Kaynak - İslami Bilgiler - Islam Tasavvufu - 1. Sayfa
Kaynak: İslam Tasavvufu - Doç.Dr. Süleyman Ateş, Pars Matbaası, Ankara
- Vahdet-i Vücut nereden gelmiştir. (S.118-123)
Vahdet-i vücud, Hint ve Yunan felsefelerinin Arapçaya çevrilmesi ve müslümanların diğer milletlerle teması sonucu islâm tasavvufuna geçmiştir, İslâm'ın öz malı değildir. Hindistanın Veda mezhebinin esası panteizmdir.-Onların Vedanta adlı kitaplarında yazılı olan şu sözler vah-det-i vücudun bir ifadesidir : «İlk sebep, çoğalmak istiyerek çoğaldı. Kâinat, Brahma'dan ibarettir. Zira ondan çıkar, onunla olgunlaşır, ona döner. Onun için Brahma'ya tapmak lâzımdır. Örümcek nasıl ağını kurup tekrar toplar, bitkiler nasıl topraktan çıkar, tekrar toprağa döner, insandan kıl-lar nasıl çıkar, büyürse kâinat da değişmez olan Brahma'-dan öyle çıkmıştır. Brahma'nın zatî birlfği hiç bozulmaz. Sebepler ve sonuçlar ondan ibarettir. Dalga, damla, köpük vs. gibi denizden meydana gelen şeyler, şekil itibariyle baş-ka başka iseler de hakikat itibariyle birbirinin aynıdır... Brahma birdir, eşi yoktur. Varlıkta şekillenip görünmekle zatından ayrılmaz. O, ruhtur, ruh da odur. Su buza, süt yo-yurda çevrildiğiğ gibi Brahma da hiçbir aracıya muhtacolmadan şekilden şekle girer. Güneş birdir, fakat suya aksedince çoğalır. Yaratılmamış olan İlâhî ruh da çeşitli suretlerde görünür.
İşte felsefenin Arapçaya çevrilmesiyle birlikte bu fikir de îslâm dünyasına geçmiştir. Fakat başlangıçta felsefeye iltifat etmiyen, bütün güçleriyle riyazete ve amelî tarafa; yönelen ilk mutasavvıflar bu düşünceye sahib olmamışlar, ancak kendi tatbikatlarının bir sonucu olarak fena fillah düşüncesinin son sınırına kadar gelmişlerdi.
Bu fikir İbnu'l-Arabî'nin tesiriyle tasavvufa iyice yerleşmiş, hemen her mutasavvıfta bunun izleri görünmeğe başlamıştır. Fakat bu görüşe karşı çıkan mutasavvıflar da vardır. Alliyyu'1-Karî, te'lif ettiği Vahdet-i Vücud risalesiyle Îbnu'l-Arabî'nin sistemine karşı gelmiştir, îbnu'l-Arabî'nin vahdet-i vücudunu en yüksek makam kabul eden Kaşanî'ye karşıılık, onun çağdaşı büyük müfessir mutasav vıf Alâu'd-devle Şimnânî ise bunu küfür telâkki etmiştir. Bu yüzden ikisi arasında mektuplaşmalar olmuştur. Abdur-razzak Kaşanî'ye göre bütün makamların sonu tevhiddir. Halbuki Şimnânî bu anlamda tevhidi daha aşağı bir makam sayıyor, pulluğu, tevhdin yerine son makam kabul ediyordu. Ona göre kulluk, kulun velayet yönünden ilk haline dönmesidir. Hattâ Seyyidu't-Taife Cüneyd-i Bağdadî'-ye : Bu işin sonu nedir ?» diye sorulduğunda : «Başlangıca dönmektir.» cevabını vermiştir.
Vaktiyle vahdet-i vücud anlamında birçok rubailer yazdığını söylıyen Alâu'd-devle, Tevhid makamının sonuna varınca onların tamamen yanlış olduğunu anlayıp Hakk'a dönmenin, batılda kalmaktan iyi olduğunu söylemiştir. Ahmed Rifaî, al-Burhanu'l- Muayyed adlı eserinde şöyle diyor: «Hallâc'ın, «Ben Hakk'ım» dediğini nakleder-ler. Vehmiyle hatâya düşmüştür. Eğer Hak üzerinde olsay-dı, «Ben Hakk'ım» demezdi. Vahdet-i vücudu andıran bir şi'ri de ona aftederler. Vehmi onu halden hale sürüklemiştir. Yakınlığı artıp da korkusu artmıyan kimse tuzağa düşmüştür. Bu gibi sözler söylemekten sakının, çünkü bunların hepsi batıl sözlerdir.
(2) Aliyyu'1-Kârî bu
risalesinde özetle der ki: Bazı filizoflar
âlemin kıdemini iddia ederler.
Bu merduddur. Allah her
şeyin yaratıcısıdır. Kadîmin
sonradan yaratılanla bir olması
mümkün değildir. Bu, tevhid mezhebine de aykırıdır.
Allah'tan başkasının varlığı
yoktur. Onun için bazı şeyhler
:
:
Allah'tan başkasından Allah'a
sığınırım." demişlerdir. Kemal
erbabı kendilerine vaki olan celâl ve cemal tecellîlerini bilirler. Onlar
hallerin arasını
bulurlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) in : "Mü'min mü'minin
aynasıdır." sözünün manası
budur. Çünkü kemal sahipleri
halkı Hakk'ın aynası, ya da Hakk'ı halkın aynası görürler.
Alıyyu 1-Karı, vahdet-ı vücuda kail olanları ikiye ayırır : Biri muvahhid .vücudîlerdir, öteki mülhid vücudîlerdir. Birinciler mutlak varlık Hak'tır, yegâne varlık odur derken, ötekiler mutlak varlık bütün yaratıkları içine alır. Bütün yaratıklar mutlak varlığı teşkil eder derler.
Bu sözler aynı kapıya çıkar görünürse de aynı değildir. Birbirine zıddır. Çünkü birincisi Hak'tan başkasına varlık tanımazken, öteki âlemden başka varlık tanımıyor, Onun için birinci grup son derece şeriate bağlı kalmışlardır. Ötekiler ise genellikle dini ihmal etmişlerdir. Onlara göre âlemden ayrı olarak bir Tanrı mevcut değildir. Tanrı âlemin kendisidir. İşte Avrupa'nın panteizmi budur. Bu görüşü İbnu'l-Arabî'nin vahdet-i vücudundan ayırmak lâzımdır. '
'Alliyyîn-Kârî'nin İbnu'l-^Arabî'ye verdiği cevaplar, onun felsefesini pek o kadar sarsacak derecede susturucu değilse de şu sözü gayet yerindedir; "Allah'ın kitabı, Resulullah'ın açıklamadığı bir tarzda nasıl tefsir edilebilir ve Allah'ın zatî sıfatları hakkında nasıl öyle düşük arzulara,
bid'at düşüncelere göre ulu orta söz söylenebilir ?" (Bkz Aliyyu'l—Kâri, Risale fî Vahdeti'l-Vücud, s. 52 - 54, 56,65-66)
- Hatem-ul Evliya meselesi (S.143-147)
Peygamberlerin hatemi inancından mülhem olan sufî-ler, velîlerin de hatemi olacağını ileri sürmüşlerdir. Bu mesele sufîlerin müşterek inancı değildir. Bazı sufîlerde görülmüştür. Bunu ilk ortaya atan, 255 (868) tarihinde ölen Hakîm-i Tirmizî'dir. Hakîm-î Tirmizî diyor ki :
«Hz. Peygamber, doğruluk ayağını bütün peygamberlerden ileriye atmıştır. O, bütün peygamberlerin hatemidir. Onun vefasından sonra ümmetinden kırk kişi onun yerine kaaim olur. Arz onlarla ayakta durur. Onlar Resulün ehli beyitdir. Neseb itibariyle değil, fakat zikir itibariyle onun evinin halkıdırlar. Resulullah'ın yaptığı zikir evine sığınan, herkes onun ev halkıdır. Onlardan biri ölünce yerine ümmetten biri geçer. Bunların sayıları tükenip dünyanın zeval vakti gelince Allah bir veli gönderir. Bu veliyi seçmiş, kendine yaklaştırmıştır. Evliyaya verdiğini buna vermiştir. Buna hatemu'l-velâye de vermiştir. Bu, kıyamet gününe kadar Allah'ın, diğer velilere hücceti olur. Bunun velayet sıdkı vardır, Hz. Muhammed (s.a.v.) in
nübüvvet sıdkı bulunduğu gibi. Ona şeytan musallat ola-
maz, nefis onu velayetten alıp zevkine düşüremez.
«Bu hatemu'l-evliya, bütün velilerin seyyididir. Nasıl Hz. Muhammed (s.a.v.), peygamberlerin seyyidi ise o da evliyanın seyyididir. Bu veli, zikirde evvel, ilimde evvel, meşiyyette evvel, makadirde evvel, Ievh-i mahfuzda evvel, misakta evvel, mahşerde evvel, hitapta evvel, şefaatte evvel, civarda evvel, cennete girmede evvel, ziyarette evveldir. Nasıl Hz, Muhammed (s.a.v.) her yerde peygamberlerin evveli ise bu da velilerin evvelidir. Diğer veliler Hz. Peygambere kafa durumunda, bu da kulak durumundadır .
Hakim-i Tirmizî'nhı ifadesine göre hâtemu'l-evliyâ, kıyamete yakın gelecek son velidir. Belki de o, kendisini böyle bir velî sanmıştır. Çünkü kendi eseri Hatmu'1-Avli-ya'da anlatıldığı üzere hanımının ve çeşitli kimselerin kendisi hakkında gördüğü rüyalar, onu böyle bir görüşe sev- kedebilecek niteliktedir. Hz. Peygamber'den sonra çıkan olaylar dolayısiyle her asır insanları kıyametin yaklaştığı şuuru içinde kalmıştır. Hakim de devrin kıyamete yakın olduğunu ve kendisinin son veli olduğunu sanmış olabilir. Her ne ise son velilik fikrini ilk defa ortaya atan odur. Ondan sonra bu fikir üzeninde cür'etli görüşler ileri sürülmüştür.
Bu iddianın temsilcisi olan sufîlere göre velayet, nübüvvetin batınıdır. Nübüvvetin
zahiri dini hükümleri, şeriati haber vermek, batını ise o hükümleri yaparak nefislerde tasarruf etmektir. Haber verme (inba) bakımından nübüvvet bitmişse de velayet ve tasrruf bakımından devam etmektedir. Çünkü Hz. Muhammed'den sonra gelen veliler, onun tasarrufunu taşımaktadırlar. Hz. Muhammed(s.a.v.) onlar vasıtasiyie halk içinde tasarruf etmektedir
Nasıl nübüvvet hariçte peygamberlerden müteşekkil bir daire meydana getiriyor ve bu daire Hz. Muhammed noktasiyle tamamlanıyorsa velayet de hariçte velilerden meydana gelen bir daire teşkil eder ve bu daire son veli ile tamamlanır. Hâtemu'l-evliyâ, hakikatte hatemu'l-enbiya-dan başka bir şey değildir. Yani hâtemu'l-enbiyâ velayet suretiyle çeşitli vücutlar aracılığı ile tasarrufuna devâm-etmiş ve onun nübüvveti, nasıl Hz. Muhammed (A.) suretinde tamamlanmışsa velayeti de son velide tamamlanacaktır. Hz. Peygamber'e nisbetle diğer peygamberlerle veliler birdir. Çünkü hepsi de onun nübüvveti ve velayeti dairesinin birer noktası, birer mazharıdırlar. Asıl dairenin kendisi Hz. Muhammed'in hakikatidir. Bundan dolayı o : «Ümmetimin bilginleri, İsrailoğullarmın peygamberleri gibidirler.» ' demiştir.
Hakîm-i Tirmizî'den. sonra bu iddianın en büyük temsilcisi İbnu'l-Arabî olmuştur. Hakîm'in attığı adımları fersah fersah geçen ve kendini hâtemu'l-evliya gören İbnu'l-Arabî, hâtemu'l-evliyânın, hâtemu'l-enbiyadan üstün olduğunu, bütün peygamberlerin dahi hâtemu'l-evliya mişkâtından ilim ve ışık aldıklarını ileri sürmüştür.
Ona göre nübüvvet, velayette devam etmektedir. Nübüvvet kesilir, fakat velayet kesilmez. Nübüvvet, velayet suretinde devam eder. Peygamberler de aynı zamanda velidirler. Velayet genel olduğundan bütün peygamberler hâtemu'l-evliyâ mişkâtından ışık alırlar. Kendi ifadesi aynen şöyledir :
«Bu ilim, ancak resullerin hatemi ile velilerin hatemine mahsustur. Peygamberler bu ilmi hatem resul (son peygamber) mişkâtmdan görürler. Veliler de bunu hatem velî (son velî) mişkâtından görürler. Hattâ peygamberler dahi bunu gördükleri zaman ancak veliler hateminin mişkâtından görürler. Çünkü risalet ve nübüvvet kesilir ama velayet asla kesilmez. Peygamberler de' velî olmaları bakımından söylediğimiz ilmi ancak veliler hatemi mişkâtından görürler. Veliler hatemi, gerçi resuller hateminin getirdiği şeriatin hükümlerine tabi ise de bu, onun makamını küçük düşürmez, ileri sürdüğümüz fikre aykırı düşmez. Çünkü o, bir bakımdan (peygamberden) aşağı olsa da bir bakımdan da üstündür. Şeriatin zahirinde de bu fikrimizi destekliyecek hususlar vardır. Meselâ Bedir esirleri ve hurmanın aşılanması hususunda Hz. Ömer'in üstünlüğü görülmüştür. Kâmil olanın her hususta ve her mertebede ileri olması şart değildir. Bu yolun erkekleri, Allah'ı bilme hususundaki üstünlüğe bakarlar. Onların gayesi budur. Kâinatın olayları onların hatırına bile gelmez. Bu söylediklerimizin hakikatini iyice kavra.
Hattâ Îbnu'l-Arabî, Hz. Peygamber'in gördüğü bir ru'-yayı da kendi davasında kullanır.- Hz. Peygamber, ru'yasında tamamlanması için tek kerpici eksik bir duvar ğör-muş, o son kerpiç de kendisi olmuş ve onunla duvar tamamlanmıştı, îşte Ibnu'l-Arabî de böyle bir ruya gördüğünü
söylemektedir. Ancak ru'yada gördüğü duvarın iki kerpici eksikmiş: Biri altundan biri gümüşten iki kerpiç eksik. Hatemu'l-evliyâ olan kendisi. Resullerin hatemini de tem-
sil ettiğinden böyle iki kerpicin eksik olduğunu görmüş.
Gümüş kerpiç Resuller hatemi, altun kerpiç veliler hatemi imiş. Kendisi iki yöniyle bu boş yeri doldurmuş. Hatemu'r-Rusul gümüştür, çünkü vahyi melek vasıtasiyle alır; hate-mu'1-evliya ise vahyi doğrudan doğruya Allah'tan aldığından altun şeklinde gösterilmiştir.
Demek ki İbnu'l-Arabî'ye göre veliler hatemi, Allah'i peygamberler hatemminden daha çok bilir. Bu hususta o, Hâtemu'i-Enbiyadan üstündür. Yani kendisi Hz. Pey-gamber'den üstün oluyor. Kolay hazmedilecek cinsten olmadığı için bu iddiasını yumuşatmaya çalışır. Burada kasdedilen şahıslar değil, mertebedir. Üstün olan şahsın kendisi değil, temsil ettiği rütbedir. Veliler hatemi, yine Hz. Peygamber'in rütbesi olduğundan onun velilik rütbt si. Peygamberlik rütbesinden üstündür der.
İslami Okul Okulların En Önemlisi