Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Insanin Yüceligi - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: İnsanın Yüceliği ve Guénoniyen Batınilik - Zübeyir Yetik, Fikir yayınları, 1.Baskı, İst-1992

 

  1. Tasavvuf’un üç vechesi (S.131-136)

       "Tasavvuf konusunda ve dolayısıyla şu âna değin söylenmiş olanlar ve bundan sonra da söylenecekler çev­resinde kimi "yanlış" değerlendirmeler yapmamak, "ya­nılgı" türü yargılara saplanmamak için bir noktayı daha aydınlatmakta yarar vardır:

"Tasavvuf, belli bir anlam yükü taşıyan, belirli bir içeriği olan salt ve yalın bir kavram olarak alınmamalı­dır. Onu böylesine yalın bir bağlamda almak, çünkü, tek yanlı bir bakış olacağı için, sonuçta, kimi kargaşa ve an­laşmazlıklara, tartışmaların sürüp gitmesine yolaçacakür.

Tutarlı bir belirlemede bulunabilmek için, kesinlikle, bu ad ya da kavramı "olay", "olgu" ve "oluşum" bazla rında, ayrı ayrı, irdelemek gerekecektir. Görüngü/görü­nüş olarak tasavvuf.. Gerçekliğiyle/durum olarak tasav­vuf.. Ve, gelişimi içerisinde, süreç olarak tasavvuf.. Bun­lardan her biri, tümü birden "tasavvuf diye anılsa da, bi­linse de, her biri diğerinden ayn bir özellik belirtir ve olayın ele alınışı sırasında bunu göz önünde bulundurmak kimi karmaşa ve kamaşmaları önler; daha sağlıklı bir yö­nelim için gerekli aydınlık ve sınırlamaları, bakış açısın­da ihtiyaç duyulan tutarlılığı sağlar.

"Olay olarak tasavvuf, bir görüngü, bir görüntü, bir görünüştür. Bilindiği gibi, görünüşler, olaya bakan kim­selerin yorumlarıyla -büyük ölçüde- bağımlıdır. Görü­nüş, olayla ilgilenen kimsedeki değer yargılarına ve yer­leşik sanılara, kanılara göre biçimlenir.

İslâm âleminde, hemen herkes denilebilecek ölçüde büyük bir çoğunluk, çocukluk yıllarından başlayarak "şeriat-tarikat-hakikat" vurgusunu işite işite yetişir. "Tarikat" in ve dolayısıyla "tasavvufun günübirlik dinden, şe­riattan daha ileri düzeyde bir "dindarlık" olduğunu kabule hazırlayıcı bir "iklim"in çok ustaca bir biçimde  oluşturulmuş olmasıdır, buna yol açan. Veli menkıbeleri, türbe ziyaretleri, rüyalar, kimi psikolojik anlatılar, şunlar ve bunlarla kurulmuş, geliştirilmiş ve besleneduran bir iklim..

    Daha "üst" bir katmanda görünmek isteyenlerin  "tasavvuf! hikmet"ten söz etmeleri, "ehl-i tarik" kimselerin düz müslümanlar karşısındaki tafraları, eksik ve yan­lışlarının bilincinde olan müslümanlann bu eziklik içinde yakalayamadığı "tamamiyet"in özlemiyle "acaba tarikat mı?" diye düşünürken diğerlerinin tafrası karşısında "ben kim, tarikat kim?" türü ikinci bir "eziklik"e yuvarlanma­ları, özellikle de binlerce -kimbilir belki de onbinlerce yıllık bir "birikim"in desteğinde "insan psikolojisi" ve etkileme yöntemlerini iyi bilen "dai/çağırıcı" kimlikli propagandistlerin çabalan da anılan "iklim"e katılınca, "düz müslüman"ın gözünde, tarikat ve dolayısıyla tasavvuf, çok önemli, erişilemez, dil uzatılamaz, imrenilmesi gereken, en azından saygı duyulacak bir "kurum" konu­muna gelmektedir.

İşte, "tasavvuf" bir "olay" olarak, bir "görüngü" ola­rak, budun Dinine daha iyi sarılma yöntemi.. Ustaca ser­gilenen bir tablonun çekici görüntüsü...

"Olgu olarak tasavvuf ise, kesinlikle, bu görülenden ya da sanılandan çok daha farklıdır, İslâm'ı daha iyi ya­şayabilmek, kötülüklerden uzak kalabilmek, Allah rızası­na çok daha fazla yaklaşabilmek gibi amaçlarla, zahid ve muttaki kimlikler edinmek üzere şu ya da bu tarikatta bulunanlardan hiçbirine herhangi bir inancı isnat etmek­sizin ve hiçbirinin dinsel duyarlılığına gölge düşürmeksizin ve hiç kimsenin inanç ve ibadetleri konusunda yargı­da bulunmaksızın hemen belirtelim ki, "tasavvuf, adına "islâm Tasavvufu" da deniliyor olsa, Allah'ı "tevhid" bi­çiminden "Kitab"a bakış tarzına, Peygambere/peygam­berlere iman konusundan "ahiret" anlayışına varıncaya dek her bakımdan ve her alanda ve her yönüyle Hazreti Muhammed'in getirdiği islâm'dan daha başka bir "İslâm"dır. Ve, bu başkalık "varlık"a yönelik bakıştan, "bilgi"ye ilişkin değerlendirmeye dek her alanda gözlemlen­mekte; hatta, "ibadet" anlayışına kadar uzanmaktadır. Nitekim, ileride, -yer yer ve zaman zaman- bu farklılık­lar, "karşıt" denilebilecek boyutlara varan bu farklılıklar vurgulanacaktır. "Olgu olarak tasavvuf, yani, tasavvu­fun gerçeği, özü, "has oda"dakilerin taşıdığı iman, "ketu­miyet" sebebiyle ve "anlatılsa da anlamağa takat getiremezler" gibisinden bahanelerle gizlenen temel inançlarla  biçimlenen sistem, bu... Kendi deyimleriyle, açıklandığında taşlanmalarını gerektirecek ilke ve düşünceler, bunlara olan iman.. Ve, gerçekte, "insanlığın ortak mira sı"... Üzerine "peygamber varisi" yazılmış bayrağı elle- rinde sallayıp durmalarına karşın, "velayet"i "nübü- vet"ten üstün sayıcı bir anlayışla "velayet" sahibi olduk- larını öne süren bu kimseler, evet, gerçekte "peygamber  varisi" değil de, "insanlığın ortak mirası"nın varisleri. "Olgu olarak tasavvuf, işte, böyle.

 Aşamalar:

"Oluşum olarak tasavvufa gelince... Tasavvuf bağlı-larınca "ilk sûfiler" olarak tanıtılan müslümanların hayır­lıları, gerçekte ve gerçek bir süreç bağlamında bir olu­şum zincirinin ilk halkaları olmadıktan halde böyle gös­terilip, tüm müslümanların imrendiği ve öykündüğü kim­likler olarak, "tasavvuf propagandacılığı bağlamında bi­rer "ökse", "tasavvufu savunma ve aklandırma doğrultu­sunda ise "sığınak" olarak işlevlendirilen bir konumda değerlendirilmişlerdir. Oysa, bu hayırlı kimselere yöne­lik bu tutumları, gerçek anlamda içten ve sadık bir "izle-yicilik" değil, starateji ve taktik gereği başvurulan bir sa­hiplenmedir.

Nitekim, "'sûfiler"in yaptıkları ilk iş, bu "izlerince" gittiklerini öne sürdükleri kimselerin davranış biçimleri­ni çarpıtarak benimsemek ve anlatmak olmuştur. Onların günübirlik yaşamda uyguladıkları Kur'an ve Sünnet'e da­yalı ölçüler, "sûfiler" eliyle yorumlanarak, farklı içerikli bir yapıya oturtulmuştur. Bu, "tasavvufun oluşumu doğ­rultusundaki birinci aşamadır ve bu aşamadaki yorumlar­ladır ki, Kur'anî kavramlar çift anlamlı bir görünüşe büründürülmüş; Kur'an-ı Kerim'de ya da Hadislerde geçi­yor olmasından ötürü hiç kimsenin karşı çıkmayacağı, tersine, dört elle sarılacağı "kelime"ler bu yanıyla "ökse", gibi kullanılmış ve yakalananlara da aynı kelimeye yük­lenmiş daha yeni anlamlar "ilkah edilerek/aşılanarak" in-sanlar birer ikişer dönüşüme uğratılmıştır. Bir ağaca bir başkasından getirilen çubuğun aşılanması gibi.. Gövde aynı olsa da, işte, ağaç, aşılanan çubuğa göre meyve ve­recektir. Ve, nitekim, islâm gövdesine "yorumlar" ve "yorumlama"larla yapılan aşı sonunda, o gövdeden "in­sanlığın ortak mirası"nın meyveleri fışkırmağa başlamış­tır. Bu meyveler, kesinlikle İslâm'ın değildir ve "oluşum olarak tasavvuf bağlamında ilk başkalaşım bu noktada, böylece başlamıştır. Bu olayı, biz, İslam'ın diğer inançla-

rı tasfiye ederek özümlemesi diye alamayız;-bu yöndeki düşünceleri doğru sayamayız, çünkü, gövde islâm'ın olsa da meyve onun değildir ve Muhammed Ümmeti, Muhammedi olmayan meyvelerden gıda almağa, beslen­meğe başlamıştır. Bu tutum, "izince gitmek" değil, belki kendi verimlerini bir başkasının açmış bulunduğu kanal­dan yararlanarak diğer insanlara ulaştırma eylemidir ve bu durumda da izleyicilikten çok "kullanıcılık" söz konusu edilebilir.

        Oluşum olarak tasavvufun oluşma sürecinin ilk basamağındaki "yorumlama"nın hemen ardından "kavramlaştırma" diye adlandırılması mümkün bir aşamaya giril­miştir. Aradaki fark şuradadır ki, ilkinde İslâm'ın günü­birlik yaşama ilişkin ölçüleri yorumlarla yeni anlamlara kaydırılıp, beyinler bu doğrultuda koşullandırılmışken, ikinci aşamada, bu koşullandırılmış beyinler -artık kabu­le hazır bulundukları- kimi yeni kavramların kapısına iletilmişlerdir. "İnsanlığın ortak mirası" inanç ve düşün­celeri kendi minderinde, İslâm adına, yenmeğe soyun­mak gibi çok iyi niyetlerle ayağa kalkan Kelâm'ın da, savaşın sırasında, onların yöntemlerini kullana kullana do­laylı bir katılımda bulunduğu "felsefe"yle tanışık duruma gelmiş bir ortamda, bu iletilme işi, evet, doğrudan doğru­ya "felsefe"nin gündemlere alınmasıyla gerçekleştirilmişti. Çok geçmeden, "tasavvuf, kendi sorunsallarını felsefi" bir düzlemde ortaya koymağa başlamıştı. Artık; ruh, nefis, mana, madde, yaratıcı, yaratılış, varlık, yokluk, birlik, çokluk, evvel, âhir, kıdem, beka, fena, bilgi, vahiy, marifet, zaman, mekân, irade, eylem, durum, tu­tum, hatta: iman, küfür, günah, sevap, helâl, haram, mübah, mekruh, haliyle: farz, vacip, sünnet, en temelde de:  zahir, bâtın gibi akla gelen ve gelmeyen bütün kavramlar  "felsefenin aydınlığı"nda tartışılıyor, sonuçlandırılıyor, benimseniyor ve bu yolla da yeni bir "kavramlaştırma" yapılarak yeni yeni kavramlar Müslüman       beyinlere, ruh­lara, gönüllere, zihinlere işleniyordu.

   Bu yeni yöntem hem uzun bir eğitimi, hem de tepki almamak için "gizli"liği gerektiriyordu. "Avamın kavra- yamayacağı gerçekler"! kuşatma sevdasına düşenler, işte, andığımız bu "gereklilik"ten ötürü "özel" eğitime alını­yor, bir yerlerden alınıp bir yerlere götürülme süreci ola­rak gözlenen bu eğitim sırasında da, kavram ve yorumla-rı benimsenen kesimin eğitim yöntemlerine de başvuruluyor ve böylece, "öğretmenler" birer "mürşid", "öğren-ciler" birer "talip/mürid", "eğitim süreci" de "seyr-i sülük" oluyordu. Kemâl noktasını Suhreverdî'nin "işrak" felsefesinde tutan "birden bire ve doğrudan doğruya ay­dınlanarak gerçeği bilme" eğilim ve yöntemi bu "seyr-i sülük" sürecini oldukça karmaşık ve zorlu bir disipline dönüştürüyordu. Yola giren herkes Kur'an-ı Kerim'de aranması gereken gerçeği ve gerçekliği, biraz daha fazla­sını da dilemiş olarak, "seyr-i sülük" yöntemleriyle "doğ­rudan doğruya" bulma, ele geçirme, "keşf' etme amacıy­la didinirken, bu arada, "dayanışma" ya yönelik bir "örgütlenme" de kendini gösteriyordu: Tarikatler.

 

  1. Kur’an İslam’ının yerine “Tasavvuf İslam’ı oturtulmuştur.” (S.141-143)

      "Kur'an İslâmı"nın yerine "Tasavvuf  İslâmı" oturtul­muştur. "

            Muhasibi ve Cüneyd gibi isimlerle  başlayıp, Serrac ve Kelabazi gibi kişilerle süren, Kuşeyrî  ve Gazali gibi kimselerce geliştirilen, Şeyh'ül-Irak Şehabeddin Suhreverdi ve Müceddid-i Elf-i Sanî Ahmed Serhendî gibi adlar eliyle de bir "öğreti"ye dönüştürülen "onarım" doğrultusudur. Kimi zaman törpüleme, kimi zaman gerekçelendirme, kimi zaman tevil etme, kimi zat  man dengeleme biçiminde gerçekleştirilen bu "onarım", "başkalaşım" sürecinin "islâm'ı başkalaştırma"ya koşut yürüyen bu "islâm'da başkalaşma"ya yolaçıcı kolu, ger­çekten de, oldukça ilginç bir serüven yaşam ıştır. Bu doğ-rultudakiler islâm'ın "sufiler"den yediği darbeler üzerine, sözümona, bu darbelerin açtığı yaralan onamağa çalışır­larken, gerçekte, "tasavvufu onarmışlar; İslâm'ın savun­masını yapıyor çabaları içindeyken, bu çabalarıyla, hep, yine mutasavvıflara sarılabilecekleri gerekçeler, dayana­bilecekleri dayanaklar, tutunabilecekleri tutamaklar, öne sürebilecekleri kanıtlar sağlamışlardır. Çünkü, bunlar islâm ile Tasavvufun her toslaşmasında, islâm'ın yara aldığım gördükçe, tutup da o yarayı savsaklanmış kimi ölçüleri diriltip onunla saracaklarına, hep, tokuşma sıra­sında islâm'da yara açan Tasavvuf sivriliklerine bakmış­lar, İslâm'ın o yanının noksanlığından ötürü yara aldığını sanmışlar ve islâm'ı sözüm ona yeni bir donanıma kavuş­turmak için Tasavvufun o yanını alıp, hemencecik, İslâm'a yamama cihetine gitmişlerdir. Elbette, yama olarak getirilen parçanın İslâm'ın bünyesince dışlanmaması­nı, yamanın tutmasını sağlamak için de, islâm'ın ölçüle­rini tevillerle "macun" yapıp, böylece elde ettikleri karı­şımı sündüre sündüre yamama işini gerçekleştirmişlerdir. Buysa, bir yandan, Tasavvuf im kimi kavram ve kuram­larının İslâm'a eklenmesi, diğer yandan da o sivriliklerin "ilsak"ını sağlayan "macun"un -dönüp dolaşıp- Tasav­vufu aklayıcı bir gerekçe olarak kullanılması ve dolayı­sıyla bu "öğreti"nin aklanması sonucunu verir olmuştur. Bu; tasavvufun kimi kavram, kuram ve yöntemleriyle "sağaltım" yapılmak istendiğine göre, gerçekte, -bilincin­de olmaksızın da olsa- İslâm'ı eksik ve yetersiz görüyor olma anlamını taşır. Oysa, Yüce Allah'ın "tamamladım" dediği, seçtiğini bildirdiği bir "din"de eksiklik varmışcasına "tamamlama" işine kalkışmak, tek kelimeyle, abesle iştigaldir...

Yukarıda "yamama" benzetmesi yapmış olmamıza karşın, olay, gerçekte bir "işgal" olayıdır ve İslâm'da baş­kalaşma da, işte, bu "işgal"in sonunda ortaya çıkmıştır. Şöyle:

"İslâm'ı başkalaştırma" sürecini yürütenler olarak işlevlenen birinci kolun güdücüleri eliyle getirilen, üreti­len, türetilen herhangi bir kavram, bir kuram ya da bir yöntemin, birden, İslâm'a özgü alan içinde kol gezdiği görülmüştür; görülünce, görüldüğünde... Ne pahasına olursa olsun bunun İslâm'la bağdaşır yanı olmadığını be­lirterek, onu tardetmek ve gezdiği yerleri de dezenfek­tanlarla temizlemek gerekirken, buna güç yettirilemeyince, "İslâm'da başkalaşma"ya yol açan diğer koldakilerce Ayet ve Hadis'lerin tevili ile ona bir İslâm elbisesi giydi­rilmek istenmiştir. Elbisenin giyene uydurulması için de, elbette, daraltma, genişletme, kısaltma, uzatma, kesimini değiştirme gibi yollara başvurulmuş; böylece rengi tutsa da biçimi uymayan bir giysi ile o kavram, kuram ya da yöntem, sözüm ona, İslâmîleştirilmiştir... Bir, iki, üç, dört, beş, onbeş, yüzbeş, binbeş... Derken, birden bire is­lâm'a özgü alanın bu tip giysiler içindeki kimselerce iş­gal edilmiş bulunduğu bir durum ortaya çıkmıştır. Bu ga-ı rip elbise içindekilerin yürüyüşü, oturuşu, kalkışı, bakışı, susu ve busu başka olsa da, hatta elbisenin kesimi değişik bulunsa da giyilenin rengi "İslâmlaştınlmıştır" ya, öyleyse, iş bitmiş; sorun kalmamıştır. Ama, gerçekteyse, işte, o elbiseyi giymekle birlikte kendi asal kimliklerin­den ödün vermeyenlerin sayısı arttıkça ve kimi müslümanlar da, elbisenin rengine aldanıp, İslâm sanarak ve sayarak, onlar gibi davranmağa başladıkça, "işgal" olayı tamamiyetine ermiştir. Tasavvufa, adını andığımız kişi­lerce, yavaş yavaş, islâm'ın rengini taşıyan, ama, biçim­de ve kesimde Islama uymayan elbiseler giydirildikçe, islâm'ın alanının "işgal" altına düşmesi ile birlikte "başkalaştırmacı"lara da bu alanda dilediğince at oynatabile-çekleri bir zemin oluşmuştur. Tasavvufu Kur'an'ın ve Sünnet'in dairesi içine sokmak isteyenlerin oluşturduğu bu kolun çabaları, işte, sonuçta "tasavvufun işgali altın­da" bir durumun ortaya çıkmasına; böylece, "islâm'da başkalaşma"ya yol açmıştır.

Tıpkı, gayrimüslim kadınlarla evlenme durumunda veya alışkanlığında olan bir köy halkının, dindarlıkların­dan ötürü onları o halleriyle nikahlamak istemeyip de, adlarını değiştirttirip, "kelime-i şehadet"i okutturarak ka­dınları "İslâmlaştırdıktan sonra" evlenmeleri ve bir gün gözlerini açtıklarında da, yeni kuşaklardan ötürü, köyde­ki "müslüman isimler" ve "anlamı silinmiş kelime-i şehadet" dışında herşeyin müslümanlıktan uzaklaşmış bulun­duğunu görmeleri gibi; o da, görebilir, farkedebilirlerse...

 

  1. Kemale eriş(S.146-153)

         Hiçkimse yukarıdaki şu yargıyı saçma göremez, gösteremez; tutarsızlıkla "malûl" de sayamaz. Hatta, "aşın" bile bulamaz.

Şundan ki: Herhangi bir "şey", bir süreç sonucu oluş­muşsa, o şey, sürecin herhangi bir noktasındaki durumu­na göre değil, vardığı son yere, aldığı son biçime, ulaştı­ğı "kemâlat'ına göre değerlendirilir. Diyelim ki, bir ağaç bildiğimiz "kırmızı elma" yemişini vermişse, o, odur. El­mayı o durumuyla değerlendirmek, elmaya ilişkin yargı­yı o durumuna bakarak vermek gerekir. Tutup da, "efen­dim, iki buçuk ay önceki duruma, tomurcuğa, çiçeğe ba­kılırsa, o çiçeğin durumu göz önüne alınırsa, bu elmaya kırmızı elma diyemeyiz; kırmızı elma demek yanlıştır; çünkü, o günkü durumuna göre, bu elmanın golden tü­ründen olması gerekiyor, bu elmayı golden elma sayaca­ğız, öyle sayılması daha hakçadır" diyen biri çıkarsa, buna güleriz. Çünkü, elma, "kemâl" bulmuş haliyle ortada durmaktadır. Onu açıklamak için ikibuçuk ay önceki çi­çeğinin durumuna başvurmak "saçma" olur. Ya da, işte, Oğuz Türkleri Anadolu'dadır. Bu tartışmasız bir gerçek­tir. Buna rağmen, birisi çıkar da, "efendim, binikiyüz yıl önce bu Türkler Horasan havalisinde idi; bu yüzden Oğuz Türkler'inin nerede olduğunu anlamak için, onların oturduğu yeri öğrenmek için ille de o günkü duruma bakacağız, olayın gerçeği bugünde değil de o gündedir" diyecek olursa, kahkaha atarız. Çünkü, bu Türkler, bugüne göre, işte, Anadolu'dadır. Durum tesbiti için başkaca bir geriye bakışa gerek yoktur. Olsa olsa, "buraya nasıl gelmişlerdir?"in yanıtı için böyle bir bakış söz konusu olabilir.

İşte, bunun gibi, "tasavvuf denilen süreç, nerelerden ve kimlerden ve nasıl gelmiş, geçmiş, gelişmiş olursa ol-sun, kendi gerçeğini "öğreti" ye dönüştüğü ânda bulmuş ve öylece "kemâl"e ermiştir. Buysa, Muhyiddin Arabi ile gerçekleşmiştir. Şimdi, hiç kimse, tutup da, "tasavvuf o degildir de, Gazali'ninkidir, Serrac'ınkidir, Cüneyd'inki-dir, Ebi Talip Mekki'ninkidir" diyemez. Çünkü, bunlar ve benzerleri "oluşum olarak tasavvuf sürecinde, yalnız­ca birer aşamadırlar. Sürece katılımda bulunmuşlar, ama, ona "nihaî/soncul" biçimini vermemişlerdir, vereme­mişlerdir. Ve, öğreti Muhyiddin Arabi elinde biçimlendi­ği, son biçimini aldığı için de, elbette, onunla ilgili yargı, İbni Arabi'ye göre verilecek demektir. Evet, "tasavvuf olgusu"na ilişkin değerlendirme, doğal olarak, Muhyid­din Arabi'nin olgunlaştırmış bulunduğu yapısına göre olacaktır.

Nitekim, günümüzde, Muhyiddin Arabi'nin öğretisi­nin "alamet-i farikası" olan "vahdeti vücud" inancının bütün "tasavvuf ekolleri"nce, tarikatların tamamı tarafın­dan benimsenmiş olduğunu; bu yorumu ya da kuramı içi­ne sindiremeyenlerin bile "hayır" diyecekken, kimi "te-vil"ler yoluna gittiğini ve sonuçta onu reddetmediklerini, hele de, getirmiş bulunduğu "vahdet-i şuhud" görüşüyle -sözümona- Ibni Arabi'nin bu kuramını çürüttüğünü ya da düzelttiğini öne sürdükleri imam Rabbani lakablı Ah-med Serhendî'nin izleyicilerinin bile, onun tarikatında bulunanların bile, Muhyiddin Arabî'siz -bırakın, düşüne­mediklerini- yiyip içemediklerini, bakıp göremediklerini anımsayacak olursak, "tasavvufun "bu" olduğu daha bir açıklıkla görülecektir.

Buna karşın, birileri çıkıp da, "hayır efendim, tasav­vuf bence şudur; tasavvufun gerçek olanı, şu dönemdeki ve şunun kitabındaki gibidir" anlamında birşeyler diye­cek olsa, bu durumda üç olasılık sözkonusudur. Sözün sahibi ya sağlıksızdır, ya bilgisizdir ya da maksatlıdır.

Ya sağlıksızdır diyoruz, çünkü, birşeyin gerçeği du­rup dururken, o şeyi kendi sanısındakine benzer biçimde algılamak, varsayımda bulunur gibi varsayımında bulunmak, kesinlikle sağlıklı olmayan ruhsal bir tutumdur. Biz, şöy­le ya da böyle kuruyoruz diye, tasavvuf, bizim o kurdu­ğumuz gibi olmaz; ne ise, işte odur ve olduğu gibi de gö­rülmesi gerekir.

Ya bilgisizdir diyoruz, çünkü, şu çok bilinen Hint öy­küsündeki gibi filin belli bir yerini tutup da, tuttuğu yere göre, fil için, hortum, direk, kumaş gibi benzetmeler ya­pan kimse örneği filin bütününün bilgisinden yoksundur. Tutarlı bir değerlendirme yapabilmek için, kesinlikle, bu yoksun bulunduğu "bilgi"nin bütününü edinmek zorun­dadır. Belli bir noktada kalmayıp, olayın bütün geçmiş ve geleceğini ve özellikle de kemâl halini öğrenmek.. Üstelik, bunu yaparken de, tasavvufu, sözüm ona, islâm dairesine sokmağa çalışan Gazali ve Herevi gibi kimse lerin zorlamalı açıklamalarıyla değil de, tasavvufu geliş­tiren, onun oluşmasına katkıda bulunan Atlar gibi, Irakî gibi, Konevî gibi kimselerin geliştirdiği çizgiyi izleyerek olayı öğrenmek durumuyla karşı karşıyadır. Bu yolla bil­gisizlik giderilirse, görülecektir, "oluşum olarak tasav­vufun ucu, kesinlikle, tâ başlarda vurguladığımız "olgu olarak tasavvufa çıkmakta ve bunun da islâm'la bağdaş­maz ve uyuşmaz bir öğreti olduğu kesinlik kazanmakta­dır.

"Ya da maksatlıdır" diyoruz, çünkü, tasavvuf öğretisi­ni, daha doğrusu islâm tarihinde ve aleminde "tasavvuf" adıyla bilinegelen "kadim gelenekler"in ürünü "öğreti"yi yaymak isteyenler, tâ ilk insan toplumlarından bu yana, kendi gerçeklerini gizlemek yolunu tutmuşlardır, insanı­ma göre ve yöneldikleri kimseleri kendilerine çekecek oranda ve doğrultuda bir "açıklama" yapıp, böylece ara­larına katılan kimseleri milim milim yürüterek, "sır" ha­indeki asıl öğretilerini aşıladıkları, bu işde "aşama"yı hep gözönünde tuttukları bilinen bir gerçektir. Bu, Mısır'da da böyle olmuştur, Babil'de de... iran'da da böyle olmuştur, Yunan'da da... Hıristiyanlıkta'da böyle olmuş­tur, müslümanlar arasında da.. Yahudilikte'de böyle ol­muştur, Masonluk'ta da.. Büyücülükte de böyle olmuş­tur, astroloji'de de.. İhvan'us-Safa'da da böyle olmuştur, "Gül Kardeşler" şövalyeliğinde de.. Sayın sayabildiğiniz kadar.. Hep, böyle... Yaşanılan zaman ve toplumdaki en geçerli ve beğenilir bir "tutum"u yem olarak atacaksınız, ilgilenenlere yanaşacaksınız, bir tartımdan geçirip hangi noktadan yakalayacağınızı belirleyeceksiniz, sonra da ürkmeyeceği bir düşünceyi "esas" gösterip, aranıza ala­cak ve alıştıra alıştıra öğretinizin tamamını "talip"in bey­nine işleyecek, gönlüne kazıyacaksınız... Genel yöntem bu olduğu için, işte, "tasavvufu gerçekliği içinde değil de, ürkütmeyecek, hatta imrenilecek söz, tavır ve kişileri öne sürerek, onlarla özdeşleştirerek tanıtmak, ancak, maksatlı bir tutumdur. Bir stratejidir, bir taktiktir...

Gizlilik, burada bir kez daha belirtmemiz gerekir ki, "öğreti"nin özü ve içerik bütünüyle birlikte "adı"nı da kapsamış; özellikle bu "ad" zaman ve zemine göre -sü­rekli- değiştirilerek sonrakinin bir öncekiyle aynı şey ol­duğu gerçeği gözlerden kaçırılmıştır. Bu değişikliğe, hep, "çağdaş" kavramları kullanma yoluyla "anlatım ye­niliği" de eşlik ettirilip, buna bir de ayrıntıdaki kimi fark­lı görüntüler de eklenince, işte, "öğreti", çeşitli adlar ve görünüşler altında, ama özünde, ilkelerinde, kuramında, sisteminde ve yönteminde, asal inançları ve temel düşün­celerinde "sabit-ber-kadem" bir durumda sürüp gitmiş, bugünlere gelmiştir.

        Görüldüğü üzere, hiç kimsenin kendince bir "tasav­vuf öne sürmesi ya da şu veya bu kişinin düşünce ve görüşlerine dayanıp da, "benim tasavvuf anlayışım şu­dur; tasavvuf işte budur" diyebilmesi mümkün değildir. Hele de, yukarıda da değinildiği üzere tarikatların tümü -İbni Arabi sonrasında- ve zaman içinde ona "ittiba" et­mişken ve zikir, terbiye gibi kimi yöntem farklılıkları, hiçbir zaman, özde ve asılda, kuram ve sistemde "fark" sayılamayacakken... Hala tutup da, "gerçek tasavvuf ya ı da tasavvufun gerçeği, kendi maksad ve iradesini Yüce Allah'ın maksad ve iradesinde fani kılan vahdet-i kusud' lehlinin yoludur ve bizim de yolumuz böyledir" deyip, ki-'mi adları sıralamanın.. Ya da, benzeri bir tutumla, "ger­çek tasavvuf ya da tasavvufun gerçeği, Allah'tan gayri olan şeylerden vazgeçerek, herşeyi O'nda görmeği hak bilen 'vahdet-i şühud' ehlinin yoludur ve bizim yolumuz da budur" deyip, bu kez de başkaca isimleri sayıp dök­menin pek anlamı olmasa gerektir. Çünkü, bu anılan "kavramlar" bir yanıyla "oluşum olarak tasavvuf süreci içinde, en sonunda, "vahdet-i vücud"a varan birer aşama öbür yanıyla da "seyr-ü sülük" sırasında "varılan" birer "vuslat" basamağıdır ve en üstteki basamak, yine, "fena fı'1-kusud", "fena fı'l-şühud"un ardından "fena fi'1-vücud olmaktadır. Evet; "velayet nübüvetten üstündür" diye "Hatem-ül Evliya" Muhyiddin Arabi'nin "öğreti"si b yanda, "Hatem-ül Enbiya" Muhammed Arabi'nin "öğreti"si öbür yandadır ve üstelik, ötekiler, "velayet nübüv­vetten üstündür" diyen "imam"larının inancı uyarınca; kendilerinde bulunanın, berikilerde olandan daha "üstün olduğunu da sürekli haykırmaktadırlar.

Elbet, İbni Arabi'nin Hazreti Muhammed'in peygam­berliğini inkâr gibi bir durumu, kesinlikle, yoktur; hatta diğerlerininkini de.. Mani'nin Hazreti Musa'yı peygam­berlerden biri olarak saymayışı gibisinden istisnalar bir yanda tutulursa, gerçekte, zamanlar boyunca "mistik, hermetik, sabii, gnostik" adlarından hangisini seçerseniz seçin, hatta burada anılmayan hangi isimlerini kullanmış olursanız olun, onlardan hiçbirinin herhangi bir peygam­beri inkârları, "hayır, bu, yüce ve seçilmiş bir kimse de­ğildir; edip eylediğinin de nübüvvetle ilişkisi yoktur" de­meleri de sözkonusu edilemez. Nitekim, gerek gnostikler ve gerekse Mitra inancının bağlıları Hıristiyanlarla kıya-sıya savaşırlqarken, onlara, "İsa pergamber değildir" dememişlerdir de, "din'in hakikati bizdedir; siz onun pey­gamberliğine inanmağı sürdürün, ama, hakikate varmak için bizim yolumuzu izleyin" diyedurmuşlardır. Kaldı ki, anımsanırsa, inançlarının oluşturucusu olan kimseyi de "İdris"le özdeşleştirmek savında bulunmuş; böylece inançlarını yine bir peygamber olan Hazreti tdris'e da­yandırmağa kalkışmış, öylece gösteregelmişlerdir. Çün­kü, onlar, herşeye ve herkese "ruhaniyet" bağlamında yaklaştıkları için, "peygamberlerin ruhaniyet"lerinden de çıkar sağlayıcı bir yararlanma içinde bulunmaktan diriğ etmemişlerdir.

Ne var ki, herşeye karşın, "nübüvvet velayetten üs­tün" olduğu cihetle bir "Nebi'nin/Habergetirici'nin" getir­diği haberlere uymaktan ise, "velayetlerine/dostlukları­na" binaen Yüce Allah'la doğrudan bağlantı kurup, bu yolla bilgilenerek, bu bilgilerinin gereği bir iman ve ya­şamı, evet, "başkaları" eliyle gönderilmiş bulunan "Ha-ber"den yeğ ve üstün göregelmiş; bunun uyarınca bir iman üzere bulunmağı seçmişlerdir.

Bu durumda, Elçiler, onlar için ve onlar bakımından bir "yol gösterici" değil, Yüce Allah'ın kendileriyle bağ: lantı kurmuş bulunduğu birer "seçkin ruhaniyet"tir. Ve, üstelik, Elçi'ler ile ilişkinin Yüce Allah tarafından kurul­masına karşın, kendilerinin Yüce Allah ile olan ilişkileri bizzat kendileri tarafından kurulmaktadır. Velayetin nü­büvvete üstünlüğü de bundandır, buradadır.

"İbni Arabî konusunda uzman"hğı herkesçe bilinen E.A. Affifi'nin "İslâm Düşüncesi Tarihi" başlıklı ansiklo-pediye "Şeyh'ül-Ekber"în fazlaca hırpalanmamasına bü­yük özen göstererek yazdığı "İbni Arabî" bölümündeki belirlemeleri, oldukça ilgi çekicidir. Ona göre, Ibni Arabî, islâm kadar kendi deneyiminin verimi olan öğreti­sine ve kendi öğretisi ölçüsünde de islâm'a inanmaktadır. "Eşit derecede"... Bu yüzden, İbni Arabi'nin bir gözü içerdiği tüm ögeleriyle birlikte "vahdet-i vücud" öğreti­sinde, diğer gözü de islâm'dadır ve gözleri bu ikisi ara­sında gidip gelmektedir. Bunun gereği ya da sonucu ola­rak da, o, "gerçeğin nidüğü"ne ilişkin "vahdet-i vücud" kuramı ile islâm'ın tek tanrıcılık inancını uzlaştırma gibi bir sorunla uğraşırken, her iki "öğreti"ye de eşit derecede "itibar" göstermekte; bunun sonucu olarak da, "İslâm'ın Allah'ının herşeyin özü ve nihaî zemini olan 'bir' ile aynı olduğu" görüşünde hiçbir çelişki görmemektedir.

     Affifi'nin Ibni Arabî tarafından böyle bir "çelişki"nin görülmemiş olduğunu önesürmesine karşın, İbni Arabî, ikisi arasında "çelişki" görmemiş olsa bile, "ayrılık" ol-düğünü belirlemiş ve bu ayrılığı da "felsefe"yi "Her-mes'in/İdris Peygamber"in yasası sayıp, "Hazreti Muhammed'in yasası" gereği inançtan farklı olduğunu açık­ça vurgulayarak belirtmiştir. Ve, nitekim, Affifi'nin de belirtmiş olduğu "İbn Arabi, İslâm'ı, pozitif bir dinden mistik bir dine dönüştürmüştür" gerçeği, işte, Hazreti Muhammed'in getirmiş bulunduğu yasalar yerine Her-mes'in yasalarına uygun bir inancı geliştirmiş olmasının sonucudur.

Ve, Muhyiddin Arabi'nin bu "İslâm'ı pozitif bir din­den mistik bir dine dönüştürmesi" olayını daha iyi belir­lemek ve kavramak için, kimi geriye dönüşleri ve yinele­melerde bulunmağı gerektirse de, Hermes'e bir kez daha göz atacağız. Hermes'e, Hermetizm'e ve Hermetik İllâhiyat'a... Çünkü, ancak bu yolladır ki, hem İbni Arabî, hem onun dini, hem islâm'ın başkalaşımı ve hem de "yü­celiş öğretileri" ve bu bağlamda da "islâm Tasavvufu" yahut salt tasavvuf çevresinde sağlıklı bir irdelemenin zemini elde edilmiş olacaktır.