Muhtelif - 14. Sayfa - Kuranisiginda
9- Müslümanları Batıran Şirk
MÜRİT- Yetmiş yıldır bu ülkede yeterli dini eğitim yapılamadığı için hocalarımız bazı yanlışlar yapabiliyor. Biliyorsunuz 1924'te şeriat kaldırıldı. Bütün yasalar batıdan alındı. Bir zamanlar din eğitimi tamamen yasaklandı. Ezan Türkçe okundu. Bunları uzatmak mümkün.
BAYINDIR- Bütün suçu başkasının üstüne at ve sen aradan çekil. Ne kolay bir yaklaşım tarzı! Yetmiş yıl önceki şartlara durup dururken mi gelindi? İslam alemi Birinci Dünya Savaşında batı karşısında niye kesin bir yenilgi aldı?
MÜRİT- Bunun siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri bir çok sebebi var. Şimdi sen bunu da mı tarikatlara bağlıyacaksın?
BAYINDIR- Bunu tarikatlara bağlamak da kolaya kaçmak olur. Bu yenilginin siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri sebeplerini uzmanlarına bırakalım. Biz burada Kur'an'a uyma yerine Kur'an'ı kendimize uydurmadan bahsediyoruz.
Kur'an'a taban tabana zıt nice sözler hadis diye ortaya atılabilmiş ve müslümanlar arasında kabul görmüştür. Şu söz onlardan biridir:
“İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz[1].” Bu sözü hadis diye ortaya atan, Yavuz Sultan Selim'in meşhur Şeyhülislamı İbn-i Kemal Paşazadedir. O, bu sözü hadis diye ortaya atmakla kalmamış, doğruluğunu ispat için felsefi izahlara girmiştir. Bu sebeple sıkıntımız ağırdır. Bu konu Kabir Ehlinden Yardım başlığı altında anlatılmıştı.
İslam alemi Kur'an'dan uzaklaşalı asırlar oluyor. Şeyhler gibi mezhep imamları da kutsallaştırılmış, onların sözleri Kur'an ve sünnetin yerini almış ve müslümanlar Kur'an ve sünnet ışığında yeni fikirler üretmeyi büyük günahlardan sayar hale gelmişlerdir. Son bölümde, Kur'an'a Dönmek başlığı altında bu konuya da girilecektir.
Birinci Dünya Savaşı'ndaki kesin yenilgi bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Sizin o yetmiş yıllık uygulama diye tenkit ettiğiniz şeyler de bir sonuçtur. Birinci Dünya Savaşında olan yenilgiyi bir askeri yenilgi sayamak kolaycılık olur. O, kendine güvenini yitirmiş olan bir toplumun yenilgisidir.
MÜRİT- Kendine güvenden ne anlıyorsunuz? Bir müslüman kendine değil, Allah'a güvenir. Yoksa Allah'a olan güven mi kayboldu?
BAYINDIR- Kendine güvenden maksadım, kişinin inandığı değerlere güvenmesi ve bu değerlerin kendine yüklediği görevi iyi bilmesidir. Bu çok önemlidir. Zaten inandığı değerlere güvenmeyenin imanı da olmaz.
MÜRİT- Bunu biraz daha açar mısınız?
BAYINDIR- Bakın, Hz. Muhammed Allah'ın Elçisi olduğunu söyleyince ona gülenler, deli diyenler, sihirbaz diyenler, onu alaya alanlar ve hakaret edenler olmuştu. Eğer, bu davranışlar onun inandığı değerlere olan güvenini sarssaydı da bunun etkisiyle "Ya bunlar haklıysa?" deseydi halkın içine çıkıp bir iş yapabilir miydi?
Ona salat ve selam olsun, Hz. Muhammed'in inandığı değerlere güvenmesi ve Allah'ın Elçisi olduğu konusunda kuşkuya düşmemesi için çok sayıda ayet inmiştir. Onlardan bir kısmı şöyledir:
"Hikmetle dolu Kur'an hakkı için
İşte sen, kesinkes elçi olarak görevlendirilmiş olanlardansın.
Dosdoğru bir yol üzerindesin." (Yasin36/2-4)
"Durma, öğüt ver; Rabbinin nimeti sayesinde sen, ne bir kâhinsin ne de bir deli.
Yoksa şöyle mi diyorlar: " O bir şairdir, başına gelecekleri bekliyoruz."
De ki: "Bekleyin, zaten ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
Yoksa bunu kendilerine akılları mı emrediyor. Ya da onlar azgın bir takım mıdırlar?
Yoksa "Onu kendi uydurdu" mu diyorlar? Hayır, aslında bunlar inanmıyorlar.
Öyleyse bunun dengi bir söz getirseler ya. Eğer doğruysalar (getirirler)". (Tur 52/29-34)
Nun; kalem ve yazdıkları şey hakkı için,
Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli olamazsın.
Sana, tükenmek bilmeyen kesin bir ödül vardır.
Sen gerçekten büyük bir ahlaka sahipsin.
Yakında sen de görürsün, onlar da görürler.
Deliliğin hanginizde olduğunu.
Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapanın kim olduğunu iyi bilir; o, yola gelenleri de çok iyi bilir.
O halde yalanlayanlara boyun eğme.
İstedikleri şudur: Keşke sen yağcılık yapsan da onlar da sana yağcılık yapsalar. (Nun 68/1-9)
Sen Rabbinin hükmüne katlan; balığın yuttuğu (Yunus) gibi olma, hani o nefesi kesilmiş bir şekilde yakarmıştı.
Eğer ona Rabbinden bir nimet yetişmiş olmasaydı boş bir yere fena bir halde atılacaktı.
Ama Rabbi onu seçip iyilerden yaptı.
O inkar edenler, Kuran'ı dinledikleri zaman nerdeyse seni gözleriyle devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı.
Oysaki Kuran, herkes için bir öğütten başka bir şey değildir. (Nûn 68/48-52)
Bu ayetler Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme daima güven tazeletiyordu. Kur'an-ı Kerim'de bu anlamda çok ayet vardır. Allah Teâlâ, geçmiş elçilerin karşılaştıkları sıkıntıları Kur'an'da dile getirerek onu teselli etmiştir. Yoksa o büyük işi nasıl başarabilirdi?
Müslümanlar da hayatın her an değişen ve gelişen olayları karşısında kendilerine ve dinlerine olan güvenlerini taze tutabilmek için Kur'an'ı sık sık ve üzerinde düşünerek okumak zorundadırlar. Bunu yapmadıkları için inandıkları değerlere olan güvenleri azalmış, nefislerini ıslah etme adına kendilerini hakir görmüşler, ama kimi şahısları da olduğundan büyük görmeye ve onlar için hayali makamlar uydurmaya koyulmuşlardır. Sonra da bu şahısların kendilerine manevi yardım yapacağına inanmışlardır. Bu inanç, toplumu kanser gibi sarmış ve Birinci Dünya Savaşı'nda o koskoca gövdenin tarihe gömülme sebeplerinden olmuşur. Geride kalanlar, o yanlış inancın bağlıları olmaya devam etmektedirler.
Ayette şöyle buyurulur: "Bir millet kendinde olanı bozmadıkça Allah onlarda olanı bozmaz. Allah bir millete ceza vermek istedimi artık onun önüne geçilemez. Zaten onların ondan başka bir koruyucuları da yoktur." (Ra'd 13/11)
MÜRİT- Yönetimde bozulma olduğu doğru.
BAYINDIR- Bana göre asıl suç alimlerindir. Onlar, Kur'an'ı anlayıp yaşadıkları çağı ona göre yorumlama yerine sırf eski alimlerin eserleri ile meşgul olmuşlardır. Eğer Kur'an'ı anlamak için uğraşsalardı zorunlu olarak Hadis-i şeriflerden de yeterince yararlanacaklardı. İşte o zaman eski alimlerin eserleri doğru anlaşılacak ve ufuk açıcı olacaktı. Çünkü müctehid islam alimlerinin yaptığı, kendi çağlarını Kur'an'a göre yorumlamaktan ibarettir.
Yaşadığı çağı Kur'an'a göre yorumlama zorunda olan bir âlim, çağının bilimsel, teknik ve sosyal gelişmelerini de iyi bilmek zorunda olur. Yapılacak yorumlar her kesi tatmin edeceğinden kimse bir başka arayış içinde olmazdı.
Ama onlar, şartlarını iyi bilmedikleri bir çağı yorumlamak için yazılan kitaplarla meşgul oldukları için o kitapları bile gereği gibi anlamaktan mahrum kalmışlardı. Böylece, Kur'an'a, sünnete ve çevresine kapalı, çağın gerisinde bir ilim anlayışı ile kendi intiharlarını hazırlamışlardır.
Sultan II. Abdulahmid'in bu konu ile ilgili çok acı hatıraları nakledilir.
Japon İmparatorluk ailesine mensup bir Prens, kendisini ziyarete gelir. İmparatorundan özel bir mektup getirir. Ondan İslam dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini açıklayacak güçte bir dînî-ilmî heyet ister. Sultan, Japonya'da İslam'ın yayılması için maddi sahada mümkün olan her şeyi yapar ama İmparator'un istediği dinî-ilmî heyeti gönderemez. O, Sultan'ın içinde hicran olmuş bir hatıradır. Bunun sebebini şu cümlelerle ifade eder:
" Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim Japonlardan evvel kendi milletimin ve halife olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim..."
Sultan'a göre o alimlerin ilmî kudretleri kadar dünyayı algılama tarzları da İslam'ın geleceği üzerinde bu kadar büyük etki yapacak bir konuyu ele almaya ve sonuçlandırmaya müsait değildir. O, bunun sebebini şöyle açıklar:
" Japon İmparatorunun istediği müslüman din alimlerini yetiştirecek feyyaz menbâlar da artk mevcut değildi. Medreselerimiz birer ilim-irfan kaynağı olmaktan mahrumdu..[2]"
MÜRİT- Öyleyse tarikatlara bu kadar yüklenmek doğru olmaz. Alimlerin Kur'an'dan uzaklaştığı bir yerde tarikat mensuplarının yanlışları görmezlikten gelinebilir.
BAYINDIR- Allah'ın kabul etmeyeceği bir özrü biz kabul edemeyiz. Çünkü alim ve cahil ayırımı olmadan herkes, Kur'an'a aykırı davranışlarının hesabını Allah'a verecektir. Alimlerin suçu tabii ki, daha ağırdır.
Kur'an'dan uzaklaşmak alimleri de zamanla hurafelere alıştırmış ve onların Kur'an'a temelden aykırı nice şeyleri normal görür hale gelmelerine sebep olmuştur. Buna, şu çarpıcı örneği verelim:
Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi ile ilgili resmi belgelerde, savaşı kazanmak için Allah'ın yanında Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin de yardımı beklendiği görülmektedir. Sanki o, Allah'ın elçisi değildir de haşa, Allah'ın yanında ikinci bir tanrıdır. Sanki o, ölmemiştir de diridir. Sanki o, kendine yapılan çağrıları işitme, olayın geçtiği yeri görme ve istediğine istediği yardımı yapma yetkisine sahiptir[3].
Allah Teâlâ bu şekilde yardım bekleyenleri sapık sayıyor.
“Allah’ın berisinden[4] Kıyamete kadar kendisine cevap veremiyecek olanı çağırandan daha sapık kim olabilir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler. (Ahqâf 46/5)
Şimdi belgelerdeki ifadelere bakalım:
a- Sultan Reşad'ın savaş ilanı ile ilgili beyannâmesinin son bölümünde yer alan ifadeler:
"...Hak ve adl bizde zulüm ve udvan düşmanlarımızda olduğundan düşmanlarımızı kahretmek içün Cenab-ı âdil-i mutlakın inâyet-i samadâniyesi ve Peygamber-i zîşânımızın imdâd-ı maneviyesinin bize yâr u yaver olacağında şüphe yoktur..,[5]"
Bu ifadeyi şöyle sadeleştirebiliriz:
" Biz haklı ve dürüst, düşmanlarımız ise zalim ve saldırgan olduğundan düşmanlarımızı yere sermek için adaleti şaşmaz olan Allah'ın yüce desteğinin ve şanlı Peygamberimizin manevi yardımının bize yar ve yardımcı olacağında şüphe yoktur..."
b- Başkumandan vekili[6] Enver Paşa'nın beyannamesi şu ifadelerle başlamaktadır:
"Allah'ın inayeti, Peygamberimizin imdâd-ı ruhâniyesi ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordumuz düşmanlarımızı kahredecekdir."
Beyannâme'nin orta kısımda şu ifadeler vardır:
"...Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda peygamberimizin ve sahabe-i güzîn efendilerimizin ruhları uçuyor...[7]"
Bu ifadeler şöyle sadeleştirilebilir:
"Allah'ın desteği, Peygamberimizin ruhânî yardımı ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordumuz düşmanlarımızı yere serecektir.." "...Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda Peygamberimizin ve onun seçkin arkadaşlarının ruhları uçuyor.."
c- İslam ülkelerini cihada davet beyannamesi:
Bu beyanname Meclis-i Ali-i İlmî ((Yüksek ilim Kurulu) tarafından hazırlanmış ve Halife sıfatıyla Sultan Reşad tarafından imzalanmıştır. Beyannamenin altında en üst seviyeden toplam 34 alimin imzası da vardır. Bunların arasında üçü eski birisi görevde olmak üzere dört şeyhülislam ve Fetva Emini Ali Haydar Efendi de vardır.
Beyannamenin dördüncü paragrafı şu ifadelerle bitmektedir:
"... Dîn-i mübîn-i ilâhîsi namına cihada şitâbân olan müslimîni her bir hususta mazhar-ı fevz ve nusret buyuracağı inâyet ve eltâf-ı celîle-i samâdânîden mev'ûd ve şeriat-ı garrây-ı Ahmediyenin i'lây-ı şânı içün fedây-ı cân ve mal eyleyen ümmet-i nâciyesine zahîr ve destgîr olmak içün ruhâniyet-i mukaddese-i nebeviyye hazır ve mevcuddur."
Beyannâme'nin son paragrafı da şöyledir:
" Ey mücâhidîn-i İslâm Cenab-ı Hakk'ın nusret ve inâyeti ve Nebiyy-i muhteremimizin meded-i ruhâniyetiyle a'dây-ı dîni kahr ve tedmîr ve kulûb-i müslimîni sermedî seâdetlerle tesrîr eylemeniz va'd-ı celîl-i İlâhî ile müeyyed ve mübeşşerdir[8]."
Bu ifadeleri şu şekilde sadeleştirebiliriz:
"Allah'ın açık dini adına hızla savaşa çıkan müslümanları her konuda başarılı kılıp yardım edeceğine onun yüce lutuflarıyla söz verilmiştir. Hz. Ahmed'in[9] aydınlık şeriatını yüceltmek için canını ve malını feda eden ümmet-i nâciyesine[10] arka çıkıp elinden tutmak için Hz. Peygamberin muhakaddes ruhu hazır ve mevcuttur..."
"... Ey İslam mücahitleri! Allah teâlâ'nın yardımı ve desteği, muhterem Peygamberimizin ruhaniyetinin yardımı ile din düşmanlarını yere serip yok etmeniz ve müslümanların kalplerini sonsuz mutluluklarla sevindirmeniz Yüce Allah'ın verdiği söz ile teyid edilmiş ve müjdelenmiştir."
MÜRİT- Müslümanlar kafirlere karşı cihada çıkıyorlar. Bu, Hz. Peygamberi memnun edecek bir davranıştır. Elbette o, ruhaniyetiyle müslümanlara yardım edecektir. Onun seçkin sahabelerinin ruhlarının müslümanların başları ucunda uçması da yadırganamaz. Çünkü bu savaşta sahabiler de yer almak isterler.
BAYINDIR- Eğer Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve onun seçkin arkadaşları hayatta olsaydı elbette bundan çok memnun olur ve müslümanların başarısı için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. Ama artık onlar ölmüşlerdir. Bizim yapmamız gereken, kendi hayallerimize göre davranmayı bırakıp Hz. Muhammed'in getirdiği Kur'an-ı Kerim'e uymaktır. Allah Teâlâ kendinden başkasının yardıma çağrılmasını Kur'an'da şirk saymış ve kesinkes yasaklamıştır.
İşte böyle. Kuşkusuz Allah haktır ve O'ndan başkasını çağırmanız ise batıldır. (Hac 22/62)
Zaten Allah'tan başka yardıma çağrılan kim olursa olsun onun hiçbir şeye gücü yetmez.
İşte Rabbiniz olan Allah, hakimiyet onundur. Ondan başka çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.
Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyi bilen Allah gibi, haber vermez. (Fatır 35/13-14)
Allahtan başkasını olağan dışı yollarla yardıma çağırmak şirktir. Allah böylelerine yardım etmez.
“İnananlar ve imanlarını şirkle[11] bulandırmayanlar var ya işte güven onların hakkıdır; doğru yolu tutturanlar da onlardır.” (En’am 6/82)
Birinci Dünya Savaşı'nda müslümanlarla savaşan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılar da zafer için Allah'a dua etmiyorlar mıydı sanki. Ama onlar, hırıstiyan oldukları için Allah'ın yanında Hz. İsa'yı da yardıma çağırıyorlardı. Öyleyse müslümanlarla onların ne farkı kaldı? Üstelik onların elindeki kitap bozulmuş, müslümanların Kur'an'ı hiç bozulmamıştır. Hem Kur'an'a göre Allah'tan başkasını yardıma çağırmak, doğru yola girmişken geriye çevrilmek ve açık arazide şaşkına dönmektir.
De ki: Allah'ın berisinden bize ne bir fayda ne de zarar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevirilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık araziye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, "Bize gel." diye doğru yola çağıran arkadaşları da olmuş olsun. Onlara de ki, "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Bize verilmiş emir alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir. (En'am 6/71)
MÜRİT- Müslümanlar tarih boyunca çok yenilgiler almışlardır. Bu Allah'ın onları bir imtihanıdır. Nitekim Hz. Muhammed'in ordusu da Uhud savaşında yenilmişti. Ama onun gayretleriyle daha sonra durum lehlerine çevrilmişti.
BAYINDIR- Burada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir komutan olarak büyük gayret göstermiş ve durumu lehine çevirmeyi başarmıştır. Fakat " Ben Allah'ın elçisiyim. Benim duam ve manevi desteğimle bu savaş kazanılır." dememiştir. Bütün savaşlarında, bir komutan olarak yapılabilecek her şeyi yapmıştır.
Yenilgi dedik ya, cephede yenilmek o kadar önemli değildir. Toparlanır düşmana daha büyük bir darbe vurabilirsiniz. Asıl yenilgi içten yenilgidir. İşte o zaman yapacağınız bir şey olmaz.
Müslümanlar içten yenilmişlerdir. Onlar kendi siyasi, sosyal, iktisâdî askerî düzenlerine olan güvenlerini çoktan yitirmişlerdir. Bunların yerine batılı sistemleri ikame etme çabaları hep bu güvensizliğin sonucudur. Bunu daha iyi anlamak isteyenler, müslümanların hararetle desteklediği okullarda hangi sistemin öğretildiğine baksınlar. Büyük maddi imkanlarla desteklenip Avrupa'ya ve Amerika'ya gönderilen öğrenciler, hangi sistemi öğrenmeye gidiyorlar? Kendi sistemimizi öğretmek için harcadığımız çabayı bununla kıyaslarsak korkunç bir fark ortaya çıkar. İşte bunlar Batı karşısında kafamızı dik tutmamızı engellemektedir.
MÜRİT- Sen tarikatlardan ne istiyorsun. Türkiye'de tarikatlar resmen kapalıdır.
BAYINDIR- Halka mal olmuş sosyal bir kurumu resmen kapatmak işi bitirmez. Hurafeler yok olmaz. Burada asıl iş ilim adamlarına düşer. Onlar halkı eğitmelidirler. Zihinler hurafelerden temizlenmeli ve doğru bilgilerle donatılmalıdır. İşte bu sahada yeterli çalışma yoktur. Halkımızın önemli bir bölümünün hurafelere kanmaları bundandır. Bir de bu çalışmalar sürekli olmalıdır. Küçük bir ihmal, hurafelere kapı açmak olur.
MÜRİT- Bilgisi, sosyal ve ekonomik durumu iyi olan nice insan da bunlara katılmakta ve destek olmaktadır. Bu sizin tezinizi çürütmez mi?
BAYINDIR- Bakın bu insanlar bir çok konuda bilgili olabilirler ama dinlerini iyi bilmedikleri için kandırılmaları kolay olur. Öyleyse herkese doğru din bilgisi vermek gerekir. Bu, dindar olanların hurafelere kanmalarını önler. Dinlerini yaşamak istemeyenler de hurafe ile doğru dini ayırarak hurafeye karşı çıkıyorum diye dindar insanları üzecek davranışlara girmezler.
MÜRİT- Şimdiye kadar gelmiş geçmiş bunca alim yanlış da sen mi doğrusun? Senin ilmin onların ilimlerinden daha mı fazla?
BAYINDIR- İlmin fazlalığı veya noksanlığından çok o ilmi ne maksatla kullandığınız önemlidir. Eğer insanlar üzülecek veya size karşı gelecekler diye doğruları söylemezseniz ilminizin büyüklüğü verdiğiniz zararı artırmaktan başka bir işe yaramaz. Tanınmış bir alim bana şöyle dedi:
- Abdülaziz Bey, tasavvuf ve tarikat konusu ile uğraşmayı bırak. Hurafe olmazsa tasavvuf da olmaz.
Dedim ki;
- Bu hurafelerle mücadele etmek bizim temel görevimiz değil mi? Bunlar insanları şirke sokmuyor mu?
Dedi;
- Doğru; şirke sokuyor ama bunlar seni dinlemezler, ıslah olmazlar.
Dedim;
- İnsanlar ıslah olmaz diye mücadeleyi bırakan bir Allah elçisi var mı? Bizim örneğimiz onlar değil mi?
Dedi;
- Tamam ama ben senin iyiliğin için söylüyorum. Sen gençsin, istikbalin parlak, bunlar ise çok güçlüdür. Sen bunlarla başa çıkamazsın. Senin geleceğini karartırlar.
Dedim;
- Benim bunlardan beklediğim bir şey yok ki. Ben Allah'a dayanıyorum, Allah'tan güçlüsü de yoktur.
Dedi;
- Ben senin için endişe ediyorum.
Dedim;
- Asıl ben sizin için endişe ediyorum. Sizin durumunuz cumartesi yasağını çiğneyen yahudilere karşı mücadeleden kaçınanların durumuna benziyor.
Bilindiği gibi Yahudilerde cumartesi günü av yasağı vardır. Davûd (a.s.) zamanında sahil kenti olan Eyle'de Yahudiler yaşıyordu. Yılın bir ayında her taraftan oraya balıklar akın ediyor, balıkların çokluğundan neredeyse su görünmüyordu. O ayın dışında ise sadece cumartesi günleri balıklar geliyordu. Derken deniz kenarında havuzlar kazdılar ve arklar açtılar. Balıklar cumartesi günü havuzlara doldu ve pazar günü onları avladılar. Kendilerince yasağı çiğnememiş oldular. Cezalanacaklarından korka korka balıklardan yararlandılar. Zamanla evlatları babalarının yolundan gittiler. Mal mülk edindiler. Şehirden bu işi hoş karşılamayan bazı gruplar onları bundan vazgeçirmeye çalıştılarsa da vazgeçmediler. Dediler ki, "Ne zamandır biz bu işi yapıyoruz, bunun için Allah'tan hiçbir ceza gelmedi." Onlara denildi ki, "Aldanmayın, belki size bir azap gelir, yok olursunuz." Bunlar bir sabah alçak maymunlar haline geldiler. Üç gün böyle yaşadılar, sonra helâk olup gittiler[12].
Bakara sûresinin 65 ve 66. âyetlerinde konu ile ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır.
İçinizden cumartesi günü taşkınlık edenleri elbette öğrenmişsinizdir. Onlara "Aşağılık maymunlara dönün" demiştik.
Bunu yaptık ki, hem orada olanlar ve olmayanlar için caydırıcı bir ceza, hem de sakınanlar için bir öğüt olsun.
Bir bölük insan yasağı çiğneyenlerle mücadele ederken, "Aralarından bir (başka) bölük şöyle diyordu: "Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir topluma niçin öğüt veriyorsunuz?" Öğüt verenlerin buna cevabı şöyle olmuştu: "Bu, Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar"
Ayetler şöyle devam ediyor:
Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, Biz fenalıktan menedenleri kurtardık ve zalimleri, Allah' a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık.
Kendilerine edilen yasakları aşınca, onlara: "Aşağılık birer maymun olun" dedik." (Araf 7/165-166)
Siz de bu mücadelede bana destek olacağınıza, suçlulara ilişmememi istiyorsunuz. Onların başına gelenlerin sizin başınıza da geleceğinden emin olabilir misiniz?
Dedi;
- Bilmem kardeşim, ben senin iyiliğini düşünüyorum.
Dedim;
- Bakın, bir nefes alacak kadar ömrümün kaldığını bilsem, o bir nefesi bu gibi yanlışları düzeltmek için harcamak isterim.
Bu kitabın birinci baskısı yayınlandıktan sonra bu zat beni tebrik etti ve şöyle dedi:
"Büyük hizmet doğrusu. Böyle bir kitap yayınlamaya kimse cesaret edemez. Çok önemli bir işi başardın."
MÜRİT- Evet bu konuda haklısınız. Bazı alimler bile bile mücadeleden kaçınıyorlar. Ama eskiden gerçek ilim sahipleri vardı.
BAYINDIR- Gerçek ilim sahibi olmak yetmez. O ilmi yerli yerinde kullanmak da gerekir. Bu konuda Allah Teâlâ bize Hz. Ademi örnek veriyor.
Onun öğretmeni bizzat Allah Teâlâ idi. Çünkü o, "Adem'e bütün isimleri öğretmiş ve onları (insanın yaratılmasından hoşlanmayan) meleklere göstererek "Eğer doğruysanız bunların isimlerini bana söyleyin" demişti.
Onlar da "Sen yücesin, bizim senin öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz bilen de sensin hakîm olan da, demişlerdi.
Allah "Ey Adem onlara varlıkların adlarını bildir." dedi. Adem onların adlarını bildirince Allah şöyle buyurdu: "Ben size dememiş miydim ki, göklerde ve yerde görünmeyeni bilirim, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim." (Bakara 31-33)
Allah Hz. Adem'i ve eşini Cennete yerleştirmiş ve şeytanı göstererek;
"Bak Adem! Bu, senin ve eşinin gerçek düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" demişti.
Ama şeytan ona vesvese verip: "Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi? deyince[13] bu cazip teklif karşısında o her şeyi unuttu ve Adem ile Havva'dan "Her ikisi de o ağacın meyvasından yedi. Hemen ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı." (Taha 20/121)
Hiçbir alim Hz. Adem'den daha iyi şartlara sahip olamaz. Ebediyet ağacı ve çökmesi olmayan saltanat arzusu nasıl Hz. Adem'i yanlışa sokmuş ve yolunu şaşırtmışsa ünlü olma ve dünyalık arzusu da nice alimi, yanlışa sokar ve yolunu şaşırtır.
Gerçek ilim, helâl mala benzer. Helal malıyla kötülük yapanlar gibi ilmiyle halkı saptıranlar da vardır. Gerçek alim, doğru davranan, karşı koyulacağını bile bile doğruları söylemekten çekinmeyen ve yürekten davranan alimdir. Doğruları bilen çoktur ama söyleyen azdır. Yoksa bizim söylediklerimiz kimsenin bilmediği şeyler değildir.
MÜRİT- Sen müslümanların Batı karşısında kesin yenilgiye uğradığını söyledin. Bir Batılıyı müslümandan üstün göremezsin. Allah Teâlâ, "Eğer inanıyorsanız en üstün sizsiniz.[14]" buyurmuyor mu?
BAYINDIR- Batılıları müslümandan üstün gören de kim? Ben müslümanların müslümanlıktan uzaklaştığından bahsediyorum. Madem gayrimüslimlerin uydusu haline gelmişiz ve bir asırdan fazladır bu böyle devam ediyor, öyleyse bu işte bir yanlışlık var. Okuduğun âyet yanlış olamayacağına göre yanlışlık bizim müslümanlığımızda olmalıdır. İçinde bulunduğumuz durumu da Allah'ın bize verdiği bir ceza olarak kabul etmemiz gerekir.
Allah Teâlâ Kur'an'ı Kerim'de cezaya çarpılan kavimleri anlattıktan sonra şöyle buyuruyor:
Sana anlattıklarımız, o ülkelerin başından geçenlerdir. Onlardan ayakta duranlar da vardır, biçilip gitmiş olanlar da.
Biz onlara kötülük yapmadık, fakat onlar kendilerine kötülük yaptılar. Rabbinin buyruğu gelince, Allah'ın berisinden çağırdıkları tanrıları onlara hiç bir iş görmedi. Onların kayıplarını artırmaktan başka bir şey yapamadılar. (Hud 11/101-102)
Müslümanlar Allah'tan başkasından manevi yardım istemeye devam ederlerse kurtuluşları mümkün olmaz.
MÜRİT- Hep müşriklerle ilgili âyetleri örnek veriyorsun. Bu yaptığın doğru mu? Senin muhatapların müşrik değil ki, hepsi de müslüman.
BAYINDIR- Kur'an'ın büyük bir bölümü şirkle ilgili âyetlerle doludur. Bu konuda sadece Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme müşriklerden olmamayı tenbihleyen şu âyet üzerinde düşünseniz bize hak verirsiniz.
"Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan çevirmesinler. Rabbine çağır, sakın ha! müşriklerden olma. Allah'la beraber başka tanrıyı çağırma. O'ndan başka tanrı yoktur. Her şey yok olacak yalnız onun zatı kalacaktır. Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz. (Kasas 28/87-88)
Bu tenbih bizzat Hz. Muhammed'e yapıldığına göre bize hak vermeniz gerekir. Her müslümanın bu konuda birbirini daima uyarması gerekir.
Müslümanlar bugün layık oldukları konumda değillerse bunun ciddi sebepleri vardır. Çünkü Allah Teâlâ hiç bir topluluğu boşuna helak etmez. Şu âyetler her şeyi ortaya koyuyor :
"Sizden önceki devirlerde yaşayanlardan birikimi olanlar, ortalıktaki kokuşmuşluğa karşı çıkmalı değiller miydi? Kendilerini kurtardığımız pek azı bunu yapmıştır. O zalimler, kendilerine verilen refahın peşine takıldılar da suçlu kimseler oldular.
Yoksa senin Rabbin, halkı iyi duruma gelmişken, o ülkeleri şirk [15] yüzünden helak edecek değildi ya?" (Hud 11/116-117)
[1]- Ruhu'l-Furkan Tefsiri, c. II, s. 82.
[2]- Fethi OKYAR, Üç Devirde Bir adam, İstanbul 1980, s.101-103.
[3]- Bu konu ile ilgili geniş bilgi, "Olağan Dışı Yollarla Yardım" başlığı altında verilmiştir.
[4]- Ayettegeçmektedir.Bu, 'nin zıddıdır, en üst mertebeden beri demektir, ondan aşağıca tabir olunur. (9 nolu dipnot.a bakınız.)
[5]- 22 Zilhicce, 1332 tarihli Beyannâme-i Hümâyûn, Cerîde-i İlmiyye, Muharrem 1333 tarihli nusha, Sayı 7, s. 436.
[6]- Başkumandan padişah olduğu için Enver Paşa padişahtan sonra en yetkili askerdir.
[7]-Başkumandanlık Vekaletinin Beyannamesi, Cerîde-i İlmiyye, Muharrem 1333 tarihli nusha, Sayı 7, s. 436 ve 437.
[8]- 4 Muharrem 1333 (23 Kasım 1914) tarihli Beyannâme, Cerîde-i İlmiyye, Muharrem 1333 tarihli nusha, Sayı 7, s. 456 ve 457.
[9]- Ahmed, Hz. Muhammed'in isimlerinden biridir.
[10]- Ümmet-i nâciye, Kur'an'ın istediği inanç ve davranış içinde bulunan ümmet anlamınadır.
[11]- Ayette şirk diye tercüme edilen kelime "zulüm" dür. Bu anlam hem bir önceki ayetten, hem de Lokman suresinin 13. ayetindeki "Şirk gerçekten büyük bir zulümdür." ifadesinden anlaşılmaktadır.
[12]- Fahrüddin er-Râzî, Tefsir-i Kebîr, Matbaa-i Amire,1307, c.1 s.553.
[13]- Taha 20/117-120.
[14]- Al-i İmran 3/139.
[15]- Şirk diye tercüme ettiğmiz kelime "zulüm" dür. Çünkü Lokman suresinin 13. ayetinde "Şirk en büyük zulümdür." buyuruluyor.
İslami Okul Okulların En Önemlisi