Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt13 - Hasanelbennarisaleler
KUR'AN'DAN İLHAMLAR (2)
HASAN EL-BENNA HAKKINDA
Asrımızda İslâm dâvasının öncüsü olduğu için Hasan el-Benna'ya «İmam» ve «Mürşid'ül-âm» unvanları verilmiştir. Başlattığı dâvayı yürütürken bir suikaste kurban gittiği için de «şehîd» deniliyor.
Hasan el-Benna, Hicrî 1324 - Milâdî 1906 yılında. Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarındaki Mahmudiye krasabasında dünyaya geldi. Babasının adı -Ahmed, dedesinin adı Abdurrahman el-Benna'dır. Babası ilim sahibi ve büyük muhaddislerdendi.
Hasan el-Benna ilk ve orta tahsilini kendi kasabasında yaptıktan sonra yüksek tahsil için başkent Kahire'ye gitti ve Kahire Üniversitesi'nin Dârül-Ulûm Fakültesinden mezun oldu. Yüksek tahsilden sonra İsmailiye şehrinde lise öğretmenliği yapmaya başladı.
(1) Bu bilgiler Ziriklî'nin «El-A'lâm» adlı kitabıyla Saîd Ramazan'ın «el-Havatır» adlı eserinden derlenmiştir. (Mütercimler) .
10
Küçük yaşta yeteri kadar din bilgisi almış, çok miktarda âyet ve hadis ezberlemişti. Müslümanlığını severek yapıyordu. Yüksek tahsil sırasında kendini kitap okumağa vermişti. Yeteri kadar islCuiî bilgisi bulunduğu için, daha çok islâm ideolojisi dışındak. kitapları okuyor ve islâm prensipleriyle mukayeseler yapıyordu. İslâm nizamı yanında bütün ideolojilerin sönük kaldığını gördükçe İslama daha çok sarılıyor ve onu, içine sindire sindire yaşıyordu.
Hasan el-Benna, islâm dininin sahabe devrindeki yaşanış şekline sonsuz hayranlık duyardı, İs-lâmın bugün de aynı şekilde yaşanmasını, müslâ-manların o temiz ve berrak hayata tekrar kavuşma-sıt.ı isterdi. O hayata dönüldüğü takdirde İslâm âleminin mcTddî ve manevî bütün problemlerinin çözüleceğine sonsuz inancı vardı. İslâmı iyi bilen herkesin bu inancı taşıyacağını söylerdi. Müslüman olup da bu inançtan mahrum yaşayan kimselerin İs-m Dini'ni iyi öğrenmemiş olduklarını ve bu yüzden ¦ı İnanca eremediklerini sık sık tekrarlardı. Bu yönleriyle onları mazur görmeye çalışarak: «İslâmı birbirimize öğretmeliyiz. Felâketler cehaletlerden doğar. Her şeyden önae mukaddes dinimizi iyi öğrenmeye, öğretmeye ve toplum olarak onu yaşamaya
mecburuz» derdi.
İmam Hasan <el-Benna, inandığı islâm dâvasını gerçek müslümanlaro oçmak ve aynı istikamette onları biraraya getirmek istiyordu. Bunun için de
11
halka inmek ve işe henüz bozulmamış olan halk tabakasından başlamak gerekiyordu. İsmailiye'de öğretmenlik yaparken bu fikrini ilk defa, kültürlü ve dindar olan yakın arakdaşlarına açtı. Onları ikna etti. Fikir birliğine vardılar. Birlikte kahvelere gidiyorlar, kahvede vakit öldüren müslümanlara son derece hoşgörü içinde sokuluyorlar, onlarla tatlı tatlı sohbetler yapıyorlar ve günün birinde birkaçını alıp namaza götürmeye muvaffak oluyorlardı. Sonra onlar da, İslâmı ve müslümanların gerçek görevini daha iyi öğreniyor ve dâva kervanına katılıyorlardı.
Böylece adetleri çoğaldı. 1929 yılında, merkezi İsmailiye'de olmak üzere «İhvan-ı Müslimîn» (Müslüman Kardeşler) adlı malûm teşkilâtı kurdular. Hasan el-Benna 23 yaşındaydı. Teşkilâta başkan seçildi. Kendisine «Mürşid'ül-âm» unvanı verildi. Artık şe-hir-şehir, köy-köy, kasaba-kasaba dolaşarak konferanslar veriyorlar, sohbetler yapıyorlar ve islâm dâvasının önemini müslümanlar arasında yaymaya çalışıyorlardı. Her gittikleri yerde teşkilâtın bir şubesi açıldı. Teşkilât her gün biraz daha genişliyordu. Müslümanların kızlarını dinî terbiyeyle yetiştirmek ve kadınları da bu dâvaya katmak için İsmailiye'de bir de «Müslüman Anneler Enstitüsü» kuruldu.
Bu arada Hasan el-Benna'nın öğretmenlik görevi Kahire'ye nakledildi. Dolayısiyle, teşkilâtın gene! mer-Kezi de Kahire'ye getirildi. Müslüman Kardeşlerin son ce-ece ihlâs ve samimiyetle başlattıklar! bu deve
12
Kahire'de büyük bir sevgiyle karşılandı. Teşkilât çemberinin gün geçtikçe genişlemesi o gün için Mısır'ı sömürge gibi kullanan İngiltere'nin dikkatini çekmeye başlamıştı.
İhvan-ı Müslimîn Teşkilâtı İslâmın iyi öğrenilmesine, toplum dertlerinin islâm prensipleriyle tedavi edilmesine çok önem veriyordu. Mısır'ın bir çok yerinde enstitüler, okullar, hastaneler ve talim terbiye yerleri açtı. Kahire'de günfük «İhvan-ı Müslimîn» gazetesi çıkarılıyordu. Bu gazete Mürşid'ül-âm Hasan el-Benna'nın minberi sayılıyordu. Teşkilât gün geçtikçe genişledi ve Mısır'ın sınırlarını da aşarak bir çok arap ülkelerinde şubeler açıldı. İslâm âleminde en kuvvetli teşkilât haline geldi.
O tarihlerde Mısır krallıkla idare ediliyordu. Kral ve Mısır hükümeti bu. teşkilâtın devamlı büyümesi karşısında endişe duymaya başladı. Müslümanların islâm prensiplerine bağlanarak birlik hâline gelmesi, İngiltere. Fransa.'Amerika gibi batılı ülkeleri daha çok düşündürüyordu. İslâm âlemi gerçek mânada Kur'an'a sarılıp tek kuvvet hâline gelirse dünya stratejisi ters dönecekti. Özellikle İngiltere bu teşkilâtın dağıtılması için Mısır hükümetine .baskı yapmağa başladı. Hükümet, teşkilâtın faaliyetlerini engelliyor ve kapatmak için bahaneler arıyordu. Kapatmak mümkün olmadı. Fakat, büyük lider Hasan el-Benna, 1949 yılı Şubat ayında tertiplenen bir suikastle şehîd edildi. Şehîd olduğunda henüz 43 yaşını doldurmamıştı.
13
Seyyid Kutuplar, Muhammed Kutuplar, Şeyh Fer-gali'ler, Abdüfkadir Udeh'ler, Said Ramazan'lar ve daha yüzlerce İslâm müoâhidi O'nun manevî medresesinde yetiştiler.
Bu yolda şehit olan bütün mücâhitlere Hak Te-âlâdan sonsuz rahmetler diler, hayatta olanlara ise muvaffakiyetler niyaz ederiz.
Hasan Karakaya H. İbrahim Kutlay
KUR'AN'IN ÜÇTE BİRİNE EŞİT OLaN EN KISA ŞUBE
(İhlâs Sûresi)
Allah Taala'ya hamdolsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına, davetini kıyamete kadar devam ettirenlere salât ve selâm olsun.
Değerli kardeşlerim! Sizleri İslâm selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Bir kimsenin, doğru bir davet, doğru bir kelime ve doğru bir gaye etrafında, kalbleri uyuşan şu temiz, imanlı, genç, mümtaz ve mübarek topluluğun karşısında durup onlarla sohbet etmesi gerçekten güzel bir şeydir. Allah cümlemizi dünya ve ahirette hok ile, hak için doğru yolda olan kullarından eylesin. O ne güze mevla ve ne güze! yardımcıdır.
16
Aziz kardeşim! Sırf Allah rızası için akdolunan bu mübarek mecliste üzerimize hangi mağfiret, hangi rahmet, hangi feyz iniyor? Cennet bahçelerinden birinde toplanan bizlerin üzerine hangi feyz iniyor? Bizim bu toplantımız zikir halkası değil midir? Oysa Resulullah (s.a.v.); tCennet bahçesi gördüğünüz zaman oturup istifade edin.» «Cennet bahçesi nedir? Ey Allah'ın resulü» dediklerinde : tZikir halkasıdır.»
buyurmuştur.(*)
Başka bir hadiste «Allah'ın evlerinden birinde toplanan, O'nun kitabını okuyan ve inceleyen topluluğu muhakkak Allah'ın rahmeti kuşatır. Üzerlerine huzur ve sükûnet iner. Melekler etraflarını çevreler. Allah Taala onlan katındaki meleklere medh eder.»
buyuruyor. (•*)
Sevgili kardeşim. Biz de Allah'ın evinde toplanmadık mı? Toplandığımız yer mescit olmasa bile onun yapılmasındaki gayeye hizmet etmiyor mu?
Topluca namaz kılınmıyor mu? Burada bulunan kardeşlerimiz, iyilik ve takvada yardımlaşmak için toplanmadılar mı? Allah'ın Kitabı'nı okuyup müzakere etmiyorlar mı? Derslerimizin konusu «Kur'an'dan ilhamlar» değil midir?
Müjde sizlere kardeşlerim. Biz Allah'ın evindeyiz. Melekler bizi çevrelemiştir. Allah'ın rahmeti bizi kuşatmıştır. Huzur ve sükûnet üzerimize inmektedir.
(•) Timizi: c. 9, s. 175, H. No : 3505. (••) Hadisi Müslim rivayet etmiştir.
17
İşte salı gününün verdiği feyz budur. Bu duyguları suni olarak meydana getirmiyorum. Kalbterin birbirine verdiği işarettir bunlar.
Aziz dostlarım! Hucurat sûresini okuduğumuzda, ondaki prensipleri sergilediğimizde görürüz ki. her türlü kalkınmanın esası, kumandan ve askere, program ve gayeye dayanmaktadır. Hucurat sûresi bunların hepsini içine almıştır.
İlk üçte biri kumandanlık haklarını, kumandanlığın şartlarını ve kumandana karşı yapılması gereken edep ve muameleyi açıklamaktadır. İkinci üçte ikisi ise, askerin niteliklerini, birbirine karşı olması gereken sevgi ve birliği ele almaktadır. Son üçte biri ise gayelerinin sınırlarını belirtmekte ve gayeyi izah etmektedir. Gaye Allah'ın rızasıdır. Kalblerin temizliği ve iç dünyanın parlaklığı ise Allah'ın rızasına ulaşmaya yardım eder. Kalbler Allah'a yönelir ve Allah Taala'nın şu âyetinde belirttiği sıfatlarla sıfatlanırlar :
«Allah ve Resulüne iman eden, sonra imanında şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimseler, ancak hakkıyla iman edenlerdir. Samimî olanlar da işte bunlardır.» (321)
Mü'minter gayelerini bilirlerse, şüpheye düşmez-
(321) Hucurat; 15.
Risaleler 13
F.: 2
18
lerse, kalbleri birleşip birbirini alaya almazlar, gıybet, nemime ve tecessüs gibi şu âyetin zikrettiği vasıflardan uzak dururlarsa; «Bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Belki de alcy edilen, alay edenden daha hayırlıdır. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki de aloy edilen kadınlar alcy edenden daha hayırlıdır.» (322) Sonra da kendilerini Rs-sulullah'm sancağının altında toplayacak bir kumandan bulunup, onları Resuluilah'ın sünnetine uygun bir gayeye yöneltirse; kalbler Allah'a yönelirse, o zaman müjde kardeşlerim! Önünüzdeki engeller ne olursa olsun emelinize ulaşacaksınız. «Allah dilediği şeyi mutlaka yapar. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.» (323)
Aziz kardeşlerim! Hucûrat sûresinin son üçte biri esasların esasıdır. Gayenin özüdür. Bu gece konferansımızın konusu da bu olacaktır.
Dostlarım! Gayemizi gerçek ve sağlam bir şekilde incelemek istiyorum. Gayemizi iyi öğrenirsek, kalb-lerimiz birleşir, kalblerimiz birleşirse, Allah Taala bizi yönetecek birini bulmamıza yardım eder.
Geçen hafta bir kardeşim, bu manada konuşmamı istedi. O günden sonra bu konuyu düşünmeye başladım. Vardığım netice şu oldu : Kur'an-ı Kerim bu manayı en kısa sûresinde bütün yönü ile ele cl-
(322) (323)
Hucurat; 11. Yusuf; 21.
19
mıştır. Bu sure «Ey Muhammed de ki: «Allah birdir. Allah «samed»dir. Hiç bir şeye muhtaç değildir. O ne doğurmuş ne de doğmuştur. O'nun hiç bir dengi yoktur.» (324)
Bu sûreyi defalarca okudum ve kendi kendime «Niçin bu sûre hakkında kardeşlerime açıklamada bulunmayayım» dedim.
Aziz kardeşlerim! Sûre her yönü ile gayemize ışık tutmaktadır. Şayet Müslümanlar bu sûreyi ve kasdettiği manayı anlayarak onu gözlerinin önüne koysalar, kalbler ve azaları onunla bütünleşse birlik ve beraberlikleri için başka şey aramaya gerek kalmaz.
Yahudilerden bir cemaat Resulullah'a gelerek : «Sen bizi Allah'a davet ediyorsun, gayemizin Allah'a kavuşmak olduğunu söylüyorsun. O halde Rabbını tarif et.» dediklerinde: «Ey Muhammed de ki: «Allah birdir. Hiç bir şeye muhtaç değildir. O ne doğmuş, ne de doğurmuştur. O'nun hiç bir dengi yoktur.» (325) sûresi indi. Bu sûre, kısalığı, belagat ve akıcılığı ile beraber bütün ulûhiyet haklarını içinde toplamış, gayeyi şu âyetlerin de belirttiği gibi belirtmiştir:
«Ey Peygamber, insanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.» (326)
(324) fhl.ls; 1-4.
(325) Ihlfts; 1-4.
(326) Nahl; 125.
20 .
«İnsanları Allah'a davet edip salih amel İşleyen ve «Ben Müslümanlardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?» (327)
«içinizde hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte onlardır.» (328)"
«Ey Peygamber biz seni bir şahit, bir müjdele-ylcl, bir uyana, Allah'ın İzniyle Allah'a davet eden bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.» (329)
Davet; başlangıcı, sonucu, eti ve budu ile, insanların gerçek olarak Allah'a kavuşması, O'nu hak-kiyle tanıması ve böylece dünyada Allah'ın yardımına, ahirette ise güzel mükâfatına kavuşmak değil midir? Yer ve gök bu gaye için ayakta durmuyor mu? Peygamberler de bu gaye için gönderilmediler mi? Bu sûre kısa olmasına rağmen, Kur'an'ın üçte birine muadildir. Birgün Resululloh (s.a.v,) ashabına gelerek : «Sizden bir gecede Kur'an'ın üçte birini okumaya gücü yetecek var mıdır?» buyurdu. Sahabe: «Nasıl olur ey Resulullah!» dediler. «Kul huvallahu ahad, Kur'an'ın üçte biridir,» buyurdu.(*)
O halde İhlâs sûresini üç defa okuyan kimse Kur'an'ı hatmetmiş olur. Bu üç kelimede bütün ulûhi-
(327) Fussilet; 3İ
(328) Al-i İmran; 104.
(329) Ahzab; 45-46.
(•) Hadisi Buhari rivayet etmiştir.
21
yetin kemalâtı vardır. «Allah» lafzâ-i celîlesinde zâti ilâhînin, «Ehad» kelimesinde sıfatlarının, «Samed» kelimesinde ise fiiNerin kemalâtı vardır. Zât, sıfat ve fiillerin kemalâtı ulûhiyyetin kemalâtıdır.
Âlimler, «Kur'an; ahlâk, ibadet ve akaidi, İhlâs sûresi ise, akaidi toplamıştır. İhlâs Kur'an'ın üçte biridir.» demekle gerçeği dile getirmişlerdir.
Kardeşlerim! Marifetullah beşerî ıslahatın temelidir. Kalb de marifetullah'ın yurdudur. Kalbe marifetin girmesi ise, gayet kolaydır. Sizlere bir misal vereyim. Tren yolunda, trenin yönünü değiştirmekle gö-rtvli bir makasçı, treni yüklenerek başka yöne koymuyor. Sadece basit bir değneğe hafifçe dokunarak rayı değiştiriyor, böylece zorluk çekmeden treni iste-,1iği yöne sevkedebiliyor. İnsan kalbi ile, marifetullah da böyledir. Marifet makasçının değneğine benzer. Kalbe temas ettiğinde, yönünü değiştirir, kalbin yönü değişince, ferdin bütün azaları harekete geçer. Ferdin değişmesi ise, milletin değişmesi demektir. Çünkü toplum fertlerden meydana gelir.
Eğer ıslah etmek istiyorsan, insan kalbini ıslah et. Ona Allah'ı hakkı ile tanıt. Bugünkü ıslah metodu yanlıştır. İçtimaî yönü ıslah etmek, isterlerken sıhhî yönü bpzuyorlar. Sıhhî yönü ıslah etmeye çalışırlarken iktisadî yönü bozuyorlar. Hepsini düzeltmek için büyük çaba çok para, yetenekli ve samimî görevlilere İhtiyaç vardır ki. bu da çok zordur. Oysa insan
22
kalbine Allah'ı tanıtırsan, ıslah etmede hiç bir zorluk çekmezsin.
Marifetullah. İnsanda derin ve kuvvetli bir ruh; mâna meydana getirir ve bu mâna insana hâkim olarak onu istenilen yöne çevirir.
Ne olursa olsun Allah'a kavuşmadıkça, O'nu tanımadıkça ve O'na güvenmedikçe, selim bir gayeye ulaşamazsın. Bu yüzdendir ki, marifetullahın bahçesinde dolaşarak O'nun kitabının misk kokulu çiçeklerinden koparmaya çok ihtiyacımız vardır.
«Kulhuvailahu ahad - o Allah birdir.» Aziz kardeşim; bu başlangıca dikkat et. Burada «Allahu ahad» «Allah birdir» demedi. «Huve» lafzını getirdi. Bu lafız zihinde güzel*bir manevî suret çiziyor, kalbi, ma-rifetullah'a hazırlıyor. Çünkü «huve» zamiri marifetul-lah'ın yerinin, lisan değil kalb olduğuna işaret ediyor. önce onu ruh kavruyor. sonra lisan ikrar ediyor, sonra kulak yoiu ile kalbe giriyor. «Huve» lisan ve kulağın değil, Allah'ın emri olan mübarek kalbin malıdır. «Huve» insan kalbine Allah'ı hatırlatma ve insanlığa bir çdğrıdır.
«Ey Âdemoğulları! Ben size şeytana tapmayın, c sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, İşte doğru yol budur diye emretmedim mi?»
«Huve» zamirinin muhatabı kalbdir.
«Huve» insan ruhunda arzu edilen mânaları harekete geçirir, ilâhî kemale işaret eder, dolayısı ile nefs marifetullah özlemi içinde yanar, tutuşur. Kar-
23
deşim hiç kimsenin aciz bırakmayacağı yüce bir kudreti nefsinde tasavvur et, göreceksin ki bu kudret Allah Taala'nın kudretidir. «Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.» (330)
Her şeyi kuşatan geniş bir ilim tasavvur et, göreceksin ki bu ilim Allah'ın ilmidir. Yokluğun isabet etmediği kâmil bir hayat düşün, göreceksin ki bu hayat Allah Taata'nın hayatıdır.
Eksiği olmayan mükemmel bir mâna tasavvur et ve aklının alabileceği kadar bu mâna etrafında düşün, göreceksin ki bu kemal Allah Taala'nın kemalidir:
«Lokman, oğluna: «Yavrum! Yaptığın şey bir hardal tanesi ağırlığı kadar olsa da bir kayanın içinde veya göklerde veyahut yerin içinde gizlenmiş bulunsa da, Allah mutlaka onu meydana çıkarır. Şüphesiz Allah her şeyin inceliğini ve gizli tarafını bilir, her şeyden haberdardır.» dedi.» (331) «Allah gözlerin hain bakışını ve kalblerin gizlediklerini bilir.» (332) Bütün kâinatı düşün, göreceksin ki mülk Allah'ındır.
«Ey Muhammed, de ki: «Eğer biliyorsanız söyleyin bakalım, yer yüzü ve oradakiler kimindir? «Allah'ındır» diyeceklerdir. «O halde hiç düşünmez misiniz» de. «Yedi göğün Rabbi ve o yüce arşın sahibi
(330) Y. :in; 60-61.
(331) Ia- -an; 16.
(332) M. .n; 19.
24
25
kimdir?» de (Allah'tır) diyeceklerdir. «Öyle İse hiç ondan korkmaz mısınız de.» (333)
Aziz kardeşlerim! Nefiste perde kalkarak hakikat nuru ona tecelli ederse, iiâhî nurdan bir parlayış ona çarparsa, ilâhî mânanın kemalâtınin hududu olmadığını anlar. Şiblî'ye: «Rabbini bize tanıt» denildiğinde şöyle demiştir: «Allah harfler ve sınırlardan önce biliniyordu. Düşünceler O'nu ihata edemez.» «işte Rab-biniz olan Allah budur. O'ndan başka bir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. O halde O'na ibadet edin. O her şeye vekildir. Gözler O'nu görmez, O ise bütün gözleri görür. O her şeyin inceliklerini bilir, her şeyden haberdardır.» (334)
Mü'min kalbin serbest dolaştığı, temiz ruhun tescil ettiği, bu geniş mâna ile ruh; bütün, dünyayı ve bu sınırsız âlemde aciz bırakılmayan iradeyi görüyor. Bütün bu mânalar «Kul huvallahu ahad» lafzı içinde toplanmaktadır. Bu kelimeler mü'min ruhu aydınlatmakta, böylece ruh Allah'ın yenilmez kudretini görmektedir. Vahdaniyet sadece Allah'a aittir. Ne zatında ne de sıfatlarında, hiç bir ortağı yoktur.
«Ey Muhammed de ki: «Hamd olsun Allah'a, selâm olsun seçtiği kullarına, Allah mı hayırlı, yoksa müşriklerin O'na ortak koştukları şeyler mi?»
«Onlar mı hayırlıdır yoksa gökleri ve yeri yara-
(333) Mü'min; 84-87.
(334) En'am; 102-103.
tan ve sizin İçin gökten su indiren mi? Kİ, biz O su ile bir tek ağacını bile bitiremeyeceğiniz nice güzel bahçeler yetiştirdik. Allah'la beraber bir ilah mı vardır? Hayır onlar, haktan uzaklaşan bir kavimdir.»
«Onlar mı hayırlıdır, yoksa yeryüzünü yaşamaya elverişli halde yaratan, içinde ırmaklar kılan, oraya sabit dağlar yerleştiren ve iki deniz arasına engel koyan mı? Allah'la beraber bir ilah mı vardır? Hayır, doğrusu onların çoğu gerçeği bilmezler.» (335)
Allah Taala, bütün ulöhiyet mânalarını zâtında toplamıştır. «O Allah birdir» cümlesi, insan kalbine kemali ulûhiyet duygusunu yerleştiriyor. Allah Taala'-dan başka kemalâta eren kimse olmadığını beyan ediyor. «Aliahussamed» : Allah kimseye muhtaç değildir. Burada «Allah» lafzı celîli niçin tekrar edildi? Diye sorana «insan, ruhunun çağrısına cevap olarak tekrar zikredildi» deriz. Çünkü nefis kemalî ulûhiyeti tanıdıktan sonra ona alışır ve tekrar zikredilmesinden lezzet duyar. İşte onun bu isteğine uyularak iade edilmiştir. «Aliahussamed» Allah kemali ulûhiyetle muttasıl, ihtiyaçların giderilmesi için matlup ve maksuddur. Bunların hepsi Allah ile kullan arasındaki amel? alâkayı tanzim eden mânalardır. «Allah» lafzı, zâtındaki kemali ulûhiyete; «Ahad» lafzı sıfatlarındaki kemali ulûhiyete; «Essamed» ise fiillerindeki kemali ulûhiy-yete işaret etmektedir.
(335 Nemi; 59-61.
26
Aziz kardeşim, eğer bir ihtiyacın ve ;a, zâtında, sıfatında ve fiillerinde kâmil olan, her şeye gücü yeten, her şeyin yegâne mutasarrıfı olan, Allah'a ilet. Şayet kemali ulûhiyeti idrâk etmişsen, her şeyin tek yöneticisi olduğunu anlamışsan, başkasına sığınma sakın, herkesin muhtaç olduğu Allah'tan başkasına itimad etme. Ey kul! Allah'a yönel. Bil ki «yalnız sana ibadet ederim.» (336) derken «Ahad», bir olan. Allah'ın zâtının hakkını veriyorsun.
«Yalnız senden yardım isterim» (337) derken de «samed»; kimseye muhtaç olmayan Allah'ın sıfatının hakkını veriyorsun.
Bu mânalar insan nefsinde yerini alınca, kalbin daimî bir ahlâkı, ayrılmaz bir niteliği olunca, ruhu ber-raklaştırmca, artık o insan Allah'tan başka kimseden korkmaz, O'ndan başkalarından bir şey istemez.
İnsan, Allah'tan bir an bile habersiz olmazsa, artık Allah Tcala onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, çalıştığı eli, yürüdüğü ayağı olur. «Görür gibi Allah'a ibadet et. Şayet sen O'nu görmüyorsan O seni görür.» (*)
İnsanda bu mâna tahakkuk ettiğinde, musibetler peşine gelse de o kimse huzurludur. «Allah'a yönelenler; iman edip Allah'ı zikrederek kaîbleri huzura kavuşanlardır. İyi bilinmelidir ki kalbler Allah'ı zikret-
27
mekle huzura kavuşur.» (338) İşte temel gaye budur. Bu davanın sancısını taşımak isteyenlerin kalb-lerinin bu gaye etrafında toplanması, şehvet ve meyillerinden çıkarılmaları marifetullah'ı nefislerine yerleştirmeleri, Allah sevgisinin; mal, evlat ve eşlerinden daha'üstün olması şarttır. «Ey Muhammed de ki: «Eğer babalarınız oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız; elde ettiğiniz mallar, durgunluğundan korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evler; Allah'tcn, i eygamberinden ve Allah yolunda cihad etmekten sizin için daha fazla sevgili ise, Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyîn.» (339)
Aziz kardeşlerim! Biz de bu mânadan istifade etmek istiyoruz. Kalblerimizi Allah'a bağlamakla, Allah'ın marifet nuru ile doldurmak, her şeyde Allah'a itimad etmek istiyoruz. Sûrenin geriye kalan âyetleri «O ne doğurmuş ne de doğmuştur. O'nun hiç bir dengi yoktur.» (340) Allah'ın zât, sıfat ve ef'alindski kemalâtını, ruhlarda daha da sağlamlaştırıyor. Allah Taala'nın zâtında, beşer hususiyetinden olan doğma ve doğurma sıfatlarını reddediyor.
Son olarak da şunları söylemek istiyorum : Yüce, büyük, kudret ve kuvvet sahibi, hâr şeyin mülkü elin-
i
(336) Fatiha; 3.
(337) Fatiha; 4.
(•) Tirmizi : c. 7, s. 271. H. No : 2613.
(338) Rad: 28. (31) Tevbe: 24. (3 ) İhlâs; 3-4.
28 . ¦ • . ¦
de olan Allah, Kitab'ında, bizlere bir emanet yüklemiş, önümüze bir davet koymuş ve hayat nizamımızı bize çizmiştir. Çizilen bu program muvacehesinde devam eden. O'na sımsıkı sarılan millet kalkınmıştır.
«Sen, sana vahyolunana sımsıkı sarıl. Muhakkak ki sen doğru bir yoldasın.» (341)
Aziz kardeşlerim! Mademki bizler Resulullah'ın davetini yüklendik, o halde gerçek olarak Allah'a sarılalım. Marifetullah uğrunda zâtımızı unutalım. Allah'ın tevcihatı ile, tek saf olarak gayeye «doğru yürüyelim. Bugün dünya, bulunduğu çöküşten kurtulmak, Allah'ın nurundan yollarını bulmak için bizden yardım bekliyor. Sizler şu âyete icabet ediyor musunuz : «Ey iman edenler: Allah'ın resulü sizi kendinize, hayat verecek şeylere davet ettiği zaman hemen Allah'ın ve Resulünün davetine uyun.» (342)
Hepinizin kalbini bu saf ve temiz gaye etrafında toplanmaya davet ediyorum. Hepimiz saf ve temiz bir kardeşlik duygusu ile Allah'a koşalım, bu prensipleri gerçekleştirmek için çalışalım ve Allah'ın sancağını yükseklerde tutalım. Bunlar bir rüyadır. Ancak tabiri mümkündür. Hepinizden bu rüyanın Yusuf'u olmasını istiyorum. Sözümü bitirirken benim ve sizterin bağışlanmasını istiyorum.
Salât ve selâm. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, âl ve ashabının üzerine olsun.
(341) Zuhruf; 43.
(342) Knfal; 24.
ARZU ETTİĞİMİZ BİRLİK VE HOŞNUD OLDUĞUMUZ DAVETÇİ
Allah Taafa'ya hamd olsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun â! ve ashabına, davetini kıyamete kadar devam ettirenlere salât ve selâm olsun.
Aziz kardeşlerim! Sizleri mübarek İslâm selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. Bugün, uzun zaman beraber olup, sonra bir müddet ayrı kaldığım bir arkadaşım bana gelerek şöyle dedi: «Bugünkü gibi Müslümanların toplanmaya, birleşmeye ihtiyacı olduğunu hiç bir zaman hissetmedim. Bu derin duygu beni hiç bırakmadı ve sana yemin ederim ki uykumu kaçırdı. Bu yönü uzun uzun düşünmekten ne uykudan ne de yemekten zevk alıyorum. Sonra konuyu sizinle istişare etmek aklıma geldi. Biz Müslümanların birleşmesi, sof-
30
larının düzelmesi, cemaatimizin gereği gibi okışması için ne yapmamız lâzımdır. Oysa Müslümanların toparlanması ve birleşmesi, üzerlerine düşen görevi yerine getirmeleri için kaçınılmaz bir zarurettir. O halde bizi bu tefrikaya sürükleyen sebep nedir?»
İki saat kadar bu konular hakkında konuştuktan sonra yanımdan ayrıldı. Nefsimle başbaşa kaldığımda güldüm. Çünkü o günün salı günü olduğunu hatırladım ve kendi kendime soralım: Niçin birlik konusu ve birliğin gereği dile getirildi? Niçin birlik özlemi canlanarak kendini gösterdi, sonra niçin bu konuşma salı gününe tesadüf etti?
Aziz kardeşlerim, salı günü özlemi varlığını ve hayatiyetini isbat edecektir. İnanın akşam namazını kılarken hep bu mânayı düşündüm. Yukardaki soruların cevabı bende canlanmaya başladı. Bu t»ana namazın bir ilhamı idi. İçinde emir, yasak, etkilenme ve ilham olmayan bir namazdan hayır beklenmez. Evet namazda ilham da vardır, emir ve yasak da. «Şüphesiz ki namaz, insanı fuhuş ve kötü şeylerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük ibadettir. Allah ne yaptığını çok iyi bilir.» (343) Namazda emir de vardır, yasak da. Namazda etkilenme de vardır, ilham da. Bunlardan arınmış olan namaz mekanik olur ve ondan hayır beklenmez. Resulullah (s.a.v.): «Kulun nama-
(343) Ankebut: 45.
31
zında kendisine sadece idrâk ettikleri kalır» buyuruyor.
Sevgili kardeşlerim! Ruhumda dolaşan mâna, birlik konusu idi. Ancak bu konu çok geniş olup dalları ve budakları çok dağılmış ve uzamıştır. En iyisi bu konuyu özel bir konuşmada ele alalım. Bugün namazdan ve namazın verdiği ilham ve işaretlerden bahsedelim. Esasen namaz İslâm birliğinin ve islâm ru-haniyetinin binasının temel taşıdır. Hz. Ömer (r.a.) : «Ben nGmazda iken ordumu düzenliyorum» derdi. Bazıları Hz. Ömer'in bu tutumunu garip karşılayarak şöyle demişlerdi: «Nasıl olur da namazda Allah ile olan irtibatını keser. Oysc insan namaz kılarken bütün zihnini Allah Taala'da toplamakla mükelleftir. Nasıl olur da Hz. Ömer (r.a.) kalbi ile, mevtası orasını ayırarak ordusunun düzeni ile meşgul oluyor?» Bu görüşte olanlara cevabımız şudur: Zaruret karşısında meydana gelen meşguliyet zarar vermez. Resulullah (s.a.v.) «Müslümanların işleri ite ilgilenmeyen onlardan değildir.» buyuruyor. Hz, Ömer (r.a.)'in ordunun faydasına olan bir konu ile meşgul olması, bütün Müslümanları ilgilendiren bir konu ile meşguliyeti anlamına gelir. Namaza durduğunda Allah Taala, ordu menfaatine olan meselelerde, ordunun faydasına olan en doğru kararları vermesi için O'na ilham etmiştir.
Namaz, ordunun işleriyle meşgul olanlara Allah'ın feyzinin çıkması için bir anahtardır. Aiiah Taala
32
bu feyzi bir nimet olarak Hz. Ömer'e nasip etmiştir. Allah Taala dahilî, haricî ve ordu konularında Ömer (r.a.)'e verdiği feyzi hiç kimseye vermemiştir. Hepiniz biliyorsunuz ki, O, cuma hutbesini okurken, çok uzaklarda- savaşan orduya caminin ortasından taiima' vermiş ve «Ey Sariye, dağa! Ey Sariye, dağa! Ey Sariye dağa!» diyerek haykırmıştır. Bunun üzerine ordu nun komutanı olan Sariye, dağa çekilmiş ve düşmanın çemberinden kurtulmuştur./
Aziz kardeşlerim! Bugün akşam namazını kılarken böyle bir mâna benim de zihnimde doiaştı. Namaz kılarken birlik konusu ile meşgul oldum. Akşam namazının nizamında, cemaatinde ve durumunda yu-kardaki sorulara verimli, faydalı ve etkili cevabı buldum. Günümüzde islamî tefrika meselesine çözüm getirecek cevabı buldum. Müezzin: «Allahuekber Alla-huekber» deyince hepimiz bu çağrıya uyarak sustuk, ihtiyaç ve menfaatlerimizi unuttuk. Sonra bir kişi imam olmak için öne geçti, safları düzelttikten sonra «Aliahuekber» dedi. Bu çağrıya uyarak herkes ellerini kaldırdı. İmam iekbir getirince onlar da getirdiler; imam okuyunca onlar da okudular; imam rükûa gidince onlar da gittiler; imam secdeye varınca, onlar da vardılar; imam «esselamualeyküm verahmetul-lah» deyince hep beraber dediler.
Aziz kardeşlerim! Bugün Müslümanların birleşmesi için böyle bir çağrıya ihtiyaç vardır. Bugün Müslümanların, birliğe çayıracak, gaye ve hedefi sadece
33
Allah Taala olacak, kalbleri Allah Taala etrafında toplayacak bir davetçiye ihtiyaçları vardır. Biz, bir da-vetçinin bizi Allah'a çağırmasını istiyoruz. Çünkü bizi dünyaya çağırsa ihtilâfa düşeriz. Makama çağırsa anlaşamayız. Vazifeye çağırsa çelişkiye düşeriz. Maddî ilerlemeye çağırsa, kalblerimiz birleşmez. Fakat bizleri Allah'a çağırırsa, Allah'ın lüttu ile aramızda bir anlaşmazlık olmaz. «İnsanları Allah'a davet edip sa-iih amel işleyen ve: «Ben Müslümaniardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?» (344)
, Allah'ın şu âyetini kendisine örnek alacak bir da-vetçi istiyoruz:
«De ki: «İşte benim yolum budur. Ben ve bana tâbi olanlar, insanları Allah'ın yoluna körü körüne değil, bilgiyle davet ederiz. Allah'ı layık olmadığı şeylerden tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim.» (345)
Bizi hedefe çağıracak, marifetullah'a ve ona dönmeye davet edecek bir davetçiye ihtiyacımız vardır.
Böyle bir davetçiye icabet etmemiz ve ederken sözümüz ve işimizi bırakmamız gerekiyor. Dünya işi ile, hattâ ahiret işi ile meşgul olsak da, daveti duyduğumuzda işimizi bırakacağız. Camide ve tekkelerde oturup dünya ile alâkasını kesenlerin de uzletle-
(344) Fussüet; 33.
(345) Yusuf; 108.
Risaleler 13
F.: 3
34
rinden çıkıp, birlik için, ellerini Müslümanların elinin üzerine koymalarını istiyoruz.
Bizim her akla, her ele, her dile ve her azaya ihtiyacımız vardır. Bunun için uzlette olanların uzletlerinden çıkıp birlik için çalışmalarını istiyoruz. Onlar bilmelidirler ki, Müslüman cemaatle çalışmanın sevabı,- uzletten kazanacakları sevaptan kat kat fazladır. Bunu biz söylemiyoruz. «Allah'ın elinin cemaatin üzerinde» olduğunu, Kur'an bize söyfüyor. Cemaatle namaz kılmanın yalnız kılmadan daha efdal olduğunu Resulullah (s.a.v.) bize bildiriyor. Çünkü toplantıda bereket vardır.
Allah Taaîa'nın rızasına çağıracak bir davetçi istiyoruz. Makam, mal ve liderlik duygularından kurtulup, böyle bir davete uymak istiyoruz.
Bizi birbirimizden ayıran bu gibi engellerden kurtulmak istiyoruz. Cağımız, küçük cemaat ve küçük milletler çağı değildir. Bu gibi topluluklar çağımızda yaşayamaz. Cağımız kıt'aiar ve-topluluklar çağıdır. En küçük kuvvetlerin, en büyük kuvvete katılmasını istiyoruz. Küçük kuvvetin katılmasıyla büyük kuvvetlerin güaü daha da artar, küçük kuvvet ise büyüğün himayesini kazanır. Toparlanmaya büyük ihtiyacımız vardır. Bir davetçinin çıkıp «Allahuekber» demesine, mala. makama ve liderliğe değil, Allah'a çağırmasına, bu çağrıya namaza hazırlanır gibi hazırlanmaya, namazda kıbleye durduğumuz gibi, hedefte birleşme
35
ve tek yöne kanalize olmaya; kısacası, düzenli olmaya ihtiyacımız vardır.
Aziz kardeşlerim! Davetci, hedef, hazır olma, kabul etme ve tanzim : Bu şartlar yerine geldiği zaman müjde bizlere. Artık bütün hayır tamamlanmıştır. Bütün yeryüzünün kuvveti birleşse, bu şartlar etrafında toplananlara galip gelemezler. Akşam namazında aklıma gelen bu cevaplar, İslâmın halihazır durumunun bir açıklamasıdır. Allah Taala Müslümanları günde beş defa toplantıya davet etmesine rağmen, Müslümanların arasına tefrika hastalığı girmiş, madde kalb-lerine yerleşmiş, aralarındaki husumet şiddetlenmiş, aralarındaki bağ kopmuş ve birçok hayırlardan mahrum olmuşlardır. Oysa Allah'ın Resulü yüzlerce ha-dis-i şeriflerinde Müslümanları birliğe teşvik etmiştir. Bir gün ashabına «Sizlere namaz ve orucun derecelerinden daha efdalini haber vereyim mi?» demiştir. Sahabe «Evet ey Allah'ın resulü» dediklerinde «Ara düzeltmektir. Çünkü aranın bozulması tıraş eder. Saçı tıraş eder demiyorum, dini tıraş eder» buyurmuşlardır. (*)
Aziz dostlarım! Bu ilkelere sahip olan bir millet, parçalanma ve düşmanlık gibi âfetlerden uzak ölür.
Allah Taala bize en güzel duygu, en güzel davet nimetini vermiştir. Bu duygu ve davet, varlığım kalb-
(¦) Tlrmlzi, c. 7, s. 198, H. No : 2511 (Humus b.). Ebu Davud, K. 35, B. 58. H. 4914.
36
ten kalbe, ruhtan ruha dolaşmakla göstermektedir. Bu nimeti bize verdiği için Allah Taala'ya hamd ederim ve bu kardeşlik ve beraberliğin dünya ve ahiret-te devam etmesini niyaz ederim. «O semi'dir dualara icabet eder.»
Salât ve selâm Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'in üzerine olsun.
«BEN RABBİM'E GİDİYORUM O BANA DOĞRU YOLU GÖSTERECEKTİR» (*)
(Namaz Hakkında)
Allah Taala'ya hamd olsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e. O'nun âl ve ashabına ve davetini kıyamet gününe kadar devam ettirene salât ve selâm olsun.
En hayırlı olan Allah'ın selâmı ile sizleri selâmlıyorum. Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Aziz kardeşlerim! Daha önce «İslâm'da namaz» hakkında konuşacağımı vaad etmiştim. Bu gece vaadimi yerine getirmek istiyorum. Gecen defa Mirac-ı
*> Saf f at; 59.
38
mübîni kutlarken, namcz konusunu kısaca ele almıştık. Çünkü namaz Miraç'da farz kılınan bir ibadettir. Miraç'tan bahsederken, namazdan sözetmemek mümkün değildir. Namaz mü'minlerin hergün tekrar ettiği bir ibadetidir.
Namaz öyle bir ibadettir ki, onu hakkiyle yerine getirdiğimiz takdirde, en büyük kazancı elde etmememiz için bir sebep yoktur.
Bugün namaz konusunu ele alırken, tabiî tertibine riayet ederek çeşitli yönlerine ışık tutmaya çalışacağım. Namazın fıkhî yönünü ele alacağımı zannetmeyin. Çünkü o yönü ele alırsam, sözü uzatmış olurum. Belki de birçok gecelerimizi işgal eder. Fıkhî yönünü öğrenmek isteyenler, bu konuda hazırlanmış geniş fıkıh kitaplarına müracaat edebilirler. Ben sadece Allah Taala'nın dininde temel bir farz olması İtibariyle namazın kıymetine dikkatleri çekmek isti yorum. Aziz kardeşlerim! Her zaman namazı. İslâm topluluğunun mükemmel bir terbiye metodu olarak ifade ederim. Gerçekten namaz sadece Allah'ın borcunu eda etmek için yapılan teabbudî bir farz değildir. Başka bir ifadeyle, o sadece mânası anlaşılmayan, gelişigüzel yapılan farz bir ibadet değildir. Namaz İslâm milletini her türlü kirden temizleyen bir ibadettir. Her Müslümanı alanına alan ve onu mükemmel İnsan yapan bir ibadettir. Her fert mükemmel olunca, onlardan kâmil bir ümmet meydana çık-
39
maması mümkün değildir. O halde namazdaki temel düşünce kâmil bir ümmet meydana getirmektir.
Gelin bu konuyu eğitimcilerle tartışalım: Eğitimcilere göre: «Mükemmel bir eğitim; beden, akıl ve ruhu terbiye etmekle mümkün olur. İnsan beden, akıl ve ruh olmak üzere üç şeyden meydana gelmektedir. Bir insanın beden, akıl ve ruhu terbiye olunca mükemmel bir eğitim görmüş sayılır. Kâmil bir eğitimci gelişen çocuğun aklını, bedenini ve ruhunu terbiye etmek mecburiyetindedir.»
Çağımızdaki eğitimciler, beden terbiyesi için kurallar koymuşlar, aklı terbiye için eğitim ve öğretim, programı hazırlamışlar ve ruh terbiyesi için de psikoloji ve ahlâk dersleri getirmişlerdir. Bu konuları ihtiva eden ciltler dolusu kitaplar yazmışlardır.
Aziz kardeşlerim! İslâm amelî bir din olduğundan, bu ilimlerin de amelî ilâcını hazırlamış ve bu ilâçları günde beş defa almanızı tavsiye etmiştir. Bu ilâç namazdır. Bu ilâcı alırken, neden yapıldığını bilmezsin. Ancak onu kullandıktan sonra, aklın, bedenin ve ruhunun sıhhate kavuştuğunu görürsün. Namaz kılan bir kimsenin temiz olması lâzımdır. Elbisesinin, bulunduğu yerin ve bedeninin temiz olması şarttır (Bu do sağlığın özüdür). Nama? kılan kimsenin sabah namazına kalkabilmesi İçin erken uyuması lâzımdır. (Okulda talebeye verilen ilk sıhhi telkin de budur.) Namaz kılan kimse iş yerinde öğle, ikindi ve akşam olmak üzere üç defa kalkıp abdest alacak ve
40
namaz kılacaktır. Bunun neticesinde kan dolaşımı en güzel şekilde seyredecek ve azalar huzura kavuşacaktır. O halde namazda canlılık, temizliklerken uyuma ve erken kalkma gibi sıhhî kaideler vardır. Atalarımız, namazlarını mükemmel olarak eda ettikleri için, yüz yaşına varsalar da, sıhhat, kuvvet ve canlılıklarından hiç bir şey kaybetmemişlerdi.
Namaz kılmaya başlarken önce kıbleye dönersin, aklını ve fikrini namaza bağlar, dünya işlerini arkana atarsın. Bunun da iradenin güçlenmesinde, ruh ışınlarının toparlanmasında büyük etkisi vardır. Namaz iradenin kuvvetlenmesi için en güçlü alıştırmadır. «Allahu ekber» dediğinde çevrenle alâkanı keser Allah Taala'ya yönelirsin.. Rükûa giderken «Subhane Rabbiyelazim» dersin, Rabbini ta'zim etmiş olursun. Secdeye gidersin; işte orada vicdanın uyanır, vicdan uyanınca da insan hayır ile şerri ayıracak ölçüyü idrak edebilme imkânına kavuşur. Vicdanın uyanışı kitap okumakla, ahlâk ve felsefe incelemekle elde edilmez. Çok ilim adamları vardır ki, ilimde en yüksek dereceye ulaşmışlardır, fakat vicdanları bozuktur, suç İşlemeye meyyaldir.
Doğru vicdan; Allah Taala'nın hayır ve şerri ayırabilmesi için dilediği kulunun kalbine koyduğu bir nurun neticesidir. Namaz kılan kimsede bu vicdanî uyanış günde beş defa yenileniyor.
«Şüphesiz ki namaz insanı fuhuş ve kötü şeyler-
41
den alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir.» (346)
Namazdaki eğitim ve öğretimde, namazın ilk rekâtında imam şu âyeti okur:
«Ey Peygamber, Rabbin tarafından sana indirilenin gerçek olduğunu bilenle, doğruyu görmeyen kör bir olur mu? Bunu ancak akıl sahipleri idrâk ederler. Bunlar Allah'ın akdini yerine getirirler. Antlaşmayı bozmazlar. Allah'ın riayet edilmesini emrettiği şeylere riayet ederler. Rablerinden korkarlar, kötü hesaptan sakınırlar. Rablerinin rızası için sabrederler, namazı gereği gibi kılarlar. Bizim onlara verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık hayır yolunda sarf ederler. İyilikle, kötülüğü savarlar. İşte bunlara ahiretin en güzel mükâfatı vardır.» (347) İkinci rekâtta şu âyeti okur: «Ey iman edenler, kendi evlerinizden başka evlere izin almadan ve sakinlerine selâm vermeden girmeyin. Düşünürseniz bu sizin için daha hayırlıdır.»
• «Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilmedikçe içeriye girmeyin. Eğer size «geri dön» denilirse, hemen dönün. Bu davranış sizin için daha temizdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.» (348)
Üçüncü rekâtta da şu âyeti okur ve cemaat harb nizamını öğrenir: «Ey Muhammedi Savcşta mü'min-
(346) Ankebut; 45.
(347) Rad; 19-23.
(348) Nur; 27-28.
42
fer arasında bulunur da onlara namaz kıldırırsan, onlardan bir kısmı seninle namaza dursun ve silâhlanıl da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ederken nama.: kılmayan diğer kısım arkanızda bulunsun, bunlar namazı bitirince namaz kılmayan kısım gelsin, seninle namaz kılsın. Onlar da namazda tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. Kâfirler ister ki, silah ve eşyanızdan gafil kalasınız da size anîden hücum etsinler.» (349)
Dördüncü rekâtta da şu âyetleri okur j «Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadcır birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bunu aranızdan bir kâtip doğru olarak yazsın. Kâtip onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Borçlu olan kimse de yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korksun, borcundan hiç bir şey eksiltmesin.»
«Eğer borçlu aklı ermez veya zayıf veya yazdırmaya gücü yetmeyen bir kimse ise, onun yerine velisi doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit tutun, Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden bir erkek ve — biri unutunca diğerinin hatırlaması için — iki kadın yeter.»
«Şahitler çağrıldıklarında çekinmesinler. Borç büyük olsun küçük olsun onu müddetiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu Allah katında en âdil, şahitlik için en doğru, şüphe etmemeniz için en yakın bir yoldur.
(349) Nisa; 102.
Ancak aranızda yaptığınız ticaret peşin olsa yazmamanızdan dolayı size bir günah yoktur.»
«Alış veriş yaptığınız zaman da şahit tutunuz. Kâtibe de şahide de zarar verilmesin. Eğer zcrar verirseniz sizin için doğru yoldan sapma olur. Allah'tan korkun. Allah size doğruyu öğretiyor. Allah her şeyi çok iyi bilir.» (350)
Aziz kardeşlerim! Bir gün teravih namazında «Sana içki ve kumardan soruyorlar» âyetinden başlayıp Bakara Sûresi'nin son dörtte birini okudum. Kardeşlerimden biri namazdan sonra bana gelerek «bu kadar âyetin hükümlerini izah etmek için geceler lâzımdır. Çünkü birçok ahkâmı ihtiva etmektedir» dedi. Düşünün ki, bir rekâtta okunan âyette, izahı geniş zaman alan hükümler mevcuttur.
Müslümanlar bu gayeyi anlarlar, imamlar da namazda seçtikleri âyeti mihrapta mü'minlere anlatırlarsa, namaz faydalı bir ilaç olur ve müslüman topluluğun varlığından söz edilebilir. Resulullah (s.a.v.), dünyanın efendisi olan mübarek topluluğu namaz okulundan mezun etti. Bu güzide topluluk tabanı çakıllarla, tavanı hurma dalları ile döşenmiş camiden mezun oldular.
Namazın uhrevî faydalarına gelince, Resulullah ashabı ile konuşurken bu faydaları çok güzel anlatmıştır. Bir hadisi şerifte varid olduğuna göre: «Bir
.
(350) Bakara; 282.
gün Resuiuüoh (s.a.v.) yoldan geçerken kuru bir dal buldu. Dalı eline aldıktan sonra mübarek elini dalın üzerinde gezdirdi. Dalın üzerinde bulunan bütün yapraklar düşünce dal çıplak kaldı. Bunun üzerine sahabeye «ne yaptığımı gördünüz mü?» dedi. Sahabe «Evet ey Allah'ın Resulü» dediler. «Beş vakit namaz da böyledir. Hata ve günahtan kesinlikle düşürür.» buyurdu.» Başka bir hadislerinde de şöyle buyurdular. «Ne dersiniz, birinizin kapısında bir nehir olsa ve her gün orada beş defa yıkansa onda kir kalır mı?» Sahabe «Hayır ey Allah'ın Resulü» dediler. «İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah onunla günahları siler.» buyurdu. (*)
Başka bir hadiste «Cennetin anahtarı namazdır. Namazın anahtarı ise temizliktir.» buyurmuştur. (")
Başka bir hadiste de «Kul abdest alıp abdestinde kusur etmezse, günahlar bedeninden çıkar. Hattâ tırnaklarının altındaki bile» buyurmuştur. (***)
Bu misal, «Namaz günahlardan eser bırakmaz» hadisindeki mânayı gözle görülür hale getirmektedir. . " Aziz kardeşlerim! Bir insan dürüst namaz kı'dı-ğında bütün günahları bağışlanır. Küçük-günahları tamamen silinir. Çünkü onlar Allah Taala'nın hakkıdır. Allah Taala'yı ilgilendiren ve tevbe edilmeden af ol-
(*) Tirmizi; c. 8, s. 82, H. No : 2872. ("> Tirmizi: c. 1, s. 17, H. No : 47. (***) Hadisi Müslim rivayet etmiştir.
45
rrayan büyük günahlara cflinoe, naraz bu kimselerin kalbine pişmanlık duygusunu aşılar ve hemen tevbe ederler. Kul hakkına taalluk eden günahlar ise, doğru namaz kılan kimselerin hak sahibinden af istemesiyle silinir. Allah Taala insanlara kalbinin doğruluğu ölçüsünde muamele eder.
Birçok kardeşim, namazda kalblerinin Allah Taala üzerinde toplanmadığından şikâyet ediyor. Onlara derim ki: Bundan kurtulmanın çaresi namazın içinde yapılan amellerin her birinin bir hikmete dayandığını anlamandadır. Kıbleye döndüğünde, daha tekbir almazdan önoe kalbinden çıkan şuayı Mekke'i Mü-kerreme'ye bağla ve Allah Taala'nın seni gözettiğini tasavvur et. Tekbir aldığında dünyayı arkana attığını düşün ve huşu içinde ol. İşte bu anda kalbini topar-layabilirsen onu ele geçirmiş olursun ve bir daha elinden kurtulamaz.
Fatiha'yı okuduğun zaman şu hadisi kudsîyi düşün : «Allah «Namazı kulumla aramda taksim ettim.» buyurdu. Kul «Bismillahirrahmanirrahim» deyince Allah «Kulum beni andı» der. Kul «Elhamdülillahirab-bilâlemin», «Hamd âlemlerin Rabbı Allah'a mahsustur», deyince Allah Taala: «Kulum bana hamd etti» buyurur.
Kul «Errahmanirrahim», O rahman ve rahimdir, deyince Allah Taala: «Kulum beni ta'zim etti.» buyurur.»
Kul: «Maliki yevmiddin», kıyamet gününün sahi-
46
bidir, deyince Allah Taala : «Kulum beni temcid etti» buyurur,»
Kul: «İyyakena'budu», «Yalnız sana ibadet ederim» deyince Allah Taala: «Kulum bana ibadet etti» buyurur.
Kul: «İyyakenestein», yalnız senden yardım isterim, deyince Allah Taafa: «Kulum bana güvendi» buyurur.»
Başka bir rivayete göre: '»
«Kul: «İyyakena'budu ve iyyakenestein» deyince, Allah Taala: «Bu kulumla benim aramdadır» buyurur.
Kul: «İhdinassıratelmüstakim», bize doğru yolu göster deyince, Allah Taala: «Bu kulumdur, kulumun istediği verildi» buyurur.»(*)
Aziz kardeşim! Fatiha'yı okurken bu mübarek mânayı tasavvur et. Sonra Allah Taala'nın Kitabı'ndan okuyacağın âyetlere zorlamadan kendini hazırla. «Muhakkak ki Biz Kur'an'ı düşünülüp ibret alınsın diye kolaylaştırdık, hiç düşünen var mı?» (351) Rükua gittiğinde Allah Taaia'yı tanzim etmek için eğildiğini düşün. «Subhane rabbiyelazim», benim Rabbim büyüktür diyerek O'na müracaat et. «Allah'ım senin için rü-kûa gittim, sana teslim oldum. Ve iman ettim. Kulağım, gözüm, beynim, kemiklerim ve sinirlerim sana
I
(•) Müslim. (Her rekâtta fatiha okumak vaciptir) babında rivayet etmiştir. Kasteli kenarı c. 3, s. 12. (351) Kamer; 17.
47
boyun eğdi» de. Rükûdan başını kaldırıp eklem ^-in yerini aldıktan sonrG «semiaHahu limen hamide» -,ı-lah hamd edeni işitir. «Rabbımız yer ve gökler dolusu hamd sana mahsustur.» de, sonra secdeys git; secde de Allah Taaia'yı ta'zim etmektir. Secde Allah Ta-ala'ya en yakın olduğun andır. Resulullah (s.a.v.) bir hadislerinde «Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secde halidir.» buyurmuştur. (*)
Secdede «Subhanerabbiyelâla» benim Rabbim yüceler yücesidir, diye münacaat et.
«Allah'ım sana secde ettim, sana iman ettim ve sana teslim oldum. Allah Taala'nın yarattığı ve şekillendirdiği onda kulak ve göz meydana getirdiği yüz ona secde ediyor. En güzel helik olan Allah yücedir» de. Secdeden kalkıp azaların istikrar edince şöyle jua et: «Allah'ım beni bağışla, bana merhamet et, eksiğimi tamamla. Bana doğru yolu göster ve beni n-zıklandır.» Son rekâtı bitirdikten sonra teşehhüde oturursun. Teşehhütte Allah'ın birliğini itiraf ve Resulul-lah'ın (s.a.v.) Peygamberliğini kabul ediyorsun. Böylece Ruhî bir gezintiye çıkmış, dünya ve dünyadakileri arkana atmış ve «Ben Rabbime gidiyorum, O bana doğru yolu gösterir» (Saffat; 99) diyerek Allah'a koşmuş oluyorsun. İnsanlardan bir müddet uzak kaldığın için «Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun» diyerek onlara selâm veriyorsun.
C) Müslim: K. Salat. H. 215.
48
Namaz kılarken bu mânaları mülâhaza ettiğ n an kalbini toparlamış, nefis ve ruhunu temizlemiş oiur-sun ve gafillerin alamadığı bir lezzet alırsın.
Aziz kardeşlerim, Allah hepimizi hayra muvaffak eylesin. Bize doğru yolunu göstersin.
Salât ve selâm efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına olsun.
RAMAZAN AYI ETRAFINDA DÜŞÜNCELER
Allah Taala'ya hamd olsun. Efendimiz Muham--med (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına, davetini kıyamet gününe kadar devam ettirenlere salât ve selâm olsun.
Aziz kardeşlerim! Sizleri İslâm selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Bu gece Şaban Ayı'nı geride bırakıp Ramazan Ayı'nı karşılıyoruz. «Kur'an'can ilhamlar» adı altında verdiğimiz derslere burada son vereceğiz. İnşaaifah Şevval'ın 15'inde konuşmalarımıza tekrar başlayacağız.
Kardeşlerim! Ramazan Ayı ruhanî bir duyguya, Allah Taala'ya dönmek için bir fırsattır. Selefi salih-lerimiz, Ramazan Ayı geldiğinde, bayram namazında
Risaleler 13
F.: 4
50
buluşmak üzere birbirleriyle vedalaşırlardı. Bunu yaparken duyguları «Bu ay ibadet, oruç ve kıyam ayıdır. Bu ayda Rabbimizle başbaşa kalmalıyız» şeklinde idi. Şahsen ben de salı günü konuşmalarını Ramazan Ayı'nda da devam ettirmek yollarını araştırdım. Fakat uygun bir vakit bulamadım. Esasen bizier senenin büyük bir kısmını «Kur'an'dan ilhamlar» adı altında yaptığımız sohbetlerle geçirdik. Ramazan Ayı, bu derslerin tatbikine geçmemiz için en uygun zamandır. Özellikte kardeşlerim bu ayda teravih namazına gidiyorlar, Kur'an okuyorlar, hatim yapıyorlar. Bunlar güzel hareketlerdir. Bunlarda Allah Taala'nın feyizleri vardır; Cebrail (a.s.) her sene bir defa Resu-lullah (s.a.v.) ile, nöbetleşe Kur'an'ı okurlardı. Resu-luhch (s.a.v.) insanların en cömert olanı idi. Ramazanda Cebrail ta.s.) ile karşılaştığında cömertliği cana da artardı. Resulullah (s.a.v.) Cebrail (a.s.) ile her gece karşılaşır, nöbetfeşe Kur'an okurlardı. Cebrail iıa buluştuklarında insanlara rahmet getiren rüzgârdan daha cömert olurdu.» (*)
Resulullah (s.a.v.) ile Cebrail (a.s.) arasında bu müzakere, Resulullah'ın yüce makama çağrılmasına kadar devam etti. Son olarak Cebrail (a.s.) O'na Kur'an'ı iki defa okuttu. Bu Resulullah'ın hayatının sonu olduğunun bir işareti idi.
Aziz kardeşlerim! Ramazan, Kur'an ayıdır. Bu . (*) Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.
51
konuda Resulullah (s .;,v.) şöyle buyuruyor: «Oru: ,e Kur'an kıyamet gününde kula şefaat ederler. Or. c : «Ey Allah'ım onu yiyecek ve şehvetten alıkoydum. Ona şefaat etmeme izin ver.» der. Kur'an : «Ona gece uyumayı yasakladım. Ona şefaat etmeme izin ver» der ve ikisi de ona şefaat ederler.» (*)
Aziz kardeşlerim! Bugün sizlerle içimden geçen bir düşüncenin etrafında konuşmak istiyorum. Ramazan Ayı'nm kapısında olduğumuza göre bu geceki konuşmamızın «Ramazan Ayı etrafındaki düşünceler» olmasını istiyorum.
Geçen derslerimizde, kalblerimizi birbirine bağlayan kardeşlik konusunda uzun uzun konuştuk. Toplantılarımızın esas gayesinin, kalblerin Allah Taala üzerinde toplanması olduğunu söyledik. Ramazan dolayısıyla konuşmalarımıza ara vermemiz; Allah rızqsı için toplandığımız bu güzel mecliste, kalb ve duygularımıza akan kardeşlik feyzinin sona ermesi anlamına gelmez. Aksine ben bu duygunun ruhumuzda daha da alevlenerek devam edeceğine inanıyorum. İnşaal-lah bu kısa tatilden sonra tekrar biraraya geleceğiz. Sizden rica ediyorum. Birbirinize hayırlı dua edin. Bunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Şunu iyi bilin ki, duygularımız ilerde buluşacağımız günlere susayacak olsa bile, bu ayda en üstün, en mükemmel ve en yüce
(*) Hadisi Ahmet ve Tabaranl rivayet etmiştir.
il.
52
bir pınardan, Allah Taala'ya vavuşma pına- :an susuzluğunu giderecektir.
Bir mü'minin dünya ve ahirette arzu edec seceği en güzel hayır da ülidur. Kardeşlerim! Bu mübarek ayda kalblerinizin Allah Taala etrafında toplanmasına özen gösterin, çünkü oruç Allah Taala'nın kendisi için alıkoyduğu bir ibadettir: «Âdemoğlunun her ameli kendine aittir. Oruç müstesna. Çünkü o benimdir. Ve mükâfatını da ben vereceğim.» (*)
İnsanın yaptığı bütün amellerde elle tutulabilecek maddî menfaatin yanında, ruhun haz duyacağı manevî faydalar da vardır. Meselâ: Ruh namaza alışmıştır, çok namaz kılmandan haz duyar. Zikre alışmıştır. Çok zikretmende haz duyar. Allah korkusundan ağlamaya alışmıştır. Çok ağlamandan haz duyar. Oruç böyle değildir. O bütün hazlardan uzaktır. İşte bu yüzden onun mükâfatı Allah kalındadır.
Her zaman Allah'ın emrine uyarak oruç tuttuğunuzu aklınızdan çıkarmayın. Bu mübarek ayda kalble-rinizle Allah'a yakın olmaya çalışın. Ramazan gerçekten faziletli bir aydır. Allah katında onun büyük bir yeri vardır. Bu yüzdendir ki, onu Kur'an-ı Kerim'de medh etmiştir. «Ramazan Ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren hidayeti ve hakkı batıldan ayırmayı açıklayan Kur'an bu ayda indirildi.» (352) «Allah size ko-
I
(•) Buhari: K. Oruç. c. 3, s. 24. •î2) Bakara; 189.
53
Icrylık diler, size zorluk dilemez» ¦demekte de orucun faydalı olduğuna, insana bir zarar vermediğine işaret ediyor.
Allah Taala, onun tamamlanmasını kullarına kolaylaştırmıştır. Şayet Allah Taala onu tamamlamanı kolaylaştırıyorsa, bil ki bu senin için bir hidayettir. O'na şükretmelisin, Ö'na tekbir getirmelisin. «Böylece sayıyı tamamlayasınız. Sizi doğru yola ilettiği için Allah'ı yüceltesiniz ve şükredesiniz.» (353)
Yapılan ibadete terettüp eden neticeye bak: «Kullarım beni senden sorarlarsa şüphesiz ki ben çok yakınım. Dua edenin duasını dua ettiğinde kabul ederim. Benim emrime uysunlar ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulalar.» (354)
Bu âyetin burada zikredilmesi Allah Taala'nın bu ayda kuluna daha yakın olduğunun bir delilidir.
Bu ayın Allah katında önemli bir yeri olduğuna dair çeşitli âyet ve hadisler vardır. Resulullah (s.a.v.) bir hadislerinde «Ramazan ayı geldiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. Sonra Allah tarafından bir münad! «Ey şerri isteyen yerinde dur. Ey hayrı isteyen ocele et» diye çağırır» buyurmaktadır. (*)
Evet, insanları^ taata, ibadete ve tevbeye koşma-
(353) Bakara; 185.
(354) Bakara; 180.
(•) Tirmlzi: B. Oruç, c. 3, 8. 42.
k
54
lan için cennetin kapıları açılmıştır. Şeytanlar bağlanmıştır. Çünkü insanlar, hayra yönelmişlerdir. Şeytan onlara bir şey yapamaz. Ramazan günleri ve geceleri Allah Taala tarafından bir teşrifat mevsimidir. Bu ayda iyiler iyiliklerini artırırlar. Kötüler ise Allah'ın lütfu-na maruz kalırlar ve Allah onları affeder, sevilen kişilerden olurlar.
Bu ayın en üstün tarafı ve en mübarek özelliği, Allah Taala'nın Kur'an-ı Kerim'i indirmek için bu ayı seçmesidir. Bu yüzden Kur'an'da sadece bu ayın zikri geçmiştir. «Ramazan Ayı ki, onda Kur'an indirildi.» (355)
Ramazan Ayı ile Kur'an'ın arasında maddî ve manevî bir bağ vardır. Ramazan Ayı'nda Kur'an indiği gibi, oruç tutmak da farz kılınmıştır. Oruç tutmak , nefsi şehvet ve arzulardan mahrum etmek demektir. Bu da nefiste, ruhî mânanın maddî mânaya galip gelmesi demektir. Ruh bedene galip gelince de ruh, düşünce ve nefis bedenin isteklerinden kurtulmuş
olur.
Bu durumda olan ruh en temiz safhasında demektir. Çünkü artık o şehevî arzuları ile meşgul değildir. Böyle saf ve temiz bir ruh Allah Taala'nın kelâmını telâkki etmeye ve anlamaya daha müsaittir. İşte bundan dolayıdır ki. Ramazan Ayı'nda Kur'an okumak, Allah Taala katında en efdal ibadettir.
. (355) Bakara; 185.
55
Bu münasebet/e siztere, Kur'an'a bakışlarımızı yeniden özetlemek istiyorum. Aziz kardeşlerim! Al-iah'ın Kttabı'ndaki esas maksatlar ve Kur'an hidayetinin dayandığı temel esasfar, dört şeyde toplanmaktadır.
1 — Akideyi düzeltmek:
Kur'an-ı Kerim'de akide ile ilgili birçok âyetler vardır. İnanan bir insanın kalbinde akaidin yerleşmesi, dünya ve ahirette ondan faydalanması için dikkatleri bu yöne çekmiştir. Akidenin temeli önce Allah Taola'nın bir olduğuna, kemal sıfatlarla muttasıf ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna, Kıyamet Gününe ve orada -herkesin yaptığından hesaba çekileceğine inanmaktır. Akaid ile ilgili âyetleri toplayacak olursan, Kur'an'ın üçte birini ihata ettiğini görürsün.
Bakara Süresindeki şu âyetlere bir göz atalım : «Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, O'na karşı gelmekten korunmuş olasınız. Yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir bina kılan, gökten su indirip onunla size rızk olarak mahsuller çıkaran O'dur. O halde bile bile Allah'a benzerler nisbet etmeyin.» (356)
Kur'an-ı Kerim'i her okuduğumuzda akideden
(356) Bakara; 21-22.
L
55
bahseden âyetlere mutlaka rastfcrız, isterseniz Mü'-minûn Süresindeki şu âyetleri okuyalım :
«De ki: «Eğer biliyorsanız söyleyin,bakalım, yeryüzü ve oradakiler kimindir?» «Allah'ındır» diyeceklerdir. «O halde hip düşünmez misiniz» de. «Yedi göğün Rabbi ve yüce arşın sahibi kimdir?» de. «Allah'tır» diyeceklerdir. «Öyleyse hiç ondan korkmcz mısınız?» de. «Her şeyin hakimiyet ve mülkiyetini elinde tutan, dilediğini koruyan, fakat kendisinden hiç bir şey korunmayan kimdir biliyorsanız söyleyin» de. «Allah1-dır» diyeceklerdir. «O halde nasıl aldanıyorsunuz?» de.» (357) «Tekrar dirilmek için Sur'a üfürüldüğü zaman, oralarında soy bağlarının hiç bir değeri kalmaz ve birbirlerine de bir şey soramazlar. Kimlerin terazisi ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de terazisi hafif gelirse, işte onlar kendilerini ziyana sokanlardır. Onlar, cehennemde ebedi olarak kalacaklardır.» (358) Bu âyetler ahiret gününü gayet açık bir şekilde izah ediyor. Bu âyetler katı kalbleri biie yumuşatmaya yete?.
2 — İbadetin tanzimi:
İbadet konusunda şu âyetleri okuyabilirsin: «Yeryüzü şiddetle sarsılıp zelzeleye uğratıldığı,
(357) Mü'minûn; 84-89.
(358) Mü'minûn; 101-103.
57
yer İçindeki ağırlıkları çıkarıp dışarıya attığı, İnsan «ne oluyor bu yere» dediği zaman, işte o gün, yer Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini verecektir. O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilmek için kabirlerinden bölük bölük çıkacaklardır. Kim zerre miktarı iyilik yapmışsa, onun sevabını görür. Kim zerre miktarı kötülük yapmışsa onun cezasını görür.» (359)
3 — Ahlâkın tanzimi:
Ahlâkın tanzimi hakkında şu âyetleri okuyabilirsin : «Namazı kılın. Zekâtı verin.» (360) «Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç size de farz kılındı.» (361) «Oraya gitmeye gücü yeten herkese Allah için Kâ'be'-yi ziyaret edip, haccetmek farzdır.» (362) «Ve şöyle dedim «Rabbimizden bağışlanmanızı dileyin, şüphesiz ki, O çok bağışlayıcıdır.» (363)
«Yere ve onu düzeltene, nefse ve onu şekillendirene, sonra da ona kendisi için kötü ye iyi olanı öğretene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.» (364)
Kur'an'da güzel ahlâkı beyan eden daha birçok
(359) Zelzele: 1-8.
(360) Bakara; 43.
(361) Bakara; 183.
(362) Al-i îmran; 97.
(363) Nuh; 10.
(364) Şems; 6-9. '
58
âyetler bulabildiğin gibi, ahlâksızlık ve rezaleti kınayan âyetler de çoktur:
«Şüphesiz ki bir millet kendisini değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez.» (365) «Ey Peygamber, Rab-bin tarafından sana indirilenin gerçek olduğunu bilenle, doğruyu görmeyen kör bir olur mu? Bunu ancak okıl sahipleri idrâk ederler. Bunlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler, antlaşmayı bozmazlar, Allah'ın riayet edilmesini emrettiği şeylere riayet ederler, Rab-lerinden korkarlar, kötü hesaptan sakınırlar. Rableri-nin rızası için sabrederler. Bizim verdiğimiz rızıklar-dan gizli ve açık hayır yolunda sarfederler. İyilikle kötülüğü savarlar. Bunlar için ohiretin en güzel mükâfatı vardır.» (366)
«Onlar ahitleştikten sonra Allah'a verdikleri sözlerini bozarlar. Allah'ın birleştirilmesini emrettiği bağı koparırlar ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. Hüsrana uğrayan işte onlardır.» (367)
Kardeşlerim! Kur'an-ı Kerim'in koyduğu bu ka^ nunlar insanların tanıdığı ve tanıyacağı en güzel kanunlardır. Çünkü bu kanunlarda toplumları tanzim et* mek isteyenlerin aradıkları her şey vardır. Konu ile ilgili bir grup âyeti incelediğin zaman bunu açıkça görürsün. «Sana içki ve kumardan soruyorlar» (368)
(365) Rad; 11.
(366) Rad; 19-22.
(367) Bakara; 27.
(368) Bakara; 219.
59
ile başlayıp rakı. kumar, yetim, evlenme, âdet görme, yemin, boşanma, geri dönme ve nafaka gibi 25 hükmü içine alan bir grup âyeti okuduğunda söylemek istediğimi daha iyi anlarsın. Esasen Bakara Sûresi, İslâm toplumunun tanzimi için nazil olmuştur.
Sevgili kardeşlerim! Allah Kitabı'na yakın olun. O'nu okuyarak Allah Taala'ya münacaat edin. Kur'an-ı Kerim'dekî esasları gözünüzün önüne koyduğunuzda O'ndan çok istifade edeceğinizi daha iyi anlayacaksınız.
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
1
ALLAH'IN KİTABI'NDA GENEL DAVETLER
Allah Taala'ya hamd olsun. Efendimiz Muham-med (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına, davetini kıyamet gününe kadar yayanlara salât ve selâm olsun..
Aziz kardeşlerim! Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Bu geceki konumuz : «Allah Taala'nın Kitabı'nda genel davetler» olacaktır. Esasen bu konu ancak bir dizi konuşma ile açığa kavuşur. Fakat biz konuyu dallandırmadan meselelerin ana unsuruna temas edeceğiz.
Rabbimizin Kitcbı'nı anlamaları için kardeşlerimizin gözünün önüne, belli başlı teme! kaideleri koyacağız.
Aziz kardeşlerim! Kür'an-ı Kerim bir davetin kitabıdır. Daha doğrusu O, davetin kendisidir. «Bu Kur'-
: jir. Kur'an-ı Kerim'in âyetleri, Resulullah (s.a.v.)'ın hadisleri birlik ve birliğe davet eden, mü'minlenn kardeş ve birbirinin dostları olduğunu bildiren mânalarla dolup taşmaktadır. Selefimiz olan Müslümanlar, akıllarını ve kalbierini tek hedef etrafında toplayan bu cihanşümul davet sayesinde kuvvetli olmuşlardır. Gö-. rünümleri, işleri ve çabaları aynı yönde birleşmiş, hayatları, bir araya gelmek isteyen milletlere şahane bir örnek olmuştur. ¦
İslâm Dîni, geniş ve esnek bir dindir. Düşünme alanı geniş olan, inceleme ve içtihadı teşvik eden bir dindir. İslâm'da hata eden müctehit bir; doğruyu bulan iki sevab alır.
Bütün bunlar Müslümanları araştırmaya, ictihad etmeye, fikrini ve aklını kullanmaya teşvik içindir. Her zaman ve mekâna hitabeden bir din olması da buradandır. Ancak yumuşak ve geniş olursa nefisleri, birbirine uzak görüşleri uyuşturma özelliğine sahip olursa cihanşümul bir din olur. Görüş ayrılığının İslâmın bir özelliği olmasıda bundan kaynaklanmaktadır. Bu da mü'minler için bir rahmettir. Bir görüşte ısrar etmek, özel bir görüşü yayarken başka görüşlerin doğru olduğuna ihtimal vermemek taassuptur. Taassup ise, Müslümanlara zarar veren en büyük âfettir. Seleflerimizin gönülieri açıktı. Fer'î meselelerdeki ihtilaf, birlik ve beraberliklerine etki yapmazdı. Bu yüzden temelleri sağlam bir topluluk olarak varlıklarını devam J ettirdiler. Fakat daha sonra müslümanlar heva ve he-
63
vesierine uyarc\ gruplara ayrıldılar. Her grup kendi görüşünde ısrar etti. Birlik ve beraberlikleri dünyayı hayrete düşüren bu Rabbani topluluk için bir âtetti bu. Müslümanların aralarındaki ihtilâf bazen fer'î amellerde ve ibaaetlerae meydana gelir; kesinlikle akidenin özüne inmez.
Böyle bir ihtilâf kimseye zarar vermez. Mesele, hata ile doğru arasında dolaşmaktan öteye gitmez. Hata eaen de, doğruyu bulan da sevap aldığına göre durum tehlikeli değildir. Aramızdaki kardeşlik ve sevgi sayesinde gerçeğe kavuşabiliriz.
Şer'î hükümler böyle bir ayrılığı ortadan kaldırma gücüne sahiptir.
Bazan da ihtilâf, akidenin özüne kadar iner. Mısır'daki İslâm cemaatleri arasınaa öyle bir ihtilâf mevcuttur. Bunun kaynağı ise. ifadelerin karışık olması, maksatların belli olmaması, donuk ıstılahlarda ısrar edilmesidir. Bana göre; şayet bunlar ne demek istediklerini açıkça ortaya koysalar, özel ifade ve ıstılahlara bağlı kalmasaıar birbirinin maksadını iyi anlasalar, bizler de bunların birbirine yaklaşmalarını sağlayacak bir çalışmada bulunsak, birbirine ters düşen bu görüşler birleşir ve hepimiz mutlu bir neticeye ulaşırız. En azından «küfür-imana sınırından çıkar, «hata - doğru» alanına gireriz. Böylece aramızdaki kardeşlik ve birlik devam eder.
Kardeşlerim! .Bugün Müslümanlar beklenen silkinmeye yönelmişler, yeni bir dönemi başlatmak için
64
hazırlanm ;'ardır. Haz; ksızken tr belâya urama-dan arala- ndaki ihtilâf an kaldırıp, toparlanma yollarını aramanın menfaatlerine olacağından şüphe yoktur. Ben, bunda bir katkımın olmasını arzu ederek, çeşitli görüşleri birbirine yaklaştıracağına inandığa ~. kaideleri İslâm düşünürlerinin önüne koymak istiyorum. • . Hakka uygun olmasını temenni ettiğim bu prensipler üzerinde uzun uzun düşünmelerini istiyorum. Şayet birleşmemiz için uygun bulurlarsa, onları kardeşliğimize esas alırız. Aramızdaki ihtilâfları, bu kaidelere müracaat etmek suretiyle hallederiz:
1 — İslâm içtimaî bir nizam olup. bütün hayat safhalarını içine almaktadır.
2 — Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerif, İslâmî hükümleri öğrenmek için her Müslümanın kaynağıdır. Kıyas ve icma'nın kaynağı da bu iki esastır.
3 — Hakkında nass olmayan ve çeşitli yöne çekilmesi mümkün olan meselelerde, şer'î kaidelere ters düşmemek şartıyla, imam veya yardımcısının görüşüne itibar edilir. Bu hak. aynı zamanda «Çözme ve bağlama» hakkına sahip olanlara da verilmiştir.
4 — Her Müslümanın sözü alınabilir veya alınmayabilir. Hatadan masun olan sadece Allah'ın Re-sulü'dür. Seleflerimizden bize ulaşanlar, Kitap ve Sünnete uygun olursa alırız, uymayan olursa yine Ki-
65
tap ve Sünnete müracaat ederiz. İht.iâf etmeleri yüzünden şahısları suçlayamayız. Onlan niyetlerine bı-rakırız. Üzerine herhangi bir amel bina edilmeyen meselelere dalmaktan şer'an yasaklandığımız bir zorlama verdir. Bundan kaçınmalıyız. Hükümleri fazla dallandırmaya gerek yoktur. Halen ilmin keşfetmediği âyetlerin mânasına dalmak doğru değildir. Aralarında meydana gelen ihtilâftan dolayı, sahabeler arasında bir üstünlük iddia etmek doğru değildir. Her birinin ceza veya mükâfatı niyetine göredir.
5 — İnsanların heva ve heveslerine uygun olarak getirdikleri bid'atler asılsız ve sapıklıktır. Çeşitli yollarla onlarla savaşmak farzdır. İbadetlerdeki izafî, arındırıcı ve özendirici bid'atler ise ihtilâf konusudur. Gerçekten delil ile ortaya çıkarmak mümkündür.
6 — Feri hükümlerde delilleri kavrayacak dere-. ceye ulaşmamış olanlar bir mezhebe tâbi olmalıdırlar. Mezhebe uyarken de onun delilini öğrenmeye çalışmalıdırlar. Böylece kendini irşad eden imamın doğruluğunu anlamış olur. Feri meselelerdeki fıkhî görüş ayrılığı, hiç bir zaman dinde tefrika, husumet ve kin doğurmamalıdır. Her müctehidin mükâfatı vardır İhtilaflı meseleler üzerinde, iyi niyet beslemek şartıyla ilmî araştırma yapmakta bir mani yoktur. Ancak bu durum araştırma yapanı, istenilmeyen mücadeleye ve taassuba sevketmemeüdir.
Risaleler 13
F.:5
66
7 — Allah Toala'yı tanımak, birlemek. noksanlardan tenzih etmek İslâm akaidinin en yüce ur surudur. Müteşabih olan âyet ve hadislere olduğu g.b: inanırız. Gerçek maksadını Allah'a bırakırız. Bu konuda ulemâ arasında meydana gelen ihtilâfa değinmeyiz.
«İlimde ileri gitmiş olanlar ise: «Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimiz katındandır.» derler.» (359)
8 ~ Salih kimseleri. Allah Taata'ya yaklaşmak için yaptıkları güzel amelden dolayı sevmek, onlara hürmet etmek gerekir. Evliyalar şu âyetle sabittir. «Onlar iman eden ve Allah'dan korkanlardır.» (370) keramet, şer'î şartların bulunması halinde sabittir. Ancak keramet ehlinin ne kendi kendilerine ne de başkalarına dünyada ve ahirette bir fayda veya zarar veremeyeceklerine inanmak şarttır. Kabirleri, hadis-i şeriflerde varid olduğu üzere ziyaret etmek sünnettir. Ancak kabirlerde olanlardan yardım dilemek, on-Jarı çağırmak, onlardan ihtiyaçlarının teminini istemek, onlara adakta bulunmak, ışıklandırmak, yüzünü sürmek büyük günahlardandır. Bu gibi bid'atlarla mücadele etmek lâzımdır. Allah'a duâ ederken başkasının yardımını istemek ihtilâf konusudur; akideyi ilgilendiren mesele değildir. Doğru iman ve mücadele bir nurdur. Allah onu dilediği kulunun kalbine ko-
(369) Âl-i imran; 7.
(370) Yunus; 63.
67
yar. İlham küşüfât, havatır ve rüya şer'î delil olamazlar. Ancak nassa uygun olurlarsa delil olurlar. Tılısım, muska, remil, fal, kehanet ve gayb bilme iddiası münkerattan olup, bunlarla savaşmak farzdır. Kur'an veya Hadisten bir âyet, bir hadis yazmak ta ise bir zarar yoktur.
9 — Kelime-i tevhidi getiren, farzları eda eden. Müslümanı bir ma'siyetinden dolayı kâfir kılamayız.
Ancak küfür lafzını kullanırsa veya dinde bilinmesi zarurî olan bir hususu inkâr ederse veya Kur'-an'ın sarih mânasını yalanlarsa veya Kur'an'ı İslâm kaidelerine ters düşecek şekilde tefsir ederse veya kendisini küfre götürecek bir iş yaparsa küfrüne hükmediniz.
10 — İslâm akla hürriyet vermiştir. Kâinatta istediği gibi araştırma yapabilir. İslâm, ilim ve ulemânın derecesini yükseltmiş ve her şeyin faydalı olanını bağrına basmıştır. «Hikmet mü'minin kaybıdır. Onu bulduğu zaman almaya herkesten daha lâyıktır.» Akıl ile şeriat kat'î olan hükümlerde çatışmaz. Bir ilmî gerçek, doğru bir şer'î kaideye ters düşmez.
Aziz kardeşlerim! Açıklamağa çalıştığım ve İslâm mütefekkirlerinin önüne koymak istediğim hususlar bunlardır.
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına ve kıyamet gününe kadar davetini yayanlara sa-iât ve selâm olsun.
KALBLERİ EN YÜCE HEDEF ETRAFINDA TOPLAMAK
Allah Taala'ya hamd olsun. Efendimiz Muham-med (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına ve davetini kıyamet gününe kadar yayanlara salât ve selâm olsun.
Aziz kardeşlerim! Sizleri Allah'ın yanında mübarek olan bir selâmla selâmlarım: Allah Taala'nın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Aziz kardeşlerim! Önce Mısır'da sonra da İslâm alemindeki Müslüman cemaatleri arasında, sırf amelî yönden meydana gelen çelişmeleri uzun müddet düşündüm. Mü'min ruhların buluşacağı, faal kalblerin yöneleceği ve beklenen kalkınmanın dayanacağı yüksek hedef etrafında toplanmak için yapılacak işleri uzun uzadıya araştırdım.
Kardeşlerim! İslâm Dîni birleşme*ve toplanma di-
70
an âyetlerini iyice düşünsünler, akıt sahipleri ibrst alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.» (371)
Kur'an-ı Kerim, geçmiş peygamberlerin davetlerini insanların gözü önüne koyarken İslâmî kaide ve esaslara uygun olan hükümlerini alıyor.
«Ey Muhammed sana geçmiş kitapları tasdik eden ve onlar» muhafazası altına alan Kur'an'ı hak olarak indirdik. Onların aralarında Allah'ın intiirdiğiy-le hükmet. Onların heva ve heveslerine uyarak sana gelen hcktan sapma!» (372) «Ey Muhammed Allah sana geçmiş kitapları tasdik eden hak bir kitap indirdi. İnsanların hidayete ermesi için daha önce de Tevrat ve İncil'i indirmişti. Şimdi ise, hak ile bâtılı ayıran Kur'an'ı indirdi.» (373)
Mademki Allah Taalr nın Kitabı daha önce inen davetleri tasdik ediyor. O halde onlarda geçenleri insanlara bir ibret ve faydalı ders elması ve kendi davetlerinin kaidelerini hatırlamaları için sergilemesi normaldir. Bu O'nun geçmiş Peygamberlerin getirdikleri daveti ele alma sebeplerinden sadeoe biridir.
Aziz kardeşlerim! Ruha hitabeden davet, davetlerin en kuvvetlisidir. Milletlerin bir hayattan başka bir hayata, bir halden başka bir hais dönmelerinin
(371) Sad; 29.
(372) Maide; 48.
(373) Âl-i imran: 3-4.
71
sebebi, ruhlara ve kalblere ulaşabilen ruhî davettir. Ruha hitabeden davet, insanların kalblerine ve ruhlarına yerleşince, bedenler, kuvvetler ve mevhibeler, insanların inandıkları o ruhî gücün gerçekleşmesi için çalışırlar.
Çeşitli milletlerin hayatında, tarihin yönünü değiştiren şey, ruha hitabeden davetlerdir. Sadece idarî düzeltmeler, felsefî görüşler, ilmî başarılar, milletlerin durumunu değiştirmez. Onları, halden hale, yaşayıştan yaşayışa sevkeden ruhî davetlerdir Rabbani davetlerin insanların kalkınmasındaki yeri gayet açıktır.
Dostlarım! İnsanlar gene! yaşayışlarında, yollarına, akıl ve ruhlarının verdiği ışık ile devam ederler. Ancck bu ışık zayıftır. Bütün hakikatleri idrâk etmeye yetmez. Bazı hakikatleri idrâk etse bile, özelliklerini kavrayamaz. Eksiktir, meseleleri doğru değerlendiremez. İşte bu yüzden, Allah Taala'nın rahmeti yetişerek, insan aklını, Peygamberler ve onlara gönderdiği vahy ile destekledi. Vahy yavaş yavaş iniyor, Peygamberler ise onu insanlara ulaştırıyordu.
İlâhî davet başkalarına benzemez. Onun insan ruhundaki etkisi çok derindir, o alîm ve habîr olan Allah Taala tarafından geldiği için her türlü hatadan masundur. O, Allah Taala'nın insanlara bir rahmetidir.
Kardeşlerim! Bu başlangıçtan sonra kendi ken-
72
dimize şu soruyu soruyoruz: Kur'an-ı Kerim'in getirdiği genel davet nedir?
Bu daveti öğrenmemiz için onu yüklenenleri öğrenmemiz gerekir. Bu davetleri yüklenenler, Aliah Ta-•ala'nın insanlara gönderdiği Peygamberlerdir. Kur'an-ı-Kerim bu peygamberlerden yirmibeşinin kıssasını bize nakletmiş, birçoklarını da bizden gizlemiştir. «Onlardan bir kısmını sana anlattık, bir kısmını da anlatmadık.» (374) _, .
En'am Sûresi'nde onsekiz peygamberin ismi geçmektedir.
«Bu İbrahim'e kavmine karşı ve<rdiğ!.miz delili-mizdir. Biz dilediğimizin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki, Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi iyi büendir.»
«Biz İbrahim'e İshak'ı ve Yakub'u bahşettik. Daha önce Nuh'u ve soyundan olan Davud'u, Sütev-man'ı, Eyvub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u da doğru yola sevk etmiştik. İşte biz iyilikte bulunanları böyle mükâfatlandırırız.» «Zekeriyya, Yahya, İsa ve II-yas'ı da hidayete erdirdik. Hepsi de salih kullarımız-dandt.»
«ismail, Elyasa, Yunus ve Lût'u da hidayete erdirdik. Hepsini de âlemlerden üstün kıldık.» (375) Diğer âyetlerde ise; Hûd, Salih, Şuayib, Zülküfe, idris
(374) (375)
Mümin; 78. En'am; 83-86.
73
ve son peygamber plan Muhammed (s.a.v.) zikredilmiştir.
İlâhî davetin bir özelliği de onu yüklenenleri Allah Taala'nın seçmesidir.
Peygamber, Allah Taala'nın daveti için seçtiği;. doğmazdan önce başlayıp Peygamberlik gelinceye kadar özel terbiyeye tâbi tuttuğu, O'na özel bir görev yüklediği insandır. «Allah meleklerden ve insanlardan elçiler seçer.» (376) «Allah peygamberliğini nereye vereceğini daha iyi bilir.» (377)
Peygambere Allah tarafından hidayet gelmiş ve hak gösterilmiştir.
Aziz kardeşim, Kur'an'daki genel davetleri öğrenmek için şu dört hususu incelemek lâzımdır:
1 — Davetin özelliği;
2 — Peygamberin şahsiyet ve mahiyeti;
3 — Peygamber gönderilen kavmin tutumu;
4 — Davetinin başarıya ulaşması için Peygamberin kullandığı vasıtalar.
Bu dört hususu incelediğinde Allah Taala'nın izniyle mükemmel denilecek bir neticeye ulaşırsın. Kur'an-ı Kerim'de zikri geçen davetleri bu taksimin ışığında incelediğin zaman, bazılarını geniş bir şekilde ele aldığını, bazılarına da kısa ve öz olarak temas
(376) Hac; 75.
(377) En'am; 124.
74
ettiğini görürsün. Burada şunu da foeiirteyjm ta, hu davetlerin bazılarının eseri hâlâ devam ederken bu~ zıları yok olmuş, sadece hatırlamamız için Kur'an-s Kerim'de zikri geçmiştir.
Kur'cn'da geçen en büyük davetler Nuh, İbrahim, Mûsc, İsa (a.s.) ile efendimiz Muhammed (s.a.v.)'in davetidir. Bu beş davet Kur'an-ı Kerim'de gayet geniş olarak açıklanmıştır.
Yukardaki davetlere geniş yer yerilmesinin sebebi gayet açıktır.
Çünkü Nuh (a.s.)'ın daveti, büyük bir kâinat hadisesinden önce başlayıp insanoğlunun yeniden istikrar ettiği zamana kadar devam etti. İbrahim (a.s.)'in daveti ise, Nuh (a.s.)'u takib eden birçok davetten sonra gelip, davetlerin "temeli olan tevhid akidesini sağlamlaştırdı. Daha sonra gelen Musa (a.s.) ise kâinatta büyük bir görev yüklenmek üzere Yahudüer'e gönderildi. İsa (a.s.)'nın da milletleri yönlendirmede büyük rolü olacağını Allah Taala biliyordu. Allah Tc-ala, Efendimiz Muhommed (s.a.v.)'in davetinin de en büyük ve son davet olmasını, bütün faziletleri içinde toplamasını, bütün milletlere şâmil olmasını murat etti. Davetin kitabı olarak da Kur'an-ı Kerim'i indirdi. Kur'an-ı Kerim'in de, davetin kitabı olduğuna göre, davetin esaslarını geniş olarak anlatması gayet normaldir.
Kur'an-ı Kerim'de geniş yer verilen davetlerden Nuh (a.s.)'un davetini hep beraber inceleyelim:
75
Nuh (a.s.)'un daveti kâinatı incelemek, puta tapmayı terketmek ve Aliah Tcala'nın birliğinr kabul etmek gibi esaslara dayanmaktaydı. Nuh (a.s.) gelerek kavminden puta tapmaktan vaz geçmelerini, Allah Taala'nın yarattığı büyük kâinatı düşünmelerini ve Allah'a yönelmelerini istemişti. Kısacası Nuh (a.s.)'un daveti öz tevhid ve samimiyetle Allah'a yönelmeye dayanmaktaydı. Kur'an-ı Kerim bu daveti geniş bir şekilde ele almıştır. Nuh (a.s.)'un davetini gayet açık olarak savunduğunu, güçlü bir hitabeye sahip olduğunu, muhaliflerine karşı sert bir tutum izlediğini, 950 sene yılmadan davetini devam ettirdiğini, bütün zorluklara karşı davetini tebliğden yılmadığını, kavminin ise çok kaba ve katı kalbli olduğunu, aralarından pek azının iman ettiğini açıklamaktadır.
Nuh (a.s.) davetini tebliğ ederken delil, mantık, açık ve kuvvetli mücadele, metodlarını kullanıyordu. Buna rağmen davetini kabul etmeyen kavminden umudunu kesti ve onlara beddua etti. Bunun üzerine Allah, O na yardım ederek O'nu ve O'nunla beraber iman edenleri büyük tufandan kurtardı.
Şimdi de Nuh (a.s.)'un davetinin bazı yönlerini Kur'an-ı Kerim'de takip edelim. «Doğrusu biz Nuh'u kavmine peygamber olarak gönderdik. O, kavmine: «Şüphesiz ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Ancak Allah'a ibadet edin. Ben sizin için can yakıcı bir günün azabından korkarım.»
«Nuh'un kavminden ileri gelen kafirler «Seni an-
76
cak bizim gibi beşer olmak görüyoruz. İçimizden sana basit görüştü en adi kimselerden başkasının tâbi olduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Büokis yalancı olduğunuzu sanıyoruz» dediler.» (378) Nuh (a.s.) ile kavmi arasındaki mücadele böyle devam ettikten sonra kavmi: «Ey Nuh, bizimle mücadele ettin ve mücadelede ileri gittin. Eğer doğru söyleyenlerden isen tehdit ettiğin o azabı bize getir.» dediler.» (379) Bir daveîçinin davet ettiği hayrın kendi elinden gerçekleşmesi tabiatıyla arzulcnan bir husustur. Bu yüzdendir ki, Allah Taala : «Daha önce iman edenlerden başka kavminden hiç bir kimse iman etmeyecektir. Yaptıklarından dolayı sakın üzülme»(380) buyurarak O'nu teselli etti. Daha sonra kavminden kurtuluş yolunu O'na gösterdi. «Gemiyi murakabemiz altında vahyettiğimiz gibi yap. Zalimler hakkında bana dua etme. Çünkü onlar boğulacaktır.» (381) Nuh, Rabbi'nin emrini yerine getirmek-için gemi yapmaya başladı. Kavmi bu hareketinden dolayı O'nunla alay ediyordu. «Nuh gemiyi yapıyordu. Kavminden ileri gelenler, O'na her uğradıklarında, O'nunla alay ediyorlardı. Nuh dedi ki: «Eğer siz bizimle alay ediyorsanız, biz de bizimle alay ettiğiniz
(378) Hud; 25-27.
(379) Hud; 32.
(380) Hud; 36.
(381) Hud; 37.
77
gibi sizinle alay edeceğiz.» (382) Helak olma vakti gelince Allah Taaia'nm emri geidi. «Emrimiz gelip su, ö tandırdan fışkırmaya başlayınca Nuh'a: «Her hayvan türünden birer çift, daha önce helakine hükmettiğimiz hariç aile fertlerini ve iman edenleri gemiye yükle.» demiştik. Nuh, kavminden iman ederlere dedi ki: «Siz gemiye binin onun yürümesi de durması da Allah'ın ismiyledir. Şüphesiz ki Rabbim çok defeden ve çok bağışlayandır.» Gemi onlarla dağlar gibi yükselen dalgalar üstünde seyrediyordu. O sırada Nuh, gemiden ayrı bir yerde bulunan oğluna : «Ey oğulcağızım bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerle beraber olma» diye seslendi.» (383) Kur'an bu kıssayı bize anlatırken, Nuh (a.s.) kavminin ne kadar katı kalbli olduklarını, hatta oğlu ile karısının bile kâfirlerle beraber olduğunu gösterdi. İşte: «Oğlu: «Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım» dedi. Nuh: «Bugün Allah'ın esirgediği hariç O'nun hükmünden koruyacak hiç bir şey yoktur.» dedi. Nihayet oğulla baba arasına bir dalga girdi. Böylece oğul boğulanlardan oldu.» (384) diyor. İşte O'nun karısı ile Lut (a.s.) karısı. Allah Taala onların hakkında şöyle buyuruyor: «Onlar salih kullarımızdan iki kulumuzun nikâhı altında İdiler. Koca-
(382) Hud; 38.
(383) Hud; 40-42.
(384) Hud; 43.
78
larına ihanet ettiler. Bu iki peygamber Allah tarafın-dan karılarına inen azaba engel olamadılar.» (385)
Nuh (a.s.)'un oğlu babasından ayrıldı, Nuh (a.s.) evlatlık bağının tesiriyle Rabbine şöyle nida etti: «Ey Rabbim, şüphesiz ki oğlum ailemdendi, senin ailemi helak etmeme vaadin haktır. Sen hükümdarların en adilisin.» dedi. (386) Nuh (a.s.)'un bu isteği, bir hikmeti açıklıyordu. Oğlu, O'nun davetine karşı gelmişti. «O iyi olmayan bir amel sahibidir.» (387) Bu âyet bize akide ehlinin arasındaki alâkanın neseb ve akrabalık olmayıp, iman ve prensipler olduğunu açıklıyor. «Mü'minler ancak kardeştirler.» (388) «Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalblerinizi birbirine ısındırdı da O'hun nimetiyle kardeşler oldunuz.» (389)
Resulullah (s.a.v.) «Selman bizdendir. Ehlibeyttendir.» buyurarak Acem olan Selman'ı Peygamber ailesine katmıştır. Ebu Leheb ise, Resulullah'ın amcası olmasına rağmen inkâr etmesi, aradaki akrabalık bağını koparmaya yetti. «Elleri kurusun Ebu Leheb'-in.» (390) Nuh (a.s.)'un daveti şu hitabı mübin ile sona erdi: «Ey Nuh, bizden sana ve seninle birlikte olan
(385) Tahrim; 10.
(386) Hud; 45.
(387) Hud; 46.
(388) Hucurat; 10.
(389) Âl-i imran; 103.
(390) Mesed; 1.
79
ümmetlere verilen emniyet ve bereket içinde in.» (391) Nuh (a.s.) ve kavminden iman edenler Allah Taala'-nın selâmeti ve bereketi ile toprağa ayak bastılar.
Aziz kardeşlerim! Nuh (a.s.) daveti öz tevhide ve insan ruhunu şirk ve zulümden kurtarmaya yönelik bir akideye dayanmaktaydı. Kavminin kabalığı yüzünden Allah TaaJa O'nu «Ey Nuh, bizden sana ve seninle birlikte olan ümmetlere verilen emniyet ve bereketler İçinde in.» (392) buyurmakla mükâfatlandırdı,
Allah Taala'dan bizleri bağışlamasını istiyorum. Efendimiz'e ve O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
(391) Hud; 48.
(392) Hud; 48.
cÂLEMLERİN RABBI OLAN ALLAH'A TESLİM OLDUM» (393)
(İbrahim (a.s.) Kıssası)
Allah Taala'ya hamd olsun. Efendimiz Muham-med (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına ve kıyamet gününe kadar davetini yayanlara salât ve selâm olsun.
Aziz kardeşlerim! Hepinizi İslâm selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Hamd olsun Allah Taala'ya ki. sevgi nimetinde birleşmeyi, kelimesinin yücelmesi uğrunda yardımlaşmayı bize nasib eyledi. «O ne güzel mevla ve ne gü-
(393) Bakara; 131.
Risaleler 13
F. : 6
82
zel yardımcıdır.» Kardeşlerim! Bizler kardeşlik ve ruhanî bir hava içinde toplandık. Toplantımızda, Allah Taala; büyük nimeti olan kardeşlik nimetini bizlere ihson etti. Bu yüzden kalblerimiz uyuşmuş, ruhlarımız kardeş olmuştur. Aramızda meydana gelen bu kardeşlik nimetinden duyduğumuz lezzeti, onu tatmayanlara tarif etmek mümkün değildir. Çünkü kalble-rin özlem ve şevklerini, cümlelerin tasvir etmesi mümkün değildir. Çünkü sevgi nimeti ve Allah rızası için oluşan kardeşlik ve bu kardeşlikten alınan lezzet, ruhî bir mânadır. Allah için sevişmeyenler onun şuuruna eremezler. Kısacası kardeşlik ve sevgi bir lezzettir, meyvadır. faydadır, onu gerçekten tatmayanlar anlamazlar. Allah cümlemizi sevgi etrafında toplasın, O, duaları işiten ve kabul edendir.
Aziz kardeşlerim, bu gece sizlere davet hakkında konuşmak istiyorum. Davetin üç aşaması vardır:
1 — Ulemânın daveti,
2 — Eğitimcilerin daveti.
3 — Mücahitlerin daveti.
Bu üç davetin her biri diğeri için tamamlayıcıdır. Ulemânın davetini iyi bilmeyen eğitimcilerin, davetine ulaşması mümkün değildir.
Ulemânın daveti tebliğe dayanır: «Sana düşen sadece tebliğdir.» (394) «Ey Peygamber Rabbinden
I
(394) Âl-i imran; 20.
83
sana indirileni tebliğ et.» (395) «Bu Kur'an sizi ve haberi kendilerine ulaşanları uyarmam için bana vahy olundu.» (396) Onlar insanlara helâl, haram, hak ve bâtıl ile ilgili hükümleri açıklarlar. Terbiyecilerin daveti ise, insanları, Allah'ın emrini kabul etmeleri ve yasaklarından kaçmaları için ikna eder. Helâl ve haramla ilgili hükümleri bilmeyenin başkalarını ikna etmesi mümkün değildir. Esasen İslâm daveti bir bütündür. Temeli iyilik, amel ve cihada dayanır. İslâm daveti bunların birini bırakıp diğerini almaktan hoşlanmaz. Müslüman helal ve haramı bilir, hakka sarılır ve bâtılla mücadele eder. Müslüman hem öğrenci hem işçi hem de askerdir. Bu üç özellik kendisinde bulunmayan Müslüman, kâmil değildir. Saf Sûresi'n-de bu üç özellik gayet açık bir şekilde zikredilmiştir. «Ey İman edenler, sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve peygamberlerine iman edip mallarınızla canlarınızla Allah yolunda cihad ediniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Böyle yaparsanız Allah günahlarınızı bağışlar ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve «adn» cennetlerindeki güzel yerlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur.» (397) Bu âyette ilim, amel ve cihad vardır. «Eğer bilirseniz» demekle ilme, «Allah'a ve Resulüne iman edersiniz» demekle amele, «malınız
(395) Maide; 67.
(396) En'am; 19.
(397) Saf; 10-12.
84
ve canınızla Allah yolunda savaşırsınız» demekle de cihada işaret etmiştir. İman, amel ve cihad olmadan kemâle ermek mümkün değildir. Resulullah (s.a.v.)'ın daveti de bu üç aşamadan meydana gelmiştir. Bu üç kaideyi uygulayanlar, dünya ve ahirette başarıya kavuşmuşlardır: «Böyle yaparsanız Allah günahlarınızı bağışlar ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve «Adn» cenrtetlerindeki güzel yerlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur. Sevdiğiniz bir şey daha vardır. O da Allah nezdinde bir yardım ve yakın zaferdir. Sen mü'minleri müjdele.» (398)
Burada size geçmiş davetlerden bir örnek daha vermek istiyorum:
Bir konuşmada sizlere İbrahim (a.s.)'ın davetinden bahsedeceğime dair söz vermiştim. İbrahim (a. s.J'ın davetinin konusu çok geniş ve uzundur. İbrahim (a.s.)'in daveti, davetlerin en büyüğüdür. Kur'an-ı Kerim de çeşitli sûrelerde bu davete işaret etmiştir. Ancak vaktin dar olduğunu da dikkate alarak bu davetin bazı yönlerini anlatmaya çalışacağım.
Aziz kardeşlerim, geçen konuşmamızda da anlattığımız gibi bir davetten bahsederken şu üç hususu iyi incelemek şarttır.
1 — Peygamberin şahsiyeti.
2 — Davetin mahiyeti,
3 — Peygamberin gönderildiği kavmin tutumu.
Saf; 12-13.
85
Kur'an-ı Kerim, İbrahim (a.s.) davetinde bu üç mânaya özel ilgi göstermiştir. Bu davetin zikredilme-diği sûre sayısı pek azdır. Bakara Sûresi'nde şu âyetleri beraber inceleyelim:
«İbrahim'e ve İsmaiJ'e «Evimi; tavaf edenler, orada oturanlar, rükû ve secde edenler için temizleyin.» dedik.» (399) Sonra aynı sûrede şu âyeti okuyalım: «Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? Onlara de ki: «Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah'ın bildirdiği, o yanındaki gerçeği gizleyenden daha zalim kim vardif-. Altah yaptıklarınızdan habersiz değildir.» (400). Sonrrf Âl-i İmran Sûresi'nde şu âyetleri okuyalım : «Ey kitap ehli. İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Muhakkak kî Tevrat da, İncil de, O'ndan sonra indirilmiştir/Hiç aklınızı kullanmaz mısınız? Diyelim ki siz bildiğiniz hususlarda tartışıyorsunuz. Peki bilmediğiniz hususlarda ne diye tartışıyorsunuz? Halbuki Allah bilir siz bilmezsiniz. İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan idi. Fakat O doğruya yönelmiş bir Müslümandı. Müşriklerden değildi.» (401) İbrahim (a.s.)'in kıssasını, En'am, Hud, Yusuf, İbrahim, Meryem, Şuara, Necm ve daha birçok sûrelerde müşahade etmekteyiz. Fakat bazı
(399) Bakara; 125.
(400) Bakara; 140.
(401) Âl-i imran; 65-
sûrelerde geniş olarak açıklanırken bazılarında kısaca temas edildiğini görüyoruz.
İbrahim (a.s.)'den faydalanmak ve Allah Taala'-nın «O, babanız İbrahim'in dinidir» diye buyurduğu bu mübarek atamızı kendimize örnek edinmek istiyoruz. O bizi devamlı hatırladı. Miraç gecesinde arkasını «Beyti memur»a vererek yedi kat göğün üstünde bize selâm gönderdi. «Ey Muhammed ümmetine benden selâm söyle ve onlara şöyle haber ver: «Cennet düz bir yerdir. Toprağı temiz, suyu tatlı, havası sâfdır. Ağaçların ise «Subhanallah velhamdulillah velâ ilahe illallah vellahu ekber.» der.» (*)
İbrchim (a.s.) devamlı bizi hatırladı ve hiç unutmadı. Bize göklerden selâm gönderdi. Allah Taala «Babanız» diyerek bizi O'na nisbet etti. Bizim en hayırlı ümmet olduğumuzu O'nu zikrederken açıkladı. «Doğrusu İbrahim'e, en yakın olanlar, O'nc tâbi olanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir.» (402) Biz de Allah'ın rızasını kazanmak için günde on defa O'nun ismini anıyoruz. «Allah'ım İbrahim'e ve O'nun âline rahmet ettiğin gibi, Muhammed ve âline de rahmet et. İbrahim ve âlini mübarek kıldığın gibi, Mu-hcımmed ve âlini de mübarek kıl. Sen hamid'sin, Me-cid'sin» dtye dua okuyoruz.
Bu kerim. Peygambere uymaya O'nu kendimize
i-; 2) Âl-i imran; 68. ~~
i*) Tirmizi: C. 9, s. 148'de; Müslim: B: îman'da rivayet etmişlerdir.
87
' güzel örnek edinmeye, O'nun davetini açıklayan âyetleri kalb gözü ile inceleyip ruhda tecelli eden mânayı daha iyi öğrenmeye çok ihtiyacımız vardır.
«Ey mü'minler, onlara şöyle deyin: «Biz, Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshck'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene iman ettik.» (403)
«Kitap ehli: «Yahudi ve Hıristiyan olun ki doğru yolu bulcsınız» dediler. De ki: «Hayır. Biz bâtılı bırakıp hakka yönelen İbrahim'in dinine uyarız. Ö Allah'a ortak koşanlardan değildi.» (404)
Bu âyetleri okuduktan sonra bunun bir görev olduğunu daha iyi anlarız. İbrahim (a.s.)'e, yer ve gök alemleri keşfoJunduktan sonra, Alîm ve Habîr olan Allah Taala'nın kuvvetinden kesin ve açık delillerini gördü. Bu kâinatı bir nizam üzere yöneten, büyük Rabbine şüphesiz ve derin bir inançla iman etti.. O'nun imanı büyük bir yakîne dayanıyordu. O'nun imanı, görme ve müşahedeye dayanıyordu. «Yekinen iman edenlerden olsun diye İbrahim'e göklerin ve yerin muhteşem mülkünü öylece gösteriyorduk.» (405) «Bir zaman İbrahim: «Rabbim ölüleri nasıl diriltirsin bana göster.» demişti. Allah da Inanmryor musun? dedi. İbrahim «Evet inanıyorum» dedi. Allah: «Öyle ise dört
(4CI) Bakara; 155. (404/ Bakara; İÎS (405) En'am;. 75.
88
tane kuş al, onları kendine alıştır. Sonra da kesip, bir dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.» (406) İbrahim (a.s.)'in imanı ve yakîni kuvvetli idi. O'nun akidesi sathî veya şeklî değil, aksine kalbine yerleşmiş ve O sağlam bir teslimiyetle Allah'a teslim olmuştu. Bu yüzden de daveti ve milleti «İslâm» olarak adlandırdı. Gerçek tevhidin ilk kerpicini koyanın kendisi olduğu gibi. Hanif akidesinin de imamı idi. «Rahbı ona: «İslâm ol» dediğinde İbrahim: Âlemlerin Rabbt olan Allah'a teslim oldum» demişti.» (407)
O'nun teslimiyeti, iki olay karşısındaki tutumunda açık bir şekilde kendini göstermiştir:
Birincisi. Allah Taala'nın dışındakilerle alâkasını kesmesi, ikincisi ise. her şeyini Allah Taala'ya feda et-, mesidir.
Birinci tutumu, ateşe atıldığında Cebrail (a.s.)'in gelerek «bir ihtiyacın var mı?» diye sorduğunda; «Sana hic bir ihtiyacım yoktur. Allah Taala'dan olursa ne güzeldir.» buyurması, Cebrail (as.) «Allah'dan iste sana yardım etsin» dediğinde; «Allah'ın durumu bilmesi benim isteğime ihtiyaç bırakmaz» demesi ve bunun üzerine Allah Taala'nın: «ffy ateş, İbrahim'e
(406) Bakara; 26:.
(407) Bakara; 131.
89
karşı soğuk ve selamet ol.» (408) buyurmasıyla kendini göstermiştir.
ibrahim (a.s.), bütün canlılardan umudunu keserek Allah Taala'ya yöneldi. Allah Taala da O'na yardım elini uzatarak düşmanlarını perişan etti. «Onlar İbrahim'e bir tuzak kurmak istediler fakat biz kendilerini en büyük hüsrana uğrayanlar kıldık.» (409)
İkinci tutumu ise gördüğü rüyadan sonra meydana geliyor. O'nun bu tutumu tarihte emsaline rastlanmayan bir olaydır. Bu olay O'nun teslimiyetinin canlı bir örneğidir. Bundan dolayıdır ki, Allah bu olayı ebe-dîleştirdi ve olayın geçtiği o mübarek yeri ziyaret etmeyi Muhammed Ümmetine farz kıldı.
Kendisi, yaşı ilerlemiş bir ihtiyar; karısı ise. kısır, çocuk doğurmuyor. Bütün emeli aziz ve sevimli bir çocuğa kavuşmaktır. Allah Taala bu isteğini kabul ederek kendisine hiç bir kimseye nasıb olmayan halim, bilgili ve necib bir çocuk hibe ediyor. Çocuk yaşıyor, büyüyor ve yürümeye başlıyor. Kalbe en yakın ve babanın gözbebeği olduğu yürüme çağında İbrahim (a.s.)'e onu eliyle kesmesi için emir geliyor. Bu imtihana dikkat edelim ve ibret alalım. İbrahim, Allah'ın emrine uyarak : «Yavrucuğum, ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum bak ne dersin» dedi.» (410) İsmail ise bütön inanç ve teslimiyetini izhar
(408) Enbiya; 69.
(409) Enbiya; 70.
(410) Saffat; 102.
80
ederek: «Babacığım emrolunduğunu yap. İnşaollah beni sabredenlerden bulacaksın» dedi. (411) Sanki: «Bu teslimiyet benden gelmiyor, bu Allah'ın bir lütfu-dur, onu dilediğine verir» diyor: «İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.» (412) «Her ikisi de Allah'ın emrine boyun eğdi.» (413) İşte burada ibrahim (a.s.) imtihanı kazanıyor. Şüphesiz bu fedakârlık kesin iman ve yakînin bir neticesidir. «Yakinen iman edenlerden olsun diye ibrahim'e göklerin ve yerin muhteşem mülkünü gösteriyorduk.» (414)
Aziz kardeşim! Allah Taala, İbrahim (a.s.)'e daha birçok özellikler ihsan etti. Çok delil getirmede ve hazır cevaplılıkta emsali yoktu. Mücadelede kimse kendisini mağlup edemezdi. Davetinde de gayet nazik idi. İnsanları yavaş yavaş yola getirmeğe çalışırdı. «Şüphesiz ki biz daha önce İbrahim'e hakkı bulma kabiliyeti verdik. Biz O'nun peygamberliği yükleneceğini biliyorduk.» (415) Nemrud'u davet ederken : «Benim Rabbim dirilten ve öldürendir.» (416) diyordu. Nemrud : «Ben de diriltir ve öldürürüm.» (417) deyince İbrahim: «Allah Güneşi doğudan getiriyor, sen de onu
(411) Saf f at; 102.
(412) Saffat;102.
(413) Saf f at; 103.
(414) En'am; 75.
(415) Enbiya; 51.
(416) Bakara; 258. Bakara; 258.
91
batıdan getir de görelim» dediğinde inkâr eden şaşıp kaldı.» (418) Kavmi ile arasında geçen şu münakaşaya dikkat edelim: «O bir zaman babasına ve kavmine : «Tapıp durduğunuz bu heykeller de nedir?» dedi. Onlar da: «Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk» dediler.»
«İbrahim: «Doğrusu siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz» dedi.»
«Onlar da «Sen bize hakikati mi getirdin? Ciddi mi söylüyorsun yoksa şakacılardan mısın?» dediler.»
«İbrahim: «Hayır sizin rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir. Onları O yaratmıştır. Ben bunlara şahadet edenlerdenim. Allah'a yemin ederim ki siz dönüp gittikten sonra putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.» dedi.»
«Nihayet İbrahim büyüğün dışındaki bütün putları paramparça etti. Belki müracaat ederler diye onu sağlam bıraktı.»
Kavmi: «ilahlarımıza bunu kim -yaptı? Muhakkak o zalimlerden biri olmalı.» dediler. Bazıları: «ibrahim denilen bu gencin onlara dil uzattığını işitmiştik» dediler. Bunun üzerine kavminin ileri gelenleri «Öyleyse onu insanların gözü önüne getirin. Olur da şahitlik ederler» dediler.
İbrahim'i getirdikten sonra «İlâhlarımıza bunu sen mi yaptın ey ibrahim?» dediler.
(418) Bakara; 258.
92
İbrahim: «Bilakis onları şu büyüğü kırmış olmalı, sorun onlara eğer konuşuyorlarsa?» dedi.» (419) «Sonra mahcubiyetlerinden başlarını eğdiler : «Bunların konuşamayacağını elbette ki sen de biliyorsun.» dediler.
İbrahim : «O halde siz, Allah'ı bırakıp size hiç bir fayda ve zarar veremeyen putlara mı tapıyorsunuz? Yuh olsun size ve Allah'ı bırakıp taptıklarınıza. Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?» dedi.» (420)
İnsan ruhu hemen hakkı kavramıyor. Onu, insan gururu ve şeytan vesvesesi devamlı haktan döndürmeye çalışıyor. İnsanın temiz fıtratı kötü etkenlerle kapandığı zaman, bak ne hale geliyor. «Kavmi: O'nı yakın da ilâhlarımıza yardım edin, şayet bir şey ya pacaksınız.» dediler.» (421) Bu delil karşısında batı şerefleri harekete geçiyor. «Biz de: «Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve selamet ol! dedik.» (422) Fakat Allah Taala'nın himayesi mü'minleri âsilerden kurtarıyor.
Her şeyden arındıracak bir iman, kuvvetli delil, davette yumuşak davranma ve güzel ahlâk. İşte bunlar İbrahim (a.s.)'in özellikleri idi.
Allah Taala'nın rızasına kavuşmak ve tevhidi yer
(419) Enbiya; 51-63.
(420) Enbiya; 65-67.
(421) Enbiya; 68.
(422) • Enbiya; 69.
93
yüzünde payidar etmek için İbrahim (a.s.)'e uymaya ve O'nun metodunu kullanmaya çok ihtiyacımız vardır.
Sözümü bitirirken benim ve sizin bağışlanmanızı
Allah'tan dilerim.
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e. O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
cALLAH KATINDA EN ŞEREFLİ OLANINIZ, EN TAKVA SAHİBİ OLANINIZDIR.» (423)
(Musa (a.s.) Kıssası)
Allah Taala'ya hamd olsun. Efendimiz Muham-med (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına ve davetini kıyamet gününe kadar yayanlara salât ve selâm olsun.
Değerli kardeşlerim! Allah'ın mübarek ve güzel selâmı ile sizleri selâmlıyorum. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Resulullah (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: «Allah'ın evlerinin birinde toplanıp O'nun Kitabı'nı okuyanlar ve aralarında müzakere edenleri muhakkak ki Allah'ın rahmeti kuşatacak, melekler on-
(423) Hucurat; 1-3.
96
lan çepeçevre saracak ve Allah meleklerin yanında onları anacaktır.»
«Ameli gevşek olanın imdadına nesebi yetişmez.» n
Görüyorsunuz ki mübarek bir yerde toplanıp Allah'ın Kitabı'nı okuyanları, aralarında, O'nun mânasını düşünenleri, Allah Taala'nın rahmeti kuşatacaktır. Üzerlerine O'nun huzuru inecektir. Allah Taala, yanındaki meleklere onları medhedeçektir.
Kardeşlerim! Sizlerin dikkatini de. benim burada duyduğum şevk, sevgi ve kardeşliğe çekmek istiyorum. Çünkü buradaki konuşmalarımız, sadece ilmî veya ruhî yönden istifade etmek gayesini gütmüyor. Bez bu toplantıda sadece sizlere birçok ilmî gerçekleri sunmayı veya ruhlarınıza etki yapmayı hedef almıyoruz. Zira Allah Taala'nın Kitabı'nı okuyan ve düşünen kimsenin bu iki neticeye ulaşacağından şüphe yoktur. Evet ben sadece bu iki mânayı kasdetmi-yorum. Benim gayem amelî yönden istifade etmektir. Bu toplantıda bir araya gelip tanışmamız, buluşmamız, birbirimizden ünsiyet peyda etmemiz, karşılıklı görüşmeden mutluluk duymamız; ruhlarımızın birbirini arzulaması, kalblerimizin birleşmesi, düşüncelerimizin birbirine çarpması, hepimizi çok sevindirmektedir.
(•) Tirmizi: C. 8. s. 142; Müslim : K. Zikir; Ebu Davut : H. 1455.
97-
Gelin bu buluşmalarda az veya çok amelî yönümüzü inceleyelim:
Aziz kardeşlerim! Ben bu buluşmaiarın. tanışmak ve anlaşmak için bir fırsat olduğuna inanıyorum. İnanın ki, bazen konuşmak istememekle beraber buluşmamızdan büyük mutluluk duyuyorum. Bazen nefis konuşmak istiyor, bazen de içine kapanıp konuşmak istemiyor. Fakat inanın, bugün ve bu saati büyük bir iştiyakla bekliyorum. Ruhlarımızın ve kalblerimizin buluşmasında, Allah için birbirini sevmelerinde büyük hayır ve büyük mükâfat vardır. Resuiullah (s.a.v.): «İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.» buyurmaktadır. (*)
Mü'min şevktir, duygudur, hayattır. Mü'minin kalbi zengin ve doludur. Mü'min, yumuşaktır, nereye gitse uyum sağlar.
Mü'minin bu şevk, özlem ve coşkusu nereye yönelir?
Allah Taala bu şevk ve coşkuyu önce zâtına, sonra Peygamberine, sonra hayra, sonra da mü'min kardeşlere yöneltir. Böylece mü'min önce Allah Taala'nın, sonra Resulullah (s.a.v.)'in, sonra da mü'min kardeşlerinin sevgisini, sonra da hayrını kazanır.
(•) Tirmizi: C. 7. s. 330; Müslim : İman bahsinde rivayet etmiştir.
Risaleler 13
F.: 7
98
Tekrar söylüyorum : Allah Taala'nın Kitabı'na balkılarımızdan gayemiz sadece mü'min kalbini Rab-banî Kitaba yöneltmek, böylece mü'min kalbler arasında gerçek bir bağ meydana getirmektir.
Kalblere Allah'ın Kitabı'nın esrarı zahir olunca, tasavvufçuların felsefesinden; mücadelelerin cedelin-den uzak faydalı bir ilme kavuşur. Allah Taala ona fıkıh ilminin en incesini, tasavvufun en temizini, tevhidin en yücesini verir.
Tekrar ediyorum: Allah Taala'nın Kitabı'na bakışımızdan gayemiz ilmî araştırma değildir. Gayemiz kalbimizi O'nun kitabına bağlamaktır. İnanın, Peygamberimiz (s.a.v.) o mübarek topluluğu büyük bir ilim veya çok malûmatla terbiye etmedi; onların iç dünyasını temizledi. Ruhlarını aydınlattı, onları «Meleil a'la»ya kavuşturdu. Allah onlara hikmet verdi: «Kime de hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur.» (424).
Resulullah (s.a.v.)'m, Kur'an'dan başka bir tezi ve mescidden başka bir okulu yoktu. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.a.) ve diğer sahabeler bu okuldan mezun oldular. Sen bu okuldan daha iyi. daha temiz ve daha riebil bir okul gördün mü?
Tabanı çakıl, tavanı hurma dalı ile örtülmüş bir evde, Allah'ın evinde oturmuş göklerden kendilerine gelecek emirleri bekleyen bir ümmet gördün mü? Bu
(424) Bakara; 269.
99
okulda; insan faziletlerinin tamamını bünyesinde toplayan emsalsiz bir topluluk, bu kültür, bu ruhî temizlik, hiç bir tarafından bâtıl gelmeyen Kur'an-ı Kerim sayesinde meydana gelmiştir.
Bugün bizlerin de böyle bir üniversiteye şiddetle ihtiyacımız vardır. Rahmet ve âyetlerin' indiği, Allah Taala'nın nurunun parladığı, bir kürsüye ihtiyacımız vardır. O öğretmenlerin öğretmenine ihtiyacımız vardır. Kalblerimizin Kur'an'a bağlanmasına ihtiyacımız vardır. Kur'an'ı sahabelerin anladığı gibi anlamaya ihtiyacımız vardır.
Tekrar söylüyorum : Gayemiz Allah Taala'nm Kitabı üzerinde münakaşa ve mücadeie etmek değildir, gayemiz O'nu iyi anlamaktır. •
Bu gece sizlere Musa (a.s.)'nın kıssasını anlatmak istiyorum. Şayet O'nun kıssasını ilmî olarak araştıracak olursak üç seneden, fazla bir vaktimizi alır. Fakat biz bu gece. sadece bazı yönlerini anlatmakla yetineceğiz.
Musa (a.s.)'nın risaleti, Kur'an-ı Kerim'in 20 sûresinde zikredilmiştir. En çok Bakara, Nisa, Maide, Araf, Yunus, Hud. İsra, Kehf, Meryem, Tâhâ, Mü'mi-nûn, Furkan, Şuara. Nemi, Kasas, Gafir, Zuhruf, Kamer. Zariyat ve Naziat sûrelerinde geçmiştir.
Bu sûrelerde Musa (a.s.)'nın kıssası belagat. i'râb. îcâz ve müsavat çeşitlerini ihata ediyor. Bakara sûresinde : «Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi ve sizi bir zaman âlemlere üstün kıldığımı hatırla-
100
yın.»(425) âyetinden başlayıp «Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Siz hayır işlerde yarışın. Nerede olursanız olun. Allah hepinizi biraraya toplayacaktır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.» (426) âyetine kadar devam ediyor. Tâhâ Sûresi'nin dörtte üçü Musa (a.s.)'nın kıssasından bahsediyor. «Ey Muhammed, Musa'nın kıssası sana ulaştı mı? O bir zaman Medyen'den Mısır'a giderken bir ateş gördü. Ailesine: «Siz burada durun ben bir ateş gördüm, belki ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösteren bulurum» dedi.» âyeti ile başlıyor; «Ey Muhammed: İşte böylece biz sana geçmişlerin haberlerinin bir kısmım anlatıyoruz. Şüphesiz ki biz nezdimizden sana bir kitap verdik.» (427) âyeti ile sona eriyor. Kasas Sûresi'nin başından «Ey Muhammed: Biz Musa'ya nida ettiğimiz zaman sen Tur' tarafında değildin. Fakat bu Rabbın tarafından bir rahmettir.» (428) âyetine kadar devam ediyor. Duhân Sûresi'nde: «Şüphesiz biz onlardan önce firavun kavmini de imtihan etmiştik. On-.lara çok şerefli olan Musa Peygamber gelmiştir.»(429) âyeti ile başlıyor, «Gerçekten Biz, İsrailoğullarını bilerek âlemlere üstün kılmıştık.» (430) âyetine kadar
(425) Bakara; 47.
(426) Bakara; 148.
(427) Tâhâ; 99.
(428) Kasas: 46.
(429) Duhan; 17.
(430) Duttan; 32.
101
devam ediyor. Kamer Sûresi'nde ise Musa (a.s.) kıssasına şu âyet işaret ediyor: «Şüphesiz firavun kavmine de uyarılar gelmişti.» (431)
Hud Sûresi'nin dörtte birini. Zuhruf Sûresi'nin ise dörtte birine yakın bölümünü işgal ediyor.
Aziz kardeşlerim! Kıssanın bu şekildeki tevzii bir beliğ mucizeye dayanıyor. Bir münasebetten dolayı kıssayı zikrediyor ve kıssayı ona misal veriyor. Kur'-an-ı Kerim kıssaya büyük önem verirken İslâm ümmetinin dikkatini tarih, terbiye ve irşad yönünden kıssanın tesirinin büyük olduğuna çekmek istiyor..
Kıssalarda, geçmişteki olaylardan faydalanılması hedef alınıyor. Seleflerimiz bu mânaya çok önem vermişlerdi. Sad b. Vakkas (r.a.): «Çocuklarımıza Re-sulullah'ın gazvelerini anlatıyoruz ve Kur'an'ı öğretiyoruz.» demiştir.
Geçmiş tarihimizi okuduğunuzda görürsünüz ki büyük ölçüde rivayete dayanmaktadır. Bu da kıssaya verilen önemden doğmaktadır. Fakat sonra gelen Müslümanlar tarihlerini unutup başkalarının tarihine yöneldiler.
Aziz kardeşlerim! Bir kardeşim okullardaki din eğitimi metodunu sordu. Ona; «Okullardaki din eğitimi metodu hatalıdır.» dedim. Çünkü çocuklarımıza Resulullah'ın Mekke ve Medine'deki sîretini. eğitimini, ibadetini, ahlâkını, savaşlarını anlatmıyoruz. Me-
(431) Kamer: 41.
102
selâ: Fil kıssasını anlatıp ezberletmekle başlamalıyız. Sonra Resulullah (s.a.v.)'ın validesinin ölümünü anlatmalıyız. Sonra Duhâ Sûresi'ni ezberletme!iyiz ve olayları böyle takib ederek devam etmeliyiz.
Almanlar öğretimde kıssayı eğitimin temeli saymışlardır. Talebeler, coğrafya, tarih ve jeoloji ilimlerini bu kıssalardan öğrenirler.. Müslümanlar da Kur'-an-ı Kerim'deki kıssalara yönelseler, din ve tarih öğretiminde eğitimin esası kabul etseler, kurtuluşa ererler ve diğer milletlere örnek olurlar.
Kardeşlerim! Sizden biri: «Kur'an-ı Kerim niçin İsrailoğullarının kıssasına özel bir inayet gösterdi? Ve Kur'an'ın büyük kısmını işgal etti?» diye sorabilir. Bunun birkaç sebebi var kardeşlerim:
1 — Bu insan ırkı nefsinde yer etmiş kuvvetli bir ruhanî feyze sahipti. Çünkü kerim bir nesilden geliyordu. Bu yüzden hayret verici bir hayatiyete sahipti. Ancak bu hayatiyeti daha sonra kötüye kullandı, faydasız şeylerde harcadı.
Bu ırk İbrahim'in oğlu İshak'ın oğlu Yakup'tan geliyordu. Ruhanî özelliği büyükten büyüğe miras olarak geldi. Resulullah (s.a.v.) bir hadislerinde: «Kerim oğlu kerim, kerim oğlu kerim, İbrahim oğlu İshak, O'nun oğlu Yakub, O'nun oğlu Yusuf'tur.» buyurmuştur. (•) Dört ceddin hepsi Peygamberdir. Bu konuda Allah Taala şöyle buyuruyor:
C) Tirmizi : C. 2. s. 277, H. No. 3115 (Humus b.).
103
«Musa kavmine şöyle demişti: «Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. O içinizden Peygamberler çıkardı. Sizi hükümdarlar yaptı. Ve âlemlerde hiç bhr kimseye vermediğini size verdi.»
(432) Zamanın insanlarına üstünlükleri konusunda da : «Biz bilerek onları âlemlere üstün kılmıştık.» (433) buyuruyor.
2 — Bu ırk, hiç bir ırko nasib olmayan bir can-hlığa sahipti. Canlılık onların tezkiyesinin kaynağı olması yanında, gururlarının da kaynağı oldu. Şu âyetin belirttiği insanî mefhumu unuttular. «Ey insanlar, muhakkak ki sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Bir-birinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Elbette ki Allah nezdinde en şerefli olanınız takva sahibi olanınızdır.» (434)
3 — İsrailoğulları insanoğlunun tanıdığı en eski semavî kitaba varis oldular.
4 — önce bedevi hayatı yaşıyorlardı. Sonra toparlandılar, sonra düşmanın zulmüne uğradılar, sonra hürriyetlerine kavuştular, daha sonra renk değiştirdiler. Kur'an-ı Kerim'i incelediğinizde bu mânaların tamamına vakıf olursunuz.
Musa (a.s.)'nın daveti Mısır'da başladı. İsrailoğul-
- (432) Maide; 20.
(433) Duhan: 32.
(434) Hucurat; 13.
104
larının yeri Filistin olmasına rağmen Mısır'da bulundular. Onları ilk önce Mısır'a yerleştiren Yueırt (a.s.) idi. «Şu gömleğimi götürüp babamın yüzüne koyun. Gözleri görür hole geür. Bütün çilenizle birlikte bana gelin.» (435) Sonra şöyle dedi: «Allah'ın izniyle huzur ve emniyet içinde Mısır'a girin.» (436) Yusuf (as.) Mısır'ın doğusunda sahrada anlara yer verdi. Şehre yerleşmelerini istemedi. O zaman putperest olan Mısırlılara karışmaları halinde imtizaç edemeyeceklerini düşündü. Yakup ve torunları muvahhit idiler, bu yüzden Mısırlılarla aralarında bir dinî mücadelenin baş göstermesini istemedi. Allah Taala, Yusuf (a.s.)'u kıssa ederek şöyle buyuruyor: «Ben Allah'a iman etmeyen, ahireti inkâr eden bir kavmin dininden uzaklaştım. Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine sarıldım. Herhangi bir şeyi Allah'a ortok koşmak bize yakışmaz. Bu Allah'ın bize ve insanlara bir lütfudur, fakat insanların çoğu yine de şükretmez.» (437) Şu âyete kadar devam ediyor: «Doğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.» (438)
Yusuf (a.s.) burada kendisi ve babalarının inançlarının hanif bir akideye dayandığını isbat etti. Ve bu yüzden muvahhitlerle putperestleri ayırmak istedi.
(435) Yusuf; 93.
(43G) Yusuf; 99.
(437) Yusuf; 37-38.
(438) Yusuf; 41.
105
Bunları söylerken ben ve sizlerin bağışlanmasını istiyorum.
Peygamberimize, O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
«BEN VE PEYGAMBERİM ELBETTE GALİP GELECEĞİZ.» (439)
(Sahabenin Daveti)
Allah Taala'ya hamdolsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına, davetini kıyamet gününe kadar devam ettirenlere salât ve selâm olsun.
Sizleri Allah Taala'nın selâmı ile selâmlarım, Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Aziz kardeşlerim! Çoğu zaman ruhumda belirli mânalar oluşuyor. Fakat genellikle bu mânalar, dar vetimizin samimi gaye ve hedefleri etrafında yoğunlaşıyor. Ruhumun telâkki ettiği bu mânaları, sizlere ifade etmeye çalışıyorum. Gayem, sizlerin d« ruhla-
(439) Mücadele; 21.
108
rında aynı mânaların oluşması ve onları kardeşlerimize aktarma imkânına haiz olmanızdır.
Resulullah (s.a.v.)'ın mevlidi hakkında verdiğim konferansta nefsimin telâkki ettiği mânalar şunlardır : İslâm davetinin başlangıçtaki başarısının sırrı sadece Müslümanların çok çalışmasından veya nizamlarının inceliğinden değildi. İslâmî niza\ı ve Müslümanlara verilen vazifeler gayet koluydı. Kanunları Romalılardaki gibi karışık, medeniyetleri Farslarınki gibi muhteşem değildi. Hindliler gibi saflıkları da yoktu. Buna rağmen davetleri tarihi dehşete düşürecek bir zafere kavuştu. O halde bu zaferin sırrı ne idi? Bana göre bu zaferin sırrı seleflerimizin ruhunda kök salan üç inançtadır. Her Müslümanın düşüncesinin bu üç inanca yönelmesi farzdır.
Bugünkü konuşmam bu üç inanç etrafında ola-cak*ır.
Aziz kardeşlerim! Bana öyle geliyor ki, Kur'an-ı Kerim. Peygamber (s.a.v.)'in mübarek hayatı ve O'-nun Allah'ın Kitabı'ndan kaynaklanan davetinde uyguladığı siyaseti, ilk Müslümanların kalb!erine bu üç mânayı yerleştirmiş ve onların zaferlerine esas teşkil etmiştir.
Seleflerimizi zaferden zafere götüren bu akide şunlardır:
1 — Davetlerine raassubları, bu uğurda zayıflamadan, gevşemeden çalışmaları, davetlerini başka-
109
larıyla kıyaslamayacak kadar yüceltmeleri, davet uğrunda yok olmayı göze almaları, zaferlerinin sebeple-rindendi. Kur'an-ı Kerim ve Resulullah (s.a.v.) bu mânayı kalblerine ve ruhlarına yerleştirdi. Davetlerinin en yüce davet olduğuna, hayır ve saadeti bünyesinde topladığına, davetlerinin dışında kalanların şer ve mutsuzluk getirdiğine samimiyetle inandılar. Onların yanında; Fars medeniyeti ve bu medeniyetin getirdiği kültür, refah ve ümran; Kisra'nın sarayları ve sarayda bulunan o müthiş san'at eserleri, hurma ile örtülü Mescid-i Nebevi'nin yanında beş para etmezdi. Acemlerin muhteşem yaşayışları ve kuvvetleri; omuzlarına attıkları ihramın yanında hiçti. Onların mal. çiftlik ve ülkeleri ellerinde bulunan arpa ve hurmanın yanında bir değer taşımıyordu. Onların edebiyat, şiir ve sanatlarını içine alan ilim ve kültürleri Hz. Ömer (r.a.)'in konuştuğu kelimelerin birine bile eşit değildi. Çünkü sahabenin daveti semavî idi. Yeryüzünde adalet ve insafı payidar kılmak için gelmişti.
Bir Müslüman, Kayser'in köşküne girer ve oradaki bolluk ve refah görüntülerini görürdü de, kendisi için hazırlanan koltuk ve yastığın üzerine oturmazdı. «Resulullah bizi yastıklarınızın üzerine oturmaktan men etti» derdi.
Amr bin As, Hz. Ömer (r.a.)'e bir mektup yazarak, Romalıların, İskenderiye kentinde bıraktıkları kitapları tercüme etmek için izin istedi. Ömer (r.a.): «Hayır. Olduğu gibi bırak» diye cevap verdi. Hz. Ömer
110
(r.a.)'in gayesi, semavî olan İslâm medeniyetini korumaktı. Sağlam esaslara dayanan ilâhî şua'nın, beşer aklının meydana getirdiği değersiz şeylerle kirlenmesini istemiyordu.
Kardeşim! Bizim yolumuz ve hayatımız Kur'an'dır. Kur'an, her şeyi bize açıklamıştır. Eğer Kur'an'ın dışındaki kitaplarda, O'nun ihtiva ettiği genel esaslara ters düşen bir mâna varsa, bizim ona ihtiyacımız yoktur. Kur'an-ı Kerim, Peygamber fs.a.v.)'in mübarek hayatı ve O'nun siyaseti, davetimizle öğünmemizi ve O'nu bütün davetlerden üstün kabul etmemizi tavsiye ediyor.
¦ Diğer semavî davetler de, bizim davetimize eşit değildir. Çünkü onlar başlangıç, bizim davetimiz ise sonuçtur. Yeryüzünün hikmetleri de onunla boy öl-çüşemez. Çünkü onlar beşer yapısıdır, davetimiz ise her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah Ta-ala'nın yapısıdır.
Aziz kardeşlerim! Bunları böyle kabul etmek, bir Müslüman topluluğun kalkınması için şarttır. Allah Taala bizlere şunları emrediyor:
«Sana geçmiş kitapları tasdik eden ve onları muhafazası altına alan Kur'an'ı hak ile indirdik. Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet.» (440)
«Ey Peygamber! Biz bu Kur'an'ı indirmek suretiyle sana kıssaların en güzelini nakletmiş oluyoruz.
(440) Maide; 48.
111
Oysa daha önce senin bunlardan haberin yoktu.» (441)
«Allah, sözlerin en güzeli olan Kur'an'ı, âyetleri birbirine benzeyen, karşılıklı hükümleri zikreden bir kitap olarak indirmiştir. O Kur'an'dan Rablerinden korkanların derileri ürperir. Sonra dertleri ve kalbleri Allah'ın zikrine karşı yumuşar.» (442)
Allah Taala, Peygamberini ve mü'minleri Kur'an'ın dışındakilere tabi olmamaları için uyarıyor:
«Sonra ey Muhammed, Biz seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy. Hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma. Onlar, Allah'tan gelen hiç bir şeyi senden uzaklaştıramazlar. Şüphesiz zalimler birbirinin dostudurlar. Muttakilerin dostu ise Allah'tır.»
«Bu Kur'an, insanların kalb gözünü açan bir nûr, kesin bilgi edinmek isteyen bir topluluk için de bir hidayet rehberi ve bir merhamet kaynağıdır.» (443)
«Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların heva ve heveslerine uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptıranlarından sakın. Eğer Allah'ın hükmünden yüz çevirirlerse, bil ki Allah bir kısım günahları sebebiyle, onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların birçoğu fasıktırlar.» (444) «Rabbinizden size İndirilene uyun. O'ndan başkala-
(441) Yusuf; 3.
(442) Zümer; 23. (4-3) Casiye: 18-20.
'(¦»-.-i) Maide; 49.
112
rını dost edinip de kendilerine uymayın. Ne kadar az öğüt dinliyorsunuz.» (445)
0 zamanki mü'minlerin kalbine; Resulullah (s.a. v.)'ın getirdiği davetin dışındaki davetlerin gereksizliği yerleşmişti. Ebu Bekir (r.a.)'in «Devemin diz bağı kayıp olsaydı, Allah'ın Kitabı'nda bulurdum» demesi, bunun en büyük delilidir.
2 — Onlar davetlerinin mükemmelliğine, onun dörtbaşı mamur bir mefkure olduğuna, dünya hayatında istediklerini kendilerine verdiğine inandılar. İnsanların en yücesi, en üstünü ve en şereflisi olma duygusu ruhlarda kökleşti.
«Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe mâni olursunuz.» (446)
«Böylece biz sizin; insanlara karşı şahitle» olmanız, Peygamber'in de size karşı şahit olması için sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık.» (447)
«O, dini için sizi seçti. Dinde sizin için bir zorluk kılmadı.» (448)
Bu âyetler onlara şöyle diyordu : «Yüceler yücesi, genel bir daveti yüklendiniz. İnsanlara, her şeyi içine alan bir mefkure sundunuz. O halde siz insanların en
(445) A'raf; 3.
(446) Âl-1 imran; 110.
(447) Bakara; 143.
(448) Hac; 78.
113
mükemmelisiniz.» Kur'an, onlara, renk. yer ve çevre değil, insanlıklarıyla Öğünmelerini öğretti.
«Allah katında en şerefliniz, en takva sahibi ola-nınızdır.» (449) buyurdu. Resulullah (s.a.v.) bir hadislerinde «İnsanlar Âdem'den, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arabin Aceme, kırmızının siyaha üstünlüğü sadece takvası iledir.» buyuruyor. (*)
Evet onlar şerefli idiler, çünkü üstad idiler. Nur meşalesini ellerinde tutarak insanlarm hakka tabi olmalarını istediler. İman etmeyenleri insanlığın kalkınması için bir engel kabul ettiler. İman etmeyeni hayvan, belki de hayvandan da aşağı olarak mütalâa ettiler.
3 — Onların yanında insan ya mü'mindi; aleyhine ve lehine olan haklan vardı. Veya kâfirdi; insanlığın terakkisi için bir engeldi ve insanlık derecesinden, hayvan derecesine inmişti.
Allah Taala bu gibilerin hakkında şöyle buyuruyor : «Onlar, hiç bir mü'minin akrabalık ve ahdini gözetmezler. İçte haddi aşanlar bunlardır. Eğer iman ederler, namazı gereği gibi kılarlar ve zekâtı verirlerse dinde kardeşleriniz olurlar. Biz âyetleri bilen bir kavim için geniş olarak açıklarız.»
(449) Hucurat: 13. • (*;• Veda hutbesi, Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.
Risale! e- 13
F.: 8
114
«Eğer onlar sözleşme yaptıktan sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onlarda yemine sadakat yoktur. Gerekir ki ondan vaz geçerler.» (450) Başka bir âyette de: «Yemin olsun ki, biz insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır ama onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır ama onlarla hakkı görmezler. Kulaktan vardır ama onunla hakkı işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. Onlar gafillerin ta kendisidir.» (451)
İşte seleflerimizin kalbine yerleşen mâna budur. Bu duygularla yüceldiler ve yüceliklerini şu iki hasletle ortaya koydular.
A — Onlardan her biri önderlik vasıflarına bir nakise getirmekten çekinirdi.
B — Birbirlerine karşı çok yumuşak, başkalarına karşı şiddetli idiler. «Muhommed Allah'ın Resulüdür, O'nun yanında bulunan mü'minler, kâfirlere karşı çok sert, kendi aralarında son derece merhametlidirler.» (452)
Etraflarında bulunan büyük devletlerin zulmü altında yaşıyorlardı. İnsanlar arasında önemli bir yere sahip değillerdi. Bütün bunlardan sonra, dünyanın
(450) Tevbe; 10-12.
(451) ATaf; 179.
(452) Fetih; 29.
115
efendisi oldular. Onların yanında, davetin dışında hiç bir şeyin kıymeti kalmadı, kur'an-ı Kerim o zamanki içtima! âdetleri aşağılayarak: «Allah katında en şerefliniz, tckva sahibi olanınızdır.» (453) buyuruyordu. Dünyanın bir sivrisinek kadar kıymetinin olmadığını onlara açıklıyordu. İnsanlar arasında şayi olan unvan ve aşiret mefhumlarını tersine çeviriyordu. Ölçü olarak şunları kabul ediyordu: «Onlar sabredenler, doğru söyleyenler, itaat edenler, mallarını Allah yolunda harcayanlar ve seher vaktinde af dileyenlerdir.» (454)
Bu mâna, mü'minlerin kalbine atıldıktan sonra yeni bir varlık oldular. «Ölüyken hidayetle diriltip, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkmayan kimse gibi midir?» (455) Kur'an-i Kerim, kalb-lerindeki umutsuzluğu kaldırdı, onların yardıma kavuşacaklarını ve bu yardımın sayı veya kuvvetle değil, Allah Taala'nın teyidi ile olacağını bildirdi. «Şüphesiz bizim, Peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımıza ezelden bir vaadimiz vardır: Onlar mutlaka yardım göreceklerdir. Şüphesiz galip gelecek olan de bizim ordumuzdur.» (456)
(45 3) Hucurat; 13.
(45 ) Âl-i taran; 17.
(4î ¦ En'am; 122.
(45G) Saffât: 171-173.
116
«Allah, içinizden iman edip salih amel işleyc iere kesinlikle vacd etmiştir ki, mutlaka kendilerinden öncekileri kâfirlerin yerine getirdiği gibi, kendilerini de yeryüzünde mirasçı kılacak, kendileri için kabul edip seçtiği dinlerini iyice yerleştirecek ve kendilerini korkudan sonra emniyete kavuşturacaktır.» (457) «Şüphesiz biz, Peygamberimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edeceği kıyamet gününde mutlaka yardım edeceğiz.» (458) «Zafer ancak herşeye galip hüküm ve hikmet sahibi oran Allah tarafındandır.s (459) «Allah dilediğini yardımı ile destekier.» (460) «Allah; «Ben ve Peygamberlerim galip geleceğiz» diye yazmıştır.» (461)
Bunlar onların hazırlanmadan tevekkül etmeleri anlamına gelmiyordu. Aksine, Allah Taala, hazırlanmalarını emrederek şöyle buyuruyor: «Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atlan hazırlayın ki, onlarla Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı korkutasınız.» (462)
Allah Toala'nın yardım vasıtaları ise, O'nun kuvveti, melekleri, düşmanların kalbine korku düşürmesi, rüzgârın yardımı ve Allah Taala'nın mülkünde ta-
(457) Nûr; 55.
(458) Mü'min; 51
(459) Âl-i imran; 126.
(460) Âl-1 imran; 13.
(461) Mücadele; '. 51.
(462) Enfal; 60.
117
sarrufu idi. «Bir şeyin olmasını dilediği zaman, O'nun emri sadece «ol» demektir. O da hemen oluverir.» (463) Bugün mü'minler davet ve insanlıklarıyla şeref duyarak davetlerinde sebat etseler, bütün bu kuvvetler yine yardımlarına koşar, «Allah kâfirleri öfkeleriyle geri çevirdi. Hiç bir şey elde edemediler. Savaşta, iman edenlere Allah'ın yardımı yetişti. Allah mutlak kudret sahibidir. Her şeye galiptir.» (464) «Allah, kitap ehlinden, kâfirlere yardım edenleri sığındıkları kalelerden indirmiş ve kalblerine korku salmıştı. Bir kısmını öldürüyor, bir kısmını ise esir alıyordunuz.» (465) «Kitap ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur.» (466)
Aziz kardeşlerim! İlk Müslüman, davetinin en mükemmel davet olduğuna, kendisinin de insanlığın en mükemmeli olduğuna ve Allah tarafından desteklendiğine inanırdı. Bu üç husus onun akidesiydi. Bugünkü Müslümanlardan çok azı bunlara inanıyor. Başkalarının medeniyeti, başkalarının daveti, başkalarının büyüklüğü, başkalarının ilkeleri onlara hoş geliyor ve onları taklit ediyorlar.
Bu beğeni ve taklit, çoklarının ruhunda kendi daveti ile öğünme duygusunu silmiş, bu yüzden de Al-
(463) Yasin; 82.
(464) Ahzab; 25.
(465) Ahzab; 26.
(466) Haşr; 2.
118
lüh'ın yardımından mahrum olmuşlardır. Bilhassa aydınlarımız, bizimle yakından, uzaktan alâkası olmayan yabancıların çeşmesinden sarhoş oluncaya kadar içmişlerdir.
Kurtuluşumuz ise, amelî görüntü veya şekliya-tıyla değil, ruhî ıslahla mümkündür. Önce davetimizle öğünmeliyiz, Allah Taala ile olan alâkamızı düzeltmeliyiz. Şayet bunları yaparsak Allah Taala'mn yardımı bize yetişecektir. «Nasıl ve ne zaman?» deme.
«Kim Allah'a tevekkül ederse Allah ona yeter. Allah emrini mutlaka yerine getirir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.» (467)
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, âline salât ve selâm olsun.
(467) Talak; 3.
RESULULLAH (S.a.v.)'lN HİCRETİ'NE BAKIŞLAR
Allah Taala'ya hamdolsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına ve davetini kıyamet gününe kadar devam ettirenlere salât ve selâm olsun.
Aziz kardeşlerimi Sizleri İslâm selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzferlnTze olsun.
Sizler mübarek bir toplantıda hazır bulunuyorsunuz. Çünkü hak ile bâtılı ayıran, mübarek hicretl'kut; lamak için toplandınız. Hakkın ortaya çıktığı baiılın kaybolup gittiği günü anmak için bir araya geldiniz. «Allah, dinine yardım edenler© mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, mutlak kuvvet sahibidir. Her şeye galiptir.» (468)
(468) Hac; 40.
120
121
Kardeşlerim! Yerimizin dar olduğundan dolayı sizlerden özür dilerken, gönlümüzde de hepinizin ayrı ayrı geniş yeri olduğunu bildirmek isterim. Sıkışıklıktan dolayı kalbiniz daralmasın. Allah'ın rahmet ve feyzi üzerinize iniyor. Hicretin anısına, gönüllerinizi ve duygularınızı açın, çünkü hicrette hak vardır, ibret vardır, nasihat vardır. «Muhakkak ki Allah'ın Resulünde, sizin için ve Allah'ın rahmetin: ahiretin nimetlerini arzulayanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel numune vardır.» (469) 'I.
Davetimize icabet edip toplantıya katıldığınız için hepinize teşekkür eder, hicretinizi kutlarım. Hicretin, İslâm âlemine emniyet, iman ve huzur getirmesini Allah Taala'dan niyaz ederim.
Kardeşlerim! Hicret konusu uzun bir konudur. Ben, hicretin getirdiği coşku, yeni gelişme ve yüce mânadan ilham alarak sizlere konuşmak istiyorum.
Biliyorsunuz ki, İslâmî kalb, İslâmî akıl ve İslâm âlemi yeni bir gelişme ve yeni bir duygu içindedir. Bu duygunun ışıklarını, şu parlak toplantıda, şu birliğimizi güçlendiren, ruhlarımızı parlatan, kalblerimizl imanla dolduran, ruhanî havada görmek mümkündür. Ayrıca bu nurun aydınlığına, camilerde, cemiyetlerde, cemaatlerde istikbale ümitle bakan, hayırla dolup taşan kalblerde de rastlamak mümkündür.
Bugün sizlere hicretten bahsederken, devlet baş-
(469) Ahzab; 21.
kanının, İslâm âleminin silkinmesine yetebilecek olan konuşmasına ışık tutmak istiyorum. Devlet başkanımız hicret mesajında şöyle diyor: «Bütün Müslümanlarla beraber, Resulullah (s.a.v.)'ın önemli bir gününü anıyorum. Bugün; azimetleri yenileyen, umutları büyüten, kalbleri kuvvet, amel ve Allah Taala'ya imanla dolduran şerefli bir bayram olarak günlerin arasında yerini alacaktır. Resulullah (s.a.v.)'ın hicreti, zamanın vicdanına; insanı şereflendirecek ve makamını yüceltecek prensipler koymuştur. Bugün hicreti kutlayanlar, tebrik edilmeye layık insanlardır. Ben de sizlerin ve her yerdeki .Müslümanların bu hakkını veriyor ve kendilerine en derin saygılarımı sunuyorum.» Devlet başkanı şöyle devam ediyor:
«Akide aziz olunca hayat kolaylaşır. Maksat ve gaye yüceldikçe dünya küçülür; öz olmayınca dünyanın ne k ymeti vardır. Şeref olmayınca dünya zenginliği neye yarar. Hayatın özü akidedir. Akide olmayan hayat aşağıdır, bayağıdır. Dünya şerefi, insanın düşenini kaldırmak için çalışmaktır. Bâtıl karşısında uyuyan kimsenin dünyada bir payı yoktur. Sadece geceyle gündüz birbirini kovalarken o da ikisi arasında bir hayalet gibi gezer.»
Ezher Üniversitesi Müdürü de hicret dolayısıyla şöyle diyor: «Biz insanlara, hicretin meziyetini anlatırken sabretmelerini, fedakârlık ruhuna sahip olmalarını, şerefli bir hayat için çalışmalarını, prensipleri
122
uğrunda gerekirse ölebilmelerini öğretmeyi hedef almalıyız.»
Aziz kardeşlerim! İslâmî duyguda ve İsiâmî kalb-de meydana gelen yeni bir gelişmedir bu. Kalblerimiz daima bu duygularla çarpmakta ve hiç bir merasim ve şekliyat buna mâni olamamaktadır. Her zaman is-teğirr^t; bu milletle, onun arasından çıkan idarecilerinin aynı duygularda birleşmesidir. Daha doğrusu bu bizim emelimizdir. Bugün bu emelin gerçekleşmekte olduğunu görmekten mutluluk duymaktayız. «O gün mü'minler Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah dilediğine yardım eder. O her şeye galiptir, rahmeti boldur.» (470)
Devlet başkanının «Resulullah (s.a.v.)'in hicreti, zamanın vicdanına; insanı şereflendirecek ve makamını yüceltecek prensipler koymuştur.» sözünü biraz daha açıklamak istiyorum.
Kardeşlerim! Zamanın vicdanına tevdî ediien, insanı şereflendiren ve insan ruhuna etki yapan bu yüce prensipleri Resulullah (s.a.v.)'ın Hicreti meydana getirmiştir. Bir milletin hayatı; iktisadî ve idarî düzenleme ile değildir. Bunların hepsinin, Rabbini tanıyan ve iman nuru ile sevinenlerin, kalb ve ruhlarına gelen Allah Taala'nın feyzinin yanında hiç bir değeri yoktur. Resulullah (s.a.v.)'ın Mekke'den Medine'ye hicretine baktığımız zaman, dünyayı aydınlatan ve in-
(470) Rum; 4-5.
123
sanın şerefini yücelten bu feyizli prensipleri açıkça görürüz. Erkam'ın evinde alınan bu prensiplerle, En-sar ve Muhacirler büyük bir imtihana tâbi tutuldular. Onların bu prensiplere uyması, dünya için güzel bir şans ve kendileri için de güzel bir tezkiye oldu.
«Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe mâni olursunuz ve Allah'a iman edersiniz.» (471)
Gelin hep beraber bu prensipleri inceleyelim, belki seleflerimizin aldığı paydan biz de alırız.
Resulullah (s.a.v.)'in getirdiği ve sözlerin© sadık kalan mübarek kalblerin Mekke'den yüklendiği prensipler başarıya kavuştu. Bizim de başarıya ulaşmamız için onların yolunu takibetmemiz gerekir. Onlar, ruhlarını Allah Taala'ya sattılar. Allah yolunda canlarını feda ettiler.
«Şüphesiz ki Allah, cihad eden mü'minlerin mallarını ve canlarını, cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Ailah yolunda savaşırlar. Öldürülürler ve öldürürler. Bu Allah'ın Tevrat'ta, İncil'de ve Kur1-an'da olan gerçek vaadidir. Allah'tan daha fazla kim ahdine vefa gösterir? Öyleyse yaptığınız bu alışverişe sevinin. İşte büyük kurtuluş budur.» (472) Bizim de aynı ruha sahip olmamız şarttır. Müsaade ederseniz Resulullah (s.a.v.)'ın ruhları temizleme ve prensip-
(471) Âl-i imran; 110.
(472) Tevbe; 111.
124
leri ekmek hususunda yüklenmiş olduğu yükün büyüklüğünü anlatayım: Resulullah (s.a.v.) 13 sene. doğru ve faydalı olan bu prensiplerin ilkelerini kalb ve gönüllere yerleştirmeye çalıştı, kalbler onları benimseyip ruhlar imtizaç edince, Müslümanlar Allah Taala'nın kendilerine en yakın olduğuna inandılar. Dua ederken, konuşurken ve iyi amel yaparken sırf Allah için yaptılar. «Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini bilmez misin? Üç kişi aralarında fısıltı ile konuşurken, dördüncüleri mutlaka Allah'tır. Beş kişi olsala., altıncıları mutlaka O'dur. Bunlardan az olsunlar veya çok olsunlar, nerede olurlarsa ol» şunlar Allah mutlaka beraberdir.» (473)
Resuluilah (s.a.v.), yer ve gök ehli toplanıp bir kişiye fayda veya zarar vermeye çalışsalar da, buna güçlerinin yetmeyeceğini biliyordu. «De ki: «Bütün işler Allah'a aittir.» (474)
«Eninde sonunda emir Allah'ındır.» (475)
Bu düşünoe, medresenin ilk talebelerinin kalbine yerleşti. Onunla öğünüp, onun için çalıştılar. Çünkü sağlam bir akideye sahip olan kimsenin inancı asla sapmaz.
Bu prensip, mü'minlerin nefsine yerleştikten sonra, hicret emri geldi. İçinde bulundukları kuvvet ve
(473) Mücadele; 7.
(474) ÂI-i imran; 154.
(475) Rum; 4.
125
azimle hicrete hazırlandılar. Hicret şerefine nail olmak için koştular. Allah'tan başka bir güvendikleri yoktu.
İşte Ömer (r.a.), okuna dayanarak Mekke'de dolaşırken bir grup Kureyşiiye rastlıyor ve: «Kim annesinin ağlamasını veya oğlunun yetim kalmasını istiyorsa peşimden gelsin» diyordu.
İşte Resulullah, (s.a.v.) Ebu Bekir (r.a.) ile beraber gece yola çıkıyordu ve çok sevdiği vatanını terk ediyordu. Bir insan için doğduğu ve büyüdüğü memleketi terk etmek kadar acı bir şey yoktur. Ancak Allah'a itaat etmek ve O'nun rızasına kavuşmak için en kolay şeydir. Hicretin ölüm kadar zor olduğunu şu âyet isbat ediyor: «Şayet onlara : «Kendinizi .öldürün» yahut «Yurtlarınızdan çıkın» diye yazsaydık, içlerinden pek azı bunu yapardı.» (476)
Mekke, Resulullah (s.a.v.) için istenilmeyen bir şehir değildi. Aksine, en sevdiği memleket idi. Ondan ayrılırken «Ey Mekke, sen benim en sevdiğim memleketsin, halkın beni çıkartmasaydı, seni terketmez-dim» diyordu. (*) Mekke'yi böylece seviyorlardı. Fakat, Allah'ın sevgisi, onların yanında her şeyin üstünde idi. «De ki: «Eğer babalarınız,oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgunluğundan korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız ev-
(476) Nisa; 66. ¦(•> Tirmizi : C. 9, s. 416, H. 3İ22.
lı
126
leriniz; Allah'tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihad etmekten sizin için daha sevgili ise Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez.» (477)
Kardeşlerim! Resulullah (s.a.v.J ehli zalim olan bu beldeden kaçıyor ve bir mağarada gizleniyordu. Arkadaşı Ebubekir (r.a.) kendisine «Ey Allah'ın Resulü! Eğer ayaklarının altına baksalar bizi görürler» diyordu. Resulullah (s.a.v.) «İki kişinin üçüncüsünün Allah olduğuna ne dersin. Korkma Allah bizimledir.» diyordu. (*)
«Siz, Peygambere yardım etmeseniz de, Allah O'na yardım etti. Hani bir zaman Peygamber, iki kişiden biri iken, kâfirler O'nu Mekke'den çıkardılar. Onlar mağarada iken arkadaşına «Üzülme Allah bizimle beraberdir.» diyordu. Böylece Allah Peygamberinin üzerine emniyetini indirdi ve O'nu görmediğiniz askerlerle destekledi. Kâfirlerin sözlerini alçalttı. Yüce olan ancak Allah'ın sözüdür.» (478)
Muhacirler imtihana tâbi tutuldular. Allah yolunda başlarına gelenlere karşı zayıf düşmediler, zilleti kabul etmediler. Ensar da imtihan oldu. Muhacirlere karşı en büyük ihlâs ve samimiyeti göstererek imtihanı kazandı.
(477) Tevbe; 24. («) Buharı : Mezahib b. 26.
12/
«O'na saygı gösterdiler. O'na yardım ettiler ve O'na inen nura tâbi oldular. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.» (479)
Günler geçti vefa ve ihlaslarından hiç bir şey kaybetmediler. İşte Sa'd b. Ubade, bir savaş konusunda şöyle diyordu : «Biz hak uğrunda sabırlıyız. Sana İsrciloğullarının dediği gibi «sen ve rabbin gidin savaşın biz burada oturacağız.» (480) demeyiz, aksine «sen ve rebbin gidin savaşın, biz de sizinle savaşa* cağız» diyeceğiz.»
Hak üzere yaşadılar, hak üzere öldüler ve derecelerin en yükseğine ulaştılar. «Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, bunlar Allah'a vermiş oldukları ahde sadakat gösterirler. Onlardan bir kısmı bu uğurca canını feda eder, kimi de bu şerefe nail olmayı bekler. Onlar Allah'a vermiş oldukları sözü asla değiştirmez.» (481)
Mallarını muhacirlerle paylaşmakta öğünürlerdi. Oysa malları azdı, fakat kalbleri geniş ve sınırsızdı. Aralarındaki birlik böyle gerçekleşti. Tanışmadan dostluk, dostluktan sevgi, sevgiden de nefse tercih doğdu. Kur'an-ı Kerim, bunların bu yüksek duygularını şöyle tasvir ediyor: «Daha önce Medine'yi yurt edinip imanı kalblerine yerleştirenler, hicret edip ken-
(4T9) A'raf; 157. (4< ¦) Maide; 24. US'.> Ahzab; TJ
128
dilerine gelen mü'minleri severler. Onlara verilen ganimet mallarından dolayı içlerinde hiç bir çekeme-mezlik duymazlar. İhtiyaç içinde olsalar bile, onları kendi nefislerine tercih ederler. Nefsin cimriliğinden korunanlar, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.» (482)
Kardeşlerim! Muhacirler iman. kuvvet ve sabırla imtihan oldular. Ensarlar da sevgi ile. Her ikisi de imtihanı kazandılar. Toplum bu yüce duygularla istikrara kavuştu. İnsanî şeref ve haysiyet bu duygularla yüceldi.
İşte Hicret'in işaret ettiği prensipler bunlardır. Bunları hepiniz okudunuz ve öğrendiniz. Fakat sizlere açıkça söyleyeyim ki, okumak başka, amel etmek başka şeydir. Ahlâk başka, onunla amel etme başkadır. Din ilmi başka, dinle amel etme başkadır. Bir şarkiyatçının dini gayet iyi bildiğini görürsünüz, fakat kendi düşünce ve akidesini terketmez. Ahlâk kitabı yazanları görürsünüz, fakat kendisinde ahlâk denen bir şey olmaz. İlimde, bir kelime de olsa konuşamayanların kalblerinin nûr ile parladığını da görürsün.
Her sene Hicret'i kutluyoruz. Acaba Müslümanlar ondan ibret alıyorlar mı?
Kaibler hâlâ hakka yönelmedi ise. imtihana hazır değilsek, yazık boş geçen ömürlerimize.
Müslüman Kardeşler'den, kendilerine büyük bir
I
129
görev verildiğinde, millete ağır gelse de kendilerinin hak davet için zorluklara karşı hazır olmalarını istiyorum. Şayet millet, hak yolunda sabır, vefa, sevgi, kardeşlik ve fedakârlık gibi güzel sıfatlarla süslen-mişlerse, iman ile şeref duyuyorlarsa, onlarla çalışın ve onların duygusuna katılın.
Allah'ın bereketi üzerine yürüyün, hak için çalışın. «Mü'minler gevşemeyin, üzülmeyin, eğer iman ediyorsanız en üstün sizsiniz.» (483)
Salât ve selâm Efendimiz ve ashabının üzerine olsun.
(482) Haşr; 9.
(483) Al-l İmran; 139. Risaleler 13
F.: 9
1
HİCRET'İN HATIRALARI
Allah Taala'ya hamdolsun, efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına ve davetini kıyamet gününe kadar devam ettirenlere salât ve selâm olsun.
Aziz kardeşlerimi Sizleri İslâm selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Bu sene Hicret'in anılarından ibret almak için toplanmamız büyük bir nimettir. Çeşitli memleketlerden gelen kardeşlerimizle tanışmak ise ayrı bir mutluluk kaynağıdır. Her gece ayrı bir mübarek toplulukla karşılaşıyor ve tanışıyoruz. Dün İsmailiyye'de evvelki gün Kahire'nin bir semtinde, daha önce Beni Suveyf'e başarılı bir gezide bulundum. Muharrem Ayı'nın her gecesinde, Kardeşler'in başka bir toplu-
132
luğu ile karşılaşmaktayım. Her akşam Kardeş.er'den bir grubun parlak safhalarını okumaktayım. Bütün bu karşılaşmalarda insanın kalbinin sevinçle çarpmaması mümkün değildir. Bu karşılaşmalarda meydana gelen vicdanî duyguyu, ifadelerin tasvir etmesi çok zordur.
Aziz kardeşlerim! Kendimi; idarecilerin en güzidesi, tüccarların en doğrusu ve hayra en yakını, memurların en iffetlisi ve hayra en yakını, işçinin en gayretli ve hamiyetlisi, çiftçinin en zeki, en ince duygulu ve en münevverini bir araya getiren bu topluluklar arasında bulunca saadet ve sevincim sonsuz oluyor. Kalbim mübarek duygulara açılıyor. Gönlüm hayır, nûr ve şevkle doluyor. Yukarda da söylediğim gibi bu güzel duyguları sizlere ifade edemiyorum. Bu sevinci duyarken kendi kendime soruyorum: Muhatabım olan bu topluluğun mutlaka bir gayesi ve hedefi vardır. O halde bunların arasından da Mekke ehli gibi kuvvetli bir iman ve tek bir düşünce etrafında bir araya gelen mübarek bir topluluğun çıkması mümkün değil mi? Bunların arasından da insanlığı kurtuluşa erdirecek bir ordu çıkmaz mı? Aziz kardeşlerim! Bugün gerçekten Müslümanların ortak bir düşüncesi vardır. Fakat bu düşüncenin haklı tarafı olduğu gibi bâtıl yanı da vardır. Haklı tarafı, bugünkü Müslümanların, sahabenin, insanların eşine rastlamadığı kâmil bir İnsan numunesi olduğuna inanmalarıdır. Ebube-kir, Ömer, Osman ve Ali ve diğerlerinin insanlığın se~
133
masında birer yıldız olduklarını kabul etmeleridir. Haksız tarafı ise. bu büyüklükler, hayrt- ve yüceliklerin onla, in yanında kaldığına ve dünyaya bir daha gelmesinin mümkün olmadığına inanmalarıdır. Niçin kardeşim? Resuluilah (s.a.v.) «Ümmetimden devamlı hakka yardım eden bir grup olacaktır, başkalarının muhalif olması onlara zarar vermeyecektir.» (*) buyurmuyor mu? Allah Taala, bir âyette : «ilk iman eden muhacir ve ensar İle, iyilik yaparak onlara tâbi olanlardan Allah razı oldu. Onlar da Allah'tan razı oldular.» (484) buyurmuyor mu? Muhacir ve ensardan sonra gelen mü'minler şöyle dua ederler: «Ey Rabbimiz, biz ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla.» (485)
Yine Resuluilah (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde: «Keşke kardeşlerimle karşılaşsaydım» dediğinde sahabeler: «Ey Allah'ın Resulü, kardeşlerin kimdir? Biz onlardan değil miyiz?» dediler. Resuluilah (s.a.v.): «Sizler benim ashabımsımz, benim kardeşlerim bir kavim olup sizden sonra gelecek, sizin iman ettiğiniz gibi iman edecek ve sizin yardım ettiğiniz gibi yardım edeceklerdir. Keşke kardeşlerimle buluşsaydım.» buyurmuyor mu? Başka bir hadislerinde «Bu ümmet Allah'ın emri gelinceye kadar O'nun emrini yerine getirecektir» demedi mi? (")
(484) Tevbe; 100.
(485) Haşr; 10.
(•) Tlrmizl: C. 7, s. 2. H. No: 2230 (Humusb.).
(••) Müslim K. 33. B. 53, H. No: 1920.
134
Resulullah (s.a.v.)'ın ashabının esas unsur olduğu bir gerçektir. Fakat bu başkalarının Allah'ın zafer ve desteğinden mahrum olduğu anlamına gelmez. «Allah'ın rahmeti, ilk Müslümanların sınırını aşmaz.» diyenler hataya düşmüşlerdir. Dünyada bir kişi kalsa da iman, Müslümanların, izzet ve zaferlerinin temeli olmaya devam edecektir.
Şayet bizler, bizi bir araya getiren davetimize samimiyetle inanıyorsak, yolumuzda duracak hiç bir engel yoktur. Şayet teselli olmak için toplanıyorsak veya davetimizi ciddiye almıyorsak bu artık bir şeye yaramaz ölüleriz demektir.
Dinini anlayan, ilkelerini tatbike çalışan, dininin sınırını aşmayan ve kalbini ona bağlayan bir topluluk olmak için çalışın. İlk topluluğun varisi olmanız ve Allah'ın hakkınızdaki «Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır. Onu kullarından dilediğine miras bırakır. İyi akıbet Allah'tan korkanlarındır.» (486) vaadinin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Heva ve hevesiniz, Resulullah (s. c,.v.)'ın getirdiği prensipler etrafında toplanmadıkça hakkınızdaki bu vaad gerçekleşmez. Bir hadiste: «Sizden birinizin arzusu benim getirdiklerime uymadıkça iman etmiş olmaz» denilmektedir. Allah Taala bir âyeti celîlesinde : «Rabbine yemin olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tama-
(486) A'raf; 128.
135
miyle boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar.» (487) buyurmaktadır.
Aziz kardeşlerim! Bugün kaç kişinin arzusu davetin getirdiklerine uyuyor? Kaçımız insanlardan ayrı bir görünümde olmayı istiyor? Kaç kişi dünyayı kasıp kavuran genel akımın önünde durma cesaretini gösterebiliyor? «Eğer onlar kendilerine öğüt edileni yapmış olsalardı elbette onlar için daha hayırlı ve daha sağlam olurdu. Elbette ki, o zaman onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik ve muhakkak ki, onları doğru yola iletirdik.» (488)
Gerçek şudur ki, bu yönde çalışanlar çok azdır. «Şüphesiz ki içinizde pek ağır davranan vardır. Size bir musibet geldiği zaman: «Allah bana nimet ihsan etti de onlarla beraber olmadım.» der. Allah'tan size bir lütuf eriştiğinde de şüphesiz ki, aranızda hiç bir dostluk yokmuş gibi: aKeşke onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarı elde etseydim.» der.» (489)
Şayet düşüncemiz, bütün çalışmalarımıza hakim olacak noktaya ulaşır da, O'nun uygun gördüğünü yapar, görmediğine karşı çıkarsak, şayet İslâmî düşünce şu topluluğumuza, yukarda belirtilen ölçüye uygun bir şekilde hâkim olursa, dünyada çok kalblerin
(487) Nisa: 65.
(488) Nisa: 66-68. (435» Nisa: 72-73.
136
bize yönelmesini sağlayacak önemli bir olay meydana geleceğinden kimsenin şüphesi olmasın.
Kardeşlerim! Tekrar söylüyorum; davetimizi iyi anlayalım. Onun derinliklerine inerek, anlamaya çalı-çalım. Maksad ve hedeflerine samimiyetle inanalım. Bunları yaparsak, bu hanif dine uymuş, bize emrettiğini yapmış, yasakladığından vazgeçmiş oluruz. Allah Taala, bu davetle Resulü'nü aziz etti. Resulul-lah (s.a.v.) onu şerefle yüklenerek ihsanlara tebliğ etti. Her türlü eziyetlere katlanarak Allah'ın emrini yerine getirdi. «Ey Peygamber: Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer etmezsen Peygamberliğini tebliğ etmemiş olursun.» (490) Resulullah (s.a.v.)'ın Peygamberliği hal ve istikbali kuşattığı gibi. kökü geçmişin derinliklerine uzanmaktadır. Bu davet, görünen şu insan varlığını tanzim ettiği gibi görünmeyen cin âlemini de alanına almıştır.
Resulullah (s.a.v.)'ın ilk daveti mal ve sayıda fakir olan bir topluluğa hitab etti. Bu mübarek topluluk hiç tereddüt etmeden iman etti. Allah Taala'nın davetlerini destekleyeceğine kesinlikle inandılar.
«Müşrikler İstemese de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberlerini hidayet ve hak dinle gönderen O'dur.» (491)
Şikâyet etmediler, zayıf düşmediler. Fakir olma-
I
137
larına rağmen emelleri zengin idi. Allah onlara verdiği vaadini gerçekleştirdi. Düşmanlarına karşı galip geldiler. «Allah, içinizde iman edip salih amel işleyenlere kesinlikle vaadetmiştir. Mutlaka kendilerinden öncekileri, kâfirlerin yerine getirdiği gibi kendilerini de yeryüzüne varis kılacak, onlar için kabul ettiği ve seçtiği dinlerini iyice yerleştirecek ve onları korkudan sonra emniyete kavuşturacaktır. Onlar bana ibadet ederler ve hiç bir şeyi bana ortak koşmazlar.» (492)
Bu yüksek moral ve büyük iman birlik ve beraberliklerinin sırrı idi. «Düşünün ki, bir zaman sayınız azdı. Yeryüzünde zayıftınız. İnsanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Öyle iken Allah sizi muhafazasına aldı, yardımı ile sizi destekledi. Ve sizi helâl ve temiz rızıklarla nzıklandırdı.» (493) «Hatırlayın vaktiyle siz az idiniz, Allah sizi çoğalttı. Bozguncuların sonu nasılmış bir bakın.» (494)
Bu mübarek topluluk davetin ağır yükünü kaldırmayı başardı, onu insanlara tebliğ etmede büyük başarı gösterdi. Şimdiki Müslümanlara ise, Resulullah (s.a.v.)'ın «Çokluğunuz sel köpüğü gibidir.» sözü ne kadar uygundur. (•)
(490) Maide; 67.
(491) Saf; 9.
(492) Nûr; 55.
(493) Enfal; 26.
(494) Araf; 86.
.(•) SC:nen-i Ebu Davud K. Melahlm B. 5. M .-ned Ahnıed b. Hanbel, c. 5, s. 78.
138
Kardeşlerim! Davetimize bir göz attığımızda görürüz ki gayet kolay ve fıtrîdir. Davetimiz karışık nazariyeler ve dağınık hedefler getirmemiştir. Aksine uyana hayır getiren ve her şeyin özü olan tek şeyi, tevhidi getirmiştir. Bizim davetimiz Rabbanidir. İnsanın Rabbına kavuşmasını Rabbının emriyle hareket etmesini O'nun rızası için çalışmasını istemektedir.
Aziz kardeşim davetimizin özü, neva, şehvet, tamah ve görünüşten sıyrılıp, Allah Taalâ'nın iradesiyle hareket etmektir.
«De ki: «Eğer babanız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallcr, durgunluğundan korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evleriniz, Allah'tan, Peygamberinden ve Allah yolunda ci-had etmekten sizin için daha sevgili ise Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin.» (495)
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
(495) Tevbe; 24.
BAKARA SÛRESİ'NE BAKIŞ
1.
«BİLİN Kİ YARATMA VE TASARRUF ALLAH'A AİTTİR.» (496)
Alllah Taala'ya hamdolsun. Efendimiz Muham-med (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına, davetini kıyamet gününe kadar devam ettirenlere salât ve selâm olsun.
Aziz kardeşlerim! Sizleri mübarek İslâm selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
İmanın verdiği hoşnutluğun, havanın soğuk olmasının verdiği acıyı sizlere hissettirmediğini görüyorum. Çünkü hepiniz biliyorsunuz ki, meşakkat ve sıkıntı arttıkça Allah Taala'nın izniyle sevap ve mü-kâîct da kat kat artar.
(455) ATaf; 54.
142
«Onlar için Allah yolunda uğrayacakları susuzluk, yorgunluk, açlık, düşmanlarını kızdıracak bir yere ayak basmaları ve düşmana verdikleri zarar karşılığında mutlaka salih bir amel yazılacaktır. Allah iyilik yapanların ecrini zayi etmez. Sarf ettikleri az veya çok herhangi bir mal, onlar için yazılacaktır ki, Allah onları yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırsın.» (497)
Kardeşlerim, insanlar Allah'ın Kîtabı'nda üç sınıfa ayrılmaktadır:
Birinci sınıf insanlar: Bunlar kalbleri hidayetle aydınlanan, ruhları davetle parlayanlardır. Onlar daveti ve Allah Taala'nın Kitabı'nı huzurlu bir kalb ve ruhla telakki ettiler. İmanlarını gizlemediler. İman onların koruyucusu ve kalblerinin hidayeti oldu.
Gaybe iman edip namazlarını kıldılar. Allah Taala'nın kendilerine verdiği rızıktan, O'nun yolunda harcadılar.
İkinci sınıf insanlar: Bunlar, kalbleri taş olup hidayetten mahrum olanlardır. Bunlar Allah'ın indirdiklerini inkâr ettiler. Peygamberlerin davetini inat ve küfürle karşıladılar. «Vicdanları doğruluğuna kanaat getirdiği halde sırf zulümleri ve büyüklenmeieri yüzünden onu inkâr ettiler.» (498)
Böylece şu âyetin muhatabı oldular: «Şüphesiz
(497) Tevbe; 120-121.
(498) Nemi; 14.
143
ki sen kâfirleri uyarsan da uyarmasan da birdir. Bunlar iman etmezler. Allah onların kaiblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.» (499)
Kur'an-ı Kerim, bunları inkâr edip âyetlerini basit bir para karşılığında değiştirenler olarak sıfatlandır-mıştır. Daveti inkâr etmeleri ve ona karşı olan tutumları, onun meyvesinden mahrum olmalarına sebep oldu. Davet kalblerine ulaşmadı. Küfre olan taassubları, kendilerini Müslümanlara eziyet etmeye şevketti. Re-sulullah (s.a.v.)'a çeşitli hile ve işkencede bulundular.
«Hatırla, kâfirler seni yerinden kımıldatmak veya öldürntek veyahut sürüp çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı. Onlar sana tuzak kurarken, Allah onların tuzaklarını boşa çıkarıyordu.» (500)
Davet onları etkilemedi. Nasihat da fayda vermedi. Tehditten de korkmadılar. Katı tutumlarında ısrar ettiler.
«Şüphesiz ki kâfirleri uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar iman etmezler.» (501) «Allah kaiblerini ve kulaklarını mühürledi.» buyrulduktan sonra durulması «Gözlerinin üzerinde perc'e vardır.» denerek devam edilmesi bir hikmete mebnidir. Çünkü âyette geçen kalb ve işitmeden maksat idrâk ve imandır. İd-
(499) Bakara; 6-7.
(500) Enfal; 30.
(501) Bakara; 6.
144
rök ve iman ise elle tutulamayan, manevî mânalardır. Göz ve perdesi ise, görülebilen hissi mefhumlardır. Kur'an-ı Kerim'i incelediğinde, lafızların mânaya göre konulduklarını görürsün. .
Bu sınıf insanlar hakkında kouşurken bazı görüşlerimi sizlere açıklamak istiyorum:
1 __ insanın nefsine. Allah'ın yarattıkları üzerinde mutlak tasarrufu olduğu, dilediğini yaratıp hükmünü red etmenin mümkün olmadığı yerleşmelidir: •Bilin ki yaratma ve tasarruf Allah'a aittir.» «İyi bilin ki yaratmak ve emretmek O'na mahsustur.» (502)
«Eninde sonunda emir Allah'ındır.» (503) «Ey insan: Seni yaratan, düzgün bir şekle koyan, mütenasip kılan ve dilediği şekilde terkip eden, O cömert Rabbine karşı seni aldatan nedir?» (504)
«Bütün işler Allah'a aittir.» (505)
«Her şeyin mülkü O'nun elindedir.» (506)
2 — Her şeyin mülkü elinde olan Allah, kâinatı bir nizam üzere tertib etmiştir. Bizim idrâk edebildiğimiz sadece üç âiem vardır. Bunlar:
145
(502) Araf; 54.
(503) Rum; 4.
(504) înfitar; 6-8.
(505) Âl-i lmran; 154.
(506) Yasin; 83.
a — Cemadât (cansızlar) âlemi:
Cansızlar bir nizam, kararlaştırılmış bir tertib ve bir hesaba göre hareket ederler. Ay. Güneş ve diğer yıldızlar da cemadatlardandır. Bunlar da belli bir hesap, muhkem bir ölçüye göre seyrederler. «Güneş de kendi mihverinde seyretmektedir. Bu her şeye galip olan ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Ay'a da menziller takdir ettik. Nihayet o eski hurma salkımının eğri sapına döner. Ne Güneşin Aya erişmesi doğru olur, ne de gece gündüzü geçer. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.» (507)
b — Nebatat (bitkiler) âlemi:
Bitkiler de, ilâhî kanuna boyun eğerler ve gelişmeleri bu kanuna uygun olarak devam eder. «Yeryüzünde birbirine komşu birçok toprak parçalan vardır. Bu topraklarda üzüm bağları, ekinler, toplu ve ayrı hurma ağaçları yer alırlar. Aynı sularla sulanmalarına rağmen, onları tat ve şekil yönünden birbirinden farklı kılmışızdır. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir kavim için nice ibretler vardır.» (508)
Biyoloji bilginleri; bitkilerin 120 bin çeşidini tes-
(507) Yasin; 38-40.
(508) Rad; 4.
Risaleler 13
F.: 10
146
bit etmişler ve her birinin değişmeyen bir kanun üzere hareket ettiklerini itiraf etmişlerdir.
c — Hayvanat (canlılar) âlemi:
Bütün canlılar gayet dakik bir nizam üzere hayatlarını sürdürürler. Her biri kendini korumak için savunma hazırlar. Rızkını kazanmaya çalışır. Hayvanın nasıl neslini koruduğunu hepimiz müşahade etmekteyiz. Hamile olmasından doğurmasına kadar ne doktor, ne yatak ne de acılarını giderecek bir şeye ihtiyaç duyarlar. «Şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir.» (509) «Her şeye takdir ettiği şekli verip sonra doğru yolu gösteren O'dur.» (510)
İnsan da canlılar grubuna dahil olmakla beraber, Allah ona akıl, fikir ve seçme hürriyeti vermiş ve bazı emanetler yüklemiştir. «Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik, fakat onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz ki insan zulümkâr ve çok cahildir.» (511) Gerçekten insan bu seçmede mazlumdur. Fakat Allah Taala'nın hikmeti canlılar arasında akıl ve seçme hürriyetine sahip mümeyyiz bir sınıfın yaratılmasını iktiza etmiştir. «Biz insanı çeşitli unsurlar taşıyan bir
(509) MU'minûn; 14.
(510) Tâhâ; 50.
(511) Ahzab; 72.
147
damla sudan yarattık. Biz onu imtihan ediyoruz. Biz onu işiten ve gören olarak yarattık...» (512)
İnsan sadece kulağı ile işiten, gözü ile gören bir varlık değildir. Öyle" olsaydı insandan iyi gören at daha üstün olurdu. İnsandan iyi koklayan köpek daha üstün olurdu. İnsan, düşünen bir varlıktır. Bu zayıf ve mümeyyiz canlı acıkınca düşündü, toprağı ekerek ürün elde etti. Hayvanları ehlileştirip emrine amade kıldı. Hayvan, nakil ihtiyacını karşılayamayınca buhar, sonra tren, sonra da uçak icat etti. İnsan her alanda ve her dalda yeni icatlar keşfetti. Bir çeşit yemek yerken, yüzlerce çeşide yükseltti. Mağarada otururken, saraylar ve köşkler yaptı. Allah, ona bu akıl ve seçme hürriyetini verirken yaptıklarına mukabil sevap ve ceza koydu. Şayet Allah Taala ona hürriyet vermemiş olsaydı. Peygamber göndermek abes olurdu. Peygambere ve kitaba ihtiyaç olmazdı.
3 — Allalv Taala; insanları akıllarına terketmedi. Çünkü akıl, hem hota, hem sevap işlemeye müsaittir. Onlara Peygamber gönderdi. Peygamber onların yollarını aydınlattı ve onlara hakkı açıkladı... «İnsanlar tek bir ümmetti. Allah onlara müjdeleyen ve uyaran Peygamberler gönderdi. İnsanların ihtilâfa düştükleri hususlarda aralarında hüküm vermeleri için Peygamberler gönderdi. İnsanların ihtilâfa düştükleri husus-
(512) İnsan>2.
148
larda aralarında hüküm vermeleri için Peygamberlerle beraber kitap indirdi.» (513)
4 — İnsanın başına, seçeneği olmayan belâlar gelebilir. Yoldan geçen bir kimsenin üzerine duvar yıkılır veya araba çarpabilir. Bir iftiraya uğrar veya haberi olmadan bir kuyuya düşebilir; ekinine dolu düşer, mahsulü ifsad edebilir. Fakat bunlar karşılıksız değildir. Bunlarda Allah Taala'nın büyük hikmeti vardır. Belâya maruz kalan kimsenîn mükâfatı kat kat artar. Her ne kadar bu belâlar dış görünüşü itibariyle üzücü ise de, belâya uğrayan için faydalıdır. Çünkü Allah ona sabrının mükâfatını verecektir. Kudreti büyük olan Allah Taala bununla insanların sabrını imtihan ediyor. «Hanginizin daha iyi amel yaptığınızı imtihan etmek için hayat ve ölümü yarattı.» (514)
5 — İnsanlara seçme hürriyeti vermesi Allah'ın her şeyi yarattığını; «siz ve yaptıklarınızı yaratan O'-dur.» (515) Her şeyi levhimahfuzda tescil ettiğini; «Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.» (516) İşleri vukuunda tescil edeceğini; «Evet yanlarında bulunan meleklerimiz onların yaptıklarını yazmaktadır.» (517) açıklayan bu âyetlere ters düşmez. Ancak birinci sicillat-
I
(513) Bakara; 213.
(514) Mülk; 2.
(515) Saffat; 96.
(516) Kamer; 49.
(f>\D ssuhruf; 80.
149
da (levhimahfuzda) ilerde meydana gelecek hadiseler yazılıdır. İkincide (meleklerin yazdıklarında) olaylar anında yazılır. Allah Taala ezelî ilminde muhakkak gerçekleşecek olan olaylarda insanlara seçme hürriyeti vermiştir. Dileseydi bu seçeneği ona vermezdi. Akıl ve seçebilme özelliği Allah'ın yapısıdır. Her şey yine O'na dönecektir. «Sonunda varılacak yer Rab-binin katıdır.» (518)
Biz ve amellerimiz Allah'tandır ve Allah'a döneceğiz, insan Allah Taala'nın istemediği şeyi yapamaz. «Allah dilemedikçe siz hiç bir şey dileyemezsiniz.» (519)
Burada şunu da belirteyim ki son zamanlarda akaid üzerinde meydana gelen felsefe ve münakaşalarda siyasî görüş, etken rol oynamıştır. Sahabeler zamanında böyle münakaşalar olmamıştır. Onlar Kur'-an-ı Kerim'in getirdiği prensipleri safsataya kaçmadan fıtratlarıyla kabul etmişlerdir.
Üçüncü sınıf, münafıklardır: Allah Taala bunlar hakkında şöyle buyuruyor: «Bir kısım insanlar: «Biz Allah'a ve ahiret gününe inandık» derler. Halbuki onlar mü'min değillerdir.» (520) Bunlar kalbinde olmayanları ağızlarıyla söylerler. «Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Oysa aldanan sadece kendileri-
(518) Necin; 42.
(519) îr.Jan; 30.
(520) Ba«: ıra; 8.
150
dir. Fakat bunun farkında değillerdir.» (521) Allah Ta-ala'nın kendilerini rusvay etmesinden korkarlardı. «Münafıklar, aleyhlerinde bir sûre inip kaiblerinde gizlediklerini haber vereceğinden korkuyorlar. Onlara de ki: «Siz clay edin, korktuğunuz şeyleri Allah mutlaka meydana çıkaracaktır.» (522)
Bunların nefisleri alçalmıştır. Zayıflara imanı çok gördüler. Fakirlere İslâm nimetini, kölelere tevhîd şerefini çok gördüler. Bu yüzden kin ve nefretle doldu-lar. «Şu Kur'an iki şehrin birinde bulunan bir büyük adama indirilseydi ya» dediler. (523) «Beyinsizlerin ivnan ettiği gibi mi iman edelim» derler. İyi bilin ki beyinsiz onlardır. Fakat bilmezler.» (524) Mü'minleri hakir gördüler. Bunlar gibi eskiden de refah içinde olanlar davete icabet etmezlerdi. Nuh (a.s.)'un kavmi «İçimizden sana basit görüşlü en adi kimselerden başkasının tâbi olduğunu görmüyoruz.» (525) diyordu.
Allah Taala münafıkları iki kısım olarak bize açıklıyor. Birincisi, hakkın şuuruna eremeyen ve ondan etkilenmeyen asıl münafıktır. Bunun hakkındaki âyet şöyledir. «Onların durumu, aydınlanmak için ateş yakan kimselerin durumuna benzer. Ateş çevresini aydınlatınca, Allah onların ışıklarını giderdi ve onları
(521) Bakara; 9,
(522) Tevbe; 64.
(523) Zuhruf; 31.
(524) Bakana;' 13.
(525) Hud; ¦¦-27.
151
karanlıklar İçerisinde bıraktı da görmez oldular. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden de sapıklıktan dönmezler.» (526) İkincisi ise kendisinde hidayet -eseri olan, biraz daha gayret etmesi halinde doğruyu bulabilecek olan münafıklardır. Bunların hakkındaki âyet ise şöyledir: «Yahut onların durumu; gökten inen şiddetli bir yağmura yakalanmış kimselerin durumuna benzer. O yağmurla beraber karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır. Onlar yıldırımdan dolayı ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. Şimşeğin çarpması neredeyse gözlerini alır. Şimşek anları aydınlattıkça ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık çökünce de dikilip kalırlar. Eğer Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini giderirdi. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.» (527) Allah Taala, şehvetin kör ettiği, kaiblerine hased. kin ve buğzun hâkim olduğu bu kimseleri karanlık geceye benzetmiştir. Kaiblerinde hayrın artığının kalmamasını <ia yağmur ve şimşeğe benzetmiştir. Şimşeğin kendilerine görünüp hemen kaybolmasını da delile benzetmiştir.
Bunlar şaşkındırlar. Hidayet delilleri, gözlerini almakta ve her aydınlatmasında ışığında biraz yürü-mekteler. Şehvet kendilerini kuşatınca da küfür ve dalaletlerinin içine saplanıp kolmaktaiar. Eğer Allah
(526) Bakara; 17-18.
(527) Bakara; 19-20.
152
dileseydi bu parlayıştan da onları tamamen mahrum edebilirdi.
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun öl ve ashabına salât ve selâm oisun.
cO, ALLAH'IN İNSANLARA YARADILIŞTA VERDİĞİ BİR HİBEDİR.» (528)
Allah Taala'ya hamdolsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e. O'nun âl ve ashabına ve davetini kıyamet gününe kadar devam ettirenlere salât ve selâm olsun.
Aziz kardeşlerim! Sizleri en hayırlı olan Allah selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
İnanın, bu büyük nimeti, iman ve sevgi nimetini
(528) Rum; 30.
154
düşündükçe şükrünü eda etmekten aciz olduğumuz kendiliğinden ortaya çıkıyor. İtiraf ediyoruz ki, bu büyük nimeti idrâk etmekten aciziz. Allah Taala'dan şükrümüzü, acizliğimizle beraber kabul etmesini niyaz ediyoruz.
Gerçekten de iman nimetinden daha büyük ve daha mükemmel bir nimet yoktur. O ne güzel nimettir. Allah Taala'mn kulları üzerinde ne büyük nimetleri vardır. «Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız bitiremezsiniz.» (529) Hangi nimet din nimetinin karşılığı olabilir? «Bugün dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve din olarak size İslâm'ı seçtim.» (530)
Dünyada hiç bir rabıta İslâm rabıtası kadar kuvvetli değildir. Müslümanların memleketleri ne kadar birbirinden uzak olsa da «Lâilaheillallah Muhamme-den resulullah» kelimesi onları birleştirmektedir. Akide, kalblerin uyuşması ve ruhların birleşmesi için en büyük etkendir. Öyle olmasaydı, hiç bir maddî menfaatiniz olmadığı halde sizleri burada toplayan neydi? Bizleri burada toplayan, İslâm ve bahçesinin o misk gibi kokan çiçeklerinin arasında dolaşırken duyduğumuz ruhî neşve değil midir? Burada duyduğumuz o derin duygu Allah Taala'mn feyzinden başkası olabilir mi?
(529) Bakara; 34.
(530) Malde; 3.
155
Kardeşlerim! Geçen dersimizde Allah Taala'mn insanlara mücmel bir davet sunduğunu ve bu davette onların sınıflara ayrıldığını, mü'min, kâfir ve münafıktan meydana geldiklerini açıkladık. Bugünkü konuşmamızda ise İslâmî davetin unsurlarını ele alan şu tafsilatlı âyetler üzerinde konuşacağım. «Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki O'na karşı gelmekten korunmuş olasınız.» (531) âyetinden başlayıp «Onlar orada ebedî kalacaklardır.» (532) âyetine kadar devam eden âyetler tevhîd, Peygamberlik, Kur'an'ın meydan okuması ve cezayı ihtiva etmektedir.
Bu âyetlerde ilk dikkatimizi çeken husus, «Ey insanlar» diye başlamasıdır. Niçin «Ey mü'minler» veya «Ey Arapiar» veya «Ey Farslar» demedi? Çünkü Kur'an'ın daveti umumîdir. Peygamber (s.a.v.) kıyamet gününe kadar devam edecek olan bütün nesillere gönderilmiştir. Bu gerçeği Kur'cn şöyle açıklamaktadır: «Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed'e hakkı bâtıldan ayıran Kur'an'ı indiren Allah, yüceler yücesidir.» (533) «Seni, sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.» (534)
Dünyada meydana gelen son iki savaş insanların tek nizam ve tek kanuna muhtaç olduklarını or-
(531) Bakara; 21.
(532) Bakara; 25.
(533) Fursan; 1.
(534) Eniıya; 107.
-.56
taya koymuştur. Kur'an-ı Kerim «Ey insanlar» diyerek, umuma hitabedip gerçeği ortaya koymakla, mucize olduğunu bir daha göstermiştir. Bugün dünya durulmuş ve en uzak bölgesi bir gün bir gecede kate-dilebilir hale gelmiştir. Ulaşım imkânlarının genişlemesi, insana sabah kahvaltısını Kahire'de, öğle yemeğini Bağdat'ta ve akşam yemeğini Yeni Delhi'de yeme fırsatını vermiştir. Ulaşım ve yayın organları dünyayı birbirine yaklaştırmış, insanların içtimaî, iktisadî ve siyasî birliğe doğru, hergün bir adım daha atmalarına sebep olmuştur. Her gün dünyanın bir yerinde toplantılar düzenlenmektedir. İnsanların tek eksiği, birleşmelerinin temeli olan akide birliğinden mahrum olmalarıdır. Bu görevi asırlar öncesinde İslâm üstlenmiştir. «Ey insanlar sizi tek bir candan yaratan ondan eşini var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan Allah'tan korkun.» (535) Görüyorsunuz ki İslâm, ölümsüz davetiyle insanlara bu esası bildirmiştir.
İçinizden biriniz; «İslâm çeşitli çevrede ve zamanda yaşayan nesiller arasında nasıl bir uyum sağlayabilir?» diyebilir.
Biz ona deriz ki: İslâm her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah'ın koyduğu bir nizamdır. Allah geçmişi, yaşadığımız çağı ve geleceği çok iyi bilir. Bundan dolayıdır ki, kıyamete kadar ihtiyaç duy-
(535) Nisa; 1.
157
dukları şeyleri insanlara sunmuştur. İslâm'ın özünde ebedîlik vardır. O değişmeyen usûl ve kaideler getirmiştir. Ancak fer'î meseleleri açıklama ve genişletme işini insanlara bırakmıştır. İnsanlar fer'î meselelerde, temel kaidelere ters düşmemek şartıyla insanların ihtiyaçları doğrultusunda tasarruf yapabilirler. Bu konuda Ömer Bin Abdulaziz: «İnsanların yenilenmesi ölçüsünde davaları da yenilenmektedir» demiştir. İmam Şafii, Bağdat'ta verdiği fetvanın aksini Mısır'da vermiştir. Şafii'nin yeni ve eski olmak üzere iki görüşü vardır. Durumlar değişebilir fakat din birdir, değişmez. O her zaman ve her yerde geçerli ebedi bir dindir. «Kur'an'ın hak olduğu onlar için apaçık ortaya çıkıncaya kadar. Biz onlara delillerimizi ufuklarda ve kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbi-nin her şeye şahit olması yetmez mi?» (536)
- Kardeşlerim, «Ey insanlar» buyurmakla Allah Ta-ala bu davetin genel ve şâmil bir davet olduğunu beyan ediyor. «Ey Muhammed muhakkak ki biz seni bütün insanlara gönderdik.» (537) âyetlerinde de aynı konuya işaret ediyor.
cibadet edin» buyuruyor. «Birleyin» buyurmuyor. Çünkü ibadette amel vardır, amel ise düşünmek ve itikat etmekle olur. İbadette düşünme, iman etme ve çaiışma vardır, bunlar da emredilenleri yerine getir-
>: ->) Fussilet: 53. u ") Sebe; 28.
158
mek ve yasaklananlardan kaçınmakla olur *Rabbiniz» buyuruyor, «yaratanınız» buyurmuyor. Çünkü kul ile Rabbı arasındaki bağ, sadece yaratma bağı değildir, kul ile Rabbı arasındaki bağ; terbiye, iyilik, koruma ve hidayet bağıdır. Kul, Allah Taala'nın koruması ve terbiyesi altındadır. Yaradılışından ölümüne kadar bu böyledir.
«Sizleri yarattı» buyurmakla da terbiyenin bazı yönlerini açıklıyor. Çünkü Allah Tada kullarını yarat-masaydı, yoklukları devam ederdi:
«Muhammed sizin adamlarınızdan hiç birinin babası değildir. O Allah'ın Resulü ve Peygamberlerin sonuncusudur.» (53S)
«İnsan yaratılıp, bahse değer bir şey haline gelmeden önce, üzerinden uzun bir zaman geçmemiş midir?» (539)
«İnsan daha önce hiç bir şey değilken kendisini yoktan varettiğimizi hatırlamaz mı?» (540) O halde yaratma nimet' ilk nimettir. «Sizden öncekileri de yarattı» buyurmakla da, bazılarının: «Hayat, rahmin dışarı attığı ve yerin yuttuğudur. Bizi sadece zaman öldürür.» diyenlerin sapık görüşlerini çürütüyor. Bütün insanlar yaratma nimetine karşı Allah Taaia'ya borçludurlar.
(538) Ahzab; 40.
(539) İnsan; 1.
(540) Meryem; 67.
159
Allah Taala'nın yaratmasındaki incelikleri ve sırları ihata etmek mümkün değildir. «Yemin olsun ki biz insanı süzülmüş özlü balçıktan yarattık.» (541) «Nefsinizde cîe vardır görmez misiniz?» Bu hayret verici yapıyı, bu büyük nimeti düşünmez misiniz? «Gerekir ki sakınırsınız.» Gerekir ki, bunları düşünür de takva yoluna girersiniz. Gerekir ki inkâr etme ve nankörlükten sakınır ve Allah'ın gazabından korkarsınız. «Yeryüzünü sizler için döşedi, gökleri sizin için bina etti.»
Burada Allah Taala'nın başka bir nimetine dikkat çekiliyor. Maişet ve rızkınızı temin ettiğiniz şu yeryüzünü kirn döşedi? Kim bunları sizin emrinize amade etti? Ay, Güneş ve yıldızlarla donatılmış gökyüzünü kim bina etti? Hayatınızın nizamını onlardan yardım alarak devam ettiriyorsunuz. Yeryüzündeki hayatın devam etmesi yine onlara bağlıdır. Bütün bu nimetleri size ihsan eden Allah Taaia'ya nasıl ortak koşarsınız? Allah Taala sizin bu iftiralarınızdan münezzehtir. Sizleri böyle bir sapıklığa inat ve kine sevk eden şüphesiz ki şehvet ve ihtiraslarınızdır.
Kardeşlerim! Allah Taala'yı tanımak kolay ve gayet açıktır. Fazla bir çaba harcamaya gerek yoktur. Çünkü O'nu tanımak insan fıtratının gereğidir: «O, Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği bir hibedir.» (542)
(541) Mü'mimln; 12.
(542) Rum; 30.
160
Allah Taala'nın Kitabı özel bir gruba veya cedelci akıl sahiplerine de değildir. O, bütün insanlara şâmildir.
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
«SANA HER ŞEYİ AÇİKLAYAN KİTABI İNDİRDİK.» (543)
Allah Taala'ya hamdolsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına ve davetini k,ı-yamet gününe kadar devam ettirenlere salât ve selâm olsun.
Aziz kardeşlerim! Sizleri İslâm selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
(543) Nahl; 89. Risaleler 13
.F..ç
162
Allah Taala'nın rızasının hakim olduğu ve meleklerin hazır bulunduğu bu toplantıda karşılaşırken duyduğumuz mutluluğun yerini dünyada hiç bir şey dol-duramaz. «Allah'ın evlerinin birinde toplanan, Allah'ın Kitabını okuyan ve aralarında müzakere eden kavmi mutlaka melekler çevreler, rahmet kuşatır, üzerlerine huzur ve sükûnet iner ve Allah Taala onları meleklerin yanında anar.» (*)
Her toplanmamızda imân ve sevgi ile coşmaktayız. Bu-iki nimet insan vergisi değildir. Hile ile ulaşılacak, mal ile alınacak bir şey de değildir. Bunlar Allah Taala'nın dilediği kullarına hibe ettiği bir lütfudur.
«Fakat Allah size imanı sevdirmiş, onu kalbinize nakşetmiş ve size inkârı, yoldan çıkmayı ve günahı çirkin göstermiştir.» (544)
«Eğer sen yeryüzündeki herşeyi harcasaydın onların kalblerini birbirina isındiramazdın.» (545)
Değerli kardeşlerim! İslâm yurtlarının kurtulması için toplanan bu kalbler arasında karşılıklı dostluk, derin sevgi akımı mevcuttur. İslâm, siyasî ayrılık ve coğrafî sınır tanımaz. O'nun tanıdığı tek şey S'nır bilmeyen ruhî bağdır. Bu bağ, memleketleri ne kadar uzak ve değişik de olsa kalbleri birbirine bağlamaya yeter.
(•) Tirmizi: C. 9. s. 95. H. No: 3375 (Humus b.).
(544) Hucurat; 7.
(545) Enfal; 63.
163
Gecen dersimizde, Bakara Sûresi'nde, Allah Taala'nın davetini: «Bu kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır.» buyurarak takdim ettiğini ve ihsanları mü'-min, kâfir ve münafık olarak üç sınıfa ayırdığını izah ettik.
Bugün de, Allah Taala'nın bu mânayı teyid eden delillerinden bahsetmeye çalışacağtz.
Aziz kardeşlerim! Allah Taala sabit ve kuvvetli bir imana sahip olmaları için, kalblerin delillere açılmasını istiyor. Bu yüzden de fıtrî delillerin yanında nazarî delil de getiriyor. «Kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'an'dan şüphe ediyorsanız, onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer iddianızda samimi iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi de getirin.» (546)
Allah Taala, insanların zorla iman etmesini istemiyor. Çünkü İslâm, beşer aklını zorlamadan kurtarmak için geldi. Aklı, hayrı tanımak, serden uzaklaşmak için bir nûr ve kandil kabul etti. «De ki bir bakın, göklerde ve yerde ne var bir bakın. İman etmeyen bir millete deliller ve uyarılar fayda vermez.» (547) Kur'an-ı Kerim, mucize olduğundan şüphe edenlere meydan okuyarak onun gibisini getirmelerini istedi. Meydan okuma ise üç derecede tahakkuk etti.
Birincisi: Hiç kimse Kur'an-« Kerim'e benzer bir kitap getiremeyecektir. «De ki:. «Yemin olsun ki, in-
(546) Bakara; 23.
(547) Yunus; 101.
164
sanlar ve cinler, Kur'an'a benzer bir kitap uydurmak için bir araya gelseler de hiç bir zaman O'nun benzerini meydana getiremeyeceklerdir. Hatta birbirlerine yardımcı olsalar bile.» (548)
İkincisi, on sûre bile getiremeyecektir. «De ki: iSiz de Kur'an'ın benzeri on sûre meydana getirin bakalım, eğer iddianızda doğru iseniz, Allah'tan başka yardımını isteyebileceklerinizi de çağırın. Eğer onlar size cevap vermezlerse bilin ki, bu Kur'an Allah'ın ilmi ile inmiştir.» (549)
Üçüncüsü ise, bir sûre bile getirmeye gücü yetmeyecektir. «Kulumuz Muhammed'e indirdiğimizden şüphe ediyorsanız onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer iddianızda samimi iseniz Allah'tan başka taptığınız şahitlerinizi de getirin.» (550) Bu âyette meydan okumanın zirvesine ulaşılmış ve bunu şu âyet takib etmiştir. «Eğer bunu yapamazsanız —ki elbette yapamayacaksınız — o halde kâfirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan, cehennem ateşinden sakının.» (551)
Müseyleme ve benzerleri bu tehdide karşı koymak istemişlerse de, getirdikleri; ifadeleri zevkin kabul etmediği ve kulağın dinlemek istemediği ruhsuz, cansız ve soğuk kelimelerden öteye geçmemiştir.
(548) tsra; 88.
(549) Hud; 13-14.
(550) Bakara; 23.
(551) Bakara; 24.
165
Biz Müslümanlar Kur'an-ı Kerim'in şüphe götürmez bir mucize olduğuna inanırız. O'nun mucize olduğunu isbat etmek için iki yönünü açıklamakla yetiniriz.
1 — Tarihi yönü :
Kur'an'ın indiği tarihte, Arapların dillerinin en fasih ve en beliğ noktaya vardığında kimsenin şüphesi yoktu. Oğlan çocuğunun doğması, asil bir atın yetiştirilmesi veya kabilede bir şairin meydana gelmesi onların iftihar kaynağı idi. Şairlerin atışması için panayırlar kurarlardı. En keskin silâhları dilleri idi. Panayırda söylenen edebî eserleri değerlendirecek hakemler vardı. Söylenen şiir ve nesir onlara arzedilir-di. Hakemlerin iyiyi kötüden ayıracak ölçüleri vardı. İşte onların bu belagat ve fesahatin zirvesinde oldukları bir zamanda Peygamber (s.a.v.) geldi. Resu-lullah (s.a.v.) hitabet ve şiir bilmezdi. Bildiği tek şey doğruluk ve emanetti. «Daha önce yıllarca aranızda bulundum. Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?» (552)
Buna rağmen Kur'an'ın önünde şaşkına döndüler, ne yapacaklarını şaşırdılar. İşte küfür ve şirk'in başı Ebu Cehil, Kureyşlerin bilgini Nadr bn. Haris'e gelerek şöyle diyor: «Ey Nadr sen Muhammed'i herkesten iyi tanırsın. Bir şey söyle de şu kitabn tesir
II
(551' Yunus; i S.
166
etsin.» Nadr ise şöyle diyor: «Ben şiiri ve konuşma sanatını sizden çok iyi bilirim. Sihir ve kehaneti de bilirim. Vallahi bu bir kâhin veya sihirbaz sözü değildir. Bunun bir tatlılığı vardır. Üzerinde bir tazelik vardır, üstü verimli, altı bolluktur. Bunu bir beşer söyleyemez.» Ebu Cehil: «O bir sihirdir de» deyince düşündü, ölçtü biçti ve «O etkileyici bir sihirdir.» demek zorunda kaldı. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu: «O, düşündü, ölçtü biçti, kahrolası nasıl da ölçtü biçti? Yine kahrolsun! Nasıl da ölçtü biçti? Sonra baktı. Sonra yüzünü ekşitip kaşlarını çattı. En sonunda da sırt çevirdi, büyüklük tasladı ve: «Bu eskilerden kalan bir sihirden başka bir şey değildir. Bu sadece bir insan sözüdür.» dedi.» (553)
Böylece, belagat, fesahat ve san'at devlerinin Kur'an'a karşı acziyetlerini itiraf ettiklerini anlamış oluyoruz. Artık başkalarının üzerinde durmaya gerek yoktur.
2 — İlmî yönü : Bu konuya iki ayrı bakışımız vardır:
a — Kelimelerine bakış:
Bir mücevheratçı, büyütücünün önüne emsalsiz bir inciyi koyup baktığında, o şahane güzellik karşısında dehşete düşmemesi mümkün değildir. Arap di-
(553) Müddessir; 18-25.
167
lini çok iyi bilip de Kur'an'ı, kelime kelime tahlil edenin durumu da aynıdır. Her âyete, her kelimeye hattâ her harfine baktığında beşerin yaklaşamayacağı eşsiz mânalara şahit olur. Bu kıymetli mânaların, bu derin maksatların, son derece kolay lafızlarla nasıl ifade edildiğini düşününce şaşkına döner.
Âlim bîr zatın yanına giren bir kişi, onu gayet sevinçli buldu. Bu durumu sorduğunda âlim : «Kur1-an'da bir âyet okudum ve onda, iki haber, iki yasak, iki emir ve iki müjde buldum.» dedi. Adam: «O âyet hangisidir?» dedi. Âlim : «Biz Musa'nın annesine şöyle ilham ettik : «Çocuğu emzir. Başına bir şey gelmesinden korkunca da onu hemen sandığa koyup, Nil nehrine bırak, sakın korkma, mahzun da olma, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu Peygamberlerden yapacağız.» (554) âyetidir. Âyetteki iki haber: «Biz Musa'nın annesine vahyettik» ve «Bir şeyden korkarsan»dır. İki emir: «Onu emzir» ve «bırak» cümleleridir. İki yasak da: «Korkma» ve «üzülme» ifadeleridir. İki müjde ise: tBiz sana onu vereceğiz» ve «Peygamberlerden kılacağız» cümleleridir.» dedi.
b — Mânalarına bakış:
Mânalarına bakışımızı şu üç hususu inceleyerek özetleyebiliriz:
(554) Kasas; 7.
168
1 — Kur'an-ı Kerim'in her şeye şümulü vardır:
İlim, san'at ve ruh tedavisi O'nun alanı içine giren konulardandır. «Biz bu kitcpta hiç bir şeyi eksik bırakmadık.» (555) «Biz sana, her şeyi açıklayan hidayet rehberi, rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olan Kur'an'ı indirdik.» (556)
Bunların hepsi üniversiteye gitmeyen, fakültede okumayan, ümmî bir Peygamper'e geliyor. Beşeriyetin muhtaç olduğu hüküm, kanun, aile ve sınıf nizamını koyuyor. Hükmetme sistemini: «İşlerde onlarla istişare et. Bir işde azmettin mi Allah'a tevekkül et.» (557) buyurarak sekiz; sınıf meselesini ise yedisi yöneticiye: «Onların mallarından sadaka ol ki bununla onları mânevi kirlerden temizlenmiş ve derecelerini yüceltmiş olasın.» (558), yedisi de yönetilene: «Mallarında dilenen ve yoksulların belirli hakkı vardır.» (559) ait olmak üzere ondört; aile meselesini: «Örfe göre kadınların vazifeleri kadar hakkı da vardır. Erkekler kadınlardan bir derece daha üstündür.» (560) sekiz olmak üzere toplam 30 kelime ile insanların sorunlarını çözüyor.
İlim adamları, araştırmacılar, uzmanlar ve filozofların ömürlerini harcayıp halledemedikleri bu üc ko-
(555) En'am; 38.
(556) Nahl: 89.
(558) Al-i imran: 159.
(559) Mearlc; 24-25. ı5öO) Bakara; 2.3.
169
nuyu Kırr'an-ı Kerim çözmüş ve insanlığın önüne sonsuz ilim, yücelme ve gelişme kapısını açmıştır.
İşte Kur'an'ın mucize olması buradadır. Kur'an'ın getirdiği bu çözümler, gerçek mânada tatbik edilseydi, yeryüzünde ne bir fakir, ne tefessüh etmiş bir aile ne de bozuk bir ev kalırdı. Hâkim muvaffak olduğu için, mahkûm da hürriyetine kavuştuğu için mutlu olurdu.
2 — Kur'an-ı Kerim ebedîdir: Elastikîdir, zamanla beraber yürür. Aklî ve ilmî gelişmelere ters düşmez. Çünkü Allah Taala insanoğlunun devamlı gelişme ve ilerlemekte olduğunu, ezelî ilmi ile biliyor. Şayet kevnî kanunlar ve ilmî nazariyeleri sınırlasaydı insan şaşkınlık ve dehşete düşerdi. «Bir şeyi bilmeyen ona düşman olur.» gerçeğine uyarak inat ve yalanlamalarında ısrar ederdi. İnsanoğlunun örfünde, dünün gerçeği bugünün hurafesi, bugünün gerçeği yarının bâtılıdır. İnsan aklı devamlı araştırma içindedir. İşte bu yüzden Kur'an-ı Kerim insanın ilerlemesi ile beraber yürüyen elastikî bir üslub üzere nazil olmuştur. İnsan, ilimde ilerledikçe Kur'an'daki mucizeyi daha iyi enliyor. «Kur'an'ın hek olduğu, onlar için cpaçık ortaya çıkıncaya kadar. Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz.» (561)
Her ilmî hakikat ortaya çıktığında Kur'an'ın ona işaret ettiğini görürüz. Kur'an ilmî gerçeklere hiç bir
(561) Fussilet; 53.
170
zaman ters düşmez. İşte esrarından biri de budur. «Eğer Kur'an Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, O'nda birbirine zıt olan birçok şey bulurlar* di.» (562) . • .
3 — Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinden biri ı'e gayba işaret etmesidir. «Rumlar size en yakın b.r yerde mağlup oldular. Onlar bu mağlubiyetten sonra galip geleceklerdir.» (563) gibi ki. bu haber gerçekleşmiştir.
Özet olarak. Kur'an'ın bir mucize olduğunu, cinler ve insanlar bir araya gelse O'nun gibisini getiremeyeceklerini, kıyamet gününe kadar baki olduğunu öğrendik. «O'na ne önünden ne de arkasından batıl sokulabilir. O hikmet sahibi ve hamde lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.» (564)
O halde Kur'an'sız bir tanzime gönlümüz razı olmaz. Kur'an'a sarılan, mutlaka doğru yolu bulur.
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e salât ve selâm olsun.
<562) Nisa; 82. • 563) Rum: 2-3. (.564) Fussllet: 42.
«SİZ EN HAYIRLI ÜMMETSİNİZ»
Allah Taala'ya hamdolsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına, davetini kıyamet gününe kadar yayanlara salât ve selâm olsun.
Değerli kardeşlerim! Allah'ın mübarek ve güzel selâmı ile sizleri selâmlarım. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Kardeşlerim! Selefleriniz hak daveti yüklenip şarka, garba yayarken, İslâm'ın sancağı her yerde dalgalanırken ne sayıca ne de malda üstün idiler. Başkalarından daha güçlü ve daha bilgili de değillerdi. O halde bu zaferin sırrı ne İdi?
Kardeşlerim! Müslümanların zaferi derin iman-larındandı. İman onların kalblerine inmiş. Allah için
172
birbirini sevmiş, davet etrafında toplanmış ve neticede demirden bir kale gibi olmuşlardır.
Resulullah (s.a.v.) dünyayı terkettiğinde sayıları yetmiş bini aşmıyordu. Düşmanlarıyla savaşırken üstün bir tekniğe de sahip değillerdi. Savaştıkları kılıçları kırık döküktü. Demir veya deriden kılıfı yoktu. O halde onların gücü Resulullah (s.a.v.)'ın getirdiklerine iman etmelerinden kaynaklanıyordu.
«Rabbimiz! Biz «Rabbinize iman edin» diyerek imana davet eden bir davetçiyi işittik ve iman ettik.» (565) «Hayır budur; bunun dışındaki serdir. Aydınlık budur; bunun dışındaki karanlıktır. Hidayet budur; bunun dışındaki sapıklıktır» diyorlardı. «Ey Mu-hammed bu, Rabbinin izniyle insanları karanlıktan aydınlığa çıkarman için sana indirilmiş bir kitaptır.» (566)
Kardeşlerim! Dünya ne kadar bozulursa bozulsun, bâtıl yardımcıları ne kadar çoğalırsa çoğalsın, Müslümanların bulunduğu yerde mutlaka hayır da vardır. Biz böyle inanırız. Öyle ise dininizin ilkelerine sımsıkı sarılın, Peygamberinizin (s.a.v.) sünnetine uyun. Dininizin aydınlığı şahsınıza yansısın. Sizlerden sadece hayır beklensin. Kalbiniz sevgi, özlem ve güzel duygularla dolsun. İnsanlara, sadece sözle değil, AU lah ve Resulü'nü memnun eden davranışınızla yüce-
(565) Âl-i imran; 193.
(566) İbrahim; 1.
173
liginizi ve kâmilliğinizi gösterin. Yaptığınız iş dosdoğru, dininize ve şeref dolu tarihinize uygun olsun. «Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe mâni olursunuz ve Allah'a iman edersiniz.» (567)
Kardeşlerim! Daima hayır azığınız olsun. Nerede olursanız olun hayrın yardımcısı ve unvanı olun. İslâm her zaman hakkın yolunu açmış, şeytanın, şer. hile. kin ve hasetin yollarını kapatmıştır. Müslümanlar dinlerine sımsıkı sarılsalardı, düzenli yapılmış bir bina gibi tek saf olurlardı. Sabit adımlarla nebil hedeflerine doğru süratle ilerlerlerdi. Müslümanların, Allah Taala'nın «Kâfirlere karşı çok şiddetlidirler. Kendi aralarında de son derece merhametlidirler.» (568) emrine uymaları ne güzeldir.
Kardeşlerim! Bütün Müslümanlara karşı merhametli olun. Onlara, sevgiyi, müsamahakâr olmayı, safsatadan kaçınmayı, kötü zandan, yaralayıcı sözden ve iftiradan sakınmayı öğretin. Şeytanın girebileceği bu yolları tıkayın. Müslümanların, kuvvetlenerek, birleşerek ve tutunarak demir gibi olmaları için çalışın. Memleketimizde meydana gelen ahlâkî çözülmenin ve içtimaî çöküşün tek sebebi emperyalist güçler ve bunların kuyruğuna takılan art niyetli hasta akıllılardır. Bunlar ortaklaşarak Müslümanları ha-
(567) Âl-i imran; 110.
(568) Fetih; 29.
174
yırdan, hür ve şerefli yaşayışlardan saptırdılar. Bunlarla savaşmak, ancak dine sımsıkı sarılmak, güzel örnek olmak, Müslümanlar arasında kardeşlik ve sevgiyi yaymakla mümkündür. Size söğenlere hayır ve hidayet dileyin. Size verdiği iffet, temizlik ve herkese hayır dileme nimetine karşı Allah'a hamd edin. Aziz kardeşlerim! Daveti yaymak ancak iki şeyle mümkündür:
1 — Allah Taala'ya samimiyetle İnanacak ve her şeyde O'na güveneceksiniz. İyi ahlâk, hakta sebat, istenilmeyen şeylere sabır ve bütün zorlukları göğüslemek gibi özellikleriyle beraber temiz akideye sımsıkı sarılacaksınız. Çünkü siz: «Boş söz ve çirkin bir davranışla karşılaştıkları zaman, vakarla oradan geçip giderler.» (569) ve; «Cahiller kendilerine laf atıp sataştıkları zaman aldırmadan «selâmetle» deyip geçerler.» (570) âyetlerine muhatapsınız.
2 — Allah Taala'ya sağlam bir sevgi ile bağlanıp tek kalb haline geleceksiniz. Gayenize başarıyla ulaşmak için dilinizi koruyun. Kalbinizi temizleyin, eziyetlere sabredin, yalan, iftira ve bühtan gibi şeylere kapılmayın. Allah Taala'nın : «Artık bana düşen güzelce sabretmektir. İddialarınız karşısında Allah'tan yardım istemektir.» (571) sözüne uygun mü'min-ler olun.
(569) Furkan; 72.
(570) Furkan; 63.
(571) Yusuf; 18.
175
Kardeşlerim! Geçen dersimizde Bakara Sûresi'-nin «Kulumuz Muhammed'e indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer iddianızda samimi iseniz, Allah'ı bırakıp taptığınız şahitlerinizi de getirin.» (572) âyetine kadar olan kısmını okuduk. Kur'an-ı Kerim'in meydan okumasını inceledik. Meydan okumanın derecelerini anlattık. İnatçılardan önce Kur'an gibi bir kitap getirmeleri istendiğinde aciz kaldıklarını on sûre getirmeleri istendiğinde zayıf düştüklerini, bir sûre getirin denildiğinde rezil olduklarını, çareyi savaşmak ve bâtıl uğrunda ölmeyi tercih etmede bulduklarını izah ettik. Kur'an-ı Kerim'in meydan okuduğu kimselerin basit olmadıklarını, belagat, fesahat ve hitabet ifrnini çok iyi bildiklerini, buna rağmen O'na boyun eğdiklerini ve sığınaklarının çöktüğünü gördük. Ayrıca tarihî ve ilmî olmak üzere Kur'an'ın iki mucizevî yönünü açıkladık ve misal verdik. Burada ise ceza prensibine kısa bir göz atmak istiyoruz:
Ceza bütün dinlerde ve kanunlarda mevcuttur. Ceza devamlı hayıra yönelmek için tedbirdir. Babalar, yöneticiler ve eğitimciler de ceza koyarlar. Yönettikleri kişileri hayır ve itaata teşvikle, şer ve rezaletten sakınmalarını sağlarlar. Ceza iki kısımdır:
A — Mükâfat: Mü'minler, salihler ve sadıkların mükâfatı, genişliği yer ile gök arası kadar olan cen-
(572) Bakara; 23.
176
nettir. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşerin aklına getirmediği şeyler vardır. Cennette mü'minlerin, hem ruhî hem de maddî zevk duyacaklarından şüphe yoktur. Buna inanmamız lâzımdır.
«Hiç kimse, onlar için dünyada yaptıklarının karşılığı olarak saklanmış memnun edici nimetlerin ne olduğunu bilmezler.» (573)
B — Azab: Kâfirlerin cezası, yakıtı insan ve taş. olan cehennem azabıdır. Onların azabının şiddeti şu âyette tecelli etmektedir:
«Derileri yandıkça, azabı tatsınlar diye onları başka derilerle değiştireceğiz.» (574)
Allah Taala iyiye iyilikle, kötülüğe de kötülükle mukabele eder. İyilik yapana fazla mükâfat vermek, ~onu daha fazla iyilik yapmaya sevkeder. Kötülük yapana karşılığı kadar kötülük yapmak, onu Allah'ın merhametine ısındırır ve kötülükten vaz geçirir. Bundan dolayıdır ki, iyilik yapmak için azmedip, fakat onu yapmayana, azminden dolayı sevap yazılır. Kötülük ise sadece yapmakla cezaya tâbi tutulur.
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
(573) Secde; 17.
(574) Nisa; 56.
«O'NUN HİÇ BİR BENZERİ YOKTUR.» (575)
Allah Taala'ya hamdolsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına, davetini kıyamet gününe kadar yayanlara salât ve selâm olsun: En hayırlı olan Alîah Taala'nın selâmı ile başlıyoruz. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Aziz kardeşlerim! Bedende bir et parçası vardır. Bu et parçası düzelirse bütün beden düzelir. Şayet o bozulursa bütün beden bozulur. Bilin ki bu et parçası kaibdir. Kalb, yolunu kaybetmiş bir kimseye doğru yolu gösteren bir kılavuz gibidir. Şayet fertlerin kalbi doğru yolu bulmuşsa, bütün cemiyetin kalbi düzelmiş,
(575) Şûra; 11. Risaleler 13
F.: 12
178
bütün dünyayı barış ve aydınlığa götürecek niteliğe kavuşmuş demektir.
Allah Taala, kaibin ıslahına çok önem vermiş, onu hidayet ve rahmetiyle kuşatmıştır. Dünya nizamının kurulmasını, kalblerin cehaletten ilme, serden hayra dönmesine bağlamıştır. Cahiliyet devrinde Arapların durumu buna en güzel misaldir: Allah Taala'nın hidayetini onlara Hz. Muhammed (s.a.v.)'in vasıtasıyla Kur'an-ı Kerim getirdi. Kalblerini ıslah eden bu hidayet sebebiyle cahil iken, insanların en bilgini, yalın ayak ve çıplak iken hayır, merhamet, adalet ve müsamahakârlık numunesi oldular. Karanlık kalblerini inanç nuru aydınlattıktan sonra, parlak bir meşale gibi dünyanın her tarafını nura gark ettiler. İslâm daveti işte böyle olmuştu. Hayırla dopdolu, adaletle donatılmış örnek toplum böyle gerçekleşti. Bizim de böyle bir hayra kavuşmamız için Kitab'ımızı ve O'nun emirlerini iyi düşündükten sonra, O'ndaki hükümleri hayatımıza tatbik etmemiz gerekir. Allah'a şükürler olsun bu yolda ilerleme devam ediyor. Hayat devamlı gelişmekte ve düşünce ileriye doğru gitmektedir. İlim adamlarının getirdiği nazariyeler, araştırmacıların çözdüğü sırlar hangi aşamaya ulaşırsa ulaşsın Kur'an-ı Kerim'in naslanna ters düşmesi mümkün değildir. Onun koyduğu kaideleri bozması düşünülemez. Tam aksine Kur'an'da gelmiş ve gelecek keşiflere dair işaretler vardır.
Kardeşlerim! Ferd, cemiyet ve milletin hayatında-
179
ki dönüm noktası, Allah Taala'yı tanımaktır. Bu görev . Hk önce Peygamberlere verildi. Onlar insanları hayra ve hidayete sevkelmek için gönderildiler.
Aziz kardeşlerim! İslâm Dîni bir fıtrat dinidir. O halde dinî prensiplere ters düşmemek şartiyie dünya zîneti ölçüleri dahilinde de insanlığa hayır ve üstünlük takdim etmesi gayet kolaydır.
Zahidlik yaparak dünyadan el ve ayak çekmek güzeldir. Devamlı ibadet etmede hayır vardır. Fakat insanoğlu garize ve şehvet sahibidir. Yaradılıştan hırslıdır. Hayatını tam bir zühd ile kupkuru yapmaya veya herşeyini vermeye gücü yeter mi? Garize ve şehvetlerini şuuraltı kılıp kendini sadece ibadete verebilir mi?
Allah Taaia zayıf yaratılışlı insanın bunları yapmaktan uzak olduğunu bildiği için hanif dini, selim fıtrata uygun olarak indirdi. Dinimiz^ meşru olan dünya zinetini kabul ediyor. Bu konudaki âyet şöyledir: «De ki: «Allah'ın kulları için var ettiği zîneti ve temiz rızıkları kim haram etti?» (576)
İnsan malını harcama yetkisine sahiptir. Ancak zekâtını da verecektir. Zekâtın da bir ölçüsü vardır. Bu ölçüyü aşanların imandaki payları daha fazladır. Aşamayanlar da günahkâr değildir.
İnsan farz ibadetlerini yerine getirmekle mükelleftir. Fakat kendini zorlayarak fazla ibadet yapmak-
(576) A"raî, 32.
180
la mükellef değildir. Ancak : «Kim Kendi İsteğiyle fazladan hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır.»
(577)
Nafile ibadet yapmayan günahkâr olmaz. İşte böyle kardeşim, dosdoğru dinimizin prensipleri kâinat kanununa ve beşer tabiatına uygundur. Bu yönü ile İslâm en hayırlı davettir. Bu yönü ile O'na uyanlar, insanlar arasından çıkan en hayırlı ümmettir.
Aziz kardeşlerim! Tekrar Allah'ın Kitabı'na dönelim, âyetlerindeki hüküm ve hikmetleri, üslûbundaki sanat ve mucizeyi inceleyelim. Geçen dersimizde Bakara Sûresi'nin şu âyetine gelmiştik: «Şüphesiz ki Allah, sivrisineği ve ondan daha üstününü misal vermekten çekinmez. İman edenler onun Rableri tara* fından bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise: «Al-ıah bu misalle ne kasdetti?» derler. Allah bu misalle birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Allah bununla sadece yoldan çıkanları saptırır.»
«Onlar ahitleştikten sonra, Allah'a verdikleri ahit-lerini bozarlar. Allah'ın birleşmesini istediği bağı koparırlar, yeryüzünde fesat çıkarırlar. Hüsrana uğrayanlar işte bunlardır.» (578)
Aziz kardeşlerim! Kur'an-ı Kerim'in hedefi; kalb-lere hitabetmek, özlemleri tahrik etmek, makûla yaklaşmak ve açıklık getirmektir. Bundan dolayıdır ki,
(577) (678)
Bakara; 184. Bakara; 26-27.
181
Allah Taala, birliğine ve büyüklüğüne maddî delil getirmek için misaller vermiştir. Bu misalleri kabul etmeyenler inatkâr kâfir, sapık ve canidir. Kendine, nefsine ve insanlığa karşı cinayet işlemişlerdir.
Bazı kâfirler, örümcek, sinek ve benzeri misalleri küçümsemeye çalışmışlardır. Yukardaki âyet bu kâfirler için nazil oldu. Bu misaller mü'minlerin imanını arttırırken kâfir ve inatçıların nankörlük ve isyanda daha ileri gitmelerine sebep oldu.
Kur'an-ı Kerim'deki misallerin tek hedefi, mânayı, anlamak isteyenin gerçeğe, hayra ve Allah'a kavuşmak arzusunda olanın zihnine yaklaştırmaktır. Yoksa, Allah'ın nurunu kandile benzetirken, her ikisinin de aynı değerde olduğu anlamında değildir. Böyle bir benzetmeden Allah Taala münezzehtir. Yukarda da söylediğimiz gibi mânayı zihinlere yaklaştırmak için misal verilmiştir. Misaller bu gaye için gelmiştir. «Biz bu misalleri insanların düşünmesi için veriyoruz.» (579)
Kardeşlerim! Bu misaller karşısında insanlar iki kısma ayrılmıştır?
Bir grubun, O'nun her ayetini okudukça imanı ve bilgisi artmıştır: «De ki «Kur'an, iman edenlere bir hidâyet ve şifadır.» (580) Diğer grubun ise cehaleti, küfür ve inadı artmıştır: «Zalimlerin sadece hüsranın
(579) Haşr; 21.
(580) Fussilet; 44.
182
183
arttırır.» (581) «Onunla ancak fasıklar yoldan çıkarlar.» (582)
Allah, bu kişilerin hakkında şöyle buyuruyor: «Ahitleştikten sonra Allah'a verdikleri ahdi bozarlar.» (583) Bu «ohd» hakkında tefsircilerin çeşitli görüşleri vardır. Bazılarına göre 'and' dan maksat dindir.
Bazılarına göre ise. Peygamber (s.a.v.)'in nübüvvetini itiraf etmektir. Çünkü Reşulullah'ın vasfı kitaplarında geçmiştir. O'nu İnkâr etmek, kitaplarda olanı görmezlikten gelmek ve onların hükümlerini haksız yere, neva ve heveslerine uyarak değiştirmekle sözlerini bozmuş olurlar.
«Allah'ın birleşmesini istediği bağı koparırlar.» (584)
Allah'ın emrettiği, kul ile Allah arasındaki irtibatı sağlayan kanunlardır; Onlar bu bağı koparmakla doğru yoldan sapmışlardır.
Bundan sonra onların inkârlarını, garip ve hayret verici bir olay olarak şöyle açıklıyor. «Nasıl olur da Aîiah's inkâr edebilirsiniz? Oysa siz ölüler idiniz, O sizi diriltti.» (585)
(581) İsra: 82.
(582) Bakara; 26. î583) Bakara; 27.
Ȕ84s Bakara; 27.
85) Bakara; 28.
Allah'ın nimetini hatırına bile getirmeden nasıl inkâr ediyor? Oysa hiç bir şey değilken Allah onu yarattı : «İnsan daha önce hiç bir şey değilken, onu yoktan var ettiğimizi hatırlamaz mı?» (586)
İnsanoğlu tesadüfi olarak yaratıldığını söylemeye nasıl cesaret edebilir? Karı-koca arasındaki ülfeti sağlayan nasıl bir tesadüftür? Çürümüş kemiğe can veren, çamurdan akıllı ve mükemmel bir insan yapan hangi tesadüftür? «İnsan tabiatın çocuğudur» diyenler, çoğu zaman bu saçmalıklarını unutur, Allah'a yönelirler ve bunun farkında bile olmazlar.
İnsana, Dehr Sûresi'ni okuyup mânasını düşünmesi yeter. Bu sûre varlığın bütün sırlarını içinde toplamıştır. Herkes bu sûreyi okuyup Allah Ta-ala'nın kudretini, eşsiz san'atını ve insanoğluna en büyük nimetini anlamalıdır. Bazıları «Haya kelimesi • nasıl Allah'a nisbet edilir?» derler. Onlara cevabımız şudur: Allah'a nisbet edilen ve kullarda bulunan her sıfat benzetme değildir. (Alloh Taala bu benzetmeden münezzehtir.) Sadece mânayı zihinlere yaklaştırmak için gelmiştir. Bir benzetme söz konusu değildir. O'-nun benzeri hiç bir şey yoktur. «O'nun hiç bir benzeri yoktur.» (587)
«Allah, aklına gelen her şeyin dışındadır.» «İdrâk-
(586) Meryem; 67.
(587) Şûra; 11.
184
ten aciz olmak da bir idrâktir.» «Aücıh onların iddialarından münezzehtir ve çok yücedir.» (588)
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
(538) İsra; 43.
«ŞÜPHESİZ BEN SİZİN BİLMEDİKLERİNİZİ BİLİRİM» (*)
Allah Taala'ya hamdolsun. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına ve davetini kıyamet gününe kadar yayanlara salât ve selâm olsun.
En hayırlı olan Allah (c.c.)'ın selâmı ile başlıyorum : Allah (c.c.)'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Değerli kardeşlerim! Bilin ki en büyük kuvvetler ve en başarılı vasıtalar bile sayı çokluğu ile hedeflerine ulaşamazlar. En büyük kuvvet en geçerli vasıta ruhî güçtür. Ruhun büyüleyici ve çarpıcı bir etkisi vardır.
(•) Nahl; 89.
186
Bir düşünceye inanmak ve onun etrafında kenetlenmek her şeydir. Bir kere acık davetin başarıya ulaşması için yol, asker ve komutana ihtiyacı vardır. Yol, < çık, şümullü ve etkileyici; asker, imanlı, sevgi dolu ve fedakâr; komutan ise ihlâslı, yetenekli ve kararlı olmalıdır.
Başarıya ulaşması istenilen bir davetin genel hatları bunlardır.
Bu genel hatları davetimize uyguladığımızda sanki onun İçin çizilmiş olduğunu görürüz. Davetimizin yolu Allah'ın Kitabı ve Resulullah (s.a.v.)'ın sünnetidir. Dünyada bu yoldan daha açık, daha şümullü ve daha tesirli bir yol bulamazsın. Allah Taala açıklık, nûr ve hidayeti Kur'an-ı Kerim'in ismi kılmıştır. «Biz sana her şeyi açıklayan Kur'an'ı indirdik.» (589) «Kur1-an iman edenler için bir hidayet ve şifadır.» (590)
Şümulünü anlamak için aşağıdaki âyet ve hadisi okumamız kâfidir. «Biz Kur'an'da hiç bir şeyi eksik bırakmadık.» (591) «Sizi Allah'a yaklaştıracak hiç bir şey bırakmadım, hepsini emrettim. Sizi Allah'tan uzaklaştıran hiç bir şey bırakmadım hepsini yasakladım.»
Kur'an-ı Kerim'in tesiri ise hiç bir şeyle kıyaslanmayacak kadar açıktır. Kalbleri istila eden, gönülleri tahrik eden, nefisleri esir alan Kur'an'dan başkası değildir. Düşmanları bile : «Onun bîr tatlılığı ve taze-
(589) Nahl; 89.
(590) Pussilet; 44.
(591) En'am; 38.
187
ligi vardır. Üstü verimli, altı bolluktur. O, bir beşer sözü değildir.» diyerek etkisinden kurtulamamışlardır.
Şu âyeti okuduğumuzda bunu daha iyi anlarız. «Allah sözlerin en güzeli olan Kur'an'ı; âyetleri birbirine benzeyen, karşılıklı hükümleri zikreden bir kitap olarak indirmiştir. O Kur'andan Rablerinden korkanların derileri ürperir. Sonra ciltleri ve derileri Allah'ın zikrine karşı yumuşar.» (592) Seleflerimiz üzerinde bu tesiri apaçık görmekteyiz. Onların savaşta gösterdikleri yiğitlik örneği hayal denecek ölçüye varmıştır. İçlerinde birinin göğsünü mızrak deler, fakat o buna önem vermez, düşmanla savaşmaya devam ederdi. «Rabbim benden razı olman için sana erken geliyorum.» diyerek can verirdi. Basiretli, fedakâr ve örnek askere, Resulullah (s.a.v.) ve O'na uyanların dışında rastlamak çok zordur. Onlar sonsuz bir imana sahip idiler. İşte Ebubekir, Ebu Cehil miraç hakkında kendisine: «İnandın mı ey Ebubekir» dediğinde «Biz O'na bundan daha büyüğünde inandık. Semadan getirdiği haberi tasdik ettik» diye cevap veriyor.
Aralarındaki engin sevgiye gelince, tarihte sevgi üzerine bin* edilmiş, İslâm toplumu gibi bir topluma daha rastlayamazsın. «Dahc önce Medine'yi yurt edinip, imanı kalblerine yerleştirenler, hicret edip kendilerine gelenleri severler. Onlara verilen ganimet
(592) Zümer; 23.
ısa
mallarından dolayı içlerinde hiç bir çekememezlik duymazlar. İhtiyaç içinde olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler.» (593)
Fedakârlıklarına gelince, bu konuda ne kadar konuşsak da sonuna varamayız. Tarihin beyaz sayfaları bu kahramanların yaptıkları fedakârlıklarla doludur. Aziz kardeşlerim! İnsanoğlu; tarih boyunca Re-sulullah (s.a.v.)'ın şahsında temsil edilen İslâm liderliği gibi büyük, yetenekli ve kararlı bir liderlik görmemiştir. Bu liderlik; iman, sabır, samimfyet dolu ve amcasına : «Eğer bu dini terketme karşılığında Güneşi sağıma, Ayı soluma koysalar yine terketmem. Bu yolda ölmeye hazırım» diyen Muhammed (s.a.v.)'in liderliğidir. Bu liderlik yetenekli, açık kalbli ve güzel tasarruflu, inkâr eden kâfirtere gereken dersi vermekte kararlı mümtaz kumandan Resulullah (s.a.v.)'ın liderliğidir. Hilekârlara, şahsî emellerine ulaşmak için bozgunculuk yapan kötü niyetlilere karşı kesin tavır alan o eşsiz önder Peygamberimiz (s.a.v.)'in liderliğidir.
İşte davetimiz budur. Davetimizin Allah'ın Kita-bı'ndan başka bir yolu ve programı yoktur. Ordusu sizlersiniz, lideri Peygamberimiz'dir. Demokrasi, komünizm ve diktatörlük, bunların hiç biri hürriyeti garanti etmemiş ve istenilen mutluluğu getirmemiştir.
(593) Haşr; 9.
189
Bazı mutluluklar verdiklerini kabul etsek bile vicdcn huzuru vs nefis hoşnudiuğu vermiş midir?
Kardeşlerim! Biz devamlı durumumuzu ele alıp biraz müzakere ettikten sonra konumuza döneriz. Bir bakıma buna mecbur kalıyoruz. Müsaade ederseniz Bakara Sûresi'ne kaldığımız yerden devam edelim. Allah Taala şöyle buyuruyor:
«Bir zaman Rabbin, meleklere: «Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» demişti. Melekler de: «O-rada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Halbuki biz seni öğerek teşbih ediyoruz.» dediler. Allah, onlara «Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.» dedi.»
«Allah, Âdem'e bütün isimleri öğrettikten sonra, eşyayı meleklere gösterdi ve şöyle dedi: «Eğer iddianızda samimi iseniz, şunlann isimlerini bana bildirin.» Melekler şöyle dediler: «Seni teşbih ve tenzih ederiz. Bize öğrettiklerinin dışında hiç bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen her şeyi çok iyi bilirsin, hüküm ve hikmet sahibisin.»
«Allah: «Ey Âdem! Eşyanın isimlerini onlara bildir» dedi. Âdem onlara eşyanın isimlerini söyleyince, Allah: «Ben size göklerin ve yerin gizliliklerini bilirim, sizin açıkladıklarınız ve gizlediklerinizi de bilirim demedim mi?» dedi.» (594)
Kardeşlerim! Bundan önceki âyetlerde, yer ve
Bakara; 30-33.
190
göğün yaratılması, Allah Taala'nın kudret ve kuvvetinin delili, O'na şükür ve ibadetin gerekliliği izah edilmişti. Bunların hepsinde, şimdiki âyetin muhtevasına latif bir işaret vardır. Bu âyetle insanın yaratılması, yaratılma esnasında meleklerin tutumu, insa-mn diğer mahlûkat arasındaki yeri, Âdem (a.s.)'tn yaratılmasına karşı iblisin tepkisi yer almaktadır. Burada şunu da açıklayalım ki, Allah Taala'nın insanların yaratılışını meleklere haber vermesi, onlarla istişare etmek veya onları şahit tutma anlamına gelmez. Allah Taala bunlardan münezzehtir. «Ben onian, ne göklerin ne yerin yaratılmasında ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum.»(595) Allah Taala sadece onlara haber vermiştir. Bir de insanlara, büyüğün küçüğe, zaruret olmasa da haber vermesi, kü-. çüğün de büyüğe, irşad ve bilgi vermemek şartiyle görüşünü sunmasının normal olduğu hususunda yüce bir örnek vermiştir. Özellikle vahiy, murakabe, cezalandırma ve ruh kabzetme gibi hususlarda meleklerle yeni varlık arasında bağlar olacaktır. Bu sebeple yeryüzüne halife olacak bu varlık hakkında bazı mülahazaları olması tabiîdir.
Aziz kardeşlerim! İnsanın halife olması konusunda üç görüş vardır.
1 — Yeryüzünde beşer dışında birçok âlem vardı da, Allah Taala, âdemoğlunu, bunların yerine hafi-
191
fe yapmak istedi. Bazı tefsirciler insanoğlundan önceki âlemlere çeşitli isimler takmışlardır. Ben şahsen bu görüşe katılmıyorum. Çünkü bunlar delile dayanmayan birtakım zorlamalardan öteye gitmemektedir.
2 — Allah Taala'nın yerine halife olmasıdır. Çünkü Allah Taala âdemoğluna lütufta bulunmuş ve ona, seçebilen bir akıl vererek diğer mahlûkattan üstün kılmıştır. Bunun delili ise şu âyet-i celîledir. «Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik, onlar ise bunu yüklenmekten kaçındılar ve korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü insan zulümkâr ve çok cahildir.» (596)
Yeryüzünde Allah'ın halifesi olmak, O'nun iradesiyle dünyanın işlerini yürütmek, Allah Taala'nın me-şietine uygun olarak yeryüzünün nimetlerinden istifade etmek gibi ağır mes'uliyeti yüklenen varlığın, yetenekli olması gerekir. Ne yazık ki bazı insanlar bu mesuliyeti yüklenmekten imtina ettiler. Yeryüzünde halife olmanın hikmetini unutup şer ve fesat yaymaya başladılar.
3 — Meleklerin yerine halife oldular. Bu görüşe göre, insan yaratılmazdan önce yeryüzünün sakinleri meleklerdi. Burada bir noktayı daha açıklamak istiyorum. Melekler, Allah Taala'ya «Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi' yarata-
(595) Kehf; 51.
Ahzab;
f
192
çaksın. Halbuki biz seni tehmit, teşbih ve tenzih ediyoruz.» (597) 'derken yo yeryüzünde insanlardan önce, şer ve fesat yayan bir varlığın olduğunu veya irade ve seçme yet neğine sahip olan bir varlığın fesat çıkaracağını biliyorlardı. Çünkü kendilerine hiç )ir surette seçme özelliği verilmemişti. «Allah'ın emrettiklerine isyan etmezler ve emir olunanları yaparlar.»
(598) veya Allah Taala onları yaratacağı varlığın özelliğine vakıf kılmıştı. Bütün bu görüşler caizdir.
Belki de insanın yaratılmasının kendilerini bulun* dukları yerden uzaklaştırmak anlamına geldiğini zannettiler de: «Biz teşbih, tehmit ve tenzih ediyoruz.»
(599) dediler. Allah Taala da onlara : «Ben sizin bilmediklerinizi bilirim» buyurdu. (600) Bunun ilk deliii, Âdem (a.s.)'in bütün eşyanın ismini öğrendikten sonra meleklere öğretmesidir. Melekler, daha önce bu isimleri bilmiyorlardı. Bunun için «Seni teşbih ederiz. Bize öğrettiklerinin dışında hiç bir bilgimiz yoktur. Sen her şeyi çok iyi bilirsin, hüküm ve hikmet sahibisin.» (601) dediler.
Kardeşlerim! Görüyorsunuz ki Allah Taala insanlara, diğer mahlûkat arasında yüce bir mevki ver-
(597) Bakara; 30.
(598) Tahrim; 6.
(599) Bakara; 30.
(600) Bakara; 30.
(601) Bakara; 32.
193
mistir. İnsanlar da bu nimete layık olmaya çalışmalıdır. Şayet insan bu nimete şükrederek meziyetlerini kullanırsa; kendisine verilen irade ile hayra yönelirse meleklerden üstün olmaya layık olur. Çünkü o, bu hareketiyle kendisine verilen iradeyi Allah'ın rızası doğrultusunda harcamış olur. Melekler ise sadece itaat etmek için yaratılmışlardır. İtaatin dışında bir şey yapmaya güçleri yetmez. «Allah'ın emrettiklerine karşı gelmezler ve emrolunanları yerine getirirler.» (602) Bu nimete nankörlük eden ve iradesini şer yolunda harcayanın derecesi ise, hayvanınkinden daha aşağıdır. Çünkü ona seçme hürriyeti verildiği halde o, şehvet, şer ve hayvan yolunu seçti.
«Onlar hayvandan başkası değillerdir. Hatta hayvandan da aşağıdırlar.» (603) «Şüphesiz Allah nez-dinde, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü akıllarını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.» (604)
Kardeşlerim, biz Müslümanlar din, ilim ve ahlâk yönünde insanoğlunun en hayırlıları olmaktayız. Allah (c.c.)'ın nimetlerine şükreden, emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınan örnek bir ümmet olmalıyız. Böylece hem biz hem de beşeriyet mes'ud
(602) Tahrlm; 6.
(603) Furkan; 44.
(604) Enfal; 22.
Risaleler 13
F.: 13
194
olur ve beşeriyet mükemmelliğe doğru ilerlemesine devam eder.
Allah emellerinizi gerçekleşirsin.
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e. O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
«ALLAH TEVBESİNİ KABUL ETTİ VE DOĞRU YOLU GÖSTERDİ» (605)
Allah Taala'ya hamdolsun. Resulullah (s.a.v.)'a, O'nun âl ve ashabına ve davetini kıyamet gününe kadar yayanlara salât ve selâm olsun.
Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Aziz kardeşlerim! Bakara Sûresi'ne başladık ve devam ediyoruz. Bugünkü açıklayacağımız âyet ise şudur: «Yine bir zaman meleklere: «Âdem'e secde edin» demiştik. Bunun üzerine onlar Âdem'e secde ettiler. İblis secde etmedi, diretti, büyüklük tasla-
(605) T&b& : 22!
196
di ve kâfirlerden oldu.» (606) Allah'ın yarattıkları. ¦ dan üç sınıf vardır. Bunlar:
1 — Melekler:
Melekler; Allah'ın yarattıklarından bir varlıktır. Çeşitli şekillere bürünürler. Allah Taala'nın taatın-dan çıkmazlar. O'na isyan da etmezler. Bazı ulemâya göre melekler, nurdan yaratılmıştır. Ancak bu görüş delile muhtaçtır. Gerçek olan^ onların sâdece Allah Taala'nın bildiği bir varlık olmalarıdır. Meleklere. Allah Taala çeşitli görevler yüklemiştir. Bazıları Allah (c.c.) ite Peygamberi arasında elcilik görevi yaparlar, bazıları cehennemin bekçileridir. Bazıları ölüm meselesine bakarlar, bazıları ise koruma ve yazma görevlerini yerine getirirler.
2 — Cinler:
Bunların da hakikatini sadece Allah bilir. Cinler de, insanlar gibi Peygamber'e uymak ve şer'î hükümleri tatbik etmekle mükelleftirler. Bu konudaki delilimiz: «Cinler şöyle dediler: «Gerçekten biz benzerini hiç duymadığımız, hidayeti gösteren eşsiz bir Kur'an işittik ve O'na iman ettik. Artık Rabbimiz olan Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmayacağız.» la başlayıp; «Şüphesiz bizde Müslümanlar da vardır, haktan ay-
(606) Bakara; 34.
197
rılan zalimler de vardır. Müslüman olanlar doğru yolu arayıp bulmuşlardır. Haktan ayrılan zalimler ise, cehennemin yakıtı olmuşlardır.»(607) ile biten âyetlerdir. Bunlardan anlıyoruz ki, cinler şerintm bütün ay rıntılarından sorumludurlar.
3 — İnsan:
Allah Taala, onu kuru çamurdan yaratıp birçok sırrını tevdî etti. İlk yaratılan insan, Âdem (a.s.)'dir. O'ndan da Havva yaratıldı. Ve her ikisinden de beşer nevînin nesli, türeyip çoğaldı. «Ey insanlar: sizi tek bir candan yaratan, ondan da eşini vareden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan Allah'tan korkun.» (608)
Havva'nın, Âdem (a.s.)'in kaburga kemiğinden yaratılmış olması şart değildir. «Kadınlar eğri kaburga kemiğinden yaratıldı» denmesi onun bizzat kaburga kemiğinden yaratıldığı anlamına gelmemelidir. Burada onun kaburga kemiği gibi eğri yaratıldığı, doğrulmasının mümkün olmadığı, doğrultmaya kalksan bile kırıldığı kasdedilmektedir.
Kazı kimselerin, erkeğin 23, kadının ise 24 kaburga kemiği olduğu şeklinde iddiaları yersizdir.
Aziz kardeşlerim! Bu üç sınıfın ayrt ayrı özellik-
(607) Cin; 1-2, 14-15.
(608) Nisa; 1.
198
leri olduğuna âyetler işaret etmiştir. Meleklerin özelliği : «Onlar ikram olunmuş kullardır.» (609) ve «Onlar Allah'ın emrine karşı gelmezler, emrolunanları yaparlar.» (610) âyetlerinde izah edilmektedir.
İnsanın özelliği kendisine irade verilmesi ve araştırma yolu ile meçhulü keşfetme gücüne sahip olmasındadır. Meleklerin bilgisi, Hakîm ve Habîr olan Allah'tan telâkki yolu iledir. İnsanlar gibi araştırma yetkileri yoktur.
Cinlerin özelliği ise, isyan, haset ve kindir. Cinlerin ilki İblistir. Allah Taala ona Âdem (a.s.)'e secde etmesini emretti fakat o imtina etti, büyüklendi ve kâfirlerden oldu. İnsan ile cin arasındaki alâka, sadece düşmanlıktır. İlk düşmanlık cin ile Âdem (a.s.) arasında meydana geldi. Sonra cin ile nesli arasında devam etti. «iblis: «Benim azmama hükmettiğin için senin doğru yolunda kullarının önünü keseceğim. Sonra onlara, önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Böylece çoğunu şükredenler olarak bulamayacaksın.» (611) dedi. «Onlara emredeceğim, hayvanlarının kulaklarını yaracaklar , yine anlara emredeceğim, Allah'ın yaratışını değiştirecekler.» (612) Allah Taala, Âdem ve Havva'yı
(609) Enbiya: 26.
(610) Tahrim: 6.
(611) Â'raf; 16-17.
(612) Nisa; 119.
199
şeytanın tuzağına düşmemeleri için uyardı. «Biz Âdem'e şöyle dedik: «Ey Âdem, şüphesiz bu iblis senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizin cennetten çıkmanıza sebep olmasın yoksa sıkıntıya düşersiniz.» (613) Fakat iblis. Âdem (a.s.)'in iyi kalbini istismar etti. «Böylece onları aldatarak ağaçtan yemeye şevketti O ağacın meyvesinden tadınca, avret yerleri onlara göründü. Cennet yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye başladılar. Bunun üzerine Rableri onlara şöyle nida etti: «Ben size bu ağaçtan yemenizi yasaklamadım mi? Size şeytan sizin apaçık bir düş-manınızdır demedim mi?» (614) Bunun üzerine Allah (c.c.) O'nu cennetten çıkardı ve onunla O'nu imtihan etti. Sonra hatalarını anlar anlamaz, Allah (c.c.) onlara şunu ilham etti: «Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize acımazsan şüphesiz hüsrana uğrayanlardan oluruz.» (615) Böylece tevbesi kabul oldu. «Adem Rabbından kelimeler aldı. Günahının bağışlanmasını istedi. Allah da tevbesini kabul etti. Allah tevbeleri çokça kabul edendir, merhamet sahibidir.» (616)
Aziz kardeşlerim! Konunun ilginç tarafı; dünyada insanları çeşitli vesvese ile doğru yoldan saptı-
(613) Tâhâ: 117.
(614) A'raf; 22.
(615) ATaf; 23.
(616) Bakara; 37.
200
ran şeytanın, kıyamet gününde ateş minber inin üzerinde oturup cehennem ehline şöyle hitabetmesidir: «Şüphesiz Allah size gerçek vaadde bulundu. Ben de size vaadde bulundum. Fakat vaadimi bozdum. Benim sizin üzerinizde bir nüfuzum yoktur. Siz! sapıklığa çağırdım, siz de bana uydunuz. O halde beni kınamayın. Artık ne ben sizi kurtarabilirim ne siz beni.» (617) İşte kendine uyanlardan böyle vazgeçiyor: «Onların durumu insana «İnkâr et» insan da inkâr edince «Ben senden uzağım âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.» diyen şeytanın durumu gibidir.» (618)
Âdem (a.s.)'in çıktığı cennet ahiret günündeki ebedî cennet mi yoksa dünya cenneti mi? Bu konuda ulemâ arasında ihtilâf meydana gelmiştir.
Bazılarına göre, dünya bahçelerinden biridir. Delilleri ise şu âyetlerdir: «Bahçe (cennet) sahiplerini imtihan ettiğimiz gibi bunları da imtihan ettik.» (619) «Sen bahçene (cennetine) girdiğin zaman maşallah demen gerekmez midir?» (620)
Bazılarına göre ise ebedî cennettir. Bunların delili de : «Sekin şeytan sizi cennetten çıkarmasın. Yoksa sıkıntıya düşersin. Cennette ne acıkacaksın ne çıplak kalacaksın, ne susayacaksın ne de sıcağın
(617) İbrahim; 22.
(618) Haşr; 16.
(619) Kalem: 17.
(620) Kehf; 39.
201
altında kalacaksın.» (621) Çünkü bu âyette geçenler ahiretteki cennetin vasıflarıdır. Te'vile muhtaç ofma-yan mâna, te'ville ortaya çıkan mânadan daha ef-daldir. Birinci görüşte olanların aklî delili ise şöyledir : Ebedî cennette teklif yoktur. Oysa Âdem (a.s.)'in çıktığı cennette teklif vardır. Ebedî cennete giren çıkmaz, oysa Âdem (a.s.) bundan çıktı. Cennete iblis giremez, oysa buna iblis girdi. Ne olursa olsun âyetlerin bütün bu görüşlere delaleti vardır.
Âdem (a.s.)'in Allah Taala'nın emrine karşı gelmesi hususunda da şöyle denilmiştir: Âdem (a.s.)'in işlediği günah tekliften önce meydana gelmiştir. Ayrıca O'nun karşı gelmesi unutmakla ölmüştür, bir kasıt yoktur. O'nun karşı gelmesi «İyilerin sevabı, AJ-lah'a yakın olanların günahıdır.» mahiyetindedir. Bundan dolayı «Rabbın O'nu peygamber seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yolu gösterdi.» (622)
Bazılarının «Şeytan yılanın ağzıyla Âdem (a.s.)'e ulaştı» şeklinde iddiaları asılsızdır. Çünkü ne Kur'an'-da ne de hadiste buna yer verilmiştir. Buna göre, şeytan ile insan arasındaki alâka manevîdir. Şua nasıl uygulandığı kimseye ulaşıyorsa, şeytan da vesvesesi ile insana ulaşıyor. Resulullah (s.a.v.)'ın bir hadislerinde «Şeytan âdemoğlunda kanın dolaştığı gibi
(621) Tâhâ; 117-119.
(622) Tâhâ; 122.
202
dolaşır.» (*) buyurması da bunun en güzel delilidir.
Kardeşlerim! Âyetleri okuduğunuz zaman bu üc varlığın özelliğini kolayca anlarsınız: «Âdem'e isi tiler bildirildi» âyetinde ilmin insanın özelliği olduğu ortaya çıkıyor. «Senin öğrettiğin dışında bizim bir bilgimiz yoktur.» (623) âyeti ise meleklerin ilminin sadece telkine dayandığına işaret ediyor.
>«Ancak iblis secde etmedi. O imtina etti, büyük-lendi ve kâfirlerden o!du.» âyeti ise cinlerdeki hased, kin ve isyanın özelliğini dile getiriyor.
«Bu ağaca yaklaşmayın» demekle de teklif başlamış oluyor. Böylece Allah'ın emrine uyanla, karşı gelen ortaya çıkıyor. Kimin daha iyi amel yaptığını denemiş oluyor.
Kardeşlerim! Tevbe hususunda sofilerin de bir görüşü vardır. Onlara göre tevbeyi önce Allah kabul eder, kulun tevbe etmesi ise zahirîdir. Kul Allah Ta-ala'nın tevcihinden sonra tevbe eder. «Savaştan geri kalan üç kişinin tevbesini de kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzünün kendilerine dar geldiği, ruhları son derece sıkıldığı, Allah'tan başka bir sığınak olmadığını anladıkları zaman, tevbe etsinler diye Allah onları bağışlamıştı. Şüphesiz Allah tevbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olandır.» (624)
(*) Tirmizi, c. 4. s. 152. H. No: 1172.
(623) Bakara; 32.
(624) Tevbe; 118.
203
Kardeşlerim! Allah katındaki yerini öğrenmek için, herkes kendini imtihan etsin. Yaptığı günahtan pişmanlık duyan kimse bilsin ki, bu onun Allah'a yakınlığının delilidir. Şayet nefsinde bir pişmanlık duymuyorsa bilsin ki bu onun Allah'tan uzaklaştığının delilidir.
Allah'tan tevfikinin devam etmesini dileriz.
Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e. O'nun âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
8
«l,ANA VERDİĞİNİZ AHDİ YERİNE GETİRİN Kİ, BEN DE SİZİN AHDİNİZİ YERİNE GETİREYİM» (625)
Efendimiz, Muhammed (s.a.v.)'e, O'nun âl ve ashabına ve davetini kıyamet gününe kadar yayanlara salât Ve seiâm olsun.
Aiiah kctında en güzel olan selâm ile sizleri selâmlıyorum. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Aziz kardeşlerim! Geçen dersimizde «Biz onlara : «Hepiniz oradan yeryüzüne inin. Tarafımdan size hidayet geldiğinde, kim hidayetime uyarsa, onlara bir korku yoktur. Onlar üzülmeyecektir de» dedik.» (626)
(625) Bakara; 40.
(626) Bakara; 38.
206
âyetinde kalmıştık. Bugün ise «Hakkı bâtıla karıştırıp bile bile hakkı gizlemeyin.» (627) âyetinden başlayıp ileriye doğru devam edeceğiz.
Bakara Sûresi'nin başından buraya kadar okuduğumuz âyetlerin yüce mânaları birbirine gayet uygundur : Kur'an-ı Kerim; «Bu kendisinde hiç bir şüphe olmayan kitaptır.» (628) demekle insanoğlunu uyarıyor. «Gayba iman eden muttakiler için bir hidayettir.» (629) demekle kendini mü'minlere arzediyor. «Kâfirleri uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar iman etmezler.» (630) diyerek kâfirlerin tutumuna temas ediyor. «İnsanlardan bir kısmı: «Biz Allah'a ve ahi-ret gününe iman ettik derler. Halbuki onlar iman etmemişlerdir.» (631) demekle münafıkların özelliğini sergiliyor. «Ey insanlar sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin. Gerekir ki Allah'tan kor-kasınız.» (632) demekle, insanların Yaratana ibadet etmelerini istiyor. «Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Halbuki siz ölüler idiniz sizi O diriltti.» (633) demekle insanların durumunu sergiliyor. «Ben yeryüzünde bir
(627) Bakara; 42.
(628) Bakara; 1.
(629) Bakara; 2-3.
(630) Bakara; 6.
(631) Bakara; 8.
(632) Bakara; 21.
(633) Bakara; 28.
Z07
halife yaratacağım;» (634) âyetiyle halifelik durumunu açıklıyor.
Sonra yeryüzünde problemli bir millet olarak tanınan ve illet olma hali devam eden İsrailoğullarını ele alıyor. Allah Taala milletlerin durumunu sergilerken «Şit» veya «Nuh» kavmini zikretmiyor. Çünkü onlar normal tutumlarıyla dünyada yaşadılar ve gittiler. Fakat lanetlenmiş ve hâlâ lânetlenmekte olan Yahudilere geniş yör veriyor. Çünkü bu millet tarih boyunca fitne ateşini alevlendirmiş ve alevlendirmektedir.
Birinci ve ikinci dünya savaşlarının kopmasına sebep olan bu millet, üçüncü dünya savaşını da alevlendirecek, fakat onun yakıtı olacaktır. Bu kavim nereye giderse gitsin serdir, nerede bulunursa bulunsun belâdır. Evveli ne kadar üstün ise sonu o kadar serdir.
Kur'an-i Kerim «Âlemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi.» (635) buyurmakla önceleri üstün olduklarına işaret etmiş ve onlara fazilet. Peygamberlik ve mülk verdiğini açıklamıştır. Âyet «Size verdiğim nimetimi hatırlayın.» (636) diyerek başlıyor ve Allah Taala'nm onlara şeref ve asalet ihsan ettiğini bildi-
(634) Bakara; 30.
(635) Maide; 20.
(636) Bakara; 40.
208
riyor. Çünkü babaları Yakup (a.s.)'tur; O'nun babası İshak; fshak'm babası ise İbrahim (a.s.)'dir.
Allah onlara din nimetini ihsan etti: «Şüphesiz biz, içinde nûr ve hidayef olan Tevrat'ı indirdik.»(637) Dünyada mülk ve egemenlik verdi: «Ey İsrailoğullart, size verdiğim nimetimi ve sizi bir zaman âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.» (638) Şayet itaat etselerdi, hayırlarına olacaktı: «Benim ahdimi yerine getirin ki, ben de sizin ahdinizi yerine getireyim.» (639) Allah Taala onlara gene! ahdi hatırlattı: «Ey Âdemoğullari; ben size şeytana tapmayın, o sizin için apaçık düşmandır, bana kulluk edin, doğru yol budur diye emretmedim mi?» (640) Resulullah (s.a.v.)ın geleceğine dair onlara verdiği müjdeyi de hatırlattı: «Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, peygamberi, kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Yine de onlardan bir cemaat bile bile gerçeği gizlerler.» (641)
«Nasurya» adlı Yahudi «Vallahi Muhammed'i oğlumdan daha fazla tanıyorum, çünkü kadınların ne yaptığını bilemem» diyordu. Buna rağmen «Peygamberlik Yahudilerin elinden gidecek mi? İşte bu imkânsızdır» diyerek inadına devam ediyordu.
(637) Maide; 44.
(638) Bakara ; 47.
(639) Bakara : 40.
(640) Yasin; 60-61.
(641) Bakara; ; 146.
209
İşte Abdullah bn. Selâm. Resulullah (s.a.v.)'ın Tevrat'taki sıfatını açıkladıktan sonra O'na iman ediyor ve: «Ey Resulullah! Yahudilerin niyetini öğrenmek istersen öğrenebilirsin» diyor. Resulullah: «Öğrenmek isterim» buyurunca Abdullah: «O halde benim Müslüman olduğumu gizle ve beni onlardan sor.» diyor. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) Yahudilere: «Abdullah bn. Selâm hakkında ne dersiniz?» buyuruyor. Yahudiler: «O efendimiz ve efendimizin oğludur.» diyorlar. Resulullah (s.a.v.): «Ey Abdullah onlara konuş» buyurunca Abdullah bn. Selâm; Resulullah (s. a.v.)'ı onlara vasfetmeye başlıyor. Yahudiler: «Abdullah dinden çıktı» diyorlar. Bunun üzerine şu âyet nazil oluyor: «İsrailoğullanndan bir şahit, bu Kur'an'-ın benzerine şahitlik edip iman etti. Siz ise büyüktendiniz.» (642) D
Aziz kardeşlerim! Allah TaaJa bütün Peygamberlerden, Resuiuilah (s.a.v.)'a iman etmeleri için söz aldı. «Bir zaman Allah Peygamberlerden ahd al.*". Ne zaman size bir kitap ve hikmet verirsem ve «|*p bir Peygamber gelip onu tasdik ederse, oıa mutlafU iman edecek ve yardım edeceksiniz. İkrar edi# buı»a dair ahdimi üzerinize aldınız mı?» dedi. Onlar âgt: «İKrar
(642) Ahkaf; 10. (•) Hadisi Buhari rivayet et-înlçtlr (Ibn-i Kesir).
Risaleler 13
F: 14
210
KrJsr
Tevrat'ta da vasfı yaz* ıo 6rderdiğı, ,E, lsrailoğullan. ben Allah.r. M» B ^
Jn önce ^J^VS^^ *! ,„ gelecek «Ah"**1 "fj?^ yen bir peygamberim.. «5MI
wlQh Toala bütan £^™™S> yerine için ^f^Z^CaZ onlara vaad
,erin zulmetmelerde aHkoyma.an. k •anların maHaımı
ve |n.
(643)
(644) Saf. 6.
(645) Bakara; 40
(646) Nisa; 160-161
(647) Bakara; *1.
211
Kalbleri hasta olunca Allah Taala dışında bir korku onları istilâ etti. Bu yüzden Allah Taala onlara : «Sadece benden korkun» buyurdu. Sonra : «Yanınızda bulunan Tevratı tasdik eder olduğu halde indirdiğim Kur'an'a iman edin» buyurdu.
Madem ki yanınızda bulunan Tevratı tasdik ediyor o halde niçin onu inkâr ediyorsunuz? Niçin İman etmiyorsunuz?
Şayet sizi inkâra sevkeden, şahsî mesele ise. hakkı itiraf etmeye engel olan şahsiyetlere lanet olsun. Şayet İman etmemenizin nedeni mal ise, mal geçici dünya menfaatidir.
Kur'an-ı Kerim onlara, kendilerine gelmelerini, verdikleri sözü hatırlamalarını liderlerine uymamalarını, çünkü onların kendilerine bir fayda veya zarar getiremeyeceğini hatırlattı ve iman etmelerini İstedi. Onları hakkı bâtıla karıştırmaktan, Tevrat'ta geçen Resulullah (s.a.v.)'ın vasfını İnkâr etmekten men etti: «Namazı kılın, zekâtı verin, fcükû edenlerle beraber rükû edin.» (648) buyurarak İslâm'ın amelî rükünlerini yerine getirmelerini istedi, fakat onlar bu emirleri yerine getirmediler. Bu yüzden laneti hak ettiler. Bu âyette (Rükû edin) buyuruyor. Oysa «namaz kılın» emrinde rükû da vardı. Çünkü «Namazı kılın» emrinde kalbin hazır olması; «rükû edin» demekle de şeklî görüntü kastediliyor. Her ikisi de namaz için lâzımdır.
(648) Bakara; 43.
il ve as-
habına
vs
SON
Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt13
www.kitapsevenler.com
Merhabalar
Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden
Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır
Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz
Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir
Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından
Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda
Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler
Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem
Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz
Bilgi Paylaştıkça Çoğalır
Yaşar Mutlu
Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim
ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü
bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill
alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde
satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması
ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.
T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı
Ankara
Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak
Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin
Tarayan
Süleyman Yüksel
www.suleymanyuksel.com
suleymanyuksel@suleymanyuksel.com
suleymanyuksel6@hotmail.com
Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt13
İslami Okul Okulların En Önemlisi