Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Islam Felsefesinin Seruveni - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: İslam Felsefesinin Serüveni - Dr. Şahin Filiz, Delta-Öz Eğitim Basın Yayın Dağ., İst-1996

 

  1. İslam öncesi Arap kültür ve düşüncesi (S.40-42)

      Cahiliye dönemi Arapları yaşama koşulları ve öteki milletlerle ilişkileri yönünden farklı kültür düzeyinde idiler.

Çölde yaşayanlar yanmada nüfusunun çoğunluğunu oluştururlar. Bunlar bedevi kabileleriydi Yağmurlu mevsimler ve otlu yerler arayarak sürüleriyle birlikte münbit arazileri ararlardı. Bir mekanda sabit kalamadıkları için öğrenmeye ve derin düşünmeye fırsat bulumazlardı.

Cahiliye döneminde Araplar, uygarlık düzeyi itibarıyla değişik durumdaydılar. Farslardaki iyilik-kötülük dualizmi. Hintlilerin "acıdan kurtulma" inancı. Yunanlıların hareket, bilgi ve hikmet gibi problemleri ortaya konup uzun boylu ve derinlemesine tartışacak kültür, bilgi ve dünya görüşüne sahip değildiler. Çünkü bakış açıları geniş, ufukları engin değildi. Nedenler ve bunların birbiriyle olan korelasyonu üzerinde derinlemesine ve genişlemesine felsefi bir düşünüş içine giremediler.

Bunlarla birlikte cahiliye Arabı:

Atasözleri. Hikmetli sözler, gibi geleneksel sanat ve ahlâkî duyuşunu dile getiren değerlere sahiptiler.

Bunlar toplumun tüm kesimlerinde görülen, araştırmaya, delil ve ispata dayanmayan günlük yaşam deneyiminden çıkarılmış ibretli sözler ve deyişlerdir.

Hikmet'te ise Arap başarılı sayılabilir Ancak bu hikmet, genellikle bir dizeyi veya bir beyti aşmayan "fikri doğuş ve doğaçlamalardır. Asla "düzenli, felsefi bir arayış ve kavrayışı dile getiremezler. Yani. ne bir problem ortaya atar. ne bir çözüm getirir. ne deliller ortaya koyar ve ne de aksi bir görüşü çürütmeye çalışır.

Özetlersek Araplar, yarımadanın, çok sınırlı olan yerleşik hayata ve tarıma elverişli yerleri hariç, genel olarak göçebe hayalı süren bir kavimdir. Bu itibarla Yemendekiler. Basra ve Akabe Körfezleriyle. Bahreyn bölgelerinde oturan eski zamanlarda çok önemli uygarlıklar kurmuş, kültür hareketleri geliştirmiş olmakla beraber yarı elverişli bölge sayılan Mekke ve Medine dolayları da dahil yarımadanın diğer bölgelerinin cahiliyc çağındaki kültür hareketleri, hemen tamamıyla bu göçebe yasanım zorunluluklarından doğaa deneyim, adet ve geleneklerin geliştirdiği bilgilerden ibaretti. Bu bilgilerin temsilcileri din adamları, bazı zeki ve ayrıcalıklı kimselerdi. Okuyup yazma da hemen yalnızca ticaretle uğraşanlar veya nüfuzlu seçkin kişilerce biliniyordu, ve hep ticaretle uğraşan Mekkeliler bu hususta daha ileri bir durumda idiler. Büyük halk topluluğu ise tamamen cahildi.

Hilafet Bağdad'a nakledilince Fars etkisi yoğunlaştı. Farslar idari birimlerde de görev almaya başladılar. Bir süre sonra Parslarda milli uyanışlar başladı.

 

  1. İslam öncesi Fars kültür ve düşüncesi (S.42-43)

      İran Dinleri: Şehristani (M. 10X6-1153) Zcrdüştlük ve Manişeizm'den bahseder

Zerdüştlük (M.ö. 600)

Zerdüşt'ün nerede ve ne zaman vaaz ettiği tartışmalı olmakla birlikte, kesin olan şudur ki Pers Kralı Darius (M.Ö. 4X6) bazı yazılarında Zerdüştçii deyişleri kullanmıştır. Darius zamanında Zerdüştçü öğreti. Perslerin İmparatorluk girişimlerini başlattıkları sırada kendilerini içinde buldukları değişen dünyayı açıklamaya ve düzene koymaya çalışan bir adamın eseri ve yeni ortaya alılmış bir öğreti olarak görünür.

Zcrdüştün mesajı soyuttu. Ulu, cisimsiz ve evrensel bir tanrının. Hürmüzün (Ahura mazda) görkemini vazetti.

Zerdüştçülük hiç bir zaman Perslerden başka bir halkın dini olmadı. Ama kendinden sonraki fikirleri etkiledi.

Ateş kültü Hürmüz'e adanmıştı.

Yıldızlar kültünün, özellikle Güneş'in önemli bir rolü var: Güneş, tanrı Mitra'da kişileştirildi. Mitra kültü, tarım ve hayvancılığa bağlıdır. Doğanın üretici güçlerinin simgesi olan Mitra. daha sonra ölüler koruyucusu ve savaş tanrısı oldu. Eski İran dininde tapmak yok. ayinler -dua ve kurban törenleri- uygun görülen yerlerde yapılıyordu.

Daha sonra, efsaneye göre. Zerdüşt'ün kurduğu devlet dinine. büyük önem verildi. Çoğu bilginler. Zerdüştlüğün orta Asya'da, daha doğaısu Harezm'de doğduğunu tahmin ediyorlar. Bu öğreti, açıkça ikici bir nitelik taşıyor: Buna göre, ışık ve iyilik tanrısı Ahuramazda (Hürmüz), karanlığın ve Doluluğun tanrısı Ahriman ile sürekli bir mücadele içindedir: Hürmüz, insanlara erdemi ve düzeni, tarımı ve zanaatları öğütler: Ahriman ise. kötülük ve karışıklığı yaymaya çalışır. Öyleyse herkes Hürmüz'e itaat edip dindar olmalıdır. Her iyi insanın görevi, bu kavgada ışık'ın yanında yer almak ve Hürmüz'e uymaktır.

Akamanış Uygarlığı, belli bir eklektik tavrı sergilemektedir. Bu durum, devletin doğrudan doğruya askeri karakterinden kaynaklanmaktadır. Ganimeti toplarken başka halkların kültürcl değerlerini da devşiriyordu. Ancak şu var ki. Pcrs İmparatorluğu. İlkçağın Doğu ve Balı Uygarlıkları arasında bir yakınlaşmayı da sağladı.

 

  1. Mani dini ve özellikleri (S.43)

       Mani M. 215 yılında Hemcdan'da doğdu.İbn Nedim. Mani'nin, birisi Farsça, ötekiler Süryanice yedi kitabı ve birkaç risalesi olduğunu, ama bunların kaybolduğunu söyler.

 

Manilik nur-zulmet ikiciliğinde Zerdüştlüğe benzese de güçlü bir düalizm. sert inziva yaşayışı ve neslin kökünü kurulmasa davet gibi inançlarıyla kendine özgü bir din olduğunu gösterir.

İslam'ın bu lür inançlardan etkilenmesi mümkün görülmemekle beraber. Farslar gerek kendi hikmetlerini ve gerekse Hind hikmet ve mistisizmini İslam dünyasına aktarması başarmışlardır.

 

  1. İslam öncesi Hind kültür ve düşüncesi (S.44-47)

       Hindistan, hem coğrafyası hem de kültürüyle başlı başına bir dünyadır. Bir milyara varan nüfusuyla dillerin, dinlerin ve kültürlerin beşiği olan bu dev ülke. arkeolojinin tcsbitine göre. en azından dört-bcş bin yıl gerilere giden tarihiyle, hem insanlığın ilk uygarlıklarından birinin kalıntılarının, hem de felsefi düşüncelerin bizce bilinen en eski kalıntılarının bulunduğu yerdir.

Yaklaşık M.Ö. 1600 yıllarında kendilerine Aryas (Arya'lar) diyen bir kavim Hindistan'ı yavaş yavaş ele geçirmeye başlar.Arya sözcüğü soylu, inanan, çiftçi anlamlarına gelebilmektedir. Dilbilim. 19. yüzyılda, Arya'ların dilinin Balı dillerine olan yakınlığının farkına varınca Hint. İran. Yunan. Latin. Slav. Cermen. Kelt ve Ermeni dillerini kapsayan dil ailesine "Aryan" ya da Indogermen diller dendi. Bu konuda yazılı belgeler yoksa da, onların bir kök dilden türemiş olduğunda görüş birliği vardır.

1. Vedalar

Hint felsefe tarihinde kesin zaman dilimleri bulmak çok güçtür. Hangi eser hangi yüzyıla aittir. tarihsel olarak bunu kanıtlamak da aynı şekilde zordur. Nedeni, Hintli düşünürlerin hep. eser ve düşüncelerinin arkasına gizlenmeleridir.

Aşağı-yukarı M.Ö. 1500 ile 500 yılları arasında olan çağ. Vedalar çağı diye bilinir. Vedalar denince, tek bir kitapta toplanmış olan yazılar değil de. geniş bir yazın akla gelir ve bu çağın değişik dönemlerinde, kimlikleri bilinmeyen pek çok yazarın, ozanın katkısıyla oluşmuş olan bu metinler, çok daha eski çağların izlerini taşıyan mitleri ve dini düşünceleri içermekledir. Veda, tanrı bilgisi, din bilgisi anlamına gelir ve eski çağlardan kalma pek çok bilgiyi günümüze taşır. Vedaların uzunluğu Kitab-ı Mukaddes uzunluğunun altı katıdır.

Vedaların dört bölümü içinde felsefi bakımdan en önemli metinler Upanişadlar (gizli öğretiler)dir. (M.Ö. 750-500)

 

a. İlahiler Dönemi

Vedaların en eskisi ve aynı zamanda insanlığın yazıya geçirilmiş en eski düşünce ürünlerinden biri olan Rigveda'nın ilahileridir.

İlk tanrılar doğa güçleri ve gerçekleriydi, Rigvcda. sürülerin çoğalması, iyi ürün alınabilmesi, uzun bir yaşam için. Agni (ateş tanrısı). İndra (şimşek ve yıldırım tanrısı). Vişnu (güneş tanrısı) gibi tanrılara yöneltilmiş yakarışlar, dualar ve övgülerle doludur

Felsefi düşüncenin ilk kıvılcımları burada şu soruya çıkmıştır: Bu tanrı bolluğunun ötesinde son bir gerçek, bir varoluş nedeni gizli olamaz mı? Sakın, bütün varlıklar tek bir kaynaktan çıkmış olmasın" Aynı sorular, ileride görüleceği üzere. Yunan felsefesinde de geçerliliğini korumuş, tek ilke ve tek bir .kaynak araştırması, ilk dönem fizikçi filozoflardan itibaren günümüze dek süregelmiştir. Esasen felsefenin ortaya çıkışı, hep ilk ilkeyi arama meram ve ısrarından kaynaklanmaktadır. Rigveda'nın yaratılış ilahisinde bu düşünceler ve her şeyin kaynağı olan ve tüm evreni kapsayan son gerçeği arayış, hep terennüm edilmiştir. Bu terennüm daha sonra tanrılara karşı alaycı bir kuşkuculuğa dönüşmüştür.

 

2. Kurban Törenleri Gizemciliği Dönemi

Kast düzeni oluşmuş ve rahipler kastı olan Brahmanlar toplum içinde ayrıcalıklı bir yer edinmişlerdir. Tanrı'ya ilişki kurma. özel yakarış ve tapınış biçimlerini yalnızca kendilerinin bilmesi gibi ayrıcalıklar Brahmanları en seçkin kast durumuna getirmiştir. Bu dönemden kalmış olan Brahmana metinleri denen yazın, neredeyse bütünüyle rahiplerin bu gizli kurban törenleri bilgilerini içermektedir.

Hint rahipleri, yani Brahmanlar, devlet içerisinde ve hatta bütün dünyada kendilerini herkesten üstün tutarlardı. İddialarına göre, dünya nizamını idare eden onların ritüel büyülerindeki kuvvet ve gücünden başka bir şey değildi. Onlara göre her şey yaşamaktaydı ve dolayısıyla herşey onların emirlerine boyun eğecekti. Brahmanların bu garip ve büyüsel telakkileri sonraki devirlerde panteizm ve mistisizm için en esaslı ve yeni bir temel vazifesi gördü. Ancak Brahmanlar bu majik ve mitik görüşlerini bir felsefe sistemine dönüştüremediler. Bu düşüncenin sonradan felsefeleştirilmesi keyfiyeti ancak müteakip dönemlerde, yani M.Ö. 700-500 yıllarında oldu.

 

3.Upanişadlar Dönemi

Upa (yakın): şad (oturmak)

Gerçeğe, ustaya yakın oturanlardan söz edilince bunun, yani yalnız eriştirilmişler için gizli bir öğreti olduğu anlaşılır. Pek çok düşünürün çeşitli öğretilerini ve görüşlerini içerir. Upanişadlar Brahmana yorumlarında görülen katılaşmaya bir tepkidir.

Upanişadların havası oldukça ağır ve karamsardır. Tüm varoluş bir acı ve ıstırap çekmedir.

Hint düşünürlerinin Upanişadlarla saptığı yön olan gizemcilik, düşüncenin var gücüyle içe, öze yönelerek derinleşmesi ve yoğunlaşması, dış gerçeğin önemsiz görülmesine yol açmıştır. Denilebilir ki, tarihsel olarak felsefi tecessüs ve arayışın ilk kıvılcımları, Upanişadlarla ortaya çıkmıştır.

İlk temel Hint felsefe öğretisi Upanişadların önemli olanlarında beliriyor.

 

a. Brahmana

Eskiden "yakarış"  "büyülü söz"  sonra "kutlu bilgi", anlamlarına gelen Brahman, uzun bir anlam transformasyonu sonucu "yaratılış ilkesi", "tüm evreni kapsayan" ve "herşeyin kaynağı ve barınağı olan" anlamında çok geniş bir kavram olmuştur.

b. Atman

Önceleri, "nefes", "soluk", "üfürük" anlamlarına gelirken uzun bir süre sonra "özbenlik". "benliğin özü" anlamını kazanmıştır.

Maya. aldatıcı görünüş, boş bilgidir. Atman bunun tam tersidir. "Şunu aklına sok: Çokluk gerçekle yok".

 

c.   Genedoğum   (Ruh  göçü.   Reenkarnasyon)  ve   Kurtuluş (Moksha)

Buda M.Ö. 560 yıllarında Himalayaların güney eleklerinde küçük bir ülke olan Kapilavastu'da. bu ülkenin kralının oğlu olarak dünyaya geldi.

İbrahim b. Ethem'in yaşam öyküsüne benzer bir hayat seçerek, onca mevki ve mansıbı terkedip tek başına çileci bir yaşayışa kendini vermiştir. Sonra bu çileci yaşamı bırakarak aydınlığa çıkmanın dört yüce gerçeğini belirlemiştir.

l  Hayat, acıdır.

2  Acıların kaynağı tutkulardır.

3 Tutkulardan kurtulan, ölüm-doğum döngüsünün dışına çıkar.

 

  1. Budizm (Gelenek karşıtı Hind felsefesi)

 

         BUDİZM (Gelenek Karşıtı Hint Felsefesi)

Buda M.Ö. 560 yıllarında Himalayaların güney eleklerinde küçük bir ülke olan Kapilavastu'da. bu ülkenin kralının oğlu olarak dünyaya geldi.

İbrahim b. Ethem'in yaşam öyküsüne benzer bir hayat seçerek, onca mevki ve mansıbı terkedip tek başına çileci bir yaşayışa kendini vermiştir. Sonra bu çileci yaşamı bırakarak aydınlığa çıkmanın dört yüce gerçeğini belirlemiştir.

l  Hayat, acıdır.

2  Acıların kaynağı tutkulardır.

3 Tutkulardan kurtulan, ölüm-doğum döngüsünün dışına çıkar.

4. Kurtuluşa götüren yol ise Sekiz Basamaklı Yüce YoTdur.

Budacılığın ilk biçimi, ateizme benzer. Ancak daha sonra farklı toplumlarda yeni yeni şekiller alarak kitaplı dinlere pek çok bakımdan benzerlik göstermiş, ama bir süre sonra da Buda tanrılaştırılmıştır.

a.  Dharma

Varoluşu, birleşerek oluşturan eri son ve en küçük parçacıklardır. Sürekli, kalıcı bir varlık ise hiç yoktur ve olmamıştır. Yalnızca sürekli bir çevrim ve akış. dharmaların kesintisiz bir oluş ve yok oluş süreci vardır.

Kalıcı bir şey olmadığı gbi bizim anladığımız anlamda bir tarih, bir geçmiş de yoktur. Buda da. böyle bir anlayışla geleneği ve geçmişin birikimini önemsememiş, geleneğe bağlı olduğunu göstermeye büyük önem veren Hint düşünürlerinin lam tersine, neredeyse hiç bir zaman, hiç bir konuda geleneklere dayanmamıştır.

Budacı düşüncede buna göre koskoca bir yokluk dışında, tanrı, yaratıcı, yaratılış ve benlik yoktur.

b.  Etki-Tepki Yasası, Genedoğum, Nirvana

Ana kavramlarıyla Buda'ya dayanan ünlü Yaşam Tekerleği ile Budacılar, her türlü oluşuma yol açan ctki-tepki zincirini "On İki Katlı Yasa" olarak açıklamışlardır.

Genedoğuma götüren neden-sonuç zinciri, gerçekte zaman. yer ve kişi bakımından belirlenmişlik, seçilmişlik ve yazgı olmadığına

göre. belirli bir kişiyi ve belirli bir yaşamı değil, ayrı ayrı dharmaları etkileyerek, yeni doğumlara, oluşmalara yol açar.

Bir bilge, bir ermiş olabilirsek o zaman bu doğum-ölüm döngüsünün acı veren sürekliliğine son verebiliriz. Ödülümüz, "bir alev söndüğünde ortaya çıkan durum" olan Nirvana'ya, hiçliğe ulaşmaktır. Buda bu hiçliği ruh dinginliği ve iç barış diye niteler.

Sonradan gelişen Budacı din Nirvâna'yı her iki dünyaya da yayılmış bir mutluluk yaşantısı olarak görmüştür Ancak köktenci ya da bozulmamış Budacılıkta ise Nirvana kesin bir hiçliktir.

Budacılık bugüne kadar gelen görünümüyle Mahayana (büyük taşıt). Hinayana (küçük taşıt) Budizmi diye ikiye ayrılmıştır.

Budacı öğreti. Nirvana'ya (çözülüşe)götüren iki yol tanır. Bunlardan biri. mantık işlemleriyle aşama aşama doğruyu ve gerçeği bulmak, öteki ise içe dalım (meditasyon) gibi belirli birtakım uygulamalarla derinliklerimizdeki, dolambaçlı yoldan geçerek gerçeğe varmaktır.

Hin kültürü ile İslam'ın karşılaşmasına gelince:

Halife Velid zamanında Sind'in fethi tamamlandı. Ebu Cafer Mansur döneminde fetih Kabil ve Keşmir'e kadar uzandı.

İki toplumun karşılaşmasıyla pek çok Hintli müslüman oldu. Müslümanlar. Hind'in felsefesi yanında tıp astronomi ve matematiğine de yakın ilgi gösterdiler.

İslam filozofu Biruni. Hind düşüncesi ile Yunan. Hristiyan ve İslam felsefeleri arasında karşılaştırmalar yapar.

İslam felsefesi Hint felsefesinin özellikle Vahdct-i Vücut. Ruhların Tenasühü ve Nefis Tezkiyesi gibi telakkilerinden yararlanarak bunları kendi çerçevesi içinde yeniden anlamlandırdı.

 

  1. Türklerde din düşüncesi (S.53-58) 

Türklerin esasen kendilerine ait bir dinleri vardı. Samanlık bu dine sonradan karışmıştır. "Şaman" kelimesi Tunguzcadır. Samanlık da Sibirya'da ortaya çıkmıştır. Türkler "şaman" yerine "kam" derler. Kam, doğa-üstü güçlerle temasa geçebilen insandır. Kam ve Şamanlar, din adamı olmaktan ziyade birer kabile büyücüsü durumundaydılar.

Türkler Tengri denilen tek bir yaratıcıya inanmaktaydılar. Herşeyi yaratan Tanrı göğün dokuzuncu kalında dururdu. Gök dokuz kat olduğu gibi. yer de dokuz kattı. İnsanlar bunların orta yerinde bulunuyorlardı. Yukarı göğe doğru ruhlar, üstün varlıklar: aşağı yere doğru da aşağı ve kötü yaratıklar otururlardı. Tanrıdan başka kutsal şeyler de vardı, ama bunlar Tanrı değildi. Tanrı tekti.

Doğa güçlerinin ve doğaya dahil olan bir çok şeylerin birer ruhları bulunduğuna inanılırdı.

Cennet, iyi ruhların gideceği uçmağ denilen yerdi. Cehennem de tamuluk diye adlandırılırdı.

Gök-Tanrı bütün dünyanın yaratıcısı olmakla birlikte, ona zaman zaman "Türk Tanrısı" dedikleri de oluyordu. Türklerin başında Tanrı gibi gökte oturmuş bir sülalenin temsilcileri bulunması sebebiyle. Tanrı alemin nizamını Türklere vermişti.

İslam dışında Taoism. Budism ve Hristiyanlığı seven Türler, kaybolup giderken İslam, tarihte ilk defa bütün Türkleri birleştiren bir din olmuştur.

Türkler dünyanın idaresinin Tanrı tarafından kendilerine ısmarlandığına inanırlardı. İslam'a girmekle onlar Allah'ın askeri oluyorlar, ellerine hiç bir yerde bulamayacakları eşsiz bir dayanak geçirmiş oluyorlardı.

Ancak, dünyanın idaresinin Tanrı tarafından kendilerine verilmiş kutsal bir görev olduğu inancı, onları başkalarına zulmetmeye itmiyor, aksine başkalarını himaye etmeleri için bir dayanak teşkil ediyordu. Bu da Türklerin dini hoşgörüye ne denli önem verdiklerini göstermektedir.

Türkler, doğaüstü güce sahip olduklarına inanırlar ya da tanrıyla ilişkili sayılan herşeye karşı doğuştan saygılıdırlar ya da ondan korkarlar. Devletlerinde, sürekli olarak ibadet özgürlüğü, din adamlarına kendileri için dua etmeleri koşuluyla vergi bağışıklığı sağlayan Hoşgörü Fermanları çıkarılmıştır.

Türklerin, dini olan herşeye karşı herzaman büyük bir merakları olmuştur. Sürekli olacak yollarını İslam'da ve müslümanlıkta bulmalarına kadar, birbirinin ardı sıra dünyanın bütün dinlerini kabul ettiler. Müslüman olmalarından sonra bile. önceki kadar sıklık ve yoğunlukla olmamakta birlikte, diğer dini inançlara ilgi göstermeyi sürdürdüler. Dini metinleri dillerine çevirttiler tanrı bilimcilere sorular sordular, kolokyumlar düzenlediler ve bunlara çeşitli dini inanç temsilcilerinden alabildiğince çok sayıda kimsenin katılmasına çalıştılar. Kimi zaman senkretizme eğilim duydular. Bir uç durum: Hintlileşmiş Türk Ekbcr Şalı l, temeli Müslümanlıkla aynı olan. birbirinden ayrı cins öğelerden oluşmuş bir din kurdu.

Halkın, hükümdarının dinini benimsemesini isteyen Avrupa'nın tersine. Türkler Ekümenizmi kabul ettirmeye çalıştılar; barış içinde birarada yaşamanın kesinlikle mümkün olduğunu söylediler. Bu. onların uygarlığa en büyük katkılarından biri olmuştur.

Türklerde tek tanrılılık ile bir tür çok tanrılılık birarada bulunmaktadır. Bunlar, yalnızca aynı gerçeğin iki ayrı yönünü yansıtmaktadır. Bir süre sonra, hem özerk ve hem de tek bir Tanrı'ya bağlı tanrılara da rastlayacağız. Fakat hiç bir zaman, bu tür bir politeizm ne monoteizmi ne de Gök'ün üstünlüğünü unutturmaktadır. Gök'e başka güçlerin eklenmesi olgusu: zaten var olanın, yani Gök'ün temeldeki birliği üzerinde ısrar etmekle eş anlamlıdır.

Bozkır Türk toplumunun asıl dini Gök-Tanrı dinidir. Eskiçağlarda başka hiçbir kavim ile ortaklığı olmayan bir inanç sisteminde Tengri en yüksek varlık olarak inancın merkezinde yer almıştı. Yaratıcı tam otorite sahibiydi. Aynı zamanda "göksel" mahiyeti haiz olup. çok kere "Gök-Tanrı" adı ile anılıyordu. "Gök-Tanrı telakisinin toprakla ilgisi olmadığı için avcı. çoban ve hayvan besleyici topluluklara özgü bulunduğu, bu itibarla kaynağının Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği genellikle araştırıcılarla kabul edilmiştir. M. Eliade'ye göre. orta ve kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan "Gök-Tanrı" R.Giraud'a göre doğrudan doğruya "bütün Türklerin ana kültü" durumundadır.1

İmparatorlukların kurulması, aynı zamanda, esas itibarıyla, imparatorluğa ait olan ilahı yani Gök-Tanrıyı ön plana çıkarıyordu. Bu ilah. belki de halkın büyük çoğunluğunu pek ilgilendirmiyordu: çünkü aslında O. gökte tek bir tanrı varolduğu gibi. yeryüzünde tek bir hükümdarın mevcut bulunması gerekliği hususunu kanıtlamaya imkan veriyordu. Ancak bu önplana çıkma sadece bir bakıma geçerliydi.: çünkü hükümdar ne denli güçlü olursa olsun, tebasının sadakatini, ikincil ilahları öne sürmek suretiyle temin etmek durumundaydı ve bunu. totemleri de bertaraf etmek zorunda olması dolayısıyla, daha kuvvetli bir şekilde öne sürmek zorundaydı. Kaldı ki bu ilahlar, kendisinin daha hakan olmadığı ve büyük tanrı ile ayrıcalıklı ilişkiler içine girmediği dönemde de esasen onun kendi ilahlarıydılar.

Yeryüzünde her şey iyi gittiği ve evrensel uyum hüküm sürdüğü müddetçe ilahi kudretle donatılmış kağan yeterli olmakta, bu durumda Tengri müdahaleye gerek duymaz.

Tarih, felsefeyi doğrulamaktadır. İmparatorluğun mevcut olmaması halinde, aşiretlerin de dağılmış olduğu dönemlerde, bir zamanlar o denli güçlü olan Tengri ortadan kaybolmaya yüz tutar ve halka daha yakın, daha alt düzeydeki ilahi kudretlere yerini bırakır veya parçalara ayrılarak, çok sayıda tengriye bölünmeye başlar.

İmparatorluk Allahı Tengri. çok doğal olarak, imparatorluk döneminde elde edemeyeceği şekilde ulusal Allah kimliğini elde eder. Prens ile Gök arasındaki ilişkiler, her insanla gök arasında doğrudan ilişkiler kuruluncaya kadar genişler. Belki de mistik bir yönelimle okur-yazar bir Türk. onu tengrim "Allahım" şeklinde adlandıracak. Bir diğer Türk kendisini. Abd Allah şeklindeki İslami inancın oralara erişmiş  olmasının   hiç   bir   şekilde   düşünülemeyeceği   bölgelerde

kendisini "onun esiri" yani kul olarak tanımlayacaktır. Daha genel

olarak. Tu-kiu. halkı onu Türük Tengrisi "Türklerin Tcngrisi" şeklinde adlandırmaktadır.  Yeryüzünün merkezinde, dolayısıyla.

O'nun. doruğu altında yerleşik bulunduğu anımsanmakladır: ona sahip olma fikri evrensel niteliktedir. Kağan. O'nun kendi halkının

insanları lehinde müdahalede bulunduğunu bilmekte ve bunu şu şekilde tekrar etmektedir. "Türk halkının adı ve ünü kaybolmaması

için imparatorluğu veren Tengri'nin ve aynı Tengrinin bizzat kendisi beni  Kağan olarak tahta geçirmektedir.

Gök-Tanrı itikadının esaslarını, başta Orhun Yazıtları olmak

 üzere eski Türk belgelerinde az çok tesbit etmek mümkün oluyor.

Tonyukuk yazıtında çok anılan Tengri. bazan "Türk Tengrisi" şekliyle o çağlarda milli bir Tanrı olarak görünmektedir. Gök-Türklerin bir "hakanlık" kurması onun isteği ile olmuştur.

Daha geç dönemlerde. Türkler arasında yayılan ilkel şamanlıkın eski Gök-Tanrı telakkisine dokunamamış olması çok ilginçtir. M. Eliade'ye göre ulu Tanrı söz konusu olduğunda samanlık sırıtıp kalmaktadır."

Kağana yapılan başkaldırılar ve ona karşı işlenen suçlar. Allah'a yapılan başkaldırılar ve günahlardır. Tengrinin ve O'nun kağanın kutsal savaşı, temelinde dogmatik değildir. Bu savaş yalnız bozkırların anarşisine, küçük beyliklere karşı, totemizme karşı ve daha da önemlisi, çoktanrılı görüşün zorunlu kıldığı yetki çoğunluğuna yönelikti. Aslında birliğe ve evrensel barışa karşı duyulan derin arzunun gereğini yerine getirmeye dönüktü.

Türklerdeki savaş düşüncesinin dayandığı bir etikadan söz edilebilir. Gerçi etika pek belirgin değildi. Ancak şu belirgindi. Bir tabuya karşı gelmek, ya da ayinlerin korumaya çalıştığı düzeni bozabilecek bir davranış yapmak yasaktı. Suya. ateşe saygılı davranmak, onları kirletmemek, doğadan, verebileceğinden çok istememek, kazara sahip-efendilerine karşı saygısız davranmamak gerekliydi. Birinci ödev. evrenin güvencesi kağana itaat etmek, ona sadakatle hizmet etmekti. Düşmana boyun eğmek, kolleklif bir suçtu ve tecrübenin de gösterdiği gibi kollektif ceza gerektiriyordu.