud Hüdâyî'yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acaba şu an burada mıdır?" diye sordu.

Böyle bir suâl karşısında şaşıran imâm Muharrem Efendi: "- Oğlum! Evet Azîz Mahmud Hüdâyî burada!" dedi. Hazret-i Pîr'in orada olduğunu duyan genç, sevinçle: "- Lütfen beni onunla görüştürünüz!" dedi.

Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında dudaklarımdan tekrar:

"- Oğlum! Azîz Mahmud Hüdâyî burada!" dedi.

Genç de, talebini tekrarladı:

"- O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!" dedi.

Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından me­seleyi çözebilmek için:

"- Evlâdım! Sen Azîz Mahmud Hüdâyî'yi tanıyor ve biliyor musun?" di­ye sordu.

Yüzü gibi sînesi de saf olan delikanlı, lafın böyle uzayıp gitmesine ve muhatabının kendisini neden Mahmud Hüdâyî ile görüştürmek istemediği­ne hayret ederek:

"- Ben Azîz Mahmud Hüdâyî'yi yakından tanıyorum. Beni buraya o davet etti. Biz onunla ziyaret hususunda sözleşmiştik. Benim geleceğim­den haberi var." dedi.

Sözün burasında Muharrem Efendi, meselenin farklı bir veçhesi ve sırlı bir nüktesi mevcûd olduğunu nihayet idrâk etti ve merakla sordu:

"- Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?"

Genç anlatmaya başladı:

"- Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen koman­do grubundandım. Biz, ordumuzun denizden, Rumlar'ın da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücâdelelerini sürdürdükleri bir hengâmda para­şütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tara­fa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm. Ağaçlık bir mevkîde iki yandan gelen cehennemi bir ateş altında kaldım. Ne yapacağımı bile­mez bir hâlde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybet­li ve nur yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve:

«- Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ne işin var burada? Niçin tek ba­şına bu hatta girdin?» dedi.

Ben de:

«- Baba! Ben gelmedim, rüzgâr buraya düşürdü.» dedim.

Nur yüzlü ihtiyar, hafifçe başını salladı:

«- Ben de harbe geldim. Sizden evvel gönderildim. Buraları çok iyi bilirim. Hangi birliktensin oğlum? Gel seni onların yanına götüreyim!» dedi.

Birlikte müthiş bir ateş topu altında yola koyulduk. O mübarek insan, gayet sakin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı. Her hâli beni ayrı bir şaş­kınlığa sevk ediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu v.s. birçok suâller sor­du. Ben de istediği cevapları verdikten sonra iyice merak edip kendisini sordum:

«— Baba! Ya sen kimsin?»

Oda:

«- Oğlum! Bana Azîz Mahmûd Hüdâyî derler.» dedi.

Sonra:

«- Baba! Sen bana çok büyük bir iyilikte bulundun? Şayet memleke­te sağ-sâlim dönersem, bir vefa borcu olarak seni ziyaret etmek isterim. Adresini verir misin?» dedim.

O güzel yüzlü mübarek insan, adres olarak sadece:

«- Oğlum! Üsküdar'a gelip kime sorsan beni sana gösterirler!» dedi.

Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedâlaştım. Sonra da kumandanımın yanı­na gittim.

Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı:

«- Buraya nasıl gelebildin?» Ben de:

«- Beni, yaşlı, güzel bir baba getirdi.» dedim.

Harb bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefa borcu olarak nihayet ziyaretine niyetlenip Üsküdar'a geldim. Sordu­ğum kimseler:

«O mübarek bir zâttır» diyerek burayı tarif ettiler."

Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi'ye önceki talebini tekrarladı:

"- Efendim! İşte Azîz Mahmûd Hüdâyî ile böyle tanıştık. Artık himmet edin de beni kendisiyle görüştürün!" dedi.

Böylece meseleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şâhid olduğu bu manevî manzara karşısında pek duygulandı. Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle adetâ kekeleyerek hulasaten:

"- Evlâdım! Azîz Mahmûd Hüdâyî, hayatta olan bir kimse değil, 1543-1628 yılları arasında yaşamış bulunan büyük bir Allah dostudur. Herhalde seni buraya Fatiha okuman için çağırmış olmalıdır! İşte türbe­si!" diyebildi.

Bu cevabı duyan vefakâr ve îmânlı genç, daha o an öğrendiği hakîkat üzerine son derece müteessir oldu. Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velînin sadece türbesiyle karşılaş­mıştı. Harp sahasının o müthiş hengâmesinde yaşadığı manevî tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı. Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı.

Hüdâyî mihrabının imâmı da ağlıyordu...

 

50.Halid b.Velid’e bir iftira.(S:418)

Nitekim sahâbe-i kiram, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in hem eşyaları hem de saç ve sakalının mübarek telleriyle teberrük hâli yaşarlardı. Savaşlarda bile bu teberrük heyecanını taşımışlardır. Bu­nun güzel misâllerinden biri de Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-'ın, Hazret-i Peygamber'in saçlarından birkaç mübarek teli sarığında saklamasıdır. Ri­vayet olduğuna göre Hâlid -radıyallâhu anh-, Yermük savaşında bu sarığı kaybetmişti. Askerlerine sarığın bulunmasını emretti. Fakat aramalarına rağmen bulamadılar. Hazret-i Hâlid, tekrar aramalarını emretti. Sonunda sarığı buldular. Baktılar ki gayet eski bir sarık imiş. Sahâbî, bu eski sarık için Hâlid -radıyallâhu anh-'ın bu kadar ısrarına hayret etti. Bunun üzerine Hâlid -radıyallâhu anh-, şunları söyledi:

"- Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, saçlarını kestirmişti. Ashâb, o saçları kapıştılar. Ben de saçından birkaç tel aldım ve bu sarığın içi­ne koydum. Bu benim için öyle bir bereket oldu ki, onunla girdiğim bütün [savaşlar, zaferle neticelendi. Zaferlerimin sırrı, benim Rasûlüllâh -sallâllâ-hu aleyhi ve sellem-'e muhabbetimdir," (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 349)