Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 54. Sayfa - Kuranisiginda

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

e- Medrese Eğitimi

 

MÜRİT- Medreselerin kapanması, tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm gibi dini bilgilerin yeteri kadar öğrenilmemesi ve Arapça öğreniminin zayıflaması bizi bu hallere düşürdü.

BAYINDIR- İslâmî İlimler başlangıçta  Kur’an’ın bir tefsiri, bir açıklamasıydı. Şimdi Kur'an'a perde oldu.

Bir gün Hz. Ömer min­berden şöyle seslen­mişti: “Ey in­san­lar, Muhammed sal­lal­lahu aleyhi ve sellemin gö­rüşü doğru idi. Çünkü Allah ona gerçeği gösteriyordu. Bizim gö­rüşü­müz ise sadece zan ve so­rumluluk al­tına gir­mekten ibaret­tir.”

Allah ondan razı olsun, Hz. Ebû Bekr bir ko­nuda Allah’ın kita­bında ve Hz. Muhammed’in sün­ne­tinde bir hüküm bulamazsa kendi görüşüne göre icti­had yapar ve şöyle derdi: “Bu benim görüşümdür. Doğruysa Allah’tandır, yanlışsa bendendir. Allah’ın beni bağışlamasını dilerim.”

Hz. Ömer’in bir kâtibi “Bu, Allah’ın ve Ömer’in görüşüdür.” diye yazınca Ömer dedi ki, “Ne kötü söyledin; de ki, bu Ömer’in görü­şü­dür. Eğer doğ­ruysa Allah’tan, yan­lışsa Ömer’­den­dir.”

Hz. Ömer  bir ki­şiyle karşılaşmış ve ne var ne yok, diye sor­muş, o da Ali ve Zeyd şöyle bir hüküm verdiler de­mişti. Bunun üzerine Hz. Ömer;

“Eğer ben olsaydım şu şekilde hükme­derdim.” dedi. Adam dedi ki,

“Senin hükmet­mene ne engel var, yetki senin elindedir.” Hz. Ömer dedi ki,

“Senin me­seleni eğer Allah’ın kita­bına ya da Allah'ın elçisinin hükmüne dayandır­saydım bunu ya­pardım. Ama mese­leni gö­rüşe dayandırıyorum, görüş belirtme hakkı ortaktır. Benim gö­rü­şüm Ali’nin ve Zeyd’in görüşünü değersiz hale getirmez[1].” 

Ebû Yusuf ve Hasan bin Ziyad, Ebû Hanife'nin şöyle dedi­ğini nak­letmişlerdir. “Bizim şu ilmimiz bir görüş­tür. O, gücümüze göre vardığımız en güzel görüştür. Kim bundan daha gü­zelini geti­rirse kabul ede­riz.”

Ma’n bin İsa el-Kazzaz demiştir ki, İmam Malik’in şöyle dediğini işit­tim, “Ben sadece bir insanım, hata yaptığım da olur, doğruyu buldu­ğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Ki­tap ve Sün­nete uygun olanını alın, Kitap ve Sünnete uygun olmaya­nını da bırakın[2].”

İmam Malik sık sık şöyle söy­lerdi: “Bizimkisi bir zandan ibaret­tir. Kesin bir kanaate varama­yız.[3]”

Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Şafiî’­nin gö­rüşü, Malik’in görüşü, Ebu Hanife’nin gö­rüşü, bunların hepsi bana göre bir görüştür ve benim yanımda aynı de­ğerdedir. Delil sadece nakiller (Kitap ve Sünnet) dir[4] .”

Bu zatlar, âyet ve hadisleri öne çıkararak kendi görüşlerinin onlardan ayırdedilmesini sağlamış­lardır. Daha sonra âyet ve hadisler ayıklanmış, kitaplarda yalnız alimlerin görüşleri kalmıştır. Sonra gelen alimler, bu görüşleri an­lamayı ve sonraki nesillere aktarmayı yeterli görmüşlerdir. Bu kitaplar zamanla kutsallık ka­zanmış, Kitap ve Sünnetin yerini almıştır. İşte sizin hayranlıkla andığınız medreseler Kur'an'ı anlama yerine bu kitapları an­lamanın, giderek en yüce gaye haline getirildiği yerlerdir.

Gerek Ashab-ı Kiram, gerekse müctehid imam­lar, Kur'an-ı Kerim'le ilişkiyi koparacak davranışlara yol vermemişlerdir. Sahabilerden bazıları bu endi­şeden dolayı hadislerin yazıl­masını dahi hoş karşılamamıştır. Subhi Salih’in şöyle bir tespiti vardır: Hz. Ömer sünnetin yazılmasını arzulamış ve bu ko­nuda Sahabilere danışmıştı. On­lar da sünnetin yazılmasını uygun görmüşlerdi. Hz. Ömer şüphe içinde ve istihare yaparak bir ay bek­ledi. Bir sabah kalktığında Yüce Allah’tan içine kararlılık gelmişti, dedi ki:

“Sizinle, sünnetten bildiğinizi yazmanız hu­su­sunu görüşmüştüm. Sonra düşündüm, bak­tım ki, sizden önceki ehl-i kitap­tan bir kısım in­sanlar Allah'ın kitabı yanında kitaplar yazmış, onlarla meş­gul olmuş ve Allah'ın kitabını bir kenara bı­rakmışlardır. Vallahi ben Allah'ın kitabını başka bir şeyle hiçbir za­man engellemem.”

Böylece Hz. Ömer hadis yazmayı terket­mişti[5].

Hz.Ömer’in korktuğu olmuş, Allah'ın kitabı ya­nında kitaplar yazılmış, Kur'an ile ilişki kesilmiştir. Şimdi insanlar yalnız Kur'an’ı değil Sünneti de bir kenara bırakmışlardır.

Bu şartlar altında yasaklar kolayca çiğnenebilmiştir. Mesela faiz, Kur'an-ı Kerim'in en ağır ya­sak­larındandır. Kur'an ve sünnet bir kenara bırakı­lıp fıkıh kitapları öne alınınca faize kapı açılabil­miş, vakıf müessesesi de buna alet edilmiştir. Bey'ul-ıyne veya muamele-i şer'iyye denen göstermelik bir alışverişin gölgesinde bugünki banka­lar gibi kredi veren binlerce para vakfı ku­rulmuş­tur. İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivinde bunların çalışmalarını göste­ren binlerce örnekten biri şöyledir:

“Ahmed Naili, Kili Nazırı Vakfından beş yıl va­deli 2500 kuruş (yani 25 altın) borç almak için vakfa ait Fetâvâyı Ali Efendi adlı kitabı, bedeli beş yıl sonra ödenmek üzere 1500 ku­ruşa (yani onbeş altına) satın ve teslim alır[6].

Böylece 25 altın borç alan Ahmed Naili Efendi 40 altın borçlanır. Kitabı da daha sonra vakfa hibe eder.

Kitap ve Sünnete değil, yalnızca bir kısım fıkıh bilgininin görüşüne dayananlar, yapılan gösterme­lik alış verişe bakarak bunun câiz, hatta haramdan kaçınmayı sağladığı için sevap olduğunu dahi söyleyebilmişlerdir[7].

Osmanlı döneminde İstanbul'da kurulan banka­lardan Emniyet Sandığındaki bir cep saati, kredi talebiyle gelen kişilerin ödeyecekleri faizi meşrulaştırmak için hergün defalarca satılıp sandığa hibe edilirdi.

Böyle bir işlem faiz yasağını çiğnemenin ya­nında yüce İslam dininin hafife alınmasına da se­bep olmuştur.

Halbuki ıyne denen bu göstermelik alışve­rişle ilgili olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Iyne alışverişi yapar, öküzlerin kuyruğuna sarı­lır, tarımla ye­tinir, cihadı terkederseniz tekrar dininize dönün­ceye kadar Al­lah (cc) sizi zillet altında bulundu­rur.[8]”

Eğer Kur'an-ı Kerim'e bakılsaydı, cumartesi yasağını çiğneyen Yahudilerin yaptığı ile faizi meşrulaştırmak için yapılan göstermelik alış-veriş arasında kolayca bağ kurulabilirdi[9].

Başvurduğumuz kitaplar yüzlerce kişi tara­fın­dan çoğaltılarak bize ulaştırıldığından bu ki­tap­lara sonradan bazı görüşler, kasıtlı olarak sokulmuş olabilir. Mesela faize kılıf uydurma ile ilgili bilgileri ilk defa Fetvây-ı Kadîhan’ vermektedir. Ben bu bilgilerin o kitaba kasıtlı olarak sonradan eklendiği endişesini taşıyorum.

Fetâvây-ı Kadîhân bu görüşün Ebu Yusuf’a ait olduğunu yazıyor. Halbu ki, Ebu Yusuf (öl. l83 h.) ile Kadihân (öl. 592 h)  arasında  400 seneden fazla bir süre vardır. Bu süre zarfında yazılmış olup elimizde bulunan kaynaklarda bu hu­susun Ha­nefî mezhebinde caiz görülmediği ifade edildi­ğine göre büyük bir ihti­malle Kadîhan da aynı şeyi yazmış ama kötü niyetli biri, ki­taba bu ilaveleri yapmış olabilir.

Ayrıca bir kimse ne kadar bilgili ve faziletli olursa olsun hata edebilir. Öy­leyse yapıla­cak tek şey, Kur'an'a göre sorumlu olacağımız dü­şün­ce­sini zihinlere tekrar kazımak ve hayatımızı Kur'an'a göre, baştan aşağı  gözden geçirmektir. Yoksa ahirette şöyle bir durumla karşıla­şabiliriz: 

“ O gün yanlış davranışlara batmış kişi iki elini ısırır da der ki; “ Ah keşke ben de o  elçi ile birlikte bir yol tutmuş olsaydım.

Ah!!.. yazık oldu bana, keşke falancayı dost edinmeseydim.

Gerçekten de beni Kur'an'dan saptırmış. Hem de o bana kadar gel­mişken.   İşte şeytan insanı böyle yüzüstü bırakır.

Elçi diyecektir ki,  “ Ya Rabbi, doğrusu be­nim kavmim bu Kur'anı kendi­lerinden uzak tuttu­lar.” (Furkân 25/27,28,29,30)

MÜRİT- Bunca şeyden sonra ne yapılma­sını önerirsiniz.

BAYINDIR- Yapılacak şey basit bir metod de­ğişikliğidir. Her hangi bir konunun hükmünü araştı­rırken, fıkıhta belirtildiği gibi önce Kur'an'a, sonra sünnete, sonra icmaa başvurmalı, bun­lardan sonra müctehidlerin görüşlerini okumalı­dır. Halka dinlerini anlatırken de bu sıra gözetil­melidir. Mesela orucu bozan şeyler okunmak isteniyorsa önce ilgili âyet kavranmalı, sonra hadislere ve icmaa bak­malıdır. Müctehidlerin görüşlerini bunların ışığında okumak gerekir. İşte bu davranış bizi Kur'an ve Sünnete bağ­layacak ve kötü niyetlilerin kitaplarımıza sok­muş olabi­leceği hura­feleri ortaya çıka­ra­caktır.

İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağ­lanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine ki­tap verilen­ler gibi olmasınlar; üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; on­lardan çoğu yoldan çıkmıştır. (Hadîd 57/16)


 

[1]- İbnu'l-Kayyım el- Cevziyye, I'lâmu'l-Muvakkıîn, Beyrut l407/1987 c. I, s. 54.

[2]- İbnu'l-Kayyım, a.g.e. c I, s. 75.

[3]- İbnu'l-Kayyım, a.g.e. c. I, s. 76.

[4]- İbnu'l-Kayyım, a.g.e. c. I, s. 79.

[5]- Subhi Salih, Ulûmu'l- hadisî ve mustalahuh Beyrut, 1969, s.39-41

[6]- Şer'iyye Siciller Arşivi, Evkaf-ı Hümâyûn Mahke­mesi, İdâne Sicili No, 743, v.7.

[7]- Kadîhan, Hasan b. Mansur el-Özcendi, (592/1196) Fetâvâ Kadîhân, tarih ve yer yok, s. 244,245.

[8]- Ebû Davûd, Büyû 54; Ahmed b. Hanbel 2/84; Zeylâî, Nasbu’r-Râye Kahire, 1357, cilt 4, sh.16-17, Bu ki­tapta hadisin tahrici yapılmış, sahih olduğu ve ricali­nin sika'dan bulunduğu tesbit edilmiştir.

[9]- Cumartesi yasağını çiğneyen yahudilerle ilgili olarak 50. sayfada "Müslümanları Batıran Şirk" başlığı altında bilgi verilmiştir.