Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 1. Sayfa - Insan I Kamil 2

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.
  1. “Kıyametten sonra iblise lanet yoktur. İlahi yakınlığa döner.” İftirası (S.176)

      Kıyamet günü geçtikten sonra, İblis'e lanet yoktur...

Z i r a:

—Kıyamet günü..

Dediğimiz DİN GÜNÜ, tabiî zulmetin hükmü kalkar..

Nitekim DİN GÜNÜ tefsiri, bu kitabın KIRKINCI BÖLÜM'ünde geçti..

Bu manaya göre iblis: ilâhî huzurdan, ancak kıyamet gününden önce kovulur ve tard edilir.. Zira onun, asli durumu bunu gerektirir..

"Ünün aslının iktizası ise., tabiî engellerdir.. Ru­hun ilâhî hakikatlerle tahakkukuna engel olur..

Amma, bundan sonra.. Tabiî durumlar, kemalât cümlesinden sayılır.. Ona lanet yoktur, sırf yakınlık vardır...

Ve o zaman İblis, önce olduğu gibi, Allah ka­tında bulunan ilâhî yakınlığa döner..       

Bu ise.. cehennemin zevalinden sonra olur..

Çünkü: Allah-ü Taâlâ'nın yarattığı her şey, el-nette önceden bulunduğu hale dönecektir..

Bu asalet durumu, kat'îdir..

Bu manayı anla...

 

  1. Cili’ye göre “Bütün gayri müslümler cezasını çektikten sonra ilahi saadete nail olurlar.”iftirası (S.327-339)

Bunlar on millete ayrılır.. Bu on millet, çeşitli milletlerin aslıdır.. Teferruata geçilecek olsa, bit­mez.. O kadar ki çoktur..

Hepsinin dayanağı şu on millettir:

1.        Küf f ar..

2.        Tabaiyye..

3.        Felâsife..

4.        Seneviyye..

5.        Mecus..

6.        Dehriyye..

7.        Berahime..

8.        Yahud..

9.        Nasara..
10. Müslimun..

Bu anlatılan taifeden hangisi olursa olsun; Al-lah-ü Taâlâ: Bir kısmını, cennet için; bir kısmını da, cehennem için yaratmıştır..

Hele geçmiş zamanlardaki küffara bir bak: O zaman da peygamberlerin daveti ulaşmayan bel­gelerde oldukları halde, yine ikiye ayrılmışlardır..

Onların bir kısmı hayır işlemiş; Allah-ü Taâlâ, cennet mükâfatı vermiştir..

Bir kısımları da şer işlemiş; Allah-ü Taâlâ ce­hennemle cezalandırmıştır..

Kitap ehlinin durumu da budur..

Şeriat gelmeden evvel, onlar için hayır şuydu: Kalblerin kabullendiği, nefislerin sevdiği, ruhların hoşlandığı..

Şeriat geldikten sonra da, onlar için hayır şu oldu: Allah'ın kullarının ibadet emrine uyması..

Şeriatın nüzulünden önce ser ise., şu idi: Kalb­lerin kabul etmediği, nefislerin kötü gördüğü, ruh­ların acı duyduğu..

Şeriatın nüzulünden sonra ise., şer:   Allah'ın

kullarına yasak ettiği şeyler oldu..

 

Bütün bunlar, Allah'a ibadet ederler.. Ama, .nasıl ibadet etmeleri uygun ise, öyle..

Zira onları, Allah-ü Taâlâ. zatı için yaratmıştır., kendileri için değil..

Onlar, hakkı olduğu şekilde, Yüce Hakkındır..

Sonra..

Sübhan olan Yüce Allah, bütün bu milletleri: İsimlerinin, sıfatlarının hakikati olarak yaratmış­tır.. Hepsine zatı ile tecelli eylemiştir..

Bu sebeple: Bütün zümreler, ona ibadet eder­ler..

KÜFFARA GELELİM:

Bunlar, bizzat Allah'a ibadet etmektedir.. 

Şöyle ki: Sübhan olan yüce Hak baştan sona, bu varlığın hakikatidir.. Küffar da bu varlık cüm­lesinden sayıldığına göre., onların hakikati odur..

Onlar, kendileri için bir RABB olmadığı yolun- da inkâra sapıp kâfir oldular..

Bu böyledir.. Çünkü, Allah-ü Taâlâ onların ha­kikatidir.. Onun için bir RABB olamaz.. Mutlak RABB kendisidir..

Böylece onlar, aynen zatları neyi gerektiriyor­sa., ona göre ibadet ettiler...

PUTA İBADET EDENLERE GELELİM:

Bu dahi, Yüce Hakk'ın varlık sırrına dayanır. O: Hülulsüz, katıksız olarak, vücud zerreleri­nin her birinde, kemali ile vardır..

Bu açıdan, Yüce Allah, onların ibadet ettiği put­ların dahi hakikatidir..

Bu manaya göre: Ancak Allah'a ibadet etmiş olurlar..

Bunun böyle olması onların bilmesine müh-
taç değildir.. Aynı şekilde, onların niyetlerine de
muhtaç değildir..                                                                

Zira: Hakikatlerin gizliliği ne kadar uzarsa uza-  Isın; elbette iş neyse., onun üstünde açık zuhurla­rı zarurîdir..

Şu mana da, onların içten Hakk'a tabi olduk­larının sırrıdır..  
Şöyleki: Onların kalbleri, bu işte hayır olarak lehte onlara sehadet eder.. İtikadlan da bu işin hakikatına bağlıdır..
Bu mana ise.. Kulunun ona ait zannıdır..
Bu manada, şu hâdis-i şerif önemlidir:              
- «Müftüler fetva verse dahi: kalbine danış..!
Bu kalb fetvası   umumî manadadır..   Hususî kalb fetvasına gelince., o zaman iş değişir..

Her kalb doğru fetva veremez..   Her kalbden fetva sorulmaz., danışılmaz..

Bundan bazı kalbler murad edilmiştir; hepsi değil..

Bu, itikada dayalı incelik; onların yaptığı işin hakikatına uygundur.. Onları, bu yo1 dan hakikat, işin zuhuruna çeker götürür., ama, âhirette..

Allah-ü Taâlâ bu manada şöyle buyurdu:

— «Her cemaat, kendilerinde olanla   sendir-» (30/32)

Yani: Dünyada da böyledir; âhirette de.. Bu böyledir.. Çünkü: İsim müsemmadan ay­rılmaz..

Onları şenlikle isimlendiren odur.. Onları, bu şekilde vasıflandırdı..

  Bu vasıf ise., mevsufa mugayir değildir..

Ancak:

— Her cemaat, kendilerinde olanla şen oldu..

Denseydi.. o zaman, bu fiil sığası ile gelmiş olurdu.. Yukarıdaki manaya aykırı düşerdi.. Muza-ri sığası ile:

—Ş en   olur...

Deseydi.. o zaman, arada bir açıklık olurdu..

Amma, isim böyle değildir.. O, sürenin deva­mını gerektirir..

Yani: Onlar, dünya hayatında yaptıkları ile sendirler.. Âhirette ise., halleri ile şendirler.. Elle-rinde bulunanla  daimî bir şenlik içindedirler..

Bu mana icabıdır ki: Dünyaya geri çevrilseler; yine kendilerine yasak edilen şeyi yaparlar.. Yap­tıkları işin sonucunu azap bildikleri halde.. Zira o işte, bir lezzet, lütuf bulurlar.. Bu lezzet dahi, o azapta bekalarının sebebidir..

Zira Hak Taâlâ'nın rahmeti icabıdır ki:

Kuluna âhiret azabı dilediği zaman, onun için bu azapta gizli bir lezzet yaratır. Azap görenin ce­sedi de, ona aşık olur..

Böyle olur ki: O azaptan Allah'a ilticası ve o azaptan Allah'a sığınması yerinde bir şey olmaya.. O lezzet, onun için var oldukça azap içinde kala..

Ama, Allah-ü Taâlâ, onun azabını hafifletme-yi dilediği zaman, o lezzeti yitirir.. O zaman rahme­te yönelmeye muztar kalır.. Allah-ü Taâlâ'nın şanı odur ki: Muztar kalmışın duasına icabet ede..

İşbu durumdaysa.. o kulun azaptan Allah'a il­ticası ve ona sığınması yerinde olur.. Hak Taâlâ ise.. onun sığınmasını kabul buyurur...

Yukarıda anlatılan mana icabıdır ki: Küffarın Allah'a ibadeti zatîdir."

Onlann bu şekilde ibadeti, her nekadar kendi­lerini saadete götürür ise de., dalâlet yoludur..

Dalâlet yolu olması da, o yoldan saadet husulü­nün uzadığıdır..

Zira o yoldan gidene, hakikatler inkişafı, an­cak âhiretin azap tabakalarına girdikten sonra mümkündür.. Bunların tümü, dünyada tabiat ate-çi tabakalarına dalmasının cezasıdır.. Beşeriyeti ica­bı onlara, sözle dalmıştı; işle dalmıştı; halle dal­mıştı..

Bu cezasını bitirdikten sonra, Allah'a vardıran yolunu da kat etmiş olur.. Bunun böyle oluşu, ken­disine gelen nidanın uzaktan oluşudur..

Ancak, bu hallerden sonra, ilâhî saadetine nail olur.. İlk adımda yakınlık bulanların erdiğine erer..

Bu ilklere yakından nida gelmiştir...   A n l a..

TABİATÇILARA GEÇELİM ;        Bunlar, Allah-ü Taâlâ'ya dört sıfatı cihetinden ibadet ederler..

Bu ilâhî dört sıfat şunlardır: Hayat, ilim, kud­ret, irade..

Bunlar, vücud binasının aslıdır.. Hararet, bürudet, rutubet, yübuset ise., o dört sıfatın, bu kâi­nat alemindeki zuhur yerleridir..

Rutubet, hayatın zuhur yeridir..

Bürudet, ilmin zuhur yeridir..

Hararet, iradenin zuhur yeridir..

Yübuset, kudretin zuhur yeridir..

Bütün bu zuhur yerlerinin hakikati ise., anla­tılan sıfatların sahibi olan Yüce Sübhan'dır...

Anlatılan zuhur yerlerinde var olan, bu ilâhî incelik, sair tabiatçıların ruhlarına da açılınca; bu ilâhî dört vasfın eserim de, gördükten sonra., bu varlığı: Hararet, bürudet, yübuset ve rutubete bağ­ladılar..

Ve., kabiliyetler, ilâhî istidat ciheti ile bildi ki: Anlatııan sıfatlar, bu suretlerin manasıdır..

Yahut:

-  Bu kalıpların ruhudur..

-         Bu zuhur yerlerinde zahir olanlardır..
Şeklinde anladıklarını da söyleyebilirsin..
İşbu sırrın icabıdır ki: Anlatılan tabiî kuvvet­
lere ibadet olundu..

Bazısı bunu bilerek yaptı.. Bazısı da bilmeden ' yaptı..

Bilen önde gitti; cahil de katıldı..

Her ne ise., onlar, Hakk'ın âbid kullarıdır.. Am­ma, sıfat cihetinden.. Neticede işleri saadete ula­şır.. Tıpkı, bunlardan önce anlatılanların durumu gibi..

İslerinin bineği olan hakikatlerin zuhuru ile, durum anlatıldığı gibi olur...

FELSEFECİLERE GELELİM :

Bunlar Yüce Sübhan'a isimleri cihetinden iba­det ederler..

Zira: Yıldızlar, onun isim mazharlarıdır.. Al-lalı-ü Taâlâ ise., zatı ile, onların hakikatidir..

Şöyle ki:

Güneş, Allah isminin mazharıdır.. Nuru ile, bü­tün yıldızların yardımına koşar.. Tıpkı: Bütün isim­lerin, Allah isminden yardım aldıkları gibi..

Kamer, (ay) Rahman isminin mazharıdır.. Zi­ra: Yıldızların en kâmilidir.. Güneşin nurunu ta­şır.. Tıpkı: Rahman isminin, bütün isimlere naza ran, en yüce mertebeye sahip olduğu gibi.. Bunun beyanı daha önce, kendi yerinde yapıldı..

Müşteri, Rabb isminin mazharıdır.. Zira o: Se­mada yıldızların en saadetlisidir.. Tıpkı: Rabb is­mi, mertebeler içinde özel bir mertebeye sahip ol­duğu gibi.. Zira o: Merbubun hükmüne göre, kib-riya kemâlini şümulüne almıştır..

Zühal., bu yıldız, vahidiyet mazhandır.. Zira, bütün felekler onun kapsamına girer.. Tıpkı: Bü­tün isimler ve sıfatlar vahid ismi altında olduğu gi­bi..

Merih, kudret mazharıdır.. Zira o: Kahhariyet fiillerine ait bir yıldızdır..

Zühre ise., iradenin mazharıdır.. Zira o: Ken­di özünde, çok seri bir tekallübe sahiptir.. Aynı şe­kilde Yüce Hak: Her an bir başka şey murad eder..

Utarit, ilim mazharıdır.. Zira o: Semada kâ­tiptir..

Baki kalan malum yıldızlar ise., onun güzel isimlerinin mazharl arıdır., ki onlar, sayılabilirler..

Bilinmeyip baki kalan yıldızlar ise,, sayıya gel­meyen isimlerin mazharlandır..

İşte., felsefecilerin ruhları, bu manaları tadın-ca.. ki bunu: İdrâk yön^ri ile tadarlar.. Bu idrâki ise., kendilerinde var olan, ilâhî fıtrat istidadından alırlar..

İşbu durumda, anlatılan yıldızlara ibadet etti­ler.. Bu ibadet ise., her yıldızda bulunan ilâhî lati­fe içindir..

Sonra..

Hak Taala bu yıldızların hakikati olduğuna göre.. onun zatı namına mabud olması icab eder... Onların ibadeti, bu sırra dayalıdır..

Bu varlıkta, Âdemoğlu ve onun dışında kalan hayvanatın ibadet etmediği hiç bir şey yoktur..

Meselâ: Bukalemun, güneşe ibadet eder..      

Meselâ: Necaset böceği kötü kokuya    ibadet  eder..      

Ve.. hayvanatın diğer çeşitleri...

Bu varlıkta, Allah'a ibadet etmeyen hiç bir can-h yoktur..

Ya takyid yollu ibadet eder., ki bu: Zuhur yerine veya yaratılmış bir şeyedir..       

Ya da itlak yolludur..

İtlak yollu ibadet eden, muvahhiddir..   Yani: Tevhid ehlidir..

Takyid yollu ibâdet eden ise... Şirk ehlidir.. müş-riktir...

 

Hâsılı: Anlatılanların ve anlatamayanların tü­mü, hakikat üzere Allah'a ibadet etmektedir.. Şunun için ki: Hakkın varlığı ondadır..

Zira, Hak Taâlâ, zatı cihetinden şunu    iktiza eder ki: Hangi şeyde zuhur   ederse., o şeye ibadet oluna.

Halbuki o: Kâinatın bütün zerrelerinde zuhu-

ra gelmiştir..

Bundandır ki: İnsanların bazısı tabiata bağlı leylere vücudun aslıdır diye ibadet etti.     Onlardan, yıldızlara ibadet edenleri de var..     Madene ibadetleri de var..     Ateşe ibadet edenleri de var..

Hâsılı: Varlıkta hiç bir şey yoktur ki: Bu âlem-de bir şeye ibadet etmiş olmasın...      Ancak, MUHAMMEDİ olanlar müstesna..

Bunlar, mutlak yoldan, Allah'a ibadet ederler..

Bu ibadetlerini mahlukat parçalarından hiç bi­ri ile takyıd etmemişlerdir.. Bütün varlık olması yö­nü ile, ona ibadet etmişlerdir..

Sonra.. Bunların ibadeti, bir yana bağlı, bir yandan ayrı; batına bağlı, zahirden ayrı oımak gi­bi bir ilgiden yana da pek nezihdir...

Bunların yolu: Sonunda zatına vardıran Al-lah'ın yoludur..

Bu sebepledir ki: İlk adımda yakınlık derece-sini bulmuşlardır..

Bunlar o zümredir ki, Allah-ü Taâlâ, şu cüm­lesi ile onlara işaret etmiştir:

—  «İşte.. bunlar, yakın  mekândan nida olun-
muşlar..» (50/41)

Bunlar, cihet yönü ile, tabiata bağlı şeylerden birine, yıldızlara ibadet edenlere benzemezler..

Hele putçular ve benzerleri gibi hiç değildirler.. Zira, putçuların durumuna şu âyetle işaret olun­muştur:

—         «Bunlara uzaktan nida olunur...» (41/44)
Zira, bunların Hakka dönüşü, ancak ibadet et­
tikleri zuhur yönünden olmaktadır.. Sadece, ona o
olduğu için ibadet ettiler, Hak bilerek değil.. Böy­
le olunca da onlara başka yönden bir zuhur olmadı..

İbadetlerine dayanak bildikleri bu durum ise., onlara göre uzaklığın taa, kendisidir..

Ancak... Ancak... esas konağa vardıktan sonra., uzaktan çağırılan da, yakından çağrılan da aynı olur"

Bunu anla; olur mu?

SENEVİYYE KISMINA GELELİM:

Bunlar, Yüce Allah'a zatı cihetinden ibadet et­tiler. Zira, Allah-ü Taâlâ, bütün zıdları özünde toplar.. Hakka ait mertebeleri, halka ait mertebeleri

şümulüne alır.

İki vasıfta, iki hükümle zuhur eyledi..

Dünya ve âhirette, iki sıfatla zuhur eyledi..

Hakka bağlı hakikate mensup olan, nurlarda zahir olandır..

Halka bağlı hakikate mensup olan da, zulmet­ten ibarettir..

İşbu ilâhî sır icabıdır ki: Nura ve zulmete iba­det ettiler.. Zira, bu ilâhî sır:'İki vasfı, iki zıddı, iki itibarı, iki hükmü camidir.. Onun bu cami oluş şeklini, nasıl istersen öyle söyle.. Nasıl dilersen öy­le hükmeyle..

Çünkü Sübhan Allah, o dilediğin şeyi ve zıddı zatı ile camidir..

Hâsılı: Seneviyyeler, Yani: Puta ibadet eden­ler, bu ilâhî latife icabı ona ibadet ettiler.. Bu iba­det şekli de, Yüce Sübhanın zatı nasıl iktiza ediyor­sa.. Öyle oldu..

Çünkü: Hak, olarak isimlendirilen odur.. Halk olarak isimlendirilen odur... Nur odur; keza zulmet-de.. AMMA MECUS..

Bunlar, Allah-ü Taala'ya AHADİYET yönü ile ibadet ettiler..

Şundan ki: Ahadiyet, bütün mertebeleri isim-leri ve sıfatları ifna eder.. Ateş de aynıdır..

O da, anasır arasında en çok güce sahip olan­dır.. En üstünüdür.. Hizasına gelen bütün tabiî kuvvetleri yok eder..

Ona yaklaşan her tabiî kuvvet, mutlaka galip kuvveti ile ateşe çevrilir..

Ahadiyet de aynıdır. Ona mukabil duran İsim ve sıfat mutlaka onda" kaybolur..   Onda muzmahii olur..

İşte.. Onların ateşe ibadetleri, bu latife icabı­dır.. O ateşin hakikati ise.. Allah-ü Taâlâ'dır..

 

Heyula zuhurundan önce, tabiat rükünlerinin 3İr rüknüydü.. Ki bunlar: Ateş, hava, su ve toprak­tır..

O heyula bu rükünlerinden hangisine istesey­di; o zaman girebilirdi..

   Ancak, bu rükünlerden birinin suretini giy­dikten sonra, artık o suretten scyunamaz.. Böyle bir şey onun için mümkün değildir.. Başka bir su­rete de artık giremez..

Vahidiyet gözünde, esma ve sıfatın durumu da aynıdır..

Bu esma ve sıfatlardan her birinin ikinci bir manası da vardır..

Meselâ: Mün'im, müntekimin kendisidir..

Ancak, isimler, ilâhî mertebelerde zuhura ge­lince., o zaman her isim, iktiza ettiği hakikati ifa­de eder..

İşte., o zaman, Mün'im müntekimin zıddı olur..;

Ateş ise., tabiat kuvvetlerinin sırasına göre, isimlerden vahidiyetin mazharıdır..

Ne zaman ki, Mecus ruhları, bu miskin kokusu­nu aldı; başka koku almaktan yana nezleye tutul­du; alamadı.

Ve., ateşe ibadet ettiler..

Amma, Vahid, Kahhar Allah'tan başkasına iba­det etmediler..

DEHRİYE FASLINA GELİNCE..

Bunların ibadeti, Yüce Hakk'a hüviyeti yönü iledir..

Bu manaya işaret olarak, Resulüllah S.A. efen-dimiz şöyle buyurdu:

—  "Dehre sövmeyiniz; zira dehr, o Allah'tır.."
Bu, onun hüviyetini ifade eder..

BERAHİME İSE..

Bunlar, mutlak yoldan. Allah'a ibadet ederler.. İbadetlerini ne nebi cihetinden yaparlar; ne de resul..

Bunlar derler ki:

—  Bu vücudda ne varsa o. Allah için mahluktur..

Bu sözleri ile onlar, bu varlıkta yüce Allah'ın vahdaniyetini ikrar ederler.. Ama, nebileri ve resulleri inkâr ederler..

  Bunlar. kendilerini İbrahim evlâdı sanırlar..

Kendilerinin yanında bir Kitap olduğunu, bu kitabı da, İbrahim Halil a.s. kendiliğinden yazdı., diye anlatırlar..

- Kitap Rabbı katından geldi.. Demezler..

—         O kitapta hakikatler anlatılır.. Beş cüzdür..Bundan dört cüzü, herkesin okumasını    mu­bah sayarlar..

Beşinci cüzü ise., kendilerinden ancak bazı fertlere, okumayı mubah sayarlar.. Bunun sebebi ise., onun derinliğidir..

On1 ar arasında bu beşinci cüzü okuyan meş­hur olur..

Bunların netice yolu İslama çıkar.. Resulül­lah S.A. efendimizin dinine girer..

Bu taife çoğunlukla Hind ülkesinde bulunur..

Orada, birtakım insanlar vardır ki; bunların kılığına girerler, BERAHİME olduklarını iddia eder­ler, ama bunlardan sayılmazlar..

Bunlar, BERAHİME arasında puta ibadetle ta­nınmıştır..

Halbuki, onlardan biri puta ibadet etti mi, ken­dilerine göre BERAHİME sayılmaz..

Hâsılı:

Yukarıda cins cins anlatılan zümreler, bu iba­det şekillerini kendilerinden  icad ettikleri için; şekavetlerine sebep oldu..

İsterse, bu iş, onlan saadete götürsün..

Zira şekavet: Saadet zuhurundan evvel., on­ların sabit kıldıkları uzaklıktan başka bir şey de­ğildir..

İşte.. şekavet bu manadır., anla..