Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 29. Sayfa - Kuranisiginda

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

19- İlm-i Ledün - İlm-i Båtin* (Hızır Aleyhisselam'ın İlmi)

 

İlm-i ledün, Allah tarafından verildiği iddia edi­len özel bir bilgi anlamında kullanılır, ilm-i bâtın da aynıdır. Kimi şeyhlere böyle bir ilim verildiği iddia edilir. Bu iddia onların kutsal­laştırılmasına yol açar.

ŞEYH EFENDİ- Manevi yolu iyi bilen ve salik­leri o yola ulaştırabilen bir şeyh aramak şeriatın emirlerindendir[1].

BAYINDIR- Eğer bu sözünüzle insana hak yolu gösterecek ve bu yolda onu eğitip örnek olacak bir öğretmene ihtiyaç olduğunu söylemek isti­yorsanız doğrudur. Her insanın bir terbiyeciye, bir ustaya ve öğretmene ihtiyacı vardır.

ŞEYH EFENDİ - Şeyhlerin sahip olduğu ilim ilm-i bâtındır. Bu her­kese verilmemiştir. Allah ondan razı olsun, Ebu Hureyre  şöyle demiştir: “Ben Re­sulüllah sallallahu aleyhi ve sel­lem’den iki kab dolusu ilim al­dım. Bunlar­dan birini size naklettim. Diğerini de nakletmiş ol­saydım boynumu vu­rurdu­nuz.”[2] İşte bizim il­mimiz bu ilimdir.

BAYINDIR - Ebû Hureyre’nin nakletmediği ilmi kimden aldınız? Kaynağı, delilleri ve dayanağı olma­yan şey nasıl ilim olabilir?

ŞEYH EFENDİ - Kehf suresinde Hızırla arka­daşlığı anlatılan Hz. Musa, olayların gerçek yüzünü gö­remediği için iti­raz etmişti. Hızır aleyhisse­lamın ilm-i le­dünnü ol­duğu için işin iç yüzüne vakıf olu­yordu. Ayette “Ona, kendi katımız­dan bir ilim öğretmiş­tik.” (Kehf 18/65) buyurulmaktadır. İşte ilm-i batın, ilm-i ledün bu ilimdir.

BAYINDIR - Hz. Hızır’la bera­ber olan Hz. Musa bu ilmi öğrenemedi de siz nereden öğrendiniz? Bu ilmin size de öğretildiğinin delili ne­dir?

ŞEYH EFENDİ - Ebu Hureyre’nin sözü nedir?

BAYINDIR - Ebu Hureyre’nin sözününün nesi delildir? Ebu Hureyre  “Ben Re­sulüllah sallallahu aleyhi ve sel­lem’den iki kab dolusu ilim aldım. Bunlar­dan birini size naklettim. Diğe­rini de nakletmiş olsaydım boy­numu vu­rurdunuz.”[3] diyor. O nakletmediğine göre siz nere­den öğrendiniz?

Bakın; Hızır aleyhisselam ile ilgili ola­rak Buharî’de uzunca bir hadis-i şerif vardır. Konuya açıklık getirdiği için hadis-i şerifi aynen zikretmek yararlı olacaktır.

Allah ondan razı olsun, Übeyy b. Ka’b  Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lemin şöyle dediğini rivayet ediyor: "Musâ aleyhisselam İsrail oğullarına konuşma yapmak üzere kalktı. Kendisine, “İnsanların en bilgi­lisi kimdir?” diye so­ruldu. O da “En bilgili benim.” dedi. Allah Teâlâ bun­dan dolayı onu ayıpladı. Çünkü bütün ilmi ona vermemişti. Allah Tealâ: “İki de­nizin kavuş­tuğu yerde kul­larımdan biri var, o senden bilgilidir.” diye vahyetti.

Musa dedi ki, “Rabbım, onunla nasıl bulu­şabi lirim?” Allah Teâlâ buyurdu ki, “Sepete bir balık koy ve yanına al, balığı nerede kaybeder­sen o oradadır.”

Musa yola ko­yuldu. Genç hizmetçisi Yuşa b. Nûn ile birlikte yürüdüler. Sepet içinde bir ba­lığı da sırtladılar. Bir kayanın yanına ge­lince başlarını koyup uyudular. Balık sepetten çıktı, denize doğru yol alıp gitti. Hz. Musa ve genç hiz­metçi­sinde bir gariplik vardı. Gecenin arta kalanında ve gün boyu yürüdüler. Sabah olunca Musa genç hiz­metçisine dedi ki, kahvaltımızı getir, bu yolculuk bizi epey yordu.

Belirtilen yeri geçinceye kadar Hz. Musa bir yorgunluk duy­mamıştı. Genç hizmetçi dedi ki, “Gördün mü, kayanın orada dinlendiğimiz za­man balığı unutmuşum.” Musa dedi ki, “İşte istediğimiz buydu.” İzlerini takibederek geri dön­düler.

Kayanın ya­nına vardılar baktılar ki, orada ku­maşa bürün­müş bir adam var. Musa selam ve­rince Hızır dedi ki, “Güven­lik[4] nere burası nere”

O, “Ben Musa’yım.” dedi. Hızır, “İsrailo­ğullarının Musa’sı mı? “ diye sordu. “Evet” dedi ve ekledi: “Sana öğretilmiş olan olgunluktan bana da öğ­retmen için sana tabi olabilir mi­yim?” Hızır dedi ki, “Ya Musa, sen benimle bir­likte ol­maya da­yana­mazsın. Ben Allah’ın bana öğ­ret­tiği bir ilmi bi­liyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de Alla­h’ın sana öğret­tiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem.” Musa dedi ki, inşaal­lah be­nim sabırlı olduğumu göreceksin, sana hiç bir ko­nuda karşı çıkmam.”

Bunun üzerine deniz sahilinde yaya olarak gitmeye başla­dılar. Kendi gemileri yoktu. Bir gemi geldi, ona binmek için konuştular. Hızır’ı tanıyan oldu, ücret almadan gemiye al­dılar.

Bir serçe gelip ge­minin kena­rına kondu, ga­ga­sını bir iki kere denize daldırdı. Hızır dedi ki, “Ya Musa, benim ve senin ilmin, Allah’ın ilmin­den ancak şu serçe­nin gagasıyla deniz­den al­dığı kadar bir şeydir.

Hızır tuttu gemi­nin tahtaların­dan birini söktü. Musa dedi ki, “Bunlar bizi ücret almadan bindirdiler, sen de tuttun onları batırmak için gemi­lerini deldin.”

Hızır, “Demedim mi, sen benimle beraber ol­maya dayanamaz­sın.” dedi. Musa: “Unuttuğum için kusuruma bakma” dedi.

Hz. Musa’nın ilk karşı çıkması unuttuğu içindi.

Yürüdüler, baktılar ki, bir erkek çocuk arka­daş­larıyla bir­likte oy­nu­yor. Hızır üstten çocu­ğun ka­fasını tuttu ve eliyle yerinden çıkardı (boynunu kırdı). Hz. Musa hemen atıldı: “Bir cana karşılık ol­madan temiz bir canı öldürdün ha?” Hızır dedi ki, “Sana demedim mi, sen be­nimle beraber olmaya dayanamaz­sın, diye?”

Yürümeye devam edip bir yere geldiler, yemek istediler ama halk onları konuk etmekten ka­çındı. Önlerine, yıkılmak üzere olan bir du­var çıktı. Hızır eliyle duvara işaret etti, sonra onu doğrulttu. Musa dedi ki, “İs­te­seydin buna kar­şılık bir ücret alabi­lirdin.” Hızır dedi ki, “İşte bu beni senden ayı­rır.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, “Musa­‘ya Allah rahmet eylesin; çok is­terdik ki, sabır göstersin de bir­likte yapacak­ları daha çok şey bize anlatıl­sın[5].”

Burada Hz. Hızır’ın şu sözü dikkati­mizi çekiyor:

“Ben Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmez­sin. Sen de Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem.”

 Hz. Musa aley­hisselam Allah'ın elçisidir. Elçiler Allah'ın kendilerine verdiği görevi yaparlar. Bu da insan­lara doğru yolu göstermek ve onlara rehberlik yapmaktır. Şu âyet bunu açıkca belirt­mektedir:

“Ey Elçi biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı ola­rak gön­derdik. Kendi izniyle Allah yoluna çağıran ve aydınla­tan bir lamba olarak.” (Ahzâb 33/45-46)

Bir elçinin yaptığı davranışları her insan ya­pabi­lir. Çünkü onlar örnek kişilerdir. Onlarda Hz. Hızır’ınkine benzer ga­rip davra­nış­lar görülmez. Elçilerin gösterdikleri mu­ci­zeler ise onla­rın  elçiliklerini ispattan başka bir gaye taşı­maz.

Hızır aleyhisselamın bilgisine elçi­le­rin ihti­yacı yoktur. Bunu anlamak için yukarıdaki üç olayın içyüzünü anlatan şu âyetleri oku­yalım:

“(Hızır, Musa'ya dedi ki:) Şimdi sana sabredemediğin şeyin içyü­zünü bildireceğim:

O gemi, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu hale ge­tirmek istedim. Çünkü on­ların ileri­sinde, tuttuğu gemiyi zorla alan bir kral vardı.

Çocuğa gelince, onun anası ba­bası mümin in­sanlardı. Bu­nun on­ları azgınlığa ve kâfir ol­maya zorlaya­cağından korktuk.

İstedik ki, Rab’leri onun yerine kendilerine on­dan daha temiz ve daha merhametli birini ver­sin. 

Duvar ise şehirde iki yetim ço­cuğundu. Altında onlara ait bir ha­zine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, onlar olgunluk çağına girsinler de hazinelerini çıkarsınlar. Bu, Rabbinin bir merhame­ti­dir. Yoksa bunu ben kendiliğimden yapmış değilim. İşte senin sabre­de­mediğin şeyin iç yüzü.” (Kehf 18/78-82)

Bu olayın ibret verici bir çok yönü vardır. Bize göre en önemlisi şudur: Allah’tan gelen her şeye teslim olmak ve bizim için ha­yırlı sonuçlar doğura­cağına inanmak gerekir. Çünkü hoşumuza git­meyen nice olaylar vardır ki, daha sonra ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkar.

İşte hikmet budur. Hikmet bir şeyin yerli ye­rinde olduğunu gös­teren şeydir. Bir olayın hik­me­tini anla­ya­madık diye üzü­lüp ümitsizliğe kapıl­maya gerek yoktur.

Elçilerde bu gibi garip davranışlar görülmez. Çünkü onla­rın davranışları ümmetleri için ör­nektir. Ama Hızır'ın da­vranış­ları örnek alı­namaz.

Yu­ka­rıdaki işleri Hz. Musa yapsaydı ve bir ya­hudi bunu örnek alıp anasına ba­ba­sına zahmet ve­recek diye bir çocuğu öl­dürseydi veya başkası gasbe­de­cek diye biri­nin malına za­rar verseydi insanlar ara­sında emni­yet ve huzur kalır mıydı? O za­man herkes yaptığı garip davranışa bir kılıf bu­lup delil olarak da Hz. Musa’yı göstermez miydi?

Yukarıdaki hadis-i şerif Hz. Muhammed sal­lal­lahu aleyhi ve sel­lemin şu sözleriyle bitmiştir:

“Musa’ya Allah rahmet eylesin; çok isterdik ki, sabır gös­tersin de bize,  birlikte yapacakları daha çok şey anlatılsın.”

Bu hadis-i şerif açıkca gösteriyor ki, Hz. Hızır'dan öğrenilenler âyette belirtilenlerle sınır­lıdır. Bu konuda Hz. Muhammed bile fazla bir şey bilmemektedir.

Bu gerçekler karşısında artık kim Hz. Hızır’a öğretilen ilmin kendine de öğretildiğini id­dia edebilir.


 

[1]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 63.

[2]-  Buharî, ilim 42.

[3]-  Buharî, ilim 42.

[4]- Selam vermek güvenlik ve esenlik dilemektir. Hızır aleyhisselamın toplumunda bu kelime ile selam­laşma olmadığı için Hz. Musa'ya cevabı böyle olmuştur. (Bedreddin el-Aynî, Umdet'ül-Kârî  fî şerhi Sahîh'il-Buhârî, İstanbul 1308, c.I, s.601.)

[5]- Buharî İlim, 44.