Muhtelif - 1. Sayfa - Insan I Kamil 2
- “Kıyametten sonra iblise lanet yoktur. İlahi yakınlığa döner.” İftirası (S.176)
Kıyamet günü geçtikten sonra, İblis'e lanet yoktur...
Z i r a:
—Kıyamet günü..
Dediğimiz DİN GÜNÜ, tabiî zulmetin hükmü kalkar..
Nitekim DİN GÜNÜ tefsiri, bu kitabın KIRKINCI BÖLÜM'ünde geçti..
Bu manaya göre iblis: ilâhî huzurdan, ancak kıyamet gününden önce kovulur ve tard edilir.. Zira onun, asli durumu bunu gerektirir..
"Ünün aslının iktizası ise., tabiî engellerdir.. Ruhun ilâhî hakikatlerle tahakkukuna engel olur..
Amma, bundan sonra.. Tabiî durumlar, kemalât cümlesinden sayılır.. Ona lanet yoktur, sırf yakınlık vardır...
Ve o zaman İblis, önce olduğu gibi, Allah katında bulunan ilâhî yakınlığa döner..
Bu ise.. cehennemin zevalinden sonra olur..
Çünkü: Allah-ü Taâlâ'nın yarattığı her şey, el-nette önceden bulunduğu hale dönecektir..
Bu asalet durumu, kat'îdir..
Bu manayı anla...
- Cili’ye göre “Bütün gayri müslümler cezasını çektikten sonra ilahi saadete nail olurlar.”iftirası (S.327-339)
Bunlar on millete ayrılır.. Bu on millet, çeşitli milletlerin aslıdır.. Teferruata geçilecek olsa, bitmez.. O kadar ki çoktur..
Hepsinin dayanağı şu on millettir:
1. Küf f ar..
2. Tabaiyye..
3. Felâsife..
4. Seneviyye..
5. Mecus..
6. Dehriyye..
7. Berahime..
8. Yahud..
9.
Nasara..
10. Müslimun..
Bu anlatılan taifeden hangisi olursa olsun; Al-lah-ü Taâlâ: Bir kısmını, cennet için; bir kısmını da, cehennem için yaratmıştır..
Hele geçmiş zamanlardaki küffara bir bak: O zaman da peygamberlerin daveti ulaşmayan belgelerde oldukları halde, yine ikiye ayrılmışlardır..
Onların bir kısmı hayır işlemiş; Allah-ü Taâlâ, cennet mükâfatı vermiştir..
Bir kısımları da şer işlemiş; Allah-ü Taâlâ cehennemle cezalandırmıştır..
Kitap ehlinin durumu da budur..
Şeriat gelmeden evvel, onlar için hayır şuydu: Kalblerin kabullendiği, nefislerin sevdiği, ruhların hoşlandığı..
Şeriat geldikten sonra da, onlar için hayır şu oldu: Allah'ın kullarının ibadet emrine uyması..
Şeriatın nüzulünden önce ser ise., şu idi: Kalblerin kabul etmediği, nefislerin kötü gördüğü, ruhların acı duyduğu..
Şeriatın nüzulünden sonra ise., şer: Allah'ın
kullarına yasak ettiği şeyler oldu..
Bütün bunlar, Allah'a ibadet ederler.. Ama, .nasıl ibadet etmeleri uygun ise, öyle..
Zira onları, Allah-ü Taâlâ. zatı için yaratmıştır., kendileri için değil..
Onlar, hakkı olduğu şekilde, Yüce Hakkındır..
Sonra..
Sübhan olan Yüce Allah, bütün bu milletleri: İsimlerinin, sıfatlarının hakikati olarak yaratmıştır.. Hepsine zatı ile tecelli eylemiştir..
Bu sebeple: Bütün zümreler, ona ibadet ederler..
KÜFFARA GELELİM:
Bunlar, bizzat Allah'a ibadet etmektedir..
Şöyle ki: Sübhan olan yüce Hak baştan sona, bu varlığın hakikatidir.. Küffar da bu varlık cümlesinden sayıldığına göre., onların hakikati odur..
Onlar, kendileri için bir RABB olmadığı yolun- da inkâra sapıp kâfir oldular..
Bu böyledir.. Çünkü, Allah-ü Taâlâ onların hakikatidir.. Onun için bir RABB olamaz.. Mutlak RABB kendisidir..
Böylece onlar, aynen zatları neyi gerektiriyorsa., ona göre ibadet ettiler...
PUTA İBADET EDENLERE GELELİM:
Bu dahi, Yüce Hakk'ın varlık sırrına dayanır. O: Hülulsüz, katıksız olarak, vücud zerrelerinin her birinde, kemali ile vardır..
Bu açıdan, Yüce Allah, onların ibadet ettiği putların dahi hakikatidir..
Bu manaya göre: Ancak Allah'a ibadet etmiş olurlar..
Bunun böyle olması onların
bilmesine müh-
taç değildir.. Aynı
şekilde, onların niyetlerine de
muhtaç değildir..
Zira: Hakikatlerin gizliliği ne kadar uzarsa uza- Isın; elbette iş neyse., onun üstünde açık zuhurları zarurîdir..
Şu mana da, onların içten
Hakk'a tabi olduklarının sırrıdır..
Şöyleki: Onların kalbleri, bu işte hayır
olarak lehte onlara sehadet eder..
İtikadlan da bu işin hakikatına
bağlıdır..
Bu mana ise.. Kulunun ona ait
zannıdır..
Bu manada, şu hâdis-i şerif
önemlidir:
- «Müftüler fetva verse dahi: kalbine
danış..!
Bu kalb fetvası umumî manadadır..
Hususî kalb fetvasına gelince., o
zaman iş değişir..
Her kalb doğru fetva veremez.. Her kalbden fetva sorulmaz., danışılmaz..
Bundan bazı kalbler murad edilmiştir; hepsi değil..
Bu, itikada dayalı incelik; onların yaptığı işin hakikatına uygundur.. Onları, bu yo1 dan hakikat, işin zuhuruna çeker götürür., ama, âhirette..
Allah-ü Taâlâ bu manada şöyle buyurdu:
— «Her cemaat, kendilerinde olanla sendir-» (30/32)
Yani: Dünyada da böyledir; âhirette de.. Bu böyledir.. Çünkü: İsim müsemmadan ayrılmaz..
Onları şenlikle isimlendiren odur.. Onları, bu şekilde vasıflandırdı..
Bu vasıf ise., mevsufa mugayir değildir..
Ancak:
— Her cemaat, kendilerinde olanla şen oldu..
Denseydi.. o zaman, bu fiil sığası ile gelmiş olurdu.. Yukarıdaki manaya aykırı düşerdi.. Muza-ri sığası ile:
—Ş en olur...
Deseydi.. o zaman, arada bir açıklık olurdu..
Amma, isim böyle değildir.. O, sürenin devamını gerektirir..
Yani: Onlar, dünya hayatında yaptıkları ile sendirler.. Âhirette ise., halleri ile şendirler.. Elle-rinde bulunanla daimî bir şenlik içindedirler..
Bu mana icabıdır ki: Dünyaya geri çevrilseler; yine kendilerine yasak edilen şeyi yaparlar.. Yaptıkları işin sonucunu azap bildikleri halde.. Zira o işte, bir lezzet, lütuf bulurlar.. Bu lezzet dahi, o azapta bekalarının sebebidir..
Zira Hak Taâlâ'nın rahmeti icabıdır ki:
Kuluna âhiret azabı dilediği zaman, onun için bu azapta gizli bir lezzet yaratır. Azap görenin cesedi de, ona aşık olur..
Böyle olur ki: O azaptan Allah'a ilticası ve o azaptan Allah'a sığınması yerinde bir şey olmaya.. O lezzet, onun için var oldukça azap içinde kala..
Ama, Allah-ü Taâlâ, onun azabını hafifletme-yi dilediği zaman, o lezzeti yitirir.. O zaman rahmete yönelmeye muztar kalır.. Allah-ü Taâlâ'nın şanı odur ki: Muztar kalmışın duasına icabet ede..
İşbu durumdaysa.. o kulun azaptan Allah'a ilticası ve ona sığınması yerinde olur.. Hak Taâlâ ise.. onun sığınmasını kabul buyurur...
Yukarıda anlatılan mana icabıdır ki: Küffarın Allah'a ibadeti zatîdir."
Onlann bu şekilde ibadeti, her nekadar kendilerini saadete götürür ise de., dalâlet yoludur..
Dalâlet yolu olması da, o yoldan saadet husulünün uzadığıdır..
Zira o yoldan gidene, hakikatler inkişafı, ancak âhiretin azap tabakalarına girdikten sonra mümkündür.. Bunların tümü, dünyada tabiat ate-çi tabakalarına dalmasının cezasıdır.. Beşeriyeti icabı onlara, sözle dalmıştı; işle dalmıştı; halle dalmıştı..
Bu cezasını bitirdikten sonra, Allah'a vardıran yolunu da kat etmiş olur.. Bunun böyle oluşu, kendisine gelen nidanın uzaktan oluşudur..
Ancak, bu hallerden sonra, ilâhî saadetine nail olur.. İlk adımda yakınlık bulanların erdiğine erer..
Bu ilklere yakından nida gelmiştir... A n l a..
TABİATÇILARA GEÇELİM ; Bunlar, Allah-ü Taâlâ'ya dört sıfatı cihetinden ibadet ederler..
Bu ilâhî dört sıfat şunlardır: Hayat, ilim, kudret, irade..
Bunlar, vücud binasının aslıdır.. Hararet, bürudet, rutubet, yübuset ise., o dört sıfatın, bu kâinat alemindeki zuhur yerleridir..
Rutubet, hayatın zuhur yeridir..
Bürudet, ilmin zuhur yeridir..
Hararet, iradenin zuhur yeridir..
Yübuset, kudretin zuhur yeridir..
Bütün bu zuhur yerlerinin hakikati ise., anlatılan sıfatların sahibi olan Yüce Sübhan'dır...
Anlatılan zuhur yerlerinde var olan, bu ilâhî incelik, sair tabiatçıların ruhlarına da açılınca; bu ilâhî dört vasfın eserim de, gördükten sonra., bu varlığı: Hararet, bürudet, yübuset ve rutubete bağladılar..
Ve., kabiliyetler, ilâhî istidat ciheti ile bildi ki: Anlatııan sıfatlar, bu suretlerin manasıdır..
Yahut:
- Bu kalıpların ruhudur..
- Bu zuhur
yerlerinde zahir olanlardır..
Şeklinde anladıklarını da
söyleyebilirsin..
İşbu sırrın icabıdır ki: Anlatılan
tabiî kuvvet
lere ibadet olundu..
Bazısı bunu bilerek yaptı.. Bazısı da bilmeden ' yaptı..
Bilen önde gitti; cahil de katıldı..
Her ne ise., onlar, Hakk'ın âbid kullarıdır.. Amma, sıfat cihetinden.. Neticede işleri saadete ulaşır.. Tıpkı, bunlardan önce anlatılanların durumu gibi..
İslerinin bineği olan hakikatlerin zuhuru ile, durum anlatıldığı gibi olur...
FELSEFECİLERE GELELİM :
Bunlar Yüce Sübhan'a isimleri cihetinden ibadet ederler..
Zira: Yıldızlar, onun isim mazharlarıdır.. Al-lalı-ü Taâlâ ise., zatı ile, onların hakikatidir..
Şöyle ki:
Güneş, Allah isminin mazharıdır.. Nuru ile, bütün yıldızların yardımına koşar.. Tıpkı: Bütün isimlerin, Allah isminden yardım aldıkları gibi..
Kamer, (ay) Rahman isminin mazharıdır.. Zira: Yıldızların en kâmilidir.. Güneşin nurunu taşır.. Tıpkı: Rahman isminin, bütün isimlere naza ran, en yüce mertebeye sahip olduğu gibi.. Bunun beyanı daha önce, kendi yerinde yapıldı..
Müşteri, Rabb isminin mazharıdır.. Zira o: Semada yıldızların en saadetlisidir.. Tıpkı: Rabb ismi, mertebeler içinde özel bir mertebeye sahip olduğu gibi.. Zira o: Merbubun hükmüne göre, kib-riya kemâlini şümulüne almıştır..
Zühal., bu yıldız, vahidiyet mazhandır.. Zira, bütün felekler onun kapsamına girer.. Tıpkı: Bütün isimler ve sıfatlar vahid ismi altında olduğu gibi..
Merih, kudret mazharıdır.. Zira o: Kahhariyet fiillerine ait bir yıldızdır..
Zühre ise., iradenin mazharıdır.. Zira o: Kendi özünde, çok seri bir tekallübe sahiptir.. Aynı şekilde Yüce Hak: Her an bir başka şey murad eder..
Utarit, ilim mazharıdır.. Zira o: Semada kâtiptir..
Baki kalan malum yıldızlar ise., onun güzel isimlerinin mazharl arıdır., ki onlar, sayılabilirler..
Bilinmeyip baki kalan yıldızlar ise,, sayıya gelmeyen isimlerin mazharlandır..
İşte., felsefecilerin ruhları, bu manaları tadın-ca.. ki bunu: İdrâk yön^ri ile tadarlar.. Bu idrâki ise., kendilerinde var olan, ilâhî fıtrat istidadından alırlar..
İşbu durumda, anlatılan yıldızlara ibadet ettiler.. Bu ibadet ise., her yıldızda bulunan ilâhî latife içindir..
Sonra..
Hak Taala bu yıldızların hakikati olduğuna göre.. onun zatı namına mabud olması icab eder... Onların ibadeti, bu sırra dayalıdır..
Bu varlıkta, Âdemoğlu ve onun dışında kalan hayvanatın ibadet etmediği hiç bir şey yoktur..
Meselâ: Bukalemun, güneşe ibadet eder..
Meselâ: Necaset böceği kötü kokuya ibadet eder..
Ve.. hayvanatın diğer çeşitleri...
Bu varlıkta, Allah'a ibadet etmeyen hiç bir can-h yoktur..
Ya takyid yollu ibadet eder., ki bu: Zuhur yerine veya yaratılmış bir şeyedir..
Ya da itlak yolludur..
İtlak yollu ibadet eden, muvahhiddir.. Yani: Tevhid ehlidir..
Takyid yollu ibâdet eden ise... Şirk ehlidir.. müş-riktir...
Hâsılı: Anlatılanların ve anlatamayanların tümü, hakikat üzere Allah'a ibadet etmektedir.. Şunun için ki: Hakkın varlığı ondadır..
Zira, Hak Taâlâ, zatı cihetinden şunu iktiza eder ki: Hangi şeyde zuhur ederse., o şeye ibadet oluna.
Halbuki o: Kâinatın bütün zerrelerinde zuhu-
ra gelmiştir..
Bundandır ki: İnsanların bazısı tabiata bağlı leylere vücudun aslıdır diye ibadet etti. Onlardan, yıldızlara ibadet edenleri de var.. Madene ibadetleri de var.. Ateşe ibadet edenleri de var..
Hâsılı: Varlıkta hiç bir şey yoktur ki: Bu âlem-de bir şeye ibadet etmiş olmasın... Ancak, MUHAMMEDİ olanlar müstesna..
Bunlar, mutlak yoldan, Allah'a ibadet ederler..
Bu ibadetlerini mahlukat parçalarından hiç biri ile takyıd etmemişlerdir.. Bütün varlık olması yönü ile, ona ibadet etmişlerdir..
Sonra.. Bunların ibadeti, bir yana bağlı, bir yandan ayrı; batına bağlı, zahirden ayrı oımak gibi bir ilgiden yana da pek nezihdir...
Bunların yolu: Sonunda zatına vardıran Al-lah'ın yoludur..
Bu sebepledir ki: İlk adımda yakınlık derece-sini bulmuşlardır..
Bunlar o zümredir ki, Allah-ü Taâlâ, şu cümlesi ile onlara işaret etmiştir:
— «İşte..
bunlar, yakın mekândan nida olun-
muşlar..» (50/41)
Bunlar, cihet yönü ile, tabiata bağlı şeylerden birine, yıldızlara ibadet edenlere benzemezler..
Hele putçular ve benzerleri gibi hiç değildirler.. Zira, putçuların durumuna şu âyetle işaret olunmuştur:
—
«Bunlara uzaktan nida olunur...»
(41/44)
Zira, bunların Hakka
dönüşü, ancak ibadet et
tikleri zuhur yönünden
olmaktadır.. Sadece, ona o
olduğu için ibadet
ettiler, Hak bilerek değil.. Böy
le olunca da onlara
başka yönden bir zuhur olmadı..
İbadetlerine dayanak bildikleri bu durum ise., onlara göre uzaklığın taa, kendisidir..
Ancak... Ancak... esas konağa vardıktan sonra., uzaktan çağırılan da, yakından çağrılan da aynı olur"
Bunu anla; olur mu?
SENEVİYYE KISMINA GELELİM:
Bunlar, Yüce Allah'a zatı cihetinden ibadet ettiler. Zira, Allah-ü Taâlâ, bütün zıdları özünde toplar.. Hakka ait mertebeleri, halka ait mertebeleri
şümulüne alır.
İki vasıfta, iki hükümle zuhur eyledi..
Dünya ve âhirette, iki sıfatla zuhur eyledi..
Hakka bağlı hakikate mensup olan, nurlarda zahir olandır..
Halka bağlı hakikate mensup olan da, zulmetten ibarettir..
İşbu ilâhî sır icabıdır ki: Nura ve zulmete ibadet ettiler.. Zira, bu ilâhî sır:'İki vasfı, iki zıddı, iki itibarı, iki hükmü camidir.. Onun bu cami oluş şeklini, nasıl istersen öyle söyle.. Nasıl dilersen öyle hükmeyle..
Çünkü Sübhan Allah, o dilediğin şeyi ve zıddı zatı ile camidir..
Hâsılı: Seneviyyeler, Yani: Puta ibadet edenler, bu ilâhî latife icabı ona ibadet ettiler.. Bu ibadet şekli de, Yüce Sübhanın zatı nasıl iktiza ediyorsa.. Öyle oldu..
Çünkü: Hak, olarak isimlendirilen odur.. Halk olarak isimlendirilen odur... Nur odur; keza zulmet-de.. AMMA MECUS..
Bunlar, Allah-ü Taala'ya AHADİYET yönü ile ibadet ettiler..
Şundan ki: Ahadiyet, bütün mertebeleri isim-leri ve sıfatları ifna eder.. Ateş de aynıdır..
O da, anasır arasında en çok güce sahip olandır.. En üstünüdür.. Hizasına gelen bütün tabiî kuvvetleri yok eder..
Ona yaklaşan her tabiî kuvvet, mutlaka galip kuvveti ile ateşe çevrilir..
Ahadiyet de aynıdır. Ona mukabil duran İsim ve sıfat mutlaka onda" kaybolur.. Onda muzmahii olur..
İşte.. Onların ateşe ibadetleri, bu latife icabıdır.. O ateşin hakikati ise.. Allah-ü Taâlâ'dır..
Heyula zuhurundan önce, tabiat rükünlerinin 3İr rüknüydü.. Ki bunlar: Ateş, hava, su ve topraktır..
O heyula bu rükünlerinden hangisine isteseydi; o zaman girebilirdi..
Ancak, bu rükünlerden birinin suretini giydikten sonra, artık o suretten scyunamaz.. Böyle bir şey onun için mümkün değildir.. Başka bir surete de artık giremez..
Vahidiyet gözünde, esma ve sıfatın durumu da aynıdır..
Bu esma ve sıfatlardan her birinin ikinci bir manası da vardır..
Meselâ: Mün'im, müntekimin kendisidir..
Ancak, isimler, ilâhî mertebelerde zuhura gelince., o zaman her isim, iktiza ettiği hakikati ifade eder..
İşte., o zaman, Mün'im müntekimin zıddı olur..;
Ateş ise., tabiat kuvvetlerinin sırasına göre, isimlerden vahidiyetin mazharıdır..
Ne zaman ki, Mecus ruhları, bu miskin kokusunu aldı; başka koku almaktan yana nezleye tutuldu; alamadı.
Ve., ateşe ibadet ettiler..
Amma, Vahid, Kahhar Allah'tan başkasına ibadet etmediler..
DEHRİYE FASLINA GELİNCE..
Bunların ibadeti, Yüce Hakk'a hüviyeti yönü iledir..
Bu manaya işaret olarak, Resulüllah S.A. efen-dimiz şöyle buyurdu:
— "Dehre
sövmeyiniz; zira dehr, o Allah'tır.."
Bu, onun hüviyetini ifade eder..
BERAHİME İSE..
Bunlar, mutlak yoldan. Allah'a ibadet ederler.. İbadetlerini ne nebi cihetinden yaparlar; ne de resul..
Bunlar derler ki:
— Bu vücudda ne varsa o. Allah için mahluktur..
Bu sözleri ile onlar, bu varlıkta yüce Allah'ın vahdaniyetini ikrar ederler.. Ama, nebileri ve resulleri inkâr ederler..
Bunlar. kendilerini İbrahim evlâdı sanırlar..
Kendilerinin yanında bir Kitap olduğunu, bu kitabı da, İbrahim Halil a.s. kendiliğinden yazdı., diye anlatırlar..
- Kitap Rabbı katından geldi.. Demezler..
— O kitapta hakikatler anlatılır.. Beş cüzdür..Bundan dört cüzü, herkesin okumasını mubah sayarlar..
Beşinci cüzü ise., kendilerinden ancak bazı fertlere, okumayı mubah sayarlar.. Bunun sebebi ise., onun derinliğidir..
On1 ar arasında bu beşinci cüzü okuyan meşhur olur..
Bunların netice yolu İslama çıkar.. Resulüllah S.A. efendimizin dinine girer..
Bu taife çoğunlukla Hind ülkesinde bulunur..
Orada, birtakım insanlar vardır ki; bunların kılığına girerler, BERAHİME olduklarını iddia ederler, ama bunlardan sayılmazlar..
Bunlar, BERAHİME arasında puta ibadetle tanınmıştır..
Halbuki, onlardan biri puta ibadet etti mi, kendilerine göre BERAHİME sayılmaz..
Hâsılı:
Yukarıda cins cins anlatılan zümreler, bu ibadet şekillerini kendilerinden icad ettikleri için; şekavetlerine sebep oldu..
İsterse, bu iş, onlan saadete götürsün..
Zira şekavet: Saadet zuhurundan evvel., onların sabit kıldıkları uzaklıktan başka bir şey değildir..
İşte.. şekavet bu manadır., anla..
İslami Okul Okulların En Önemlisi