Kaynak - İslami Bilgiler - Insanin Yüceligi - 1. Sayfa
Kaynak: İnsanın Yüceliği ve Guénoniyen Batınilik - Zübeyir Yetik, Fikir yayınları, 1.Baskı, İst-1992
- Tasavvuf’un üç vechesi (S.131-136)
"Tasavvuf konusunda ve dolayısıyla şu âna değin söylenmiş olanlar ve bundan sonra da söylenecekler çevresinde kimi "yanlış" değerlendirmeler yapmamak, "yanılgı" türü yargılara saplanmamak için bir noktayı daha aydınlatmakta yarar vardır:
"Tasavvuf, belli bir anlam yükü taşıyan, belirli bir içeriği olan salt ve yalın bir kavram olarak alınmamalıdır. Onu böylesine yalın bir bağlamda almak, çünkü, tek yanlı bir bakış olacağı için, sonuçta, kimi kargaşa ve anlaşmazlıklara, tartışmaların sürüp gitmesine yolaçacakür.
Tutarlı bir belirlemede bulunabilmek için, kesinlikle, bu ad ya da kavramı "olay", "olgu" ve "oluşum" bazla rında, ayrı ayrı, irdelemek gerekecektir. Görüngü/görünüş olarak tasavvuf.. Gerçekliğiyle/durum olarak tasavvuf.. Ve, gelişimi içerisinde, süreç olarak tasavvuf.. Bunlardan her biri, tümü birden "tasavvuf diye anılsa da, bilinse de, her biri diğerinden ayn bir özellik belirtir ve olayın ele alınışı sırasında bunu göz önünde bulundurmak kimi karmaşa ve kamaşmaları önler; daha sağlıklı bir yönelim için gerekli aydınlık ve sınırlamaları, bakış açısında ihtiyaç duyulan tutarlılığı sağlar.
"Olay olarak tasavvuf, bir görüngü, bir görüntü, bir görünüştür. Bilindiği gibi, görünüşler, olaya bakan kimselerin yorumlarıyla -büyük ölçüde- bağımlıdır. Görünüş, olayla ilgilenen kimsedeki değer yargılarına ve yerleşik sanılara, kanılara göre biçimlenir.
İslâm âleminde, hemen herkes denilebilecek ölçüde büyük bir çoğunluk, çocukluk yıllarından başlayarak "şeriat-tarikat-hakikat" vurgusunu işite işite yetişir. "Tarikat" in ve dolayısıyla "tasavvufun günübirlik dinden, şeriattan daha ileri düzeyde bir "dindarlık" olduğunu kabule hazırlayıcı bir "iklim"in çok ustaca bir biçimde oluşturulmuş olmasıdır, buna yol açan. Veli menkıbeleri, türbe ziyaretleri, rüyalar, kimi psikolojik anlatılar, şunlar ve bunlarla kurulmuş, geliştirilmiş ve besleneduran bir iklim..
Daha "üst" bir katmanda görünmek isteyenlerin "tasavvuf! hikmet"ten söz etmeleri, "ehl-i tarik" kimselerin düz müslümanlar karşısındaki tafraları, eksik ve yanlışlarının bilincinde olan müslümanlann bu eziklik içinde yakalayamadığı "tamamiyet"in özlemiyle "acaba tarikat mı?" diye düşünürken diğerlerinin tafrası karşısında "ben kim, tarikat kim?" türü ikinci bir "eziklik"e yuvarlanmaları, özellikle de binlerce -kimbilir belki de onbinlerce yıllık bir "birikim"in desteğinde "insan psikolojisi" ve etkileme yöntemlerini iyi bilen "dai/çağırıcı" kimlikli propagandistlerin çabalan da anılan "iklim"e katılınca, "düz müslüman"ın gözünde, tarikat ve dolayısıyla tasavvuf, çok önemli, erişilemez, dil uzatılamaz, imrenilmesi gereken, en azından saygı duyulacak bir "kurum" konumuna gelmektedir.
İşte, "tasavvuf" bir "olay" olarak, bir "görüngü" olarak, budun Dinine daha iyi sarılma yöntemi.. Ustaca sergilenen bir tablonun çekici görüntüsü...
"Olgu olarak tasavvuf ise, kesinlikle, bu görülenden ya da sanılandan çok daha farklıdır, İslâm'ı daha iyi yaşayabilmek, kötülüklerden uzak kalabilmek, Allah rızasına çok daha fazla yaklaşabilmek gibi amaçlarla, zahid ve muttaki kimlikler edinmek üzere şu ya da bu tarikatta bulunanlardan hiçbirine herhangi bir inancı isnat etmeksizin ve hiçbirinin dinsel duyarlılığına gölge düşürmeksizin ve hiç kimsenin inanç ve ibadetleri konusunda yargıda bulunmaksızın hemen belirtelim ki, "tasavvuf, adına "islâm Tasavvufu" da deniliyor olsa, Allah'ı "tevhid" biçiminden "Kitab"a bakış tarzına, Peygambere/peygamberlere iman konusundan "ahiret" anlayışına varıncaya dek her bakımdan ve her alanda ve her yönüyle Hazreti Muhammed'in getirdiği islâm'dan daha başka bir "İslâm"dır. Ve, bu başkalık "varlık"a yönelik bakıştan, "bilgi"ye ilişkin değerlendirmeye dek her alanda gözlemlenmekte; hatta, "ibadet" anlayışına kadar uzanmaktadır. Nitekim, ileride, -yer yer ve zaman zaman- bu farklılıklar, "karşıt" denilebilecek boyutlara varan bu farklılıklar vurgulanacaktır. "Olgu olarak tasavvuf, yani, tasavvufun gerçeği, özü, "has oda"dakilerin taşıdığı iman, "ketumiyet" sebebiyle ve "anlatılsa da anlamağa takat getiremezler" gibisinden bahanelerle gizlenen temel inançlarla biçimlenen sistem, bu... Kendi deyimleriyle, açıklandığında taşlanmalarını gerektirecek ilke ve düşünceler, bunlara olan iman.. Ve, gerçekte, "insanlığın ortak mira sı"... Üzerine "peygamber varisi" yazılmış bayrağı elle- rinde sallayıp durmalarına karşın, "velayet"i "nübü- vet"ten üstün sayıcı bir anlayışla "velayet" sahibi olduk- larını öne süren bu kimseler, evet, gerçekte "peygamber varisi" değil de, "insanlığın ortak mirası"nın varisleri. "Olgu olarak tasavvuf, işte, böyle.
Aşamalar:
"Oluşum olarak tasavvufa gelince... Tasavvuf bağlı-larınca "ilk sûfiler" olarak tanıtılan müslümanların hayırlıları, gerçekte ve gerçek bir süreç bağlamında bir oluşum zincirinin ilk halkaları olmadıktan halde böyle gösterilip, tüm müslümanların imrendiği ve öykündüğü kimlikler olarak, "tasavvuf propagandacılığı bağlamında birer "ökse", "tasavvufu savunma ve aklandırma doğrultusunda ise "sığınak" olarak işlevlendirilen bir konumda değerlendirilmişlerdir. Oysa, bu hayırlı kimselere yönelik bu tutumları, gerçek anlamda içten ve sadık bir "izle-yicilik" değil, starateji ve taktik gereği başvurulan bir sahiplenmedir.
Nitekim, "'sûfiler"in yaptıkları ilk iş, bu "izlerince" gittiklerini öne sürdükleri kimselerin davranış biçimlerini çarpıtarak benimsemek ve anlatmak olmuştur. Onların günübirlik yaşamda uyguladıkları Kur'an ve Sünnet'e dayalı ölçüler, "sûfiler" eliyle yorumlanarak, farklı içerikli bir yapıya oturtulmuştur. Bu, "tasavvufun oluşumu doğrultusundaki birinci aşamadır ve bu aşamadaki yorumlarladır ki, Kur'anî kavramlar çift anlamlı bir görünüşe büründürülmüş; Kur'an-ı Kerim'de ya da Hadislerde geçiyor olmasından ötürü hiç kimsenin karşı çıkmayacağı, tersine, dört elle sarılacağı "kelime"ler bu yanıyla "ökse", gibi kullanılmış ve yakalananlara da aynı kelimeye yüklenmiş daha yeni anlamlar "ilkah edilerek/aşılanarak" in-sanlar birer ikişer dönüşüme uğratılmıştır. Bir ağaca bir başkasından getirilen çubuğun aşılanması gibi.. Gövde aynı olsa da, işte, ağaç, aşılanan çubuğa göre meyve verecektir. Ve, nitekim, islâm gövdesine "yorumlar" ve "yorumlama"larla yapılan aşı sonunda, o gövdeden "insanlığın ortak mirası"nın meyveleri fışkırmağa başlamıştır. Bu meyveler, kesinlikle İslâm'ın değildir ve "oluşum olarak tasavvuf bağlamında ilk başkalaşım bu noktada, böylece başlamıştır. Bu olayı, biz, İslam'ın diğer inançla-
rı tasfiye ederek özümlemesi diye alamayız;-bu yöndeki düşünceleri doğru sayamayız, çünkü, gövde islâm'ın olsa da meyve onun değildir ve Muhammed Ümmeti, Muhammedi olmayan meyvelerden gıda almağa, beslenmeğe başlamıştır. Bu tutum, "izince gitmek" değil, belki kendi verimlerini bir başkasının açmış bulunduğu kanaldan yararlanarak diğer insanlara ulaştırma eylemidir ve bu durumda da izleyicilikten çok "kullanıcılık" söz konusu edilebilir.
Oluşum olarak tasavvufun oluşma sürecinin ilk basamağındaki "yorumlama"nın hemen ardından "kavramlaştırma" diye adlandırılması mümkün bir aşamaya girilmiştir. Aradaki fark şuradadır ki, ilkinde İslâm'ın günübirlik yaşama ilişkin ölçüleri yorumlarla yeni anlamlara kaydırılıp, beyinler bu doğrultuda koşullandırılmışken, ikinci aşamada, bu koşullandırılmış beyinler -artık kabule hazır bulundukları- kimi yeni kavramların kapısına iletilmişlerdir. "İnsanlığın ortak mirası" inanç ve düşünceleri kendi minderinde, İslâm adına, yenmeğe soyunmak gibi çok iyi niyetlerle ayağa kalkan Kelâm'ın da, savaşın sırasında, onların yöntemlerini kullana kullana dolaylı bir katılımda bulunduğu "felsefe"yle tanışık duruma gelmiş bir ortamda, bu iletilme işi, evet, doğrudan doğruya "felsefe"nin gündemlere alınmasıyla gerçekleştirilmişti. Çok geçmeden, "tasavvuf, kendi sorunsallarını felsefi" bir düzlemde ortaya koymağa başlamıştı. Artık; ruh, nefis, mana, madde, yaratıcı, yaratılış, varlık, yokluk, birlik, çokluk, evvel, âhir, kıdem, beka, fena, bilgi, vahiy, marifet, zaman, mekân, irade, eylem, durum, tutum, hatta: iman, küfür, günah, sevap, helâl, haram, mübah, mekruh, haliyle: farz, vacip, sünnet, en temelde de: zahir, bâtın gibi akla gelen ve gelmeyen bütün kavramlar "felsefenin aydınlığı"nda tartışılıyor, sonuçlandırılıyor, benimseniyor ve bu yolla da yeni bir "kavramlaştırma" yapılarak yeni yeni kavramlar Müslüman beyinlere, ruhlara, gönüllere, zihinlere işleniyordu.
Bu yeni yöntem hem uzun bir eğitimi, hem de tepki almamak için "gizli"liği gerektiriyordu. "Avamın kavra- yamayacağı gerçekler"! kuşatma sevdasına düşenler, işte, andığımız bu "gereklilik"ten ötürü "özel" eğitime alınıyor, bir yerlerden alınıp bir yerlere götürülme süreci olarak gözlenen bu eğitim sırasında da, kavram ve yorumla-rı benimsenen kesimin eğitim yöntemlerine de başvuruluyor ve böylece, "öğretmenler" birer "mürşid", "öğren-ciler" birer "talip/mürid", "eğitim süreci" de "seyr-i sülük" oluyordu. Kemâl noktasını Suhreverdî'nin "işrak" felsefesinde tutan "birden bire ve doğrudan doğruya aydınlanarak gerçeği bilme" eğilim ve yöntemi bu "seyr-i sülük" sürecini oldukça karmaşık ve zorlu bir disipline dönüştürüyordu. Yola giren herkes Kur'an-ı Kerim'de aranması gereken gerçeği ve gerçekliği, biraz daha fazlasını da dilemiş olarak, "seyr-i sülük" yöntemleriyle "doğrudan doğruya" bulma, ele geçirme, "keşf' etme amacıyla didinirken, bu arada, "dayanışma" ya yönelik bir "örgütlenme" de kendini gösteriyordu: Tarikatler.
- Kur’an İslam’ının yerine “Tasavvuf İslam’ı oturtulmuştur.” (S.141-143)
"Kur'an İslâmı"nın yerine "Tasavvuf İslâmı" oturtulmuştur. "
Muhasibi ve Cüneyd gibi isimlerle başlayıp, Serrac ve Kelabazi gibi kişilerle süren, Kuşeyrî ve Gazali gibi kimselerce geliştirilen, Şeyh'ül-Irak Şehabeddin Suhreverdi ve Müceddid-i Elf-i Sanî Ahmed Serhendî gibi adlar eliyle de bir "öğreti"ye dönüştürülen "onarım" doğrultusudur. Kimi zaman törpüleme, kimi zaman gerekçelendirme, kimi zaman tevil etme, kimi zat man dengeleme biçiminde gerçekleştirilen bu "onarım", "başkalaşım" sürecinin "islâm'ı başkalaştırma"ya koşut yürüyen bu "islâm'da başkalaşma"ya yolaçıcı kolu, gerçekten de, oldukça ilginç bir serüven yaşam ıştır. Bu doğ-rultudakiler islâm'ın "sufiler"den yediği darbeler üzerine, sözümona, bu darbelerin açtığı yaralan onamağa çalışırlarken, gerçekte, "tasavvufu onarmışlar; İslâm'ın savunmasını yapıyor çabaları içindeyken, bu çabalarıyla, hep, yine mutasavvıflara sarılabilecekleri gerekçeler, dayanabilecekleri dayanaklar, tutunabilecekleri tutamaklar, öne sürebilecekleri kanıtlar sağlamışlardır. Çünkü, bunlar islâm ile Tasavvufun her toslaşmasında, islâm'ın yara aldığım gördükçe, tutup da o yarayı savsaklanmış kimi ölçüleri diriltip onunla saracaklarına, hep, tokuşma sırasında islâm'da yara açan Tasavvuf sivriliklerine bakmışlar, İslâm'ın o yanının noksanlığından ötürü yara aldığını sanmışlar ve islâm'ı sözüm ona yeni bir donanıma kavuşturmak için Tasavvufun o yanını alıp, hemencecik, İslâm'a yamama cihetine gitmişlerdir. Elbette, yama olarak getirilen parçanın İslâm'ın bünyesince dışlanmamasını, yamanın tutmasını sağlamak için de, islâm'ın ölçülerini tevillerle "macun" yapıp, böylece elde ettikleri karışımı sündüre sündüre yamama işini gerçekleştirmişlerdir. Buysa, bir yandan, Tasavvuf im kimi kavram ve kuramlarının İslâm'a eklenmesi, diğer yandan da o sivriliklerin "ilsak"ını sağlayan "macun"un -dönüp dolaşıp- Tasavvufu aklayıcı bir gerekçe olarak kullanılması ve dolayısıyla bu "öğreti"nin aklanması sonucunu verir olmuştur. Bu; tasavvufun kimi kavram, kuram ve yöntemleriyle "sağaltım" yapılmak istendiğine göre, gerçekte, -bilincinde olmaksızın da olsa- İslâm'ı eksik ve yetersiz görüyor olma anlamını taşır. Oysa, Yüce Allah'ın "tamamladım" dediği, seçtiğini bildirdiği bir "din"de eksiklik varmışcasına "tamamlama" işine kalkışmak, tek kelimeyle, abesle iştigaldir...
Yukarıda "yamama" benzetmesi yapmış olmamıza karşın, olay, gerçekte bir "işgal" olayıdır ve İslâm'da başkalaşma da, işte, bu "işgal"in sonunda ortaya çıkmıştır. Şöyle:
"İslâm'ı başkalaştırma" sürecini yürütenler olarak işlevlenen birinci kolun güdücüleri eliyle getirilen, üretilen, türetilen herhangi bir kavram, bir kuram ya da bir yöntemin, birden, İslâm'a özgü alan içinde kol gezdiği görülmüştür; görülünce, görüldüğünde... Ne pahasına olursa olsun bunun İslâm'la bağdaşır yanı olmadığını belirterek, onu tardetmek ve gezdiği yerleri de dezenfektanlarla temizlemek gerekirken, buna güç yettirilemeyince, "İslâm'da başkalaşma"ya yol açan diğer koldakilerce Ayet ve Hadis'lerin tevili ile ona bir İslâm elbisesi giydirilmek istenmiştir. Elbisenin giyene uydurulması için de, elbette, daraltma, genişletme, kısaltma, uzatma, kesimini değiştirme gibi yollara başvurulmuş; böylece rengi tutsa da biçimi uymayan bir giysi ile o kavram, kuram ya da yöntem, sözüm ona, İslâmîleştirilmiştir... Bir, iki, üç, dört, beş, onbeş, yüzbeş, binbeş... Derken, birden bire islâm'a özgü alanın bu tip giysiler içindeki kimselerce işgal edilmiş bulunduğu bir durum ortaya çıkmıştır. Bu ga-ı rip elbise içindekilerin yürüyüşü, oturuşu, kalkışı, bakışı, susu ve busu başka olsa da, hatta elbisenin kesimi değişik bulunsa da giyilenin rengi "İslâmlaştınlmıştır" ya, öyleyse, iş bitmiş; sorun kalmamıştır. Ama, gerçekteyse, işte, o elbiseyi giymekle birlikte kendi asal kimliklerinden ödün vermeyenlerin sayısı arttıkça ve kimi müslümanlar da, elbisenin rengine aldanıp, İslâm sanarak ve sayarak, onlar gibi davranmağa başladıkça, "işgal" olayı tamamiyetine ermiştir. Tasavvufa, adını andığımız kişilerce, yavaş yavaş, islâm'ın rengini taşıyan, ama, biçimde ve kesimde Islama uymayan elbiseler giydirildikçe, islâm'ın alanının "işgal" altına düşmesi ile birlikte "başkalaştırmacı"lara da bu alanda dilediğince at oynatabile-çekleri bir zemin oluşmuştur. Tasavvufu Kur'an'ın ve Sünnet'in dairesi içine sokmak isteyenlerin oluşturduğu bu kolun çabaları, işte, sonuçta "tasavvufun işgali altında" bir durumun ortaya çıkmasına; böylece, "islâm'da başkalaşma"ya yol açmıştır.
Tıpkı, gayrimüslim kadınlarla evlenme durumunda veya alışkanlığında olan bir köy halkının, dindarlıklarından ötürü onları o halleriyle nikahlamak istemeyip de, adlarını değiştirttirip, "kelime-i şehadet"i okutturarak kadınları "İslâmlaştırdıktan sonra" evlenmeleri ve bir gün gözlerini açtıklarında da, yeni kuşaklardan ötürü, köydeki "müslüman isimler" ve "anlamı silinmiş kelime-i şehadet" dışında herşeyin müslümanlıktan uzaklaşmış bulunduğunu görmeleri gibi; o da, görebilir, farkedebilirlerse...
- Kemale eriş(S.146-153)
Hiçkimse yukarıdaki şu yargıyı saçma göremez, gösteremez; tutarsızlıkla "malûl" de sayamaz. Hatta, "aşın" bile bulamaz.
Şundan ki: Herhangi bir "şey", bir süreç sonucu oluşmuşsa, o şey, sürecin herhangi bir noktasındaki durumuna göre değil, vardığı son yere, aldığı son biçime, ulaştığı "kemâlat'ına göre değerlendirilir. Diyelim ki, bir ağaç bildiğimiz "kırmızı elma" yemişini vermişse, o, odur. Elmayı o durumuyla değerlendirmek, elmaya ilişkin yargıyı o durumuna bakarak vermek gerekir. Tutup da, "efendim, iki buçuk ay önceki duruma, tomurcuğa, çiçeğe bakılırsa, o çiçeğin durumu göz önüne alınırsa, bu elmaya kırmızı elma diyemeyiz; kırmızı elma demek yanlıştır; çünkü, o günkü durumuna göre, bu elmanın golden türünden olması gerekiyor, bu elmayı golden elma sayacağız, öyle sayılması daha hakçadır" diyen biri çıkarsa, buna güleriz. Çünkü, elma, "kemâl" bulmuş haliyle ortada durmaktadır. Onu açıklamak için ikibuçuk ay önceki çiçeğinin durumuna başvurmak "saçma" olur. Ya da, işte, Oğuz Türkleri Anadolu'dadır. Bu tartışmasız bir gerçektir. Buna rağmen, birisi çıkar da, "efendim, binikiyüz yıl önce bu Türkler Horasan havalisinde idi; bu yüzden Oğuz Türkler'inin nerede olduğunu anlamak için, onların oturduğu yeri öğrenmek için ille de o günkü duruma bakacağız, olayın gerçeği bugünde değil de o gündedir" diyecek olursa, kahkaha atarız. Çünkü, bu Türkler, bugüne göre, işte, Anadolu'dadır. Durum tesbiti için başkaca bir geriye bakışa gerek yoktur. Olsa olsa, "buraya nasıl gelmişlerdir?"in yanıtı için böyle bir bakış söz konusu olabilir.
İşte, bunun gibi, "tasavvuf denilen süreç, nerelerden ve kimlerden ve nasıl gelmiş, geçmiş, gelişmiş olursa ol-sun, kendi gerçeğini "öğreti" ye dönüştüğü ânda bulmuş ve öylece "kemâl"e ermiştir. Buysa, Muhyiddin Arabi ile gerçekleşmiştir. Şimdi, hiç kimse, tutup da, "tasavvuf o degildir de, Gazali'ninkidir, Serrac'ınkidir, Cüneyd'inki-dir, Ebi Talip Mekki'ninkidir" diyemez. Çünkü, bunlar ve benzerleri "oluşum olarak tasavvuf sürecinde, yalnızca birer aşamadırlar. Sürece katılımda bulunmuşlar, ama, ona "nihaî/soncul" biçimini vermemişlerdir, verememişlerdir. Ve, öğreti Muhyiddin Arabi elinde biçimlendiği, son biçimini aldığı için de, elbette, onunla ilgili yargı, İbni Arabi'ye göre verilecek demektir. Evet, "tasavvuf olgusu"na ilişkin değerlendirme, doğal olarak, Muhyiddin Arabi'nin olgunlaştırmış bulunduğu yapısına göre olacaktır.
Nitekim, günümüzde, Muhyiddin Arabi'nin öğretisinin "alamet-i farikası" olan "vahdeti vücud" inancının bütün "tasavvuf ekolleri"nce, tarikatların tamamı tarafından benimsenmiş olduğunu; bu yorumu ya da kuramı içine sindiremeyenlerin bile "hayır" diyecekken, kimi "te-vil"ler yoluna gittiğini ve sonuçta onu reddetmediklerini, hele de, getirmiş bulunduğu "vahdet-i şuhud" görüşüyle -sözümona- Ibni Arabi'nin bu kuramını çürüttüğünü ya da düzelttiğini öne sürdükleri imam Rabbani lakablı Ah-med Serhendî'nin izleyicilerinin bile, onun tarikatında bulunanların bile, Muhyiddin Arabî'siz -bırakın, düşünemediklerini- yiyip içemediklerini, bakıp göremediklerini anımsayacak olursak, "tasavvufun "bu" olduğu daha bir açıklıkla görülecektir.
Buna karşın, birileri çıkıp da, "hayır efendim, tasavvuf bence şudur; tasavvufun gerçek olanı, şu dönemdeki ve şunun kitabındaki gibidir" anlamında birşeyler diyecek olsa, bu durumda üç olasılık sözkonusudur. Sözün sahibi ya sağlıksızdır, ya bilgisizdir ya da maksatlıdır.
Ya sağlıksızdır diyoruz, çünkü, birşeyin gerçeği durup dururken, o şeyi kendi sanısındakine benzer biçimde algılamak, varsayımda bulunur gibi varsayımında bulunmak, kesinlikle sağlıklı olmayan ruhsal bir tutumdur. Biz, şöyle ya da böyle kuruyoruz diye, tasavvuf, bizim o kurduğumuz gibi olmaz; ne ise, işte odur ve olduğu gibi de görülmesi gerekir.
Ya bilgisizdir diyoruz, çünkü, şu çok bilinen Hint öyküsündeki gibi filin belli bir yerini tutup da, tuttuğu yere göre, fil için, hortum, direk, kumaş gibi benzetmeler yapan kimse örneği filin bütününün bilgisinden yoksundur. Tutarlı bir değerlendirme yapabilmek için, kesinlikle, bu yoksun bulunduğu "bilgi"nin bütününü edinmek zorundadır. Belli bir noktada kalmayıp, olayın bütün geçmiş ve geleceğini ve özellikle de kemâl halini öğrenmek.. Üstelik, bunu yaparken de, tasavvufu, sözüm ona, islâm dairesine sokmağa çalışan Gazali ve Herevi gibi kimse lerin zorlamalı açıklamalarıyla değil de, tasavvufu geliştiren, onun oluşmasına katkıda bulunan Atlar gibi, Irakî gibi, Konevî gibi kimselerin geliştirdiği çizgiyi izleyerek olayı öğrenmek durumuyla karşı karşıyadır. Bu yolla bilgisizlik giderilirse, görülecektir, "oluşum olarak tasavvufun ucu, kesinlikle, tâ başlarda vurguladığımız "olgu olarak tasavvufa çıkmakta ve bunun da islâm'la bağdaşmaz ve uyuşmaz bir öğreti olduğu kesinlik kazanmaktadır.
"Ya da maksatlıdır" diyoruz, çünkü, tasavvuf öğretisini, daha doğrusu islâm tarihinde ve aleminde "tasavvuf" adıyla bilinegelen "kadim gelenekler"in ürünü "öğreti"yi yaymak isteyenler, tâ ilk insan toplumlarından bu yana, kendi gerçeklerini gizlemek yolunu tutmuşlardır, insanıma göre ve yöneldikleri kimseleri kendilerine çekecek oranda ve doğrultuda bir "açıklama" yapıp, böylece aralarına katılan kimseleri milim milim yürüterek, "sır" haindeki asıl öğretilerini aşıladıkları, bu işde "aşama"yı hep gözönünde tuttukları bilinen bir gerçektir. Bu, Mısır'da da böyle olmuştur, Babil'de de... iran'da da böyle olmuştur, Yunan'da da... Hıristiyanlıkta'da böyle olmuştur, müslümanlar arasında da.. Yahudilikte'de böyle olmuştur, Masonluk'ta da.. Büyücülükte de böyle olmuştur, astroloji'de de.. İhvan'us-Safa'da da böyle olmuştur, "Gül Kardeşler" şövalyeliğinde de.. Sayın sayabildiğiniz kadar.. Hep, böyle... Yaşanılan zaman ve toplumdaki en geçerli ve beğenilir bir "tutum"u yem olarak atacaksınız, ilgilenenlere yanaşacaksınız, bir tartımdan geçirip hangi noktadan yakalayacağınızı belirleyeceksiniz, sonra da ürkmeyeceği bir düşünceyi "esas" gösterip, aranıza alacak ve alıştıra alıştıra öğretinizin tamamını "talip"in beynine işleyecek, gönlüne kazıyacaksınız... Genel yöntem bu olduğu için, işte, "tasavvufu gerçekliği içinde değil de, ürkütmeyecek, hatta imrenilecek söz, tavır ve kişileri öne sürerek, onlarla özdeşleştirerek tanıtmak, ancak, maksatlı bir tutumdur. Bir stratejidir, bir taktiktir...
Gizlilik, burada bir kez daha belirtmemiz gerekir ki, "öğreti"nin özü ve içerik bütünüyle birlikte "adı"nı da kapsamış; özellikle bu "ad" zaman ve zemine göre -sürekli- değiştirilerek sonrakinin bir öncekiyle aynı şey olduğu gerçeği gözlerden kaçırılmıştır. Bu değişikliğe, hep, "çağdaş" kavramları kullanma yoluyla "anlatım yeniliği" de eşlik ettirilip, buna bir de ayrıntıdaki kimi farklı görüntüler de eklenince, işte, "öğreti", çeşitli adlar ve görünüşler altında, ama özünde, ilkelerinde, kuramında, sisteminde ve yönteminde, asal inançları ve temel düşüncelerinde "sabit-ber-kadem" bir durumda sürüp gitmiş, bugünlere gelmiştir.
Görüldüğü üzere, hiç kimsenin kendince bir "tasavvuf öne sürmesi ya da şu veya bu kişinin düşünce ve görüşlerine dayanıp da, "benim tasavvuf anlayışım şudur; tasavvuf işte budur" diyebilmesi mümkün değildir. Hele de, yukarıda da değinildiği üzere tarikatların tümü -İbni Arabi sonrasında- ve zaman içinde ona "ittiba" etmişken ve zikir, terbiye gibi kimi yöntem farklılıkları, hiçbir zaman, özde ve asılda, kuram ve sistemde "fark" sayılamayacakken... Hala tutup da, "gerçek tasavvuf ya ı da tasavvufun gerçeği, kendi maksad ve iradesini Yüce Allah'ın maksad ve iradesinde fani kılan vahdet-i kusud' lehlinin yoludur ve bizim de yolumuz böyledir" deyip, ki-'mi adları sıralamanın.. Ya da, benzeri bir tutumla, "gerçek tasavvuf ya da tasavvufun gerçeği, Allah'tan gayri olan şeylerden vazgeçerek, herşeyi O'nda görmeği hak bilen 'vahdet-i şühud' ehlinin yoludur ve bizim yolumuz da budur" deyip, bu kez de başkaca isimleri sayıp dökmenin pek anlamı olmasa gerektir. Çünkü, bu anılan "kavramlar" bir yanıyla "oluşum olarak tasavvuf süreci içinde, en sonunda, "vahdet-i vücud"a varan birer aşama öbür yanıyla da "seyr-ü sülük" sırasında "varılan" birer "vuslat" basamağıdır ve en üstteki basamak, yine, "fena fı'1-kusud", "fena fı'l-şühud"un ardından "fena fi'1-vücud olmaktadır. Evet; "velayet nübüvetten üstündür" diye "Hatem-ül Evliya" Muhyiddin Arabi'nin "öğreti"si b yanda, "Hatem-ül Enbiya" Muhammed Arabi'nin "öğreti"si öbür yandadır ve üstelik, ötekiler, "velayet nübüvvetten üstündür" diyen "imam"larının inancı uyarınca; kendilerinde bulunanın, berikilerde olandan daha "üstün olduğunu da sürekli haykırmaktadırlar.
Elbet, İbni Arabi'nin Hazreti Muhammed'in peygamberliğini inkâr gibi bir durumu, kesinlikle, yoktur; hatta diğerlerininkini de.. Mani'nin Hazreti Musa'yı peygamberlerden biri olarak saymayışı gibisinden istisnalar bir yanda tutulursa, gerçekte, zamanlar boyunca "mistik, hermetik, sabii, gnostik" adlarından hangisini seçerseniz seçin, hatta burada anılmayan hangi isimlerini kullanmış olursanız olun, onlardan hiçbirinin herhangi bir peygamberi inkârları, "hayır, bu, yüce ve seçilmiş bir kimse değildir; edip eylediğinin de nübüvvetle ilişkisi yoktur" demeleri de sözkonusu edilemez. Nitekim, gerek gnostikler ve gerekse Mitra inancının bağlıları Hıristiyanlarla kıya-sıya savaşırlqarken, onlara, "İsa pergamber değildir" dememişlerdir de, "din'in hakikati bizdedir; siz onun peygamberliğine inanmağı sürdürün, ama, hakikate varmak için bizim yolumuzu izleyin" diyedurmuşlardır. Kaldı ki, anımsanırsa, inançlarının oluşturucusu olan kimseyi de "İdris"le özdeşleştirmek savında bulunmuş; böylece inançlarını yine bir peygamber olan Hazreti tdris'e dayandırmağa kalkışmış, öylece gösteregelmişlerdir. Çünkü, onlar, herşeye ve herkese "ruhaniyet" bağlamında yaklaştıkları için, "peygamberlerin ruhaniyet"lerinden de çıkar sağlayıcı bir yararlanma içinde bulunmaktan diriğ etmemişlerdir.
Ne var ki, herşeye karşın, "nübüvvet velayetten üstün" olduğu cihetle bir "Nebi'nin/Habergetirici'nin" getirdiği haberlere uymaktan ise, "velayetlerine/dostluklarına" binaen Yüce Allah'la doğrudan bağlantı kurup, bu yolla bilgilenerek, bu bilgilerinin gereği bir iman ve yaşamı, evet, "başkaları" eliyle gönderilmiş bulunan "Ha-ber"den yeğ ve üstün göregelmiş; bunun uyarınca bir iman üzere bulunmağı seçmişlerdir.
Bu durumda, Elçiler, onlar için ve onlar bakımından bir "yol gösterici" değil, Yüce Allah'ın kendileriyle bağ: lantı kurmuş bulunduğu birer "seçkin ruhaniyet"tir. Ve, üstelik, Elçi'ler ile ilişkinin Yüce Allah tarafından kurulmasına karşın, kendilerinin Yüce Allah ile olan ilişkileri bizzat kendileri tarafından kurulmaktadır. Velayetin nübüvvete üstünlüğü de bundandır, buradadır.
"İbni Arabî konusunda uzman"hğı herkesçe bilinen E.A. Affifi'nin "İslâm Düşüncesi Tarihi" başlıklı ansiklo-pediye "Şeyh'ül-Ekber"în fazlaca hırpalanmamasına büyük özen göstererek yazdığı "İbni Arabî" bölümündeki belirlemeleri, oldukça ilgi çekicidir. Ona göre, Ibni Arabî, islâm kadar kendi deneyiminin verimi olan öğretisine ve kendi öğretisi ölçüsünde de islâm'a inanmaktadır. "Eşit derecede"... Bu yüzden, İbni Arabi'nin bir gözü içerdiği tüm ögeleriyle birlikte "vahdet-i vücud" öğretisinde, diğer gözü de islâm'dadır ve gözleri bu ikisi arasında gidip gelmektedir. Bunun gereği ya da sonucu olarak da, o, "gerçeğin nidüğü"ne ilişkin "vahdet-i vücud" kuramı ile islâm'ın tek tanrıcılık inancını uzlaştırma gibi bir sorunla uğraşırken, her iki "öğreti"ye de eşit derecede "itibar" göstermekte; bunun sonucu olarak da, "İslâm'ın Allah'ının herşeyin özü ve nihaî zemini olan 'bir' ile aynı olduğu" görüşünde hiçbir çelişki görmemektedir.
Affifi'nin Ibni Arabî tarafından böyle bir "çelişki"nin görülmemiş olduğunu önesürmesine karşın, İbni Arabî, ikisi arasında "çelişki" görmemiş olsa bile, "ayrılık" ol-düğünü belirlemiş ve bu ayrılığı da "felsefe"yi "Her-mes'in/İdris Peygamber"in yasası sayıp, "Hazreti Muhammed'in yasası" gereği inançtan farklı olduğunu açıkça vurgulayarak belirtmiştir. Ve, nitekim, Affifi'nin de belirtmiş olduğu "İbn Arabi, İslâm'ı, pozitif bir dinden mistik bir dine dönüştürmüştür" gerçeği, işte, Hazreti Muhammed'in getirmiş bulunduğu yasalar yerine Her-mes'in yasalarına uygun bir inancı geliştirmiş olmasının sonucudur.
Ve, Muhyiddin Arabi'nin bu "İslâm'ı pozitif bir dinden mistik bir dine dönüştürmesi" olayını daha iyi belirlemek ve kavramak için, kimi geriye dönüşleri ve yinelemelerde bulunmağı gerektirse de, Hermes'e bir kez daha göz atacağız. Hermes'e, Hermetizm'e ve Hermetik İllâhiyat'a... Çünkü, ancak bu yolladır ki, hem İbni Arabî, hem onun dini, hem islâm'ın başkalaşımı ve hem de "yüceliş öğretileri" ve bu bağlamda da "islâm Tasavvufu" yahut salt tasavvuf çevresinde sağlıklı bir irdelemenin zemini elde edilmiş olacaktır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi