Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt11 - Hasanelbennarisaleler

DÂVA YOLUNDA

ÖNEMLİ TALİMATLAR VE AÇIKLAMASI

HASAN EL-BENNA HAKKINDA

 

Asrımızda İslâm dâvasının öncüsü olduğu için Hasan el-Benna'ya «İmam» ve «Mürşid'ül-âm» unvanları verilmiştir. Başlattığı dâvayı yürütürken bir suikaste kurban gittiği için de «şehîd» deniliyor.

Hasan el-Benna. Hicrî 1324 - Milâdî 1906 yılında, Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarındaki Mahmudiye kasabasında dünyaya geldi. Babasının adı Ahmed. dedesinin adı Abdurrahman el-Benna'dır. Babası İlim sahibi ve büyük muhaddislerdendi.

Hasan el-Benna ilk ve orta tahsilini kendi kasabasında yaptıktan sonra yüksek tahsil İçin başkent Kahire'ye gitti ve Kahire Universitesi'nin Dârül-Ulûm Fakültesinden mezun oldu. Yüksek tahsilden sonra İsmailiye şehrinde lise öğretmenliği yapmaya başladı.

(1) Bu bilgiler Zerkalî'nin «El-A'lâm» adlı kitabıyla Saîd Ramazan'ın «el-Havatır» adlı eserinden derlenmiştir. (Mütercimler)

10

Küçük yaşta yeteri kadar din bilgisi almış, çok miktarda âyet ve hadîs ezberlemişti. Müslümanlığını severek yapıyordu. Yüksek tahsili sırasında kendini kitap okumağa vermişti. Yeteri kadar islâmî bilgisi bulunduğu İçin, daha çok islâm ideolojisi dışındaki kitapları okuyor ve islâm prensipleriyle mukayeseler yapıyordu, islâm nizamı yanında bütün ideolojilerin sönük kaldığını gördükçe İslama daha çok sarılıyor ve onu, içine sindire sindire yaşıyordu.

Hasan el-Benna, islâm dininin sahabe devrin- , deki yaşanış şekline sonsuz hayranlık duyardı. İs-lâmın bugün de aynı şekilde yaşanmasını, müslü-manların o temiz ve berrak hayata tekrar kavuşmasını İsterdi. O hayata dönüldüğü takdirde İslâm âleminin maddî ve manevî bütün problemlerinin çözüleceğine sonsuz İnancı vardı, islâm'ı iyi bilen herkesin bu inancı taşıyacağını söylerdi. Müslüman olup da bu inançtan mahrum yaşayan kimselerin islâm Dini'ni İyi öğrenmemiş olduklarını ve bu yüzden o İnanca eremediklerini sık sık tekrarlardı. Bu yönleriyle onları mazur görmeye çalışarak: «İslâm'ı birbirimize öğretmeliyiz. Felâketler cehaletlerden doğar. Her şeyden önce mukaddes dinimizi iyi öğrenmeye, öğretmeye ve toplum olarak onu yaşamaya mecburuz» derdi.

İmam Hasan el-Benna, inandığı islâm dâvasını yerçek müslümanlara açmak ve aynı istikamette onları biraraya getirmek istiyordu.   Bunun   için   de

11

halka inmek ve işe henüz bozulmamış olan halk tabakasından başlamak gerekiyordu. İsmailiye'de öğretmenlik yaparken bu fikrini ilk defa, kültürlü ve dindar olan yakın arkadaşlarına açtı. Onları ikna etti. Fikir birliğine vardılar. Birlikte kahvelere gidiyorlar, kahvede vakit öldüren müslümanlara son derece hoşgörü içinde sokuluyorlar, onlarla tatlı tatlı sohbetler yapıyorlar ve günün birinde birkaçjnı alıp namaza götürmeye muvaffak oluyorlardı. Sonra onlar da, İslâm'ı ve müslümanların gerçek görevini daha iyi öğreniyor ve dâva kervanına katılıyorlardı.

Böylece adetleri çoğaldı. 1929 yılında, merkezi İsmailiye'de olmak üzere «İhvan-ı Müslimîn» (Müslüman Kardeşler) adlı malûm teşkilâtı kurdular. Hasan el-Benna 23 yaşındaydı. Teşkilâta başkan seçildi. Kendisine «Mürşid'ül-âm» unvanı verildi. Artık şe-hir-şehir, köy-köy, kasaba-kasaba dolaşarak konferanslar veriyorlar, sohbetler yapıyorlar ve İslâm dâvasının önemini müslümanlar arasında yaymaya çalışıyorlardı. Her gittikleri yerde teşkilâtın bir şubesi açıldı. Teşkilât her gün biraz daha genişliyordu. Müslümanların kızlarını dinî, terbiyeyle yetiştirmek ve kadınları da bu dâvaya katmak için İsmailiye'de bir de «Müslüman Anneler Enstitüsü» kuruldu.

Bu arada Hasan el-Benna'nın öğretmenlik görevi Kahire'ye nakledildi. Dolayısiyle, teşkilâtın genel merkezi de Kahire'ye getirildi. Müslüman Kardeşlerin son derece ihlâs ve samimiyetle başlattıkları bu dâva

12

Kahire'de büyük bir sevgiyle karşılandı. Teşkilât çemberinin gün geçtikçe genişlemesi o gün için Mısır'ı sömürge gibi kullanan İngiltere'nin dikkatini çekmeye başlamıştı.

ihvan-ı Müslimîn Teşkilâtı İstâm'ın iyi öğrenilmesine, toplum dertlerinin İslâm prensipleriyle tedavi edilmesine çok önem veriyordu. Mısır'ın bir çok yerinde enstitüler, okullar, hastahaneter ve talim terbiye yerleri açtı. Kahire'de günlük «mvtn-ı Müslimîn» gazetesi çıkarılıyordu. Bu gazete Mürşid'ül-âm Hasan el-Benna'nın minberi sayılıyordu. Teşkilât gün geçtikçe genişledi ve Mısır'ın sınırlarını da aşarak bir çok arap ülkelerinde şubeler açıldı. İslâm âleminde en kuvvetli teşkilât haline geldi.

O tarihlerde Mısır krallıkla idare ediliyordu. Kral ve Mısır hükümeti bu teşkilâtın devamlı büyümesi karşısında endişe duymağa başladı. Müslümanların İslâm prensiplerine bağlanarak birlik hâline gelmesi, ingiltere, Fransa, Amerika gibi batılı ülkeleri daha çok düşündürüyordu, islâm âlemi gerçek mânada Kı^an'a sarılıp tek kuvvet hâline gelirse dünya stratejisi ters dönecekti. Özellikle İngiltere bu teşkilâtın dağıtılması için Mısır hükümetine baskı yapmaya başladı. Hükümet, teşkilâtın faaliyetlerini engelliyor ve kapatmak için bahaneler arıyordu. Kapatmak mümkün Olmadı. Fakat, büyük lider Hasan el-Benna, 1949 yılı Şubat ayında tertiplenen bir suikastla şe-hîd edildi. Şehîd olduğunda henüz 43 yaşını doldur-

13

momıştı. Seyyid Kutup'lar, Muhammed Kutup'lar. Şeyh Fergali'ler, Abdülkadir Udeh'ler, Saîd Ramazan'-lar ve daha yüzlerce İslâm mücâhidi onun manevî medresesinde yetiştiler.

Bu yolda şehît olan bütün mücâhit^.© Hak Te-âlâdan sonsuz rahmetler diler, hayatta olanlara ise muvaffakiyetler niyaz ederiz.

Hasan Karakaya H. ibrurüm Kutlay

Ö NS ÖZ

Allah'a hamd ve Resulüne salâtü selâm olsun...

Bu risale. «MÜSLÜMAN KARDEŞLER»in umum mürşidi olan muhterem Hasan el-BENNA'nın hutbe ve makalelerinden bir bölümünü ihtiva eder.

İslâm dâvasının her tarafa yayılması, buna inananların gün geçtikçe artması, Allah Teâlâ'nın bu dâvaya bir lütfü ve ihsanıdır.

Bu dâvanın birinci maksadı, insanların kalbinde îmanı yerleştirmek olduğu için, bunun temelinde yatan düşünceyi aydınlatacak olan fikirlerin yayınlanması gerekmektedir.

Bu gayeyi gerçekleştirecek en hayırlı vesile olarak muhterem mürşid Hasan el-BENNA'nın makale ve hutbelerini gördük. Çünkü bu dâvanın kurucusu, ayakta tutan direği ve çarpan kalbi o zattır.

Bu risalenin muhtevasını, yirmi yıldan beri «Müs-

Risaleler 11

F. 2

18

lüman Kardeşler Mecmuasında yayınlanan makalelerden seçtiğimiz mevzular teşkil etmektedir.

Bu makalelere dair görüşümüzü belirtme yetkisine sahip olabilirsek, sözümüz şu olacaktır: «Bu makaleler, Müslüman Kardeşlerin dâvasının bölünmez bir bütün olduğunu ve bu dâvanın yirmi yıldan beri asaletini tamamen koruduğunu gösteren büyük bir delildir.» Bu hakikati idrâk etmek isteyenler, Müslüman Kardeşlerin dâvasını incelesinler. O zaman mes'elenin özüne erecekler ve dâvanın her konuda bir noktadan hareket ettiğini göreceklerdir.

Müslüman Kardeşler

 

YENİ YILA GİRERKEN (1)

Kardeşim, yeter artık bu gaflet!..

Muharrem ayını gören her müslüman, İslâm'ın tarihteki haşmetli zamanlarında bu mübarek ayın ne gibi şanlı ve şerefli günler geçirdiğini hatırlamalıdır.

O şanlı ve nurlu günlerin karşısında, bugünkü İslâmî yaşantının ne duruma düştüğünü görmeliyiz artık.

Muharrem ayının her müslümandan beklediği vazife budur.

«Ne şu insanlar, tanıdiğım o insanlar!

Ne de bu ev. bildiğim o evdir!»

(1)   Bu makale 16-Nlsan-1935 yılında «Müslüman Kardeşler Mecmuasunın İlk sayısında yayınlanmıştır.

20

Muharrem ayını gören hef müslüman, evvelâ geçen yılını gözden geçirmeli, eğer o yıl içinde hayır işlemişse buna şükür ve Allah'a hamd etmelidir. Şayet fena bir şey işlemişse ondan vazgeçmeli ve Allah'tan affını dilemelidir. Yeni yılını ümitle, azimle; kaçırılan fırsatları yeniden elde etme arzusuyla ve gelecek zamandan da faydalanma hazırlığıyla kar-şılamalıdır.

«Hidâyette olanların Allah hidâyetlerini artırır ve

takvasını verir.» (2)

«Her kim ki, işlediği zulüm arkasından tevbe edip kendini düzeltirse, Allah onun tevbeslni kabul eder. Şüphesiz ki Allah, affedici ve merhamet edicidir.» (3)

İdeâl itibariyle insanlar üç sınıftır:

1 — Gayesiz insanlar:

Bu sınıf insanlar", sadece kendilerinin iki ayakla yürüyen, iki elle çalışan ve iki kulakla işiten bir varlık olduklarını anlayabilirler. Başka bir şey anlamazlar. Bu tip insanların varlığı yokluğundan farksızdır. Bunların varlığıyla dünya bir şey bulmuş sayılmadığı gibi yokluklarıyla da bir şey kaybetmiş sayılmaz.    •

Bu çeşit insanlar, korkunç bir çölde fısıltı halindeki konuşmaya benzerler. Rüzgâr alıp götürür, fezada yok olur.

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'inde bu gibi insan-

(2)    Muhammed Sûresi, âyet: 17.

(3)    Malde Sûresi, âyet: 39.

21

lan bizlere şöyle izah buyuruyor: «Yemin olsun ki, birçok cin ve insanı cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler, işte bunlar hayvanlar gibi hatta daha aşağıdırlar. Bunlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.» (4)

Sakın bu sınıftan olma kardeşim!..

2 — Materyalist insanlar:

Bu gruptan olan insanlar, maddenin tahakkümüne boyun eğmişler, şehvanî arzularının kölesi olmuşlar ve zevklerinin hizmetçisi haline gelmişlerdir. Tamah ve arzuları bunları çekip sürükler ve yokluğa götürür.

Bu çeşit insanlar, hayatı; yeme, içme, oynama ve eğlenmeden ibaret sonarlar. Nefis ve arzularının zebunudur onlar... Herhangi bir yolla arzularını tatmin etmeye çalışırlar. Başka bir şey düşünmezler. Hayvani hislerini doyururken işledikleri günahları, ayaklar altına aldıkları namusları, işledikleri cinayet ve zulümleri asla düşünmezler, düşündükleri sadece zevkleridir.

Bu tûr insanların dünyada halleri işte budur. Kıyamet gününde de kendilerine şunlar söylenecektir: «O inkâr edenler ateşe atıldıkları zaman: Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız,

(4)   A'raf Sûresi, âyet: 179.

22

onların zevkini sürdünüz. Bugün ise, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı zelil edici bir azap göreceksiniz.» (5)

Ey kardeşim, sakın bu sınıftan da olma, böyle-

lerinden kaçın...

3 — İlâhî hidâyete mazhar olmuş insanlar:

Bu sınıftan olan insanların kalplerini ilâhî nur aydınlatmış, gönüllerini hidâyet kandilleri nurlandır-mış. şek ve şüphe bulutları parçalanıp üzerlerinden gitmiş, hakikatları kapatan perdeler gözlerinin önünden kaldırılmış, böylece gayelerinin ne olduğunu idrâk etmişler, doğru yolu bulmuşlar, geleceklerine güvenle bakmışlar ve şu ilâhî nidaları dinlemişlerdir:

«insanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?» (6)

«Sizi boşuna yarattığımızı ve bize hiç döndürül-meyeceğinizl mi sandınız?» (7)

Böylece basiretleri açılmış, fikirleri aydınlanmış, şuurlanmışlar, gayelerinin ne olduğunu araştırmaya başlamışlardır. İşte bu kimselere Kur'an-ı Kerim'de şöyle işaret ediliyor:

«İnsanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.» (8)

«Kim ateşten uzaklaştırılır cennete koyulursa ar-

(5)  ¦ Ahkâf Sûresi, âyet: 20.

(6)    Kıyamet Sûresi, âyet: 36.

(7)    Mü'min Sûresi, âyet: 115.

(8)    Zariyat Sûresi, âyet: 56.

23

tık o, kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten aldatıcı me-tâdan başka bir şey değildir.» (9)

«Bilâkis siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret daha hayırlı ve daha bakîdir.» (10)

«Şu halde Allah'a koşun. Doğrusu ben sizi ondan apaçık korkutanım. Allah'a karşı başka bir ilâh edinmeyin. Doğrusu ben sizi ondan apaçık korkutanım.» (11)

İşte gayelerinin ne olduğunu öğrenen bu insanlar, Allah'a (c.c.) ihlâsla kulluk ederler, rızasına ermeye çalışırlar, cennetini temenni ederler, dünyayı kalblerinden çıkarırlar, dünyaya sadece kendilerini Rablerine ulaştırdığı nisbette önem verirler ve ciddiyetle çalışırlar... İşte hakikî insan bunlardır. Değerli insanlar çok azdır ya!..

Resulullah'ın şu mübarek kelâmı ne kadar yerindedir: «İnsanlar, içlerinde binilmeye elverişli biri bulunmayan yüz deveye benzerler.» (12)

Cenabı Hak, bu gibi insanları hidâyetine eriştirir ve inayetini bunlardan kesmez. Allah'ın seçkin kulları işte bunlardır. Bunlar, Allah'ın dâvasını ayakta tutarlar, şeriatına yardım ederler, her türlü fitne ve fesadı önlerler.

(9)    Al-i Imran Sûresi, âyet: 185.

(10)    A'lâ Sûresi, âyet: 10.

(11)    Zariyat Sûresi, âyet: 50-51.

(12)    Buharı, Müslim, Tirmizi. tbn Mâce.

24

«Elbette ki, bizim uğrumuzda cihad edenleri doğru yolumuza sevk ederiz. Şüphesiz ki Allah iyilik edenlerle beraberdir.» (13)

Ey kardeşim! Sen de bunlardan olmaya çalış. Çünkü, bunlarla oturan zararla kalkmaz. Yeni yılında birinci işin, gayeni belirtmek ve onu bilmek olsun. Azmini yeniden kuvvetlendir. Geçen yılını hayırla dolu olarak yola verip, gelecek yılını gayene doğru ilerleyerek karşıladığın gün selâm-.sana kardeşim...

(13)   Ankebût Sûresi, âyet: 69,

İKİ YOLDAN BİRİ (1)

Bugün Mısır'da, bir kalkınma ve bir uyanma mevcuttur. Mısır, intikal merhalelerinden en tehlikeli bir devreyi yaşamaktadır. Tam bir yol ayrımında bulunmaktadır. Mısır'daki ıslâhat ve reform dâvası, bir zamanlar İs'âmî fikre karşı çıktı ise de, artık bugün, o düşüncesinden yavaş yavaş vazgeçmekte ve İslâm'ın mübarek himayesi altına girmeye yaklaşmaktadır.

Burada, umum ıslâhat fikrinden veya genel kn! kınma düşüncesinden bahsedecek değilim. Sadece çağdaş kalkınmamızda islâmî ıslâhatın yerini ve memleketimizde, hatta bütün doğuda İslâm'a davet edenlerin tuttukları yolları aydınlatmaya çalışacağım.

(1)   6 Ağustos 1935 yılında «Müslüman Kardeşler Mecmu-asunda yayınlanmıştır.

26

İslâm'a davet eden zatlar, iki kısma bölünmüşlerdir   :

Birinci kısım, İslâm Dini'ni esas kabul etmekte, ikinci kısım ise batı medeniyetini esas almaktadır.

1 — Çağrısında İslâm'ı esas alan grup: İslâmî kaynaklara başvuruyor, onları anlamaya çalışıyor, İslâmî görüşleri inceliyor ve İslâm'ın kaidelerini diğer kaidelerden ayırmaya çalışıyor. Kaynak olarak, Kur'-an-ı Kerîm'e Resulullah'ın sünnetine ve İslâm Dini'ni herkesten iyi bilen selef-i salihînin fıkhına dayanıyor.

Evet bu grup, dâvasına esas olarak bunları kabul ediyor; kıstas olarak İslâm Dini'ni seçiyor; bütün kalkınma şekillerini ve uyanmanın eserlerini bu kıstasla ölçüyor.

Şayet karşısına Avrupa medeniyeti veya asrın istekleri çıkarsa bunları islâm mîzanıyla ölçer. Eğer uygun bulursa kabul eder, yoksa değiştirir, atılması gerekeni atar, düzeltilmesi icap edeni düzeltir, böylece onları İslâm'a uygun hale getirir.

Fakat Avrupa medeniyetinden veya zamanın bir takım icablarından İslâm'a ters düşenleri veya İslâm'a' uymayanları şiddetle reddeder. İnsanları onlardan sakındırır, zararlarını gözlerinin önüne serer ve Allah Teâlâ'nın şu kelâmını onlara hatırlatır: «Ey îman edenler! Kâfirlere itaat ederseniz sizi gerisin geriye çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz. Hal-

27

buM mevlânız Allah'tır. O, yardımcıların en hayırlısı-dır.» (2)

Şüphesiz ki bu gruptan olan tebliğciler, hakikatin tâ kendisine varmışlar, gerçekten İslâm'a davet etmişler, Allah'ın dinine yardımda bulunmuşlardır. Bunlar ne aldanmış ne de sapmışlardır.

Ancak bu grup, büyük zorluklarla karşılaşmaktadır. Önüne sayısız engeller çıkmaktadır, çünkü fikirler buna ters düşmektedir, şehvet arzuları baskı yapmaktadır. Yaldızlı gösterilen bâtılın fırtınaları, seyretmekte oian gemisine mani olmak istemektedir, Mifletimizin dinî meselelerde ihtilaf etmesi dini deri gibi ters giymesi, neyi iddia ettiklerini ve neyi kabullendiklerini bilmez derecede şaşkınlık içinde bulunması; «Her fırka (kendi) ellerindeki ile sevinmesi» hakikati (3) bu İslamcı grubun karşısına çıkan engelleri daha da güçleştirmekte ve aşılmalarını zorlaştırmaktadır.

İslâm'ı esas kabul eden bu tür davacılar azdır, fakat sabırlıdır, mükâfatını Allah'tan bekler, inancı uğrunda cihâd eder, fırsatını buldukça inancını hâkim kılmaya çalışır. Çünkü doğunun kalkınması için, Allah Teâlâ'nın hidâyet ve nur kıldığı İslâm'dan başka bir çıkar yol yoktur. Zira İslâm Kur'an-ı Kerîm'in beyan ettiği bir inançtır. Bütün beşerî rejimlerden üs-

(2)    Al-l îmran Sûresi, âyet: 149.

(3)    Rûm Sûresi, âyet: 32.

28

tün, ilâhî bir nizamdır. Bu inanç değiştirilemez, tâviz vermeyi asla kabul etmez.

Bazı insanlar, bu grubu donuklukla, dâvalarını gericilikle itham ederler. Çünkü onlar, islâm Dini'-nin yüce gayesini unutan şehvetperestlerin mikros-knplnnyla bu gruba bakarlar. Ancak bütün bunlar İslûmcı grubu yolundan engelliyememektedir. Onlar, yollarında devam ederler, Rablerine güvenirler, Allah Teâlâ'nın şu kelâmını şiar edinirler:«i«Hem biz ne diye Allah'a güvenip O'na dayanmayalım? Halbuki O bize doğru yolları göstermiştir. Biz yaptığınız eziyetlere cihette dayanacağız. Tevekkül edenler sadece Allah'a güvensinler.» (4)

2 — Batı medeniyetini esas kabul eden ikinci grup: İslâm'a davet ettiğini iddia eder. Bu grup yo-

• tunu kaybetmiş, gayesinden uzak kalmış, gözlerini batı medeniyeti kör etmiş, kendilerinde İslâm'ın müs-lümanlara bahşettiği yenilmezlik hissi zayıflamıştır. Bunlar ya çevrelerinin tesirine kapılan veya bilgileri

¦mniKjut olan yahut İslâm'ın ruhundan uzak kalan kimselerdir.

Bu grup davacılar, batı medeniyetini esas alırlar, İslâm Dini'ni bu medeniyete uydurmaya çalışırlar. İslâm Dlni'nin batı medeniyetine ters düşmeyecek bölümlerini baş tacı ederler, bu yolla da halkın sevgi-

(4)   İbrahim Sûresi, âyet: 12.

29

sini kazanırlar ve kendilerini İslâm'ın savunucuları gibi göstermeye bir yol bulurlar.

Ne var ki İslâm'ın, batı medeniyetine uymayan kısımiarım kökünden kurutmaya çalışırlar. Bakarsın, İslâm'da olmayan bir şeyi ona yamamak isterler, veya İslâmî bir esası inkâr ederler. Kendileri mugalataya düştükleri gibi, insanları da mugalataya sürüklerler. Çeşitli te'vil yollarına kaçarak isteklerine dayanak bulmaya çalışırlar. Bütün gayeleri İslâm'ı Avrupa'ya uydurmaktır.

İşte bu grup da İslâm'a hizmet ettiğini iddia eder. Çağdaşlık dâvasını ileri sürer. Kendilerinin gerçekten modern âlimler olduklarını haykırırlar. Yalan değii bunlar, günümüzde dünyayı yağma eden batı medeniyetine aykırı olmayacak şekilde kendilerine göre modern bir İslâm icad ettiler. Mukaddes dinimizi, altınıyla gümüşüyle, kadınıyla ve bütün sefaha-tiyle dünyayı yağma eden batı medeniyetine uydurmaya çahşular.

İslamcı geçinen bu ikinci grubun iddialarına, şahsiyeti zayıf olan kişiler veya İslâmî bilgilerden nasibi olmayanlar inanmakta, bu sahtekârları çağın İslâm liderteri sanmakta ve bunların İslâm'ı, müslü-manları ve şeriatı kurtaracak birer elçi olduklarını zannetmektedirler.

Gerçekten İslâm'a sarılan birinci grupla, İslamcı geçinen ikinci grubun aralarındaki farkı anlamak

30

için, şu meselelerde her iki grubun görüşlerine bir göz atalım :

1 — FAİZ HAKKINDA İSLÂM'IN GÖRÜŞÜ NEDİR?

a)    İslâm'ı, düşüncelerine ve  davalarına  esas alan birinci grup der ki: «İslâm faizin ..azını da çoğunu da haram kılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ faizin hiç bir çeşidini diğerinden ayırmaksızm şöyle buyurmuştur: «Allah, alışverişi helâl faizi ise haram kılmıştır.» (5) «Faizden geri kalan kısmını bırakın.» (6) «Her faiz haramdır» buyrulmuştur.

İslâm Dini'nin ruhu da bu umumî haramlığı destekler. Avrupa medeniyeti ise bu görüşün aksine bina edilmiştir. Biz buna önem vermeyiz, dinimizden tâviz vererek düşmanlarımıza uyamayız. Bize düşen doğru yolda devam etmektir. ALLAH (c.c.) dinine yardım edecek ve davasını gerçekleştirecektir.»

b)    İslamcı geçinen ikinci grup ise; Avrupa medeniyetinin faizci görüşünü olduğu gibi kabul ederler. İslâm'ı buna uydurmak için çeşitli yollara başvururlar:

Bazan  şu âyeti celileden kendilerine bir delil

(5)    Bakara Sûresi, âyet: 275.

(6)    Bakara Sûresi, âyet: 278.

31

çıkarmak isterler: «Ey îman edenler! Faizi kat kat yemeyin.» (7) Bundan, az faiz yemenin haram olmadığını iddia ederler. Bazan da, faizin şartları olan «Aynı miktar karşılığı, fazla bir şey alma» meselesini maske edinmek isterler. Bazan da zaruret olduğunu, faize ihtiyaç duyulduğunu ileri sürerler. Daha bunlardan başka bir takım sebepler zikrederler. Bütün maksatları kendi isteklerini temize çıkarmak ve İslâm'ın görüşünü aslının hilâfına yorumlamaktır.

2 — İSLÂM'IN GETİRDİĞİ CEZALARIN

GÜNÜMÜZDE NE DERECEYE KADAR YARAYIŞLI OLUP OLMAMASI MESELESİ:

a) İslâm'ın ceza sistemi, suçluyu cezalandırmak ve başkalarını caydırmak gayesini gütmektedir. Bunun içindir ki, ancak ağır ceza yoluyla tedavi edilecek suçlara ağır cezalar konulmuştur. Meselâ; İslâm, hırsızın elinin kesilmesini, evli olduğu halde zina edenin recmedilmesini, bekâr iken zina edene ise yüz değnek vurulmasını emreder. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Mahzûmî kabilesinden bir kadının hırsızlık ettiği için elini kesmiştir. Buna dair hiçbir kimsenin aracılığını kabul etmemiştir. Maiz adlı zina eden bir zatı, recmetmiş ve hiçbir iltimas kabul etmemiştir.

(7)   Al-i tmran Sûresi, âyet: 130.

32

İslâm'ı esas alan cemaat, İslâm ceza sisteminin olduğu gibi alınmasını ve bizden önceki müslüman-lann tatbik ettikleri gibi, tatbik edilmesini gerekli görmektedir. Çünkü bunlar, insanlığın huzur ve re a-hının ancak bu yolla sağlanacağına inanırlar; İsla n ceza nîzamını tatbik eden memleketlerin bu hakikati ortaya koyduklarını bildirmekte ve batılı ülkelerin ceza sisteminin gevşeklikle tanındığı, çünkü bunların şehvet arzularının köleleri olduklarını ve yalancı insancıllık iddia ettiklerini beyan etmektedirler.

b) Batı medeniyeti hayranı ikinci grup ise, be-^ serî kanunlara gönül verir. Allah'ın emrettiği ve Re-sulullah'ın tatbik ettiği ilâhî nizama yüz çevirir çeşitli te'vil yollarına başvurur durur.

Şüphe yok ki, birinci grup Allah'ın nuruna ve hidâyetine kavuşmuş, kırılmaz bir kulpa sarılmış ve pişman etmeyen bir yolu tutmuştur. İnsanları ikna edebilirse vazifesini tamamiyle yapmıştır. Şayet bu yolda şehid olursa candan dilediği neticeye ulaşmıştır. Emaneti yerine getirmiş ve Allah'a (c.c.) verdiği ahde vefa göstermiştir.

İkinci grup ise, yolunu kaybetmiş, başkalarının emri altına girmiştir. Eğer batı medeniyeti, bunların yürüdüğü yoldan başka bir yol tutsa bakarsın ki bunlar, hemen yollarını bırakıp onların yolunu tutarlar. O zamana kadar koydukları kaideleri bozup, temel taşlarını yıkmaya başlar ve her gün yeni bir temel ntmaya çalışırlar.

33

Bu tür düşünen insanlar, şunu iyi bilmelidirler ki, bugün batı medeniyeti kökünden yıkılmakta, temelleri çökmektedir. Avrupalılar dahi bu kokmuş medeniyetten huzursuz ve rahatsız olmuşlardır.

Avrupa'nın siyasî görüşlerini, diktatörler saçıp savunmadılar mı? İktisadî görüşlerini, insanların acısını çektiği o boğucu bunalımlar çürütmedi mi? İçtimaî görüşlerini, nazizm, komünizm ve faşizm gibi daha aşırı teorileri kökünden kazımadı mı? Bütün insaflı felsefeciler ve ıslahatçılar, batı medeniyetinin elîm verici eserlerinden yakınmıyorlar mı?

Bütün bunlardan sonra, batı medeniyeti hayranı bizim efendiler ne istiyorlar? Kokmuş medeniyeti canlandırmak mı? Yoksa bâtılı, hak göstermeye çalışmak mı?

Ey Müslümanlar, sizi Allah'a davet edeni dinleyin. Allah'a îman edin. Resulullah'ın getirdiği ve sahabeyi kirâm'ın yaşadığı hakikî İslâm'ı kalkınmanıza rehber edinin.

tKopük uçar gider. İnsanlara fayda veren şey-lerse yerde kalır.» (8)

Siz de sellerin üzerinde giden çörçöp gibi olmayın. İnsanlara hayat bahşeden sular gibi olun.

(8)   R&'d Sûresi, âyet: 17.

Risaleler 11

F. 3

I

TEK YÖNLÜ OLMAK YETMEZ (1)

Tehlikeli bir intikal devresi geçiren, müstakbelde ilerlemiş ve gelişmiş bir hayatla yaşamak isteyen, günümüzün kalkınma ve uyanmasından faydalanmak arzusunda olan bizim gibi bir milletin tek yönlü bir ıslâhata başvurması elbetteki doğru olamaz. Genel bir ıslâhata girişmesi gerekir. Hiç bir aksaklık ve kusur olmadan muntazam bir şekilde kalkınmak isteyen bir milletin sosyal, siyasal, iktisadî, fikrî, ilmî, hukukî ve ahlâkî bütün yönlerden ıslâhata girişmesi lâzımdır.'

Bir devreden diğerine intikal etmeyi icab ettiren sebepler, bütün bu hususları etkilemiştir. Islâhat-

(1)   Bu makale, 29 Kasım 1934 yılında «Müslüman Kardeşler Mecmuasunın 30. sayısında yayınlanmıştır.

36

çıların dikkatli davranmaları ve bu hususların hepsine önem vermeleri lâzımdır. Sadece bir yönlü ıslâhata girişmemeleri gerekir.

1  — GEÇİŞ DÖNEMİNİN SOSYAL YÖNDEN

TESİRLERİ:

Bugün doğuda mevcut olan içtimaî nizamlar istikrarsız ve karışıklık içindedir. Bunlar, ne doğulu ne de batılı bir nizama benzerler.

Meselâ : aile nizamı, okul nizamı, örf ve âdetler, karşılaşmalar, konuşmalar hatta ziyaret ve selamlaşmalar bile intizamsız ve gelişigüzel bir halde devam etmektedir.

Bir tarafta dinine sımsıkı sarılan, örf ve âdetlerine bağlı kalanlar bulunmakta, diğer tarafta ise nefsine uyanlar, örf ve âdetleriyle istihza edenler bulunmaktadır.

Hülâsa ülkemizde, herkesin ihtiram edeceği ve insanları bir noktaya doğru sevk edecek sosyal bir örf mevcut değildir ki, bu örf ve âdet birliği insanlara bir nizam altında yaşamayı öğretsin.

2  — GEÇİŞ DEVRESİNDE OLMAMIZIN

İKTİSADÎ YÖNDEN BIRAKTIĞI TESİRLER:

Bizim en âcil tedaviye muhtaç olan hastalığımız, iktisadî durumumuzdur. Zira, dahilî borçlar almış yürümüş, fakir-zengin herkes borçların altından kalka-

37

maz hale gelmiştir. Diğer yandan bankacılık, ticaret kanunumuzun sistemi, faizin meşru kabul edilişi, ticaret erbabını, çiftçiyi ve arazi sahiplerini zor duruma düşürmüştür. Memleketin servetini dış devletlere ve yabancılara aktarmış ve memleketimize ağır yükler yüklemiştir.

Dahilî borçlarımız, Mısır'da tarıma elverişli araziye taksim edilse Feddan (2) başına yetmiş Cüneyh düşmektedir. Bu şunu ifade eder: Mısır'ın bütün arazisi yabancıların borcunu ödemeye ancak yeter. Başka bir deyimle, Mısır'ın arazisi yabancıların mülküdür. Şüphesiz ki bu durum kalbimizi yaralamaktadır.

Yabancı şirketler, yabancı eşyalar, lüks eşyalar, yerli ve yabancı içkiler, yabancı kadınlar ve yabancı komisyoncular millî serveti tahrip eden birer faktörlerdir. Bunlar, iktisâden kalkınmak için yok edilmesi zarurî olan bir takım engellerdir. Çalışma kudretinde olan işçilerin işsiz kalmalarına sebep de budur. Vatandaşların elinde kalan mal ve değerlerin yabancılar tarafından sömürülmesine neden de budur.

3 — İNTİKAL DEVRESİNDE OLUŞUMUZUN AHLÂKÎ YÖNDEN MENFİ TESİRLERİ:

İnsanlara en az yeme içme kadar lüzumlu olan ahlâk ele alınırsa, şunlar müşahede edilir: Ahlâk İn-

(2)   Feddan : Yaklaşık olarak 4200 metrekare (3 dönüm).

38

sanların kafalarından silinmiş, temelleri sarsılmış, kaide ve esasları tamamen ortadan kalkmıştır.

İnsanlar, her toplumda, her çevrede ve her yerde yüksek ahlâkın yolunu şaşırmışlardır.

Milletin yaşantısının her dalında ahlâkî huzursuzluk ve ruhî bunalımlar müşahede edilmektedir.

Liderlerimizin ve sorumlularımızın, fakir ve âcizlere karşı alçak gönüllü olmaları, zalimlere, mütecavizlere karşı ise izzet ve şereflerini korumaları gerekirken; biz bunlardan tam aksini görmekteyiz. Mü-tevazi olunması gereken yerde kibirli olurlar, izzet ve şerefin sevildiği yerde ise âciz ve zelîl olurlar.

Her yerde haysiyetsizlik, şerefsizlik, keyfe uyma, çılgınlık, sefahat, zamparalık, şehvetperestlik, zevklere dalmak, geceleri eğlencelerle geçirmek almış yürümüştür. Bu ahlâksızlıklar, bunlardan uzak olan şerefli ve haysiyetli insanları da belâya sürüklemektedir.

Diğer yanöan aldatma, kandırma, yalancılık, korkaklık, ihanet, iltimas, benlik, israf vs. her tarafı kaplamıştır. Bu manevî hastalıklar, azîz olmamızın sırrı, kuvvetliliğimizin sebebi, hayatımızın güzelliği, kalelerimizin suru olan ve dünyada her şeyimiz sayılan yüce ahlâkımızı kökünden yok etmiştir. Müslüman olma şerefini silmiştir. Zaten milletler ahlâktan ibarettir. Ahlâksız bir millet yok olmaya mahkûmdur.

Düşmanlarımız bizleri ezerken, maddî kuvvet ve silahlarından daha çok ahlâkî çöküntümüzden Isti-

39

fade etmişlerdir. Yine memleketimizde kazandıkları itibarı maddî kuvvetleri yoluyla değil, ahlâkları vasıtasıyla elde etmişlerdir.

Bu anlattıklarımız bir hakikattir. Bir takım insanlar bugün için bunu kabul etmese de, yarın ister istemez kabul edecektir. Çünkü zaman her şeyi gösterecektir.

4 — GEÇİŞ DÖNEMİNİN EĞİTİM VE DÜŞÜNCE SAHASINDA BIRAKTIĞI İZLER :

Eğitim ve düşünce sahasında da bir huzursuzluk, bir istikrarsızlık mevcuttur. Bu konuda insanlar ü£ gruba bölünmüşlerdir:

a)    Mazisine  sımsıkı   sarılan   insanlar.   Bunlar, mazilerini her şeyden üstün tutarlar.

b)    Devrimci insanlar. Bunlarsa, her şeyi yıkıp yeniden yapmak İsterler.

c)    İki aşırı grubun ortasında yer alan bağdaştırıcı İnsanlar. Bunlar ise, eskiyle yeniyi bağdaştırmaya çalışırlar. Ancak bunun için bir yol bulamazlar. Bunlara İyiyi kötüden seçecek bir kıstas gerekir. Onunla her şeyi ölçsünler, iyi olanı alsınlar kötü olanı ise bıraksınlar, milleti iyiliğe doğru sevk etsinler.

Siyasî durumun nasıl olduğunu, gazeteler hergün izah etmektedir. Hepimiz bu hususu çok iyi bilmekteyiz. Fazla İzahata lüzum yoktur.

Bu satırlarda, geçiş döneminde olmanın, milleti-

40

mizln hayatında bıraktığı tesirleri kısaca özetlemeye çalıştık.

Hayret edilecek bir husus da şudur: İleri gelenler ve ıslahatçılar bütün ihtimamlarını, liderler ve idareciler bütün çalışmalarını tek yöne hasretmişlerdir. Bunların peşinden de miletin akımı genel olarak aynı yöne doğru gitmektedir.

önem verilen bu yön, siyasettir. Bütün insanlar siyasetten başka bir şey bilmezler. Ondan başka bir şey düşünmezler. Sadece siyasî acıdan ıslâhata önem verirler.

Herhangi bir insana, miletin diğer meselelerinden bir şey anlatmak istediğinde sana cevabı şudur: «Bu kargaşa ve huzursuluğun asıl sebebi siyâset belasıdır. Her şeyden önce bu siyasî hastalığı tedavi etmemiz gerekir. Buna başardık mı hemen diğer meselelerimizin çaresine bakacağız.!

Evet bu söz doğrudur. Düşünmeyi gerektirir. Gerçekten belâların esasını içinde bulunduğumuz siyaset belâsı teşkil etmektedir.

Bununla beraber şunu unutmamak gerekir ki, milletimizin siyasî düşmanları siyasetleri yoluyla değil; ahlâkımızı bozmakla, iktisadımızı ellerine almakla, milletin düşünce ve inançlarını sarsmakla bizleri bu hale düşürmüşlerdir. Milletimizi anarşiye sürüklemiş, bizleri gayesiz ve ümitsiz bir hale getirmişlerdir.

İçinde bulunduğumuz bu kötö durumdan kurtulmak istiyorsak bizleri buna sürükleyen bütün sebep-

41

leri ortadan kaldırmamız gerekir. Aksi takdirde çabalarımız boşa gider. Her zaman düşmanlarımız kazanır, biz kaybederiz. Tecrübeler bunu göstermektedir.

Diğer yandan siyaset erbabı sadece siyasî sahada çalışırken, bizlerin diğer yönleri islâh etmemiz, dertleri teşhis edip, gereken ilâçları vermemiz de, siyasete bir hizmettir. Hatta diyebilirim ki, tek kurtuluş yolu budur.

Hülâsa, bütün milletin sadece siyasî alana önem verip diğer yönleri ihmal etmesi elbette ki doğru değildir. Biz bu sözlerimizle, bütün arzumuz olan siyasî meselelerimizi ihmal edin veya tefecileri bırakın, memleketin mukaddes haklarını çiğnesinler demek istemiyoruz. Hayır hayır, hiçbir zaman bunu kasdetmi-yoruz. Fakat biz şunu demek istiyoruz: Kalkınmak için, hem ahlâkı, hem cemiyeti, hem iktisadı hem de düşünceyi düzeltecek bir umumî program hazırlayın ki, vatanın ümitlerini gerçekleşirsin, milleti kemâle erdirsin.

Biz bu umum programı Kur'an-ı Kerîm'den başka hiç bir yerde bulamayız. İslâm Dini'nin getirdiği esaslardan başkasında göremeyiz.

Şu halde: Ey ıslahatçılar! Ey liderler! Kur'an'ın metoduna yönelelim... Bırakalım, batı ve doğunun metodlarını, bırakalım...

İSLÂM'I GERÇEK MANASIYLA ANLAYALIM

İslâm, hem îman hem de ameldir. (1) Allah Teâlâ bizlere hitap ederek şöyle buyuruyor:

«Ey îman edenler! Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz Allah katında büyük bir gazaba sebep olur.» (2)

İşte Cenab-ı Hak ve tekaddes hazretleri, yüce kitabını, hikmetlerle dolu anayasasını, sarsılmaz nizamını, insanlar için bir nur, bir hidâyet rehberi ve bir saadet yolu olan Kur'an-ı Kerîm'inin sûrelerinden birini bu iki âyeti celîle ile başlatıyor. Şüphesiz ki  Kur'an,  insanları  cehalet  zulmetinden  aydınlığa

(1)    Bu makale 14 Şubat 1935 yılında «Müslüman Kardeşler Mecmuasunın 34. sayısında yayınlanmıştır.

(2)    Safi Sûresi, âyet: 2-3.44

kavuşturan ve doğru yolu gösteren mukaddes bir kitaptır.

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'i vasfederek şöyle buyuruyor :

«Doğrusu size Allah'tan bir nûr ve apaçık bir kitap gelmiştir. Allah O'nunla rızasına uyanları selâmet yollarına eriştirir ve onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Onları dosdoğru bir yola iletir.» (3)

Bir takım insanlar vardır ki, İslâm dillerinden düşmez, dinden bahis açıldığında müslümanlığı kimseye bırakmazlar... Gerçekte ise İslâm, bunların kalblerine sızmamış, ruhlarına ulaşmamıştır. Buna rağmen durmadan mü'min olduklarını iddia ederler; konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar. Aslında Allnh bunların îmanını kabul etmemiş, iddialarını doğ-rulamamış ve kuru sözlerini reddetmiştir. Delil mi istiyorsun? İşte Allah'ın kelâmı:

«Ey Muhammed Bedeviler îman ettik derler. De ki; iman etmediniz. Ama İslâm olduk deyin, iman henüz kalbinize yerleşmedi.» (4)

Bu sıfatta olanlar, insanlar arasında münafıklar zümresini teşkil etmektedirler. Kur'an-ı Kerim pek çok âyeti celîlelerlnde bu sınıftan olan İnsanların bir çok rünmetlerîni zikrediyor, bunları tenkid ediyor ve oan yakıeı azapla tehdit ediyor. Aslında mü'min olmayıp

(3)    Malde Sûresi, âyet: 16.

(4)    Hucûrat Sûresi, âyet: 14.

45

îmanlı olduğunu iddia etmek, münafıklık, yalancılık, ihanet, Allah'a ve Resulüne verilen ahdi bozmak, İslâm'ın hüküm ve emirlerinden bihaber olmak, kendini ve insanları aldatmaktan başka bir şey değildir. Aslında Dunlar kendilerinden başka kimseyi aldatamazlar. Fakat bunu hissetmezler. Kur'an-ı Kerîm'de ve Hadis-i Şeriflerde bu gibi vasıflarla vasıflandırılan insanlar, İslâm olduğunu iddia eden. kendini müs-lümanlardan biri sayan ve müslümanlar derecesinde olduğunu sanan, sözüyle ameli çelişik olan kimselerdir. Bu gibi insanları bizlere tanıtan yüce Mevlâmız, Kur'an-ı Kerîm'inde şöyle buyuruyor:

«Doğrusu münafıklar cehennemin en alt tabaka-sındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı bulamayacaksın.» (5)

Bunun içindir ki. önceki müslümaniar —Allah onlardan razı olsun— İslâm'ı bir takım yaldızlı kelimeler, kaypak sözler, felsefî fikirler, ilmî tarif ve ıstılahlar olarak değil, inanç olarak kabul etmişler, kalblerine yefıeçiirmişlerdi; nefislerine hâkim kılmışlardı. Böylece İslâm, onları inançlarının gayesini gerçekleştirmeye ve emirlerini yapmaya sevkediyordu.

Sen duymadın mı? Ki, bir adam Resulullah (s.a.v.)'e geldi, İslâm'a girmek için bîat etti. Akabinde seferberlik ilânını işitince kılıcını takındı, inancının düşmanına karşı savaşa girişti ve şehid oldu.

(5)   Nisa Sûresi, âyet: 145.

46

Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu adamın cennetlik olduğunu haber verdi. Şimdi, hemen îman eder etmez inancı uğrunda canını feda eden bu kişiyi, acaba bunu iten sebep ne idi? Kalbinin içine kadar işleyen, aklına ve fikrine hâkim olan inancından başka ne olabilirdi ki!.. Öyle ki bu kişi itikadını canından ve kanından daha fazla sevmişti. Onun için her şey inançtı. Başkası yalandı.

Bu hususta sözü uzatmak istemiyorum. Güvenilir siyer kitapları, buna benzer mevzuları uzunca beyan etmektedir. Hakikî tarihin safhaları bu gibi kıssaların mısk-ü amber gibi kokan vakıalarını anlatmaktadır. Bu hususta sana diyeceğim sadece şudur:

Selef-i Salihînin İslâm'ı anlayışı sarsılmaz sağlam bir inanca dayanmakta idi. Bunların inancına bâtıl sokulamaz. şek ve şüpheler yol bulamazdı. Bunların inançları beden ve ruhlarının her parçasına kadar sızrrüş.. damarlarında hareket eden kanlar gibi vücudlarına cereyan etmişti. Ve bunları doğru ve sağlam işleri yapmaya itmişti. İnançlarının kuvvetli-liği bunların gizli hallerini aşikâr halleri gibi yapmış, aşikâr hallerini gizli hallerinden farksız kılmıştı. Öyle ki, yaşadığı günün, ömrünün son günü olduğunu bilse bile her gün yaptığından fazla bir şey yapmazdı...

Eğer bunlardan birine lügat bilgisini, fikir yürütmeyi, meselelerin inceliklerine dalmayı, çeşitli dini

meseleler hakkında fetva vermelerini isteseydin pek azlarının sana cevap verdiğini görürdün.

Bu selef-l salihînin —hâşâ— kısa görüşlülüğünden doğmamaktadır. Çünkü onlar, Allah'ın dinini en iyi anlayan zatlardır. Selef-i salihînin bu ölçülü davranışı onların, işin cevherine yönelmelerinden, kabukları bırakıp özü hedef almalarından doğmuştu. Boş lafları bırakıp bizzat çalışıp yapmaya girişmelerinden meydana gelmişti. Çünkü onlar Allah Teâlâ'nın şu emrini çok iyi anlamışlardı:

«Ey Muhammedi De ki: Çalışın, yakında Allah, Peygamberi ve mü'minler yaptıklarınızı görecektir. Hepiniz görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size işlediklerinizi bildirecektir.» (6)

Sonra bu zevat-ı kiramın arkasından bir takım insanlar geldi ki, dinlerini, inançlarına ters düşen bir takım kuru sözler haline getirdiler. Yaptıkları işler kaiblerinde taşıdıkları akidelerini yalancı çıkardı. Bun-lurın inançları gırtlak kemiklerinden aşağıya geçemez oldu.

Evet, bunlar Kur'an'ı okurlar ama kalbleri bundan habersizdir. Allah'ın hükümlerini yâdederler ama onları bizzat yaşamaktan ve tatbik etmekten çok uzaktırlar. Bu gibi insanların İslâm'dan payları sadece İslâm'a yamanmak ve kendilerini müslüman göstermektir.

(6)   Tevbe Sûresi, âyet: 105.

48

İşte, nizam ve düzenimizin başıbozuk olmasının sebebi ve düşüncelerimizin tutarsız, görüşlerimizin çelişik olmasının asıl nedeni budur. İnsanlar bu gerçeği anlamaya başladıkları takdirde, tekrar hakka ve Allah'a dönme muıaeleri ortaya çıkacaktır. Hayırlı bir başlangıç başlayacaktır...

Mademki bu iş böyledir; öyleyse ey müslüman kardeşlerim! Gelin, İslâm'ın özünü anlayalım. Yaptıklarımızı O'nun şaşmayan adaletli terazisiyle tartalım. Yaşama şeklimizi, İslâm'ın bizden islediği şekle sokalım. Aramızda Allah'ın kitabını ve Resulullah'ın sünnetini diriltelim ve rehber edinelim. Bunlara sarılanlar ve bunların ışığında yürüyenler, asla doğru yoldan sapmazlar, azız kardeşlerim.

Bu kıyaslama neticesinde İslâm'a tam uyduğumuzu görürsek Allah'a hamdü senalar edelim. Yoksa, şu iki yoldan birini tutalım: Ya dinimizin yüce hükümlerine dönelim ki, Allah da bu halimizi düzeltsin, bizleri aydınlığa çıkarsın; yahut, bu dinden olduğumuzu yalan yere iddia etmeyelim, günahlarımızla ona leke sürmeye çalışmayalım. Tâ ki; bu dinin yüceliğine zarar gelmesin, devamlı muzaffer kalsın. Allah Teâlâ bu dine yardım etmek için bize benzemeyen başka bir kavim getirsin.

CİHAO MEYDANINDA BİR ÜMMET (*}

DoŞn İslâm ümmetlerinin cihad meydanında bulunmaları diğer bütün ümmetlerin bulunmasından daha gerekli ve daha zarurîdir. Vakit gelip çatmıştır, tehlike çanları çalmıştır. Bilmiyoruz ama, belki de kıyamet çok yakındır. Çünkü alâmetleri ortadadır, biri diğerini takip etmektedir. Bu bir fırsattır. Belki, lehimize tecelli eder, belki de aleyhimize. Eğer bu fırsatı ganîmet bilirsek ve bundan gereği gibi faydalanırsak alnımızdan kölelik lekesini sileriz, hürriyetin bahşettiği huzur ve saadete kavuşuruz. Gasbe-dilen hakları geri alırız. Kaybedilen şerefimize tekrar

(•)   23 Ağustos 1935 yılında «Müslüman Kardeşler Mec-muasunın 18. sayısında yayınlanmıştır.

Risoleler 11                                                          F. 4

50

ulaşırız. Şayet aniden bizi felâketler hırpalarsa, gaflet uykusunda iken yakamıza sarılırsa bütün ağırlıklarıyla üzerimize çullanmış olur, zararını biz çekeriz, menfaati ellerin olur.

Doğu milletleri bugün çok kritik bir durumdadır. Onların diğer miletlerden daha fazla uyanık, dikkat-ü ve hazırlıklı olmaları gerekmektedir. Bütün doğu ümmetleri mücahiddir. Daha doğrusu bizim böyle olduğumuzu sanıyorlar. Acaba bu doğru mudur?..

Bir mücahidi şöyle tasvir edebiliriz: Mücaryd, bütün hazırlıklarını yapan, gereken tedbirlere başvuran, durmadan dâvasını düşünen, çok dikkatli davranan, tam teçhizatlı bir kişidir.

Yardıma çağrıldığında hemen koşar. Cihad meydanından başka bir yere gidip gelmez. Cihaddan başka bir şey konuşmaz. Hayatını verdiği cihaddan başka bir vazife bilmez. Gayesi uğrunda durmadan ci-hâd eder. Kalbini yakan dâva aşkını, içini kavuran ızdırabını, alnının çizgilerinden okursun. Gözlerinin parlayışında görürsün. Dilinden kaçırdığı sözlerden işitirsin. Samimiliğini, kararlılığını, yüce bir gaye güttüğünü, büyük bir himmet sahibi olduğunu bütün davranışlarından anlarsın. Fert olsun, cemaat olsun, işte mücahidlerin durumu budur.

Sen, bu sayılanları cihada hazırlanan her ümmette açıkça müşahede edersin. Toplantılarında, çarşılarında, pazarlarında, okullarında ve evlerinde bu hallerini görürsün. Kadın - erkek, genç - ihtiyar her-

51

keşte bunu hissedersin. Öyle ki, her yeri cihad meydanı ve her hareketi cihad sonarsın.

Cihadı böyle tasvir ediyorum. Çünkü cihad kişiye şuur veren, ondan gafleti uzaklaştıran bir anlayışın meyvesidir. Kişi şuurlandı rru dikkatli ve uyanık olur. Bunlar ise, onu cihad etmeye ve çalışmaya sev-keder. Buna mukabil gözleri şişinceye kadar uyuyan, karnı geiHİinceye kadar yiyen, kahkahalarla gülen, vaktini eğlencelerle geçiren, kendini mânâsız şeylerden uzaklaştıramayan, şehvanî arzularının zebunu olan insan ise, hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. Gerçek mücahidlerden olamaz.

Cihadı sadece lâftan ibaret sanan veya bir takım sözlerle başarıldığını hayalleyen bir ümmet ciddiyetten çok uzaktır. Böyle bir ümmet gerçeklere boyun oyrneden daha ziyade kendini hayallerle aldatmaktadır. Böyle bir ümmeti yokladığında kalblerini boş bulursun. Hiç de işe önem vermezler. Zevk-ü sefa ile yaşarlar ve derin uykulara dalarlar. Evlerinde, dükkânlarında, toplantı yerlerinde oyuncak ve eğlenceden başka bir şey bulamazsın. Fısk-ü fücurdan başka bir şey göremezsin. Çılgınlık ve taşkınlıktan başka bir şey hlssedemezsin. Vakitlerini boşa harcarlar. Bütün gayeleri gelip geçici bir malı elde etmek veya fani bir lezzeti gerçekleştirmek, yahut neşeli bir vakit geçirmek veya espri yapmaktır.

Biz neredeyiz, cihad meydanı nerede? Dilersen qel benimle deniz kenarlarına, yazlıklara, yaylalara,

52

kahvelere, barlara, sazlara, salonlara, kulüplere, lokallere bir göz alalım. Mücahid beyleri oralarda göreceksin.

Ey müslümanlar! Kendinize başka bir yol seçin. Veya cihad bayrağını elinizden bırakın.

«Yakında Allah kendinin sevdiği ve onlar tarafından sevildiği, mü'minlere karşı mütevazı, kâfirlere karşı sert bir kavim getirir de onlar Allah yolunda cihad ederler. Kınayanın kınamasından korkmazlar.» (1)

ü)   Malde Sûresi, âyet: 54.

GENÇLİĞE SESLENİŞ  (*)

Aşağıda kaleme alacağımız cümleler (1354 H.) yılında faziletli üstadın Hac farizasını eda ederken Mina'da müslüman gençlerin toplantısında yapmış olduğu konuşmanın bir hülâsasıdır.

Muhterem Kardeşlerimiz!

Müsaade ediniz de sizlere İslâm'ın verdiği «kardeş» unvanıyla sesleneyim. Allah Kur'an-ı Kerîm'inde mü'minlere nida ederek kardeş olduğumuzu beyan ediyor ve şöyle buyuruyor :

aüzerinizde olan Allah'ın nimetini hatırlayın. Ha-

(•)   Bu makale, 7 Ekim 1935 yılında «Müslüman Kar deşler Mecmuasunın 23. sayısında yayınlanmıştır.

54

ni sür bir zaman birbirinize düşmandınız. Allah kalb-lerinizi birbirine sevdirdi de, O'nun lütfuyla kardeşler oldunuz.» (1) Ben de Allah'ın emrine uyarak sizlere kardeş diye hitap ediyorum.

«Mü'minler ancak kardeştirler...» (2) Sizi İslâm'ın selâmı ile selâmlıyorum, Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun diyorum. Ben bu hayırlı toplantınızda resmî bir hatibiniz değilim. Beni aranızda hac elbisesi olan ihramia^ görüyorsunuz. Burada yapılan toplantı Suudî Arabistan gençleri tarafından hazırlanan bir toplantıdır. Allah onlan muvaffak kiisın ve desteklesin. Elbetteki bu âdeti icad edenlere ve bunu yapanlara kıyamete kadar büyük sevaplar vardır. Bu toplantıdan maksat hacıları birbirleriyle tanışmaya, fikir teatisinde bulunmaya, aralarında samimî bağlar kurmaya, bütün İslâm ülkelerinin meselelerini özellikle, mukaddes bir İslâm ülkesi olan Suudî Arabistan'ın meselelerini tartışmaya davettir. Beni buraya getiren ve burada konuşmaya sevkeden sebep yaptığınız o güzel konuşmalar do-layısıyle içimde coşan aşk ve- gönlümden taşan üzüntüdür.

Değerli Müsiüman gençler! Sizi övmeye kalkışmayacağım. Çünkü ona ihtiyacınız yoktur. Vakit değerlidir. Yaptıklarınıza karşı

(İ)   Âli İmran, 103. (2)   Etucûrat, 10.

55

teşekkür etmek de istemiyorum. Çünkü bütün bu yapılanlar İslâm'ın emrettiği misafirperverliğin ve garibe ikramda bulunmanın bir misalidir. Burada ümitlerimizi ve acılarımızı dile getirmek istiyoruz. Hislerimizi ortaya koymak istiyoruz. Birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etmek istiyoruz.

Ey Müslüman gençler!

Daha önceleri ümitlerle yaşıyorduk. Hislerimizin ışığında yürüyorduk. Bugün ise temennilerimiz gözümüzün önünde birer hakikat oldu. Evet önceleri Allah Teâlâ'mn şu kelâmı hislerimizi kabartıyor, bizleri, bu mukaddes toprakları ziyaret etmeye teşvik ediyordu.

«Ey Muhammed, hatırla o vakti ki, biz Kâ'be'yi insanlar için bir sevap kazanma vesilesi ve bir emniyet yeri kılmsştık. Ey mü'minler, siz de İbrahim'in makamından kendinize bir namazgah ve bir ibadet yeri edinin.» (3)

Peygamber Efendimizin Hz. Useyl el-Gafari'ye buyurduğu şu hadisi bizleri cidden hislendiriyordu. -Hz. Useyl Mekke'den Medine'ye gelince Hz. Aişe (r.a.) ondan Mekke'yi sordu. Useyl, Mekke'nin güzel rüzgârlarını ve koku saçan çiçeklerini vasfedlnce Resu-lullah gözyaşlarını tutamadı ve şöyle buyurdu :

«Ey Useyl, bırak kalbleri de tasdik etsinler.» (4)

(3)    Bakara, 125.

(4)    el-Beyân ve't-Tebyin, c. 2, sh. 156.

56

Hz. Bilâl (r.a.) bu mukaddes toprakları hatırlayarak şu şiiri söylemişti:

«Mekke vadisinde bir gece kalabilecek miyim? Etrafındaki güzel otları, yaseminleri görebilecek

miyim?

«Mecinne» suyuna bir daha varabilecek miyim? «Şame ve Tufeyl» dağlarını bir daha görebilecek

miyim?» (5)

Mecnun bir şiirinde şöyle diyor:

«Biz Mina'da bulunurken bir kişi çağırdı Gönlümüzü coşturdu, üzüntülerimizi artırdı.»

Biz bunları işitiyorduk. Hislerimiz kabarıy'ordu. Şevkimiz artıyordu. Kâ'be'yi Muâzzama'yı ve Mekke-i Mükerreme'yi ziyaret ederek mes'ud olacağımız günü sabırsızlıkla bekliyorduk. Mekke-i Mükerreme'nin eserlerini görerek ve sırlarına vâkıf olarak elde edeceğimiz şerefe susamıştık. Mina'da durmayı arzulu-yorduk. Fakat Mecnûn gibi Leylâ'yı anmak için değil, kendi sevgilimizi yâdetmek için bunu istiyorduk.

Evet gençler! Biz daha önee bunları arzuluyor-duk. Fakat şimdi bizzat Hira'da bulunuyoruz. «Şame ve Tufeyl» dcrğlarının bulunduğu yerlere ayak basıyoruz. Bizzat Mina'nın kucağındayız. Sizleri gözlerimizin önünde görüyoruz. Bunun için Allah'a şükrediyoruz.

(5)   Bkz. Risale, 3, sh. 31.

57

Ailah müslümanların kaiblerinin arasındaki irtibatı de-vam ettirsin ve bu irtibatı hayır ve bereket kaynağı kılsın inşallah...

Ey Müslüman Gençler!

Birinci hatibiniz konuştu. İslâm Dini'nin dünya ve âhiret için faydalı olan hükümleri ihtiva ettiğini, insanlığı her ikisinde de mes'ud olacağı bir şekilde idare etmeyi emrettiğini beyan etti. Bu apaçık bir gerçektir. Öyle ki, müslüman en mukaddes ibadeti olan namazını kıldığında bile, ilâhî nizam olan Kur'an-ı Kerîm'i okuyup hükümlerini öğrenmekle mükelleftir. Tâ ki, her zaman ilâhî nizamla yaşasın, ondan zerre miktarı ayrılmasın.

İslâm Dini'nin hem dünyayı hem de ahireti tanzim ettiğine dâir misaller olarak, gel benimle beraber şu âyeti celîleleri can-ü gönülden dinle:

«Ey îman edenler, belirli bir vâde ile birbirinize borçlandığmtz zaman, onu yazın. Aranızdan bir kâtip doğrulukla onu yazsın. Kâtip, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan kimse borcunu ikrar ederek yazdırsın ve Rabbi olan Allah'dan korksun. Hiç bir şeyi eksik etmesin. Eğer üzerinde hak bulunan kimse akılsız veya bunamış olursa, yahut da kendisi söyleyip yazdırmaya kadir değilse velisi doğruyu söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa doğruluğuna güvendiğiniz şahitlerden bir erkekle iki kadın gerekir. Böylece o iki ka-

58

dından biri unutursa diğeri ona hâdiseyi hatırlatmış olur. Şahitler çağırıldıkları vakit imtina etmesinler. Az olsun çok olsun hakkı vâdesi ile beraber yazmaktan usanmayın. Bu ha! Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize daha da yakındır. Meğer ki, aranızda peşin olarak yaptığınız alış-veriş olsun, o zaman bunu yazmamanız halinde sizin için bir beîs yoktur. Alış-veriş yaptığına zamcnda şahit tutun. Yazana da, şahitlik edene de zarar verilmesin. Eğer zarar verirseniz o sîzin için bir günâhtır. Allah'tan korkun. Allah size hükümleri öğretiyor, Allah her şeyi bilendir.» (S)

«Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır. Gerekir ki, Allah'tan korkarsınız.» (7)

Diğer yandan kişinin dünyada naşı! hareket edeceğini beyan eden birçok hadis-i şerifler bulunmaktadır. Misal olarak şu iki hadis-i şerifi dinle:

«Şüphesiz ki Allah sanatkâr mü'mini sever.» (8)

«Kim alın teriyle çalışır, yorgun olarak akşamlarsa affedilmiş olarak akşamlamış olur.» (9)

islâm'ın tesis ettiği dünya iie âhiret arasındaki bu bağlantıyı İslâm şeriatının her yönünde görürüz. Ne yazık ki, müslümanlar dinlerine tek yönden baktılar ve dini tek taraflı anladılar.

(6)    Bakara, 282.

(7)    Bakara, 179.

(8)    H. Şerif. (3)    H. Şerif.

59

Bugün müslüman gençlerin, İslâm Dini'nin hem din ve hem devlet olduğunu, dünya ve âhireti birden tanzim ettiğini idrâk etmeleri bizleri cidden memnun kılmakta, gençlerin hastalığı teşhis ettiklerini ve çaresine koştuklarını ortaya koymaktadır.

İkinci hatibiniz konuştu. Mukaddes Hicaz topraklarının kalkınmakta olduğunu beyan etti. Evet, Hicaz kalkınmanın eşiğindedir. İnşaallah yarın kuvvetlenecek ve lâyık olduğu yerine kavuşacaktır. Hatib kardeş, bu hususta müsterih olsun. Bütün dünyada gelişmeler, merhaleler halinde gerçekleşir. Milletler de gelişme ve büyümede fertler gibidir. Hicazdaki bu kalkınma bir başlangıçtır. Sonradan tekâmül gösterecektir. Artık gök gürlemiştir. Yakında yağmur yağacaktır. Tomurcuklar çıkmıştır. Çok kısa zamanda meyveler görünecektir. Hilâl görülmüştür. En kısa zamanda Bedir halini alacaktır. Bu hayırlı kalkınmanızın daha ileri gideceğini, şu mütevâzi davranışlarınız ve hikmetli hareketleriniz ortaya koymaktadır.

Sizlerin, burada izah ettiğimizden daha iyileri olduğunuzu biliyoruz. Mademki, daha fazla kalkınmayı arzuluyorsunuz inşaallah siz durmadan ilerleyeceksiniz, hayra doğru koşacaksınız.

Diğer yandan alnınızdan okunan ve lisanınızdan dökülen, kalbinizden fışkıran çalışma aşkı, ilerleme hırsı bizlere cidden ümit veriyor. Bütün müslümanla-rın kalkınacağını müjdeliyor. Kalkınmalar, önce ümitle başlar, sonra gerçekleşirler. Ümitsizlik ise, kalkın-

60

malara engel teşkil eder. Ümitsizlikle hayat hiç bir zaman birleşmez. Bugünün gerçekleri dünün ümitleri idi. Bugünün ümitleri ise yarının gerçekleri olacaktır. Ömrü olan görür bunu.

«Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık var. Güçlükle beraber mutlaka bir kolaylık vardır.»(10)

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'inde ümitsizliği yasaklayarak şöyle buyuruyor:

«Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah'ın rahmetinden cncak kâfirler topluluğu ümidini keser.»(11)

Diğer bir âyet-i celîlede milletlerin çeşitli haltere maruz kalabileceklerini, bir halden diğerine intikal edebileceklerini, zayıfın kuvvetli, kuvvetlinin zayıf hale gelebileceğini beyan ederek şöyle buyuruyor :

«Eğer siz bir yara aldıysanız kâfirler de onun kadar yaralanmıştır. Biz o sevinçli ve kederli günleri, insanlar arasında evirip çeviririz.»(12)

Şu gelen âyet-i celîleyi okuyup da ona ibret gözüyle bakan kişi, zayıf bir ümmetin aynı halde devam etmesini ve oturup çalışmamasını mazur gösterecek hiçbir sebep olmadığını anlar. Allah'ın milletleri bir halden başka bir hale çevirdiğini görür, ilâhî adâle-

(10)    İnşirah, 5-6.

(11)    Yusuf, 87.

(12)    Ali tmran, 140.

61

tin mazlumun hakkını zaiimden nasıl aldığını müşahede eder.

«Bunlar apaçık kitabın âyetleridir. Ey Muhammedi Biz, sana Musa ve Fir'âvun'un haberlerinden bir kısmını îman edecek bir milletin ibret alması için gerçek olarak okuyacağız. Şüphesiz ki Fir'âvun yeryüzünde şımardı. Bulunduğu yerin halkını cemaatlere ayırmıştı. İçlerinden bir kısmını ezmek isteyerek oğullarını kesiyor ve kadınlarını diri bırakıyordu. Şüphesiz ki, Fir'âvun yeryüzünde bozgunluk çıkaranlardandır. Biz de istiyorduk ki, yeryüzünde ezilenlere lü-tûfta bulunalım. Onları önderler kılalım. Onları mirasçılar yapalım ve onları yeryüzünde yerleştirip Fir'â-vun'a, Haman'a ve ordularına korktukları şeyi gösterelim.»(13)

İyi bilinmelidir ki, bu âyet-i kerîme ilâhî kitapta yazılı olan varlıklara dair bir kanundur. Eğer bu geçmişte tatbik edilmişse, elbetteki hâlde de tatbik edilecektir.

«Biz insanlara hem yeryüzü etrafında' hem de bizzat kendilerinde mucizelerimizi öyle göstereceğiz ki, nihayet Peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?»(14)

(13)    Kasas, 2-6.

(14)    Fussüet, 53.

63

Sakın ha sakın ümitsizliğe düşmeyin. Rabbini-zin şu kelâmını kalbinizden çıkarmayın.

«Gevşemeyin, üzülmeyin, îman ettiğiniz takdirde siz galip geleceksirriz!»(15)

Üçüncü hatibiniz konuştu. Hicaz'daki kalkınmanın sarsılmayan İslâmî esaslar üzerine kurulduğunu, Allah'a davet etmeyi, İslâm'ın yüce şerefini tekrar gündeme getirmeyi gaye edindiğini açıkladı. Ne güzel!... Ne hoş!... Değerli kardeşlerim, tam üzerine bastınız, doğru yolu buldunuz. Burada sizlere-;.içimden gelen ve kalbimden doğan bir şefkatle bazı şeyler nasihat edeceğim. Belki bu yolla sizlere geçmişi hatırlatırım, gelecekte tedbirli olmanızı bildirmiş olurum.

Ey Müslüman Kardeşler!

Birinci Dünya Savaşından sonra İslâm ülkeleri iki yol ayrımında bulunmaktaydılar. Biri Avrupa'yı taklit, onun medeniyetini kabullenme ve onun peşinde gitme yoluydu. İkincisi ise, Doğu-İslâm medeniyetini seçme, İslâm'ın şerefini ihya etme ve İslâm'ın emirlerini yaşatma yoluydu. Herbir yolun kendine göre dâvetçileri ve yardımcıları vardı.

Bu iki yol ayrımında kalan Doğu-İslâm milletlerinden bir kısmı taklit yolunu seçti. Bu sahada çok aşırı gitti. Öyleki, «Kraldan daha kralcı oldular» kıyafeti değiştirdiler, örf ve âdetleri çiğnediler, kanunları değiştirdiler. Her yönleriyle batılılara benzemeye

 

özendiler. Bu yolda yürüyen milletler günümüze kadar aynı yolda devam etmektedirler. Derin uykularından hiç de uyanmamaktadırlar.

İkinci bir kısım İslâm milletleri ise, iki yol ayrımında şaşkın bir halde beklemektedirler. Henüz kendilerine bir yol seçmemişlerdir. Şehvanî arzuları batıyı taklit etmeyi isterken, îmanları onları Müslüman olarak kalmaya zorlamaktadır.

Bu iki gurup dışında selef-i salihînin yolunda yürüyen, İslâm'ın hükümlerinden başka kanun kabul etmeyen, müslüman olmakla iftihar eden üçüncü bir imanlı gurup bulunmaktadır.

Ey Kardeşlerim,                                  -

İşte sizler bu son cemaattensiniz. Mukaddes kitabımız, Kur'an-ı Kerîm, sizin seçtiğiniz yolun hak olduğunu, diğerlerinin bâtıl olduğunu ortaya koyarak sizlere şöyle sesleniyor:

«Ey iman edenler, eğer kâfirlere itaat ederseniz, onlar sizi gerisingeriye küfre çevirirler de hüsrana uğrarsınız. Aslında sizin dostunuz Allah'tır. O yardım edenlerin en hayırhsıdır.»(16)

Hâdiseler olmazdan önce onları haber veren Kur'an-ı Kerîm ne yüce bir kitaptır, öyleki, açık âyet-leriyle insanlara doğru yolu gösterir. Gelecekte ayakların sürçmesini önler. Buna hayret edilmemelidir. Çünkü ilâhî bir kitaptır.

(15)   Âli İmran, 139.

(16)   Âli İmran, 150.

64

«Onlar, hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu düşünmeyecekler mi? Eğer O Allah'tan başka birinin katından olsaydı, elbetteki insanlar O'nda birbirine zıt çok ifadeler bulurlardı.»(17)

Bu sözler müslüman milletlerin bugünkü durumunu kısaca özetlemektedir. Muhterem müslüman gençlerden temennimiz; İslâm'ın mükemmel bir din -olduğunu, hem dünya ve hem âhirete âit meselelerin çözüm yollarını gösterdiğini, insanlar için saadete ulaşma yolunu çizdiğini kesinlikle- bilmeleridir;

Sadece İslâm'ın, insanlığı materyalizmin ve cehaletin bataklıklarından kurtaracağını ve halledilmesinden aciz kalınan meselelerini halledeceğini idrâk , etmeleridir. Bunalan, şüphecilik, inkarcılık ve çıkarcılık ateşiyle yanıp kavrulan şu dünya, ancak Allah'ın kitabından ve Resulullah (s.a.v.)'ın sünnetinden içeceği tatlı sularla susuzluğunu giderebileceğini, yangınını söndürebileceğini anlayacaktır.

«Şüphesiz ki onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz.» (18)

Ey Gençler! İnsanları İslâm'a ve İslâm'ın hükümlerine davet edin. İslâm'dan aldığınız doğu medeniyetinize sarılın. Sizin doğru yolda olduğunuza ve başkalarının bâtıl yolda ve tereddüt içinde bulunduklarına'dair bütün dünyayı iknaya çalışın. Gönüllerde-

(17)    Nisa, 82.

(18)    Sâd, 86.

65

ki hastalıkların şifası olan, Allah'ın (c.c.) kitabından aldığınız ilâcı çilekeş, inim inim inleyen insanlığa sunun da, onu bu perişan halinden kurtarmaya çalışın. Sakın siyasî akımlara ve şeytanın vesveselerine kapılmayın. Nefsinize aldanmayın. Tuzaklara düşmeyin. İyi bilin ki, Allah'ın yarattıkları hakkında koyduğu kanun sabittir, hiç değişmez.

«Köpük boşa gider. İnsanlar için faydalı olan ise yeryüzünde sabit kalır.»(19)

' İslâm'da güttüğünüz gayeyi ve ona ulaştıran vasıtayı hazır bulursunuz. Hepinizce bu malumdur. Siz de bu rüyaların Yusuf'usunuz. Bunları size teker teker anlatmak uzun bir vakit alır. Bu hususta Resulullah (s.a.v.)'ın şu hadisi ve Allah Teâlâ'nın şu âyet-i celîlesi kâfidir:

«Allah'a yemin ederim ki, sizlere her hayırlı şeyi emrettim ve sizlere her kötü şeyi yasakladım.» (20)

«Âhirette, rahmetimi yanlarında bulunan Tevrat ve İncil'de ismini yazılı buldukları ümmî peygamber bu Resule tâbi olanlara has kılacağım. O Peygamber kendilerine iyiliği emreder ve kötülükleri yasaklar. Onlara temiz şeyleri helâl ve murdar şeyler} haram kılıyor. Onların ağır yüklerini indiriyor, üzerlerinde bulunan bağları çözüyor.»(21)

(19)    Ra'd, 17.

(20)    Bkz. Risale 3, sb. 100.

(21)    A'râf, 157. Risaleler 11

F. 5

66

Ey Müslüman Gençler!              -

Kendinizi küçümsemeyin. Vazifenizi basit görmeyin. Çünkü siz dünyanın hocaları ve milletlerin önderlerisiniz. Allah'ın bütün insanlığa gönderdiği yüce hidâyetinin tebliğcilerisiniz.

Batının çeşitli taraflarından işitilen «Almanya herkesten üstündür, İtalya herkesten üstündür. Ey İngiltere, egemen ol, hükmet!» şeklindeki naralar kendilerinin uydurdukları birtakım lâflardır. Bu kuru lâflarla zayıfları yutmayı ve selâmette olanlara saldırmayı kasdetmektedirler.

Ey Müslüman gençler; aslında bu sıfatlara siz lâyıksınız. Çünkü sizler zayıfları ezmeyi, güçsüzlerin hakkını yemeyi, masumlara saldırmayı istemezsiniz. Siz kendinizi öven birtakım sıfatlar uydurmazsınız. Allah Teâlâ sizleri yüce sıfatlarla övüyor ve şöyle

buyuruyor:

«Siz insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe mâni .olursunuz ve Aiiah'a îman edersiniz.» (22)

Değerli Kardeşlerim!

Ben size bazan Arap diye hitap ediyorum. Bunu söylerken belirli bir toprakta yaşayan insanları kas-detmiyorum. Ben Arap derken her «Lâ ilahe illallah, Muhammed'ün Resulûllah» diyen müslümanı kastediyorum.

(22).   Âli İmran, 110.

67

Muhterem Gençler! •

Allah Teâlâ Peygamberimiz Hz. Muhammed (s. a.v.)i bütün insanlığı hidâyete kavuşturmak için Peygamber olarak seçip göndermiştir. O, bütün beşeriyetin hocası ve muallimidir. Hz. Muhammed (s.a.v.) Peygamberliğini size tebliğ etti, emaneti yerine tevdi etti. Ömrü bitince fâni dünyadan, baki hayata intikal etti. Geride bıraktığı yerden devam etmeniz için siz-feri bıraktı.

Bugün Hz. Muhammed (s.a.v.)den sonra insanlığın hocalığını siz yapacaksınız. Allah Teâlâ hakkınızda şöyle buyuruyor:

«Ey Müslümanlar, böylece sizi üstün bir ümmet kıldık ki, siz insanlara karşı şahidler olasınız. Peygamber de size karşı şahid olsun.» (23)

Gençler! Resulûllah (s.a.v.)ın ve O'ndan sonra gelen nurlu Sahabe-i Kiramın varisleri olduğunuzu hatırınızdan çıkarmayın.

Şairin dediği gibi; «Sahabe-i Kiram sanki canh yıldızlardan yaratılmış, birer kandillerdi. Ahlâkları nurdu. Hareketleri binbir hikmet pırıltısı doluydu.»

Gençleri Resulûllah (s.a.v.)a, Sahabe-i Kirama uyun ve onların izinden yürüyün. Onların şereflerini tekrar ihya etmeye çalışın. Allah'ın, yardımcınız olduğunu unutmayın. Bizim ülkemizde de sizin his vo ümitlerinizi taşıyan, sizinle elele vermeyi arzulayan.

(23)   Bakara, 143.

68

sizinle beraber bütün gayretlerini harcamaya hazır olan, cihcida yanımızda bulunmayı temenni eden, hedefe ulaşıp şerefli yaşamadan veya bu uğurda ölmeden başka bir yol tanımayan gençler bulunmaktadır. Bunu bilin ve ona göre vaziyet alın.

NUR ŞEHRİ (')

Huzur ve emniyet merkezidir bu şehir. İçi hayırlarla dolu, semânın vahyine mazhar olmuş, Allah Te-âlâ'nın rahmetinin âdeta bir karargâhıdır bu. Hulefa-i Raşîdin'e ikametgâh olmuş, Evs ve Hazreç kabilelerinden olan Ensar'ın beşiğidir bu.

Allah rızası için yerlerini, yurtlarını, mal ve servetlerini bırakıp Allah'a ve Resulüne yardım eden tarihin en şerefli o muhacir cemaatini gölgelendirme şerefine nail olan şehirdir bu.            -

Evet, bu şehir Resûlullah'ın şehri, Cebrail'in durağı, Kur'an-ı Kerîm'in ilk Medresesidir. Gerçekten bu şehir «Nur ŞehrUdir.

Göklerin ve yerin nurlandırıcısı olan Allah, bu mübarek yeri, karanlıkları aydınlatan, zulmet perdelerini yırtan o ilâhî nura mazhar kıldı. Böylece bu

(*)   Bu makale, 18 Şubat 1935 yılında «Müslüman Kardeşler Mecmuasının 37. sayısında yayınlanmıştır.

70                                  .

şehir bütün yeryüzünün ışık kaynağı oldu. Her tarafı aydınlattı. Kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Çünkü bunun nuru bitmeyen ve tükenmeyen Allah'ın nurundandır.

«Ey Peygamber, şüphesiz biz seni bir şahit, bir müjdeleyen, Allah'ın izniyle O'na davet eden ve yeryüzünü aydınlatıcı bir nur olarak gönderdik.» (1)

Evet. Resulûllah (s.a.v.) aydınlatan bir nurdur. Bütün dünyayı hidâyet nuru ile aydınlatmış ve bütün kâinata cehalet bataklıklarından kurtulma yolunu göstermiştir. Böylece kararsızlar irşad olmuş, sapıklar doğru yolu bulmuş, câhiller uzun müddet cehalet hastalığı ile kıvrandıktan sonra Allah'ın yolunu öğrenmiş, gerçekleri örten perdeleri yırtınıştır. Hz. Ab-bas (r.a.)ın kalbinden gelen ve mübarek lisanından dökülen şu kelimeler bu hissedilen gerçeğin bir tercümanıdır :

Ey Allah'ın Resulü!

Doğduğunda yeryüzü aydınlandı,

Nurun ufku parlattı...

Bizf işte o nurda, o ışıkta,

ve doğru yolda yanıp kavruluyoruz...

Sen peygamber olmadan gölgede iken de,

Sonbahar yaprakları döküldüğü vakit

Ravza-İ Mutahhara'nda da,

Hoşsun,

Güzelsin...

(1)   Ahzâb, 45-46.

71

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) henüz bilinmeyen bir sır iken de güzeldi... İnsanlar arasında mütekâmil olduğunda da güzeldi... Âhirete intikal edip Rab' binin rızasına kavuştuğunda da güzeldi. O'nun mübarek vücudunu muhafaza eden, mukaddes nuruyla aydınlanan bir şehir nasıl nur şehri olmayacaktır?...

«Ey İnsanlar! Size Rabbinizden bir delil geldi. Biz size apaçık bir nur gönderdik.»(2)

Allah aşkına söyle bana, hangi ülkeye Cebrail gidip gelmiştir, hangi dağlar ve vadiler Cebrailin ziyaretiyle müşerref olmuştur, Allah'ın Peygamberini ve kitabını karşılamıştır? Bütün bunlar güzel bir şehir olan Medine'de olmamış mıdır? Kur'an'ın nuröTfdan daha aydınlatıcı, onun ziyasından daha ışıltıcı bir nur, bir ziya olabilir mi?

Bütün bunlardan sonra o güzel Medine'nin nurlu bir şehir olduğundan şüphe mi edilir?

Allah'ın nuru Medine-i Münevvere ehlinden önceki müslümanların kalbini mâ'mur etmişti. Sür'atle gidip Resulullah'a biat ediyorlardı. Cemaatler halinde İslâm'a giriyorlardı. Müslüman olduktan sonra Allah'a verdikleri ahdi yerine getiriyorlar ve O'nun uğrunda ölmeyi tercih ediyorlardı. Bu müslümanlar hakkında Allah Teâlâ'nın şu âyeti nazil olmuştu.

«Mü'minlerden öyle erkekler yardır ki, Allah'a verdikleri sözde samimi ordular. Kimi ruhunu Allah'a

(2)   Ahzâb, 23.

72

teslim etti, kimi ise beklemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.» (3)

Peygamber (s.a.v.)in elçisi Mus'ab b. Umeyr Medine halkına Kur'an-ı Kerim'i okuduğunda Kur'an'ın nuru onların gönüllerini fethetti, akıllarını hayrete düşürdü, kalblerini nurlandırdı. Öyleki, Kur'an'ın nuru Medine'lilerin önderi olan Hz. Sa'd b. Muâz'ı milletini toplamaya ve onlara ciddî bir üslûbla şu sözleri anlatmaya şevketti. «Allah'ın Resulüne indirdiği şeylere îman edinceye kodar sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun.» Bunun üzerine bütün orada bulunanlar hep birlikte aynı anda îman ettiler. Ne garip; Kur'an'ın nuru Beni Abdül Eşheli bir anda yakıp tutuşturuyor ve hepsi birden Kur'an ehli oluyor.

Nihayet Medine'lileri müjdeleyici ve uyarıcı olan son Peygamber hicret etti. Topraklarına o nur topu Hz. Muhammed (s.a.v.) ayak bastı. Böylece Medi-ne'liler üç nura kavuştular. Allah'ın nuruna, Kur'an'ın nuruna ve Peygamberin nuruna mazhar oldular. Kalblerl bu nurlarla dolup taştı. Nefisleri bunlarla pâk oldu. Nurlara gark olan Medine'liler yeryüzünü aydınlatmak için Çin'den Fas'a kadar, her tarafa yayıldılar. Allah'ın nuru ile ufukları aydınlattılar. Bugün dünyanın her tarafında görülen ilâhî meş'âle işte o nurdan kaynaklanmaktadır.

Daha sonra dünyaya gelen Medine'liler de ata-

(3)   Ahzâb, 23.

73

larından bu nurlara varis oldular. Böylece, Medine halkı insanların en güzel huylusu, en temiz nefislisi, en yumuşak kalblisi, en pâk ruhlusu, en takvâiısı, en cömerdi ve en iyi davrananı olmuşlardı. Dilersen ziyaret edenlere sor. Doğru haber onlardadır.

İlâhî nurların mirasçıları, Resulullah (s.a.v.)in komşuları ve Harem-i Şerifin koruyucuları olan bu mübarek Sahabe-i Kiram nice âfetlere uğramışlardır. Çileler çekmişler, zor günler geçirmişler, yoksulluk içinde kıvranıp durmuşlardır. Fakat hiç bir zaman bu zor durumlar karşısında sızlanmamışlar, Allah'tan başkasına ihtiyaçlarını arzetmemişlerdir. Çünkü onlar, zenginleri en cömert ve fakirleri en sabırlı olan şu neslin evlâdlarıydı.

«Onlar mallarını gece-gündüz gizli ve aşikâr Allah yolunda harcarlar. Bunların Rableri katında mükâfatları vardır. Bunlar için ne bir korku, ne de bir üzüntü vardır.» (4)

«Câhiller, bu fakirleri iffetli ve sabırlı oldukları için zengin sanırlar. Sen bunları sımalarından tanırsın. Bunlar insanlardan ısrarla dilenmezler.»(5)

Medineliler nasıl sızlanabilirler ki?... Onlarla beraber üzüntüleri gideren en büyük vesîle bulunuyordu. İçlerinde her kaybedilenin yerini tutacak, her musibetin teselli vasıtası olacak, her gönülü hoşnut

(4)   Bakara, 274. (.5)   Bakara, 273.

74

edecek Hz. Peygamber bulunuyordu. O, hayır ve bereketin kendisiydi.

Medine'liler ihtiyaçlarından nasıl şikâyetçi olabilirlerdi ki?... Sâdık Peygamber onlara belâlara sabrettikleri ve güçlüklere katlandıkları takdirde şefaatç olacağını vaâdetmişti. Bunun için, Sahabe-i Kirâm'a göre belâ ve musibetler bir rahmet vesîîesi, zarar ve felâketler bir mükâfat vasıtası idi.

Ne mutlu hayra koşuşanlara, işledikleri ameller, defterlerine hayır olarak yazılacak, kıyamet gününde kendileri için bir nur olacaktır. Allah'ın ve Resulü'nün rızası durmadan kalblerine nüfuz edecektir. Kim bu hayır yolundan nasibini almak isterse Allah'a ve Re-sulü'ne yaklaşsın, «sonra yaparım» demesin. Bu sahada yarışanlar hemen faaliyete geçsin.

YÜCE PEYGAMBER (1)

Hangi kalem, peygamberliğin azametinin bir kısmını vasfedebilirl... Hangi sahife, bütün dünyayı kaplayan her asrı kuşatan ebedi, baki kalan bu yüceliği içine alabilir!                            .

Hangi makale, harfleri nurdan, mürekkebi güneşin ışınından olsa dahi bu azametin sırrını açıklayabilir?

Dillerin açıklayamadığı, kalemlerin vasfedemedi-ği, akılların idrâkinden aciz kaldığı bu yüceliğin kalp-de yerleşmesi, gönülde yaşaması, dost ve düşmanca itiraf edilmesi, minber odunlarının bunu haykırması, minarelerin ucunun bunun aşkından titremesi bizleri düşündürmelidir.

Görmez misin Allah O'nun nâmını ebedî kıldı.

(1)   H. Rebi'ül  evvel  sene   1353'de  «Müslüman  Kardeşler Mecmuasında yayınlanmıştır.

76

Beş vakitte müezzin, şahidim ben, «peygambersin» dedi.

Onu yüceltmek için Allah (c.c.) ismini kendi isminden aldı.

Arş sahibinin adı Mahmud iken peygamberin adı Muhammed (s.a.v.) oldu.

İnsan üstünlük mertebesine üç yoldan biriyle ulaşabilir.

a)    Ya Allah tarafından verilen yetkilerle başkalarından seçilir, büyük bir insan olur, hiçbir kimse onunla yarışa giremez. Onun yerini tutamaz.

b)    Veya hiçbir kimsenin yapamadığı büyük bir iş yapmakla başkalarından üstün olur.

c)    Yahut insanlığa sağladığı bir menfaatla diğer insanlardan üstün olur.

Bu üç vasıfta daha çok ileri giden daha büyük mertebeye ulaşır. Bunun içindir ki büyüklerin mertebeleri farklıdır. Hepsi bir derecede değildir. Bazıları büyüklük mertebesinin zirvesine ulaşırken, diğer bir kısmı büyüklük mertebesinin bir kısmına erebilir. Üçüncü bir gurupsa sadece büyüklerden sayılabilecek bir derece elde edebilir. Onlar binde birdir. Biri de bindir.

Evet... Bu üç vasıftan biriyle insan yücelik mertebesine erer. Hatta bunlardan bir kısmıyla da kişi büyüklüğe kavuşur. Ya bunların üçü de bir zatta mevcut olursa! Bir insan bütün bunların zirvesine ulaşırsa! Ne olur?

77

İşte Allah Teâlâ, sevgili peygamberi Hazreti Muhammed (s.a.v.)'i bu üç vasıfla müşerref kılmıştır.

«O mertebeler ki gönüller hasretini çekerler. Benzerleri yoktur, zirvededirler.»

1 — Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yeteneklerini kısaca anlatırsak şu hakikatlere değinmemiz gerekir:

a)    Mübarek nesebi: Hz. Muhammed (s.a.v.) şerefli bir soydan, asaletli bir nesilden gelmiştir. Ku-reyş kabilesinin en şerefli ve en üstün bir kolundan doğmuştur. İnsanlığın varlığından beri,   Resulü   Ekrem'in anne ve baba tarafı seçilerek son merhalesine ulaşmıştır.

Evet... Resulü zîşan efendimiz, en temiz bir nesebin en üstün bir kabilesinin en hayırlı bir ailesinden dünyaya teşrif etmiştir. Bunda hayreti mûcib bir. şey yoktur. Çünkü o seçilmişten, seçilenden seçilmiştir.

b)    Yaratılış güzelliği: Hz.  Muhammed  (s.a.v.) vücut bakımından da en güzel bir şekilde yaratılmıştı. Bünyesi kuvvetli, bedeni tam ve mükemmel, görünüşü pek hoş, en güzel yüzlü, en tatlı tebessümlü, en fasih dilli bir nümûne-i hilkatti. Resulü  Ekrem (s.a.v.) efendimiz gülümseyince mübarek dişleri dolu tanesi gibi görünürdü. Güldüğünde ise sanki ağzından nur doğardı.

«Alın hatlarına gözünü açıp baktığında

Parlak bir buluttan sanki şimşek çakardı sana.»

78

Bu üstün yaratılış, Allah Teâlâ'nın Muhammed (s.a.v.)'e bahşettiği gelip geçici bir bedenî mükemmelliktir. İnsanlar yüce peygamberi bununla övme-' ye âşıktırlar. Eğer onlar, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in diğsr mükemmel taraflarına bir göz atsalar sönmeyen kandilleri, suyu kurumayan denizleri göreceklerdir.

Hz. Muhammed (s.a.v.)'in azametini anlatırken hiçbir kimsede bulunmayan vasıflarından sadece bir nebze zikrettik...                                    '-

c) Yüce ahlâkı: Sevgili Peygamberimiz Mustafa (s.a.v.) ahlâkî yönden de en mükemmel bir zatu. En akıllı, en sağlam görüşlü, en doğru düşünceli bir insandı. Şiddet kullanmadan, madde ile aldatmadan o sert ve kaba kabileleri emri altına alması ve idare etmesi buna delil olarak kâfidir.

Serveti azdı, maddi kuvveti yoktu, ama sarsılmaz bir irâdeye, basiretli bir görüşe sahipti. Allah'ın te'yi-dine mazhardı. Peygamberlik tacını giymişti.

Resulü Zîşan. efendimiz, insanların en cömerdi, en ikrâmseveri ve en âlicenâb olanıydı. Evet, Hz. Muhammed (s.a.v.) esen rüzgârlardan daha cömertti. Varını yoğunu Allah yolunda harcar, fakirlikten asla korkmazdı. Yiyeceğini fakirlere dağıtır, kendi aç yatardı. Binleri infâk eder geriye bir şey bırakmazdı. Bir gün sahabesi Hz. Bilâl'e şöyle dedi: «Sarf et, ya Bilâl. Arş sahibinin azaltacağından sakın korkma.»

79

Fahri Kâinat Efendimiz, insanların en hâlimi, en merhametlisi ve en yumuşağıydı. Kendine karşı bir cahillikte bulunanı affederdi, ona iyiliği emrederdi. Bir gün şanlı ordusu Mekke'yi Mükerreme'yi fethetti. Orada bulunan düşmanları, Hz. Muhammed (s. a.v.)'den eşsiz bir müsamaha, üstün bir ikram, err: salsiz bir af buldu. Mağlup düşmanlar, galip ve merhametli peygamberden şunu işitmişlerdi: «Haydi gidin artık serbestsiniz.»

Resulü Ekrem efendimizden mütevâzi ve en alçak gönüllü bir insandı. Fakir ve zavallılarla oturup kalkardı. İhtiyar ve kimsesizlerle sohbet ederdi. Sahabelerinden hiçbir manzarada seçilmezdi. Sahabelerine bu hususta şunu buyurmuştu: «Allah, kişinin arkadaşlarından seçilmesini sevmez.»

Hak peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.), en hoşgörülü ve en yumuşak tabiatlı bir zattı. İki işin arasında muhayyer bırakıldığında en kolayını seçerd:.

Fakat vazife yaparken çok dikkatli, hakkı söylerken çok cesaretli bir insan olurdu. Nefsi için kızmazdı, ama Allah'ın haram kıldığı bir şey istenildiğinde hiçbir şey gazabını durduramazdı. Öfkesinin şiddetinden sanki yüzünde nar taneleri biterdi...

Resulullah, insanların en cesaretlisi, en sebatlısı ve en sabırlısıydı. Huneyn gazvesinde, bütün kahramanlar yaralanıp cihaddan geri kalırken, Hz. Mu-hommed (s.a.v.) yerinden sarsılmadı. Güler bir yüzle orada bulunanlara şöyle nida etti:

80

«Peygamberim ben, bunda yalan Torunuyum ben Abtiü!muttalib'in.»(2)

Allah yolunda yaralanan parmağına latife olarak şöyle buyurmuştu:

«İbaretsin sen kanayan bir parmaktan Alansın bu hali Allah yolunda cihaddan.>(3) Resulullah o derece şecaatii ve o derece kah* ramandı ki, zor durumlarda Sahabe-i Kiram onu bir kale edinerek arkasına sığınırlardı. Yine o derece kuvvetli bir azme, sarsılmaz bir irâdeye sahipti ki, hiçbir hayırlı işten geri kalmazdı. Haktan asla taviz vermezdi. Zorlukların karşısında asla eğilmezdi, tereddüt etmezdi. Bu meyanda sahabelerine buyurduğunu bizzat yaparak şöyle derdi: «Bir peygamber silahını kuşandıktan sonra savaşmadan onları soyunmaz.» (4) Kıyamet gününün şefaatçisi Hz. Muhammed (s. a.v.) insanların en fasihi ve en temiz dillisiydi. Konuştuğunda ağzından kelimeler bal gibi akardı, söylediği sözler açık ve gayet temizdi. Bu hususta Hz. Aişe şöyle buyurdu: «Resulullah (s.a.v.) sokaklarda bağırıp çağıran bir insan değildi. Köleliğe karşı idi, kötülük yapmazdı, bilâkis affederdi, bağışlardı.» (5) Hüküm verirken insanların en adâietlisiydi. Aley-

(2)   Bubarl, Müslim, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel.

(3)    Buharı, Müslim, Ahmed b. Hanbel.

(4)    Darlml, Ahmed b. Hanbel.

(5)    Buharl, Müslim, Tirmizi, Ahmed b. HanbeL

81

hine de olsa hak ve insaftan ayrılmazdı. Gerekirse kendi aleyhine, düşmanı lehine hüküm verirdi. İslâm'ın getirdiği cezaları en yakın akrabalarına uygulamaktan asla çekinmezdi. Bu mevzuda şu hadis-i şerifi buyurmuştu: «Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, şayet Muhammed'in kızı Fatıma dahi hırsızlık etseydi kolunu keserdim.»(6)

Resulü's-Sakaleyn Muhammed Mustafa (s.a.v.) bütün varlıkların, en büyük ruhaniyete sahip olanı ve en. temiz nefislisiydi. Allah (c.c.)'ı en iyi bileni, Allah'ın emirlerini en iyi yerine getireni ve O'na en güzel itaâtta bulunanıydı. Vecîbelerini son derece bir intizam içinde ifâ ederdi. Her hak sahibine hakkını verirdi. Kimsenin hakkını ihmal etmezdi. Hem Rabbinin hakkım hem de arkadaşlarının, ailesinin hukukunu ve bütün insanlığın hakkını ifâ ederdi.

Hz. Muhammed (s.a.v.) insanların maddeden en uzak olanı ve bu fâni dünya malına en az önem vereniydi. Önüne getirilen yemeği yerdi. Hiçbir yemeğe kusur bulmazdı. Yiyecek bir şey bulamazsa oruç tutardı. Kuru hasır üzerinde yatardı. Döşeği içi lif dolu bir deriden ibaretti. Zevk-u sefa ile yaşayanlar hakkında şunu buyurdu: «Onlara dünya, bizlere de âhiret verilmiştir.»

(6)   Buharl, Müslim, Tirmizi, Nesal, îbn Mâce. Risaleler 11                                                            F. 6

82

Ömrünün baharını, kendinden onbeş yaş büyük validemiz Hatice (r.a.) ile geçirmişti. Hatice'nin sağlığında başkasıyla evlenmemişti. Hatice'nin vefatından sonra da zevk u sefa sürmek için evlenmemişti. Hanımlarından bakire kız olarak evlendiği sadece Hz. Aişe (r.a.) idi.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) insanların en şefkatlisi ve en merhametlisiydi. Yoksullara, âcizlere en çok acıyandı. Sadece insanlara değil hayvanlara karşı da şefkatliydi. Bir hadis-l şerifinde şöyle buyurmuştur : «Her ciğer sahibi canlıya su vermenin mükâfatı vardır.» (7)

Hayvanlara karşı merhametli davranmayı, sevap sayıyor, şefkatsiz olmayı ise suç addediyor ve sahabelerine şunu naklediyordu: «Bir kedinin yüzünden, bir kadın cehenneme lâyık oldu. O kadın kedisini hapsetmişti. Ona ne kendisi yemek veriyordu, ne de serbest bırakıyordu ki, kedi ot otlasın.» (8)

Sevgili Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) bir yandan mükemmel bir akla, olgun bir fikre, kuvvetli bir irâdeye sahipti. Diğer yandan iyi kalpli, üstün

(¦) Kadınların sevdirilmesindeki hikmetlerden biri de şudur: Dinin, ancak kadınlar tarafından öğrenilebilecek hususlarını tebliğ etmekte, kadınları da yardımcı olsunlar. Meselâ; âdet halleri, doğum halleri, aile odasına ait meselelerde durum budur.

(7)    Buhari, Müslim, Ebu Davud, İbn Mâce.

(8)    Müslim, Ahmed b. Hanbel.

33

şuurlu ve ince hisli bir insandı. Hanımına-karşı sevgisini bildirerek şöyle buyurdu: «Bana dünyada kadınlar ve güzel kokular sevdirildi. Ve namaz gözümün aydınlığı kılındı.»(9)

Hz. Muhammed (ş.a.v.), oğlu vefat ettiğinde ona karşı ne derece şefkatli olduğunu şu mübarek kelâ-mıyla ifade buyuruyor: «Şüphesiz ki kalp üzülür, gözler yaş döker, ancak Rabbimizin razj olacağı şeyi söyleriz. Ey İbrahim, biz senden sonra üzgünüz.» (10)

Useyl el-Ğıfari'nin hicretten sonra Mekke'yi vas-fetmesi üzerine, doğup büyüdüğü vatanına karşı içinde taşıdığı derin sevgi, mübarek gözlerini yaşla doldurmuş, tatlı dilini şunları söylemeye sevk etmiştir: «Yeter Useyl daha fazla bizi heveslendirme. Bırak kalpleri ikrar etsinler.» (11)

Bütün bu anlattıklarımız, Resulullah'ın nurundan bir avuçtur, Muhammed Mustafa'nın • (s.a.v.) yüde ahlâkından bir pırıltıchr. Bu mevzuun tafsilâtı çok uzundur. Söylenecek çok şeyler vardır.

Mevzu çok geniştir, konuşacak dilin varsa söyle.

Bir insan, bu zikredilen hasletlerin yalnız birine, sahip olduğunda milletinin, aşiretinin büyüklerinden sayılır. Sadece bir insan bütün bu sıfatlara sahip

(9)   Nesâi, Ahmed b. Hanbel.

(10)    Buhari, Müslim, Ebü Davud, tbn Mâce, Ahmed b. Hanbel.

(11)    el-Beyan ve't-Tebyin, c. 2, s. Î56.

84

olup her birinin zirvesine ulaşırsa ya ona ne denilmelidir?

Her büyüğün bir noksanı, her akıllının bir hatası ve her güzelin bir kusuru olabilir. Bunların eksik tarafları tenkit edilir. Sanki o haller güneşin ışığını kapayan birer bulutlardır. Ayın üzerindeki siyahlıklardır.                                     ,

Fakat sen tarihe sor: Acaba yüce Peygamber'in herhangi bir noksan tarafı var mıydı? Elbetteki cevabı hayır olacaktır.

Evet Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün hata ve noksanlıklardan mahfuz ve masundu. Çünkü peygamberdi, dini tebliğ edendi. Böyle bir zat elbetteki hata etmeyecekti.

«Her ayıptan uzak yaratıldın son,

Senki dilediğin gibi var edildin sen.»

2 — Şimdi Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yaptığı işin değerliliğini izah eden dilimizin döndüğü şu kelimeleri sarfedelim.

Allah aşkına söyle bana: Acaba hangi iş, peygamberlik vazifesinden daha ağır, bütün insanları hakka davetten daha zor, tüm milletleri, hatta ins ve cinni her yönden islâh etmeye girişmekten daha güç olabilir.

Acaba hangi eser, Allah'ın gönderdiği ve Resu-lullah'ın insanlığa tebliğ ettiği Kur'an-ı Kerîm'den ve Şeriâti ğarrodan daha devamlı ve daha bakîdir?

Bütün beşerî sistem ve kanunlar iflas ederken,

85

biz şeriâti Muhammediye'nin nurunda yürüyoruz, onun emirleriyle kendimizi düzeltiyoruz. Daraldığımızda ona sığınıyoruz. «İslâm Dininin hak olduğunu anlayıncaya kadar, biz onlara hem dış dünyada hem de kendi öz varlıklarında delillerimizi göstereceğiz.*^)

Resulûllah'ın ilâhî vahyin semâdan yere indirilmesine vasıta olması, Kur'an-ı Kerîmin bizlere gelmesine sebep olması kâfidir. Başka bir üstünlüğünü araştırmaya gerek yoktur. Yalnızca bu faziletini, bütün dünya övmekten âciz kalır. İnsanlık bunun hakkını dahi ifâ edemez.

Evet, insanlığa dünyada huzuru ve âhirette mutluluğu garanti eden, çaresiz dertlerin devası olan ve: «Ne önünden ne de arkasından bâtıl bir şey içine sokulamayan, Hâkim ve Hamîd olan Allah tarafından indirilen Kur'an-ı Kerîm, Hz. Muhammed (s.a.v.)'İn mucizesi olarak yeter ve artan

Kur'an-ı Kerîm'i dikkatle incelediğinde O'nu umumî bir kanun, dört başı mâmur bir nizam olarak görürsün. Kur'an. ferdin hak ve hürriyetlerini teminat altına almış, kişinin Rabbine. kendi nefsine, ailesine, vatanına ve bütün dünyaya karşı yapmakla mükellef olduğu vazifelerinP belirtmiştir. Kur'an-ı Kerîm, aile ocağını en üstün İçtimaî kaideler üzerine kurarak aile için huzur ve saadeti garanti etmiştir. Ailelerde mey-

(12)   Fussilet, 42.

86

dana gelebilecek çözülme ve İnhirafa en uygun ilacı tavsiye etmiştir.

Diğer yandan Kur'an-ı Kerîm, yapılan iyiliğin takdir edilmesini, hayırlı işlerde yardımlaşmanın gerekli olduğunu emretmek suretiyle aile fertlerinin arasındaki bağı kuvvetlendirmiştir.

Yine Kur'an-ı Kerîm, idareci ile idare edilenler arasındaki ilişkileri belirten ve İslâm'ın idare sisteminin istişare yoluyla yürütülen bir nizâm olduğunu beyan eden en mükemmel ilâhî bir nizamdır. Kur'an-ı Kerîm'e göre, bütün insanlar müsavidir, kişiler ancak Allah'tan korkma derecelerine göre birbirlerinden üstün olabilirler ve ancak haklı haksız olarak birbirlerinden ayrılırlar.

Ayrıca Kur'an-ı Kerîm, milletler arasındaki ilişki-lertdüzenlemiş ve insanlığın huzur ve refahı için bütün beşeriyetin yardımlaşarak çalışmasını emretmiştik Kur'an-ı Kerîm, bütün bu mevzuları belîğ bir üslûpla, veciz bir ifade ile beyan etmiştir. Sünneti Se-niyye de kapalı mevzuları izah etmiş, genel hükümlerin istisnalarını beyan etmiştir.

Böylece, çöl ve çorakta doğan İslâm Şeriatı en mükemmel, en uygun ve dö'rt başı mâmur bir nizam olmuştur. «Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, onun dini asla kabul edilmez. Ve o, âhirette en büyük zarara uğrayanlardandır.»(13)

<13)    AH İmran  85.

87

İşte Hz. Muhammed (s.a.v.)'in başardığı iş bu, getirdiği şeriat budur. Hangi iş bundan daha büyük Olabilir? Ve hangi eser şeriattan daha devamlı ve geçerli olabilir?

Bugün Eflâtun'u Cumhuriyete dair eseri ve felsefesinden dolayı büyük kabul eden Aristo'yu ahlâka, mantıka ve diğer bilim dallarına ait eserlerinden dolayı üstün gören, Napoleon'u ozimiiliği ve hukuk yönünden takdir eden şu zavallı dünya, Hz. Muham-med'in azamet ve üstünlüğünün hiçbir kimsede bulunmadığını herkesten daha fazla takdir ve uygulamaya lâyık olduğunu itiraf etmelidir. Çünkü O yüce Peygamber'den başka her büyük sayılan insanın affedilmez kusuru, tenkitlere mucip hatası vardır. Ancak peygamberler bundan mâsundur.

Diğer yandan Muhammed (s.a.v.) haricinde her büyük insanın birçok görüş ve düşünceleri tenkitlerin karşısında çürüyüp yok olmuştur. Çünkü hakikata ters düşmektedir. Ayrıca, bunlar ilimlerini, tahsil yoluyla elde etmişlerdir. Bunun için beklenmedik harika bir iş yapmış değillerdir.

Halbuki Hz. Muhammed (s.a.v.), her insaflının tenkidinden çok uzak, okur-yazarlığı olmayan ve insanları âciz bırakan bir mukaddes kitabı tebliğ eden en yüce bir insandır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini isbat eden mucizelerinden sadece ş-nlı hayat tarihi ,ve

88

beki şeriatı, aklı olan için veya hazır bulunup da kulak veren için delil olarak kâfidir.

3 — Hz. Muhammed (s.a.v.)'in insanlığa sağladığı menfaat ve bütün dünyaya bahşettiği faydalardan bahsedecek olursak hepsini serdetmemiz imkânsızdır. Sadece şunların bilinmesi kâfidir.

Allah'ın resulü Hz. Muhammed (s.a.v.) yaşadığı asırda, insanlığı içine düştüğü felâketlerden, ateşine yandığı harplerden kurtarmıştır.

Bütün dünya, çözülmez meselelerinin hallini, çaresiz dertlerinin devasını ancak M. Mustafa (s.a.v.)in getirdiği İslâm'da bulmuştur.

Eğer insanlar, taassup perdesini gözlerinden aç-salar, kalplerini hayâllerden arındırsalar, İslâm'ın bütün dünyanın meselelerini en kolay yolla çözdüğünü ve en yararlı çareyi gösterdiğini elbette ki müşahede edeceklerdir.

Bugün dünyanın huzur ve refaha kavuşması İçin yapacağı tek şey İslâm Şeriâtı'nı tatbik etmesidir.

İnsanlar, er-geç, kendi tecrübeleriyle bu hakika-ta varacaklardır. İslâm Şeriâtı'nın tek yol olduğunu bileceklerdir. «O'nun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra göreceksiniz.»(14)

Şayet yücelik sıfatına ermek, idarecilikte maharetle oluyorsa, bizim Peygamberimiz başarısızlığa asla uğramayan bir idareci ve liderdir. Bunun yanında

(14)    Sâd, 88.

doğruluktan ayrılmazdı, aldatma ve ikiyüzlülükten çok uzaktı...

Eğer büyüklük askeri kumandanlıkta üstün başarılar göstermekle ve en az bir zayiatla büyük zaferler kazanmakla oluyorsa, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in her gazvesinde hatta her müfrezesinde şanı budur (yücedir).

Yok", eğer ululuk, kuvvetli nüfuza sahip olmakla ise, Resulullah'ın Ashabına yaptığı tesir gibi bir tesiri tarih hiçbir safhasında yazmamıştır.

Dünya, Sahabe-i Kiram gibi, peygamberinin izinde yürüyen, sünnetine tâbi olan hiçbir cemaat görmemiştir.

Bütün büyüklük ve azametler, incelendiğinde Resulullah'ın yüceliği hepsini gölgeler. Güneş doğduğunda artık yıldızlar kaybolur.

Ey Müslümanlar! Yüce Peygamberinizle iftihar edin. Onu kendinize rehber edinin...

BİR SORU (*)

Müslüman milletleri müstemleke edilmiş zelîl bir halde görüyoruz. İstiklâline kavuşanların örf ve âdetlerini bırakıp, ahlâk kaidelerini çiğneyip modernleşme d«ye adlandırdıkları Avrupa'yı taklit etme hastalığına yakalandıklarını görüyoruz. Acaba bunun sebebi nedir?

Bu suali bana, dinine bağlı ümmetine saygılı olduğunu bildiğim bir samimî dostum sordu: Sualin şeklinden; içinin acılarla dolu olduğunu, müslüman-ların halinin düzelmesinden ümit kestiği anlaşılmaktadır. Daha önce bu kişiyi ümitlerle dolu, istikbal için iyimser biri olarak tanırdım.

(•)   17 Ekim 1935 yılında «Müslüman Kardeşler Mecmuasının 23. sayısında yayınlanmıştır. .

%

92

Müslümanlar dinlerine sarıldıkları zaman dünyanın efendisi oldular. Yeryüzünü mâ'mur ettiler. İnsanlığı kurtuluş yoluna şevkettiler. Bütün dünyayı hayata güzellik veren bir medeniyetle mes'ud ettiler.

islâm medeniyeti her zaman hayatın güzelliği, üstünlüğü ünvânı ve asırların hâdisesi olmuştur. Ve böyle olmada devam edecektir. Ne yazık ki, müslümanlar son zamanlarda dinlerinden koptular, onu ihmal ettiler, tanımaz oldular. Derilerin ters giyildiği gibi, müslümanlar da İslâm'ı ters çevirdiler.

Ey Kardeşim!   '

İslâm'ı Kur'an-ı Kerim'den ve peygamberin sünnetinden anlaşıldığı şekilde gözönüne al, bir de şu müslümanların İslâm diye adlandırdıkları ve oyalanıp durdukları İslâmî yaşantılarına bak. İslâmî olduğu sanılan bu yaşantının uzak ve yakından gerçek İslâm'la herhangi bir alâkası var mı düşün?!..

İslâm'ın şerlât-ı ğarrasına bak, bîr de milletimizin bundan aldıkları payeye âtf-ı nazar eyle!.. Göreceksin ki, müslümanlar İslâm'ı sadece okurlar, kısımlara ayırırlar, tarif ederler, çeşitli hükümlerin! mütalaa ederler. Sonra onu bırakır, sanki hiç okumamışlar gibi veya buna göre âmel yapmaları gerekmiyormuş gibi hareket ederler.

Ne garip bir hâdisedir ki, memleketimizde din eğitimi yapılan bir Enstitüye girersin, talebelerin ders okudu şiarını, namazın hükümlerini öğrendikleri! görürsür  Bu arada ezan okunur, namaz kılınır,

93

onlar hâlâ namazın hükümlerini müzakere ile meşguldürler.

İşte bunların ve benzerlerinin İslâm'dan nasibi sadece onu okumak ve hükümlerini ezberlemekten ibarettir. Bunların gerçekten müslüman olduklarını söylemek ise çok güçtür.

İslâm, müslümanı en üstün şerefe ulaştıran ve onu aziz kılan ve onu başkasına boyun eğdirmeyen bir dindir. Acaba İslâm, bugünkü müslümanların İslâm zannederek yaşadıkları şu şekilde midir, yoksa müslümanlar fani dünyayı ebedî âhirete tercih ederek kendilerine göre bir İslâm modeli mi uydurdular? Böylece zelil, hor ve hakîr, köle ve esir durumuna düştüler!

İslâm, Allah yolunda cihad etmeye davet eder. Mücahidler cihadı, nefs ile cihâd etmekten ibaret sandılar ve bununla yetindiler. Allah'ın kendilerine emrettiği gibi değil, kendi düşünceleri ile hareket ettiler.

Evet, İslâm hem ahlâk ve fazilet hem de îman ve cihaddır. Bugünkü müslümanların ahlâkı nerede, İslâm'ın emirleri nerede?!.. Müslümanların yüce İslâm Dini'ne ters davranışlarını sıralayacak olsak söz çok uzayacak saatlar birbirini kovalayacaktır. Kısaca deriz ki, her hayır, İslâm'ın çerçevesi içinde bulunur.

Müslümanlar dinlerine bağlı oldukları müddetçe dünyanın efendisi olmuşlardır. İslâm'ı bırakıp Allah

94

izin vermediği halde kendilerinden birtakım nizamlar uydurmaya başlayınca da bugünkü perişan hallerine düşmüşlerdir. Dinlerine tekrar dönünceye kadar aynen bu halde devam edeceklerdir. Çünkü Allah Te-âlâ bir âyet-i celîle'de şöyle buyuruyor:

«Bir kavim kendini değiştirmedikçe şüphesiz ki o kavmi Allah değiştirmez.»(1)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir hadis-i şeriflerinde müslümanların bugün düştükleri hali haber vererek şöyle buyuruyor:

«Bir şeyi veresiye satın alıp da, tekrar onu satan kişiye setin alınan değerden daha az bir miktarda peşin olarak sattığınızda, hayvancılığa ve ziraâte çok önem vererek, dünyaya dalıp cihâd gibi farzları bıraktığınızda Allah sizi zelîlliğe düşürür, tekrar dininize dönünceye kadar sizi bundan kurtarmaz.»(2)

Birtakım İslâm milletleri ise hemen istiklâllerine kavuşur kavuşmaz, İslâmî örf ve âdetlerinden sıyrılıp çıktılar. Medeniyetleşme sevdasına düştüler. Çünkü bu milletlerin önderleri İslâm'ı bilmemekte, batılıları taklide özenmekte ve batılılara karşı çıkmaktan çekinmektedirler. Liderlerin birçokları sadece doğum yerleri olmaları bakımından İslâm ülkelerine mensupturlar. Onlar İslâm ülkesinde doğarlar, batının kucağında büyürler: Onun kültürünü, örf ve âdetini, dü-

(1)    Ra'd. 11.

(2)    Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud, Hâktıı.

95

şünce ve ahlâkını alırlar. Sonra Avrupalılar tarafından şarka gönderilirler.

Bu liderler müslüman doğu âlemi için yabancılardan daha tehlikeli, daha zararlı ve daha zalimdirler. Hatta birçok liderler İslâm âleminde doğma hâdisesinden de mahrumdurlar.

Diğer yandan bu liderlerin devrinde bulunan dindar tabakanın çoğu din için bir âr, İslâm için bir zarar, İslâm'ı yıkma ve ona savaş açma bakımından bu melez liderlerin yardımcıları olmaktan öteye geçememişlerdir. Dindar görülen bu insanlar, İslâm'a ters düşen davranışları ve şahsiyetleriyle dine ihanette bulunuyorlar. Islahatçı olduklarını iddia ediyorlar. Aslında ise bunlar, ya İslâm'ı bildikleri halde onun aleyhine çalışan birtakım ajanlardır veya İslâm'ı bilmeyen, aldatılmış birtakım zavallılardır. Her iki faraziyede de bu çeşit din adamlarının zararlı oldukları muhakkaktır.

İstiklâline kavuşmuş ve batıyı taklide özenen liderler baştan kuvvetli görülseler de sonunda gerçek yüzleri ortaya akacaktır.

Eğer Allah, bu liderlere doğru yolu gösterecek, onların bu gibi uçurumların derinliklerine düşmelerine engel olacak, bir mürşidi lütfederse umulur ki, tutumlarını değiştirirler. Milletlerini Allah'ın kitabından ve Resulullah'ın sünnetinden iktibas edilen İslâm Nizamı ile sevk ve idare ederler.

KÖYDEN BİR SES (*)

 

Biz şimdi köyden ayrılıyoruz. Köye hüzün dolu bir kalble, yaralı bir gönülle, acı dolu bir ruhla veda ediyoruz. Ah! Köylü kardeşlerimiz!.. Kalbimizde ne kadar büyük bir yeriniz yardır. Mes'ûd olmanızı can-u gönülden dileriz. Ah, sözümüz dinlense!...

Köylere salgın hastalıklar yayılmakta, fakir halkı ölüme sürüklemektedir. Köylüleri, yüzleri sararıp-solmuş, kamı sırtına yapışmış, güç ve kuvvetten düşmüş, nefesi kesilmiş bir halde görürsün. Köylerimizde malarya, sıtma, körlüğe sebep olan göz hastalıkları çok yaygındır. Köylerimizin birçoğunda müşaha-

(*)   3 Ekim 1935 yılında «Müslüman Kardeşler Mecmuasının 21. sayısında yayınlanmıştır.

Risaleler 11

F. 7

98

de edilen ü'mâ sayısı korkunç bir rakama ulaşmıştır. Diğer yandan bel harisya, dizanteri, kansızlık gibi hastalıklar köylerde fazla nisbette görülmektedir. Devlet hastahaneleri, bu âfetlerin şiddetini hafifletmeye çalışmakta, fakat şu iki sebepten dolayı beklenilen hizmeti, takdim edememektedir. Bunlardan biri hasta ha nelerin az ve yetersiz oluşu, diğeri ise buralarda hastalara yapılan muamelelerin kötü oluşudur.

Birinci hususun çaresine bakmak devletin vazifesi iken ikincisini önlemek bu kurumlardaki âmirlerin görevidir.

Köylerde yoksulluk, fakirlik zirveye ulaşmıştır. Mısır köylüsünün ekmeğinin katığı yoktur. Döşeği kuru yer, yorganı göktür. Şayet bir şey döşek edin-mişse ya eski bir hasır veya ot dolu bir çuvaldır. Başını sokabilecek bir yer bulmuşsa orası evden daha fazla hapishane hücrelerine benzeyen bir kümestir.

Eski ve yırtık elbiselerin içinde, üzerine yoksulluk çökmüş ve heykel gibi bir adam görürsün. Sanki o fakir hareketsiz bir mumyaya benzer. Bu meyanda şu misaller kâfidir; ikibin kadar erkeği bulunan bir köy, kuyularını daha sıhhî bir yere nakletmek maksadıyla beş cüneyhi tedarik edemedikleri için yanında tuvaletleri bulunan camilerini ealıştıramamaktadırlar.

Vakıflar Müdürlüğü hâlâ uyuyor. Hiç endişe etmiyor. Yine bazı köylerde her aileye ancak iki dönüm arazi verilmektedir .Halbuki hiçbir aile on nüfusdan

99

aşağı düşmemektedir. Köylerde genç erkek ve kızlar otobüsle iki saat uzaklıktaki bir yerde bulabilecekleri bir işte çalışmaya can atarlar. Tâ ki on beş milim (1) elde etsinler.

Bunlar köylerde gözümüzle gördüğümüz acı gerçeklerdir. Bilmiyoruz, yöneticiler bunları biliyor ve ihmal mi ediyorlar, yoksa bilmiyor ve en mukaddes vatanî vazifelerini yerine mi getirmiyorlar?!..

Köyleri cehalet ve hurafeler kaplamıştır. Köylülerin birçoğu kendine söylenileni anlamaktan âcizdir. Nerede kaldı ki, konuşmak istediğini sana* anlatabilsin.

Köylüler doğru dürüst dinlerini bile bilmezler. Güzel bir namaz kılamazlar. Tamamen temizlenemez-ler. Hiçbir ibâdeti lâyıkı ile yapamazlar. Köy okullarının manzarası içler acısıdır. Bakarsın, okullarda ya çok az talebe var veya üstlerinden baslarından perişanlık dökülen o zavallı köylü çocuklarıyla doiudur.

Bununla beraber şehirlerde görevli bulunan birçok din adamları, imamlar ve âlimler yıllık izinlerini ve yaz tatillerini fırsat bilerek deriz kenarlarına git meyi isterler. Bilmiyorum, bunlar hangi işten yorulurlar?.. Halbuki belirli saatlerde çalışırlar, şehirlerde İstedikleri nimetlerden faydalanırlar, Câhil köylülere dinlerini öğretmek ve doğru yolu göstermek, onların âlimler üzerinde hakları değil midir?...

(1)   Mısır lirası.

100

Aynı vatanın evlâdları oldukları halde, fakir köylüler aşırı bir yoksulluk içinde kıvranırken devlet memurlarının aşırı zevk-u sefaya dalmaları zulüm değir

midir?

Köylü çok zavallı ve çok saftır. Ne kendi hakkını, ne milletinin hakkını ne de vatanının hakkını bilir. Dış siyaset şöyle dursun, ülkesinin dahilî işlerinden bile habersizdir. Köylüye bütün bunları öğretmek onu cehalet ve hurafelere esir olmaktan kurtarmak tahsillilerin üzerinde bir haktır ve bir vecîbedir. Liderlerin kendi isimlerini öğrenmeden başka bir şey bilmeyen bir milleti idare etmektense, kârını-zararını bilen, menfaatini düşünebilen bir milleti idare etmeleri kendileri açısından daha faydalıdır.

Mısır köylüsü, babanın bıraktığı, annenin alâkadar olmadığı, ailenin sokağa atıp hâdiselerle başba-şa bıraktığı ileri zekâlı ve kabiliyetli bir çocuğa çok benzemektedir.

Ey bakanlar, liderler, ıslahatçılar ve tahsilliler: Bu köylülerin hakkı elinizde bir emanet, boynunuzda bir vazifedir. Allah'ın huzurunda ve tarihin önünde bu haktan dolayı çetin bir hesaba çekileceksiniz. Elinizi vicdanınıza koyunuz. Deniz kenarının havasını teneffüs etmeyi, plajlarda güneşlenmeyi düşünmeden önce bu hakları yerine getirmeye çalışın. Böylece kalben müsterih olun, manen huzura kavuşun.

Ey köylüler, hayatının pahasına da olsa si' i mes'-ud etmeyi dileyen kişiden size selâm olsun...

MÜBAREK RAMAZAN AYIN! KARŞILARKEN (*}

Bu ramazan hilâlidir. Allahü ekber. Allahü ekber. Ey hilâl senin de benim de Rabbimiz Allah'tır.

Ey Rabbim! Sen bu mübarek ayı bizlere hayırlı ve uğurlu kıl. Bereketini artır. Bizlere bu ayı, îman vb İslâm'ın gerektirdiği gibi rızana mutabık olarak geçirmemizi nasip ve müyesser eyle.

Bu ayı yaratan Allah'a îman ettik. Şaban ayını tamamlayıp Ramazan ayını getiren Allah (c.c.)'a ham-dü senalar olsun.

Geçen yıl aynı böyle bir vakitte Ramazan ayını karşılıyorduk. Bu yıl da o mübarek ay, bütün nuru ve hidâyetiyle yeniden gelmiştir.

(*)   Bu makale. 13.12.1934'de «Müslüman Kardeşler Mecmuasının 32. sayısında yayınlanmıştır.  ,

102

Merhaba ey ibadet ayı, merhaba. Merhaba ey itaat ayı merhaba. Merhaba ey temizlik ayı merhaba. Sen hoş geldin bize. nurlar getirdin kalbimize.

Acaba herhangi birimiz bu nurlu ayın hayat zincirinin sayılı halkalarından yitirilen bir halka olduğunu hissettik mi? Sınırlı ömrün aşılan merhalelerinden biri olduğunu idrâk ettik mi? Her insanın, sonuna doğru giden adımlardan biri olduğunu ve geriye kalan adımlarımızın ne kadar olacağını .bilmediğimizi anladık mı? Bütün bu vakitler çalışma meydanında yok oldular. Güneşin buzu erittiği gibi meşguliyet dalgalarının içinde eriyip gittiler. Artık bir daha dönmemek üzere, bize veda ettiler. Böylece yıllar geçti, günler birbirini kovaladı.

İçimizden her birimizin sabah-akşam kendisini hesaba çekerek hayatının parçalarını teşkil eden bu zamanlarını nereye harcadığını, bunların mukabilinde neler kazandığını ve neticede hangi noktaya vardığını düşünmesi ne kadar gerekli ve ne kadar güzeldir. Doğan her yeni gün insanlara seslenerek manen şöyle der: Ey Âdem oğlu, ben yeni bir varlığım. Yaptığına şahidim. Beni değerlendir, çünkü ben kıyamete kadar bir daha dönmeyeceğim.

En değerli şey olan vakte biz hiç kıymet vermeyiz, Vakit hayat değil midir? Eskiden «vakit nakittir» denilmiş. Zannedersem bunlar vakte gereken değeri verememişlerdir. Çünkü nakit kaybolunca onu tekrar elde etme mümkündür. Halbuki kaybedilen vakti ye-

103

niden elde etmek imkânsızdır. Velevki yeryüzü dolusu altın harcansa!...

O halde, hayatımızda her şeyimiz olan vaktimizi, altın ve gümüşle kıyaslamamız nasıl doğru olabilir? Ne yazık ki, bizler vakitlerimizi gereği gibi değerlen-dirememekteyiz. Ne zaman ki, vakitlerimizin kadrini biliriz onları boş yerlere değil, değerliliklerine münasip bir sahaya harcarsak işte o zaman milletlerin en ilerisi ve insanların en mes'udu oluruz. Acaba bunu görecek miyiz? Halbuki İslâm, bizim için vakitleri çok muazzam bir şekilde tanzim etmiş. Ay ve güneşi hesaplayanları övmüştür.

Ey Kardeşlerim gelin! Saniye ve dakikalarıyla gece ve gündüzleriyle geçen bir yıl içinde kendimiz ve milletimiz için neler kazandığımızı bir muhasebe edelim. Acaba gecen Ramazan'da nefislerimizi terbiye, ruhlarımızı arındırma ve ahlâkımızı yüceltmek için sağlam bir metoda ulaşabildik mi? Şayet ulaş-tıksa ona sımsıkı sarılıp bu Ramazan gelinceye kadar devam ettik mi? Öncekinden daha temiz, daha pâk ruhlu ve daha güzel ahlâklı olduk mu?

Bu geçen yıl içinde herhangi bir İslâm ülkesi zamanını değerlendirerek esaret zincirlerini kırıp hürriyetine kavuştu mu? İçinde bulunduğu fena hallerden kurtuldu mu? Alnından gericilik damgasını silip ilerledi mi?

Herhangi bir İslâm hükümeti kâinat nizamına boyun eğerek yıkıcı içtimaî akımları önledi mi? Ah-

104

lâki çöküntüyü, sosyal çalkalanmayı, hayatın her dalına kadar uzanan ve insanları ruhen tesiri altına alan ruhî bunalımlara ve maddî sıkıntılara bir çare buldu mu? Herhangi bir İslâm düşmanı, İslâm vatanından kanlı çizmesini çekti mi? Herhangi bir İslâm milleti İslâm'ın emrettiği gibi hükümlerini tatbik etti mi? İslâm'ın istediği gibi ahlâkını düzeltti mi? Kısaca, müslümanlar uzun uzun dinledikleri, İslâm'ın temeli olduğunu bildikleri Kur'an'ın hükümlerini tatbik ettiler mi? Bütün bunların cevabı «hayit»dan başka bir şey olmayacaktır. Öyle ise, bizim için sevinmeyi ve memnun olmayı gerektiren herhangi bir yenilik tahakkuk etmemiştir. Bizler bir yıl önce bulunduğumuz aynı durumda devam etmekteyiz. Günler böyle geçmeye devam ederse geri kalmaktan başka bir şey kazanamayız .Kalbimizi yakıp kavuran, bağrımızı dağlayan sebep de budur ya!..

Mazide ihmalkâr davranmak bir suc teşkil ediyorsa, gelecekte aynı kalmak daha büyük bir suc teşkil eder. O halde ey müslüman evlâdlarıL Gelin, bu Ramazan ayını fırsat bilelim kendimizi yenileyelim. Ey İslâm gençleri! Şahlanın, Özerinizden tozları silkeleyin. Eskimiş, paslanmış, körelmiş şehvet • pe-rest, cı'gm. mukavemetsiz, hayal-perest o ruhları yenileyin. Bu mübarek Ramazan'da hak uğrunda cesaretli, mes'uliyetini idrâk eden, ümitleri takdir eden, kuvvet ve azîmle dolu, yücelmeye meyal, basit şeylere önem vermeyen, Allah'ın mukaddes kitabında

105

ebedî kıldığı şu şerefe haris olan yeni ruhlara sahip olun.

«izzet ve şeref ancak Allah'ın Peygamberinin ve mü'minlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.» (1)

Ey Müslüman gençler!

Yenileyin kendinizi yenileyin. Ruhlarınızı arındırın, pâk eyleyin. Namazla, oruçla, Allah'a itaatle yardımlasın. Rabbinizi razı edecek samimt bir tevbe ile tev-be edin. Sakın ha sakın, bu Ramazan'ı da kendinizi arındırmadan, ruhlarınızı temizlemeden, hayatınızı iyiye çevirmeden boş yola vermeyin.

Allah tarafından bir münâdinin: «Ey hayn dileyen, yönel; ey fenalık etmek isteyen yerinde dur» (2) diye nida etmesine karşılık, müslümanların buna uymamaları, lütûfkâr ve merhametli olan Allah Teâlâ'nın da-vetcisine koşmamaları hiç doğru olur mu?

Evet, Ramazan ayı niyaz ayıdır, maneviyat ayıdır. Onun için bir köşeye çekilerek kendi başına kalman ve halvette iken vicdanının sesini gece gündüz dinlemen, kendini Rabbine karşı olan vazifelerinden sorman, nefsini, fenalıkları hakkında hesaba çekmen, milletine ve vatanına karşı neler yaptığını ondan sorman gerekmektedir. İyi bil ki, Rabbinie baş-başa kaldığında bunları yaparsan ruhun sana anlattıklarını benim anlatmamdan daha güzel anlayacak-

(1)    Münafikûn, 8.

(2)    tbn Mâce, Nesâî, Ahmed b. Hanbe! rivayet etmişlerdir.

106

sın. Velevki, ben sana bu sayfaların kat katını yakmış olsam bile...

Ey Kardeşim!

Şunu da iyi bil ki, hakikî ilim, ancak insanın ruhundan fışkıran ve kalbinden kaynayan ilimdir. O halde, sen de kalbi Rabbine bağlı, kendini Allah'a vermiş bir kui ol! Göreceksin ki, Allah seni saadet ve sürûrla dolduracaktır. Bizi de seni de sevdiğine ve razı olduğuna muvaffak kılacaktır, djostumuz ve yardımcımız ancak Allah (c.c.)tır.

RAMAZAN O

Çalışma yorgunluğu ve günün meşakkatinden sonra kişinin kendisiyle başbaşa kaldığı zaman ne tatlı bir andır. Kişinin hayatın çeşitli debdebe ve tantanasından patırtı ve gürültüsünden kurtulduktan sonra, kendisiyle başbaşa kalarak, tatlı hayallere, güzel düşüncelere daldığı o vakit ne kadar hoş ve ne kadar güzeldir...

İşte, yılın ayları içerisinde mübarek Ramazan ayı günün saatleri içinde kjşinin kendisiyle başbaşa kaldığı o tatlı saate benzer. Gerçekten Ramazan ayı, halvet ve ibâdet ayıdır. Bu ayda mü'min vaktinin ço-

(*) Bu bölüm, 27 Ramazan 1353 yılında çıkan «Müslüman Kardeşler Mecmuasunın 34. sayısında yayınlanmıştır.

108

ğunu maddî isteklerden ve şehvanî arzulardan ayırarak yaratıcısına kulluk etmeye tahsis eder. Kişi. tamamen güzel, sürür ve muhabbetlerle dolu manevî bir âlemde yüzer.

Yeniden faaliyete geçmek, hareketi güçlendirmek, kaybedilen enerjiyi yeniden elde etmek, zevk ve lezzeti tekrar tatmak için bütün yapılan işler arasında ara vermek, tatil yapmak kaçınılmaz bir husustur. Dinlenme ve ara verme bütün varlıklarda yaratılışta mevcud olan Allah'ın bir kanunudur. Görmez misin?.. Gece, iki gündüzü birbirinden ayıran, gündüz ise iki geceyi ayıran birer fasıladır.

Eğer bu fasılalar olmasaydı durum ne olurdu?.. Bir düşün!.. Sen uykunun uyanık olduğun vakitler arasında bir ara verme olduğunu; uyanık olmanın da iki uyku halini birbirinden ayırt eden bir fasıla olduğunu hissetmez misin? Devamlı uyanık olsaydın veya derin uykulara dalıp hiç uyanmasaydın halin ne olurdu?

Ara verme ve İstirahatların en tatlısı külfet ve meşakkatli çalışma ve faaliyetlerden sonra yapılanlarıdır.

İşte,* mübarek Ramazan ayı da yıl içinde bir fasıla ve bir istirahat ayıdır. İnsan, gırtlağına kadar maddeye dalıp, hayatın çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için çevresinde bulunan şeylerle uzun bir mücadeleye giriştikten sonra mübarek Ramazan ayı gelir. Maddeten yorgun olan bu insanı bütün çevresin-

109

den arındırır. Onu, gönülden arzuladığı, kudsiyyetine ve eğitimine hasret kaldığı manevî bir âleme kavuşturur.

Bunun içindir ki. mübarek Ramazan ayı kendine has fazileti, kudsiyeti, üstünlüğü ve eseri ile mümtaz bir aydır.

Hz. Muhammed (s.a.v.) bu ayın faziletini ve kud-siyyetini idrâk ederek günlerini ibâdet ve taâtle İhya ederdi. Bu ay geçtikten sonra dünya işleriyle meşgul olmaya başlardı.

Ramazan ayının ne derece faziletli ve mukaddes bir ay olduğunu şu hususlar ortaya koymaktadır.

a) Yeryüzüne Kur'an-ı Kerîm'in âyetleri Ramazan ayında inmeye başlamıştır. Bu hususta Allah Teâ-lâ şöyle buyuruyor:

«Ramazan ayı, insanlar için bir hidâyet rehberi olan doğru yolu gösterici ve hakkı bâtıldan ayırt edici apaçık âyetleri ihtiva eden Kur'an'ın indirildiği bir aydır.» (1)

Sen çok iyi bilmektesin ki; Kur'an-ı Kerîm, kalb-lerin doktoru, manevî hastalıkların şifası, ruhların gıdası ve nefislerin terbiyecisidir. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Cebrail (a.s.)'e bizzat Ramazan ayında Kur'an-ı Kerîm'i müzakere etmesinin elbette bir sebebi vardır. O da bu ayın rahmet ve bereket ayı oluşudur.

(1)   Bakara, 186.

\

110

b)    Allah'ın Peygamberini desteklediği ve müslü-manların daha ilk devrelerinde fiîlî davetle dinini izhar ettiği Bedir gazvesi de Ramazan ayında vuku' bulmuştur. Bu meyanda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır :

«Şüphesiz ki, Allah size Bedir'de yardım etti. Halbuki siz zelil ve zayıftınız. Allah'tan korkun ki, şük-redebilesiniz.» (2)

c)    islâm davasının Arap yarımaâasına yayılmasına vesile olan, îmanla küfür arasında meydana gelen savaşlarda dönüm noktasını teşkil eden îmanın Arap Yarımadasının kalbine, en değerli şehrine, en mukaddes ve muazzez kalesine, Allah'ın evi, Kabe'nin bulunduğu yere hâkim olmasına sebep olan «Mekke'nin Fethi» de mübarek Ramazan ayında gerçekleşmiştir. Allah Teâlâ bu yüce nimeti beyan ederek şöyle buyuruyor:

«Ey Muhammed, doğrusu biz sana apaçık bir zafer sağlamışadır. Allah böylece senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir. Böylece sana kimsenin güç yetiremiyeceği bir şekilde yardım eder.» (3)

d)    Bin aydan hayırlı olan, bütün kâinatın meleklerle dolup taşmasına ve ruh'ül emin, Cebrail'le

(2).   Âli İmran, 123. (3)    Fetih, 1-3.

111

müşerref olmasına vesîle olan kadir gecesi de yine bu mübarek Ramazan ayının içindedir.

e) Ramazan ayı gündüzleri oruçla, geceleri ibadetle mâmur olan bir aydır. Bu ay halvet ayı olduğu için Allah Teâlâ bu ayda camilere çekilip itikâf etmeyi, başkalarıyla oturup kalkmanın debdebesinden, dünya işlerine girişmenin velvelesinden uzak olmayı müstehap kılarak bu ayı diğer aylardan ayırmıştır. Böylece ruhun halvete çekilip kendini Rabbine tam vermesi gerçekleşmiş olsun. Bu ayda ilâhî feyizlerin, samimiyetle Allah'a yönelen, O'nunla kuvvetli bir irtibat kuran kalbler üzerine akması gerçekleşmiş olsun.

Selef-i salihîn. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in bu mübarek ayı fırsat bilerek çeşitli hayır ve hasenatlarda bulunduğunu, salih âmellerle ihya ettiğini çok iyi bilmişler ve Resulûllah (s.a.v.)'in izini takip etmişlerdir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) Ramazan ayında gündüzleri Allah'ın kullarına farz kıldığı orucu tutardı. Çeşitli hayr-ü hasenatta bulunurdu. Sadakalar verirdi. Resulûllah (s.a.v.) esen rüzgârlardan daha cömert idi. En çok cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi.

Ramazan ayının gecelerini teheccüd ve nafile namazları ile ihya ederdi. Farz namazlarını cemâtle be-/aber mu'tedil bir şekilde kıldıktan sonra hane-i saadetine çekilir uzunca ibadette bulunurdu. Ramazan

112

gecelerini Kur'an okumakla ve teşbihle geçirirdi. Cebrail'le beraber Kur'an-ı Kerîm'i müzâkere ediyordu. O'na dinletiyor ve O'nu dinliyordu. Ramazan ayı Kur'-an-ı Kerîm'in indiği ve insanların manevî faaliyetlerinin harekete geçtiği, orucun nuruyla nefislerin aydınlandığı bir ay olduğu için, bu mübarek ayda Allah'ın kitabını anlamak, binbir hikmet pırıltısı taşıyan manâlarını düşünmek, insanların kalbini fetheden ahenkli âyetleri okumak elbetteki büyük bir ibadettir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Ramazan'ın son on gününü i'tikafia geçiriyordu. Kollarını sığıyor, tam teçhizatını kuşanıyor, işe ciddiyetle girişiyordu. Ehlini uyarıyor, ciddiyete sevkediyordu.

Evet, Resulûllah (s.a.v.) Efendimiz Ramazan'da böyle idi. Ondan sonra gelen Ashab-ı Kiram da tAl-lah onlardan razı olsun» Onun sünnetine sarılıp yolundan ayrılmadılar. Müslümanların salih olanları da bu yolu takip ettiler. Müslümanlar, Ramazan gelince bayrama kadar eş ve dostlarına veda ederlerdi. Kendilerini tamamen ibâdet ve taâte verirlerdi. Beden ye ruhlarıyla kalb ve gönülleriyle sadece Allah'a bağlı kalırlardı.

Ne yazık ki, salih mü'minlerden sonra namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil ortaya çıktı. Farzların asıl hikmetlerini zayi' etti. İtaatlerin sırlarını unuttu. Bu faziletli ayın izzet ve kerametini ihlâl etti. Mukaddes bir vecibe olan orucu tanımamazlıktan gelir oldu. Bu nesillerden bir kısmının kalbine gaflet

113.

hâkim olmuş, işlediği günahların kir ve pası üzerine çökmüş. Artık insanların gözü önünde orucunu yemekte, hiçbir şerl özrü olmaksızın bu günaha düçâr olmakta ve isyanını açığa vurmaktadır.

Ne gariptir ki, bunu yaparken utanıp arlanmaları gerekirken tam aksine orucu küçümserler. Büyüklen-meye ve gururlanmaya yeltenirler. Bu manevî hastalığın, İslâm ümmetinin servet sahipleri ve ileri gelenleri arasında yayılması ve bunların şu âyet-i ce-iîlenin vasfettiği kimselerin derecesine düşmeleri seni de, beni de ve bütün müslümanları da cidden üzmekte ve kalbimizi yaralamaktadır.

«Böylece her ülkede mücrimleri en büyük mevkide bulundurduk ki, bir takım hilelere başvursunlar. Halbuki onlar ancak kendilerine tuzak kurabilirler. Bunun farkında değildirler.» (4)

Bakarsın filân paşa Ramazan gününde filân kulüpte açıkça öğle yemeği yiyor. Filân bey ismini söylemeden dahi, Allah (c.c.)'a sığınacağına, filân barda içki zıkkımlanıyor. Filân zat oruçlu olan kapıcıdan, aşçıdan ve hizmetçilerden utanmadan Ramazan günü üç vakit yemeğini ister, karnını şişirir...

Hiç unutmam. Bir gün bana üzüntüden içi yanan, islâm'a karşı titizliğinden yanıp kavrulan bir aş-

(4)   En'âm, 123. Risaleler 11

F. 8

n4

Ci geldi. Ramazan günü sabah ve öğlede yemek hazırlamasını emreden efendisi hakkında benden fetva istedi. Bu aşçı Allah (c.c.)'tan korkuyor, fakat "vazifesi icabı orucunu yiyene yardım etmek zorunda kalıyor. Yardım etmediği takdirde rızık kaynağının kesileceği tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına rağmen yine de Ramazan'da orucunu yiyen patronuna yardım etmeden kaçınıyor. Allah'ın gazabına uğrayacağından korkuyor. İnsanların gözünde ve cemiyetin anlayışında büyük sayılan bu beyefendi ne yapıyor? Allah'a karşı harp ediyor. İsyanını açığa vuruyor. Bütün Allah'tan korkanların inanç ve hisleriyle alay ediyor.

Ey gaflet için© dalan zavallı insan!.. Tekrar itaate ve Allah'ın emirlerine boyun eğmeye dönmen senin için elbetteki hayırlıdır. Şayet içinde bulunduğun isyankârlıkta devam edersen iyi bil ki, Allah'ın ne sana, ne de oruç ve ibadetine ihtiyacı vardır. Seni yakında zor bir hesaba çekecektir. Nasıl olursan ol, fakat Allah'ın salih ve zayıf kullarının inanç ve hisleriyle alay ederek, Allah'ın gazabını acele üzerine çekmiş olma. Bu salih kulların birinin bedduasına maruz kalmadan sakın. Çünkü, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in buyurduğu gibi:

«Saçı başı birbirine karışmış, tozlara bürünmüş, yırtık elbiseli birçok kişi vardır ki, bir şeyin olacağına

115

dair Allah (c.c.)'a yemin etse,  Allah  onun yeminini yerine getirir. Ona yeminini bozdurmaz.» (5)

Diğer bir kısım insanlar da vardır ki. herkes gibi onlar da oruç tutarlar. Diğer insanlar gibi onlar da ibadet ederler, fakat orucun hikmetini idrâk etmekten, Ramazan ayının faziletinden faydalanmaktan çok uzaktırlar. Bunlar, gündüzlerini uyku ile geçirirler veya kötü sözlerle, gıybet etmekle, canavarca bir bakışla, bozuk düşüncelerle Allah'a İsyan ederler.

Geceleri ise, eğlence yerlerinde, fısk-ü fücur yuvalarında geçirmeye çalışırlar. Yemek yerken doyma bilmezler. Oburluktan vazgeçmezler. Çeşitli yemekleri biriktirip midelerini şişirmeye bakarlar. Bu adamlara göre Ramazan, güzel yemekler yeme, tatlı şeyler içme, eğlenme, geceleme ve çeşitli eğlencelerle gün geçirme ayıdır.

Eskiden Ramazan gecelerinde Kur'an okunurdu. İbadet ve taâtlerde bulunulurdu. Zikirler yapılır, kasideler okunurdu. Dost ve ahbaplar birbirlerini ziyaret ederlerdi.

Bugün ise, Ramazan'ın faziletli geceleri Allah'a isyanla geçiriliyor, daha fazla günahlar kazanılıyor. İbâdetle geçirilmesi gereken vakitler günah işlemeye terkediliyor.

Ey Müslümanlar!

Bizden ayrılmasına pek az bir zaman kalan ve

(5)   tbn Mftce, Tirmlzl, MUsned, İmam Ahmed, b. Hanbel.

116

bir daha hangimize nasip olacağını bilmediğimiz bu Ramazan ayı ile faydalanmak bugünkü şekilde değil, eskiden gördüğümüz gibi olmalıdır.

Ey Müslümanlar!

Nefsinizi yenilemek, ruhlarınızı arındırmak, Rab-binizi razı edecek işlere yönelmek ve Rabbinizin iyiliklerinizi artırması İçin. Ramazan ayının vakitlerini fırsat bilin. Sizi sevdiğine ve rızasına ^muvaffak kılacak dostumuzun-ancak Allah (c.c) olduğuna inanın.

II. KISIM

ÖNEMLİ TALİMATLAB

ÖNEMLİ TALİMATLAR VE AÇIKLAMASI

Arapça açıklayan:

Abdülmün'im Ahmed Talip

Terceme :

Hasan Karakaya M. Nâzım Nizamoğlu

BİAT

«Ey Muhammed, şüphesiz ki sana bîat edenler Allah'a bîat etmiş sayılırlar. Allah'ın eli onların güçlerinden üstündür. Kim ahdini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahdi yerine getirirse, Allah ona yakında büyük bir mükâfat verecektir.» (Fetih Sûresi: 10).

ö n s ö z n

Herkes kâr etmek ister. Kârların en hayırlısı en devamlı olanıdır. Bunun için bütün insanlara bu sözleşmeyi arzediyorum. Belki kabul eder ve kârlı çıkarlar.

Bu sözleşmeye katılan, dünyanın sevabını ve ahi-retin mükâfatını kazanır. Buna katılmayan ise ancak kendisine zarar vermiş olur. Çünkü, sözleşmenin mevzuunu teşkil eden değer zarar etmeyen bir değerdir. O değerin sahibi ise gök ve yerdeki hazinelerin maliki, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan yüce Mevlâdır. Kim de bu sözleşmeye katıldıktan sonra cayarsa kendisine açıkça yazık etmiş olur.

Ey Muhterem Kardeşim, burada arzedilen şeyin

(*)   Abdülmün'im Ahraed Talip.

124

değerinin ne olduğunu, sahibinin kim olduğunu biliyor musun? O şey Cennet'tir. Sahibi Mevlâmız olan Allah'tır. Değeri ise malın ve canındır.

Şimdi bir satıcı olarak, sana kâr etmeni garanti eden Allah Teâlû İle ticaret etmeyi diler misin?

Eğer bunu İstersen, gel birlikte şehid önderimiz Hasan el-Benna'nın talimatlarına bfat etme şartlarını birlikte okuyalım. Inşaallah, kolayca anlaşılması için bu şartları sana basit bir üslupla açıklayacağım.

Bu şartları yerine getirebileceğine kanaat getire-bilirsen gel ellerimizi mürşidimizin eliyle birleştirelim. Allah O'nu desteklesin ve faydalı kılsın. Birlikte Peygamberlerin Efendisi ve mücahidlerin kumandanı olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in duasıyla dua edelim.

«Ey Allah'ım, senden hüküm vermede başarılı olmayı, şehidlerin derecesine ulaşmayı, mes'udların yaşayışı ile yaşamayı ve düşmanlara karşı muzaffer olmayı dilerim.» (1)

(1)   Ttrmlzl.

GİRİŞ

Bütün varlıkları yoktan var eden Allah'a hamd olsun. Müttakîlerin önderi, mücahidlerin kumandanı, okur yazarlığı olmayan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, âline ve ashabına ve kıyamete kadar onların yolunda gidenlere salât-ü selâm olsun.

Bu kitapçık, davalarının yüceliğine, düşüncelerinin mukaddesliğine İnanan ve davalarının uğrunda izzet ve şerefle yaşamaya veya ölmeye kararlı olan mücahld müslüman kardeşlere takdim ettiğim bir risalemdir.

Evet, bu sözleri yalnız bu kardeşlere yöneltiyorum. Bu risale ezberlenmesi gereken bir kısım dersler değil, tatbik edilecek talimatlardır.

Ey samimi kardeşler, çalışın. «Yakında Allah, Peygamberi ve mü'minler   yaptıklarınızı   görecekler-

126

dir. Görüneni ve görünmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızdan haber verecektir.» (1)

AÇIKLAMASI

İsminden de anlaşıldığı gibi talimat risalesi bu davanın kumandanı tarafından dava uğrunda asker olmayı kabul eden, Allah'ın taraftarları olduklarına inanan, O'ııun nurunu yüklenen, insanları O'nun dinine sevkeden, şeriatının bekçiliğini yapan fena-fil-lâh olan, (davalarının yüceliğine ve düşüncelerinin kudsiyetine inanan) askerlere gönderilmiş emir ve talimatlardır.

Her askerin sadakat göstereceğine dair yemin etmesi gerekir. Kişinin, Allah'ın dinine karşı sadakat nöstermesi, ancak yeryüzünden fitne kalkıncaya ve yalnız Allah'ın dini hâkim oluncaya kadar İslâm'ı müdafa etmesi veya bu yolda ölmesiyle gerçekleşir.

(1)   Tevbe Sûresi, 105.

İ 27

«İşte benim yolum budur. Dosdoğrudur. Ona uyun. Diğer yollara uymayın. Yoksa sizi Allah'ın yolundan ayrı düşürür. Allah bunları size sokmasınız diye emreder.» (2)

Müslüman kardeşlerden olmayanların ise bir kısım dersleri, konferansları, kitapları, makaleleri, gösterişleri ve formaliteleri vardır.

«Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Siz hayırlı işlerde yarışın.»  (3)

Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Böylece kişi Resulûllah (s.a.v.)'in davasıyla iftihar eden, onu yaşamaya veya uğrunda ölmeye kararlı olan mirasçılardan olur.

Burada bîat için davet edilenler sadece askerlerdir. Yakında sözlerin vecizliğinden ve kelimelerin açıklığından anlayacaksın ki, bu risale bir hitabe olmaktan ziyade bir kısım askerî emirlerdir. Bu tavsiyeler ezberleme ve hatırlamadan öte kararlılığa ve azimli olmaya muhtaçtırlar.

Ey bîat edenler, kolları sıvayın. Çünkü doğu ve batı'da bütün müslümanlar sizin gayretlerinizi takip

(2)   En'âm Sûresi, 153.

'3)   Batara Sûresi, 148.

128

ediyorlar. Allah'ın Resulü cihadınızı tebrik ediyor. Rabbimiz olan Allah elbettekl mükâfatınızı zayi' etmeyecektir. O halde sözle kalmayın, iş yapın.

«Allah sizinle beraberdir. Amellerinizi boşa çıkarmayacaktır.» (4)

Allah'ın size emri; doğru yoldan ayrılmayın, scp-mayın çekişmeyin; yoksa başarılı olamazsınız. Şeytanın yollarına uymayın ki, sizi Allah'ın razı olacağı yoldan uzaklaştırır. Allah'tan, aramızdaki münasebetleri kuvvetlendirmesini, birbirimize karşı olan sevgimizi devam ettirmesini ve bizleri kendi yoluna sev-ketmesinl niyaz edin.

Ey kardeşler, Peygamberimiz (s.a.v.) bize yolumuzu ve yolumuzun çevresinde bulunanları açıklayarak şöyle buyuruyor:

«Allah dosdoğru bir yolu misal verdi. Yolun iki tarafında iki sur bulunur. Surlarda açık kapılar vardır. Kapıların önünde perde asılmaktadır. Yolun başlangıcında bir münâdi şöyle der: «Ey insanlar, hep birlikte yola girin. Sağa sola sapmayın.» Herhangi bir insan surlarda bulunan kapılardan birini açmak istediğinde yolun üzerinde bulunan diğer bir münâdi şöyle der: «Vay haline, açma o kapıyı!.. Eğer onu açarsan İçeri düşersin.» İşte o yol İslâm'dır. Çevresinde bulunan surlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Açık olan kapılar Allah'ın haram kıldığı şeylere sürükleyen se-

(4)   Muhammed Sûresi, 35.

129

beplerdir. Yolun başındaki münâdi Allah'ın kitabıdır. Yolun üzerinde bulunan münâdi ise her müslümanın kalbinde yerleşen Allah korkusudur.» (5)

Ey Mücahid Kardeşlerim;

Şimdi siz mevkinizi bildiniz. Başkalarını mazur görün. Çünkü insanlardan bir kısmı İslâm'a dair münasebetlerinde sadece bir kısım ders ve konferanslarla yetinirler, veya kitapları okumakla, makaleleri gözden geçirmekle iktifa ederler, yahut ancak görünüş ve formaliteler sahasında iş yapabilirler. Bunları hakîr görmeye alışmayın. Çünkü onların mükâfatı da amelleri kadardır. Siz hayırlı işlerde yarışın ve Allah'tan en yüksek dereceleri dileyin. Allah'ın şu kelâmını unutmayın.

«İman edenlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canları ile Allah yolunda cihad edenler bir değildir. Allah mal ve canlarıyla cihad edenleri mertebece oturanlardan üstün kılmıştır.» (6)

Selâm olsun önderimize, sâdıkların içinde; selâm olsun liderimize mücahidlerin yanında; selâm olsun mürşidimize Peygamberlerin sancağı altında. Kaplasın O'nu Allah'ın rahmeti ve bereketi. (Âmin).

(5)    Tirmizi, Ahmed b. Hanbel.

(6)    Nisa Sûresi, 95.

Risaleler 11

F. 9

130

Ey Samimi Kardeşlerim,

Bize biat etmenin temel şartları şu on husustur.-Onları ezberleyin:

Uyanık olmak, samimi olmak, çalışkan olmak, cihâd etmek, fedakâr olmak, itaatkâr olmak, kararlı olmak, arınmış olmak, kardeş olmak, güvenir olmak.

Bu risalenin, davanın kumandanı tarafından Rable-rinin nuruyla insanları mes'ud etmek için çanlarını ve mallarını Allah yolunda feda edenlere bir talimat olduğunu beyan etmiştik.

Allah bu askerleri gerçek mü'minler sayarak şöyle buyuruyor:

«Ancak Allah'a ve Peygamberine îman eden, sonra şüpheye düşmeyen, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler hakkıyla mü'mindirler. İşte samimi olanlar bunlardır.» (1)

Yapılan muahede bütün temel şartlarını ihtiva etmelidir ki, Allah onun karşılığında, bize mükâfat versin. Bize bîat etmenin on temel şartını Allah'ın yardımıyla izah etmeye çalışacağız. Sizlere tavsiyemiz, bu şartlardan her biri hususunda Allah'a karşı samimi olmanızdır.

Ayrıca şu yirmi düsturu iyice düşün ki, İslâm'ı; ifrat ve tefritten arınmış, sapık düşüncelere saplananların donukluğundan berî, felsefecilerin zorlaştırmalarından uzak ve bütün insanlığın ihtiyaçlarına ee-vop verecek bir şekilde anlayasın. (1)   Hucürat Sûresi, 15.

Birinci Şart : UYANIK OLMAK

Uyanık olmaktan maksat düşüncemizin tam İs-lâmî olduğunu kesinlikle bilmen ve İslâm'ı şu çok kısa olan yirmi düstur çerçevesinde bizim anladığımız gibi anlamandır.

1 — İslâm Nizamı:

İslâm; sarsılmaz bir inanç, samimi bir ibadet olduğu gibi bütün hayatın her yönünü içine alan umumî ve cihanşümul bir nizamdır.

İslâm, hem rahmet, hem adalettir. Hem kültür, hem kanundur. Hem ilim, hem hükümdür.

İslâm; hem madde, hem kazançtır. Hem cihad, hem hakka davettir. Hem ordu ve hem fikirdir.

132

İslâm; her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah Teâlâ'nın; namaz, oruç, güzel ahlâk, bütün insanları mes'ud etmek için malı ve canı feda etme, gibi unsurlardan meydana getirdiği emsalsiz bir ilâçtır.

Eğer biz, bu ilâcı tamamen kullanırsak Allah bize şifa bahşeder, dünyada aziz kılar ve âhirette nimetlerine gark eder. Şayet, bunu zayi1 edersek veya bir kısmından vazgeçersek ilâç mikroba döner. Panzehir iken zehir olur. Bu hususta yüce Mevlâmız şöyle buyurur:

«Biz Kur'an'dan îman edenlere rahmet ve şifa elan şeyleri indiriyoruz. O, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.» (1)

Evet, Kur'an-ı Kerîm, kendine îman edenlere ve emirleriyle âmel işleyenler© bir hidâyet kaynağı ve bir şifadır. Ondan yüz çevirenlere ise, kulaklarında bir sağırlık vasıtası ve gözlerini kör eden bir sebeptir. Eunun içindir ki, bizim İslâm'a tüm olarak îman etmemiz ve Kur'an'ın bütün hükümleriyle âmel yapmamız gerekir. Aksi takdirde îman etmiş sayılmayız. Bu meyanda Allah Teâlâ sapıkları vasfederek şöyle buyuruyor:

«Onlar Allah'a ve Peygambere îman    ettik   ve

(1)   İsrâ Sûresi, 82

133

itaatte bulunduk, derler.    Sonra içlerinden bir grup yüz çevirir. Bunlar mü'min değildirler.» (2)

İslâm'ın cihanşümul bir nizam oluşu, hususî ve umumî her mes'ele hakkında hüküm ihtiva etmesini icap ettirmiştir. İslâm; bir devlet teşkilâtıdır. Çünkü bir fert ne kadar üstün ve salih olursa olsun kendisini ve başkalarını tek başına hiç bir zaman mes'ud edemez.

İslâm; vatanı şart koşan bir nizamdır. Çünkü belli bir vatanı olmayan herhangi bir devlet hiçbir şey yapmaya kadir olamaz.

İslâm; hükümeti gerektiren bir nizamdır. Çünkü bütün insanlar vicdanının sesini dinlemede eşit değillerdir. Aksine insanların çoğu kendini koruyan bir güce ve fenalıkları ondan uzaklaştıracak bir kuvvete muhtaçtırlar. Bu sebeptendir ki; «Allah Kur'an'Ia kötülüklerden alıkoymadığı kimseyi idareci vasıtasıyla alıkoyan» sözü varid olmuştur.

İslâm; bir ümmeti gerekli kılar. Çünkü İslâm, ancak insanları hak ve adalet esasları üzerine toplamakla kaim olur.

İslâm; bir ahlâk nizamıdır. Çünkü dünya ancak güzel ahlâk ile huzur bulur.

İslâm; bir kuvvettir. Çünkü, hak korunmazsa, bâtıl ona saldırıya geçer.

İslâm; bir merhamet dinidir. Zira topluluklardan,

(2)   Nûr Sûresi, 47.

134

güçlü ve kuvvetlilerin yanında zayıf bîçareler de vardır, Bu zayıflar ancak kuvvetlilerin merhametiyle huzur içinde yaşayabilirler.

İslâm; adaletli bir nizamdır. Haklının hakkını haksızdan alır. Suçluların lâyık oldukları cezayı esirgemeden tatbik eder.

İslâm; bir kültürdür. Çünkü, yüce dinimiz biz-îtere hizmetimize verilen yeryüzünü mamur kılmayı •eihretmektedir. Bu da, ilim ve'Mltürü gerektirmektedir.

İslâm; bir nizamdır. Çünkü, görüşler birbirinden klı ve istekler sapık olabilir. Allah'ın, kulları aracında tatbik edilecek bir nizamı göndermesi gerekmiştir. O da İslâm'dır.

İslâm; bir ilimdir. İnsanların ihtiyaçları olan manevî ilimleri bütün tafsilatıyla anlatır. Maddî ilimlere işaret etmeden geçmez.

İslâm; bir adalet sistemini gerektirmektedir. Zira, bir nizam tarafsız ve dürüst olarak tatbik edilmedikçe ondan hayır beklenilemez.

İslâm; mâna yanında maddeye de önem verir. Çünkü, Allah'a kulluk edecek insanların sağlıklı ibadet edebilmeleri için maddî şeylere de ihtiyaçları vardır.

İslâm; çalışıp kazanmayı emreder. Çünkü, ruh-baniyet, çalışmamak hayatı inkıraza uğratır.

İs'âm; kazanılan malın korunmasını emreder. Zi-

135

ra, mal hayatın devamı için zarurî bir unsurdur. İşler, mal vasıtasıyla hallolur.

İslâm; kimseye muhtaç olmamayı emreder. Zira, dilencilerin izzet ve şerefi kaybolmaya yüz tutar.

islâm; cihadı emreder. Çünkü, İslâm nurdur. Ne var ki, insanların çoğu zulmette yaşamayı isterler. İslâm nurunu korumak için bunlara karşı savaşı emreder.

İslâm; bir davadır. Çünkü o, Allah'ın yarattıklarına yönelttiği bir nidadır. Bu nidanın insanlara ulaşması gerekir.

İslâm; ordu kurmayı emreder. Çünkü, sözde ci-had hiçbir fayda vermediği gibi delillere dayanarak yapılan cihad da çok az kere faydalı olur.

Bir şair şöyle der:

«İnsanlar delillere zulmeder ve hakkı çiğnerlerse, Dünya için savaş sulhdan daha faydalıdır.» İslâm; bir düşüncedir. Çünkü hiçbir kimseyi kuvvet tehdidi altında müslüman olmaya zorlamaz. Herkese inanç ve emirlerini arzeder. Dileyen îman eder. Dileyen sapar, hüsrana uğrar...

İslâm; bir inançtır. İnanç demek, kalbin tasdik ettiği şeylerdir. İslâm inancı altı temel şarta îman etmeyi gerektirmektedir. Bunlar Allah'a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, Ahiret Gününe, Kadere, Hayrın ve Şerrin Allah'tan olduğuna îman etmektir, islâm; bir ibadet dinidir. Çünkü biz, Allah'a kul-

136

tuğumuzu, namaz, oruç, hao, zekât, oihöd... gibi ibadetlerle yapabiliriz.

Değerli Kardeşlerim,

İslâm'ın cihanşümul bir nizam olduğunu ve hayatın çeşitli dallarını tanzim ettiğini çok kısa bir şekilde izah etmeye çalıştım. Bu hususları genişçe açıklamaya kalksak büyük kitaplar yazmamız gerekir. Bu küçük risalede buna imkân yoktur.   .

Ancak şunu diyebiliriz ki; İs!âm,"her hususu ele alır ve tanzim eder. O, hem ferde, hem de cemiyete önem verir. Hem milleti, hem de hükümeti denetimi altında tutar. Hem üstün ahlâklı olmayı ve müsamahakâr davranmayı emreder, hem de bozguncu ve zalimlerin terbiye edilmesini ferman buyurur. Mahkemede adaletin ayakta tutulmasını hakimlerin denetimden uzak kalmamalarını emreder.

Bütün bunların yanında bizleri varlığımızı korumaya ve insanları dinimize davet etmeye çağırır.

137

2 — Kur'an ve Sünnet'e İttiba :

Kur'an-ı Kerîm ve Sünnet-l Seniyye İslâm'ın hükümlerini öğrenmek isteyen her müsiümanın temel kaynaklarıdır.

Kur'an-ı Kerîm, Arap dili kaidelerine göre kelimelerin mânasını zorlamaksızın anlaşılır. Sünnet-i Seniyyeyi anlamak için de güvenilir hadis ravilerine başvurulur.

Kur'an-ı Kerîm kıyamete kadar bakîdir, mahfuzdur. Hiçbir tahrifçi O'na el uzatamamıştır ve uzata-mayacaktır. Çünkü Kur'an-ı Kerîm'i korumayı bizzat Allah Teâlâ üzerine almış ve şöyle buyurmuştur:

«Şüphesiz ki Kur'an'ı Biz indirdik, O'nu koruyacak ta Biziz.» (3)

Resulullah (s.a.v.)'in mübarek sözleri ve fiilleri bizlere tahriften uzak olarak ulaşmış bulunmaktadır. İslâm düşmanları bu iki kaynağa dil uzatamamışlar-dır. Bunun içindir ki, bir şeyin İslâm'dan olup olmadığına hüküm vermek istediğimizde Kur'an-ı Kerîm'e ve Resulullah'ın hadis-i şeriflerine başvurmamız gerekmektedir. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyuruyor :

«Eğer, bir şey hakkında   münakaşa   ederseniz,

(3)    Hicr Sûresi, 9.

138

onun hükmünü Allah'a ve Resulüne havale edin. Allah'a ve Ahiret gününe îman ediyorsanız.» (4)

Kur'an-ı Kerîm'i tefsir ederken kendimizi zoı lamaya sokarak kelimeleri Arap dilinde olmayan rr.î-nalarla izah etmemeye çalışmalıyız. Hadis-i Şerifleri öğrenmek istediğimizde de Buhari. Müslim, Ebu Da-vud, Tirmizi, Nesaî. İbn Mace gibi güvenilir hadis kitaplarından öğrenmeliyiz. Aksi takdirde hadis olmadığı halde Peygamber Efendimize nisbet edilen sözleri hadis zanneder ve çıkaracağımız hükümlerde hataya düşmüş oluruz.

(4)    Nisft Sûresi, 59.

139

3 — Gerçek iman Lezzeti:

Sarsılmaz bir îmanın, samimî bir ibadetin ve Allah yolunda cihadın bir nuru ve lezzeti vardır. Allah onları kullarından dilediğinin kalbine koyar. Fakat şunu iyice bilmek gerekir ki, ilhamlar hatıra gelen şeyler, keşifler ve rüyalar dinî hükümlere delif olamazlar. Bunlara, ancak dinin hüküm ve metinleriyle çelişmediği takdirde itibar edilebilir.

Allah, sarsılmaz îmanın ve samimî ibadetlerin mükâfatını ahirete intikal etmeden önce dünyada verir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve Peygamberine iman edin ki size rahmetinden İki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin.» (5)

Bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:

«Siz mü'minin ferasetinden sakının. Çünkü O, Allah'ın nuruyla bakar.» (6)

Bu hadis-i şerif mü'minlerin ilâhî nura mazhar olduklarını beyan etmektedir. Ancak bunu delil göstererek, her kalbe doğan ilham ve görülen rüyaya itibar edilmez. Sadece dinî hükümlere uygun olanlara itibar edilir.

(5)    Hadid Sûresi, 28.

(6)    Tirmizi, Klt. Tefsir. Hicr Sûresi. 75. üyelin tefsiri.

140

4 — Hurafeler:

Nazar boncuğu takmak, muskacılık, falcılık, müneccimlik, kâhinlik, gaybi bilmeyi iddia etmek ve benzerleri, aleyhlerine savaşılması gereken çirkin şeylerdir. Ancak Kur'on-ı Kerîm'den bir âyet veya dînen va-rid olan bir muska olursa kabul edilir.

Nazar boncukları, dînen varid ofrnoyan muskalar ve falcılığın bütün çeşitleri dînen yasak olan şeylerdir. Bunlara karşı savaşmak gerekir. Buna mukabil Pnygamber Efendimiz (s.a.v.) bazı dualar okuyarak insanların şifa bulmalarını talep etmiştir. Bunlara misal olarak şu hadis-i şerifleri zikredelim :

«Ey insanların Rabbı olan Ailahım, sen sıkıntıyı gider, şifa ver, sen şifa verensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Senin verdiğin şifa hiç bir hastalık bırakmaz.» (7)

«Senin, Allah'ın ismiyle, şifa bulmanı isterim. Al-Icıh seni, sana eziyet veren bir hastalıktan, düğümlere üfüren üfürükçülerin şerrinden ve haset edenlesin şerrinden seni kurtarsın.» (8)

1

(7)    Buharı, Müslim, İbn Mâce, Ebu Davud. Tirmizl. Ah-

mcd b. Hanbcl. '«)    Buharı, Müslim, İbn Mâce, Ebu Davud, Tlrmlzî, Ah-

med b. Hanbel.

141

5 — Halifenin Görüşü :

Hakkında delil bulunmayan çeşitli mevzularda veya çeşitli ihtimaller anlaşılabilen mes'elelerde, yahut mesclih-i mürsele (*) hakkında halife ve yardımcısının görüşleri dinî bir kaideye ters düşmedikçe tatbik edilir. Bunların görüşleri zaman ve mekâna ve de örf ve âdetlere göre değişebilir.

İbadetlerde asıl olan hikmetinden sual etmeden onları olduğu gibi yapmaktır. Dinî olmayan hususlar da asıl olan ise sır ve hikmetlerini gaye ve maksad-larını öğrenip ona göre tatbik etmektir.

Her İslâm topluluğunun lider olarak seçtiği kişi o topluluk için imam sayılır. Böyle bir imamın ve ve-kiliningörüşünün İslâm'ın hükümlerine muhalif olmaması şartıyla tatbik edilmesi bir dinî vecîbedir. Meselâ; imam, hayvanların tükeneceğinden korkarsa kesimin sadece haftanın bazı günlerinde yapılacağını emredebilir. Yine imam sözleşmelerin ve evlenmenin tescil edilmesini emredebilir. Çünkü bu hususlar «Me-salih-i Mürsele»ye dahildir. Binaenaleyh, imamın görüşüne uymak mecburidir. Duruma göre görüşünü değiştirse bile...

<*.) Mesalih-i Mürsele demek haram veya helâl olduğuna dair hiçbir dini delil bulunmayan bir kısım faydalı şeylerin kabul edilip veya edilmemesini bildiren bir kıstas demektir. Meselâ; hapishane yapmak, para basmak gibi işlerin yapılıp yapılmamasını «Mesalih-i Mürsele» kıstası tayin eder.

V

142

6 — Selef-i Salihîn'in Yolu :

Hatadan masun olan Resulullah (s.a.v.)'dan başka herkesin görüşü hem alınabilir hem de alınmayabilir. Selef-i Salihînden rivayet edilen her şey Kitap ve Sünnete muvafık oldukça kabul ederiz. Muvafık olmazsa Allah'ın kitabı ve Resulünün sünneti uyulmaya daha evlâdır. Fakat, ihtilaf eden kişileri tenkit etmeye hakkımız yoktur. Onları niyetleriyle başbaşa bırakırız.

Biz ibadetleri olduğu gibi yapmakla mükellefiz. Onların sır ve hikmetlerini araştırmakla mükellef değiliz. Çünkü ibadetlerden maksat Allah'a kulluk etmektir. Kulun, efendisinin kendine verdiği emir hakkında onunla münakaşaya girmesi yakışmayan bir şeydir. Fakat yeme içme, giyme gibi dinî olmayan mes'elelerin sebeplerini araştırma, maksadlarını düşünme caizdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yapmamış olsa bile dine ters düşmemesi şartıyla bunları yapmak caizdir.

Meselâ, Peygamber (s.a.v.)'in devrinde' olmayan bir meyveyi yemek ve bir elbiseyi giymek bu kabildendir.

Hatadan masun olan sadece Peygamberimiz (s.a.v.)'dir. Peygamberimiz (s.a.v.)'in emrettiği veya yasakladığı bir şey haktır, uyulması gerekmektedir.

143

Peygamberimiz (s.a.v.)'den başkası kim olursa olsun doğru sözleri alınır, doğru olmayanları bırakılır. Çünkü onlar ne ma'şumdur ne de vahiy sahipleridir.

Sahabe-i Kiram'dan veya Tabiinden bizlere gelen mes'eleler Kur'an ve Sünnete mutabık ise onları baş tacı etmekle mükellefiz. Şayet mutabık olmazsa Allah'ın kitabı ve Resulünün sünneti uyulmaya daha evlâdır.

144

7 — Bir İmam'a Tâbi Olmak:

Fer'î hükümlerin delillerini bilme derecesine ulaşamayan her müslümanın bir mezhep imamına uyması gerekir. Böyle bir kişinin gücü yettiği takdirde tâbi olduğu imamın delillerini öğrenmeye çalışması pek hoştur.

Keza, her müslümanın delile dayanan her irşadı kabul etmesi gerekir. Yeter ki, irşad edenin doğruluğunu ve kifayetli olduğunu bilsin. Şayet bir müslü-man ilim sahibi ise eksiklerini tamcmlamalıdır ki araştırma derecesine ulaşsın.

Dini,  incelikleriyle bilmeyen  müslümanm,  mezhep sahibi imamlardan  birine  tâbi   olması   gerekir. Böyle bir kişinin bildiği hükümlerin delilini araştır-, ması güzel bir şeydir.

Bir müslüman kendine verilen delile dayalı fetvayı kabul etmek zorundadır. Yeter ki, fetvayı verenin doğruluğuna ve ilmî kifayetine kanaat getirsin.

İlim sahibi elan kimselerin ise, ilimlerini araştırmaları ve mes'elelerin inceliklerine inmeleri gerekir. Ta ki, dinin çeşitli mes'elelerinde fetva verme yetkisine sahip olabilsinler.

145

8 — Fıkhı İhtilâflar:

Fer'î mes'elelerdeki fıkhı ihtilâflar hiçbir zaman dinde bölünmeye, düşmanlığa ve buğzetmeye sebep olmaz. Her müçtehidin kendine göre mükâfatı vardır. İhtilaflı mes'eleler hakkında, Allah sevgisi gölgesi altında gerçeğe ulaşmak maksadıyla, yardımlaşarak ilmî incelemeye girişmekte bir mahzur yoktur. Yeter ki, taassuba ve hoşa gitmeyen tartışmalara yol açmasın,

Mezhepler arasında ihtilâf dinin temel hükümlerinde olmayıp sadece bir kısım fer'î mes'elelerdedir. Binaenaleyh, müslümanlar arasındaki mezhep ihtilâfı hiçbir zaman bölünmeye veya birbirlerine düşman kesilmeye yahut buğzetmelerine sebep olmamalıdır. Çünkü, ietihad eden müetehide; doğruyu bulsa da, hatâya düşse de mükâfat vardır.

Buna mukabil taassuba düşmeksizin ve kısır çekişmelere girmeksizin ilmî tartışmalarda bir sakınca yoktur.

Risaleler 11

F. 10

146

9 — Araştırılması Gerekmeyen Hususlar: Herhangi bir hükme delil olmayacak mes'eleler hakkında araştırmaya girişmek, bizlere dînen yasaklanan hususlardandır. Meselâ, hiç olmayacak işler için hükümler çıkarmaya çalışmak, ilmin henüz ulaşamadığı mevzularda Kur'an-ı Kerîm'in âyetlerinin mânasını izaha kalkışmak, sahabe-i kiramın bir kısmını diğerinden üstün görmek, bunlar arasında geçen ihtilâftan değerlendirmeye tâbi tutmak, sahabelerden herbirinin Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e arkadaş olma meziyeti ve güzel niyetli olmasının mükâfatı vardır. Hüsn-ü zanda bulunmak için te'vll kapısı açıktır.

Faydası olmayan mes'eleler hakkında konuşmak caiz değildir. Hz. Süleyman (a.s.) ile konuşan karıncanın erkek veya dişiliğini sormak gibi.

Keza, Sahabe-i Kiram arasında meydana gelen ihtilâflar hakkında konuşmamız veya herhangi birine dil uzatmamız yakışmayan bir şeydir. Hepsinin de sahabe olma üstünlüğü ve içtihad etme mükâfatı vardır. Eğer içtihadlarıyla doğruyu bulmuşlarsa iki kat mükâfat alacaklardır. Hatâ etmişlerse bir kat mükâfata erişeceklerdir.

147

10 — En Önemli inanç:

Allah Teâlâ'yı bilmek, O'nu birlemek ve O'na lâyık olmayan sıfatlardan uzaklaştırmak İslâm inancının en önemli mevzuudur. Müteşabih âyet ve hadislere bize geldikleri gibi îman etmemiz gerekir. Onlar hakkında ne te'vil yapmamız ve ne de onları ihmal etmemiz caizdir.

Âlimlerin bu gibi âyet ve hadisler hakkındaki ihtilâflarına temas etmememiz icap eder. Resuiullah (s. a.v.)'e ve Ashabına caiz olan ancak bize caizdir. Onların girişmediği mevzulara bizim girişme hakkımız yoktur. Allah Teâlâ söyle buyuruyor:

«İlimde derinleşen kimseler, biz bu Kur'an'a îman ettik. Hepsi Rabbimizin katındadır, derler.> (9)

Allah'ın birliğine, şeriki olmadığına, kudretinin, yüceliğinin ve kemâlinin nihayetsiz olduğuna îman etmek, itikadı mes'elelerin en önde gelenidir.

Allah Teâlâ'nın sıfatlarını beyan eden âyet ve hadislere oldukları gibi îman etmemiz ve bunların te'viline girişmememiz gerekir. Çünkü biz, Resuiullah (s.a.v.)'den, Sahabe-i Kiram'dan ve İlimde derinleşen kimselerden daha geniş bir bilgiye sahip değiliz.

(9)   Ali

 sûresi, 7.

148

11 — Bld'at:

İslâm Dini'nde aslı olmayan ve insanların heveslerine uyarak hoş gördükleri her bld'at sapıklıktır. İster dinde olmayan bir şeyi ona ilâve etmek, isterse onda olan bir şeyi terketmek suretiyle meydana gelsin, bid'atın her çeşidine karşı savaşmak ve onu en münasip vasıtalarla ortadan kaldırmak gerekir. Ancak bid'atı kaldırayım derken daha kötüsüne yol açmamak lâzımdır.                         i.

Bid'at iki kısımdır: İzafiye ve Terkiye. Dinde olmayan bir şey icad edilir ve dine eklenirse buna Bi-dat-i izafiye denir. Buna mukabil, dinde olan bir husus terkedilirse buna bid'at-ı terkiye denir. Bunların her ikisi de sapıklıktır. Müslümanları daha kötü bir duruma düşürmeyecek bir yolla bunlara karşı savaşmak gerekir.

149

12 — Çeşitli Bid'atlar:

İlâve ve terk suretiyle yapılan bid'atlar ve nafile ibadetleri mecburi imiş gibi yapmak, fıkıhda ihtilâf edilen mevzulardandır. Bu ihtilâfları araştırarak delillerle hakikate ulaşmaya çalışmakta bir mahzur yoktur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den görülüp duyulmadığı halde, belirli vakte mahsus bir ibadet yapma veya belirli bir şekilde ibadet etme din âlimleri tarafından ihtilâf edilen meselelerdendir. Meselâ; sabah namazının peşine yirmi kere «Fatiha»yı okumak veya bin kere «İhlâs»ı okumak bu kabildendir.

150

13 —Evliyalar:

Salih zatları sevmek, güzel âmellerini zikrederek onları övmek, kulu Allah'a yaklaştıran âmellerdendir. Evliyalar şu âyet-l celîle'de zikredilen kimselerdir:

«iyi bilin ki, Allah'ın velilerine korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. Evliyalar îman eden ve Allah'tan korkanlardır.» (10)

Şartları olması kaydıyla velilerin kerameti haktır. Ancak evliyalar hayatta iken de, öldükten sonra da ne kendileri için, ne de başkaları için hiç bir fayda veya zarar vermeye muktedir değildirler.

Evliyanın mânası «dostlar» demektir. Şüphesiz ki Allah'ın sevdiği kulları sevmek, samimi bir îmandan doğar. Allah, kullarından ancak niyetinde samimimi olanı, ibadetinde titizlik göstereni, edeple süsleneni. İnsanlara malıyla, sözüyle ve fiilleriyle iyilikte bulunanı sever. •

İşte, Allah'ın dostları bu gibi sıfatlara haiz olanlardır. Allah bir kulunu sevdi mi, ondan başkalarının kadîr olamayacağı bir kısım zuhurat meydana getirir ki, bunlara keramet denir. Fakat kerameti bizzat veli yapmaz. Ta ki, velinin Allah'ın yanında bir şeye kadir olacağına veya bir menfaati dokunacağına, yahut bir zarar vereceğini zannedelim.

(10)   Yunus Sûresi, 63.

151

En büyük velinin dahi Peygamber Efendimiz (s. a.v.J'in derecesine ulaştığına inanır mısın? Elbette ki hayır. Bak, îmanlı kardeşim... Allah Teâlâ Peygamberimiz (s.a.v.)'e ne buyuruyor:

«Ey Muhammedi De ki: Ben kendime ne bir menfaat ne de bir zarar vermeye kadirim.» (11)

Elbette ki kendisine bir menfaat veya zarar veremeyen, başkalarına da veremeyecektir. Peygamberimiz (s.a.v.) böyle iken artık velilerden bir zarar veya menfaat beklemek elbette ki mümkün değildir.

(U)   A'raf Sûresi,

152

14 — Kabirlerden Medet Ummak:

Dînen emredildiği şekilde kabirleri ziyaret etmek sünnettir. Fakat, mezarda yatanlardan yardım İstemek veya bu gaye ile onlara nldâ etmek, onlardan bir ihtiyacını gidermelerini İstemek, adak yapmak, kabirleri İnşa etmek, onları kapatmak, onları aydınlatmak, onlara el sürmek, Allah'tan başkasına yemin etmek vb., bid'atler büyük günahlardandır. Bunları ortadan kaldırmak gerekir. Bu gibi davranışları doğru kabul etmek İçin herhangi bir te'vil yoluna başvurmak, fitne kapısını kapamak için caiz olmaz.

İslâm, önceleri kabirlerin ziyaret edilmesini bilmediğimiz bir hikmete binaen yasaklamıştı. Daha sonra bunu serbest bıraktı. Böylece ziyaret edenler ölümü, hesabı, ceza ve mükâfatı hatırlasınlar; he-lala sarılıp, haramdan kaçınsınlar.

Fakat, kabirleri ziyaretin belirli bir günü veya saati yoktur. Eskiden kabristanların kapısında ne börekler dağıtıldı, ne de helvalar... Ne ücretle Kur'an okuyanlar görülürdü ne çelenkler...

Hiç bir müslüman belli bir kabri ziyaret etmek İçin uzak yerlere gitmezdi. İslâm, sadece Mekke-i Mü-kerreme'de bulunan Harem-i Şerifi; Medine-i Münev-vere'de bulunan Mescid-I Nebevî'yi ve Kudüs'te bulunan Mescid'ül-Aksa'yı ziyaret etmek İçin yolculuk yapmayı emretmiştir.

153

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kabirleri ziyaret ederken onların çevresinde oturmazdı, onlara el sürmezdi, ölülere şu duayı okurdu:

«Ey mü'min ümmetin kabrinde yatanlar, Allah'ın selâmı üzerinize olsun. Siz,' bizden önce öldünüz, in-şaallah biz de yakında size kavuşacağız. Allah sizd,en buraya önce göçenlere de ve sonradan geleceklere de rahmet eylesin. Siz bizden önce geldiniz, biz 4e size tabi olacağız. Allah'tan hem bizler için, hem ae sizler için af, afiyet ve mağfiret dileriz. Ey Allah'ım, sen bizleri onların mükâfatından mahrum eyleme. Ve onlardan sonra bizi yoldan çıkarma. Bizi de, onları da bağışla.» (12)

ölülerden yardım bekleme veya ihtiyaçları gidermelerini isteme şu hadis-i şerife muhaliftir:

«Bir şey istediğinizde Allah'tan İsteyin. Bir yerdim talep ettiğinizde Allah'dan yardım talep edin.»(13)

Ölülere adak'ta bulunmak, ölülere yahut babaya veya anaya yemin etmek dînen yasaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

«Kim yemin etmek İsterse Allah'a yemin etsin. Yoksa bıraksın.» (14)

Kabirleri yapmak, onları  aydınlatmak,  üstlerini» örtmek günâhtır. Fitne kapısını kapamak için bunlara karşı savaşmak gerekir.

(12)    Neseî. İbn Mâce. Ahmed bin Hanbel.

(13)    Tirmizî, Ahmed b. Hanbel.

(14)    Buharl, Ebu Davud. Tirmizî, Neseî, İbn Mâce, Da-

rlmî, Muvatta, Ahmed b. Hanbel.

\

154

15 — Tevessül:

Allah Teâlâ'ya dua ederken O'nun yarattıklarından birini vesile edinerek Allah'a yalvarmak ihtilâf edilen feri meselelerdendir. İtikadı mes'elelerden değildir.

Allah'a dua ederken; «Ey Allah'ırrvSen Resulün hürmetine veya şu zatın hürmetine duamı kabul et» şeklinde yalvarmaya «tevessül» denir.

Din âlimleri bu şekil bir duanın caiz olup olmaması hakkında ihtilâf etmektedirler. Fakat, Allah'tan başkasına dua etmenin yasak olduğu hakkında tam bir ittifak vardır.

 

155

16 — Kelime Oyunları:

Hatalı bir örf, dinî kelimelerin taşıdıkları mânâları değiştiremez. Dinî lâfızların ifade ettikleri mânâları dikkatle anlamak ve onların sırrında kalmak gerekir. Diğer yandan gerek dinî ve gerekse dünyevi hususlarda kelime oyunlarından kaçınmak gerekir. Takılan adların önemi yoktur. Asıl önemli olan ad verilen şeylerdir.

Bir kısım fesatçılar yaptıkları fesatlara uydurma isimler takarak bunları haram hükmünden uzaklaştırmaya çalışırlar. Aslında bu, Allah'ı ve mü'minleri aldatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Bunlardan şiddetle kaçınmamız gerekir.

Çünkü, isimlere itibar yoktur. Önemli olan eşyanın kendisidir. Meselâ, beyinsizlerin afyondan, uyuşturucu adını kaldırıp «zevk verici» adını takmaları afyonun gerçek mahiyetini elbetteki değiştirmeyecektir.

Zira, ayfon da içki cinslerinden biri olup insanı sarhoş eder.

156

dır:

17 — Amel:

Amelin esasını inanç teşkil eder. Amel iki kısım-

a)    Kalb ile yapılan amel,

b)    Diğer uzuvlarla yapılan amel.

Kalbi ameller diğer uzuvlarla yapılan amellerden daha önemlidir. Her iki çeşit amelin de mükemmelce yapılması dinen matlûptur.

Daha önce inancın kalblerde yerleşen bir kısım esaslar olduğunu açıklamıştık. İslâm'ın temelini sağlam inanç teşkil eder. Bütün ibadetler bu esas üzerine kurulur. Bu esasa dayanmayan ibadetlerin hiçbir faydası yoktur.

İnancında samimi olanın yaptığı ameller de kabule şayan olur.

157

18 — İlim ve Tefekkür:

İslâm, insan aklına düşünme hürriyeti verir. Onu kâinata bakıp araştırmaya teşvik eder. İlme ve âlimlere büyük değer verir. Her şeyin faydalı ve iyi olanını kabul eder.

«Hikmet, mü'minin kaybolmuş malıdır. Nerede bulsa onu almaya daha lâyıktır.»(15) buyurur.

İslâm, hiçbir zaman insanlara düşünme hürriyetini yasaklamamıştır. Bil'âkis onları, akıllarını kullanmaya, gökleri ve yeri, onların aralarında bulunanları ve yer altındaki değerleri düşünmeğe teşvik etmiştir.

İnsan, kâinatın sırlarından her yenisini öğrendikçe Allah'ın kuvvet ve kudretine olan îman kuvvetlenir. Allah'tan daha fazla korkar. Şu âyet-i celîle bu hakikati beyan eder;

«Allah'ın kulları arasında O'ndan hakkıyla korkan ancak âlimlerdir.» (16)

Burada kastedilen ilim, dünya ve âhirette faydalı olan her çeşit ilimdir. Bizler, nereden olursa olsun İIFm ve hikmeti öğrenmekle mükellefiz.

.(15)   Bu hadls-l şerifi Timizi ve îba Mâce rivayet etmişlerdir. '(!«).   Fatır Sûresi, 28.

158

19 — Din ve Akıl :

Dinin görüş sahası ile aklın görüş sahası bazan ayrı olabilirse de, kesin olan gerçeklerde mutlaka birleşirler. Hiçbir zaman gerçeğe dayanan ilmi bir kaide dinî esaslara muhalif olmaz.

Aklî ve dinî kaidelerin her ikisi de zanni delille sabit ise, dinî deliJe uyulması gerekir.

Şüphe yok ki, Kur'an'ın bütün hükümleri doğrudur. Yanılma ve değişmeden uzaktır. «Allah'ın keü-meleri değişmez.» (17) Çünkü .insanlara ilmi, bize Kur'an-ı Kerim'i indiren Allah TeâJâ öğretir. Allah'ın kelâmı olan Kur'an'ın, Allah'ın insanlara öğrettiği maddî ilimlerle çelişmesi imkânsızdır.

Meselâ; Kur'an-ı Kerîm, anne rahminde olan ceninin geleceğini ancak Allah bilir, demektedir. Hiçbir zaman ilim anne rahmindeki ceninin gelecekte ne olacağını bilemez.

Gerçek bir ilmî esas hiçbir zaman kesin bir dinî hükümle çatışmaz. Meselâ; Allah Teâlâ : «Aya konaklar tayin ettik.»(18) buyuruyor. Bu bir dinî hükümdür. Maddî ilimler de ayın bir merhaleden diğerine intikal ettiğini, hilâl olarak başlayıp dolunay halini aldığını tesbit etmektedir.

(17)    Yunus Sûresi", 64.

(18)    Yasta Sûreel, 39.

159

20 — İman ve İnkâr .-

Kelime-I Şehadet getirip onun gereğini yapan, farzları ve dinî vecibeleri ifa eden insana, günahkâr olsa bile kâfir diyemeyiz. Ancak, bir müslüman kâfir olduğunu söylerse, veya dinde katiyyetle bilinen (za-rurat-ı diniyye'den olan) bir hususu inkâr ederse, yahut Kur'an-i Kerimin açık bir hükmünü yalanlarsa veya Kur'an-ı Kerim'i Arap üslûbuna uymayan bir şekilde tefsir ederse ya da küfrünü icap ettirmekten başka bir şey olmayan herhangi bir işi yaparsa işte bu hallerde (maazallah) dinden çıkar, kâfir olur. Müslüman kardeş, bu düsturlar çerçevesinde dinini öğrenirse devamlı olarak söylediğimiz «Anayasamız Kur'-an, önderimiz peygamberdir» narasını çok iyi anlayacaktır.

Kâfir olma veya insanların kâfirliğine hüküm verme son derece tehlikeli bir mes'eledir. İnsanları dinden çıkmakla suçlamada çok aşırı gidilmemelidir.

islâm âlimleri, yapıldığında insanı dinden çıkaracak bir kısım hususlar hakkında ittifak etmişlerdir. Meselâ; kişinin kâfir olduğunu ikrar etme3İ, namazın farz olduğunu inkâr etmesi, zinanın helâl olduğunu iddia etmesi, Kur'an'ın açık bir hükmünü yalanlaması, Kur'an-ı Kerim'in kelimelerini eğlence veya alay mevzuu etmesi veya Allah'tan başkasına secde etmesi onu küfre götürür.

160

Ey Muhterem Kardeşim, anlatılan bu yirmi düsturu güzelce anlarsak İslâm'ın gerçek mânâsını idrâk etmiş oluruz. «Anayasamız Kur'an, önderimiz Peygamberdir.» narasının ne demek olduğunu anlarız.

ikinci Şart: SAMİMİ OLMAK

Samimi olmaktan maksadım, müslüman kardeşin söylediği söz, işlediği amel, yaptığı cihad ve bütün harekâtı Allah için olmalı, O'nun nzasınt ve mükâfatını kazanmayı hedef edinmelidir. Şan, şöhret, mevki, makam, çıkar ve menfaat gözetilmemelidir. Böylece kişi çıkar ve menfaatin kölesi olmayıp, düşünce ve inancın askeri olur. Ve Allah Teâlâ'nın peygamberine tebliğ etmeyi emrettiği şu sıfatlara nail olur.

«Ey Muhammedi De ki, namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm,ancak âlemlerin Rabbi olan Aiîah

Risaleler 11

F. 11

162

içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bunlarla em-ro!undum.»(1)

Böyle olan müslüman kardeş, «gayemiz Allah'tır, Allah her şeyden büyüktür, hamd ancak Allah'a mahsustur» naralarının ne demek olduğunu anlar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e kahramanlık için savaşan, ırkçılık için savaşan ve şöhref için savaşan üç kişiden hangisinin Allah yolunda oiduğu sual edildi:

Peygamber (s.a.v.) «Allah'ın dini yücelsin diye savaşan, ancak Allah'ın yolundadır.»(2) buyurdu.

Şeytan insanın düşmanıdır. Ne zaman ki insanın, bir hayır yapmaya veya kendini düzeltmeye yöneldiğini görür, hemen ona çevresinde bulunan şan ve şöhreti veya maddî menfaati göstererek vesvese verir.

Şeytan, insanın hayır sahipleriyle yardımlaştıği-nı görünce onu hemen liderlik sevdasına düşürmeye çalışır. Hayırseverlerden normal biri gibi iş yapmasını çirkin gösterir.

Değerli kardeşim, şeytanın vesvesesinden sakın. Çünkü, o bize, önümüzden, arkamızdan, sağımızdan,

I

163

solumuzdan sokulur. Ancak Allah, rahmeti ile bizi muhafaza ederse bize yakın olmaz.

Yaptığın her işi Ve niyet ettiğin her şeyi Allah bilir ve görür. Kalblerde olanlar O'na ayandır. O halde, niyetinde Allah'a karşı samimi ol, yaptığın işle Allah'ın rızasını dile. Çünkü, Allah'ı aldatmaya kalkışmak hataların en korkunç olanıdır.

Bir adam Resulullah (s.a.v.)'a geldi ve şöyle dedi:

— «Ben Allah yolunda savaşmayı ve yerimin görülmesini istiyorum.» Bunun üzerine şu âyet-i celîle nazil oldu:

«Kim Rabbinin huzuruna çıkmayı arzu ediyorsa, salih amel işlesin, Rabbine ibadette hiçbir kimseyi ortak koşmasın.» (3)

Görüyorsun ki, Allah Teâlâ riyakârlığı gizli şirk olarak sıfatlandırmıştır. Sakın sen de meclislerin başına koşma, safların önünde gösteriş yapma. Şunu iyi bil ki kanatlarını mü'minlere germedikçe gerçek mü'min olamazsın. Allah'ın dostları şöyle vasıflandırılmışlardır :

«Onlar mü'minlere karsı çok mütevazı ve zelil, kâfirlere karşı izzet ve şereflidirler.» (4)

Şunu da hatırından çıkarma ki, «gayemiz Allah'tır» dediğin her an sözünde ve amelinde Allah'a kar-

en   En'âm Sûresi. 162.

(2)   Buharl, Müslim, Ebu Dabud, tbn Mâce, Ahmed b. Hanbel.

(3)    Kebf Sûresi, 110.

(4)    Maide Sûresi, 54.

164

şi samimj olacağına auir Allah'a söz veriyorsun ve Allah'ın kitabında şu âyet-i celîleyi okuyarak bu hususta manen ahdediyorsun.

«Ey Muhammedi De ki: Namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm ancak âlemlerin Rabbi olan Allah içindir, O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bunlarla em-rotundum.» (5)

"(5)   lîfn'âm Sûresi, 162.

Üçüncü Şart: ÇALIŞKAN OLMAK

Çalışma, ilim ve İhlasın bir semeresfdfr. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

«Ey Muhammed, de ki çalışın. Yakında Allah, Peygamberi ve mü'minier yaptığınızı görecektir. Hepiniz gaib olanı ve görüneni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı haber verecektir.» (1)

Samimi kardeşin şu sahalarda çalışması istenilmektedir:

A)    Kendini düzeltmek,

B)    Müslüman bir yuva kurmak,

C)    Cemiyeti irşad etmek,

(1)   Tevbe Sûresi, 45.

186

D)    Memleketi hürriyete kavuşturmak,

E)    Hükümeti Islah etmek,

F)    Müslüman   ümmetine   devletler  arasındaki mevkiini iade etmek,

6)   Bütün dünyaya hocalık etmek.

Sadece anlayışlı olmak yetmez. Arjlayışlı ve samimî olmak çalışkan elmaya sevkeder. Bütün dünya ve âhiretteki şeylere ancak çalışma ile ulaşılır. Çalışanın dünyada ulaşacağı mükâfat şu âyeti celîle ile beyan edilir:

«Erkek olsun, kadın olsun; kim mü'min olarak iyi bir iş yaparsa biz ona güzei bir hayat yaşatırız.» âyetin devamında İse çalışanın âhiretteki mükâfatı zikredilmektedir. «Biz onları elbetteki yaptıklarının •n güzeliyle mükâfatlandıracağız.»(2)

Müslüman insan yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Dolayısıyla vazifesi zor ve mes'uliyeti ağırdır. Bundan bir kaçamak yolu yoktur. Fakat devamlı Allah'ın yardımına mazhardır. Allah dilediğini yapar.

Evet, yol uzundur, engeller çoktur. Cahil insanlar hayal olduğunu zannederler. Biz ise, bir gerçek olduğuna inanırız. Ümitsizliğe kapılmayız. Çünkü îmanla ümitsizlik bir arada durmaz.

(2)   Nahl Sûresi, 97.

167

«Allah'ın rahmetinden ancak kâfir olan bir topluluk ümidini keser.» (3)

Ey kardeşim, işlerinde Allah'tan yardım iste. Acze düşme. Allah kurtarıncaya kadar sabret. Zorluk ve musibetlere karşı metanetli ol. Allah zorluktan sonra kolaylık getirecektir. Çalış, yaptığın her amelin mükâfatı Allah'ın huzuruna çıkacağın güne te'hir edilmiştir. Evvelâ kendinden başla, sonra bakmakla mükellef olduğun kimseleri düzelt.

(3)   Yusuf Sûresi, 87.

168

A)   Kendini Düzeltmek:

Kişi kendini düzeltmelidir ki, bedenen kuvvetli, dürüst ahlâklı, doğru düşünceli, çalışıp kazanmaya muktedir, sağlam inançlı, hakkıyla İbadet yapan, nefsi ile cihad eden, vaktinin değerini bilen, işlerini tanzim eden .ve başkaları için faydalı olan numune bir insan olsun. Bunlar, her müslümanm yapması gereken vazifelerdir.

Senden şunlar istenmektedir:

a)    Bedenen kuvvetli olmaya çalış ki. kendine ve insanlara faydalı olabilesin. Kuvvetli mü'min Allah katındn zayıf mü'minden daha hayırlı ve daha sevimlidir.

b)    Ahlâkın güzel olsun. Çünkü sen, yeryüzünde Allah'ın yarattıklarına bir halifesin. Onlara karşı güzel ahlâklı ol ki. seni dinlesinler ve işlerinde yardımcı olsunlar. Hz. Muhammed (s.a.v.), «Mü'minlerin en kâmil imanlıları ahlâkça en güzel olanlarıdır.» (4) buyuruyor.

c)    İnce düşünceli ve doğru görüşlü ol. İhlâslı olsa da, aklını kullanmayandan bir hayır beklenilemez. Çalışkan olsa da, düşüncesi kısır olandan bir fayda umulamaz. Düşünceni geliştir ki, hem kendin

(4)   Ebu Davud, Ahmed b. Hanbel.

169

aydınlığa çıkasın, hem de insanları aydınlığa çıka-rasın.

d)    Çalışıp kazanacak güçte olmaya gayret et. Çünkü, en tatlı ve helâl yemek el emeğinden yediğindir. Mal canın yongası ve davaların destekçisidir. Seni çalışıp kazanmadan alıkoyan ve tembeller zümresine katan ibadetten hayır yoktur. Allah Teâlâ: «Namaz bittikten sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan rızık arayın.»(5) buyurmaktadır.

Sen her malı kazanıp çoluk çocuğuna, aile ve efradına harcadıkça Allah katında derecen yükselir.

e)    Sağlam inançlı ol ki, Allah ile olan ilişkin doğru olsun ve Allah sana ışığında yürüyeceğin bir nur bahşetsin, bilmediğini bildirsin ve şeytanın vesveselerinden uzaklaştırsın.

«Çünkü şeytanın îman edenlere ve Rablerine tevekkül edenlere karşı hiçbir nüfuzu yoktur.»(6)

f)    İbadetini eksiksiz yap.  Çünkü Aliah Teâlâ güzeldir, güzel olmayanı kabul etmez. Nasıl ki sen, tuzsuz yemeği hoş görmüyor ve yemiyorsan, Allah Teâlâ da hatalı ve noksan ibadetleri hoş görmez ve kabul etmez.

g)    Nefsinle cihad et. Çünkü, o senin en büyük düşmanındır. Eğer ona galip gelebilirsen   artık   bu dünyada seni hiçbir şey mağlup edemez. Sen iradene

(5)    Cum'a Sûresi, 10.

(6)    Nahl Sûresi, 99.

170

sahip olduğun müddetçe ne eziyetler seni yıldırır ne de aldatmalar seni baştan çıkarır.

h) Vaktinin değerini bil. Vakit nakit değil, hayatın bir parçasıdır. Sen kıyamet gününde Allah'ın huzurunda, ömrünü nereye harcadığından, gençliğini hangi yolda geçirdiğinden, vakitlerini nasıl değerlendirdiğinden sorulacaksın. Vakitlerini fırsat bit, onları dünya ve âhlret emelleriyle geçir.

ı) İşlerini düzene koy. Din. nizam demektir. Namazımız, orucumuz, cihadımız bizleri düzenli olmaya alıştırır. Binaenaleyh, her işinde intizamlı ol.

i) Başkaları için faydalı ol. imanın zirvesi işte budur.

171

B — Müslüman Bir Yuva Kurmak: Kişi aile ve efradını düşüncelerine saygı gösteren, bütün ev hayatında islâm'ın adabına riayet eden fertler olarak yetiştirmelidir. Evlenirken iyi olanı seçmelidir. Ailesine karşı vazifelerini ve haklarını yerine getirmelidir. Çocuklarını güzel terbiye etmelidir. Onları İslâm ahlâkiyle yetiştirmelidir. Bunlar, her müslü-manın yapması gereken vazifelerdir.

Müslüman bir aile yetiştirmek... Senin yardımına, terbiyene ve iyiliğine herkesten daha ziyade ailen lâyıktır. Eğer Allah, onları salih kılarsa sana dünyada yardımcı olurlar. Ahirette de onları terbiye ettiğin için sevaba nail olursun. Peygamber (s.a.v.) bir ha-dis-l şeriflerinde: «Sizin en hayırlınız ailesi İçin ha-jyırlı olandır. Ben de ailesi İçin en hayırlı olanını-zım»(7) buyurmuştur.

Müslüman bir yuvayı kurmak için İyi bir aile seçmen gerekir. Evleneoeğln hanımın güzelliğine, servetine veya soyuna aldanarak dindarlığını unutmamalısın. Dindar olan siyah bir cariye, dindar olmayan beyaz bir hürden daha evlâdır. Peygamber (s.a.v.) bu hususa dikkat etmemenin kötü neticesinden sakındırarak şöyle buyuruyor: «Kadınlarla güzellikleri İçin

(7)   İbn Mftce, Dâriml.

172

evlenmeyin. Olur ki, onların güzelliği onları helake sürükler. Kadınlarla malları için de evlenmeyin. Olur ki, malları onlan azdırır. Kadınlardan dindar olanlarla evlenin.»(8)

Sakın fısk-u fücurla dolu bir evde yetişen bir kadının dış görünüşüne aldanma. Soyuna çeker. Kadın görünüşteki güzelliği ve aslının kötülüğü ile pisliklerin ortasında biten bir ağaca benzer. Bakarsın manzarası hoş, yemyeşil bir ağaç... Ama pislikler İçine kök salmış, necislerden gıda alıyor. Peygamber (s.a. v.) şu hadis-i şerifi ile dikkatleri bu mevzuya çekiyor ve şöyle buyuruyor:

«Dere kenarında biten yeşil otlardan sakının.»

— Dere kenarındaki yeşil otlar nedir ya Resu-lullah? diye sorulunca :

«Kötü aile içinde yetişen güzel kadındır» cevabını vermiştir.

Diğer yandan hanımına haklarını ve vazifelerini iyice öğretmelisin. Eğer bilmiyorsan onları öğretecek birine göndermelisin. Dinimize göre bir kadın ilim öğrenme ve fetva sormak için efendisinin izni olmadan dışarı çıkabilir. Cahil bir kadın, hem kendisinin ve hem de kocasının düşmanıdır. Hanımlarınıza İslâm'ın adabını, evliliğin hak ve hukukunu öğretin. Kur'an-ı Kerîm'in bildirdiği şu dua ile Allah'a niyaz edin :

«Rabblmlz, sen bize eşlerimizden ve soylarımız-

I

173

dan bizleri memnun edecek nesiller bahşet. Sen bizi Allah'tan korkanlara önder kıl.»(9)

Çocukların sana verilen bir emanettir. Allah seni onlardan sorumlu tutacaktır. Emaneti muhafaza et. Çocuklarına Allah'a ve insanlara karşı olan vazifelerini öğret. Özellikle kızlarını terbiye et. Onları sokaklara salıverme. Mahrem yerlerini kapattır. Eğer bulları yapmazsan, onların işledikleri günâhtan bir gün hesaba çekileceksin. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) uzun bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:

' «Erkek evinde bir çobandır.    Maiyetinde bulunanlardan mes'uldür.»(10)

Bundan hiçbir zaman ailene karşı katı kalbli olman veya çocuklarına eziyet etmen anlaşılmamalıdır. Ailene haram bir şey yedirme, onlara karşı şefkatli ve merhametli ol, onları helâl lokma ile besle. Sapık yollardan uzak tut... demektir.

İşçi ve hizmetçilerine de iyi muamelede bulun. Onlara karşı sert davranma ve merhametsiz olma. Sana karşı olan haklarını çiğnemiyesin. Onları başıboş bırakma ki Allah'a karşı olan vazifeni ifa etmiş olasın.

Kişinin kendini düzeltmesi ve müslümanca bir yuva kurması ferdî vazifesidir. Her müslümanın tek başına bunları yapması ve en mükemmel şekilde başarması gerekir.

(8)   îbn Mâce.

(9)   Fürkan Sûresi, 74 (10)   Buhar!, Müslim, Ahmed b. Hanbel.

174

C)   Cemiyeti İrşad Etmek:

Her müslümanın, cemiyette hayra davet düşüncesini yayarak ve içindeki kötülük ve rezilliklere karşı savaşarak, güzel şeyleri teşvik ederek, iyiliği emredip kötülüğe mâni olarak, hayırlı işleri yapmaya koşarak, İslâmî düşünceyi yaymak suretiyle kamuoyunu kazanarak, hayatın bütün görünüşlerini İslâm boyasıyla boyayarak cemiyeti irşad etmesi gerekir. Bunları yapmak hem ferdin hem de cemaatın vazifesidir.

Fert ve aileyi düzelttikten sonra cemiyeti de dü-zeltmemiz gerekir. Bu da cemiyete hayırlı daveti yayarak, onu cemiyete sevdirerek, cemiyete iyilik yönlerini ve hidâyet yollarını göstererek ve içinde bulunan rezilliklere ve çirkinliklere karşı savaşarak gerçekleşir.

Kötülüklere karşı sükût eden bir millet Allah'ın azabına lâyık olur. Allah israiloğullarını, yaptıkları kötülüklerden birbirlerini alıkoymadıkları için lanete uğratmıştır. Allah Teâlâ Peygamberlerinden birine: «Ben ümmetinin iyi olanlarından kırkbin ve kötü olanlarından da altrhışbin kişiyi helak edeceğim.» diye vahyetmiştir. Bunun üzerine o peygamber:

«Ey Rabbim, şunlar fena olan kimselerdir. Fakat şu iyi kimselerin suçu nedir?» diye sorunca, Allah

175

Teâlâ : «Onlar kötülük işleyenlere karşı sustular. Onları yedirdiler, İçirdiler. Bunun için Allah hepsini birlikte azabına uğrattı.»(11) buyurdu.

Allah İslâm ümmetini, iyiliği emrettikleri ve kötülüklere mâni oldukları müddetçe insanlık için yeryüzüne çıkarılan en hayırlı bir ümmet kıldı. Şayet Üm-met-i Muhammed hakkı söylemez, susarlarsa Allah salih olanları da, zalim olanları da azabına uğratır. İstersen gel benimle beraber Allah Teâlâ'nın şu kelâmını okuyalım:

«Siz fitneden kaçının. O sizden sadece zulmedenlere isabet etmez.» (12)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Allah'ın koyduğu sınırları aşmayan muhafazakârları vapurun üst katına binen yolculara benzetiyor, Allah'ın emirlerine karşı inat edenleri İse, vapurun alt katına binen ve vapuru delmeye çalışan gafil yolculara benzetiyor. Eğer üst kattaki yolcular alt katta bulunan yolcuların bu sorumsuzca davranışlarına karşı susarlarsa neticede hep birlikte batmaya mahkûm olurlar. Şayet üsttekiler alttakilere mâni olurlarsa kendileri de vapur da kurtulur.

Bunun içindir ki, bizlerin iyiliği emretmemiz ve bu meyanda çeşitli zorluklara katlanmamız bir dini vecibedir. Allah Teâlâ mü'minlere hitaben şöyle buyuruyor:

(11)    Ahmed b. Hanbel.

(12)    Enfâl Sûresi, 25.

176

«İçinizden hayra davet eden ve iyiliği emreden bir cemaat oluşsun.»(13)

Muhterem kardeşim, haramlardan kaçınıp İslâm'ın emirlerini yaşayarak bütün harekât ve fiillerinle numune bir müsiüman olman, lisanınla iyiliği emretmenden veya kötülüğe mâni elmandan daha tesirli ve daha güzeldir. Bir şair şöyle der: «Hidâyet yolunu gösterenlerin harekâtı, dil ile öğüt vermelerinden daha tesirli ve daha fasihtir.»      «ı

Evet, bizlerin yüce dinimizin şiarlarına tazîm etmemiz, onlarla iftihar etmemiz ve onlara saygı göstermenin gerekliliğini insanlar arasına yaymamız lâ-zrndır. Ta ki, yeryüzünü islâm'ın nuru ile aydınlatalım. Biz yeryüzünde Allah'ın halifeleriyiz. Onun için bozguncuları sevmememiz gerekir. Çünkü onlar âlemlerin Rabbı olan Allah'ın düşmanlarıdır. Bizim sevgilimizi sevmeyeni sevmemeliyiz.

Cemiyeti irşad etme vazifesi hem fertlerin ve hem de cemaatın görevidir. O halde, her müsiüman kollarını sıvamalı, günümüzün inim inim inleyen insanlarına kurtuluş yollarını göstermeli, bîçare zavallıları huzur ve saadete kavuşturmalıdır.

(13)   Âli îmran Sûresi, 104.

177

D)   Memleketi Hürriyete Kavuşturmak: Memleketi siyasî, iktisadî ve manevî yönden İslâm! olmayan bütün yabancı nüfuzlardan kurtarmak ve onu gerçek hürriyetine kavuşturmak gerekir.

Memleketi gerçek hürriyetine kavuşturmak Allah'ın müslümanlara farz kıldığı bir dinî vecîbedir.

İslâm Dini izzet ve şeref dinidir. Emperyalizm ise kulluk ve kölelik demektir. Evet, elbetteki bir kalpte izzet ve şerefin kaynağı olan îmanla ziilet ve kölelik bir araya gelemez. Aciz bir millet, dünyada zelildir, ahirette rezil ve Allah'ın azabına lâyıktır.

iNefislerine zulmedenlerin canlarını aldıkları zaman melekler; «Ne yapıyordunuz?» deyince : «Yeryüzünde biz zayıf kimselerdik.» derler. Melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz yar?» derler. İşte onlarm barınacakları yer Cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir...» (14)

Allah bizi hür olarak yaratmıştır. O halde neden köleliğe razı olalım. Veya Allah'tan başkasına boyun eğelim. Eğer mukaddes vatanımız için savaşırsak mû-

(14)   Nisa Sûresi, 97. Risaleler 11   .

F.12

178

kâfatımızı Allah vereoektir. Peygamber Efendimiz (s. a.v.) bir hadis-i şeriflerinde:

«Kim malı için ölürse o şehittir.»(15) buyurmuşlardır.

Memleketimizi siyasî, askerî veya iktisadî bütün yabancı tahakkümlerden kurtarmamız üzerimize mu-

 Kir

(15).   Buhar!, Müslim, Ebu Davud, Tirmlzi, Meset, tbn Mâce, Ahmed b. Hanbel.

179

E)   Hükümeti İslah Etmek:

Gerçek bir İslâm hükümeti oluncaya kadar idari mekanizmayı ve bütün devlet kuruluşlarını yeniden düzenlemek gerekir. Böylece hükümet İslâm ümmetinin hizmetçisi olarak vazifesini yerine getirir. İslâm ümmetinin menfaati için çalışır.

islâm hükümeti demek, onu teşkil eden üyelerinin müslüman olmaları, İslâm'ın farzlarını yerine getirmeleri, açıkça günah işlememeleri ve İslâm'ın emir ve hükümlerini tatbik etmeleri demektir.

idarî işlerde görev vermemek şartıyla zaruret halinde müslüman olmayanlardan yararlanmanın bir mahzuru yoktur. Hükümetin, İslâm nizamının getirdiği umum kaidelere mutabık olması lâzımdır.

Fert ıslâh olsa, aile düzelse, cemiyet düzgün olsa ve memleket hürriyete kavuşsa bile İslâm Ümmetinin başında müslüman bir hükümet bulunmadıkça her şey tersine döner. Devletle millet arasında irtibat kesilir, her şey müslûmanların başına yıkılır.

Müslüman İdareci, milletin refah içinde yaşadığı bir zamanda insanların orta derecede yaşayanları gibi yaşaması gerekir. Kıtlık zamanlarında ise milletin en zayıf durumda olanları gibi yaşaması icap eder.

İslâm idarecisi, müslüman ümmetinin bir işçisi ve hizmetçisi mevkiindedir. İşi de. İslâm ümmetinfn

180

hayrı için koşmak ve ondan eziyetleri savmak için canını feda etmektir. Bir hükümetin üyeleri İslâm'ın farzlarını eda etmedikçe, Kur'an-ı Ke'rîm'in hükümlerini tatbik etmedikçe, açıkça günah işlemekten vazgeçmedikçe o hükümet İslâm hükümeti sayılmaz. Bunu çok İyi bilmeliyiz.

Diğer taraftan, eğer. İslâm hükümeti birtakım yabancı eleman ve teknisyenlere muhtaç olursa bunlardan faydalanması yasak değildi/. Ancak, müslü-manların içinde yabancıların yapacakları işi başarabilen biri olmamak şartıyla. Ve kendilerine iş yaptırılan kâfirlere de idarî vazifeler verilmemelidir.

181

Şunlar, islâmf hükümetin sıfatlarındandır: Mes'-uliyet hissi taşımak, millete karşı merhametli olmak, insanlar arasında adaleti yaymak, topluma alt mallara karşı titiz davranmak, iktisatlı olmak.

İslâm hükümetini islâm? olmayanlardan ayıran alâmetlerden bir kısmı da şunlardır: İslâm hükümeti bütün fakirlerden, hastalardan, esirlerden, câhillerden, mazlumlardan, çaresizlerden, hatta hayvanlardan dahi sorumlu olduğunu bilecektir.

Asr-ı Saâdet'te, İslâm hükümetinin başkanlığım yapan ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) şöyle diyor: «Allah'a yemin olsun ki, Irak'ta bir katırın ayağı kayşa adl-i ilâhîde ona yol yapmadığım için hesaba çekileceğimden korkarım.»

Allah zalim ve katı kalbli İdarecileri faydalı ol-makdan uzak kılmıştır. Müslüman ümmeti bunlar vasıtasıyla hiçbir zafere ulaşamazlar. Peygamber Efendimiz {s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:

«Sizin önderlerinizin en hayırlıları onlardır ki; siz onları seversiniz, onlar da sizi sever; siz onlara dua edersiniz, onlar da size dua eder. önderlerinizin en kötüleri onlardcr ki; siz onları sevmezsiniz, onlar da. sizi sevmezler; siz onlara lanet edersiniz, onlar da size lanet ederler.»(16)

(16)   MüsUm, Tirmizl, Darlmi.

182

İslâm hükümeti adaleti hakim kılmalıdır. Çünkü «Adalet mülkün temelidir.» Adaleti, hem dostlar hem de düşmanlar arasında, hatta müslümanlar ile gayri müslimler arasında hakim kılmak gerekir. Allah Te-âlâ her halükârda adaletli davranmamızı şu âyetiyle emrediyor:

«Ey îman edenler, kendinizin veya ana-babanmn ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaletle hükmeden ve Allah İçin şahitlik edenlerden olun.» (17). Diğer bir âyet-i celîlede de:

«Ey İman edenler, siz adaletle hükmeden, Allah İçin şahitlik edenlerden olun. Bir kavme olan öfkeniz sakın sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun. Bu, takva olmaya daha yakındır.» (18)

Devletin mallarına karşı iffetli olma ve iktisatlı davranma İslâm hükümetinin en belirgin alâmetlerinden biridir. Bu mallar emanettir. Allah hainleri sevmez.

(17)    Nisa Sûresi, 135.

(18)    Malde Sûresi, 8.

183

islâm hükümetinin vazifelerinden bir kısmı da şunlardır: Emniyeti sağlamak, ilâhî kanunları tatbik etmek, eğitimi yaygınlaştırmak, memleketi savunacak kuvvet hazırlamak, umumun sıhhatini korumak, toplumun menfaatlerine dikkat etmek, millî geliri artırmak, malı muhafaza etmek, ahlâkı düzeltmek ve islâm davasını yaymak.

İslâm hükümetinin vazifeleri çoktur. Bir kısmı da şunlardır: islâm hükümeti emniyeti sağlayacak, ilâhî nizamı tatbik edecek, eğitimi yaygınlaştıracak, ırz ve namusu, millet ve vatanı savunmak için ihlâslı ve temiz gençlerden asker hazırlayacak ve bunları teç-hlzatlandıracak. Toplumun sıhhatini koruyacak ve menfaatlerinin bekçiliğini yapacaktır. Ta ki, İslâm ümmetinin içinde fakir, câhil, hasta, işsiz kişiler bulunmasın.

İslâm hükümeti millî geliri artırma ve milletin malını korumakla da mükelleftir. Çünkü fakir bir millet bir şey yapamaz ve başkalarına menfaati dokunamaz.

İslâm hükümetinin saadetin anahtarı sayılan ahlâkı düzeltmesi ise en önemli vazifelerindendir. Şairin de dediği gibi; «milletler ahlâktan ibarettir.»

Ahlâksız bir millet yok olmaya mahkûmdur.

Gerçekten içinde fısk-u fücur yayılan veya nifak

184

tohumları saçılan, yahut hlyanet hastalığına kapılan bir ümmet ne kadar kendini ileride görürse görsün, o millet çökmüştür, zelîl olmuştur.

İslâm devletinin vazifelerinin en önemlisi ise, İslâm davasını yaymaktır. Bu da Allah'ın verdiği hakimiyet nimetine karşı O'na bir şükürdür. Kur'an-ı Kerîm bu gerçeğe işaret ederek İslâm davasını yaymanın zafere ulaşmaya bir vesile olacağını beyan ediyor ve şöyle buyuruyor:

«Elbette ki Allah, dinine yardım edenlere yardım eder. Şüphesiz ki Allah, her şeyden kuvvetli ve her şeye galiptir. Dine yardım edecekler Q kimselerdir ki, eğer biz onlan yeryüzünde yerleştirirsek, namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirler, iyiliği emrederler ve kötülüğe mâni olurlar, işlerin sonu ancak Allah'a aittir.»^)

(19)   Hacc Sûresi, 40-41.

185

İslâm hükümeti bütün vazifelerini yerine getirdiği takdirde islâm ümmetinin üzerinde haklan vardır. Bu haklardan bir kısmı da şunlardır: islâm hükümetini sevmek, emirlerine itaat etmek, ona canla-malla yardım etmek, kusur işlediğinde evvelâ öğüt verip irşad etmek; düzelmezse vazifeden alıp uzaklaştırmak. Yaratıcı Allah'a karşı günâh işleme hususunda hiç bir mahlûka İtaat yoktur.

Eğer islâm hükümeti bu vazifelerini yerine getirirse, işte o zaman itaat etmek, sevmek, mal ve canla yardım etmekle emrolunduğumuz «ülûl-emr» vasfına haiz olur. Şayet bu vazifelerini yapmazsa Allah Te-âlâ bizlere, önce öğüt verip irşad etmemizi, bunlar fayda vermezse hükümeti düşürüp iktidardan uzaklaştırmamızı emrediyor. Peygamber Efendimiz (ş.a.v.) idarecilere nasihat mevzuunda şöyle buyuruyor:

cDIn nasihattir.» Orada bulunan sahabeler:

— Ey Allch'ın Resulü, kime nasihattir? dfye sorunca :

«Allah rızası için, peygamberi İçin, kitabı için müslümanlann önderine ve bütün müslümanlara nasihattir.» (20) cevabını vermiştir.

idarecilere nasihat etmek malımızın, canımızın

(20)   Buharî, Müslim, Tinnlzl, Nesel. Daimi, Ahmed b. Hanbel.

186

pahasına da olsa üzerimizde bir din! vecîbedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.1): «Şehidlerin Efendisi Ham-za'dir. Bir de zalim bir idarecinin karşısına dikilip, ona iyiliği emrettiği ve kötülükten kaçınmasını söylediği için o zalim idareci tarafından öldürülen kişidir.» (21) buyurmuştur.

Zalim idareci karşısında, hakkı haykırmak en üstün cihadasr. Bir hadis-i şerifte: «Cihadın en efdalı zalim idarecinin huzurunda adaletli bir söz söylemektir.»^).

Nasihatia uslanmayan hükümetin hakkının düşürülmek olduğunu beyan ederek Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyuruyor:

«Allah'a karşı günâh işleme hususunda hiçbir kimseye itaat yoktur.»(23).

(21)    Müstedrek'ül-Hâkim.

(22)    Ebu Davud, Tirraizî, Nesâl,  tbn Mâce. Ahmed b Hanbel.

(23)    Müslim, Ebu Davud,   Nesel. tbn Mâce,   Ahmed b. Hanbel.

187

F) İslâm Ümmetine Devletler Arasındaki Mevkiini iade Etmek:

İslâm ümmetini gerçek hürriyetine kavuşturarak izzet ve şerefini tekrar ihya ederek, müslümanlann kültürlerini birbirlerine yaklaştırarak ve kaybettikleri birlik beraberliklerini yeniden sağlayarak, İslâm ümmetinin milletler arası varlığını tekrar ortaya koymalı ki, neticede kaybedilen hilâfet ve temenn! edilen İslâm birliğini yeniden te'sis edelim.

İslâm vatanını hürriyetine kavuşturarak, İslâm ümmetinin devletler arası varlığını yeniden gerçekleştirmek en mukaddes vazifelerden biridir. Bize göre Allah'ın ismi anılan her yer İslâm vatanıdır. Bir şair şöyle der :

«Ben İslâm'dan başka vatan tanımam, Şam'la Nil vadisi arasında fark aramam. Allah'ın ismi anılan her yeri. Sayarım vatanımın cevheri.»

Büyük İslâm devletini parçalayarak şu küçük devletçiklere bölmek, düşmanlarımız tarafından aleyhimize tertiplenmiş büyük bir felâkettir. Çünkü bir-lik-beraberlik içinde olduğumuz zaman düşmana karşı büyük bir güç ve sarsılmaz bir kale oluruz. Düşman ise bunu istemez. Bir şair şöyle diyor:

188

«Oklar bir araya geldiğinde kırılmak bilmez, Teker teker ayrıldığında kırılmadan azade

olmaz.»

Diğer yandan müslümanların kültürleri arasında yakınlık sağlamak, siyasî yönlerini birleştirmek ve yeryüzünün doğu ve batısında bulunan müslümanlar arasında sözbirliğl sağlamak gerekir. Ta ki birlik-beraberliğimizi ve şerefli hilâfetimizi tekrar iade ede-Hm.                                                          ı

189

G)   Bütün Dünyaya Hocalık Etmek: Yeryüzünün her köşesinde islâm davasını yaymak suretiyle bütün dünyaya hocalık etmek gerekir. «Tâ ki, yeryüzünde fitne kalmasın, ve din sadece Allah'ın olsun.» (24)

«Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.»(25) Bu son dört kısım, çalışma ve vazifeler her ferdin ve cemaatin görevidir. Bu işler ağır bir mes'uli-yet taşımaktadır ve çok önemlidir. İnsanlar bunları hayal zannetse de müslüman kardeş birer gerçek olduklarına inanır. Biz, hiç ümitsizliğe kapılmayız. Allah Teâlâ'dan büyük bir ümidimiz var.

«Allah işinde galiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler.» (26)

Bizler, Allah'ın kitabını tatbik etmekle emrolun-duk. Bunun için bütün dünyayı Kur'an'ın nuruyla aydınlatmamız gerekir. Bizim dinimiz bu zavallı dünya için bir huzur teminatı ve bir muhafaza talimatıdır.

Bizim gayemiz sadece müslümanlart mes'ud etmek değil, bütün İnsanlara doğru yolu göstermektir. Bu hususta Allah Teâfâ şöyle buyuruyor:

 

(24)    Enfâl Sûresi, 39.

(25)    Tevbe Sûresi, 32.

(26)    Yusuf Sûresi, Zl.

190

aYeryüzünde fitne kalmayıp sadece Allah'ın dini hâkim oluncaya kadar kâfirlerle savaşın.»(27) «Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.» (28) «Bu Allah'a göre asla zor değildir.» (29)

(27)    Enfal Sûresi, 39.

(28)    Tevbe Sûresi, 32.

(29)    İbrahim Sûresi. 20.

Dördüncü Şart: CİHAD ETMEK

Cihaddan maksat, kıyamete kadar devam eden bir farz ve Resulullah (s.a.v.)'in şu sözünden kastedilen bir vazifedir.

«Kim cihad etmeden ve cihad etmeyi gönlünden geçirmeden ölürse bir nevi nifak üzere ölmüş olur.»(1)

Cihadın en aşağı derecesi kötülükleri kalben hoşgörmemek, en üstün derecesi ise Allah yolunda savaşmaktır. Bu iki mertebenin arasında dil ile cihad, kalem ile cihad, zalim idarecinin huzurunda hakkı haykırmakla cihad nevileri yer alır.

(1)   Müslim, Ebu Davui Nesel, Darimi, Abmed b. Hanbel.

192

Cihad, geçmiş ve gelecek bütün mü'minlere farz kılınan bir vazifedir. Bazı cahillerin sandığı gibi. cihad etme sadece Sahabe-i Kirama has bir vazife değildir. Bize orucu farz kılan Allah Teâlâ, aynı sûrede cihadı da farz kılmıştır. Oruç hakkında;

«Ey îman edenler, size oruç tutma farz kılındı.» (2) buyuruyor iken, cihad hakkında da şöyle buyurmuştur :                                                        *•

«Ey îman edenler, sevmediğiniz halde size savaş farz kılındı. Sevmediğiniz bir şey belki sizin için daha hayırlıdır, sevdiğiniz bir şey de belki sizin için kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.»(3)

Müellifin de beyan ettiği gibi cihadın en aşağı derecesi kötülüklere karşı kalb ile buğzetmek, en üstün derecesi ise Allah yolunda savaşmaktır. Bu iki derece arasında cihadın çeşitli dereceleri vardır. Meselâ, dille cihad etmek, kalemle cihad etmek... vs.

İslâm korkaklığı kabul etmez. İman ettiğine yemin etse bile korkağı sevmez. Mukaddes kitabımız Kur'an, korkakları müslümanların havzesinden kova-, rak şöyle buyuruyor:

cO münafıklar kendilerinin sizden olduklarına dair yemin ederler. Aslında onlar sizden değildir. Fakat onlar korkan bir topluluktur. Eğer bir sığınak ve-

(2)   Bakara Sûresi, 183. XZ)   Bakara Sûresi, 216.

193

ya mağaralar, yahut sokulacak bir delik bulsalar ona süratle koşarlar.» (4)

Kur'an-ı Kerim korkakları sadece bu vasıflarla bîrakrnryor, onların erkekliğinin zayıf olduğunu beyan ediyor ve onları kadınlardan sayıyor. «Korkak münafıklar cihada çıkamayıp geri kalanlarla beraber oturup kalmaya razı oldular.» (5)

(4)   Tevbe Sûresi. 59. <5)   Tevbe Sûresi, 87.

Risaleler 11

F.13

194

Dava ancak cihadla yaşar. Davanın yücelmesi ve yayılmasına göre cihad yoğunlaşır, uğrunda feda edilen şeyler çoğalır. Cihad edenlerin mükâfatı artar. Allah Teâlâ bizlere, «Allah yolunda hakkıyla cihad edin.» (6) buyuruyor.

Değerli kardeşim, bu İzahattan sonra devamlı «yolumuz cihad yoludur» diye haykırdığın nâronm ne demek olduğunu öğrenmiş olursun.

Bir dâva ancak cihadla hayat bulur. Tesiri olmayan bir ilim boş sözden ibarettir. Ordusuz düşünce yok olmaya mahkûmdur. Düşüncenin yücelmesi ve yayılmasına göre, uğrunda yapılan cihad artar ve takdim edilen fedakârlıklar çoğaldıkça çoğalır.

İslâm'ın sadece birkaç rek'âtı ve dualarıyla yetinenlere de ki:

«Dini, sadece oruç tutma ve namaz kılmaktan ibaret sananların yüzünden nedir bu dinin çekeceği?. Din, îmandır, fedakârlıktır. Dünyaya hâkim olacak izzet ve şereftir.»

Yine o zavallılara namazla cihadı birbirinden ayırmayan şu âyeti celîleleri hatırlat:

«Ey iman edenler, rükû' edin, secdeye kapanın, Rabbinize ibadet edin, hayır işleyin ki, kurtuluşa ere-siniz. Allah yolunda hakkıyla cihad edin.»(7)

(6)    Hacc Sûresi. 78.

(7)    Hacc Sûresi, 77-78.

195

Ey sâdık kardeşim, eğer mücahidlerden İsen müjde sana. İnsanlar âlemlerin Rabbi olan Allah'ın huzuruna varıncaya kadar, zafer sâdık kullara takdir edilmiştir. İnsanların mürşidi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizleri müjdeleyerek şöyle buyuruyor:

«Allah'ın emri gelinceye kadar bu ümmet Allah'ın emrettiği gibi yaşar. Bunlara karşı çıkanlar bunlara hiç bir zarar veremiyeceklerdir.»(8)

(8)   Buhar!, Müslim. Ebu Davud. tbn Mfice, Abmed b. Hantjel

Beşinci Şart: FEDAKÂRLIK

Fedakârlıktan maksat; malını, canını, vaktini, hayatını ve her şeyini gaye uğrunda feda etmek demektir. Dünyada, fedakârlık gösterilmeyen hiç bir cihad yoktur. Bizim düşüncemiz yolunda gösterilen fedakârlık asla zayi' olmaz. Bilâkis, bunu yapana büyük mükâfat ve güzel sevaplar vardır.

Bir kısım insanlar Allah'ı sevdiklerini iddia ederler. Fakat Allah yolunda az veya çok hiçbir şey harcamazlar. Kur'an-ı Kerîm, bu gibi insanların fasık veya münafık olduklarına hükmediyor.

188

Her şeyin bir alâmeti ve her davanın bir delili vardır. Kim Allah yolunda malını harcamayıp, cimrilik eder, çocuklarından ayrılmaya katlanamaz veya makamından vazgeçemezse böyle bir insan hiçbir zaman Allah'ın dostlarından olamaz.

«İnsanlardan bir kısmı Allah'a îman ettik derler. Fakat Allah yolunda bir eziyet gördüklerinde İnsanların şerrini Allah'ın azabı gibi sayarlar. Rabbinizden bir yardım gelecek olursa, «yemin olsun ki, biz sizinle beraberdik» derler. Allah herkesin kalbinde olan-tan iyi bilen değil midir? Allah İman edenleri de biiir, münafıkları da bilir.» (1)

Kur'an-ı Kerim, Allah'ı ve Peygamberini sevmeyi ve Allah yolunda cihed etmeyi terazinin bir kefesine koyuyor, bütün dünya mallarını da diğer kefesine koyarak tartıyor. Kim terazinin birinci kefesini tercih ederse onu samimi mü'minlerden kılıyor, kim de ikinci kefesi ile meşgul olursa onu fasıklıkla sıfatlandırıyor.

Ey samimi kardeşim, sen Allah ile alış-veriş ediyorsun. Bunda kârlısın. Ne kadar bedel takdim edersen et, bu Allah'ın sana vereceğinin karşılığında hiçtir. Çünkü, «Allah, mü'minlerden cennet mukabilinde canlarım ve mallarını satın alır.» (2)

(1)    Ankebut Sûresi. 10-11.

(2)    Tevbe Sûresi, 111.

199

Bu âyet-i celîle inince samimi mü'minler, vallahi «bu kârlı bir alışveriştir» dediler. Bizden kendi yarattığı canları ve kendi verdiği rızıkları alacak, ona karşılık mükâfat olarak cenneti verecek. Gerçekten bu, çok kârlı bir alışveriştir.

200

Kim de, bizimle beraber fedakârlıkta bulunmadan geri kalırsa o insan günahkârdır, zarardadır. Allah Teâlâ:

«Allah, mü'minlerden canlarını cennet mukabilinde satın alır.» (3) buyurmaktadır. Diğer bir âyet-i ce-lîlede de şöyle buyuruyor:

«Ey Muhammed, de ki, eğer babalarınız, oğullarınız,, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, durgunluğa uğrayacağından korktuğunuz ticaretler ve hoşunuza giden meskenleriniz sizin için Allah'tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, Allah, emrini yerine getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez.» (4)

Ne oluyor bu insanlara... Allah yolunda fedakârlıktan geri dururlar. Halbuki, Allah'ın katında hiçbir mükâfatları zayi' olmayacaktır.

«Mü'minlerin Allah yolunda hissettikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, düşmanları kızdıracak bir yere ayak basmaları ve düşmana verecekleri hiç bir zarar yoktur ki, onlara karşılığında güzel bir amel yazılmasın. Şüphesiz ki Allah, iyilikte bulunanların mükâfatını zayi' etmez. Allah yaptıklarının karşılığını en güze! şekilde kendilerine vermek için az veya çok sar-

(3)    Tevbe Sûresi, İli. (¦i)    Tevbe Sûr- si. 24.

201

fettikleri her şey, aştıkları her vadi onlar İçin yazılır.» (5)

«Eğer Allah'a itaat ederseniz, O, size güzel bir mükâfat verir.» (6)

Böylece, «Allah yolunda ölmek en büyük temennimizdir» diye devamlı bağırmanın ne demek olduğunu anlamış olursun.

Değerli kardeşim, sen korkaklara Allah Teâlâ'-nın şu kelâmını hatırlat: «Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar. Sağlam kaleler İçinde olsanız bile.»(7)

Cimri ve tamahkârlara da şu ilâhî kelâmı söyle : «Dünya malı pek az bir şeydir. Ahiret İse Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır.»(8)

Savaştan geri kalıp yerlerinden kımıldamayanla-ra da:

«Bir canın eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz.»(9)

Hatta Allah (c.c.) ruhun nerede çıkacağını takdir etmişse mutlaka orada çıkacaktır:

(5)   Tevbe Sûresi      . 120-      121,

(6)   Fetih Sûresi,     , 16.

(7)   Nisa Sûresi,      78.  

(8)   Nisa Sûresi,      77.  

(9)   Münaflkun Sûresi,       11.

202

«Ey Muhammedi De ki, evlerinizin içinde olsanız bile kendilerine öldürülme takdir edilenler ölecekleri yeri varıp boylarlcır.»(10)

(10)   Alt İmran Sûresi, 104.

Altıncı Şart: İTAATKÂR OLMAK

itaattan maksat, verilen emre boyun eğmek ve onu -şartlar ne olursa olsun- yerine getirmektir. Zor durumlarda da, normal hallerde de geri durmamak, isteyerek veya istemeyerek verilen vazifeyi ifa etmektir. Çünkü bu davanın üç merhalesi vardır:

1 — Davayı tanıtma merhalesi: Bu, İnsanlar arasında temel düşünceleri yaymakla gerçekleşir. Bu merhalede, davanın idarf şekil yönetim kurullarının idaresi gibidir. Vazifesi umumun menfaati için çalışmaktır. Kullanacağı vasıta ise, bazı durumlarda vaaz ve irşad, bazı hallerde de faydalı olan birtakım tesisatlar kurmaktır.

Günümüzdeki müslüman  kardeşler  teşkilatının

X

204

bütün şubeleri davanın bu merhalesini yaşamaktadır. Bu şubeleri «ana nizâmnâme» düzenlemektedir. Bunları halka, müslüman kardeşlerin risaleleri ve gazeteleri tanıtmaktadır.

Bu merhalede dava herkese açıktır. İsteyen her kişi teşkilâta yardımda bulunmayı arzu etmesi ve prensiplerine riayet edeceğini vaad etmesi şartıyla cemaate katılabilir. Bu merhalede mutlak bir itaat-tan daha ziyade teşkilâtın nizâmnâmesine ve umumî esaslarına ihtiram etmek gerekmektedir.

Evet, davanın aşması gereken üç merhalesi vardır: Birinci merhalesi, İslâm'ın hükümlerini ve güzelliklerini insanların arasında yaymak suretiyle davayı tanıtmaktır. Bu merhalede davanın idarî şekli yönetim kurullarına benzemektedir. Vazifesi ise, iyilik yapmak, umuma hizmetlerde bulunmaktır. Vasıtası ise vaaz etmek, irşatta bulunmak, dispanserler, okullar, camileı gibi faydalı müesseseler kurmaktır.

Bu gibi iyilikleri yapmak ve hizmetlerde bulunmak isteyen herkes müslüman kardeşlerle ilişki kurabilir. Ancak İslâm'ın getirdiği esaslara karşı sadakat göstereceğini va'detmesi gerekir.

Bu dönemde mutlak bir itaat gerekmez. Burada önemli olan umumî esaslara riayet etmek ve nizamın dışına çıkmamaktır.

205

2 — Teşkilâtlanma merhalesi: Bu, cihadın zorluklarına katlanabilecek selâhiyetli elemanları seçip birbirine kaynaştırmakla gerçekleşir. Bu merhalede davanın idari şekli manevî yönden tam bir tasavvuf? ruha bürünürken, çalışma yönünden ise, askerî bir sistemi takip eder.

Her iki yönden de davanın devamlı sloganı, «emir ve itaat»ten ibarettir. Müslüman kardeşlerin taburları davanın bu merhalesini temsil etmektedir. Bu merhaleyi eskiden «metod» adlı risale düzenliyordu. Şimdi ise, okuduğumuz bu risale düzenlemektedir.

Bu merhalede dava herkese açık olmayıp, sadece kabiliyetli ve yetişmiş elemanlara tahsis edilir. Ta ki, uzun vadeli ve büyük mes'ullyetli cihadın zorluklarına katlanabilsinler ve ağır yüklerini taşıyabilsinler, yetişmiş olmanın birinci alâmeti tamamen itaatkâr olmaktır.

Cihad etmenin ağır yükünü taşıyacak selâhiyetli elemanları seçip birbirine kaynaştırarak teşkilâtlanma gerçekleşir. Bu merhalede dava arınmış ruhlara ve dine ters düşmeyen her emri sür'atle kabul edeoek insanlara, verilen emri her halükârda hemen yerine getirecek kahramanlara muhtaçtır. Bu bir bld'at değildir. Çünkü, bize öncülük edenler «Ülûl emrsimizdir. Allah Teâlâ bizlere kendimizden olan «Ülûl emr»e itaat etmemizi emrediyor.

206

«Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan Ülûl emr'e de itaat edin.»(1)

Önceki askerler Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'i sevdikleri ve sevmedikleri her şeyde dinleyeceklerine ve itaat edeceklerine dair bîat etmişlerdi. Bu hususta çekinmeden tasavvuf ehli ol. Diğer yandan karar', ve azimli bir asker ol. Ta ki, sen de taburda yerini alasın.

Müslüman Kardeşler cemaatleri ve taburları bu sınıfı teşkil ederler. Bunlar İslâm'ın zırhı ve Kur'an sancağının hamilleri olmak üzere müsait günü beklerler.                                                                           .

Bu merhalede davaya sadece gerçekten yetişmiş kişiler katılır, ta ki uzun vadeli ve meşakkatle dolu cihadın zorluklarına katlanabilsinler.

(1)   Nisa Sûresi, 59.

207

3 — Tatbik etme merhalesi: Dava bu merhalede ciddi bir cihad şeklini ve gGyeye ulaşma yolunda amansız çalışma yolunu tutar. Bu marhelede dava ancak samimilerin sabredebileceği bir imtihan olur. Bu merhalede de başarıyı ancak tam bir itaat garanti eder.

(5 Rebiülevvel 1359 H.) senesinde Müslüman Kartieşier'in birinci safı böyle olmaya bıai etmişlerdir. Ey kardeşim, sen de bu tabura katılıp, bu risaleyi kabul edip ve bu biati yapmakla davanın ikinci merhalesini yaşayan biri olursun. Üçüncü merhaleye yaklaşırsın. Üzerine aldığın sorumluluğu takdir et. Kendini vazifeyi ifa etmek için hazırla.

Üçüncü merhale tatbik merhalesidir. Ciddî bir ci-had'tan İbarettir. Allah'ın mü'min kullarını çağırdığı şu emri kabullenmektir. «Ey îman edenler, çevrenizde bulunan kâfirlerle savaşın ki, sizde sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah takva sahipleriyle beraberdir.» (2)

Bu merhalede gayemize ulaşmak için amansız çalışmamız gerekmektedir. Çeşitli imtihanlar geçirme ve tecrübe süzgeçlerinden geçme bu devredeki cihadın lüzumlu kıldığı şeylerdir.

Bu merhalede ancak Allah'a verdikleri ahde sa-

(2)   Tevbe Sûresi, 123.

208

dakat gösterenler sabredebilir. Bu devrede en önemli olan tam bir itaattir.

Ey Kardeşim, bu talimatları tatbik eder, müslü-man kardeşlerden bu samimî cemaate katılır ve bu din uğrunda çalışacağına dair Allah'a söz verirsen sen de yetiştirme yurtlarında ve tatbik etme makam • larında olursun. Allah'tan sana işinde yardım etmesini, kalbini pekiştirmesini, ayaklarını sabit kılmasını dile, evrilip-çevrilme...               .           j

Yedinci Şart: KARARLI OLMAK

Bundan maksat, müslüman kardeşin usanmadan gayesi uğrunda çalışması, cihad etmesi, uzun yıllar geçse de gayesine ulaşarak veya şehid olarak Allah'ın huzuruna varıncaya kadar gayret göstermesidir.

«Mü'minlerden öyle erkekler vardır ki, Allah'a verdikleri ahidierde sadakat gösterirler. Onlardan bir kısmı canını feda etmiş, diğer bir kısmı ise beklemektedir. Onlar Allah'ın emirlerini asla değiştirmemişle-

(1)   Ahzap Sûresi, 23. Risaleler 11

F. 14

210

Bize göre vakit, ilâcın bir bölümüdür. Yol çok uzun, merhaleleri uzak ve engelleri çoktur. Fakat gayeye ulaştıran, büyük mükâfatlara vesile olan ve dönüşü olmayan tek yoldur.

Cihad müddeti çok uzayabilir. Yıllar geçer, zaferi görmeyebiliriz. Sakın buna üzülmeyelim. Çünkü gayretimize karşılık Allah'ın bizi mükâfatlandıracağını çok iyi biliyoruz. Allah'ın huzuruna hakka sımsıkı sarılmış ve Kur'an-ı Kerîm'in hükmü ile amel yopmış olarak çıkmamız bize yeter.

Cihad eden ya zafer ve şehadet gibi iki güzel neticeye birden ulaşır veya bunlardan sadece biri ile mes'ud olur. Rablerinin katında nzıklananlardan ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetlerle sevinenlerden olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in ordusundan seçilmiş olan o birinci cemaat böyle idi. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'inde bunların üstünlüğünü beyan ederek şöyle buyuruyor:

cMü'minlerden öyle erkekler vardır ki, Allah'a verdikleri ahidlerde sadakat gösterirler. Onlardan bir kısmı canını feda etmişr diğer bir kısmı ise beklemektedir. Onlar Allah'ın emirlerini asla değiştirmemişlerdir.»

Ey Kardeşim, ilâcın bir kısmının da vakit olduğunu ve Allah'ın katında her şeyin bir ölçüsü bulundu-

211

ğunu, her ümmetin mutlaka nihayete edeceğini hatırla. İşler her zaman kendi isteğimize göre devam etmez. Allah'ın huzurunda, niçin muzaffer olmadınız? diye sorulmayacağız. Çalışıp çalışmamamızdan sorulacağız.

Kişi, gücü yettiği kadar hayra koşmalıdır. İstenileni gerçekleştirmekten sorumlu değildir. Farzet ki, biz, bir vadide hakkı tebliğ ediyoruz. İnsanlar ise sapmış, gözleri kör ve parmaklarını kulaklarına tıkamışlardır. Bu hal bizi çalışmaktan geri bırakacak mıdır?

212

213

Çünkü bizim «elti vasıtamız»dan her biri, çok güzel hazırlanmaya, münasip zamanı beklemeye ve dikkatle tatbik edilmeye muhtaçtır. Bütün bunların da münasip vakitleri vardır. «O ne zamandır derler. Ey Muhammed, de ki; umulur ki yakındır.»(2).

Hz. Musa (a.s.)'nın ümmetinden bjr cemaat aşıl maksadın çalışma olmayıp, gayeye ulaşmak olduğunu sandılar. Çalışanları işlerinden vazgeçirdiler. Fakat onların içinden cihad edenler aynı hallerinde devam ettiler ve Allah'tan ecirlerini beklediler, Allah Te-âlâ bunları bize beyan ederek şöyle buyuruyor:

«Aralarından bir topluluk Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz? dediler. Öğüt verenler: Rabbimizln katında hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz ve Allah'tan sakınabilirler ümidiyle öğüt verdik, dedi-lw.»(3)           .

Değerli kardeşim, senin vazifen insanları, manevî hastalıklarına bir şifa olan Kur'an-ı Kerîmle tedavi etmendir. Hiç tedavi eden doktorun, acı ve ızdırabı şiddetlendiği vakit hastadan uzaklaşması doğru olur mu? Elbette ki hayır.   Gereken   dikkati göstermek,

(3)

 îsra Sûresi, 51.  A'raf Sûresi, 164.

sabretmek ve devam etmek gerekir. Allah, ya böyle zavallı bir hastaya şifa verir veya senin gayretini, şefkatini ve son derece çalışmanı gördükten sonra bu zavallı hastayı vefat ettirir. Elbette ki Allah katında senin mükâfatın saklıdır, zayi olmayacaktır.

İyi bil ki, biz büyük bir şey istiyoruz. Aileyi düzeltmeyi, milletleri yetiştirmeyi, ezilmiş insanları hürriyete kavuşturmayı ve'yeniden İslâm hilâfetini kurmayı istiyoruz. Hatta bütün bunlardan daha yüce olanı istiyoruz. O da bütün ihsanları Allah'ın hak dini olan İslâm'ı kabule sevketme ve onun hidâyetine kavuşturmaktır. Şairin dediği gibi:

«Olursa büyük temenniler, Yorulur uğrunda bütün bedenler.»

Gerçekleştirilmesi istenilen bu büyük işlerden her biri tam bir hazırlığı, münasip vakti beklemeyi ve dikkatle başarmayı gerektirir. Bunların her birinin Allah'ın takdir ettiği belirli bir vakti vardır. Peygamberler bile ancak Uzun süre sabrettikten ve meşakkatli cihadlar yaptıktan sonra zafere ulaşabilmişlerdir. Öyle ki, orduları zafer gelmeden önce neredeyse ümitsizliğe düşmüşlerdi.

Allah'ın, daha önceki insanlar hakkında süregelen kanunu budur. «Öyle ki, peygamberler ümitsizliğe düşüp yalanlandıklarını sandıkları bir sırada  onlara

^,

214

yardımımız gelmiştir. Böylece istediğimizi kurtarırız. Azabımız suçlu bir topluluktan gen çdvrUemez.»(4}

önceki insanlardan bazıları birinci hamlede zo-ie*e ulaşacaklarını sanmışlardı. Allah Teâlâ bunlarm hatalı olduklarını ve arzuladıkları cennetin az bir gayretle kazanılamıyacağım, onu elde edebilmek için birçok imtihanların geçirilmesinin gerektiğini beyan etmiştir. Gel benimle beraber Allah Teâlâ'nın şu kelâmını tam bir huşu' ile dinleyelim. Sona söylenilenlerin bir gerçek olduğunu anlayalım:

«Sizden önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Pey* gamber ye onunla beraber mü'mlnler Allah'ın yardı* mı ne zaman? diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı: iyi bilin ki, Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır.» (5)

(4)    Yusuf Sûresi, İ10.

(5)    Bakara Sûresi. 214.

Sekizinci Şart: ARINMIŞ OLMAK

Bundan maksat, İslâmî düşünceye yönelmen ve bunun haricindeki bütün düşünce ve insanlardan uzaklaşmandır. Çünkü İslâmî düşünce en yüce, en zengin ve en üstün idealdir.

«Bu Allah'ın boyasıdır. Kimin boyası Allah'ın boyasından daha güzei olabilir.»(1)

«Şüphesiz ki sizin için İbrahim'de ve Onunla beraber olanlarda güzei bir nümûne vardır. Bir zaman onlar kavimlerine şöyle demişlerdi. Biz sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi reddediyo-

(1)   Bakara Sûresi, 138.

216

ruz. Yalnız Allah'a îman edinceye kadar bizimle sizin aranızda düşmanlık ve kin başgöstermiştir.»{2)

İslâm dört-başı mamur bir dindir. Allah Teâlâ bütün hayırlı ve hak olan şeyleri bu dinin içinde toplamıştır. «Haktan sonra sapıklıktan başka ne olabi-

Değerli kardeşim, Allah dinine  çok  kıskançtır. İslâm'ın sınırları dışında doğru yol arama. Aksi takdirde hiç hidâyete ulaşmış olamazsın. Sen Rabbinin. şu kelâmını hatırından çıkarma.

«Allah, kimi doğru yola sevkederse o hidâyete kavuşmuştur. Kim! de saptırırsa sen onun İçin Irşad eden hiçbir veli bulamazsın.»(4)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Kur'an-ı Kerîm hakkında buyurduğu uzun bir hadiste şöyle diyor: «...Kur'an kendisine sarılanı korur ve kendisine tâbi olanı kurtarır. Kim Kur'an'da hidâyet yolunu ararsa, Allah onu hidâyete kavuşturur. Kim de JCur'an'ın haricinde doğru yol ararsa Allah onu saptinr. Allah O'nu terkeden her zalimin belini kırar.»(5)

(2)    Mümtehine Sûresi, 4.

(3)    Yunus Sûresi, 32.

(4)    Kehf Sûresi, 17.

(5)    Darlmi, bu hadis-1 şerifi muhtelif, şekillerde rivayet etmljtir.

217

Diğer yandan Allah'ın dostlarını sev, düşmanlarından uzak ol. Bu hususta Hz. İbrahim gibi Allah'ın peygamberlerini nümûne edin. İbrahim (a.s.), bütün kâfirlerden uzak olma kararından babasını bile ayır-mamıştı. Daha önceden va'dettiği için babasına sadece af dileğinde bulundu.             *

«ibrahim, babasının da Allah düşmanı olduğunu görünce ondan uzak oldu.»(6)

(6)   Tevbe sûresi. 114.

218

Samimi müslüman kardeşe göre insanlar şu ye* di sınıftan birini teşkil ederler:

1  — Mücahld müslüman

2  — Oturup kalan tembel müslüman

3  — Günahkâr müslüman

4  — İslâm ülkesinde yaşayan ehl-l kitap

5  — Müslümanlarla muahede yapan gayri müs-llmler

6  — Tarafsız gayri müslimler

7  — Müslümanlara karşı savaş edenler.

İslâm'a göre bunların herblrinin kendilerine mahsus hükümleri vardır. İnsanlar ve bütün kuruluşlar bu sınıflandırma çerçevesinde İslâm'ın adalet terazisiyle tartılmalı, dost ve^düşman tanınmalıdır.

İslâm nazarında insanlar şu yedi sınıfa ayrılırlar. Bunların herbirinin kendilerine göre hükümlen vardır. Şöyle ki:

1 — Mücahid müslüman: Ey müslüman, böyle bir insan senin samimi kardeşindir. Bunu sevmedikçe hakkıyla îman etmiş olamazsın. Peygamber Efendimiz (sjo.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: «Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de îman etmiş olamazsınız...» (7)

(7)   MUs'im, Ebu Davud, Tirmizi, tbn Mâce. Ahmed b. Hanbel.

219

Böyle bir müslümana karşı sevgi beslemiyorsan ne Allah'ın affını ümit et. ne de sevabını.

Allah Teâlâ bizlerden hak yolunda yardımlaşmayı, hem zor. hem de kolaylıklarda omuz omuza vermeyi ve hayatımızda vefakârlığı gerçekleştiren bir sevgi istiyor. Allah katında yapılan işlerin en sevgili olanı, bir mü'minin sıkıntısını gidermek veya borcunu ödemek yahut açlığını gidermek suretiyle onun kalbine sevinç ve huzuru sokmandır.

Bir mü'min kardeşinin ihtiyacını gidermek mak sadıyla onunla beraber attığın adımlar Allah katın-;•;¦¦» bir camide yaptığın bir aylık nafile ibadetten daha hayırlıdır.

Allah yolunda cihada çıkan bir gazinin aile öf-radına iyilikle bakan kişi cihad etmiş gibidir. Mücahid bir müslüman bir kusuru olmaksızın borçlanırsa onun borçlarını «Beyt'ül-Mal»dan karşılamak müslü-manların üzerine bir borçtur. Böyle bir müslüman öldüğü takdirde aile efradı müslümanlara bir emanettir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyuruyor:

«Ben her mü'mlne kendisinden daha yakınım. Kim öldükten sonra mal bırakırsa, o geriye kalan mi-rasçılannındır. Kim de borç veya evlât bırakırsa, borcu ödemek ve çocuklara bakmak bana aittir.» (8)

(8)   Buhar!,  Müslim,  Ebu  Davud,  Tiraizî,  Nesel, İbn Mâse.

220

2 — Oturup, kalan tembel müslüman: Böyle bir insan Allah Teâlâ'nın hükmüne göre hiçbir zamcn mücahid bir müslüman gibi olamaz.

«Mü'minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturup kalanlar ile Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenler bir değildir. Allah mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturup kalanlardan çok üstün kıldı. Bununla beraber Allah, herkese iyilik va'detmiştir. Allah, cihad edenleri oturup kalanlardan üstün kılmış onlara büyük bir' mükâfat vermiştir. Mücahidlere Allah katından dereceler, af ve merhamet vardır. Allah affeden ve merhamet eden dir.» (9)

Cihad etmek normal hallerde farz-ı kifâyedir. Müslümanlardan bir kısmı bu vazifeyi ifâ edince diğer müslümanlardan sorumluluk düşer. Bu da müs-lümanların müstakil bir devlet olmaları izzet ve şe-refleriyle yaşamaları ve İslâm'ı-yaymak maksadıyla cihad etmeleri halinde olur. İşte böyle bir durumda cihad edenler etmeyenlerden derece bakımından dp-ha üstündürler.

Buna mukabil, herhangi bir İslâm vatanına sal-dırıldığı vakitte cihad etme farz-ı ayın olur, her müslüman cihad etmekle mükellef tutulur. Allah Teâiâ yüce kitabında bu hükmü bizlere açıkça beyan ederek şöyle buyuruyor:

(9)    Nisa Sûresi. 95-96.

221

«İsteyen istemeyen hepiniz savaşa çıkın. Mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin.» (10)

Böyle bir durumda cihada çıkmayıp oturup kalmak doğru yoldan ayrılmaktır. Böyle bir kişi hayatta iken de öldükten sonra da îmanın üstünlüklerinden mahrum kalır. Dünyada, hem Allah Teâlâ tarafından hem de insanlar tarafından tenkide maruz kalır. Kur'an-ı Kerim, cihad farz olduğu halde oturup kalanları bazan imansızlıkla sıfatlandırıyor, bazan da korkaklıklarından dolayt onları tenkid ediyor:

«Cihad'tan geri kalanlar kendilerinin sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildir, korkak bir topluluktur.»(11)

«Onlar cihaddan geri kalan acizlerle beraber olmaya razı oldular.» (12)

Bunun yanında cihad'tan geri kalan, müslüman-ların himaye ve velayetinden mahrumdur. Allah Teâlâ Mekke'den Medine'ye hicret etmeyenler hakkında şöyle buyuruyor:

«İman edip hicret etmeyenler, hicret edinceye kadar sizin onların himâyesi ve dostluğu ile bir alâkanız yoktur.» (13)

Kur'an-ı Kerîm, cihad'tan geri kalmanın münafık-

(10)    Tevbe Sûresi, 41.

(11)    Tevbe Sûresi. 56.

(12)    Tevbe Sûresi, 87.

(13)    Enfâl Sûresi, 72.

222

ların sıfatı olduğunu, Allah Teâlâ'nın daha önce bu gibi insanları cihadla imtihan ettiğini bizlere beyan ediyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e ve Sahabe-i Kirâm'a seslenerek şöyle diyor: «İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelenler Allah'ın izniyledir. Bu, îman edenleri de münafıklık yapanları da belirtmesi içindir. Münafıklara: «Gelin Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun» denilmişti. Onlar ise: «Eğer savaşmayı bilsek size tâbi olurduk» dediler. O gün onlar îmandan çok inkâra yakındırlar. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylerler. Allah gizlediklerini çok iyi bilir.» (14)

Allah, cihad'tan geri kalanları gazabına uğratmakla ve helak etmekle korkutarak şöyle buyuruyor:

«Eğer cihada çıkmazsanız Allah sizi can yakıcı bir azaba uğratır ve yerinize başka bir kavim getirir. Siz ona hiçbir zarar veremezsiniz.» (15) .   Diğer bir âyette de:

«Eğer yüz çevirirseniz yerinize başka bir kavim getirir, sonra onlar sizin gibi olmazlar» (16) buyuruyor.

Başka bir âyette de:

«Ey îman edenler, içinizden kim dininden dönerse; bilsin ki Allah, yakında kendinin sevdiği ve on-

(14)    Âli tmran Sûresi, 166-167.

(15)    Tevbe Sûresi, 39.

(16)    Muhammed Sûresi, 38.

223

ların da Allanı sevdiği îman edenlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü bir topluluk getirir de onlar Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu Allah'ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah her şeyi kuşatan ve bilendir.» (17) diye beyan buyuruyor.

Düşmanlar müslümanların topraklarını işgal ettikten sonra cihad etmeyenlerle ilişkiyi kesmek ve onlara karşı düşmanlık ilân etmek bir dinî vecîbedir. Çünkü bu gibi insanlar Peygamber Efendimiz (s.a.v.)' in sahabelerinden daha üstün değillerdir. Sahabelerden bazıları cihad'tan geri kalmışlardı. Aliah Teâiâ müslümanlara, bunlardan ilişkilerini kesmelerini ve uzak durmalarını emretmişti, öyle ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendileriyle ailelerinin arasını ayırmıştı. Eğer Allah onların tevbesini kabul etmeseydi İslâm'ın dışına çıkarılmış olarak kalacaklardı.

«Bütün genişliğine rağmen yer, onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan savaştan geri kalmış o üç kişinin tevbesini de Allah kabul etti. Allah tevbe ettikleri için onların tevbesini   kabul   etmiş-

Eğer cihad etmek İslâm Dini'ni yayma maksadını güder ve müslümanların gasbedilmiş toprağını ge-

(17)    Maide Sûresi, 54.

(18)    Tevbe Sûresi, 118.

224

ri almayı neaeT edinmez de, cihcd farz-ı k-fâye olursa veya özürîü olarak geri kalınırsa, cihad'tan geri kalan gücünün yettiğini yapması şartıyla günahkâr olmaz. Bu hususta Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyu.'u-luyor:

«Güçsüzlere, hastalara ve sa.-f edecek bir şey bulamayanlara, Alîah ve Peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur.» (19)

3 — Günahkâr müslüman: Kim Allah'ın koyduğu sınırları aşar ve İslâm'ın emirlerine karşı gelirse şüphesiz ki o, Rabbinin gazabına uğrar. Rabbinin gazabına uğrayan kimseden biz memnun olursak veya Allah'ın gazabına sebep olan şeylere karşı göz yumarsak hepimiz azaba uğrama emrini hak ederiz, hayır ve bereketlerden mahrum oluruz, hayatımız kötülük ve fesatla dolup taşar.

Müslüman müslümanın kardeşidir. Bir müslüma-nın diğer müslüman kardeşine unuttuğu bir şeyi hatırlatması, saptığında doğru yolu göstermesi, uçurumun kenarında gördüğünde onu kurtarması, isyanında direnmesi halinde Allah'ın emrine dönmesi için ona zorla mâni olması üzerine bir dinî vecîbedir.

Günâh, bir hastalıktır. Eğer buna yakalananları tedavi edersek hep birlikte kurtulmuş oluruz. Şayet gaflete dalar ve ihmalkâr davranırsak hastalık umum

(19)   Tevbe Sûreei, 91.

225

bir âfete dönüşür ve bütün islâm ümmetini yok eder. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

«Allah'ın koyduğu sınırları koruyanla onları aşan, şöyle bir topluluğa benzerler: Bu topluluk kura çekerler bir kısmı vapurun üst kısmına, diğer bir kısmı İse alt kısmına düşerler. Vapurun alt katında bulunanlar su içmek İstedikleri vakit üst katta bulunan-Ipra giderler: «Biz bir delik açsak da ordan su temin etsek» derler. İçlerinden biri delik açmaya girişir. Eğer onlar delik açmaya teşebbüs edene zorla mani olurlarsa, hem o kurtulur hem de onlar. Şayet , onu serbest bırakırlarsa o da helak olur, onlar da.» (20)

Bunun içindir ki, Allah bizlere kötülüğe mani olmamızı emretmiştir. Ta ki, hakkı korumaya, insanları doğru yola sevketmeye ve yeryüzünde Allah'ın halifesi olmaya lâyık kişiler olalım. Kötülüğe mani olduğumuz takdirde insanlık için ortaya çıkarılan en hayırlı ümmet oluruz. Şayet bunu yapmazsak, bizden önceki israiioğullannın uğradığı gibi biz de Allah'ın gazap ve lanetine uğrarız.

Allah Teâlâ israiioğullannın düştüğü akibete biz de düşmeyelim diye onların kıssalarını bizlere anlatarak şöyle buyuruyor:

(20)   Buharl, Tirmlzl, Ahmed b. Hanbel. Risaleler 11

F.15

226

«İsrailoğullarmdan inkâr edenler Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bunun sebebi, başkaldırmaları ve aşırı gitmeleri idi. Birbirlerinin yaptıkları kötülüklere mani olmuyorlardı. Bu yaptıkları ne kötü idi.» (21)

Kötülüklere mani olma birbirinden farklı üç şe-ktlcJe olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bunları sırasıyla tertipleyerek şöyle buyuruyor:

«İçinizden kim kötü bir şey görürse ona eliyle mani olsun. Eğer gücü yetmezse diliyle' mani olsun. Şayet buna ûa gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu da imanın en zayıf derecesidir.» (22)

Bazı kişiler kalben buğzetmenin kendi kendine: «Allah'ım, bu kötü bir şeydir. Sen bundan razı olmazsın» demesinden İbaret olduğunu zanneder. Hayır, bu kifayet etmez. Sen yeryüzünde Allah'ın hali-fesisin. Allah'ı gazaba getiren şeye nasıl göz yumabilirsin? Âlimler fenalığın kalb ile inkâr edildiğinin alâmeti olarak kötülüğü işleyene bir şey yedirmeme-yi. ununla oturup kalkmamayı- ve onun selâmını al-rn'- ,ıayı beyan etmişlerdir.

Allah'ın hakkını kötülük işleyene hatırlatmaktan utanırsan veya evvelâ öğüt verip sonra onunla oturup kalkar ve ondan razı olursan bu davranışın İs-

(21)    Matde Sûresi, 78-79.

(22)    Buharı, Müslim. Eou Davud, Tirmizî, NeseS, Darlml Muvatta, Ahmcd b. Hanbel.

227

lâm'a ve îmana ters düşer. Her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın kelâmını dinle:

«Allah'a ve Ahiret gününe îman eden bir topluluğun babaları veya oğulları, yahut kardeşleri, ya da akrabaları olsa bile, Allah'a ve Peygamberine karşı gelenlere sevgi beslediklerin! görmezsin. Allah, işte bunların kalblerine îmanı nakşetmiş, katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları, altından ırmaklar çıkan cennetlerine koyacaktır. Onlar orada ebediy-yen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte Allah'ın taraftarları bunlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erenler ancak Allah'ın taraftarlarıdır.» (23)

Allah'ın bizlere lanetlediğini bildirdiği İsrailoğul-ları aslında kötülüklere karşı tamamen susmuş değillerdi. Fakat onlar kötüleri dilleriyle eleştirir sonra onlardan razı imişler gibi davranırlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hallerini şu mübarek hadis-i şe-rifiyle bizlere bildiriyor:

«İsrailoğullarında günâh işleme yaygınlaşınca onlardan biri mü'min kardeşini günâh işlerken görünce onu nehyederdi. Fakat ertesi günü müşahede ettiği o kötü durum günâh İşleyenin kendisiyle yiyip içmesine, oturup kalkmasına mani olmuyordu. Bunun için Allah, bunların bir kısmını diğerlerine musallat

<23)    Mücadele Sûresi, 22.

228

kıldı ve haklarında; «israiloğullarından kafir olanlar lanetlendi» âyet-l celilesl nazil oldu.» (24)

Diğer bir hadis-İ şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: «Nefsim yed-l kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülüğe mani olur ve zorla zâlimi hakka yöneltirsiniz ya da Allah bir kısmınızı diğerlerinize musallat kılar, sonra hayırlı olanlarınız dua ederler de duaları kabul olunmaz.» (25)

Şu halde zâlime zorla mani olmarrftz ve günahkârdan en azından ilişkiyi kesmek ve uzaklaşmak suretiyle onu terbiye etmemiz bize bir dinî vazifedir. Günâh işleyen ister annemiz - babamız, isterse aile ve evlâdımız olsun hiçbir şey değişmez.

Müslüman; ailesinin, çoluk-çocuğunun günah işlediğini ve Allah'a karşı geldiğini görür de yine onları yedirir, içirir, onlarla eğlenir ve onlardan razı olursa kalbiyle buğzetmiş sayılmaz. Dolayısıyla imanın en zayıf derecesinde bile nasibi kalmaz. O, onlardan razı olsa da «Şüphesiz ki Allah, yoldan çıkanlar topluluğundan razı olmaz.» (26)

Değerli kardeşim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'-in bütün ailenin yaptığı hatâlardan aile reisinin mes'ul olduğunu bizlere beyan ettiğini sakın unutma.

1

(24)    Ttrmlzl, Ebu Davud, tbn Mâce.

(25)    Ebu Davud, Tlrmizl, Ahmed b. Hanbel değişik rivayetlerle. ¦             ¦              .

(26)    Tevbe Sûresi, 96.

229

«Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden mes'ulsünüz. Erkek evinde çobandır ve güttüğünden mes'uldür...» (27)

4 — İslâm ülkesinde yaşayan ehl-i kitap: Bunlar Yahudi ve Hıristiyanlardır. Kur'an-ı Kerîm'in beyan ettiği gibi bunların yemeklerinden yememiz ve kadınlarıyla evlenmemiz caizdir.

«Kendilerine kitap verilenlerin yemekleri size helâldir, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. İffetli mü'-min kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerin iffetli kadınları da evlenmeniz için size helâldir.» (28)

Müslüman erkeğin ehli kitap.bir kadınla evlenebilmesinin hikmetlerinden biri de; kadının, kocasının güzel ahlâkını ve iyi davranışlarını görerek İslâm'ı kabul etmesini teşvik etmektir. Böyle bir kadının kocasına karşı itaatkâr olması gerekir. Eğer karşı gelirse koca ona öğüt verecektir. Fayda vermezse ondan uzak kalacaktır. Bu da fayda vermezse dövecektir. Bunlarla islâh olmayan kadını en güzel şekilde boşamak gerekmektedir. Çünkü, korunmaya Allah'ın hakları daha lâyıktır.

Ehl-i Kitap kadın sadece inanç mes'elelerinde kocasına muhalefet edebilir. Diğer btftün hususlarda müsiüman olan kocasına itaat etmesi gerekir.

(27)    Buhart, Müslim,   Ebu Davud,   Tirmlzî,   Ahmed b. Hanbel.

(28)    Maide Sûresi, 5.

230

İslâm, erkeğinden başkasına namahrem yerlerini gösteren bir kadınla evliliğin devam etmesini kabul etmez. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), hanımının iffetsizliğini kabul eden erkeğin deyyus olduğunu beyan ederek şöyle buyuruyor:

«Allah Teâlâ üç kimseye cennetini haram kılmıştır. Devamlı içki içen alkoliğe, anne ve babasına karşı gelene ve ailesinde gördüğü iffetsizliği kabullenen deyyus'a.» (29)

Ehl-i Kitap bir kadınla .evlenen müslüman bir erkekten meydana gelen çocuklar müslümandır. Şayet anneleri bunların müslüman olmalarına engel olacak bir davranışta bulunursa erkeğin kadını boşaması gerekir. Diğer yandan hiçbir zaman ehl-i kitap olan bir erkekle müslüman bir kadın evlenemez.

Hülâsa, ehl-i kitap olanlar dinimize saldırmadıkça, düşmanlarımızla işbirliği yapmadıkça onlara karşı iyi davranmamız ve herhangi bir tecavüzde bulun-mamamrz gerekir.

Şayet dinimize dil uzatırlar veya bize zarar vermek için tertip düzenlerler, yahut düşmanlarımızla işbirliği yaparlarsa kanları bize helâl olur. Onlarla savaşırız. Allah Teâlâ bu hükümleri beyan ederek şöyle buyuruyor:

«Allah din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve

(29)   Ahmed b. Hanbel, Neseî.

231

onlara karşı adil davranmanızı yasaklamaz. Doğrusu Allah adil olanları sever. Allah, ancak sizinls din uğrunda savaşları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasak eder. Kim onları dost edinirse işte onlar zalimdir.» (30)

5 — Müslümanlarla muahede yapan gayr-i müs-limler: Bu sınıf insanlarla yaptığımız muahedeleri kendileri bozmadıkça bizim bozmamız caiz değildir. Kur'an-ı Kerîm :

«Onlar size doğru davrandıkça siz de onlara doğru davranın. Allah sözleşmelerini bozmaktan sakınanları sever.» (31) buyuruyor.

Kendileriyle muahede yaptığımız gayr-i müslim-ler, muahedeyi bozmaya veya bir kısmını çiğnemeye yahut muahedeyi maske edinerek aleyhimize çalışmaya teşebbüs ettikleri takdirde, artık onlar için ne muahede vardır ne de îman. Allah Teâlâ bunları beyan ederek şöyle buyuruyor:

«Yalnız antlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız antlaşmaya sonuna kadar riayet edin. Şüphesiz ki Allah sakınanları sever.» (32)

Bu gibi insanlar yüce dinimizin  emirlerine  dil

(30)    Mümtehine Sûresi, 8-9.

(31)    Tevbe Sûresi, 7.

(32)    Tevbe Sûresi, 4.

232

uzatırlarsa bizlerden, muahedenin şartlarına bağlı kalma şartı düşer, ileri gelenlerinin boyunlarını koparmamız gerekir. Sakın garipsemeyin bunu. Okuyun Allah'ın buyruğunu.

«Eğer antlaşmalardan sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa küfrün liderleriyle savaşın. Çünkü onların yeminleri sayılmaz. Belki vazgeçerler.» (33)

İslâm bizleri, muahedelerini bozanlara bir ceza olarak onları öldürmeye teşvik ediyor:

«Yeminlerini bozan, Peygamberleri sürgüne göndermeye azmeden bir toplumla savaşmanız gerekmez mi? Halbuki önce onlar başlamışlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer îman ediyorsanız bilin ki, asıl korkmanız gereken Allah'tır.» (34)

Sonra Kur'an-ı Kerîm, bizlere zaferi garanti ediyor ve azgınlıklarından dolayı bu gibi insanların mağlup olacağını bizlere bildiriyor: «Onlarla savaşın ki, Allah sizin elinizle onları azaba uğratsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de mü'minlerin gönüllerini ferahlandırsın, kalblerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.» (35)

6 — Tarafsız gayri  müslimler: Bunlar leh ve

(33)    Tevbe Sûresi, 12.

(34)    Tevbe Sûresi. 13.

(35)    Tevbe Sûresi, 14-15.

233

aleyhimize olmayan insanlardır. Bu gibi İnsanlar tarafsızlığı maske edinip arkamızdan düşmanlık yapmadıkça veya aleyhimize tertipler düzenlemedikçe yahut düşmanlarımızın hesabına casusluk yapmadıkça bunlara herhangi bir eziyette bulunmamız caiz değildir. Allah Teâlâ tam tarafsız olanlara karşı nasıl davranacağımızı beyan ederek şöyle buyuruyor:

«Eğer sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, Allah, onlara dokunmanıza İzin vermez.» (36)

Allah Teâlâ tam tarafsız olmayanların hakkında ise şöyle buyuruyor :

«Diğerlerinin de sizden ve kendi milletlerinden emniyette olmayı istediklerini göreceksin. Ne var ki fitneciliğe her çağırıldıklarında ona can atarlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve sizden el çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte onların aleyhlerine size apaçık bir ferman ve nüfuz verdik.» (37)

7 — Müslümanlara karşı savaş edenler: Bunlar müslim ve gayri müslim olarak ikiye ayrılırlar.

a) Müslim muharipler: Silâh gücüne veya zalim bir idareciye dayanarak insanların malını gasbe-den veya sömüren her insan ve bunların yardımcıları İslâm'ın nazarında müslümanlara karşı savaşanlardır, müslüman olsalar da.

(36)    Nisa Sûresi, 90.

(37)    Nisa Sûresi, 91.

234

İslâm hukukçuları bu gibi insanların hükümlerini açıklayan hususî bir bölüm ayırmışlar; savaşanlar veya yol kesiciler, başlığını vermişlerdir. Bu gibi insan ların cezası şu âyet-i celîle'de beyan edilmiştir: «Allah ve Peygamberiyle savaşcn'arın ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranların cezası öldürülmek veya asılmak, yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek, ya da yerlerinden sürgün edilmektir. Bu, onlar için dünyada bir rezilliktir. Onlara chiretle de büyük bir azap vardır.» (38)

b) Gayr-i müslim muharipler: İslâm'a el veya dilini uzatan herkes —erkek veya kadın, fert veya cemaat— bu gruptandır.

İslâm, iyilik ve merhamet dinidir. Hürriyet ve akıl dinidir. Hiçbir kimseyi kendini kabul etmeye zorlamaz. Ona îman etmeyenlere bile iyilikte bulunmayı ve merhametli davranmayı emreder. Yeter ki, îman etmeyenler îmana gelecek diğer insanlara engel olmasınlar.

İslâm'ın harp hususunda dünyanın hiç görmediği çok üstün adâb ve talimatları vardır. İslâm; ihtiyarların, çocukların ve kadınların öldürülmelerini ya-, saklar, geri kaçan düşmanı kovalamaya müsaade etmez, yaralı düşmanı öldürmeye, esirlere kötü davranmaya, arıları yakmaya, ağaçları kssmeye, yapıları yıkmaya cevaz vermez. Zaruret hali müstesnadır.

(38)   Maide Sûresi, 33.

235

İşte İslâm böyle merhametli bir dindir. Fakat hiç bir zaman fitne ve fesat çıkaran zalimlere acımaz. Fitne çıkaran elebaşlar dış görünüşleriyle İslam'ı sevdiklerini ortaya koymak isteseler bile, asıl amelleri İslâm'a karşı tuzak kurduklarını gösterdiği müddetçe İslâm bunlara karşı susmaz. Bunları İslâm'a karşı savaşanlar sayar. Can ve mallarının emniyetini kaldırır.

Fert olsun, cemiyet olsun bize karşı, düşmanlık ettikleri müddetçe onların kanı helâldir. Bulduğumuz yerde onları öldürmek bizlere farzdır. Malları da bizlere ganimet olarak1 helâldir. İster savaş yoluyla alınsın isterse sulh yoluyla...

Dokuzuncu Şart: KARDEŞ OLMAK

Bundan maksat, beden ve ruhların, kalb ve gönüllerin inanç bağı ile birbirlerine bağlanmasıdır. İnsanları birbirine bağlayan en kuvvetli ve değerli bağ İnanç bağıdır. İman; kardeşliği gerektirir, inkâr ise bölünmeyi...

Bütün insanlar bir anne ve bir babadan meydana gelmişlerdir. Ne kadar ırk ve soyları değişse ve vatanları birbirinden uzak olsa da bütün insanlar kardeştir. Yüce dinimiz, insanlara bu hakikati hatırlatmayı ve kardeşlik bağı ile birleştirmeyi ister.

238

İslâm, geçmiş hak dinlerin bir hulâsası olduğu için kendine tabi olanların kalblerine bütün insanlığı sevme duygusunu yerleştirmeye çok önem verir. Bunun içindir ki, İslâm'ın ilk lideri Hz. Muhammed (s.a.v.) kendine karşı çıkanları, hatta tecavüzde bulunanları ve eziyet edenleri bu yüce dine davet ediyordu. Bir duasında şöyle buyurmuştu: «Ey Allah'ım, sen kavmim! bağışla, çünkü onlar bilmezler.» (1)

İslâm, mü'min olmayanlara böyle davranırsa kendisine, îman eden ve müdafasıni yapan askerlerine nasıl davranır?

İslâm, mü'minleri tek bir Allah'a îman eden ve tek bir Peygambere tâbi olan, tek bir gaye için yaşayan ve ölen kardeşler sayar. «Mü'minler ancak kardeştir.» (2) buyurur. Sonra İslâm, kardeşlik bağını kuvvetlendiren her şeyi müslümanlara helâl kılmış ve kardeşlik meyvesini yetiştirecek her ameli bir ibadet ve Allah'a yakınlık saymıştır. İslâm'ın ibadetlerinden hiçbiri kardeşlik bağını kuvvetlendiren sebeplerden halî değildir. Meselâ; namaz, âlemlerin Rabbı olan Allah ile manevî bir irtibattır. Namaz, «Ettehiy-yatü» ile sona erer.

. «Ettehiyyatü» de kul, Rabbı ile irtibat kurarak bütün duaların O'na ait olduğunu beyan eder. son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)   ile  ilişki   kura-

(1)    Buharî. Müslim, Ibn Mâce.

(2)    Hucûrat Sûresi, 10.

239

rak O'na salât ü selâm okur. Son olarak Allah'ın bütün salih kulları ile ilişki kurar, Allah'ın rahmet ve bereketinin üzerlerine olmasını niyaz eder.

Zekât, mü'minlere kardeşlik haklarını yerine getirmeyi pekâlâ öğreten bir malî ibadettir.

Oruç, Rabbimizin emrine boyun eğmek ve yoksul kardeşlerimizin acılarını hissetmek için yeme-içme vs... şeylerden uzak olmaktır.

Hac, Allah için kardeşimiz olanların durumlarını öğrenmemiz için, Allah yolunda bir hicrettir. Dinimiz, İslâm kardeşliğini nefsî arzulardan ve şeytanın vesveselerinden korumak için yıkılmayan manevî kaleler yapmıştır. Bir müslüman diğer müsiüman kardeşine ağır bir laf söylerse, İslâm hemen müdahale eder, yaralanan gönülü şu ilâhî kelâmla tedavi eder ve sıkıntısını giderir:

«Mü'minler mü'minlere karşı clçak gönüllüdür.» (3)

Kaba davranana, sözüyle saldırana, yaptıklarının müslümanlCifa yakışmadığını, cahiliyyet âdetlerinden olduğunu hatırlatır İslâm. İki kişinin arası açılır veya aralarında ihtilâf çıkarsa, İslâm bunlardan daha önce selâm verenini üstün sayar. İslâm bir mü'-minin diğer kardeşiyle üç günden fazla küs durmasını yasaklar.

İslâm, bizleri bölünmeden uzaklaştırmak için kardeşliği îmandan sayar, bölünmeyi de inkârdan. Kur'-

(3)   Maide Suresi. 54.

240

an-ı Kerîm ve Hadis-i Şerifler bu gerçeği ortaya koyar.

Şu âyet-i celîle Resulullah (s.a.v.J'ın, sahabelerinden bir cemaati anlatıyor. Bir yahudi sahabelerin arasında koğuculuk yapıyor, onları birbirine düşürüyor, aralarına ayrılık hastalığını sokuyor neticede sahabeler birbirlerini öldürmeye kadar varıyorlar.

241

Sevgi ve muhabbet olmadan birlik - beraberlik gerçekleşemez. Sevginin en asgari derecesi mü'min kardeşlerine karşı içinde hiçbir küstahlık olmamasıdır. En azami derecesi ise, mü'min kardeşini kendisine tercih etmektir.

«Mü'min kardeşlerine verilenler karşınında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.» (4)

Kur'an-ı Kerim onların bu davranışını, İman ettikten sonra küfre dönmek sayarak ikazda bulunmuştu.

«Ey îman edenler, kitap ehlinden bir kısmına uyarsanız îman ettikten sonra sizi küfre çevirirler. Allah'ın âyetleri size okunup dururken ve aranızda peygamberi bulunurken nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah'ın kitabına sarılırsa şüphesiz o, doğru yola erişir. Ey îman edenler, Allah'tan hakkıyla korkun. Ancak müslüman olarak can. verin. Hep birlikte Allah'ın sağlam İpi olan (Kur'an'a) sarılın. Sakın ayrıl.na-

(4)   Ha§r Sûresi, 9. Risaleler 11

F. 16

242

yın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir zaman siz birbirinize düşmandınız, Allah kalblerinizi birbirine sevdirdi de, O'nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah âyetlerini size böylece açıklar ki, doğru yola erişesiniz.» (5)

Sahabelerin ihtilâfını gören Peygamber Efendimiz (s.a.v.): «Benden sonra birbirinin boyunlarını vuran kâfirlerin haline düşmeyin.» (6) buyurdu.

Bölük - pörçük olan bir ailenin, bir cefhiyetin ve bir ümmetin hayatı devam etmez. Bu hususta oğullarının her birinden birer değnek isteyen ve birleştirerek kıramayan, ayrı ayrı hepsini kıran adamın kıssası çok manidardır. Bu meyanda şair şöyle der:

«Oklar -biraraya geldiğinde kırılmak bilmez.

Teker teker ayrıldığında kırılmadan azade olmaz.»

Burada aranılan sevgi, kalblerde yerleşen ve onları birbirine kaynaştıran sevgidir. En azından bir mü'min diğer kardeşine karşı kalbinde kin, hased, öfke gibi hasletleri taşımamalıdır.

(5)    Âli tmran Sûresi, 100-103.

(6)    Buharı,  Müslim,  Ebu  Davud.  Tirmizî,  Neseı,  Ibn Mâce, Darimî.

243

Samimi müstüman diğer mü'min kardeşlerini kendinden daha çok sever ve daha üstün tutar. Çünkü mü'min kardeşlerinden ayrılsa başkalarına karışamaz. Halbuki mü'min kardeşleri onunla beraber olmasalar başka mü'minlerle beraber olabilirler. Böylece tek kalan zarara uğrar.

«Sürüden ayrılan koyunu kurt yer.» Peygamber Efendimiz (s.o.v.) bir hadis-i şerifinde «Mü'miriler. taşları birbiriyle kenetlenmiş bir duvar gibidirler.» (7) buyurur.

Allah Teâlâ bir âyet-i celîle'de şöyle buyuruyor:

«Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir.» (8)Bizlerin de böyle olması gerekir.

Kişi bu manevî hastalıklardan salim olursa dinini korur, Allah katında büyük bir mükâfata ulaşır, üir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.} Mescid-i Ne-bevî'de otururken şöyle buyurdu:

«Şu kapıdan size cennetlik bir erkek gelecek.» (9)

Ne görsünler, içeri giren meşhur olmayan bir sa-habi, Peygamber Efendimiz ikinci gün aynı şeyi söyledi. Yine içeriye aynı sahabe girdi. Üçüncü gün de

(7)    Buharl, Müslim, Tirmizî, Nesei, Ahmed b. Hanbel.

(8)    Tevbe Sûresi, 71.

(9)    Ahmed b. Hanbel.

244

aynı şeyi söyledi ve aynı sahabe girdi. Peygamber Efendimizin ashabı bu adamın işine şaştılar. Orada bulunan Abdullah b. Amr İbn'ül As bu adamın kendilerinden üstün olmasının sırrını öğrenmek İstedi. Müjdelenen bu sahabeye misafir olmayı arz etti. Sahabe, Abdullah'ı şu gece misafir etti. Abdullah bu adamın ne çok oruç tuttuğunu, ne de çokça namaz kıldığını gördü. Resulullah (s.a.v.) seni şöyle şöyle müjdeledi. Bu dereceye ne ile ulaştın? dedi. Sahabe: «Ben, kalbimde herhangi bir kimseye karşı bir kin bulunmadan yatarım» (10) buyurdu.

Ben anlamıyorum, bir insan nasıl kalbinin temiz olduğunu ve kimseye bir fenalık düşünmediğini iddia eder. Halbuki böyle bir insana nasihat edilse ağrına gider. «Allah'tan kork denilse, gururu kendisine günâh işletir.» (11)

Ey Müslüman Kardeşi Sana tavsiyem, sana öğüt verene kızma...

Mü'min kardeşini sevmenin en yüksek mertebesi de mü'min kardeşini kendine tercih etmendir. Bu çok yüce bir derecedir. Ancak büyük şanslılar buna ulaşabilir. Allah'tan, bizleri bu kurtuluşa erenlerden kılmasını niyaz ederiz.

Kardeşim, mü'min kardeşlerini kendine tercih et. Çünkü sen onlarsız mes'ud olamazsın. Onlar ise sen-

(10)    Ahmed b. Hanbel.

(11)    Bakara Sûresi, 206.

245

siz mes'ud olabilirler. Sakın ha sakın seni onlardan ayırmak isteyen şeytanın vesveselerine kapılma. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.): «Kim islâm cemaatinden bir karış uzaklaşırsa şüphesiz ki o, islâm'ın halkasını boynundan çıkarmış olur.» (12) buyuruyor.

Diğer bir hadis-l şerifte de: «Mü'minler tek bir çesed gibidirler. Başı ağrıdığında bütün bedeni rahatsız olur.» (13)

Her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan Rab-binln şu kelâmını hiç hatırından çıkarma. «Mü'minler birbirlerinin velileridir.» (14)

(12)    Tlrmizî, Ahmed b. Hanbel.

(13)    Ahmed b. Hanbel.

(14)    Tevbe Sûresi, 71.

I

Onuncu Şart: GÜVENİR OLMAK

Bundan maksat, askerin komutanına sevgiyi, saygıyı takdiri ve itaati gerektiren bir güvenle güvenmesi ve komutanının yeterliliğine ve samimiyetine inanmasıdır. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de Peygamber Efendimizin verdiği hükme razı olmayanların mü'-min olamayacaklarını beyan ederek şöyle buyuruyor:

«Hayır, Rabbine yemin olsun ki, aralarında ihtilâf ettikleri hususlarda seni hakem tayin edip sonra da senin verdiğin hükmü içlerinden bir sıkıntı duymadan seve seve kabul etmedikçe îman etmiş olamazlar.» (1)

(1)   Nisa Sûresi, 65.

248

İslâm, kendine tabi olanları, büyüklere ihtiram etme ve saygı gösterme, liderlerin samimîliklerinde şüphe etmeme esaslarına göre yetiştirir. Bunun için-dirki. ilk önderimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) mü'min-lere kendilerinden daha yakın kabul edilmiş ve huzurunda yüksek sesle konuşmanın amelleri gidereceği beyan edilmiştir.

oFarkına varmadan işlediklerinizin boşa gitmemesi için Peygambere birbirinize bağırdığınız gibi yüksek sesle bağırmayın.» (2)

Kur'an-ı Kerîm mü'minleri şöyle vasıflandırıyor:

«Mû'minler ancak Allah ve Resulüne iman eden, Peygamberle beraber bir işe karar vermek için toplandıklarında, O'ndan izin almaksızın gitmeyenlerdir. Ey Muhammed, senden İzin İsteyenler, işte onlar Allah'a ve Peygamberine İman edenlerdir.» (3)

Kur'an-ı Kerîm komutanın emirlerine karşı geleni ve liderin hükümlerini' kabul etmeyeni mü'min saymıyor :

Bir adam başkasıyla bir mes'ele hakkında Hz. Ömer (r.a.)'e şikâyette bulundu. Mevzu Resulullah (s.a.v.)'a intikal etti. Resulullah (s.a.v.) Allah'ın emrine göre hüküm verdi. Şikâyette bulunan kızdı, ve-

(2)    Hucûrat Sûresi, 2.

(3)    Nur Sûresi, 62.

249

rilen hükme razı olmadı. Yeniden mes'elesini Hz. Ömer (r.a.)'e arzetmeye çalıştı.

Hz. Ömer (r.a.) ona: Burda dur, hemen fetvanı getireyim, dedi. Evine gidip kılıcını kuşandı, adamın yanına gelir gelmez boynunu kopardı. Kılıcından kan damlayarak Resulullah (s.a.v.)'in yanına vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), mü'min bir insanı öldürdüğü kanaatıyla Hz. Ömer (r.a.)'l kınamak istedi, işte tam o sırada şu âyet-i celîle nazil oldu ve öldürülenin Peygamberimiz (s.a.v.)'in hükmünü kabul etmediği için imansız olduğunu beyan etti.

«Hayır, Rabbine yemin olsun ki, aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda seni hakem tayin edip, sonra da senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan seve seve kabul etmedikçe îman etmiş olmazlar.» (4)

İslâm bizlere, önder ve İdarecilerimize saygılı olmamızı komutanın şahsına bakılmaksızın emirlerine uymamızı farz kılmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadls-l şeriflerinde:

«önderinizi dinleyin ve İtaat edin. Velevki size başı kuru üzüm gibi olan Habeşistanlı bir köle tayin edilse.» (5)

Bir topluluk, sayıca ne kadar olursa olsun, lidersiz ayakta duramaz. Bunun içindir ki islâm, «Üç kişi

(4)    Nisa Sûresi. 65.

(5)    Buharl, Tirmlzi, İbn Mace, Ahmed b. Hapbel.

250

olduğunuzda İçinizden birini başkan seçin» demiştir. Komutana itaat etmek Allah'a ve Peygamberine itaat sayılmıştır. Bu husus Kur'an-ı Kerîm'de apaçık beyan edilmiştir:

«Allah'a itaat edin, Resulüne de itaat edin. Sizden olan Ülûl'emre de...» (6)

Komutanın askerlere ve askerlerin komutanlarıma karşılıklı güvenleri arttıkça zafer şansı- da fazla-laşır. Mü'minlere lâyık olan budur. KuVan-ı Kerîm: «Mü'minlere, itaat etmek ve güzel söz söylemek yaraşır.» (7) buyurur.

(6)    Nisa Sûresi. 59.

(7)    Muhammed Sûresi, 21 - 22.

251

Komutan davanın temel şartlarından biridir. Lidersiz dava olmaz. Cemiyetteki nizamın güçlülüğü ve atılan adımların sarsılmazlığı komutanla askerlerin birbirlerine karşı besledikleri güven derecesine göredir. Keza, cemiyetin gayesine ulaşmada başarılı olma derecesi, önüne çıkan engelleri aşmada güçlü olması, öndere gösterilen itimat derecesine göredir.

Davamız olan İslâm'a göre önderlerimiz, kalben bağlılık yönünden babalarımız, ilmî yönden hocalarımız, manevî eğitim yönünden Şeyhlerimiz, davanın umum siyaseti açısından komutanlarımızdır. Böylece üzerimize liderlerimizin babalık, hocalık, şeyhlik ve komutanlık hakları vardır.

Evet, bizim davamız bütün bu meziyetleri ihtiva etmektedir. Önderlere güvenmek davanın başarıya ulaşması için hemen hemen tek sebeptir.

Davamız olan İslâm'a göre, önderlerimizin üzerimizde sevgi ve saygı bakımından babalık hakları vardır. Çünkü onlar bize şefkat ve merhamet göstermekte, bizim için her sıkıntıya katlanmaktadırlar. Yine onların üzerimizde ikram ve saygı bakımından hocalık hakları vardır. Çünkü bizi onlar eğitir ve yönetir.

Keza, önderlerimizin üzerimizde, Allah'ın kendilerinden razı olmasını istememiz bakımından şeyh ol-

252

ma hakları vardır. Çünkü Allah, onların yüzü suyu hürmetine hayır ve hidâyeti ihsan eder.

Nihayet önderlerimizin üzerimizde dinleme ve itaat etme bakımından komutanlık haklan vardır. Çünkü biz onlara bu şartla bîat ettik ve bağlandık.

253

Bunun içindir ki, şu sualler samimi kardeşe sorulmalı ve onun liderlerine güven derecesi öğrenilmelidir :

1 — Acaba komutanını daha önceden tanıyor mu? Hayatını okudu mu?

Temiz kalbli kardeşim, sana liderlerin üzerimizde olan haklarını anlattık. Onların kalbimizin, bedenimizin, ruhumuzun, kanımızın, malımızın ve çoluk * çocuğumuzun üzerinde söz sahibi olduklarını bildin. Artık bundan sonra kendisine güvenmediğin bir kişiyi lider kabul etmen hiç sana yakışır mı?

Bunun içindir ki, şu sualleri sana sormak ve cevaplarını almak gerekmektedir:

a) Sen liderini tanıyor musun? O kimdir? Sadece sathî bir bilgiye sahip olman yetmez. Önderinle oturup kalkmalısın ki, içyüzünü keşfedesin, zor durumlarda ve normal halerde her haline şahit olabi-lesin.

Diğer yandan komutanın hangi şartlar altında yaşadığını araştırman gerekir. Ta ki, meşrep ve yöntemini bilesin.

İslâm dini insanları tanıma, onların leh ve aleyhlerine hüküm verebilme yolunu bizlere çiziyor. Hz. Ömer (r.a.)'in şu kıssasında bizim için büyük bir ders vardır.

254

Bir adam Hz. Ömer (r.a.)'in  yanına  gelir, arkadaşının iyiliğini anlatır. Hz. Ömer (r.a.) ona sorar:

—  Sen ona komşuluk ettin mi? Adam :

—  Hayır, der. Hz. Ömer (r.a.):

—  Onunla yolculuk yaptın mı? Adam :

—  Hayır, der. Hz. Ömer (r.a.):

—  Onunla alışveriş ettin mi? Adam:

—  Hayır, der. Hz. Ömer (R.A.):

—  Zannedersem onu camide mırıldarken gördün. Bu salihlerdendir dedin, der. Adam i

—  Evet, Ya Emir'el-Mü'minîn, der. Hz. Ömer (r.a.):

—  Hadi git, sen onu tanımıyorsun, buyurur.

255

2 — Acaba samimi kardeş, liderinin yeterliliğine ve samimîliğine kanaat getirdi mi?

b) Muhterem kardeşim, önderinin hayat şartlarını, yaşayış tarzını incelediğinde kesinlikle kifayetli ve samimî olup olmadığını öğrenirsin. Şunu iyi bil ki, önderlik şeref değil, sorumluluktur. Sorumluların sırtına yüklenen ağır bir yüktür. Bu inanca sahip olunduğu takdirde askerle komutan arasında güven bağları kuvvetlenir. Başarılar ve emelleri gerçekleştirme buna bağlıdır.

Müslümanların önderi ihlâslı olduğu ve liderliğe düşkün olmadığı takdirde ona yardım edilmesi bir dinî vecibedir. Selef-i Salihîn'den biri şöyle vasiyet ediyor: «Eğer sen önderliği talep ederek elde edecek olursan Allah onu sana verir amma, muvaffak olamazsın. Şayet liderliğe kendin talep etmeden getiri-lirsen Allah sana yardım eder, muvaffak olursun.»

Hz. Ömer (r.a.), liderliği, ancak, takva sahiplerinin sabredebileceği bir musibet sayardı. «Bir gün adamın biri gelir ve Hz. Ömer (r.a.)'e şunu sorar:

—  Ya Emir'el Mü'minin, hilâfeti senden sonra oğluna ver. Onu Veliahd tayin et. Hz. Ömer (r.a.) kızarak sert bir dille şu cevabı verir:

—  Ey Allah'ın düşmanı, Allah seni rezil-ü rüsvay etsin. Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın rızasını diledi-

256

ğim müddetçe halife olmayı arzu etmedim. Onu ailemden biri için mi arzu edeceğim? Allah'a yemin olsun ki. kendimi yordum, ailemi mahrumiyet içinde bıraktım. Eğer ben günahsız ve sevapsız olarak kendimi kurtarabilsem çok mes'ud olurum. Müslümar !a-rın işinden Hattab ailesinden bir kişinin hesaba çeNl-mesi yeter.»

Böylece Hz. Ömer (r.a.) önderliğin ne derece ağır olduğunu, dünya ve ahirette büyük bir sorumluluk taşıdığını bizlere beyan etmiş oluyor.

257

3 — Acaba müslüman kardeş, liderlerden gelen ve günâh işlemeyi İhtiva etmeyen emirlerin kesin olduğunu, onların münakaşa edilemiyeceğini, değiştiıi-iemlyeceğlnl, bozulamayacağını, şüphe edflemlyecek-lerini kabul etmeye hazır mı? Gerektiğinde öğüt vereceğini ve doğruyu göstereceğini üzerine alıyor mu?

c) Şahsiyetini inceleyip kendisini iyice tanıdığın bir komutanın doğruluğuna, yeterliliğine, samimiyetine ve Rabbinden korktuğuna kesinlikte kanaat getirir ve bu hususta müsterih olursan, böyle bir komutan sana kendinden daha yakın olur. Çünkü o, ikinizin de uğrunda çalıştığınız İslâm'ın temsilcisidir.

Şu halde, onun ilmine, verdiği fetvaya ve senin bildiğinin hilâfına verdiği emirlere güvenir niisin? Yokso münakaşa hevesine kapılır, şüphe afetine düşer mcğlup mu olursun? Eğer böyle isen senin askerliğin sağlam değildir, onu hemen düzeltmeye koş. Yok böyle değilsen, inşaallah sen sâdıklardansın.

Risaleler 11

F. 17

258

4 — Acaba müslüman kardeş, hakkında dinî deli) olmayan İçtimaî mes'elelerde liderinin emri kendi görüşüne ters düşerse, kendisinin hatalı ve liderinin verdiği emrin doğru olduğunu kabul etmeye hazır-mıdır?

d) Sen kendine sor, önderlerinin emirlerine ne dereceye kadar saygı gösterebiliyorsunt Onların emirlerini te'vil etmek, bir kısmını atıp bir kısmını almak veya tahrif etmek gibi bir huyun var mı? Yoksa sen verilen emirleri memnuniyetle karşılıyorsun ve onlara Allah emrettiği için uyuyorsun.

«Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ülûl'emre de...» (8) Peygamber Efendimiz (sav.) de Ülûl'emre itaat etmeni emrediyor:

«önderinizi dinleyin ve itaat edin. Velevki size, hası kuru üzüm gibi olan Habeşistanlı bir köle tayin edilse.» (9)

(8)    Nisa Sûresi. 59.

(9)    Buharf. Tirtnizl, İbn Mâce, Ahmcd b. Hanbcl.

259

5 — Acaba bu samimi kardeş, kendinin önemli imkânlarını davanın tasarrufuna bırakabilecek mi? Ona göre liderleri kendi maslahatıyla umumun maslahatı arasında tercih etme hakkına sahip midirler?

işte bu ve benzeri sorulara cevap vermek suretiyle, mü'min kardeş komutanıyla irtibatının ve ona olan güveninin ne derece olduğunu kesinlikle bilir. Kalbler Allah'ın elindedir. OnJarı dilediği gibi çevirir.

«Ey Muhammed, eğer sen bütün yeryüzünde bu-lunanlan harcasaydın mü'minlerin kalblerini birbirine kaynaştıramazdın. Fakat onları Allah birbirine kaynaştırdı. Şüphesiz ki Allah, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.» (10)

e) Ey kardeşim, sen Allah katında olankırı şu dünyaya tercih ediyor musun? Allah'ın mülkünde olanlara kendi elinde bulunan mallardan ıkına kızla güveniyor musun? Eğer böyle isen şüphe yok ki, sen İslâm'ın samimî askerlerindensin. Eğer değilsen bil ki, dünyayı tercih edenin varacağı yer cehennemdir, Allah her şeyden müstağnidir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

(10)   Enfal Sûresi. G3.

VAZİFELER

EY SAMİMİ KARDEŞİM

Sana, müslüman kardeşlere bîat etme şartlarını anlattık. Eğer bunlara gönülden inanıyorsan aşağıda zikredeceğimiz şu vazifeleri yapman gerekir. Ta ki sen de müslümanların teşkil ettikleri yıkılmaz kalede kırılmayan bir taş olasın. Vazifeler:

1  — Bir cüzden az olmamak üzere her gün Allah'ın kitabını anlayarak oku. Kur'an-ı Kerîm'i üc gün ile bir ay arasında anlayarak hatmet. Daha az veya daha cok bir sürede hatmetmeye çalış.

2  — Kur'an-ı Kerîm'i lâyıkıyla oku, O'nu gönülden dinle, manâsını düşün. Vaktin olduğu kadar siyer kitapları ve Selef-i Salihînin tarihini oku. Hiç olmazsa «Hümat'ül-İslâm» adlı eseri oku. Bolca Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hadislerini  mütalâa et.  En az kırk hadis ezberle. (Nevevî'nin kırk hadisi tercihe

264

şayandır). Akaid ilmini dikkatle oku, bir de İslâm Hu-kuku'nun bütün teferruatını ihtiva eden fıkhî bir kitap oku.

3 — Sıhhi kontroldan geç. Herhangi bir hastalığın varsa hemen tedavisine koş. Sağlıklı olmaya ve bedeni korumaya önem ver. Sıhhata zararlı olan şeylerden kaçın.

; 4 — Kahve, çay vb. uyarıcı maddeleri zaruret olmadıkça içme. Kesinlikle sigara kullanma.

5  — Her hususta temizliğe dikkat et. Evinde, iş yerinde, yemende, içmende, elbisende ve bedeninde... Çünkü bu din, temizlik esası üzerine kurulmuştur. -

6  — Özünde ve sözünde doğru ol. Asiâ yalan söyleme.

7  — iradene sahip ol, hiç tereddüte düşme.

8  — Ahde vefa göster. Neye mal olursa olsun verdiğin sözü bozma.

9  — Cesaretli ve metanetli ol. Hakkı haykırmak sırrı gizlemek, hatayı İtiraf, insaflı olmak ve gazap halinde nefsine hakim olmak cesaretlerin en efdali-dir.

10  — Devamlı vakarlı ve ciddi ol.    Ciddiyetin, doğru şakalar yapmana ve tebessümlü gülmene mani olmasın.

11  _ Çok hayâlı, ince şuurlu, iyiye ve kötüye karşı çok hassas ol. İyiliklere sevin, kötülüklere üzül. Şahsiyetini düşürmeyecek bir de-ecede mütevazi ol.

265

Sakın yağcılık etme.  Devamlı gücünün yettiğinden azını iste ki, mutlaka ona ulaşasın.

12  — Adaletli ol. her halükârda verdiğin hüküm doğru olsun. Kızdığında iyilikleri unutma. Razı olduğunda kötülüklere göz yumma. Aleyhine de olsa hakkı söyte vetevki, acı olsa...

13  — Faal ol. Umuma ait hizmetleri başarmaya kendini yetiştir. Başkalarına herhangi bir hizmet yapmaktan zevk aî. memnun ol. Hastaları ziyaret et, yoksullara yardımda bulun, zayıfları koru, felâketzâde-lerin güzel sözle de olsa acılarına ortak ol. Devamlı hayra koş.

14  — Merhametli ve müsamahakâr davran. İn-sanjann kusuruna bakma, halîm selîm ol. İnsanlardan başka hayvanlara da merhametli davran. Muamelende dürüst ol, bütün insanlarla güze! geçin. İslâm'ın içtimaî adabına riayet et. Küçüklere şefkatli. büyüklere saygılı ol. Bulunduğun mecliste gelenlere yer ver. Casusluk etme, gıybet yapma, bağırıp çağıranlardan olma, bir yere vardığ;r.da ve ayrıldığında izin iste.

• 15 —- Okur • yazar olmaya çalış. Elinden geldiği kadar nr.üslüman kardeşlerin risalelerini ve mecmualarını oku. Küçük de olsa kendine bir kütüphane yap. Mesleğinde ilerlemeye çaiış. İslâm'ı ilgilendiren umum mes'elelere önem ver. Onlar hakkında İslâm'ı düşünceye mutabık bir hüküm vermeye çalış.

266

16  — Ne kadar zengin olursan ol, yine, de bir iş yap. Serbest bir meslek edinmeye çalış.

17  — Devlet vazifelerine pek rağbet etme. Onları rızkın en dar kapısı kabul et. Şayet böyle bir vo-2ifeye tayin edilirsen reddetme. Ancak İslâm'ın emiı Jeriyle çatışan bir vazifeyi terket.

18  — Mesleğinde titiz ol. Yaptığın işin hakkını ver. Hileye başvurma, iş için tayin edilen vakitlere dikkat et, verdiğin sözü yerine getirmeye çalış.

19  — Başkalarında olan hakkını iyilikle almaya çalış. Üzerinde bulunan hakları eksiksiz ifa et. Borçlarını ertelememeye dikkat et.

20  — Kumarın bütün çeşitlerinden uzak ol. Haram kazanç yollarından kaçın.

21  — Bütün muamelelerinde faizden uzok    ol. Kendini bu mikroptan koru.

22  — İslâm iktisadî müesseselerinin mamullerini teşvik etmek suretiyle İslâm'ın millî servetine hizmette bulun. Durum ne olursa olsun bir kuruşunun -dahi müslüman olmayanların eline geçmemesine çalış. Sadece müslümanların imal ettiklerini giymeye ve ürettiklerini yemeye gayret göster.

23  — Malının bir kısmı ile İslâm davasının hâkim olmasına katkıda bulun. Üzerine farz olan zekâtını ver. Gelirin ne kadar az olursa olsun, yoksut ve fokirlerin hakkını unutma.

24 — Gelirinin bir bölümünü beklenmedik hcdise-Jer için ayır. Lüks eşyalara kapılma.

267

25  — Hayatın bütün dallarında   elinden geldiği kadar İslâmî örf ve adetleri yaşatmaya, yabancı olcın-ları yok etmeye çalış. Meselâ; Selamlaşma, konuşmu, kıyafet, ev eşyası, çalışma saatleri, tatiller, yeme, içme, oturma, kalkma, üzülme, memnun olma vb... şeyler bütün bunları sünnete uygun bir şekilde yapmaya çalış.

26  — Devlet mahkemelerine ve gayri İsiâmi bütün yargı makamlarına başvurma. İslâm'a ters düşen toplantılara, cemaatlere, okullara ve kuruluşlara katılma. İslâmî düşüncene karşı çıkan basını okuma.

27  — Her zaman,  Allah'ın  seni gördüğünü  ve murakebe ettiğini unutma. Ahireti hatırla ve ona hazırlık yap. Allah'ın rızasına ulaştıran yolları azim ve gayretle takip et. Nafile ibadetlerle Allah'a yakın olmaya çalış. Geceleyin namaz kılmak, her ayda en az üç gün oruç tutmak, dil ve kalble Allah'ı zikretmek bu  kabildendir.  Her davranışında dînen varid  olan dualarla niyazda bulun.

28 — Güzelce taharetini  yap.   Her zaman  ab-destli olmaya çalış.

29  — Namazını güzelce eda et, onu vaktinde kılmaya çalış. Mümkün mertebe cami ve cemaati kaçırma.

30  — Ramazanda orucunu tut. Gücün yetiyorsa haccını eda et, yetmiyorsa gelecekte yapmak için hazırlık yap.

31  — Devamlı kalbinde cifjcd etrrje ve şehid ol-

268

ma niyetini taşı. Gücün yettiği kadar bunlara hazırlan.

32  — Durmadan tevbe ve istiğfar et. Küçük -büyük bütün günâhlardan sakın. Uykudan önceki bir saatini gündüzleyin yaptığın iyilik ve kötülüklerden dolayı kendini hesaba çekmeye ayır. Zamanını değerlendir. Çünkü vakit hayattır. Değerli vaktini faydasız şeylere harcama. Şüpheli şeylerden kaçın ki, harama düşmeyesin.

33  _ Nefsinle devamlı cihad et ki. onu kolayca sevk ve idare edebilesin. Haramdan gözünü sakındır. Hislerine ve içgüdülerine hâkim ol, onlara karşı mukavemetli olmaya çalış. Onları helâlle doyur, haramdan uzak eyle.

34  — içkiden, uyuşturucu maddelerden ve insana gevşeklik veren bütün şeylerden kaçın.

35  — Kötü arkadaşlardan,   bozguncu   dostlardan, fisk-û fücur yerlerinden uzak ol.

36  — Eğlence   yerlerine   karşı   savaşa   giriş. Zevk-ü sefayı andıran her şeyden kaçın.

37  — Mensup olduğun taburun erlerini teker teker tanı ve kendini onlara tanıt. Sevgi - saygı, yardımına koşma ve kendine tercih etme gibi bütün kardeşlik haklarını yerine getir. Kardeşlerinin toplantılarına katıl. Mâkul bir özrün olmadıkça   toplantılardan geri kalma. Muamelelerinde devamlı onları kendine tercih et.

269

38  — Düşüncene faydalı olmayan herhangi bir kuruluş veya cemaatle ilişkini kes.

39  — Her yere davanı yaymaya çalış. Liderlerine durumunu bildir.   Onlardan izin almaksızın herhangi bir büyük işe girişme. Devamlı liderlerinle maddî ve manevî yönde irtibat halinde ol. Her zaman kendini kışlasında emir bekleyen bir asker kabul et.

EY SAMİMİ KARDEŞİM!

İşte davanın ve düşüncenin hülâsası budur. Bütün bu esasları şu beş cümlede toplayabilirsin: Gayemiz Allah, Önderimiz Peygamber, Anayasamız Kur'an, Yolumuz Cihad Yoludur, En Büyük Temennimiz Allah Yolunda ŞEHİD Olmaktır.

Davamızın özelliklerini de şu beş cümlede toplayabilirsin. Kolaylık, okumak, namaz kılmak, kendini asker saymak ve ahlâklı olmaktır.

Değerli Kardeşim, kendini bu emirleri yapmaya alıştır. Yoksa oturup kalanların yanında tembel ve ayyaşlar için geniş yerler vardır. Eğer sen b" talimatlara uyarsan hayatında ümit kaynağı ve en büyük gaye edinirsen, senin, dünyada mükâfatın İzzet ve şerefli olmak ve zafere ulaşmaktır. Ahirette de Allah'ın rızasına erenlerden olursun. Sen bizden, biz de senden oluruz.

Şayet bu talimatlardan yüzçevirir ve bunları yapmazsan bizimle senin aranda hiç bir ilişki yoktur. Velevki. en güçlü idarî makamların başına geçmiş

270

olsan veya en üstün bir unvanı taşısan ve aramızda en büyük görünsen de... Şüphe yok ki, oturup kalmana karşılık Allah seni şiddetli bir hesaba çekecektir.

Ey kardeşim, kendine uygun düşen yolunu seç ve onda yürü... Allah'tan bizim için de, senin için de hidâyet ve tevfîkler niyaz ederiz.

«Ey îman edenler, sizi can yıkıcı azaptan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi?»

«Allah'a ve Resulüne îman edin.»

«Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.»

«Böylece Allah günâhlarınızı bağışlar.»

«Sizi oltından ırmakla akan cennetlere ve «Adn» cennetlerinde güzel yerlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur.»

«Sevdiğiniz başka bir şey daha var, o da Allah'ın zaferidir, yakın bir fetih'dir.»

«Ey Muhammed, sen mü'minlere müjdele.»

«Ey iman edenler, Allah'ın dinine yardım edenler olun. Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilere:

— «Allah yolunda benim yardımcılarım kimdir?» Jemisti.

271

Havariler:

— «Allah'ın dininin yardımcıları biziz» demişlerdi. İsrailoğullarından bir cemaat iman etti, diğer bir cemaat ise kâfir oldu. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik ve onlar üstün geldiler.»(1)

Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun...

ONBrRİNCİ RİSALENİN SONU

(1)    Sâf Sûresi, 10-14.

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt11

www.kitapsevenler.com

Merhabalar

Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden

Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır

Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz

Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir

Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından

Kitapları Beyenipte  Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda

Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler

Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem

Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır

Yaşar Mutlu

Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim

ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü

bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill

alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde

satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması

ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.

T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı

Ankara

Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak

Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin

Tarayan

Süleyman Yüksel

www.suleymanyuksel.com

suleymanyuksel@suleymanyuksel.com

suleymanyuksel6@hotmail.com

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt11