Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Islam Tasavvufu - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: İslam Tasavvufu - Doç.Dr. Süleyman Ateş, Pars Matbaası, Ankara

 

  1. Vahdet-i Vücut nereden gelmiştir. (S.118-123)

 

Vahdet-i vücud, Hint ve Yunan felsefelerinin Arapçaya çevrilmesi ve müslümanların diğer milletlerle teması sonucu islâm tasavvufuna geçmiştir, İslâm'ın öz malı değildir. Hindistanın Veda mezhebinin esası panteizmdir.-Onların Vedanta adlı kitaplarında yazılı olan şu sözler vah-det-i vücudun bir ifadesidir : «İlk sebep, çoğalmak istiyerek çoğaldı. Kâinat, Brahma'dan ibarettir. Zira ondan çıkar, onunla olgunlaşır, ona döner. Onun için Brahma'ya tapmak lâzımdır. Örümcek nasıl ağını kurup tekrar toplar, bitkiler nasıl topraktan çıkar, tekrar toprağa döner, insandan kıl-lar nasıl çıkar, büyürse kâinat da değişmez olan Brahma'-dan öyle çıkmıştır. Brahma'nın zatî birlfği hiç bozulmaz. Sebepler ve sonuçlar ondan ibarettir. Dalga, damla, köpük vs. gibi denizden meydana gelen şeyler, şekil itibariyle baş-ka başka iseler de hakikat itibariyle birbirinin aynıdır... Brahma birdir, eşi yoktur. Varlıkta şekillenip görünmekle zatından ayrılmaz. O, ruhtur, ruh da odur. Su buza, süt yo-yurda çevrildiğiğ gibi Brahma da hiçbir aracıya muhtacolmadan şekilden şekle girer. Güneş birdir, fakat suya akse­dince çoğalır. Yaratılmamış olan İlâhî ruh da çeşitli suret­lerde görünür.

İşte felsefenin Arapçaya çevrilmesiyle birlikte bu fikir de îslâm dünyasına geçmiştir.   Fakat başlangıçta felsefeye iltifat etmiyen, bütün güçleriyle riyazete ve amelî tarafa; yönelen ilk mutasavvıflar bu düşünceye sahib olmamışlar, ancak kendi tatbikatlarının bir   sonucu olarak fena fillah düşüncesinin son sınırına kadar gelmişlerdi.

Bu fikir İbnu'l-Arabî'nin tesiriyle tasavvufa iyice yer­leşmiş, hemen her mutasavvıfta bunun izleri görünmeğe başlamıştır. Fakat bu görüşe karşı çıkan mutasavvıflar da vardır. Alliyyu'1-Karî, te'lif ettiği Vahdet-i Vücud risalesiyle Îbnu'l-Arabî'nin sistemine karşı gelmiştir, îbnu'l-Arabî'nin vahdet-i vücudunu en yüksek makam kabul eden Kaşanî'ye karşıılık, onun çağdaşı büyük müfessir mutasav vıf Alâu'd-devle Şimnânî ise bunu küfür telâkki etmiştir. Bu yüzden ikisi arasında mektuplaşmalar olmuştur. Abdur-razzak Kaşanî'ye göre bütün makamların sonu tevhiddir. Halbuki Şimnânî bu anlamda tevhidi daha aşağı bir ma­kam sayıyor, pulluğu, tevhdin yerine son makam kabul ediyordu. Ona göre kulluk, kulun velayet yönünden ilk ha­line dönmesidir. Hattâ Seyyidu't-Taife Cüneyd-i Bağdadî'-ye : Bu işin sonu nedir ?» diye sorulduğunda : «Başlangıca dönmektir.» cevabını vermiştir.

Vaktiyle vahdet-i vücud anlamında    birçok rubailer yazdığını söylıyen Alâu'd-devle, Tevhid makamının sonuna varınca onların tamamen yanlış olduğunu   anlayıp Hakk'a dönmenin, batılda kalmaktan iyi olduğunu söylemiştir. Ahmed Rifaî, al-Burhanu'l- Muayyed    adlı    eserinde şöyle diyor: «Hallâc'ın, «Ben Hakk'ım» dediğini nakleder-ler. Vehmiyle hatâya düşmüştür. Eğer Hak üzerinde olsay-dı, «Ben Hakk'ım» demezdi. Vahdet-i vücudu andıran   bir şi'ri de ona aftederler. Vehmi onu halden hale sürüklemiştir. Yakınlığı artıp da korkusu artmıyan kimse tuzağa düşmüştür. Bu gibi sözler   söylemekten    sakının,    çünkü bunların hepsi batıl sözlerdir.

 

(2) Aliyyu'1-Kârî bu risalesinde özetle der ki: Bazı filizoflar âlemin kıdemini iddia ederler. Bu merduddur. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Kadîmin sonradan yaratılanla bir ol­ması mümkün değildir. Bu, tevhid mezhebine de aykırıdır. Allah'tan başkasının varlığı yoktur. Onun için bazı şeyh­ler :  : Allah'tan başkasından Allah'a sığınırım." demişlerdir. Kemal erbabı kendilerine vaki olan celâl ve cemal tecellîlerini bilirler. Onlar hallerin arasını bulurlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) in : "Mü'min mü'minin aynasıdır." sözünün manası budur. Çünkü kemal sahiple­ri halkı Hakk'ın aynası, ya da Hakk'ı halkın aynası görür­ler.

Alıyyu 1-Karı, vahdet-ı vücuda kail olanları ikiye ayırır : Biri muvahhid .vücudîlerdir, öteki mülhid vücudîlerdir. Bi­rinciler mutlak varlık Hak'tır, yegâne varlık odur derken, ötekiler mutlak varlık bütün yaratıkları içine alır. Bütün yaratıklar mutlak varlığı teşkil eder derler.

Bu sözler aynı kapıya çıkar görünürse de aynı değildir. Birbirine zıddır. Çünkü birincisi Hak'tan başkasına var­lık tanımazken, öteki âlemden başka varlık tanımıyor, Onun için birinci grup son derece şeriate bağlı kalmışlar­dır. Ötekiler ise genellikle dini ihmal etmişlerdir. Onlara göre âlemden ayrı olarak bir Tanrı mevcut değildir. Tanrı âlemin kendisidir. İşte Avrupa'nın panteizmi budur. Bu görüşü İbnu'l-Arabî'nin vahdet-i vücudundan ayırmak lâ­zımdır.          '

'Alliyyîn-Kârî'nin İbnu'l-^Arabî'ye      verdiği    cevaplar, onun felsefesini pek o kadar sarsacak derecede susturucu değilse de şu sözü gayet yerindedir; "Allah'ın kitabı, Resulullah'ın açıklamadığı bir tarzda nasıl tefsir edilebilir ve Allah'ın zatî sıfatları hakkında nasıl öyle düşük   arzulara,

bid'at düşüncelere göre ulu orta söz söylenebilir ?"     (Bkz Aliyyu'l—Kâri, Risale fî   Vahdeti'l-Vücud, s.    52 - 54,    56,65-66)

 

  1. Hatem-ul Evliya meselesi (S.143-147)

    Peygamberlerin hatemi inancından mülhem olan sufî-ler, velîlerin de hatemi olacağını ileri sürmüşlerdir. Bu mesele sufîlerin müşterek inancı değildir. Bazı sufîlerde gö­rülmüştür. Bunu ilk ortaya atan, 255 (868) tarihinde ölen Hakîm-i Tirmizî'dir. Hakîm-î Tirmizî diyor ki :

«Hz. Peygamber, doğruluk ayağını bütün peygamber­lerden ileriye atmıştır. O, bütün peygamberlerin hatemidir. Onun vefasından sonra ümmetinden kırk kişi onun ye­rine kaaim olur. Arz onlarla ayakta durur. Onlar Resulün ehli beyitdir. Neseb itibariyle değil, fakat zikir itibariyle onun evinin halkıdırlar. Resulullah'ın yaptığı zikir evine sığınan, herkes onun ev halkıdır.  Onlardan biri ölünce yerine ümmetten biri geçer. Bunların sayıları tükenip dünyanın zeval vakti gelince Allah bir veli gönderir. Bu veliyi seçmiş, kendine yaklaştırmıştır. Evliyaya verdiğini buna vermiştir. Buna hatemu'l-velâye de vermiştir. Bu, kıyamet gününe kadar Allah'ın, diğer velilere hücceti olur. Bunun velayet sıdkı vardır, Hz. Muhammed (s.a.v.) in

nübüvvet sıdkı bulunduğu gibi. Ona şeytan musallat ola-

maz, nefis onu velayetten alıp zevkine düşüremez.

«Bu hatemu'l-evliya, bütün velilerin seyyididir. Nasıl Hz. Muhammed (s.a.v.), peygamberlerin seyyidi ise o da evliyanın seyyididir. Bu veli, zikirde evvel, ilimde evvel, meşiyyette evvel, makadirde evvel, Ievh-i mahfuzda evvel, misakta evvel, mahşerde evvel, hitapta evvel, şefaatte ev­vel, civarda evvel, cennete girmede evvel, ziyarette ev­veldir. Nasıl Hz, Muhammed (s.a.v.) her yerde peygam­berlerin evveli ise bu da velilerin evvelidir. Diğer veliler Hz. Peygambere kafa durumunda, bu da kulak durumun­dadır .

Hakim-i Tirmizî'nhı ifadesine göre    hâtemu'l-evliyâ, kıyamete yakın gelecek son velidir. Belki de o, kendisini böyle bir velî sanmıştır. Çünkü kendi eseri Hatmu'1-Avli-ya'da anlatıldığı üzere hanımının ve çeşitli kimselerin ken­disi hakkında gördüğü rüyalar, onu böyle bir görüşe sev- kedebilecek niteliktedir. Hz. Peygamber'den sonra çıkan  olaylar dolayısiyle her asır insanları kıyametin yaklaştığı  şuuru içinde kalmıştır. Hakim de devrin kıyamete yakın  olduğunu ve kendisinin son veli olduğunu sanmış    olabilir. Her ne ise son velilik fikrini ilk defa ortaya atan odur. Ondan sonra bu fikir üzeninde cür'etli görüşler ileri sürül­müştür.

Bu iddianın temsilcisi olan sufîlere göre velayet, nübüvvetin batınıdır. Nübüvvetin

zahiri dini hükümleri, şeriati haber vermek, batını ise o hükümleri yaparak nefis­lerde tasarruf etmektir. Haber verme (inba) bakımından nübüvvet bitmişse de velayet ve tasrruf bakımından de­vam etmektedir.  Çünkü Hz. Muhammed'den sonra    gelen veliler, onun tasarrufunu taşımaktadırlar. Hz. Muhammed(s.a.v.) onlar vasıtasiyie halk içinde tasarruf etmektedir

 

Nasıl nübüvvet hariçte peygamberlerden müteşekkil bir daire meydana getiriyor ve bu daire Hz. Muhammed noktasiyle tamamlanıyorsa velayet de hariçte velilerden meydana gelen bir daire teşkil eder ve bu daire son veli ile tamamlanır. Hâtemu'l-evliyâ, hakikatte hatemu'l-enbiya-dan başka bir şey değildir. Yani hâtemu'l-enbiyâ velayet suretiyle çeşitli vücutlar aracılığı ile tasarrufuna devâm-etmiş ve onun nübüvveti, nasıl Hz. Muhammed (A.) sure­tinde tamamlanmışsa velayeti de son velide tamamlana­caktır. Hz. Peygamber'e nisbetle diğer peygamberlerle veliler birdir. Çünkü hepsi de onun nübüvveti ve vela­yeti dairesinin birer noktası, birer mazharıdırlar. Asıl da­irenin kendisi Hz. Muhammed'in hakikatidir. Bundan dolayı o : «Ümmetimin bilginleri, İsrailoğullarmın pey­gamberleri gibidirler.» ' demiştir.

 

Hakîm-i Tirmizî'den. sonra bu iddianın en büyük tem­silcisi İbnu'l-Arabî olmuştur. Hakîm'in attığı adımları fersah fersah geçen ve kendini hâtemu'l-evliya gören İbnu'l-Arabî, hâtemu'l-evliyânın, hâtemu'l-enbiyadan üs­tün olduğunu, bütün peygamberlerin dahi hâtemu'l-evliya mişkâtından ilim ve ışık aldıklarını ileri sürmüştür.

 

Ona göre nübüvvet, velayette devam etmektedir. Nü­büvvet kesilir, fakat velayet kesilmez. Nübüvvet, velayet suretinde devam eder. Peygamberler de aynı zamanda velidirler. Velayet genel olduğundan bütün peygamberler hâtemu'l-evliyâ mişkâtından ışık alırlar. Kendi ifadesi aynen şöyledir :

«Bu ilim, ancak resullerin hatemi ile velilerin hatemine mahsustur. Peygamberler bu ilmi hatem resul (son peygamber) mişkâtmdan görürler. Veliler de bunu hatem velî (son velî) mişkâtından görürler. Hattâ peygamberler dahi bunu gördükleri zaman ancak veliler hateminin mişkâtın­dan görürler. Çünkü risalet ve nübüvvet kesilir ama ve­layet asla kesilmez. Peygamberler de' velî olmaları bakı­mından söylediğimiz ilmi ancak veliler hatemi mişkâtın­dan görürler. Veliler hatemi, gerçi resuller hateminin ge­tirdiği şeriatin hükümlerine tabi ise de bu, onun makamını küçük düşürmez, ileri sürdüğümüz fikre aykırı düşmez. Çünkü o, bir bakımdan (peygamberden) aşağı olsa da bir bakımdan da üstündür. Şeriatin zahirinde de bu fikrimizi destekliyecek hususlar vardır. Meselâ Bedir esirleri ve hur­manın aşılanması hususunda Hz. Ömer'in üstünlüğü gö­rülmüştür. Kâmil olanın her hususta ve her mertebede ileri olması şart değildir. Bu yolun erkekleri, Allah'ı bilme hususundaki üstünlüğe bakarlar. Onların gayesi budur. Kâinatın olayları onların hatırına bile gelmez. Bu söy­lediklerimizin hakikatini iyice kavra.

Hattâ Îbnu'l-Arabî, Hz. Peygamber'in gördüğü bir ru'-yayı da kendi davasında kullanır.- Hz. Peygamber, ru'yasında tamamlanması için tek kerpici eksik bir duvar ğör-muş, o son kerpiç de kendisi olmuş ve onunla duvar tamam­lanmıştı, îşte Ibnu'l-Arabî de böyle bir ruya gördüğünü

 söylemektedir. Ancak ru'yada gördüğü duvarın iki kerpici eksikmiş: Biri altundan biri gümüşten iki kerpiç eksik. Hatemu'l-evliyâ olan kendisi. Resullerin hatemini de tem-

 sil ettiğinden böyle iki kerpicin eksik olduğunu   görmüş.

 Gümüş kerpiç Resuller hatemi, altun kerpiç veliler hatemi imiş. Kendisi iki yöniyle bu boş yeri doldurmuş. Hatemu'r-Rusul gümüştür, çünkü vahyi melek vasıtasiyle alır; hate-mu'1-evliya ise vahyi doğrudan doğruya Allah'tan aldığın­dan altun şeklinde gösterilmiştir.

Demek ki İbnu'l-Arabî'ye göre veliler hatemi, Allah'i peygamberler hatemminden daha çok bilir. Bu hususta o, Hâtemu'i-Enbiyadan üstündür. Yani kendisi Hz. Pey-gamber'den üstün oluyor. Kolay hazmedilecek cinsten ol­madığı için bu iddiasını yumuşatmaya çalışır. Burada kasdedilen şahıslar değil, mertebedir. Üstün olan şahsın kendisi değil, temsil ettiği rütbedir. Veliler hatemi, yine Hz. Peygamber'in rütbesi olduğundan onun velilik rütbt si. Peygamberlik rütbesinden üstündür der.