Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 16. Sayfa - Kuranisiginda

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

11- Gaib Erenleri (Rical'ül-Gayb)

 

MÜRİT- Sen şimdi üçler, yedi­ler, kırklar, kutup­lar ve gavsları da mı kabul etmiyorsun?

Sen bilmez misin, velîlerin üstün vasıflı olanla­rına “evtâd” (direkler) denir. Onların üs­tünde “revâsî” (dağlar) vardır. Bir felaket za­manında kullar evtâd'a yönelir, evtâd da revâs­îye yönelir. Revâsî’yi kutup idare eder.

Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” denir. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn kutbun hükümle­rine, imam-ı yesâr da haki­katine maz­hardır. Kutup ölünce onun yerini imam-ı yesâr alır. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur.

Kutup en büyük velîdir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir.

Gavs: Darda kalındığında sığınılan ve istimdâd edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınır­lar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdülkadir Geylânî, “Gavs-ı a’zam” lakabıyla ünlüdür.

Ancak bütün bu sığınma ve istimdâdlar, zahirde gavsa ise de ha­kikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teâlâ’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. “Gavs” olarak bilinenler, esmâ ve sıfât-ı ilahî mazharıdırlar.

Bunlardan başka, sayıları bir ri­vayette se­kiz, diğer bir rivayette kırk olan “nücebâ” ile, sayıları on, ya da üçyüz olan “nukabâ” denilen ve in­san­ların iç dünyalarından haberdar olan şahsiyetler vardır.

Genel olarak ricâlü’l-gayb ve gayb erenleri olarak anılan bu Hakk dostlarının makamı boş kalmaz. Ölenin yerine sırayla kendisinden sonraki yükseltilir[1].

BAYINDIR- Bu konuda bir dayanağınız var mı? Bunları neye dayandırıyorsunuz?

Bir de "Kutup en büyük velidir, bütün eren­lerin başıdır ve Allah'ın izniyle kâinatta tasarruf sahi­bidir" diyorsunuz. Bu tanımınız Mekke müşrikleri­nin Kabe'yi tavaf ederken, "Emret Allah'ım, Senin  hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin[2]." demeleri gibi olmuyor mu?

MÜRİT- Allah dünyanın cismânî düzenini sağ­lamak için bazı insanların bir takım görevler üstlen­mesini murâd ettiği gibi, alemdeki manevî ve ru­hanî düzenin korun­ması, hayırların temini, kötülük­lerin giderilmesi için de sevdiği bazı kul­larını görev­lendirmiştir. Bunlar bü­yük peygam­berlerin yerine, onlar­dan bedel[3] kişi­lerdir. “Allah’ın yeryü­zünü kendilerine musahhar kıl­dığı” kimseler olarak değer­lendirilmiştir. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ettiklerine inanılır[4].

BAYINDIR- Bunlar, “Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı” kimselerdir diyorsunuz. Ama ifade tarzınızdan buna pek inana­madığınız anlaşılıyor.

Musahhar kılma, belli bir hedefe doğru zorla sürükleme[5] demektir. Türkçe karşılığı boyun eğ­dirmektir.

Bütün varlıklara hâkim olan Allah şöyle bu­yu­ruyor:

"Denizi size musahhar kılan Allah'tır. İçinde gemilerin, buyru­ğuyla akıp gitmesi ve onun bol ver­gisin­den payınızı aramanız için. Belki şük­re­dersiniz..

"Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa on­ların hepsini size o musahhar kılmıştır. İşte bunda dü­şünenler takımı için esaslı dersler vardır."  (Câsiye 45/12-13)

Allah'ın musahhar kılması ile denizde, gök­lerde ve yerde ne varsa hepsinden yararlanı­rız. Bu, devletin bir köprü yaptırıp vatandaşın emrine sunmasına benzer.

Ayetlerde belirtilen şeyler bütün insanlara musahhar kılınmıştır. Bunlara karşılık Allah'ın bizden istediği ona şükretmektir. Bugün bu ni­metlerden gayrimüslimler daha çok yararlan­mak­tadırlar.

Siz musahhar kılma işini kimi şahıslara ta­nınmış bir üstünlük sayıyorsunuz. Bu, tıpkı önlerinden geçen ana yol üzerine köprü yapı­lan köy hal­kının durumuna benzer. Açılışa ge­len yetkili; "Bu köprüyü yapıp sizin emrinize sun­duk." dediği için, "Madem bu köprü emrimize verilmiştir, öyleyse onu kullandırma yetkisi köyün ağasınındır. Ağa köprüden geçişleri bir düzene bağlamalı, bizim yaylamıza teca­vüz eden komşu köyün halkını buradan geçirmeme­lidir." diye karar alıp uygu­lamaya geçmesine ben­zer. Bu karar kabul edi­lemez. Çünkü o köprü yal­nız o köyün değil, o yoldan geçen herkesin hiz­metine sunulmuş, herkese musahhar kılınmıştır. 

MÜRİT- Üçler, yediler, kırklar, kutuplar ve gavslar sıradan in­san­lar değil ki. bü­yük peygam­berlerin yerine, on­lar­dan bedel kişilerdir.

BAYINDIR- Madem öyle, hangi  peygam­bere "alemdeki manevî ve ruhanî düzenin ko­runması, hayırla­rın temini ve kötülüklerin gide­rilmesi" görevi verilmiştir?

İnsanlara sınırlı yetki veren Allah, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şöyle emrediyor:

" De ki: "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de olgunlaştırmaya.

De ki: "Beni Allah'ın azabından  hiçkimse kurta­ramaz. Ben O'ndan başka bir sığınak da bula­mam.

Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, O'nun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)

"Alemdeki manevî ve ruhanî dü­zenin korunması, hayırların temini ve kötülüklerin giderilmesi" yalnız ve yalnız Allah'ın elindedir. Bu konuda birilerini yetkili saymak şirk olur.

Eğer Hz. Muhammed'in gücü yetseydi kâfir­leri imana zorla­mak için her şeyi yapardı. Yüce Rabbımız bu konuda şöyle buyuruyor:

"Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince yeri delmeye veya göğe merdiven dayamağa gücün yetseydi  onlara bir mucize geti­rirdin. Eğer Allah dileseydi onları doğru yolda top­la­yıverirdi. Sakın ha, cahillerden olma." (En'am 6/35)

Mucize göstermek  elçinin elinde değildir. Allah ne zaman isterse muci­zeyi o zaman yaratır.

"And olsun ki, senden önce bir çok  elçi gönder­dik; onların kimini sana anlat­tık, kimini  de anlat­madık. Hiçbir  elçi, Allah'ın izni olma­dan bir mucize getiremez. Allah'ın buyruğu gelince iş ger­çekten biter. İşte o zaman, boşa uğraşanlar hüsranda kalırlar. " (Mümin 40/78)

 


 

[1]- Hasan Kamil YILMAZ, Altınoluk Mecmuası, Aralık l995 sayısı.

[2]- Müslim, Hacc, 22. Hadis no 1185.

[3]- Bedel, bir şeyin yerini tutabilen şeye denir. Büyük peygamber­lerden bedel olmak da onların yerini tutabilmek demektir.  

[4]- Hasan Kamil YILMAZ, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995 sayısı.

[5]- Rağıb el-İsfahânî, el- Müfredât, Beyrut 1412/1992, s. 402.