Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt2 - Hasanelbennarisaleler

KONULAR

 İSLÂM NİZAMI IŞIĞINDA MESELELERİMİZ  CEMİYETİMİZ ŞAŞKINLIK İÇİNDEDİR  MİLLÎ MESELELERİMİZ  BİRLİK DURUMUMUZ  DAHİLİ MESELELERİMİZ

 DÜN VE BUGÜN

HASAN EL-BENNA HAKKINDA

 

Asrımızda islâm dâvasının öncüsü olduğu için Hasan et-Eenna'ya «İmam» ve «Mürsid'ül-âm» unvanları verilmiştir. Başlattığı dâvayı yürütürken bir suikaste kurban gittiği için d£ «şehîd» deniliyor.

Hasan el-Benna, Hicri 1324 - Miladi 1906 yılında, Mısırın İskenderiye şehri yakınlarındaki Mahmudiye kasabasında dünyaya geldi. Babasının adı Ahmed, dedesinin adı Abdur-rahman el-Benna'dır. Babası ilim sahibi ve büyük muhud-dislerdendi.

Hasan el-Benna ilk ve orta tahsilini kendi kasabasında yaptıktan sonra yüksek tahsil için başkent Kahire'ye gitti ve Kahire üniversitesinin Darul-Ulûm Fakültesinden mezun oldu. Yüksek tahsilden sonra ismailiye şehrinde lise öğretmenliği yapmaya başladı.

Küçük yaşta yeteri kadar din bilgisi almış, çek miktarda ayet ve hadis ezberlemişti. Müslümanlığını severek yapıyordu. Yüksek tahsili sırasında kendini kitap okumağa vermişti. Yeteri • kadar Islâtni bilgisi bulunduğu için, daha çok   islâm ideolojisi   dışındaki   kitapları  okuyor  ve   islâm

(») Bu bilgiler  Zerkalînin  «EI-A'lâm» adlı kitabıyla  Said ¦Ramazan'ın   «El-Havatır»   adlı   eserinden   derlenmiştir.

'Mütercimler)

prensipleriyle mukayeseler yapıyordu. İslâm nizamı yânında bütün ideolojilerin sönük kaldığını gördükçe İslama da-Jıa çok sarılıyor ve onu, içine sindire sindire yaşıyordu.

Hasan el-Benna, islâm dininin sahabe devrindeki yaşa-nış şekline sonsuz hayranlık duyardı. Islâmm bugün de aynı şekilde yaşanmasını, müslümanların o temiz ve berrak hayata tekrar kavuşmasını isterdi. O hayata dönüldüğü takdirde islâm aleminin maddi ve manevi bütün problemlerinin çözüleceğine sonsuz inancı vardı, islâmı iyi bilen herkesin bu inancı taşıyacağını söylerdi. Müslüman olup ta bu inanç-, tan mahrum yaşayan kimselerin islâm dinini iyi öğrenmemiş olduklarını, ve bu yüzden o inanca eremediklerin< sık sık tekrarlardı. Bu yönleriyle onları mazur görmeye çalışarak: «İslâmı birbirimize öğretmeliyiz. Felâketler cehaletlerden doğar. Her şeyden önce mukaddes dinimizi iyi öğrenmeye, öğretmeye ve toplum olarak onu yaşamaya mecburuz» derdi.

İmam Hasan el-Benna. inandığı islâm dâvasını gerçek müslümanlara açmak ve aynı istikamette onları biraraya getirmek istiyordu. Bunun için de halka inmek ve işe. henüz bozulmamış olan halk tabakasından başlamak gerekiyordu. Ismailiye'de öğretmenlik yaparken, bu fikrini ilk defa, kültürlü ve dindar .olan yakın arkadaşlarına açtı. Onları ikna etti. Fikir birliğine- vardılar. Birlikte-kahvelere gidiyorlar, kahvede vakit öldüren mîislümanlara son derece hoşgörü içinde sokuluyorlar, onlarla tatlı tatlı sohbetler yapıyorlar ve günün birinde birkaçını alıp namaza götürmeye muvaffak oluyorlardı. Sonra onlar da, islâmı ve müslümanların gerçek görevini daha iyi öğreniyor ve dâva kervanına katılıyorlardı.

Böylece adetleri çoğaldı. 1929 yılında, merkezi Ismailiye'-de olmak üzere «İhvan-ı Müslimîn» (Müslüman Kardeşler'1 adlı malûm teşkilâtı kurdular. Hasan cl-Benna 23 yaşındaydı. Teşkilâta başkan seçildi. Kendisine «Mürşid'ül-âm» unvanı verildi. Artık şehir-şehir, köy-köy, kasaba-kasaba dolaşarak konferanslar veriyorlar, sohbetler yapıyorlar ve islâm dâ-

vasının önemini müslümanlar arasında yaymaya çalışıyorlardı. Her gittikleri yerde teşkilâtın bir şubesi açıldı. Teşkilât her gün biraz daha genişliyordu. Müslümanların kızlarını dinî terbiyeyle yetiştirmek, ve kadınları da bu dâvaya katmak için Ismailiyc'de bir de «Müslüman Anneler Enstitüsü» kuruldu.

Bu arada Hasan cl-Benna'nın öğretmenlik görevi Kahi-re'ye nakledildi. Dolayisiyle, teşkilâtın genel merkezi de Kahire'ye getirildi. Müslüman Kardeşlerin son derece ihlâs ve samimiyetle başlattıkları bu dâva Kahire'de büyük bir sevgiyle karşılandı. Teşkilât çemberinin gün geçtikçe genişlemesi o gün için Mısırı sömürge gibi kullanan tngütere: nin dikkatini çekmeye başlamıştı.

İhvan-ı Müslimîn Teşkilâtı islâmın iyi öğrenilmesine, toplum dertlerinin islâm prensipleriyle tedavi edilmesine çok önem veriyordu. Mısır'ın bir çok yerinde enstitüler, okullar, hastahaneler ve talim terbiye yerleri açtı. Kahire'de günlük, «ihvan-ı Müslimin» gazetesi çıkarılıyordu. Bu gazete Mür-, şid'ül-âm Hasan el-Benna'nın minberi sayılıyordu. Teşkilât gün geçtikçe genişledi ve Mısır'ın sınırlarını da aşarak bir çok arap ülkelerinde şubeler açıldı. İslâm aleminde en kuvvetli teşkilât haline geldi.

O tarihlerde Mısır krallıkla idare ediliyordu. Kral ve Mısır hükümeti bu teşkilâtın devamlı büyümesi- karşısında endişe duymağa başladı. Müslümanların islâm prensiplerine bağlanarak birlik haline gelmesi, İngiltere, Fransa, Amerika gibi batılı ülkeleri daha çok düşündürüyordu. İslâm alemi gerçek mânada Kur'ana sarılıp tek kuvvet haline gelirse dünya stratejisi ters dönecekti, özellikle İngiltere bu teşkilâtın dağıtılması için Mısır hükümetine baskı yapmağa başladı. Hükümet teşkilâtın faaliyetlerini engelliyor ve kapatmak için bahaneler arıyordu. Kapatmak mümkün olmadı. Fakat, büyük lider Hasan el-Benna, 1949 yılı Şubat Ayında tertiplenen bir su-ikastla şehîd edildi. Şehid olduğunda henüz 43 yaşını doldurmamıştı. Seyyid Kutup'lar, Mu-hammed Kutup'lar, Şeyh Fergali'ler,  Abdulkadir Udeh'ler

Said Ramazanlar ve daha yüzlerce islâm mücahidi onun mânevi medresesinde yetiştiler.

Bu yolda şehid olan bütün mücahitlere Hak Teâlâdan sonsuz rahmetler diler hayatta olanlara ise muvaffakiyetler niyaz ederiz.

Mütercimler

İSLÂM NİZAMI IŞIĞINDA MESELELERİMİZ

İSLÂM NİZAMI IŞIĞINDA MESELELERİMİZ

Bu risale, seri makaleler halinde «Heyet» gazetesinde yayınlanmıştır. Biz bu makaleleri tek bir risalede topladık. Şu mevzuları  ihtiva  etmektedir:

1   — Cemiyetimiz şaşkınlık içindedir/Bu haliyle cemiyetimizi ıslâh etmek mümkün değildir.

2  — Bu şaşkınlık devam ederse, neticede  ihtilâller kopacaktır.

3  — Kurtuluş İslâmda'dır, çeşitli teori ve kamplara karşı seçtiğimiz yol islâm'dır.

4  — Din ile siyasetin arasını ayıranlar    İslâm'ı: anlamamışlardır.

5  — İslâm donukluğu reddeder.

— '15 —

6  — «islâm süper devletleri kızdırır» sözü saflığın alâmetidir.

7  — islâm, millî ve vatanî meselelerimize nasıl bir hâl çaresi getiriyor?

8  — Umumi birleşme: Kavramı ve yolu.

9  — islâmî iktidarın esasları: idarecinin mes'u-liyeti, milletin birliği, millet iradesine sevgi.

10  — Mısır  anayasasının   kapalılığı,   particiliğin kötülükleri.

11  — Cemiyetimize aşırı zenginlikle öldürücü fakirliğin hakim oluşu.

12  — Paramızın   Müstakil   olmasının   gerekliliği, kamu  sektörlerini ellerinde tutan  yabancı   şirketlerin millileştirilmesinin zorunluğu.

13  — Hemen sanayileşme, ihmal edilmiş büyük planları yeniden faaliyete geçirme.

14  — islam'ın ruhu, mülkiyeti yeniden düzenlemeyi, vergi sisteminde değişiklikler yapmayı ve zekât farizfisini uygulamayı gerektirir.

16   -

GİRİŞ

«insanların kendi yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde fesad meydana çıktı. Böylece ALLAH işledikleri günahlardan bir kısmının cezasını onlara tattırsın. Gerekir ki işledikleri şeyden dönerler.»!')

Bu sözlerimi, birinci derecede mes'u! olmaları itibariyle Devlet Başkanlarına; İslâm Nizamının resmî c'avetçileri sayıldıkları için Parlementerlere; fikir sahasının kumandanları ve milletin yöneticileri olmaları se-

(1) Rûm Sûresi: 41.

—  17 —

bebiyle Siyasî, Millî ve içtimaî kuruluşların başkanlarına; dünyanın saadetini isteyen,-insanoğlunun hâkimiyetini arzu eden her ferde... Haykırıyorum ve Emaneti yerine getirmek, islâm Dâvasının haklılığını belirtmiş olmak için bu eseri Takdim ediyorum: Tebliğ ettim. Şâhid ol Yârab!..

 

— 18 —

ÜÇ MESELE

BİRİNCİ MESELE : Azîz vatanımız şu acıklı vaziyettedir. Fitne ve fesad her kuruluşa girmiş, hayatın her dalına sıçramıştır.

Millî menfaatlerimizden hiç bir şey gerçekleştiremedik. Durgunluk, bölücülük ve liderler arasındaki ihtilâflar sebebiyle milletin maneviyatı son derece kırılmıştır.

Şahsî çıkarlar, partizan gayeler, kötü tasarruflar ahlâkî çöküntü, öldürücü merkeziyet, içinden çıkılmaz formaliteler, vazifeden kaçma idarî mekanizmayı çalışmaz hale getirmiştir.

İstisnaların ve iltimasın fazlalaşması sebebiyle ka-

— 19 —

nunun insanlara ve meselelere karşı otoritesi zayıflamıştır.

Şiddetli hayat pahalılığı, işsizliğin artışı, milletin büyük ekseriyeti arasında yaşama seviyesinin tasavvur edilemiyecek kadar düşüklüğü, kalplerden merhamet duygusunun kalkıp işkence, zulüm ve vahşetin gönüllere hâkim oluşu... Bütün bu haller —çeşitli grevlerde, birbirini takip eden yürüyüş ve gösterilerde müşahede edildiği gibi— insanları galeyana getirmiş, efkâr-ı umu-miyeyi rencide etmiştir.

Ahlâk hemen hemen sıfıra düşmüş, cehalet, fakirlik ahlâkî esasları kasıp kavurmuş, her yerde rezalet, ve ahlâksızlık almış yürümüştür.

Düşünceler karmakarışık, istikrarsız, ruhlar huzursuz, gönüller mustarip olmuştur. Günler geçtikçe bu vaziyet daha da kötüye gitmekte, her saat daha da artmaktadır.

Şayet akıllılar fırsat geçmeden gereken tedbirleri almazlarsa bu durum bizlere, umumi bir belânın, yakıp yıkan bir şerrin yakında geleceğini ihtar eder.

İKİNCİ MESELE : İslâm ülkelerinde müşahade edilen şu acıklı vaziyettir.

a) FİLİSTİN : Nerede olursa olsun bütün Müslümanlar ve Araplar aleyhine ırkçılık güden Beynelmilel

— 20 —

Siyonist teşkilâtlar, batılı iktidarları ve milletleri madde yoluyla kendi hizmetlerine çevirmişler, böylece Amerika'yı, Rusya'yı, ingiltere'yi Filistin aleyhine fesad tertibine sevketmişlerdir.

b)   GENÇ PAKİSTAN : Bu yeni kurulan genç İslâm Devleti de putçu düşmanından çeşitli işkenceler görmektedir. Bunun düşmanı olan Hindistan, sömürgecilerin silâhlarıyle, hile ve desiseleriyle destekleniyor.

Hatta milletlerin istek ve iradelerine saygı duyuyor gibi gözüken Rusya bile bu yeni kurulan devlet aleyhine fesadlar tertipliyor, projeler hazırlıyor.

c)   ENDONEZYA : (1940'larda) 70 milyonu aşkın nüfusunun çoğunluğu müslüman olan bu ülkeye. Alman ihtilâlinden başkalarının  yardımıyla  kurtulabilen  Hollanda, çeşitli baskılarda bulunuyor. Bu kahraman müslüman milletin hürriyetine ve egemenliğine kavuşmasına mani olmak istiyor.

d)   TRABLUSGARP VE BERKA «LİBYA» : Bu müslüman ülke için, oylama desiseleri hazırlanıyor. Bu siyasî oyunun neticesinin ne olacağını ancak ALLAH bilir. Yarın her şey gözler önüne dökülecektir.

e)   TUNUS, CEZAYİR VE FAS : Kuzey Afrika bütünüyle yardımına çağırıyor, kimseyi yardımcı bulamıyor. Fransız boyunduruğundan kurtulup, ihtilâl zincir-

— 21  —

lerini kırmak •ç!n gücünün yettiği kadar cihad ediyor. Zira Fransa bu ülkeleri hür ve aziz Yaşamaktan mahrum etmiş, tam istiklâllerini tanımamıştır.

Bütün Arap ve Müslümanlar için aynı bu haller mevcuttur. Çünkü bu devletlerden hiçbirini sömürgecilerin hilelerinden kurtarmış, gasıplarından uzak kalmış bulamazsın.

Bu anlattıklarımız siyasî vaziyettir. Müslümanların içtimaî durumları ise ..Nil vadisi müslümaniarından daha iyi değildir. Acılarımız aynıdır.

ÜÇÜNCÜ MESELE : ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra, dünya liderliğini elinde tutanlar arasında fikirlerin son derece adileşmesi meselesidir:

Ahlâk ve Maneviyat, Âdâb-ı Muaşeret tamamen ortadan kalkmış; insanların çok zorluklarla gerçekleştirdikleri o güzel gayeler, zulüm ve isyana karşı milletleri uğrunda seferber ettikleri o yüce hedefler gözlerden uzaklaşmış, kalplerden tamamen silinmiştir.

Meselâ: Sosyal Adalet, Din ve Vicdan hürriyeti. Fikir ve inanç hürriyeti... v.s.. Birleşmiş Milletler Antlaşmasının Umumî Prensipleri, yüce hedefleri ve üstün esasları gösteren listeler, bütün bunlar maziye karıştı.

Artık günümüzdeki siyasîlerin, önderlerin  bütün

— 22 —

dünyayı- idare edecek üstün bir felsefe sistemi yoktur. Bugün hâkim olan zihniyet materyalizm, maddî çıkarcılık, sömürücülük, nüfuz altına alma, hammad/ieleri istilâ etme felsefesidir.

Bütün bu ihtiraslar, dünyada bugüne kadar misali görülmemiş bir şekilde müşahade edilmektedir, ikinci Dünya Savaşı'ndan başarıyla çtkan devletlerin birbirleriyle rekabete giriştikleri hususlar işte bunlardır.

Bir yandan Rusya, diğer yandan Amerika ve ingiltere bu yarış içindedir. Herbiri ihtiraslarını, hile ve desîselerini maskelemek için içtimaî prensipler, insanî nizamlar getirdiklerini iddia etmektedir. Bazısı komünizmi, bazısı da demokrasiyi ileri sürmektedir. Bu iki idare sisteminin asıl maksadı ise sömürgecilik ve maddecilik arzularını her yerde tahakkuk ettirmektir.

Bu sapıklığın sonucu, elbette ki atom bombalarıyla, boğucu gazlarla, yok edici silâhlarla yapılacak üçüncü bir dünya savaşı olacaktır. Zira bu sapıklık aslında insanoğlundan insanlık sıfatını kaldırıcı mahiyettedir.

Duyduğumuz-duymadığımiz bu yakıp yıkıcı silâhlar, ilâhî kitapların haber verdikleri «Kâria»yı(-') göstermektedir.

(2) Kıyamet gününün şiddeti demektir. — 23 —

«O gün insanlar çırpınıp yayılan kelebekler gibi olacak. Dağlar da havaya atılmış renkli yünler gibi ola-

işte öz vatanımızda, Arap âleminde, islâm âleminde ve bütün dünyada vaziyet budur. Dünyada Hak ve Sulh bayrağını taşıyan yeni bir dâvayı başaracak bir millet ortaya çıkmazsa, artık o dünya batacaktır, insanlığa paydos!, denilecektir.

t.

Ellerinde nûr meşalesi ve deva hazinesi bulunan

insanlar olarak biz müslümanların vazifesi, ilk önce kendimizi düzeltmek sonra başkalarını hakikate davet etmektir. Eğer başarırsak ne âlâ... Başaramazsak vazifeyi tebliğ etmemiz, emaneti yerine vermemiz, insanlar için hayrı dilememiz bizim için kâfidir.

Hiç bir zaman kendimizi küçümsememiz doğru değildir. Dâvayı üstlenen ve ilâhî Risaleleri tebliğ edenlerin, kendi davlarına hakikaten iman etmeleri, ihlâsla çalışmaları, uğrunda cihad etmeleri; bütün dünyanın onları dört gözle beklemesi o dâva sahiplerini başarı-rıya eriştirecektir. Başka bir vasıtaya ihtiyaç yoktur.

Bu dâvayı kabul eden var mı?

(3) Kâria Sûresi: 4-5.

— 24 —

«De ki: Size sadece bir tek nasihat edeceğim: Allah için ikişer ikişer teker teker kalkınız. Sonra da arkadaşınızda delilikten hiçbir eser olmadığını düşününüz. O yalnız sizleri yakında gelecek şiddetli bir azab-dan sakmdırandır.»(4)

(4) Sebe Sûresi: 96.

— 25

I   CEMİYETİMİZ ŞAŞKINLIK İÇİNDEDİR

1 — BİZ HANGİ RENKTENİZ?

«Bu, Allah'ın boyasıdır. Kimin boyası Allah'ın boyasından daha güzel olabilir? işte biz Allah'a ibâdet edenleriz.»(;)

Bugün cemiyetimize şaşkınlık hâkimdir. Şaşkınlık böyle devam ederse elbette ki peşinden ihtilâl kopacaktır, ihtilâl ise kördür, hedefi yoktur, nizam-intizam bilmez, haddi-hududu yoktur. İnkılâb ancak helaki, hadsiz zararı, yakıp yıkmayı doğuracaktır.

Bilhassa bu merhametsiz asırda, köpeğin sahibinin peşinde koşması gibi; insanların şehevanî arzuları

(5) Bakara Sûresi: 138.

— 29

peşinde koştukları bu devirde, içten ve dıştan düşmanların tamah ettikleri bir yer olan Mısır gibi bir vatanda kopacak ihtilâl bir felâket olacaktır.

Bu vatanın meselelerine önem veren herkesçe du sözler doğrudur. Aynı sözleri liderlerden, düşünürlerden, iş sahiplerinden, ileri gelenlerden, halkın en basit seviyesinde olanlardan ve herkesten işitmek mümkündür.

Biz bu hakikatlerf inkâr edersek veya bunların doğuracağı tesirleri görmezlikten gelirsek yahut bunlardan meydana gelecek neticeleri küçümsersek «sadece başını kuma gömerek avcıyı aldattığını sanan devekuşu gibi oluruz.»

2 — BU  HALLE İSLAH  MÜMKÜN  OLAMAZ.

Bu gibi hallerde kurtuluş çaresi olarak ne idarî ıslahatlar, ne de şeklî icraatlar bir fayda vermeyecektir.

Şaşkınlık içinde yaşayan insanlara, tembel komitelerin mini araştırmaları çare bulamıyacaktır. Bu mud-dî tedavi, yoksulları daha da fazla çaresizliğe düşürecektir.

— 30 —

İktidarın, adaletli davrandığını göstermesi, çeşitir vaadlerde bulunması, ikna yollarına başvurması elbette ki kopan çığlıkları susturamayacaktir. Aç kalan karınları doyuramayacaktır. Çıplak kalan vücutları kapaya-mayacaktır. Bunun delili gözümüzün önündedir. Çünkü şaşkınlık ve huzursuzluk dış görünüşleri ve meseleleri aşıp kalb ve ruhlara, akıl ve zihinlere hakim olmuştur.

Şu halde bu ruhlar ancak yeni bir dâvaya gönül verecektir. Seçeceği o hayat tarzında bütün ümitlerini bekleyecek, isteklerini gerçekleştirme yolunu arayacaktır.

Ruhlar, ideoloji ve nizam olarak, yeni bir dâvaya iman ettiklerinde huzuru o dâvada bulurlar o dâvaya karşı sevgi beslerler. Onu hayatın her dalında tatbik etmeye çalışırlar. İslahat ve tekâmül tarihi bu anlattıklarımızın doğruluğuna şahiddir.

«Şüphesiz ki bir millet kendini değiştirmedikçe Al-lah ta onları değiştirmez.»(s)

(6) Ra'd Sûresi: 11.

— 31 —

3 — ŞAŞKINLIK DEVAM EDERSE İHTİLÂL OLACAKTIR.

İşte yukarıda açıkladığımız bu değişmez kanunun bir tatbikatı olarak cemiyetteki şaşkınlık ve huzursuzluk boşluğunu dolduracak yeni ideolojiler, yeni dâvalar Mısır'a sızmak ümidindedir. Mısırlıların akıl ve kalbierine hâkim olmak için şiddetle savaşmakta ve her çareye başvurmaktadırlar.

Nitekim gazetelerde, toplantılarda, konferanslarda bu yeni dâvaları haykıran birçok naraları duymaktayız. Komünizm, bu cemiyetin çocuklarına fikirlerini aşılamak için son derece gayret sarfetmektedir. Buna mukabil şu çökmüş sömürü düzeni olan demokrasi, komünizme karşı koymaya çalışıyor. Bu iki akımın arasında da sosyalistler didiniyor.

Bütün bu ideolojilerin karşısında milletimizin kalbinde 14 asırdan beri yerleşmiş islâm inancı, aklına ve fikrine hâkim olmuş iman kuvveti duruyor. Güzelliğiyle, azametiyle ve yüceliğiyle milletimize tesir ediyor, m'üslümanları kendine bağlıyor.

Bu din, bütün müslümanlarm İslâm'ın yüce mertebesinden ayrılmalarına mani  oluyor,   kendine  iman

— 32 —

eden kalblerin, uğrunda cihad eden bedenlerin kendinden uzaklaşmasına fırsat bırakmıyor.

Bu din, kızıl haçlıların saldırılarına. Tatarların hücumlarına, Siyonistlerin desîse ve plânlarına karşı cihad edenlerin kalbinden imanın çıkmasına yol bırakmıyor.

«Allah emrinde galibdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.»(r)

Fakat akıllarda ve zihinlerde türeyen bu fikirler bu ideolojiler ne zamana kadar çarpışacaktır? Bu ideolojiler bugün küçükse elbette ki böyle kalmayacaktır.

Mısır'da söz ve görüş sahibi olanlar, bu ideolojik savaşa karşı ne zamana kadar gaflet içinde kalacaklar? Sanki onlarla ilgili değilmiş gibi vurdumduymaz, bir halde kendi memleketlerinden başka bir memlekettey-miş gibi şaşkın bir şekilde kendilerini değil başkalarını ilgiiendirlyormuş gibi ilgisiz kalışlarına ne zamana kadar devam edeceklerdir?

Bugün elbetteki kendimiz için bir yol seçmeliyiz. Şayet bugün arzumuzla bu yolu seçmezsek yarın belki yarından daha yakın bir zamanda ister istemez bir yolu kabul edeceğiz. Ben külün içinde köz görüyorum. Yakında bu köz alevlenecektir.                .

(7) Yusuf Sûresi: 21.

— 33 —

Risaleler   2 F : 3

4 — ÇAĞIMIZ BUHRANDA KURTULUŞ İSLÂMDA.

Elbetteki yaşayacağımız yeni hayat tarzını seçmemiz gerekir. Ahlâk, fikir ve insanların ihtiyaçlarını karşılama açısından —kaydedilen yeni gelişmeler karşısında— Mısır'daki «içtimaî hayat sistemi» artık geçersizdir. «Akilli olan, bir iş olmadan önce düşünür ve ona karşı gereken tedbirini alır.»

Önümüzde komünizm ve sosyalizm var. Bu iki ideoloji de günümüzdeki beynelmilel anlayışa göre demokrasi mefhumuna dahildirler. Demokrasiyi savunanlar insaniyeti huzura kavuşturamamışlardır. Bugünkü dertlere bir çare bulamamışlardır. Halbuki önümüzde islâm Nizamı, İslâmın irşadı, islâmın emirleri ve islâ-mın hükümleri bulunmaktadır.

Aslında biz müslümanlar herhangi bir nizam seçmekte hür değiliz. Seçme hakkımız da yoktur, ister istemez islâm Nizamını kabul etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü hepimiz İslâm Dininin hem din ve hem de devlet, olduğuna iman ediyoruz. Mısır'ı islâm Devleti kabul ediyoruz. Anayasamızın 149. maddesinde «Devletin Resmî dini islâm, dili Arapça'dır.» denmektedir.

Nil  Vadisinde   yaşayan bütün, halk,  İslâm  Dinini

— 34 —

kabul etmektedir. Vatanimizde yaşayan azınlıktaki gayrimüslimler ise islâmın hüküm ve emirlerinde huzuru. emniyeti, adaleti ve tam eşitliği bulacaklarını çok iyi bilmektedirler. Bu yüce dinin mukaddes kitabı olan Kur'an-ı Kerim şöyle buyurursa artık ondan bütün insanlık için hayırdan başka ne beklenebilir?

«Allah din hususunda sizinie savaşmayan, sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilikte bulunmanızı,  adaletli  davranmanızı  yasaklamaz.  Çünkü Allah

adaletli olanları sever.»(^

Bu hususta fazlaca izaha lüzum da yoktur. Bu vatanın evlâtları olarak müslim ve gayrî müslimler arasında tarih boyunca sürüp gelen iyi münasebetler bu mevzuda uzun uzadıya yazmamıza lüzum bırakmamıştır.

Gayri müslim olan vatandaşların her münasebette İslâm Dinini takdir etmelerini ve vatanperverliğin bir unsuru kabul ettiklerini memnuniyetle karşılıyoruz.

Şu halde Mısır Devleti için, Mısır'daki kamu kuruluşları için, Mısır siyasî partileri için Allah'a ve Resulüne olan ahdini ifa etmekten başka hiç bir yol yoktur. Çünkü bu  kuruluşlar «La ilahe illallah - Muham-

İ8) Mûmtehine Sûresi: 8.

— 35

medün Resulullah» demekte, islâmı kabul etmekte. Anayasasını koyarken devletin resmî dininin İslâm olduğu beyan etmektedir.

Bu kuruluşlar şayet islâmı bırakırlarsa ahde vefasızlık yaparlar, Allah'ın emanetine ihanet etmiş olurlar. Bu müesseselerin millete karşı açık kalpli olmaları gerekir. Böylece halka karşı olan tutumunu açıklasın... Halk ta ona göre vaziyet alsın. Artık bugün aldatmaya, entrikaya mahal yoktur:*

İslâm Dinine karşı vefakâr olmak, bu vatanı tehdit eden içtimaî tehlikelerden koruyacaktır. Ruh ve kalblere huzuru ve emniyeti getirecektir. Fakat İslama vefa, âcil değişiklikleri gerektirir!

Nil vadisinin islâm Dâvasını yüklendiğini, tenfız ettiğini, usanmadan, bezmeden onu tebliğe giriştiğini ilân etmeyi gerektirr. «Lâfla peynir gemisi yürümez» çalışmak gerekir, çalışmak!..

Sağır kulaklar, bu ihtarı işitip te hem sözde, hem özde ve hem tatbikatta İslama dönüyorlar mı?

«Hayır, Rabbine yemin olsun ki aralarındaki ihtilâflarda seni hakem yapmadıkça, sonrada verdiği hükmü istiyerek kabul edip ona boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.»(')

(9) Nisa  Sûresi:  65.

— 36

Ey Devlet Reisi!..

Ey şanlı Ezberin hocaları!..

Ey Kuruluşların, Cemaatlerin ve Partilerin Önderleri!..

Ey bu aziz ve vatanın maslahatı için titreyenler!..

Ey bütün vatan evlâtları!..

Size sesleniyorum... İslâm Nizamına gelin. İslâm'a dönün... «Bu Allahın boyasıdır. Kimin boyası Allah'ın boyasından daha güzeldir? İşte biz O'na ibâdet edenleriz.»!'*)

(10) Bakara Sûresi: 138.

— 37

II   İTİRAZLAR

1   —  «DİN   SİYASETTEN   AYRiUVIALIDIR»  SÖZÜ.

«Kalblerinde nifak hastalığı olanların, kâfirlerle dostluk yapmak hususunda yarıştıklarını görürsün. Zamanın aleyhimize döneceğinden korkarız derler. Fakat yakındır ki, Allah müslümanlara zaferi veya kendi katından bir emri getirir de nefislerinde gizlediklerine pişman olurlar.»(")

Milletimi yeni bir hayat tarzı seçmeye davet ettim. Daha açık bir ifade ile konuşmak istersek: Allah'a ve kendilerine olan ahidlerine sâdık olmaya davet ettim. Böylece içtimaî hayatımızın bütün dallarını İslâm kaideleri üzerine kursunlar, cemiyetimiz ancak bu yol-

(11) Maide Sûresi: 52.

41   —

la içinde bulunduğu bu huzursuzluktan sıyrılacaktır. Herşeyi kuşatan, bizi her ilerlemeden geri bırakan, içte ve dışta çeşitli meselelerimize çözüm yolu aramamıza mani olan bu istikrarsızlıktan kurtulabilecektir.

Kurtuluş için hiçbir yol olmadığını; ancak var gücümüzle İslama iman etmenin ve İslâmı yaşamanın kurtuluş yolu olduğunu söylemiştim.

— Ancak birtakım beyinsizler bu sözümüze karşı şöyle itirazda bulunurlar—. «Bu nasıl olabilir? Bütün dünyada modern hayat sistemi hiçbir cihetle dinî esaslara dayanmamaktadır. Dünyada söz sahibi ve insanların mukadderatını elinde tutan ileri milletler, dini devletten ayırma esasını kabul etmişlerdir. Dini, hayatın bütün dallarından uzak tutma, onu sadece vicdanlara ve mâbedlere hapsetme esasını benimsemişlerdir.»

Bu itirazda bulunanlar İslâmı öğrenmemişlerdir. Emirlerini ve hükümlerini okumamışlar, bu mukaddes dini hakkıyle anlamamışlardır.

islâmın hem din hem cemiyet, hem cami hem devlet, hem dünya hem âhiret olduğunu anlamamışlardır. Bu mukaddes dinin, dünya hayatı ile ilgili meselelere, ibâdetle ilgili meselelerden daha fazla temas ettiğini öğrenmemişlerdir.

Evet...   İslâm  Dini  hem  dünyaya  ait hükümleri,

— 42. —•

hem ibâdete ait emirleri şu esaslar üzerine kurmuştur: Temiz kalplilik — Şuurluluk — Allah'ın her şeyi murakabe ettiğine iman —iffetli nefis sahibi olmak...

Şu halde ibâdet meseleleri İslâm Nizamının bir bölümünü teşkil eder. islâm hem dünyevî hem dinî meseleleri tanzim eder. Biz, müslümanlar olarak dinimizin ve dünyamızın İslâmî esaslar üzerine kurulmasından mesulüz.

«Aklını kullanan bir millet için Allah'tan daha güzel hüküm verecek kim olabilir?»!'-)

islâm Dini, hem dünya meselelerini, hem de dinî ahkâmı tanzim ettiği için İslâm Hukuku âlimleri ibâdete ait kaidelerle dünya hayatına dair muamelât hükümlerini birbirinden ayırmışlar, dünyaya ait muamelât bahsinde ictihad etmeye daha geniş bir saha tanımışlardır. Böylece insanlar için bir zorluk kalmasın, çözülmemiş bir mesele bulunmasın.

«Allah size kolaylık diler, zorluğu dilemez.»!")

«İnsanların işledikleri kötülükler kadar hükümler ortaya çıkar.»

(12)  Maide Sûresi: 56.

(13)  Bakara Süresi:  185.

2 __ «DİN  UYUŞUKLUĞA  SEVK EDER»  İDDİASI:

Bazan da şöyle itiraz edilir: «İslama davet bir yobazlıktır. Dünyayı yeniden bin küsur sene gerisine götürmektir. 14 asır önce yaşamış bir millete gelen bir nizamı bugün tatbik etmemiz akıl kârı mıdır? üstelik.bu nizam başka bir yere gelmiş, bizim hayat tarzımıza uymayan bir milletin hayatını tanzim etmiştir. Bu kadar gelişmeleri ilerleme ve terakki kaideleri ne olacak?»

Bunlara da deriz ki: «Siz de müsamahakâr islâm Dininin cevherini anlamamışsınız, islâm, insanlara yüce bir fikir, hedefleri belirten bir nizam olarak gelmiştir, islâm, ana kaideleri koyar. Umum meseleleri ele alır. Meselelerin teferruatını ise zaman ve mekâna bırakır.

İslâm, içtimaî hâdiseler için, hayatın gelişen sahaları için meydanı boş bırakır. Bütün bunları içine alır.'HTçbirİyls çelişmez.

islâm Hukuku Tarihi, bizlere fer'î hükümlerin zaman ve mekâna göre değişebileceğini  bildirmektedir.

a)     «Zamanın    değişmesiyle    ahkâm    tegayyur

— 44 —

eder.»('4) Misâl olarak Abdullah b. Ömer (R.A.) in fetvalarını zikredebiliriz.

ibn Ömer (R.A.) belirli bir mevsimde arzedilen bir mesele hakkında fetva veriyordu. Sonra ertesi yıl aynı mevsimde aynı mesele hakkında başka bir fetva veriyordu.

Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şöyle cevap veriyordu: «Geçen seneki hüküm o zamanki malûmatıma ve o zamanki şartlara göre verilmişti. Bu seneki fetva da  hâl-i hazırdaki bilgime göredir.»

b)  «Fer'î hükümler mekâna göre değişebilir.» Buna misâl olarak imam Şafiî (R.A.) y? zikredebiliriz:

imam Şafiî Irak'ta iken eski mezhebini kurmuş. Mısır'a gelip yerleştikten sonra muhitin şartlarına göre yeni mezhebini kurmuş böylece yeni hayat tarzına uygun hükümler beyan etmiş islâmın umum kaidelerine ters düşmeyecek şekilde yeni fetvalar vermiştir.

c)   «Fer'î hükümler, hem zaman ve hem de mekân nazarı itibara alınarak değişiklik arzedebilir.» Bunun misâli olarak Hz. Ömer (R.A.)'in şu hükmünü zikredebiliriz:

Hz. Ömer kıtlık yılında hırsızın kolunun kesilmesini uygun görmemişti. Bir kişi, hizmetçilerinin hırsızlık

(14) Bkz. Mecelle. Kavâidi Umumiye. — 45  —

yaptığını Hz. Ömer'e şikâyette bulunarak hizmetçilerini Hz. Ömer'in huzuruna getirmişti. Bunlar suçlarını itiraf etmişler ve efendilerinin yeteri kadar yeme ve giyim ihtiyaçlarını karşılamadığından hırsızlık yaptıklarını söylemişlerdir.

Hz. Ömer hizmetçileri bırakıp onlardan şikâyetçi bulunan kişiyi tehdit ederek şöyle buyurdu: «Hizmetçilerin ikinci bir kez hırsızlık yaparlarsa onların değil,

e1.

senin elini keserim.» Birinci misâlde:

Hz. Ömer, kıtlığı, haddi düşünen bir şüphe saymış, hal ve vaziyetleri gözönünde bulunaurmuştur. İkincisinde ise kölelerin sahibinin cimriliğini nazari itibare alarak kölelere haddi uygulamamıştır.

Bütün bunlardan sonra islâm Nizamına tekrar 'dönmenin gericilik ve yobazlık olduğunu iddia etmek doğru olur mu?

Halbuki dünyada hiçbir düzen islâm Şeriatı kadar ilerlemelere ayak uyduramaz. Hiçbir düzen islâm Nizamı kadar gelişmeleri takip edemez, elastikiyet ve müsamaha götüremez.

«Allah size bir güçlük dilemez. Fakat sizi tertemiz

— 46 —

kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Olur ki şükredersiniz.»('"')

3 — İSLAMA DÖNMEK SÜPER DEVLETLERİ KIZDIRIR  İDDİASI.

Bazan da İslama dönmeye karşı şu itiraz ileri sürülür: «Açıkça islâm Nizamına dönmeyi istemek, yabancı devletleri, batılı milletleri korkutur. Böylece bu millet ve devletler aleyhimize dönerler, aleyhimizde birleşirler. Halbuki onlara karşı biz güçsüzüz, kuvvetsiziz.»

Bunlara cevabımız şudur: Bu tutumunuz son derece acizliğinizi, geleceği takdirde kötü düşündüğünüzü ve kısa görüşlülüğünüzü ifade eder. Hâl-i hâzırda bu devletlerin düzenlerini kabul ettik. Bütün hayat tarzlarını aldık. Her yönde onları taklid ettik de acaba bun-tar bizim için bir fayda temin etti mi? Yabancıların hile ve desiselerini bizlerden uzaklaştırdı mı? ülkemizin istilâ edilmesine mani oldu mu? İstiklâlimizin elimizden alınmasına, memleketimizin gelir kaynaklarının sömürülmelerine   engel oldu mu?

(15) Maide Sûresi: 6.

— 47 —

Bundan başka milletlerarası her toplantıda aleyhimizde birleşiyorlar önümüzs çeşitli mâniler ve müşküller çıkarıyorlar. Yabancı memleketler ancak bir şeye önem verirler ve ona göre tutumlarını değiştirirler. O da çıkarları ve içinde bulundukları durumlardır.

Bunun haricinde şu veya bu dinden olmak onlar için pek önem taşımaz. Meselâ ikinci Dünya Savaşında hıristiyanların nasıl birbirlerini imha ettiklerini; müslü-man devletlerine kandırıĞı sözleriyle aldatıcı ifadeleriyle nasıl yaranmak istediklerini gördük.

Bugün de aynı devletler en azılı düşmanları olan Siyonist yahudilere yardım etmektedirler. Çünkü maddî çıkarları, sömürgeci gayeleri Siyonistlere yardım etmeyi icab ettiriyor. Bu hakikat, batılı her liderin tasarrufunda müşahade edilmiştir.

Öyle ise İslâmdan sıyrılıp çıkmamız, batılılar yanında bizim için hiçbir menfaat sağlamayacaktır. Keza İslama sarıldığımızı ilân etmemiz de onların bize karşı olan kızgınlıklarını artırmayacaktır.

Hele günümüzde batılılar, maddî çıkarları için birbirleriyle yarışan iki askerî kamp halindedir. Fakat islâmdan çıkmanın, ondan yüz çevirmenin varlığımızı tehdit eden büyük tehlikesi vardır, islâmın ruhunu tatmaktan emirlerini yerine getirmekten uzak olduğumuz

— 48 —

müddetçe şaşkınlar olarak devam ederiz. Maneviyatımız, mukaddesatımız yıkılır, parça parça oluruz ve kuvvetimiz söner.

Ama biz, ciddiyetle işe başlayıp «Biz müslüman milletler olarak ne komünistiz, ne de demokratız!.. Biz sadece —Elhamdülillah— Müslümanlarız.» diye açıkça ilan etsek elbetteki önümüze hidâyet ve nûr yolu çizilecektir, islâm kelimesi bizi biraraya toplayacaktır ve biz müslümanları birleştirecektir.

Her yerde bizi tehdit eden batılı sömürgeci bu düşmanlar karşısında tek çıkar yol islâmdır!..

Bu söylenilenleri kısaca ifade etmek istersek deriz ki: İslama sarılmakta veya İslâmı bırakmakta batılıların bizden razı olup olmayacaklarını gözönüne alırsak bundan şu neticeye varırız:

İslama sarılmadığımız takdirde, batılıların rızalarını kazanamayacağımız gibi şahsiyetimizi de kaybedeceğiz. Halbuki İslama sarıldığımızda, ona gönül verdiğimizde, onun hidâyetinde yürüdüğümüzde şüphesiz ki şahsiyetimizi koruyacağız. Bunun yanında birlik kuvvetinin tesiri altında müslüman olmayanları, kuvvetli bir ihtimalle, kendimize bağlayabileceğiz.

Ey akıl sahipleri!.. Başkalarına kuyrukçu olma gö-

49 —

Risaleler   2 F : 4

rüşü mü, yoksa şahsiyetimizi koruyan İslâm görüşü mü uyulmaya daha lâyıktır?!..

Azınlıkta bulunan gayrı müslimlerin İslâm Nizamının gelmesine dair yapacakları itirazları ise bundan önce incelemiş ve cevap vermiştik. Bu mevzuya daha fazla yer vermeye lüzum görmüyorum. Çünkü mesele açıktır. Gizli ve kapalı hiç birşey yoktur.

Şu halde bugün müslüman milletlerinin önünde İslama dönme çaresinden başka bir yol yoktur. Batılı devletler bunu çok iyi anlamakta, bizi kendi kendimule meşgul ettirmekte, bizi şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklemektedir.

Vakit dardır, beklemeye fırsat yoktur. Bilmeyenin günahı bilenin boynunadır. Başsız, öndersiz anarşi içinde yaşamak, insanlara bir fayda temin etmiyecektir.

Ey hükümet başkanı!.. Ey şanı yüce olan Ezher mensupları!.. Ey çeşitli kuruluşların ve siyasî partilerin liderleri!.. Ey bu vatan için titreyen insanlar!.. Ey bu vatanın evlâtları!.. Size hitap ediyorum. Sözlerimi size tevcih ediyorum. Ve diyorum ki: İslâm'a dönün. Selâmete kavuşursunuz. Huzur ve saadete erersiniz.

«Mü'minler —aralarında hüküm vermek için— Allah'ın kitabına ve peygamberine çağırıldıkları vakit

— 50 —

onların sözü ancak şudur: «Kabul ettik ve itaat ettik işte bunlar zafere kavuşacak olan!ard.r.»(>«)

i16) Nûr Sûresi: 51.

— 51  —

III     MİLLİ MESELELERİMİZ

MESELELERİMİZ

İSLÂM NİZAMI IŞIĞINDA

NASIL HALLEDİLİR?

Millî haklarımız herkesçe malûmdur. Milletimiz bu haklarını partilerinin, kuruluşlarının, cemaatlerinin ve fertlerinin lisanıyle her münasebette ilân etmiştir.

Kısaca millî haklarımız şunlardır: Güney ve kuzeyiyle beraber Nil Vadisinin birliğini gerçekleştirmek ve bütün yabancı güçleri Nil Vadisinden çıkarmaktır. Böylece ülkemiz hakikaten hürriyetine ve istiklâline kavuşmuş olur.

Hak Din olan İSLÂM, hürriyeti ilân eder. Onu fertler, milletler, cemaatler için en üstün şekliyle kabul eder. insanları hürriyetle iftihar etmeye ve onu korumaya davet eder.

İslâm dininin peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.)

— 55 —

bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: «Mecbur edilmeksizin kendi arzusuyle zelil olmayı kabul eden benden değildir.»

İslâm, bütün kuvvetiyle «sömürü» diye adlandırdıkları bu milletlerarası hırsızlığa karşı savaşır, islâm nizamı bir milletin diğer milletleri tahakkümü altına almasına veya bir halkın başka bir halkı ezmesine asla müsaade etmez.

Ömer el-Fâruk (R.A.).'ın, valisi Amr b. el-Âs'a söylediği şu meşhur söz bugüne kadar kulaklarda çınlamaktadır: «Anneler: hür olarak doğurdukları insanları ne zaman köleleştirdiniz?»

Müslüman fütûhatçı kılıcını kuşanıp Allah yolunda cihad etmeye çıktığında bunun peşinden dünyevî bir ganimet beklemezdi. Fethedeceği milletin malında gözü yoktu. Her ne kadar isteği olmadan ganimet malından çok miktar eline geçiyorsa da...

Fakat müslüman fütûhatçı, bir dâvaya iman edi-/ordu. Mukaddes bir vazifeyi yükleniyordu. Bütün dünyada hak ve adalet, sulh ve selâmet esaslarını koruyordu. Müslümanların önderleri Hulefa-i Râşidin'in hayatları bunun  nümûne-i  misâlidir.

islâm, müslümanları, Allah'ın yeryüzündeki mukaddes dininin himayecileri olarak kabul eder. Bunun

_ 56 —

Bunun içindir ki müslümanların dünyadaki mevkiieri hocalık mertebeyidir, tahakküm mertebesi değil... Yüklendikleri islamı koruma vazifesi bunu icabettir-mektedir.

İslâm müslümanların herhangi bir kimseye boyun eğmelerine veya herhangi birine köle olmalarına, yahut herhangi bir gasıba, zalime, asiye ve saldırgana boyun eğmelerine veya yumuşak davranmalarına asla müsaade etmez.

«Allah mü'minler aleyhine kâfirlere asla fırsat vermeyecektir.»!'7)

||          İslâm dini, müslümanların  izzet ve şerefli olma-

|| larını,   insanlara  karşı  hocalık  yapmalarını   kararlaştı-fîrırken, müslümanların hür olduklarını  ilân ederken bu

İN

i\İ hürriyeti fiilen koruma yolunu da göstermiştir. Can ve :: malla cihad etmeyi farz kılmıştır, islâm dâvasını teminat altına almak için cihad etmeyi bir farz-ı kifayö kıldığı halde, müslüman olmayan güçlerin islâm Vatanına saldırmaları halinde cihad etmeyi her müslümana bir farz-ı ayın kılmıştır. Şehid olarak ölmeyi imanın en /üce mertebelerinden saymıştır. Cihad edenlere dünya da zafer ve yardımı, âhirette ise nimetlere kavuşarak

(17) Nisa Sûresi: 141.

— 57 —

ebedî bir hayat yaşayacaklarını vaad etmiştir. Allah imandan sonra cihadın en faziletli amel olduğunu ilân etmiştir:

«İman edip, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cîhad edenlerin ALLAH katında dereceleri pek büyüktür. İşte kurtulanlar onlardır. Rableri onlara rahmetini, rızasını ve içinde tükenmez nimetler bulunan cennetleri müjdeler. Onlar o cennetlerde ebedi olarak kalacaklardır. Şüphesiz ki büyük mükâfat ALLAH katındadır.»('s)

Bununla beraber islâm Dini barışçı yolları hoş karşılamış, kavganın sona erdirilmesini istemiştir. Yeter ki bu yollar hak sahibinin hakkını teminat altına alsın: «Eğer düşmanlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a güven.»('*).

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) iki iş arasında muhayyer bırakıldığında, her zaman kolay olan tarafı seçerdi. Yeter ki o taraf haram olmasın...

— Anlaşma yoluna başvurma : sulhun bir çeşididir. Hudeybiye Muahedesinde Resulullah anlaşma yoluna başvurmuştur. Hakeme başvurma da :    bir çeşit

(18)  Tevbe Sûresi: 20. 21. 22.

(19)   Enfal Sûresi: 61.

— 58 —

sulhdur. Ancak ne Resulullahın ne de ondan sonra gelen Hulefa-i Raşidin'den birinin bir kâfiri hakem kabul edip hükmüne razı olduklarını görürüz.

Fakat   âyet-i   celilenin   umum   ifadesi   «Hakeme başvurma»yı da içine alır. Keza. islâm dini, müslüman-• larla müslüman olmayanlar arasında ittifak yapılmasına  mani olmaz.  Yeterki  ittifak müslümanlar aleyhine olmasın.

Fakat sulh için yapılan çalışmalar başarısızlıkla sonuçlandığı takdirde, islam, barışa ve dostluğa son verilmesini, husûmetin ilân edilmesini ve cihadın bütün çeşitlerine başvurmayı emretmiştir.

«Eğer seninle muahede yapan bir- millette hıyanet hissedersen, sen de eşit olarak anlaşmalarını reddet. Çünkü ALLAH hainleri sevmez. Kâfirler azabımızdan kurtulacaklarını asla zannetmesinler. Çünkü onlar azabımızın kendilerine ulaşmasından bizi âciz bırakamazlar. Siz düşmanlarınıza karşı gücünüzün yettiği kuvvetleri ve besili atları hazırlayın. Böylece bunlarla Allah'ın düşmanlarını ve kendi düşmanlarınızı sindiresiniz.»(-*)

Allah hak uğrunda cihad edenlere, kendilerini koruyacağını, düşmanları çok ta olsa, hazırlıklı da olsa.

(20) Enfâl Sûresi: 58. 59. 60.

— 59 .....

tam techizatlı da olsa mücahitleri onlara galib getireceğini vaad etmiştir. Mücahitlerin, düşmanlarının güçlü ve kuvvetli oluşlarından çekinmemeleri, sadece Allah'a itimad etmeleri gerektiğini beyan etmiştir:

«Mü'miniere yardım etmek bizim üzerimize düşen bir haktır.»(-'')

Bütün bu hükümler islâm Dininde mevcuttur, is-lâmın tatlı ırmaklarından su içen, islâm Hukukundan nasibini alan her fert bu hükümleri daha tafsilatıyle bilir.

Biz bu hükümler ışığı altında çıkmaza varan millî meselelerimizi halledebiliriz. Bu oeselelerimiz bizleri şaşkına çevirmiş, akıllarımızı hayrete düşürmüştür. Şöyle ki:

a)   Anlaşmaya  başvurduk.   Fakat   ingilizin   inatçı tutumu, hile ve desiseleri anlaşmamızı    neticesiz bıraktı.

b)   Hakeme  de başvurduk.   Fakat  sömürgeci  tamahlar ve devletlerin şahsî çıkarları bunda da bizi başarısızlığa uğrattı.

I

(21) Rûm   Sûresi:  47.

_ 60 —

Muhterem bir muharrir şöyle diyor: «Meselemizi dünyamn gözü önüne sererek onu ikili anlaşmanın dar boğazından çıkarıp beynelmilel adalet divanına arze-derek meselemiz için manevî yönden büyük bir basarı sağladık.»

Bu doğrudur. Fakat sayın muharririn bahsettiği bu manevî başarı(!) hakikatte hiçbir şey sağlamamıştır. Çünkü biz, ingilize karşı aynı durumdayız. Bir adım bile ilerlemiş değiliz. Bilâkis bu donukluk devamlı milletimizin zihninde çeşitli düşüncelere yol açmaktadır.

c) Şu halde önümüzde, ikili anlaşmayı bozup onlara karşı açıkça husûmet ilân etmemizden başka bir çâre kalmamıştır! Aramızdaki bütün muahedeleri ilgo edelim. Nil Vadisinde yaşayan milletimizin kendilerine karşı savaş halinde olduğunu ilân edelim ve hayalımızı çeşitli yönleriyle buna göre düzenleyelim:

İktisadî yönden : Kendimiz de müslüman kardeşlerimiz de ve bizimle dost olan devletlerde bulunan eşyalarla iktifa edelim. Başkalarına muhtaç olmayalım.

İçtimaî yönden : izzetli ve şerefli olma ruhunu aşılayalım. Vatanperverliğe teşvik edelim.

Ameli yönden : Bütün milleti askerî açıdan eğitelim. Milleti geniş sahada uyararak cihada hazırlaya-

— 61   —

M

hm. Nitekim fiilen harbe giren milletler böyle hareket etmektedirler.

Bunları yapmak ne fertler için ne de çeşitli kuruluşlar için mümkündür. Bunları yerine getirmekle mesul ve mükellef olan hükümettir.

Ne gariptir ki hükümet başkanı Güvenlik Konseyinde bunları yapacağını ilân etmiş, ancak memlekete dönünce hiç bir şey yapmamış, bu sahada tek bir adım dahi atmamıştır .              *•

Evet... Tekrar ediyorum. Bunları yapmak devletin vazifesidir. Milletimiz gücünün yettiği her şeyi harcamaya hazırdır. Yeter ki hükümet bu yolu tutsun. Ci-had yolunu seçsin.

Milletimiz aç kalmaya, çıplak kalmaya en ağır yollarla savaşmaya ve bu uğurda ölmeye hazırdır. Fakat göstereceği bu gayretin, hürriyetine ve istiklâline kavuşmak için sarfedilmesini şart koşmaktadır. Milletimizin fedakârlıkları; hükümetçe kurulan aldatıcı komiteler, güçsüz idarî organlar plânsız-projesiz iktisadî çalışmalar, ingilizin hile ve baskıları önünde acze düşüp teslim olmak için kullanılmamalıdır.

Ekmeğe, bazı maddelerin katılmasına dair emir verildiğinde bir fakir işçinin şunu söylediğini bizzat işittim:   «Bunun   hürriyetimize   kavuşma   ve   ingilizden

— 62 —

kurtulma maksadıyle yapıldığına güvensek, ben ve evlâtlarım günde tek bir defa yemek yemeye hazırız. Fakat çok kızıyorum. Memleketimiz ziraî bir memleket olduğu, mahsulünün en büyük kısmını gıda maddeleri teşkil ettiği halde niçin başka maddelerin ekmeğe katılmasına başvurulduğunu asla anlayamıyorum.»

Milletimiz, fedakârlık için son derece hazırdır. Fakat hürriyete veya şehid olmaya götürecek bir fedakârlığa hazırdır. Azimkar ve ihlâslı bir hükümetin liderliği altında, hürriyetine ve şehidliğe kavuşma yolunu gösteren bir devletin önderliğinde fedakârlığa hazırdır.

Ama hükümet tereddüdünde, gevşekliğinde, birbirine zıt tutumlarında devam ederse bu tutumu milleti şu iki halden birine sürükleyecektir.

1)   Ya ihtilâl koparacak.

2)   Veya   ölecektir.

Bunların her ikisi de asla affedilemez bir vatanî ihanettir.

Ey devlet başkanı!.. Ey şanlı Ezherin mensupları!.. Ey çeşitli kuruluşlar ve partilerin liderleri!.. Ey bu vatan için titreyenler!.. Ey vatan evlâtları!..

— 63 —

Çıkar yol  işte budur!.,  islâm'ın  ışığı  altında  bu yoldan yürüyün. Allah sizinle bsraberdir.

IV   İSLÂM NİZAMI IŞIĞINDA BİRLİĞİMİZ

«işte ümmetiniz budur. Esasta bir tek   ümmettir. Ben de Rabbinizim. Artık benden korkun.»(--)

Önceki fasılda memleketimizin içinde bulunduğu durum hakkında İslâmın görüşünü milletimin önüne serdim. İslâmın getireceği hal tarzının en kısa ve en kesin bir yol olduğunu gösterdim. Bu hal tarzının iki şeyin yapılmasını gerektirdiğini anlattım:

1 JDüşmanlara karşı düşmanlık ilan etmek. 2)Cihad için icabeden vasıtaları hazırlamak... Bunları yaparsak elbette kî içinde bulunduğumuz (22) Mü'minün Sûresi: 52.

— 67 —

bu şaşkınlıktan kurtulacağız. Ve dillerde, gönüllerde yer alanaŞİMCH NE YAPIYORUZ?» Sualinin doğru cevabını bulacağız.

Aslında bizler, şaşkınlık içinde olmamalayız. Çünkü bir şey yapmak istemiyoruz. İşin mesuliyetinden kaçıyoruz. Cihad ve savaşın zorluklarına katlanmak istemiyoruz.

Bizler, devamlı işin kolay tarafını arıyoruz. Başka bir şey düşünmüyoruz. Hürriyetin ve istiklâlin çalışmadan, gökten zembille ineceğini sanıyoruz. Halbuki gök ne altın yağdırır, ne de gümüş!.. Ne hürriyet verir, ne

de istiklâl!..

Eğer hakikaten memleket meselelerimizde ciddiyetle çalışanlardan olsak, iki kelime ile (Antlaşmalara son, Cihad'a devam; parolasıyla) yolumuzda ilerleriz. Bundan sonra Zafer Allah'tandır!..

Şimdi memleketin umum? dertleriyle alâkalı başka, bir mevzuya geçiyorum. Böylece Hak Din olan İslâm'ın ışığı altında bu umumi meselenin de nasıl halledileceğini görelim:

Malûmdur ki, İslâm butun milletlerin hayır ve selâmeti için gelmiş cihanşümul bîr dindir, islâm" Dininde arapta arap olmayanın^ doğulu ile batılı arasında bir fark yoktur

«Kulu bütün âlemlere bir uyarıcı olsun diya ona Kur'an-ı Kerimi indiren Allah'ın sânı ne yücedir.» (?-')

Bunun içindir ki İslâm Oini ırkçılığı kökünden yok-etmeye davet etmiş, insanlar arasında kardeşliği ilân etmiştir. Beşeriyet tarihinde ilk kez cihanşûmûlluk bayrağını dikmiştir.

«Ey insanlar sizleri bir tek candan yaratan, o şahıstan da eşini vareden ve ikisinden birçok erkekler, kadınlar meydana getiren Hatibinizden korkun. Kendisi namına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'-ten korkun ve akrabalık bağlcTmı kesmekten sekinin. Şüphesiz ki ALLAH üzerinizde murakabe edendir.»(;j)

Yine malûmdur ki, islâm Oini kendine iman edenler ve risaletine inananlar arasında en kuvvetli kardeşlik bağını kurmuştur. O derece ki, kardeşliği imanın mefhumlarından saymıştır. Hatta imanın en mükemmel  mefhumu kardeşliktir.

«Müm'inler ancak kardeştirler.

şerifte:

 Bir  hadisi

(23)  Furkan Sûresi: 1.

(24)  Nisa Sûresi: 1. (£5) Hucurat Sûresi: 10.

— 69 —

«Müslüman, müslümanın kardeşidir. Müslüman, kardeşine zulmetmsz ve onu incitmez.» Bu hadisi şerifi, Buhari, Müslim. Ebu-Davud. Tırmizi ve İmam Ah-med rivayet etmişlerdir.

«Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine karşı şefkat ve merhametli olmakta tek vücut gibidirler. Bu vücudun bir âzesı herhangi bir hsstalıkten şikâyet ettiğinde vücudun diğer bütün azaları ızdırap çekmekte, uykusunu kaybetmekte, hasta olan uzva ortak olurlar.» Bu hadisi şerifi Buhari, Müslim ve İmam Ahmed rivayet etmişlerdir.

«Bir rr.ü'min diğer mü'min kardeşi için bir binanın y~c.pi tEşları gibidir. Birbirlerine brnlenır ve kenetlenirler.» Bu hadisi şerifi Buhari, Müslim. Tirmizi, Nisai ve imam Ahmed rivayet etmişlerdir.

Müslümanlar bu sâdık ve doğru kardeşlik ışığı altında, bir kalple hep birlikte bütün dünya ile karşı karşıya geldikleri günde, aralarında sadece idarî yönden veya siyasî açıdan münasebetler bulunan milletler müslümanların önünde tek bir saat bile duramadılar. Müslümanların önünde hem Bizans hem iranlılar aşırı derecede yenildiler. Müslümanlar, Atlantik Okyanusundan, Hind Okyanusuna kadar uzanan, ilim ve kültürle dolup taşan bir islâm devleti kurmuşlardır.

— 70 —

«Biriminizle çekişmeyin. Sonra başarısızlığa uğrarsınız. Kuvvetiniz gider. Bir de sabırlı olun. Şüphesiz ki ALLAH sabredenlerle beraberdir.»^*)

Ne yazık ki müslümanlar, kuvvetli olmanın sırrını unutarak mukaddes kitaplarının emirlerini bırakıp diğer milletlerdeki geçici maddecilik ve çıkarcılığı, iman kardeşliğine tercih etme hastalığına tutulunca islâm Hilafetini vurguncu eller parçaladı, iç ve dış menfaatler, islâm Hilâfetinin şanıyie oynadı.

Nihayet birinci dünya savaşından sonra islâm hilafeti, tamamen sona erdi. Müslümanlar, düşmanlarının esaretine düştüler. Düşmanları, müslümanların topraklarını işgal ettiler ve aralarında paylaştılar. Böylece İslâmın sona erdiğini, kızıl haçlı savaşlarının en başarılı bir netice ile son bulduğunu sandılar.

önce müslümanların kafalarını yıkayan, akıllarını bulandıran, daha sonra da müslümanların yerlerine ve yurtlarına kadar gelip dayanan en büyük desîse: Müslümanların kavmiyetçilik ve ırkçılık ideolojilerinin tesiri altında kalmalarıdır. Her müslüman milletinin kendi ırkına önem verip İslâmın, cahiliyet devrinden kalan ırk, renk, haseb ve neseble iftihar etmeleri ortadan kaldırdığını unutmasıdır.

(26) Enfal Sûresi: 46.

— 71 —

Avrupada türeyen Nazi ve Faşist ırkçılık ideolojilerini yokeden İkinci Dünya Savaşı yapıldı. Buna rağmen tekrar Avrupanın büyük devletleri bazen ırkçılık namıyle bazen de menfaat ismiyle tekrar kitleleşmeye döndüler.

Bir taraftan Rusya, Sovyetler Birliği bayrağı altında bütün İslav ırkını toplamaya çalışıyor. Diğer taraftan İngiltere ve Amerika ırkçılık ve dil birliği dâvası güderek birleşiyor. Sonra da bütün dünya milletlerini menfaatler ve maslahatlar nâmıyle bölüşüyorlar.

Bu kitleler, aralarındaki sömürü yarışını gizlemek için Birleşmiş Milletler teşkilâtını kurdular. Böylece insanlara cihanşümûlluğu arzu ettiklerini ve insanlığın hayrı ve selâmeti için gayret ettiklerini göstermeye çalıştılar.

Bütün bu devletler millî meselelerimizde aleyhimize birleşmişler, esaslı meselelerimizde bizlere yardımcı olmamışlardır. Gerek Birleşmiş Milletler Teşkilatı gerekse bu teşkilatın Güvenlik Konseyi organı hiçbir millî meselemizde bizlere yardımcı olmamıştır. Bunun misalleri, Mısır, Filistin ve Endonezya gibi müslümar-devletlerin meselelerinde görülmüştür.

72 —

Biz dünyada meydana gelmiş bu durumlar karşısında bulunmaktayız. Birbirine benzeyen, aslında bir mesele olan problemler karşısındayız. Davamız, hürriyetimize ve istiklâlimize tamamen kavuşmak, sömürü ve istismar zincirlerini kırmaktır. Bu vaziyet karşısında tekrar İslâmın bizlere farz kıldığı kardeşliğe dönmemiz gerekir. El ele vermemiz ve birleşmemiz icab eder. Bu sahada henüz istikrara kavuşmamış «Arap Birliği» nüvesini diktik.

Arap birliğini desteklemeli ve takviye etmeliyiz. Bunu kuşatan za'fiyet sebeplerini önlemeliyiz. Bununla yetinmeyip Arap olsun-olmasın bütün müslümanları bi-raraya getiren «islâm Ülkeleri Birliği» kurmalıyız. Böylece bu birlikle —Allah izin verirse— Birleşmiş İslâm Milletleri Teşkilâtının çekirdeğini atmış oluruz. Her müslüman milletin kurtuluş vasıtası olan «kafirlere karşı düşmanlığı ilan ve cihada devam» ameli bütün müslüman milletlerin birleşmesini daha da kuvvetlendirecektir. Ve ancak birleşme yoluyla kurtuluşa ercbüe-ceğiz. tamahkâr ve menfaatleri için yarışan milletler arasında dünyanın dengesini koruyabileceğiz.

Bu vazifeyi gerçekleştirmekle mükellef olan; Arap ve bütün müslüman devletlerdir. Bu mülletlerdeki resmî ve gayri resmî ıslahatçılardır.

— 73 —

Şimdi bütün müslümanlara: «Hep birlikte Allah'ın İpine sımsıkı sarılın. Parçalanıp dağı!rr«ayın.»{?7) çağ-j-ısında bulunuyorum.

(27) Âl-i  İmran  Sûresi: 103.

74 —

V   İSLÂM NİZAMI IŞIĞINDA DAHİLİ MESELELERİMİZ

«idari ve İktisadi Nizam»

A — YÖNETİM SİSTEMİ:

«Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların beşerî heveslerine uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın.»(-*)

1)  islâm'da Hükümet:

Hak Din islâm, hükümet kurmayı insanlar için getirdiği içtimaî nizamın esaslarından biri olarak kabul eder.

islâm, anarşiyi kabul etmez. İslâm, cemiyetini li-

(28) Maide Sûresi: 49.

— 77 —

dersiz bırakmaz. Peygamber Efendimiz bazı sahabelerine şöyle buyurmuştur: «Bir şehre girdiğinde orada bir sultan, önder bulunmazsa o şehri derhal terket.» Diğer bir hadis-i şerifte ise: «Üç kişi bira raya geldiğinizde aranızdan birini başkan seçin.» buyurmuştur.

islâm Dininin siyasetle alâkası olmadığını veya siyasetin islâmın mevzularından birini teşkil etmediğini zannedenler, kendilerine ve İslâmî anlayışlarına zulmetmişlerdir. Fakat, islâmın şanına gölge düşüremezler, çünkü İr'âm Allah'ın Şeriat'ıdır. Ne önünden ne de arkasından islâm'a bâtıl sokulamaz.

imam Gazali (R. A.) in şu sözü ne hoştur: «Bilmelisin ki. Şeriat bir esastır. Halife onun bekçisidir. Esası olmayan her şey yıkılmaya mecbur olduğu gibi, bekçisiz her şey de yokolmaya mahkûmdur.»

İslâm Devleti «Davet ve İrşad» esası üzerine kurulur. Tâ ki, islâm Devleti dâva ve fikir devleti olsun... Kukla idare hükümeti veya ruhsuz, mânâsız kör madde hükümeti olmasın... Dâva ve irşad da ancak korumakla, yaymakla, tebliğ ile ve takviye etmekle gelişir ve yüceli"".

— 78 —

Bizim ilk hatamız şudur:  Bu esası  unuttuk.  Her ne kadar nazarî yönden anayasamızda devletin resmî dininin «islâm» olduğunu görüyorsakta, amelî yönden dîni devletten, siyasetten ayırdık...

Anayasamızdaki bu madde siyaset adamlarının, siyasî kuruluşların liderlerinin; kalblerdeki islâmî ruhu, kafalardaki İslâmî görüşü, hayatımızdaki İslâmî güzelliği bozmalarına mani olmamıştır. Bu önderler, inançlarıyla, beyanlarıyla, çeşitli tutumlarıyla İslâmın hükümleriyle siyasetin icablarını birbirinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır.

İşte ilk za'fiyet bundan doğmaktadır. Fesadın-temeli de budur.

2)  islâm iktidarının Esasları:

İslâm'da hükümet belirli kaideler özerine kurulur. Bu kaideler İslâmî yönetim sisteminin temelini teş.-kil ederler. Bu esaslar şunlardır:

a)   İdarecinin mes'uliyeti.

b)   İslâm Ümmetinin Birliği.

c)   Milletin iradesine hürmet.

Şimdi bunları birer birer izah edelim: a —   idarecinin Mes'uliyeti:

— 79 —

İdareci hem Allah'ın hem de milletin huzurunda mes'uldür. idareci idare edilenlerin bir nevi hizmetçi-sidir. Resulullah (S.A.V.) şöyle buyuruyor: «Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz şeylerden mes'ulsünüz.» Bu hadisi şerifi, Buhari, Müslim, Ebu-Davud, Tirmizi ve imam Ahmed rivayet etmişlerdir.

Hz. Ebubekir (R.A.), Hilâfeti üzerine aldıktan sonra minbere çıkıp şöyle buyurdu: «Ey insanlar!.. Şimdiye kadar çoluk-çocuğum için çalışıp onların iaşelerini temin etmeye gayret sarfediyordum. Şimdi ise sizin için çalışacağım. Hazinenizden iaşe bedeJi olarak bir miktar tayin edin.»

Böylece Hz. Ebubekir (R.A.) «toplum sözleşmesi» teorisini en üstün ve en uygun bir şekilde açıklamış oldu. Hatta daha da ileri giderek bu teorinin esasını kurduğunu söyleyebiliriz.

Bu teori şunu ifade etmektedir:

«idareci  ile millet arasında   kamu  menfaatlerini korumaya  dair bir sözleşme yapılmıştır.  Eğer idareci bu sözleşme icabı güzel harekette bulunursa onun mükâfatı vardır. Şayet vazifesini kötüye kullanırsa ceic landırılacaktır.»

b — islâm Ümmetinin Birliği:

— 80 —

İslâm ümmeti bir millettir. Çünkü imanın esaslarından birini teşkil eden islâmî kardeşlik, ancak birlik ve beraberlikle tamamlanır ve birlik beraberlikle kemâle erer.

Müslümanların bir ümmet oluşu fikir hürriyetine, küçükten-büyüğe, büyükten-küçüğe nasihat verilmesine mani değildir, islâm istilahında bu nasihate «el-Emri bil-Ma'ruf ve" Nehyi anil-Münker.» denilir.

P«vgambüı Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şeriflerinde oûyle buyuruyor:

—  «Din nasihattir.»

—  «Kime nasihattir ya resulullah» diye sorulunca,

—  «Allah  için.  Resulü  için,  kitabı   için,  müslü-manların  idarecileri ve bütün mü'minler için nasihattir.» buyurdu. Bu hadisi şerifi, Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir.

Diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurdu: «ümmetimin, zalime, «Ey zalim» demeden çekindiğini gördüğünde artık ümmetime veda edilmiş olur.» Bu hadisi şerifi imam Ahmet rivayet etmiştir.

Diğer rivayette de: «Bunlar için yerin altı üstünden daha hayırlıdır.» varid olmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifte «Şehidlerin Efendisi; Ab-

— 81  —

Risaleler  2 F :  6

dulmuttalib'in oğlu Hz. Hamza (R.A.) ile zâlim bir idarecinin önüne dikilip ona iyiliği emrettiği ve onu kötülükten nehyettiği için o zalim tarafından öldürülen kimsedir.»

islâm ümmetinin esaslı noktalarda ihtilâf edeceklerini asla düşünme. Çünkü müslümanların içtimaî hayat nizamları birdir. Bütün müslümanlar bu içtimaî nizamı kabullenirler. Bu da İSLAM NİZAMI'dır.

Fer'i meselelerde yapılan ihtilâflar zarar vermez. Kavgaya ve düşmanlığa yol açmaz. İktidarı eline geçirmeye çalışan partizamlığı gerektirmez Fer'i meseleler,-de ihtilâf etme, araştırmayı, incelemeyi, müşavere etmeyi ve karşılıklı öğütle bulunmayı icabettirir. Dinde açıkça hükmü bulunan hususlar hakkında ictihad yoktur. Hakkında nass olmayan hususlar ise ülûl emr'in karariyle halledilir.

C — Milletin iradesine Hürmet:

islâm Ümmetinin, idareciyi murakabe etme. hayırlı gördüğü şeylerde onu irşad etme hakkı vardır, idarecinin islâm ümmetiyle müşaverede bulunması, ümmetin iradesine hürmet etmesi, milletin iyi görüşlerini alıp kabul etmesi gerekir.

— 82 —  .

Allah (C.C.) idarecilere bunu emrediyor ve şöyle buyuruyor: «Yapacağın işlerde onlarla müşavere et.»(->s)

Allahü Tealâ. mü'minleri birbirleriyle müşavere ettikleri için övüyor ve şöyle buyuruyor: «Onların işi aralarında müşavere ile olur.» (30)

Hz. Peygamber (S.A.V.) in sünnet-i seniyesi ve ondan sonra gelen Hulefayı Raşidinin misk kokan tarihleri de milletin iradesine hürmet edildiğini beyan etmektedirler.

Sahabelere bir husus arzedildiğinde müslüman-lardan ileri gelenleri topluyorlar, onlarla istişare ediyorlar ve doğru buldukları görüşü kabul ediyorlardı. Hatta daha da ileri gidip nasihat vermeye müşaverede buljn-maya teşvik ediyorlardı.

Meselâ: Hz. Ebubekir (R.A.) şöyle buyurmuştu: «Eğer beni hak yolda görürseniz bana yardım edin. Beni bâtıl yolda görürseniz doğru yola çevirin ve düzeltin.»

Hz. Ömer (R.A.) de şöyle buyuruyordu: «Kim bende bir eğrilik görürse derhal onu düzeltsin.»

İslâm Nizamı, bu hususta çeşitli isimlere, kalıplara önem vermez. Yeter ki idarenin doğru olması için

(29)  Âl-i  Imran Sûresi:  159.

(30)   Şûra Sûresi: 38.

— 83 —

gerekli olan bu esaslı kaideler mevcut olsun, birbirinin hududunu aşmayacak bir derecede tatbik edilsin. Bu esas kaideler arasında dengeyi koruyabilmek ancak temiz vicdanlı ve bu emirlerin mukaddes olduklarına hakikaten iman etmekle mümkün olacaktır.

Bu temel kaideleri korumak dünya ve âhirette insanları kurtuluşa erdirecektir. Günümüzün tabirlerine göre bu şuurlu anlayışa «Millî Uyanış,» «Siyasî Olgunluk» veya «Millî Terbiye» .i, vs. gibi ifadeler kullanılmaktadır.

Bütün bu terimlerin ifade etmek istedikleri: «Rejimin uygun olduğuna, onu korumanın faydalı olduğuna inanmaktır.» Çünkü sadece kâğıt üzerindeki yazılar hiçbir toplumu kalkındirmaz. Adaletli ve insaflı bir hâkim tatbik etmedikçe kanunlar da fayda vermez.

Bugün biz «parlementer temsil sistemini» Avrupa'dan ithal ettik. Hükümetimizi bu sistemin gölgesi altında kurduk. Anayasamızı bu rejime göre tanzim ettik, bu düzene göre değiştirdik. Bu rejimin neticelerini defalarca gördük ve tecrübe edindik.

Avrupa'dan aldığımız bu düzen, acaba ne dereceye kadar islâm ile bağdaşmaktadır? Ve ülkemizde uzun müddetten beri tatbik ettiğimiz bu nizamdan acaba ne

— 84 —

gibi faydalar elde ettik? inşallah gelecek bahislerde bu hususları arzedeceğiz ...

3 — TARİHİN ŞAHİDLİĞİ

«Onlar hâlâ cahiliyat hükmünü mü arıyorlar? Akıllarını kullanan bir millet için Allah'tan daha güzel nü-küm verecek kim olabilir?»!»)

Geçen bahiste İslâm idaresinin üç esasa dayandığını ve bunların;

a)   idarecinin Mes'uliyeti.

b)   islâm Ümmetinin Birliği.

c)   Milletin  iradesine hürmet...

esasları olduğunu açıklamıştım.

islâmın bu idare şekli Resulullah'tan sonra gelen Hulefa-i Raşidin devrinde en mükemmel bir şekilde gerçekleştirilmiştir.

a)  Mes'uliyet Hissi:

Sahabe-i Kiram, emirleri altında bulunanlardan mes'ul idareciler olarak boyunlarında taşıdıkları mes'-

(31) Maide Sûresi: 50.

85

uliyeti tamamen idrak ediyorlardı. Onların bu şuuru her söz ve hareketlerinde kendini gösteriyordu.

Hz. Ömer b. Hattab'ın ve Ömer b. Abdülaziz'in hilafete seçildiklerinde yaptıkları konuşmalarını okumak bize delil olarak yeter...

Hz. Ömer (R.A.) şunları konuşmuştu: «Ey insan lar!.. Size halife seçildim. Eğer sizin için en hayırli, haksızlarınıza karşı en kuvvetli, ve işlerinizi en iyi idrak eden bir kimse olacağıtnı ümid etmeseydim, bu vazifeyi asla kabul etmezdim... Hakkınızı alırken nasıl alıyorum? Hakkınızı verirken nereye veriyorum? Sizinle yürürken nasıl yürüyordum diye hesap verirken, hesabımın doğru çıkmasını beklemem üzücü bir iş olarak yeter. Yardımcım Rabbimdir. Şayet ALLAH (C.C.) rah-metiyle, yardımıyla ve desteğiyle yetişmezse artık Ömer ne kuvvete güveniyor, ne de tedbire!..»

Ömer b. Hattab (R.A.) şöyle diyordu: «Fırat kenarında bir deve kaybolarak yok olsa; ilâhî adalet ondan Ömer ailesini mesul tutacakğından korkarım.»

Ömer b. Abdülaziz (R.A.) hutbesinde şöyle buyurmuştu: «Ey insanlar!.. Hz. Peygamberden sonra artık peygamber gelmeyecektir. Ona inen Kur'an-ı Kerimden sonra başka bir kitap inmeyecektir, iyi bilin ki Allah'ın helâl kıldığı, kıyamet gününe kadar helâldir. Al

 

lah'ın haram kıldığı, kıymâmet gününe kadar haramdır, iyi bilin ki ben yargılayıcı değilim. Fakat ilâhî nizamı infaz ediciyim, iyi bilin ki ben yeni bir şey getirmiş değilim. Ben. benden öncekilere tabi olan bir kimseyim. İyi bilin ki Allah'a isyan etme hususunda hiçbir kimseye itaat edilemez. İyi bilin ki ben sizin en hayırlınız değilim. Ben, sizden biriyim. Fakat Allah içinizden bana en ağır bir yükü yükledi.»

Ömer b. Abdülaziz'e; kendinden önce halife olan Süleyman b. Abdülmelik'in defnedildikten sonra hilafet merasimi arzediidi. Ömer b. Abdüiaziz bunun te'hir edilmesini emretti. Katırına binip evine döndü. Kölesi Müzahim yanına girip şöyle dedi: «Ey emir'üI-Mü'min-în!.. Acaba bir endişeniz mi var?» Ömer b. Abdülaziz: «içinde bulunduğum bu işe üzülüyorum. Çünkü doğuda ve batıda bulunan ümmet-i Muhammedden herkesin bende hakkı vardır. Benden bu hakkını istemese de. yazı ile taleb etmese de hakkı hak sahibine vermeye mecburum...»

b)  Ümmetin birliği:

Bu devirde müslüman ümmeti dine sımsıkı sarılmakla,   islâmın  getirdiği  hükümlerin  üstün  olduğuna

86 —

— 87 —

inanmakla, Resulullah'ın emirlerine riayet etmekle birlik ve beraberlik içinde yaşıyordu.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) müslümanların birlik ve beraberlrk içinde yaşamalarına son derece ehemmiyet vermişti, o kadar ki cemaatten ayrılanların veya İslama karşı başkaldıranların öldürülmesini emretti.

Resulullah (S.A.V.) şöyle buyurdu: «Birlik ve beraberlik içinde bulunduğunuz bir vakitte, sizi bölmek istiyenin —kim olursa-ijlsun— boynunu kılıçla vurun.» Bu hadisi şerifi, Müslim rivayet etmiştir.

Diğer bir hadis-i şerifte: «Kim islâm devletine karşı gelir, cemaate muhalif davranır da ölürse cahiliyet ölümü ile ölür. Kim fitne ve cehalet bayrağı altında kan dâvasından dolayı kızarak veya ırkçılık güderek yahut haksız akrabalarına yardım ederek savaşır da ölürse cahiliyet ölümü ile ölmüş olur. Kim ümmetime karşı isyan eder, onların salihlerini de, isyan edenlerini de vurur, mü'minlerinden kaçınmaz, kendilerine ahd verilenlerin ahdine vefa göstermezse ne o bendendir, ne de ben ondanım!..» buyurmuştur. Bu hadis-i şerifi de Müslim rivayet etmiştir.

c)  İradeye İhtiram:

Diğer yandan önceki müslümanların iradesine   ih-

— 88 —

tiranı ediliyordu. Görüşleri takdir ediliyordu. Hz. Ebu Bekir (R.A.) insanlara bir emri tenfiz etmezden önce onlarla istişare ederdi.

Hz. Ömer (R.A.) de böyleydi. Ömer b. Hattab vefat ederken hilâfet meselesini (Resulullah'ın âhirete intikal ettiğinde kendilerinden razı bulunduğu) altı kişiye havale ederek halifenin araiarındaki istişare ile seçilmesini vasiyet etmişti.

Geçen fasılda Parlamenter Sistemini Avrupa'dan ithal ettiğimizi, hal-i hazırda hükümetimizin bu sistemle yaşamakta olduğunu, bu nizamın ne dereceye kadar islâm'a uygun olduğunu, çeyrek asırdan beri tatbik ettiğimiz bu rejimden ne kadar istifade ettiğimizi sormuştum... Bu sualin cevabını vermeye çalışalım:

4 — ÜLKEMİZDEKİ PARLEMENTER SİSTEM VE İSLÂM

Anayasa profesörleri der ki Parlementer Sistem:

a —   idarecinin  Mes'uliyeti.

b —  Halkın iktidarı.

c —  Halk iradesine Hürmet...  esasları üzerinde kurulur.

— 89 —

Bu sisteme gö.e milletin birlik ve beraberlik içinde olmasına da bir mani yoktur. Bölünme ve ihtilâf, parlementer sistemde şart değildir. Bu arada particiliğin parlementer sistemin esaslarından biri olduğunu ileri sürenler de yok değildir.

Parlementer sistemde particilik bir örf ise de bu nizam da, zarurî bir unsur değildir. Çünkü particilik olmadan parlementer sistemi tatbik etmek mümkündür.

Şu halde İslâm idarî Nizamı ile parlementer nizam arasında bir tezat yoktur. Bu itibarla parlementer sistem, islâm Nizamından uzak değildir, islâmca bilinmeyen bir şey değildir.

Kesinlikle söyleyebiliriz ki, Mısır Anayasasının esasını teşkil eden kaideler islâmî esaslara ters düşmemektedir. İslâmdan uzak değildir, islâmca bilinmeyen bir şey değildir. Bilâkis Mısır Anayasasını tanzim edenler Anayasayı en modern anayasal esaslara göre hazırlamalarına rağmen, anayasanın', hiçbir kaidesinin Islama aykırı olmamasına çalışmışlardır.

Anayasamız ya açıkça İslâm'a uygundur. Meselâ: «Devletin Dini islâm'dır» maddesi böyledir. Yahut izah edilmek suretiyle İslâm'a uygunluğu ortaya çıkar. Meselâ: «inanç hürriyeti teminat altındadır.» maddesinde •durum budur.

— 90 —

Burada Anayasa ile mahkemelerde yürürlükte olan kanunlar arasındaki  farkı  açıklamak isterim.  Zira  bu kanunlardan çoğu açıkça İslama ters düşmektedir. Bu nu —inşallah— yeri gelince tafsilatıyla anlatacağız.

Mısır'da uygulanan Parlementer Sistem ve Mısır Anayasası temel kaidelerinde, İslâm'ın getirdiği esaslara ters düşmemesine rağmen Anayasanın bazı maddelerinde eksiklik olduğunu, tatbikatın doğru olmadığını, ve İslâmın esaslarını koruma hakkındaki maddelerin yetersiz olduğunu, dolayısıyle hikâye ettiğimiz bu bozuk düzene sürüklendiğimizi, parlementer sistemde istikrarsızlık içinde yaşadığımızı gözden kaçırmamalıyız!

Kısaca zikrettiğimiz bu mevzuyu biraz daha tafsilatlı şekilde anlatmaya çalışalım:

a — İdarecinin Mesuliyeti  (Bakanlık):

islâm Nizamına göre mes'ul olan idareci. Devlet Başkanfdır kim olursa olsun...

Devlet başkanı tasarrufta bulunabilir. Fakat halka bütün yaptıklarının hesabını verme mecburiyetindedir. Eğer devlet başkanı tasarruflarında iyi davranmışsa, millet ona yardım edecektir. Şayet kötü davranmışsa millet onu düzeltecektir.

....  yi   ...

islâm Nizamına göre. Devlet Başkanının, başkalarına devlet mekanizmasını idare etme selahiyetini vermesine ve onları da devletin sorumluluğuna ortak etmesine mani yoktur. Nitekim birçok islâm Devletlerinde 'Vekâleten Bakanlık' müessesesi görülmüştür.

İslâm Hukuku âlimleri bu çeşit vekâlete cevaz vermişlerdir. Yeter ki umumun maslahatı bulunsun. Bu gibi hususlarda umumî kıstas: Kamu menfaatidir.

Mâverdi, şl-Ahkâm'ül-Sultaniyye adlı kitabında şöyle der: «Bakanlık iki kısımdır. Vekâleten Bakanlık, Tenfiz Bakanlığı.

Vekâleten Bakanlığı halife kurar. Halife bu bakana kendi görüşüyle birtakım işleri yürütmesi için vekâlet verir. Bu tip bakan, kendi görüşüne göre birtakım işleri yapar. Bu gibi bakanlığın kurulmasına dinen hiçbir mani yoktur. Çünkü Allahü Teâlâ Hz. Musa'nın diliyle söyle buyuruyor:

«Ey Rabbim!.. Bana ehlimden bir vezir yap. Kardeşim Harun olsun. Onunla beni kuvvetlendir. Vazifemde onu bana ortak kıl.»{'-')

Peygamberlik için vekâlet caiz olunca, Hilâfet için caiz olması daha makuldür. Çünkü Devlet Reisine

(32) Tâhâ Sûresi: 29-32.

—  92  —

yüklenilen ağır vazife, ancak başkalarının yardımcı oluşuyla yerine getirilebilir.

işleri çevirmek için kendisine yardımcı bakanlar seçmesi, vazifesini hakkıyle yapması açısından daha doğrudur. Çünkü bu yolla kendisine destek olur. Ayağının kaymasından, hatalara düşmekten uzak olur.»

İslâmda asıl mes'ul, Devlet Başkanı olduğu halde parlementer sistemde mes'ul olan Bakanlıktır. Devlet Başkanı sorumlu değildir. Mısır ve İngiliz Anayasaları bu sistemi kabul etmişlerdir. Bu Anayasalar bakanların mes'ul olduklarını. Devlet Başkanlarının mes'ul olmadığını, hatadan masum olduğunu ve dokunulmazlığı bulunduğunu beyan etmişlerdir.

Buna rağmen, parlementer sistemde de Devlet Başkanını mes'ul tutmaya. Bakanlıkların ona bağlı olduğunu kabul etmeye hiçbir engel yoktur. Nitekim Birleşik Amerika'nın Anayasası da böyledir.

İslâm fıkhı kitapları bu hususa da temas etmişlerdir. Bu çeşit bakanlara «Tenfiz Bakanlığı» denir. Mâverdi el-Ahkâm'us-Sultaniyye adlı kitabında söyle der: «Tenfiz Bakanlığı daha az otoriteli ve daha az şartlara tabidir.»

Zira bu tip bakanlık sadece halifenin görüşüyle ve planıyla hareket edecektir. Böyle bir bakan haiife

— 93 —

ile idare edilenler arasında bir vasıtadır. Halifenin emirlerini yerine getirir. Verdiği hükmü tatbik eder...»

Bu parça, islâm Hukukunun ne derece geniş olduğunu, elâstikî bir mahiyette bulunduğunu her zaman ve mekânda geçerli olduğunu gösterir.

Mısır Anayasasının Kapalı Tarafları:

Evet... idarecinin mes'uliyeti yönünden islâm Nizamının ve Parlementer Sistemin görüşü budur. Acaba biz Mısır'da nasıl hareket ettik?..

Yolun ortasında kaldık, idarecinin mes'uliyeti mevzuunda Anayasamız tamamen kapalı geçmiş, hiçbir tafsilata girişmemiştir. Halbuki yaşadığımız Parlementer Sisteminin ve islâm Nizamının rengini belirtecek en önemli nokta idarecinin mes'uliyet hudutlarını göstermektir.

Bu mevzuu izah etmek için Mısır Senato Üyesi muhterem Prof. İbrahim Medkûr ve Sayın Miryet Gâlî'-nin «Yeni Nizam» adlı notlarında Anayasa ve kapalılığı başlığı altındaki şu sözlerini görelim:

«Anayasanın yetersizliğinin birinci sebebini şöyle özetleyebiliriz: Anayasamızın çok dikkatli ve ibarelerinin hatadan uzaklığına rağmen kendinden önceki Anayasalar gibi bu da kapalıdır. Çünkü Parlementer Sis-

__ 04. __

temde en önemli noktayı belirtmemiştir. Bu nokta şudur: Bakanların yetkileri nelerdir? Milletin temsilcileri ve kamu hizmetlerini gören kuruluşların idarecileri olmaları sıfatıyle milletle olan ilişkileri nelerdir? Bu hususta açıklık yoktur.

Yine Bakanlar Kurulu'nun Devlet Başkanı'na ve ülkenin Kralına karşı durumlarının ne olacağı hakkında Anayasa geniş malûmat vermemiştir. Bu hususta istenildiği şekilde yorumlanabilecek maddeler koymuştur.

Bakanlar Kurulunun, Parlementer Sisteminin bel kemiğini teşkil ettiği, bu kurulun Yasama organıyla yürütme organı arasında diyalog kurduğu ve millet iradesine hürmet etmeyi isteyen bir nizama hayat ve hareket veren bir kuruluş olduğu bir hakikattir.

Anayasaya bakıldığında bu hassas nokta hakkındaki ifadelerin üç satırı aşmadığı bütünüyle kapalı olduğu görülür.

Meselâ: Anayasada şöyle denilmektedir. Madde: 29 «Yürütme yetkisi bu Anayasa çerçevesinde krala aittir.»

Md. 48 «Kral, yetkilerini Bakanlar vasıtasıyla kullanır.»

Md. 49 «Bakanların tayin ve azli Krala aittir.»   -

Md. 57 «Kralın kurduğu Bakanlar Kurulu, devleti idare eder.»

— 95 —

Md. 61 «Bakanlar devletin umum siyaseti hakkında Millet Meclisi üyeleri önünde sorumludurlar. Her bakan kendi bakanlığına ait işlerde sorumludur.»

Md. 63 «Kralın yazılı olsun, sözlü olsun emirleri Bakanları hiçbir zaman sorumluluktan kurtaramaz.»

işte idarecinin mes'uliyetine ait maddeler bunlardan ibarettir, önceden açıkladığımız problemleri çözebilecek mahiyette olmadıkları kanaatindeyiz.»

...Mezkûr iki muharrir, bu hususta geniş malumat vermişlerdir, önemli olan şudur ki bu husus izaha muhtaçtır. Çünkü bu nokta hem İslâm Nizamının hem par-lementer sistemin birinci kaidesidir.

İdarecinin mes'uliyeti tayin edilmeden işler istikrara kavuşmaz. Huzursuzluktan kurtulmak mümkün olamaz.

b — Ümmetin birliği ve particilik:

«Resulüm!.. Onların arasında Allah'ın indirdiği «ŞERİAT» ile hüküm ver. Sana gelen bu haktan ayrılıp onların heveslerine uyma. Ey insanlar!.. Sizden her peygamber için bir Şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi hepinizi bir ümmet kılardı.»('•)

133) Maide Sûresi:  48.

— 96 —

İSLÂM ÜMMETİNİN BİRLİĞİ VE PARTİCİLİK:

İslâm  Ümmetinin   Birliği   mevzuna   gelince,  Hak Din olan İslâm'ın bunu mutlaka farz kıldığını, bunun • islâm topluluğunun hayatında esaslı bir nokta saydığını, birlikten asla vazgeçilemiyeceğini açıklamıştım.

İslâm, birlİK ve beraberlik içinde olmayı imanın icabı olarak kabul ettiği gibi, bölünme ve parçalanmayı imansızlığın  bir  icabı   saymıştır.

«Mü'minler ancak kardeştirler.,.»{34)

«Ey iman edenler!.. Eğer siz kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız sizi iman ettikten sonra küfre çevirirler.»{35) Yani birlik kurduktan sonra sizleri paramparça ederler.

Peygamber Efendimiz de Veda Hutbesinde şöyle buyuruyor: «Ey Ashabım!.. Benden sonra küfre dönmeyin. Birbirinizle çarpışmayın.» Yani benden sonra bölünmeyin ihtilafa düşmeyin. Sanırım ki parlementer sistem bu şekildeki bir birliğe karşı değildir. Hele günümüz-»deki müslümanlarda olduğu gibi; gaye ve hedefleri, içtimaî hayat tipleri bir olan milletlerde bu birlik daha da

(34)  Hucûrat Sûresi: 10.

(35)  Âl-i  Imran   Sûresi:  100.

__ 97 __         Risaleler   2 F : 7

kolaydır. Parlamenter Sistemde particiliğin ve bölücülüğün varlığı Avrupada olmuştur. Çünkü Avrupadaki parlementer sistemler, bölünmüş parçalanmış milletlerin enkazı üzerinde kurulmuştur.

Avrupa parlementer sistemi, halkla iktidar arasında süre gelen kanlı ihtilâflar neticesinde meydana geldiği için partizanlık oralarda bu sistemin bir icabı olmuştur.

Halbuki Allahii Taalâ müslüman milletleri bölün-' meden ve ihtilaflardan korumuş, İslâmın birliği ile ve

müsamahası ile müslümanları kargaşalıktan ve anarşiden muhafaza etmiştir.

Bununla beraber parlementer sistem, beşiğinde dahi ülkemizdeki kadar aşırı partizan değildir. Meselâ: İngilterede milleti idare etmek için sadece iki parti bulunmaktadır. Bu partiler de hemen hemen iç mesele^ lerde ayrılmaktadırlar. Önemli millî meselelerde asla ihtilaf etmezler.

Yine Amerika'da da sadece iki parti bulunmaktadır. Bu partileri sadece seçim mevsimlerinde duyarız. Bunun haricinde ne parti ne de particilik  işitiriz.

Particilikte çok ileri gidip çeşitli partiler kurulmasına müsaade eden devletler, hem savaş hem sulh hallerinde bunun cezasını çekmişlerdir .

Madem ki İslâm içtimaî nizamının esasını müslü-msn ümmetin birliği teşkil edor ve parlementer sistem de bu birliğe karşı değildir, öyleyse süratle birliğe dönmemiz gerekir.

Mısır'da partizanlık, vatan ve milleti çökertti. Artık bundan vazgeçip elele vermeliyiz.

MISIR'DA BULUNAN PARTİLER:

Mısır'daki partilerin bu vatanda kötülüğün menbaı olduğuna, içinde yanıp kavrulduğumuz bu içtimaî fesadın yuvası olduğuna, diğer memleketlerde bilinen partilere asla benzemediklerine dair bir ittifak vardır.

Bizdeki partiler, milletimizin içinde bulunan birtakım fertlerin şahsî ihtilâflarının doğurduğu parçalanmalardan başka bir şey değildir. Milletin bu partiler adiyle konuştuğunu, bunlar namına milliyetçilik güttüklerini gerektiren birtakım sebepler bulunmuştur.

Yine bu partilerin plân ve proğramJarı bulunmadığına, sadece birtakım şahıslar bakımından aralarında ihtilafa düştüklerine dair tam bir ittifak vardır. Partilerin plân ve projesiz oluşlarının en büyük delilleri, ge--ek iktidarda iken gerek iktidardan ayrıldıktan sonra /ayinladıkları bildirilerdir.

— 98 —

99 —

Memlekette senatör ve parlementerleri partiler aday gösterdiği için ve parlementer sistemde idareyi parti yürüttüğü için elbette ki istikrarlı bir iktidar, huzurlu bir idare sağlamayacaktır. Çünkü idarecilerin hali budur.

Yukarıda açıkladığımız bu hususlar hakkında milletimizin tam bir görüşte olduğunu senatörler, parle-mentlerler, hukukçular ve Anayasacılar açıkça ilân etmektedirler.             .<

AİIûbe Paşa'nın «Millî Prensipler» adlı kitabını veya Hasen el-Cedavî'nin «Mısır iktidarının Ayıpları» adlı kitabını veyahut bunlara benzer kitapları okuyan söylediklerimizin doğru olduğunu görecektir.

Bu meyanda Sayın Anayasa Prof. Seyyid Sabri'nin «Anayasaya Giriş» adlı kitabından Mısır partilerinin iç yüzünü ortaya koyan şu parçayı nakledeceğiz: Prof. Seyyid Sabri şöyle der: «Gerçekten Mısırdaki partilerin artık savunulacak bir programları yoktur.»

«Bilâkis her parti geçmişteki bir bakanın organı halini almış ve kendisine birtakım taraftarlar toplamıştır.»

«Bunun önemli neticeleri vardır. Seçimler, parti tüzükleri arasındaki farka göre yapılmayacaktır. Parti tüzükleri arasında artık fark aranmaz olmuştur. Seçim-

ler, şahıslara güvenilerek ve şahıslar arasında üstünlük telakki edilerek yapılacaktır.»

«Böylece gelecek; seçimler batılı ülkelerde bilinen mânâda bir particiliğe-dayanmayıp sadece şahıslar arasında seçim olacaktır. Şüphesiz ki partilerin bu tarzda devam etmeleri memleketi guruplara ve kitlelere bölecektir. Sebepsiz, mantıkî bir delile dayanmadan, fertler ve aileler arasında ihtilâflara, kavgalara yol açacaktır.»

Diğer taraftan, Mısır'ın hele müstemleke bir memleket olduğu, bölünmeden sadece sömürgecilerin faydalandığı, ihtilaf etme, başka milletler için zararsız olsa bile Nil vadisinde yaşayanların birlik ve beraberliği sağlamaya şiddetle muhtaç oldukları, bir hakikattir.

Mısır birleşmeli, istiklâl savaşı vermeli, dahilî ıslahatlarda bulunmalıdır. Bütün bunlar gözönüne alınırsa, ihmalkâr davranmanın, vurdum duymazlığın ne derece tehlikeli olduğu ortaya çıkacaktır.

MISIR  PARTİLERİNİN  İLGASI:

Madem ki durum budur. Şu halde mücahid, iyi kalpli, müsamahakâr ve faziletli bu milletin gruplaşmasını, «Siyasî Parti» diye adlandırılan bölücü teşkilâtlara ayrılmasını icab ettiren nedir?

— 100

— 101  —

Vaziyet çok kritiktir. İslahatçılar, geçici de olsa, bir birlik sağlamaya çalıştılar, ümitsizliğe düştüler. Başarısızlıkla sonuçlandılar. Artık beklemeye vakit yoktur. Bütün bu partilerin ilga edilmesi, yerlerine milletin birlik ve beraberliğini sağlayan tek bir parti kurulması vakti gelmiş geçmektedir. Bu tek parti Mısır'ı tam istiklâle kavuşturmak için çalışsın, içeride umumî ıslahat esaslarını koysun. Sonra Hadiseler, islâmın farz kıldığı birliğin ışığında, insanların hayatlarını tanzim etme şeklini planlasın.*

c — Millet iradesine hürmsî — Seçimter.

«Mü'minler, aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına ve Resulünün sünnetine çağırıldıkları zaman, onların sözü ancak şu olur: Kabul ettik ve itaat e!tik.)i{?«)

Millet iradesine hürmet.

Milletin iradesine hürmet, idarenin milleti temsili ve milleti idareye ortak etme hususunda İslâmın görüşü şudur:

islâm, her basit meselede bütün müslümanlarm görüşünün alınmasını  şart kılmamıştır.  İslâm, normal

(36) Nûr Sûresi: 51.

102 —

durumlarda sadece «Ehl-ül-Hall vel-Akd» diye adlandırılan memleket hakkında söz sahibi olan büyüklerin görüşünün alınmasını kâfi saymıştır.

islâm Hukuku âlimlerinin sözlerinden anladığımıza göre, Ehl-ül-Hall vel-Akd'ın şu üç guruptan biri olmaları gerekir:

1   — Fetva vermekte ve hükümleri  açıklamada kendilerine güvenilen, müctehid âlimler... -Fukahâ-

2  — Memleket  meselelerinde  bilgili  ve tecrübeli zevat...

3  — İnsanlar arasında idarecilik sıfatı olan zevat...  Meselâ: Aile Reisi, Kabile Başkanı, Cemiyetlerin Başkanları gibi...

Bütün bunlar «Ehl'ül-Hall vel-Akd»den sayılabilirler. Günümüzde yeni parlamenter sistemde «memleket hakkında söz sahiplerinin» nasıl seçilecekleri Anayasa Profesörlerinin koydukları Seçim Sistemi ile gösterilmiştir.

İslâm Dini, Ehl'ül-Hall vel-Akd diye adlandırılan zevatı seçmeye elverişli olduğu nisbette parlementer sistemi reddetmez.

Bunu gerçekleştirmek çok kolaydır. Yeter ki, seçim hudutları tanzim edilirken Ehl'ül-Hall vel-Akd olmak sı-

— 103 —

fatları tanzim edilsin. Başkalarının adaylıkta bulunması na müsaade edilmesin.

MISIR'DAKİ SEÇİM SİSTEMİNİN AYIPLARI:

Biz, Mısır'da bazan direk seçim sistemini, bazan da kademeli seçim sistemini kabul ettik. Gerçekte her iki sistem de istenilen hedefe ulaştırmamıştır.

Tatbikatta herbirinin aksaklıkları ortaya çıkmıştır. 3u ayıpları tamamen düzeltmemiz gerekir.

Aslında hatanın kendisi ayıp değildir. Hataya rıza göstermek, hatada ısrar etmek ve hayatı müdafaa etmek ayıptır.

Herkes mevcut seçim kanununun asıl gayesini ifa etmekten âciz olduğunu hissetmektedir. Bu kanunun esas gayesi; milletin içinden lâyık olanları idareciliğe seçmektir. Fakat bu gayeden çok uzaktır.

Mezkûr kanuna karşı haklı tenkidler yöneltilmiş, bu kanunun birçok kusurlarını gözönüne sermiştir. Bu tenkitlerden en önemlisi Prof. Seyyid Sa.bri'nin «Anayasaya Giriş» adlı kitabında zikrettiği hususlardır:

«Bu kanun, istenilen maksada kavuşturamıyacak bir seçmen sistemi getirmiştir.»

— 104 —

«Bu kanun, milleti hakikaten temsil etme fikrini gerçekleştirmemiştir. Bütün baskılardan arınmış, kamu menfaatine çalışan bir grup meydana getirmeye müsait değildir.»

Bunu takiben Sayın Seyyid Sabri; Mısır Parlemen-tosu kararlarının, milletin ekseriyetinin görüşünü temsil etmediğini, hattâ mümtaz şahsiyetlerin görüşlerini bile ifade etmediğini rakamlarla gösteren bir istatistik vermiştir.

Mısır parlementosu kararlarının seçmenlerden çok az bir kısmının görüşünü temsil ettiğini, hiçbir zaman seçmenlerden % 12'nin görüşüne dahi hürmet etmediğini beyan etmiştir.

Meselâ: 1926'da iş başında bulunan Millet Meclisi kararları kanunen geçerli ve doğru olmasına rağmen seçmenlerin sadece % 10,75'inin iradesini temsil etmiştir.

1929'da iş başında bulunan Millet Meclisi kararları da seçmenlerin sadece % 9,25'inin iradesini temsil etmiştir.

1936 yılında % 9,25, 1938 yılında % 11,75, 1946 yılında % 9,75 oranındaki seçmenin iradesi temsil edilmiştir. Şüphesiz bugünkü parlemento da geçenlerden daha iyi değildir.

"    I L/O       .....'

Bütün bunlardan sonra Millet Meclisi kararlarını milletin görüşünü lâyıkıyle temsil ettiği nasıl iddia edilebilir?»

SEÇİM KANUNUNDA ISLAHAT:

Seçim kanununda birtakım değişiklikler yapmak artık zaruret halini almıştır. Islahat edilmesi gereken hususlar şunlardır:   <i

1  — Adaylar için belirli sıfatların şart koşulması... Şayet adaylar birtakım kuruluşların temsilcileri ise temsil ettikleri kuruluşların programları ve gayeleri bulunmalıdır. Aday bu gayelerle namzet olmalıdır. Herhangi bir kuruluşu temsil etmiyorsa adayda belirli sıfatlar bulunmalı, ıslahatçı programları olmah, böyîoce milleti temsil etmeye lâyık kişi parlementoya seçilmelidir.

Bu hususun Mısır'daki partileri ıslah etme konu-suyle büyük bir irtibatı vardır.

2 — Parti propagandaları için sınırlar konmalıdır. Bu sınırları aşanlara cezaî müeyyideler konulmalıdır. Propagandalarda aileler,  evler ve adayın  liyakatında fonksuyonu olmayan şahsî meseleler söz konusu olma-

— 106 —

malıdır. Propagandalar sadece tüzükler, yapılacak ıslahatlar açısından olmalıdır.

3  —• Seçim kütüklerini tashih etme, kimliği araştırma üslûbu herkese tatbik edilmelidir. Çünkü partizan çıkarlar ve iktidar hırsı ile uzun müddetten beri bu cetveller üzerinde yapılan oyunlar, seçmen kütüklerini acaip bir hale getirmiştir.

Mecburî oy kullanma sistemi getirilmelidir.

4 — Her çeşit hile ve oyunlara karşı ağır cezalar konmalı, rüşvet alıpverme şiddetle cezalandırılmalıdır.

5  — Ferdî seçim sisteminden liste usulü seçim sistemine geçilmesi elbette ki daha uygundur. Çünkü bu yolla seçilenler seçmenlerin baskısından kurtulur. Üyelerin seçilmesinde şahsî çıkarlar değil, kamu menfaati gözönüne alınır.

Islah edilecek değiştirilecek hususlar pek çoktur. Bunlar sadece birer örnektir. Azimli olursak, aydınlığa kavuşuruz. En büyük hata bu vaziyeti aynen kabul etmemiz ve devam ettirmemizdir. İslah yoluna başvurmamamızdır.

107 —

5 — İKTİDARIN GÜÇSÜZLÜĞÜ— KANUNLARİN  BOZUKLUĞU

«Gerçekten biz sana Kitabı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin... Hainlere karşı yardımcı olmaya* 1 sın. •«.»(s?)

Geçen kısımlarda gerek islâm nizamında gerek parlementer sistemce liyakatli bir iktidarın üç temel noktasını beyan ettik. Bunlar:

1   — İdarecinin mes'uliyeti.

2  — islâm Ümmetinin Birliği.

3  — Millet iradesine Hürmet.

Keza kısaca kanunların kapalı taraflarına, Mısır Anayasasının konulduğundan bu ana kadar tatbik ettiğimiz idari nizamm bozukluğuna ve acizliğine de işaret etmişî;m.

Bugün içinde bulunduğumuz huzursuzluğun, şaşkınlığımızın, bölünmemizin, gruplaşmamızın sebebi ka-. nunlarımızın yetersizliği, bozukluğu ve kapalılığıdır.

(37) Nisa Sûresi:  105.

 

108 —

 

a)   İKTİDARLARIN ACZİ:

Hiçbir kimse birbirini takip eden hükümetlerin vazifelerini yerine getirmekten âciz olduklarını, insanlara karşı otoritelerini kaybettiklerini inkâr edemez.

Bunun sebebi, partizanlığın gerektirdiği hem hakkı hem de bâtılı tenkid etme ve sorumluluğu belirtmemek-ten doğan acizlik ve kifayetsizliktir.

Bütün işler, donuk bir şekilde, hiçbir yenilik ve icad yapılmaksızın devam ederken; eğer Mısır.daki insanlar, itaat edip boyun eğmeye alışık olmasaydı, her şey dururdu. Sağa sola vuran idare çarkı halkın ihtiyaçlarını karşılayamazdı, insanlara gözle görülecek bir hizmet takdim edemezdi.

b)   KANUN OTORİTESİ:

Şüphesiz ki kanunlar da otoritesini kaybetmiştir. Hürmet edilme vasfındın uzaklaşmıştır.

Bunun sebebi ise, istisnaların artması; tarafgirliğin, hilelerin alıp yürümesi, şahsî çıkarlar için kanun metninin dahi değiştirilmesidir.

Her ne kadar görünüşte kanun elverişli olmadığı

— 109 —

için değiştiriliyor zannedilirse de, aslında bunun arkasında birtakım gayeler bulunmaktadır.

Bu haller insanların ruhunda kanunun otoritesini zayıflatmakta ve düzene hürmeti sarsmaktadır.

c)  KÖRÜKÖRÜIME PARTİZANLIK:

Şüphesiz ki hatalı particilik sebebiyle hem idareciler hem de idare edilenler arasında kavgalar, kinler, küstahlıklar almış yürümüştür.

Particilik ihtilâf etmekten, dostluğu ve kardeşliği bozmaktan başka bir şey getirmemiştir.

Particilik, o derece düşmanlığa götürmektedir ki, hem umuma ait meselelerde, hem şahsî meselelerde aramızdaki irtibatları kesmekte, mensup olmadığımız partinin doğru taraflarını batıl görmekteyiz. Mensup olduğumuz partinin bâtıl taraflarını hak olarak telâkki etmekteyiz. Bütün tavır ve hareketlerimizde bu şuuru taşımaktayız.

Bu hastalık, daha da ileri gitmiş, en kritik durumlarda bile birlik ve beraberliği sağlayamaz olmuşuz, istikbalimizin saadeti, ülkemizin huzurunu icab ettiren herhangi bir millî meselede bile ittifak edemiyoruz.

—  110 —

İşte partciliği bu sakat düşünce ile, bu düşmanlıkla telakki etmemizin neticesi olarak Zihnî ve bedenî bütün'gayretler sadece iki hususa harcanmaktadır: Partileri yıpratmak ve onların hile ve oyunlarından kendini korumak...

iktidarda bulunan parti bütün gayretini bu iki yola harcar. Muhalefette bulunan ise bundan aşağı kalmaz. Böylece haklar zayi oluyor. Daireler çalışmaz hale geliyor. Dostlara taziye ediliyor. Düşmanlara seviniliyor. Memleketin bağrına çöken düşman, bu durumdan istifade ediyor.

işte bu hal, maneviyatı yıkma zihniyetini doğurmuş, fitne ve fesada yol açmış, madde peşinde çeşitli anarşiye zemin hazırlamıştır.

Artık iş bitmiş, sabredilmez hale gelmiştir. Acele değişmelere ve kesin ıslahata ihtiyaç hâsıl olmuştur.

Memlekette söz sahibi olanlar ya bu hakikati an-iarlar. Doğacak sonuçları takdir ederler. Bizzat kendileri gereken ıslahatı ve değiştirmeyi yaparlar. Şüphesiz ki selâmet ve huzur bu yolla olacaktır. Düzeltme için henüz fırsat elden çıkmamıştır. Veyahut idareciler bu

_ m _

vaziyetlerinde devam ederlerse olacak olur. Fırsat ellerinden gider, neticenin nereye varacağını ancak Allah bilir.

Ey memleketemizin idarecileri!..

Ey Devlet Reisi I..

Ey Ezher-i Şerif mensupları!..

Ey partilerin, kuruluşların ve cemiyetlerin liderleri!..

Ey bu yüce yatanı kem gözlerden kıskanan vatandaş!..

Fırsat geçmeden çalışın!.. Önümüzde kurtuluş gemisi olan islâm Nizamı mevcuttur, işlerin sonu Allahın-dır.

112

B — İKTİSADİ NİZAM:

«İslâm Nizamı Işığı Altında Dahili Meselelerimiz» başlığınaa islâmî idare Sisteminin şu üç esas üzerine kurulduğunu açıklamıştım:

1   — idarecinin Mes'uliyeti.

2  — islâm Ümmetinin Birliği.

3  — Milet iradesine Hürmet.

Bu esasların memleketimizde tatbik ettiğimiz parlementer sistemin de temelini teşkil etmesi güzel bir tesadüftür!..

Yine ne islâm Nizamını ne de parlementer sistemi hakkıyle tatbik etmediğimizi ve bu yüzden her şeyin istikrarsız bir tutum içinde bulunduğunu izah etmiştim.

113 —

Risaleler   2 F: 8

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: «İyi bilin ki vücutta bir et perçası vardır. Bu iyi olursa bütün vücut iyi olur. Bu bozulursa bütün vücut da bozulur. Dikkat edin, bu et parçası KALP'tir.» Bu hadis-i şerifi, Buhari, Müslim, ibn. Mace ve Darimi rivayet etmişlerdir.

Şüphesiz ki devleti idare eden hükümet te içtimaî ıslahatların kalbidir. Hükümet bozulunca bunun neticesi olarak her şey bozalur. Hükümet düzgün olursa her şey de düzelir.

idarecileri ıslahata koşmaya teşvik ettim. Bütün hayırların menbaı olan Hak Din İslama dönüp onun doğru yolunda yürümelerini istedim. Bunu yapmadan arzu edilen herhangi bir ıslahat gerçekleştirmemiz imkânsızdır.

Bu kısımda da iktisadî durumumuzu izah etmeye çalışacağım. Ümidim odur ki, bu samimî sözlerimi işiten kulaklar, ezberleyen kalbler, tehlikeyi hissedip onu gidermeye çalışan akıllar bulunsun...

Hastalık ağırlaşıp, çaresi bulunmaz hale gelmez-j

ı

—  114 —

den önce, yırtık büyüyüp yamanın ebadını aşmadan önce şu vaziyeta çare bulunsun.

Hiçbir şey, maddî sıkıntı kadar insanın ruhunu rencide etmez, hissiyatını galeyana getirmez, şuurunu bulandırıp elem ve acı vermez...

Maddî sıkıntı, milletin boğazını sıkar. Lüks hayat bir tarafa, yaşamak için zarurî olan ihtiyaçları dahi temin etmeye mani olabilir. Hiçbir buhran ekmek kıtlığına benzemez. Hiçbir şey açlık kadar insanı sarsmaz. Gıdaya olan ihtiyaç başka hiçbir ihtiyaca benzemez.

«Rızık arayan tecavüzde bulundu sayılmaz.» Bir-gün İmam Azam'ın talebesi imam Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî'nın yanına cariyesi girer ve der ki:

—  «Efendim, un bitti.» imam   Muhammed şöyle der:

—  «Allah  canını  alsın,   kırk  meseleyi  aklımdan çıkardın.»

Bugün hiçbir kimsenin inkâr edemiyeceği ve görmezlikten gelemiyeceği birçok hakikatler vardır. Bu hakikatleri şöyle özetleyebiliriz:

1)  TABİİ ZENGİNLİKLER:

Şüphesiz ki bu memleket tabiî kaynaklar yönün-—  115 —

den fakir bir ülke değildir. Belki de tabiî kaynaklar yönünden Allahü Teâlâ'nın yarattığı en zengin memlekettir.

Su, ziraat, hayvancılık, maden yatakları, hayat bahşeden Nil ve onun bereketli, verimli vadisi ve daha sayılamayacak kadar bol zenginlikler Cenâb-ı Hakkın bu memlekete ihsan ettiği lütuflarındandır.

Allahü Teâlâ, Mısır'a ve Mısır'lılara eskiden beri çeşitli nimetler vermiştir. «Mısır'a gidiniz. Orada arzu ettiğiniz her şeyi mutlaka bulursunuz.»!3*)

2)   YABANCI SÖMÜRÜ:

Şu da bir hakikattir ki, halkımızın gafleti, idarecilerimizin göz yumması, emperyalistlerin zulmü neticesinde bu memleketi işgal eden yabancılar bu vatanın öz evlâtlarından daha müreffeh bir hayat sürmektedirler.

Bu yabancılar, memleketimizde tabiî kaynakların en üstününe gerek şirketler halinde, gerekse fert olarak el; koymuşlardır. Sanat, ticaret, kamu sektörü, kamu kuruluşları yabancı uyruklu kişilerin elindedir.

(38) Bakara Sûresi: 61.

Bazıları da Mısır vatandaşlığına geçmiş, bunu kendine maske edinmiş, memleketin her tarafını sömürüp kendi ülkelerine aktarmaktadırlar. Çünkü kendi vatanlarının hasretini çekiyorlar.

Bu yabancılardan birçoğunun, Mısır işçisine Mısır idarecilerine ve bütün Mısır vatandaşlarına küçümser bir gözle baktıkları malûmdur.

3) AŞIR! SERVET VE ÖLDÜRÜCÜ FAKİRLİK:

Diğer bir hakikat ta halk tabakası arasında büyük bir fark, büyük bir dengesizlik bulunmasıdır. Bir yanda aşırı derecede zenginlik, diğer tarafta öldürücü fakirlik hakimdir. Orta tabaka hemen hemen yok gibidir.

Bizim orta tabaka diye adlandırdığımız insani ir. durumları iyiye yakın bir kısım fakirlerdir. Nitekim bir kısım serler diğerlerinden daha ehvendir, kaidesine dayanarak bu ayırımı yapıyoruz.

Hukuk âlimlerimiz —Allah rahmet eylesin— fakir ile zavallı arasındaki fark hakkında uzun mevzular yazmışlardır. Aslında hem fakir hem de zavallılar muhtaç kişilerdir

116 —

— 117 —

4)  İKTİSADİ PLANSIZLIK:

Diğer bir hakikat ta şudur ki, biz, kapitalist, sosyalist ve komünist iktisadî sistemlerin şiddetle çarpıştığı bu ortamda iktisadımıza nasıl yön vereceğimizi belirtmemişiz. Kendimize uygun sistemi seçmemişizdir. Bu çok önemlidir.

iktisad çarkının nasıl döneceğini tayin etmek, bir zaruret halini almıştır. Çünkü günümüzde her şey zorlaşmış içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Artık yanm tedbirler, kapalı icraatlar fayda vermez olmuştur.

Hedeflerin belirlenmesi, kuvvetli bir azimle onlara doğru gidilmesi gerekir, içinde bulunduğumuz bu durum, her ne kadar siyasî faktörlerin rolü olsa da. umumiyetle iktisadî vaziyetin neticesidir.

Bunun içindir ki, iktisadımıza bir yön vermek mecburiyetindeyiz. Kendimiz için bir sistem seçmeliyiz. Ne yaptığımızı bilmeli muayyen esaslar dahilinde yaşamalıyız.

Bu şekilde iktisadî sistemimiz, hedeflerimizi belirtsin. Bu hedeflere ulaşmak için takip edeceğimiz yolu bizlere göstersin.

5} YENİDEN İSLAM'A:

Kapitalist, sosyalist, komünist v.b. rejimlerin herhangi birinden hayır geleceğini sanmayın. Bu sistemlerin her birinin aldatıcı birtakım iyi tarafları görünse de hakikatte herbirinin aşırı derecede eksiklikleri vardır.

Bu rejimler, başka memleketlerde türemiş, bizim dertlerimize benzemeyen dertlere çare bulmak için icad edilmiş, bize uymayan cemiyetlerde kurulmuşlardır.

Diğer taraftan bizim elimizde, dört başı mamur, tam bir ıslahata götüren, millî iktisadımızı düzenleyen islâm Nizamı bulunmaktadır.

Eğer bunu hakkıyla bilsek, doğru bir şekilde tatbik etsek elbette ki bütün problemlerimiz çözülecektir. Bütün rejimlerin iyi taraflarını elde etmemiz, kötü taraflarından uzaklaşmamız mümkün olacaktır.

Hayat seviyesinin ve milletin bütün tabakalarının nasıl yükseldiğini, huzura kavuştuğunu göreceğiz. Refaha ve huztrlu hayata giden en yakın yolu bulmuş olacağız.

— 118 —

—   119

VI   İKTİSADİ NİZAM

 

İKTİSADİ NİZAM

Geçen sözlerimde Mısır'da çeşitli iktisadî sistemlerin çarpıştığını, kapitalist, sosyalist ve komünist ideolojilerin Mısir'ı savaş alanı haline getirdiklerini, kurtuluş yolunun bütün bunlardan uzaklaşıp iktisadî sistemimizin İslâm kaideleri üzerine kurulmasıyla gerçekleşeceğini ve bu yolla memleketimizin ve iktisadî düzenimizin diğer sistemlerin hata ve kusurlarından kurtulacağını, bütün iktisadî meselelerimizin halledimiş olacağını anlatmıştım.

Bu kısımda  da    islâm  Dininde iktisadî Nizamın Esasları'nı anlatmaya çalışacağız:

—  123 —

A __ İSLÂM   İKTİSADİ   NİZAMININ   ESASLARI:

islâm iktisadî Nizamını şu mühim noktalarda hülasa edebiliriz:

1   — Meşru malı, hayatın esası saymak onu korumaya çalışmak onu geliştirmeye ve güzelce harcamaya gayret etmek.

2  — Her  gücü   y.etene,   kazanç  yolu   ve   çanş-ma sahası hazırlamak.

3  -— Tabiî  kaynakları  keşfetmek, kâinattaki bütün güçlerden ve maddelerden istifade etmek.

4  — Gayrimeşrû   kazanç   yollarını   yasaklamak (Kumar, Faiz, Karaborsa... v.s.)

5  — Aşırı zenginliği ve öldürücü fakirliği ortadan kaldıracak bir şekilde halk tabakaları arasında dengesizliği gidermek  (faizin kaldırılması, zekât farizasının tatbiki... gibi.)

6  — Her vatandaş için Sosyal  Güvenliği temin etmek. Hayatını garanti etmek, vatandaşı huzur ve saadet içinde yaşatmaya çalışmak.

7  — Malın  hayırlı   yollara   harcanmasını   teşvik etmek, vatandaşlar arasında dayanışmayı sağlamak, iyi-

— 124 —

liklerde ve hayırlı işlerde birbirleriyle yardımlaşmalarını gerekli kılmak.

8  — Malın dokunulmazlığını kabul etmek, umumun menfaatına zıd düşmedikçe özel mülkiyete hürmet göstermek.

9  — Malî muameleleri, adalet ve merhamet esaslarına uygun bir şekilde tanzim etmek. Para sistemini ince bir şekilde düzenlemek.

10 — Bu iktisadî nizamı koruma yönünden devletin mes'ul olduğunu beyan etmek.

islâmın emirlerini ve hükümlerini araştıran, ou noktaların Kur'an'ı Kerimde, Sünnet-i Seniyyede ve Fıkıh kitaplarında geniş bir şekilde beyan edildiğini görecektir.

1.  MEŞRU  MALI   HAYATIN   ESASI  SAYMAK:

İslâm Dini meşru malın geliştirilmesini ve güzelce kullanılmasını emreder.

islâm, malını insanların menfaati ve Allah'ın rızası yolunda çalıştıran, şükredici zengini takdir eder. insanları fakirliğe ve yoksulluğa düşürecek her hangi bir hareketi takvâlık saymak islâmdan değildir.

— 125 —

İslâmın, dünyayı, serveti, zenginliği kötüleme hususundaki nassları; fitne ve fesada düşürecek, israfa yol açacak, günah ve isyan işlemeye yardımcı olacak, Allah'ın nimetlerini inkâr etmeye sebep olacak mal ve servet içindir.

Yoksa hayırlı malın İslâmda ayrı bir yeri vardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: «Salih bir kişiye hayırlı mal ne güzeldir!..» Bu hadis-i şerifi, İmam Ahmed rivayet etmiştir.

Allahü Teâlâ da bir âyet-i celîlesinde şöyle buyurmaktadır: «Allah'ın sizin için yaşama sebebi kıldığı mal-' ¦arınızı beyinsizlere vermeyin.»(")

Bu âyet-i celîlede malın çalışma ve hareket etmek için bir esas olduğuna işaret edilmektedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de şu mübarek kelâmında malın lâyık olmayan yollarda zayi edilmesini yasaklıyor: «Allah sizi dedikodudan, çok sual sormaktan ve malı zayi etmekten nehyeder.» Bu hadis-i şerifi, Buhari, Müslim, Muvatta ve İmamı Ahmed rivayet etmişlerdir.

Diğer taraftan malını savunarak ölen kişiyi şehid saymıştır. Nitekim bir hadis-i şerifte: «Irz-ı Namusu için ölen şehiddir. Malı için ölen şehiddir...» vârid olmuş-

(39) Nisa Sûresi: 5.

— 126 —

tur.  Bu hadisin  «malı  için  öldürülen  şehiddir» bölümünü imam  Ahmed rivayet etmiştir.

2.  GÜCÜ  YETEN   HERKESE   İŞ  TEMİNİ:

İslâm Dini, çalışıp kazanmaya teşvik eder. Gücü yeten herkesin çalışıp kazanmasını bir vecîbe sayar

islâm sanatkâr her işçiyi takdir eder. Buna karşılık zaruretsiz dilenmeyi yasaklar. Çalışmayı en faziletli bir ibâdet telakki eder. Çalışmanın peygamberlerden kalan bir sünnet olduğunu beyan eder. Bizzat kişinin el emeğinin en mübarek kazanç olduğunu bildirir.

Diğer taraftan cemiyete yük olan işsiz ve tembelleri zemmeder. Allah'a r.afiie ibâdet için de oIsj, çalışmayı bırakanları tenkid eder. islâm bu tip tembelliği reddeder. Allah'a tevekkülün mânası; bütün vasıtalara, sebeplere başvurup neticeyi Allah'tan beklemektir. Sebeplere başvurmayıp neticeyi bekleyen Allah'a tevekkül etmiş sayılmaz. Takdir edilmiş rızık devamlı çalışmakla kazanılır.

Allahü Teâlâ bir âyet-i celîlede şöyle buyuruyor: «Habibim, de ki: Çalışınız. Yaptıklarınızı Allah da,Resu-lü de, mü'minler de görecektir. Sonra gizli ve aşikârı,

—  127 —

bilenin huzuruna gönderileceksiniz. O, sizlere yaptıklarınızı haber verecektir.» (*•}

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: «Hiç bir kimse el emeğinden yediği yemekten daha hayırlı bir yemek yiyemez. Allah'ını Nebisi olan Hz. Dâvud (A.S.) da kendi el emeğinden, yerdi.» Bu hadisi şerifi, Buhari, Tirmizi, Neseî, ibn.. Mace ve imami Ahmet rivayet etmişlerdir.

Hz. Ömer(R.A.) şöyle der: «Sizden biri Ey Allah' im!.. Beni rızıklandır, deyip te rızkı araştırmadan geri durmasın. Semânın altın ve gümüş yağdırmadığı malûmdur.»

Bir hadis-i şerifde: «Durmadan insanlardan dilenen bir kişi kıyamet gününde yüzünde bir parça et dahi bulunmuyarak haşrolacakt:r.» buyurulmuştur. Bu hadisi şerifi, Buhari, Müslüm ve imam Ahmet rivayet etmişlerdir.

3.  TABİİ  KAYNAKLARI KEŞFETMEK:

İslâm Dini, kâinattaki tabiî kaynakların ve ha /ir menbalarının araştırılmasını, bunların değerlendirilmesini, bunlardan istifade edilmesini emretmektedir.

(40) Tevbe Sûresi:  105.

islâm Dini, bu kâinattaki şu acayip ve garib şeylerin hepsinin insanların hizmeti için yaratıldıklarını, insanın bunlardan istifade etmesi gerektiğini beyan eder.

«Görmedin mi, Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini size hizmetkâr kılmıştır. Hem aşikâre, hem gizli her türlü nimetlerini sizlere bol bol vermiştir.»!*')

«Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah hepsini kendi lütfundan sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz ki bunda düşünebilen bir millet için delil ve ibretler vardır.»(4;)

Kur'an-ı Kerimi okuyan bu hususların geniş tafsilatını bilir.

4.   GAYRİMEŞRÛ   KAZANCI  YASAKLAMA:

islâmın hükümlerinden biri de gayri meşru kazanç yollarını yasaklayışıdır. islâm, gayrimeşrû kazanç yollarını şu şekilde beyan etmiştir:

(41)   Lokman Sûresi: 20.

(42)  Câsiya Sûresi: 13.

— 128 —

—  129 —

Risaleler   2 F  : 9

a)   Kumar, faiz, millî piyango... gibi çalışmaüan elde edilen kazançlar.

b)   Hırsızlık, hilekârlık, soygunculuk...  gibi  haksız mal iktisabından elde edilen kazançlar.

c)   içkinin,  domuzun   ve  uyuşturucu  maddelerin değeri gibi zararlı şeylerin mukabili olarak elde edilen kazançlar.

İslâm,adı geçen bu kazanç yollarına asla müsaade etmez. Bunları reddeder.

5. TABAKALAR  ARASINDA  DENGEYİ SAĞLAMAK:

islâm Dini, tabakalar arasında dengeyi sağlamaya çalışmıştır. Bunun içindir ki aşırı servet yığmayı, para hazine etmeyi, aşırı refah içinde yaşamayı zenginlere /asaklamıştır. Fakirlerin yaşayış seviyelerim yükseltmeyi emretmiştir. Devletin bütçesinde ve zenginlerin ; malında  fakirlerin hakkı  bulunduğunu beyan etmiştir, i

Böylece dengeyi sağlama yolunu fiilen göstermiş-;; tir. islâm, malın hayır yollarına sarfedilmesine teşvikŞ 2tmiş, cimriliği, riyakârlığı, başa kakmayı ve iyilikj sniği kimseleri küçümsemeyi zemmetmiştir.

Sadece Allah'ın rızası  için ve Allah'ın katındaki!

mükâfatlan ümid ederek borç para vermeyi, yardımlaşmayı emretmiştir...

«İyilik ve takva hususunda birbirinizle yardımlasın. Günah işlemede ve fenalıklarda birbirinizle yar-dımlaşmayın.»{«)

6.  MALIN KUDSİYETİ VE ÖZEL MÜLKİYETE  HÜRMET:

İslâm Dini, malın kudsiyetini, kamu menfaatiyle çelişmedikçe özel mülkiyete saygı gösterilmesini beyan etmiştir.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: «Her müslümanın diğer müslümana kanı, ırzı ve malı haramdır.» Bu hadis-i şerif,i Buhari, Müslim ve İbn. Mace rivayet etmişlerdir. Diğer bir hadis-i şerifte «islâmda ne tek teraflı ne de karşılıklı zarar vermek vardır.» Duyurulmuştur. Bu hadis-i şerifi, İbn. Mace, Muvadda ve İmam Ahmed rivayet etmişlerdir.

|43) Maide Sûres.'; 2.

130 —

—  131  —

7    MALİ MUAMELELERİ TANZİM ETME:

8. SOSYAL GÜVENLİK:

İslâm Dini, malî muameleleri hem feıdin hem de cemiyetin menfaatlerine uygun düşecek şekilde tanzim etmiştir.

İslâm anlaşmaların ve borçların ifa edilmesini emretmiştir. Para ve döviz sistemini ince bir şekilde düzenlemiştir.

Fıkıh kitapIarl- «sarf» diye bilinen muameleler gibi para hakkındaki oyunların haram olduğunu beyan eden hususî fasıllar ayırmışlardır.

Altın ve gümüşün ev eşyalarında veya erkeklere süs olarak kullanılmalarının islâmca haram sayılması da bunların beynelmilel para oluşları sebebiyledir.(l)

(1) Not : islâm altın ve gümüşün ev eşyasında vb. f/i-bi şeylerde kullanılmasını kesinlikle yasaklamıştır. Keza İslâm allının erkekler için süs olarak kullanümastm da yasaklamıştır. Kadınların da aşırı derece altın kullanmaları da dinen caiz değildir. Belki de bunun hikmeti bu madenlere fertlerden daha çok devletin muhtaç oluşudur.

İslâm, her vatandaş için Sosyal Güvenliği garanti altına alır. Her vatandaşın rahatını, yaşamasını ve huzurunu sağlar.

Bu meyanda vatandaşlar arsında ayırım yapmaz.

Yeter ki vatandaş üzerine düşen vazifesini yapsın. Veya vazifeyi yapmaktan âciz olsun.

Hz. Ömer (R.A.) bir yahudinin dilendiğini görmüş, buna mani olmuş, niçin dilendiğini sormuş, kazanma gücü olmadığını öğrenince; Hz. Ömer (R.A.) yaptığına pişman olmuş ve o yahudiye şunu söylemiştir:

—  «Biz sana adaletli davranamadık. Kuvvetli olduğunda senden cizye aldık. Zayıflığında seni ihmâl ettik.» Çevresinde bulunanlara:

—  «Beytülmalden bu adama  yetecek   kadar  bir miktar ayırın.» buyurmuştur.

İslâm, maddî yönden bu teminatları sağlarken manevî yönden de bütün insanlar arasında birbirini sevme birbirine saygı gösterme ruhunu yaymıştır.

9.  DEVLETİN MEŞGULİYETİ:

İslâm Dini. devletin islâmın getirdiği bu  iktisa-

— 132 —

133 —

dî nizamı korumakla mükellef olduğunu, âmme malında güzelce tasarruf etmesini beyan etmiştir.

Müslüman Devlet, hakkıyle alır, hakkıyle verir. Vergileri toplarken adaletle hareket eder. Hz. Ömer (R.A.) şu mânâda der ki: «Bu mal, Allah'ın malıdır. Siz de Allah'ın kullarısınız. Yeryüzünün en uzak tarafında bulunan çobana da hayvanlarını güderken bu maldan olan hakkı ulaşmalıdır. Beytülmaİden bir şeyi saklayan şüphesiz ki Cehenneme atılacaktır.»

10.  YETKİYİ   İSTİSMAR   ETME  YASAĞI:

Diğer yandan islâm Dini, selahiyetini kullanarak birtakım gayrimeşrü çıkarlar elde etmeyi yasaklamış, rüşveti vereni de, alanı da, vasıta olanı da lânetlemiş-tir. Amirlere ve idarecilere hediye kabul etmeyi dahi; haram kılmıştır.  Çünkü bunlara verilen hediye rüşvet| kokusunu taşımaktadır.

Hz. Ömer {R.A.) valilerinin servetlerinde fazla! gelen malı bölüp beytülmâle alıyordu. Valilerinden bi-;| rine şöyle dedi:

— «Bu sana nereden geldi? Siz ateş topluyorsu-J nuz. Yüzkarası oluyorsunuz.»

— 134 —

Islama göre, bir valinin devletin bütçesindeki hakkı ancak kendine zaruri olan miktardır. Hz. Ebube-kir (R.A.) halife seçildiğinde orada bulunan müslüman-lara şöyle buyurmuştur:

— «Şimdiye kadar çoluk çocuğum için çalışıp onların rızkını temin ediyordum. Şimdi ise sizin için çalışıyorum. Bütçenizden (Beytülmâlden) benim için bir miktar tayin edin.»

Bu sözün üzerine Hz. Ebu Ubeyde (R.A.) Hz. Ebubekir'e (R.A.) beytülmâlden orta dereceli bir müs-lümanın yiyeceği kadar yiyecek, bir takım kışlık, bir takım yazlık elbise, bineceği ve üzerinde haccedeceği bir binek tayin etti. Bütün bunlar için o zamanın parasıyla 2.000 dirhem takdir edildi.

Hz. Ebubekir (R.A.): «Bu miktar kifayetsizdir.» buyurunca Ebu Ubeyde (R.A.) 500 dirhem daha artırdı. Böylece kararlaştırılmış oldu.

İşte, islâm İktisadî Nizamı bu ruhu taşımaktadır, islâmın iktisadî kaidelerini son derece kısa olarak ar-zettik. Bu kaidelerin herbirinin büyük cildlere sığmayacak kadar tafsilâtı vardır.

İslâmın hidayet yolunu tutsak, islâmın iktisadî nizamı ışığı altında yürüsek elbette ki çok hayırlar ve saadetler buluruz...

— 135 —

C — İKTİSADİ NİZAM VE TEDBİRLER:

PARANIN İSTİKLÂLİ:

islâm iktisadî nizamının dayandığı bazı esasları ve bu esasların bizlere hangi ruhu verdiğini ve bu esasları tamamen tatbik ettiğimizde en üstün bir iktisadî seviyeye varacağımızı hatırlatmıştık.

İslâm İktisad Nizamı, paramızın müstakil olmasını gerektirir. Kendi kaynaklarımıza ve kendi altınlarımıza dayanması icabeder. Paramız, ingiltere bütçesinin veya ingiltere Halk Bankasının ruhsatına da-yanmamalıdır.

Şu âyet-i  cefîleyi  oku ve düşün:  «Allah'ın sizin _ 139 —

için yaşama sebebi kıldığı mallarınızı beyinsizlere ver-meyin.»(")

Bu millet, en çok bütün gayretini ve semeresini, hiçbir kıymeti olmayan, ancak İngiltere'nin garantisiyle değer taşıyabilen kâğıtlar karşılığında satmakta al-danmıştır.

Eğer Mısır işi ciddiyetle ele alsa, hikmetle tasarruf etse, şüphesiz ki para bakımından istiklâle kavuşacaktır. Sterlin sisteminden ayrıldık. Mısır Halk Bankasını devletleştirmeyi düşündük, ingilterede bulunan çok miktar alacağımızı istedik. Bütün bunlar Mısır parasına güvenlik sağlayacaktı.

Fakat bunları başarmak için ne hazırladık, hangi yola başvurduk?

Bu sözleri, hesaptan geri kalan sterlin hususunda Mısır'la ingiltere arasındaki sözleşmelerin çıkmaza düştüğü açıklanırken kaleme almamız bir mânâ taşımayacaktır.

İkili görüşmelerin çıkmaza düşmesinin sebebi, ingilterenin 1948'den bu yana Mısır'a 12 milyon sterlinden fazla vermemekte direnmesi, Mısır'ında 18 milyon gibi basit bir istekte bulunmasıdır.

(44) Nisa Sûresi: 5.

— 140 —

Para hakkında denetimin zayıflığı, para konusunu haddinden fazla küçümseme, bizleri ateşine yandığımız enflasyonlara! 1) sürüklemiştir. Bu enflasyonlar, fiyatların artışına yol açmış, ihracat ve ithalâtı zor durumlara sürüklemiştir.

1916 Haziran ayında Halk Bankası hiçbir ileri devlette görülmeyen bir harekete girişmiş, kötü bir istismarda bulunmuştur. Mezkûr banka Maliye Bakanlığı tarafından imzalanmamış bir kararnameyi istismar etmiş ve buna dayanarak istediği kadar para basmıştır.

2.  ŞİRKETLERİ MİLLİLEŞTİRME:

islâm iktisadının esaslarına riayet etmek; yabancı şirketlerin millîleştirilmesini, mümkün olduğu kadar yabancı sermayeler yerine millî sermayeleri koymayı, milletimiz için önemli kamu sektörlerini bu vatanın evlâdı olmayanların elinden kurtarmayı gerektirir.

(1) Enflasyon demek

Para şişkinliği demektir. Bunun nedeni ise çok miktarda para çı karmaktır. Bu fiyatların artısına vesile olur.

— 141   —

Arazinin, gayrimenkullerin, nakliyatın, suyun, elektriğin, iç ve dış ulaşımın, hatta tuz ve sodanın... Yabancı şirketlerin elinde olması asla tasvib edilemez.

Bu şirketlerin sermayeleri ve kazandıkları kârlaı milyonları aşmakta, memleketin öz evlâtları olan işçilerimiz ise fakirlik, zelillik ve mahrumiyetten başka bir şey elde edememektedirler.

islâm iktisadını hakkıyle tatbik etme, tabiî servetlerin kaynaklarından sür'atle faydalanmayı da farz kı-jar. islâm Dini dikkat ve nazarımızı Allah'ın kâinattaki rahmet tecellilerine celbeder. Göklerde ve yerde bulunan gizli değerleri ortaya çıkarmamızı tavsiye eder.

İslâm, yeraltı madenleri hakkında geniş malûmat vermekte, bizleri, nerede bulunursak bulunalım hayırlı şeyleri aramaya sevketmektedir.

Bizim sularımız, çöllerimiz ve her yerimiz tabiî zenginliklerle doludur. Bunları elde etmek için sadece düşünen akıllara, sarsılmaz azimlere,. çalışkan ellere muhtacız. Bunlar elimizde bulunursa artık dilediğimiz hayırları  elde etmek  mümkündür:

«Görmedin mi Allah gökten yağmur indirdi. Onunla renk ve cinsleri değişik çeşitli meyveler çıkardı. Dağlarda da çok beyaz kırmızı, simsiyah renklerde değişik maddeler yarattı, insanları,haşerâtı ve hayvanları

—  142 —

da çeşitli renk ve tiplerde yarattı. Hakkıyle Allah'tan korkan sadece Allah'ın ilim sahibi kullarıdır.»(«)

Kanaatimizce bu âyet-i celîlede zikredilen âlimler maddi ilim sahipleridir. Bu ilimlerde insanlar için birçok menfaatler vardır. Kâinatın üstün bir sanat eseri oluşu, göklerin ve yerin yaratıcısı Allah'ın ilminin hu-dutsuzluğunu göstermektedir.

Uzun zamandır ihmal edilmiş, tembellik dolayı-sıyle ele alınmamış veya partizan çekişmeler neticesinde ortadan kaldırılmış yahut siyasî oyunlar ve rüşvet sebebiyle silinip gitmiş büyük millî projelerin yeniden ele alınması, bunlara büyük önem verilmesi icabeder.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:

«Şüphesiz ki Allah, içinizden, sağlam ve dürüst iş yapanınızı sever.»

Eğer 1937'de Asvan Barajı projesi gerçekleşmiş olsaydı ne kadar fazla istifademiz olacaktı.

Eğer Allahu Teâlâ, Merhum Talât Harb Efendiye Mahille'yi kurma projesini ileri sürmeyi ilham etmeseydi, bugün ne kadar muhtaç olacağımızı, nasıl yoksulluklar içinde kıvranacağımızı Cenabı Hak bilirdi!..

(45) Fatır Sûresi: 27-28.

—  143 —

Bugün memlekette, incelenmiş, tetkik edilmiş, sonra da rafs kaldırılmış 2. Dünya Savaşı'ndan önce uzun zaman bekletilmiş birçok plân ve projeler vardır. Bu ihmalkârlığa hiçbir sebep gösterilemez.

ihtiyaçlar artmış, bunları gerçekleştirmek bir za-; ruret halini almıştır. Tehir etmeye mahal kalmamıştır.

Bu plân ve proje dosyalarının, tozlarını silin. Bunları yeniden hatırlayın ve tatbik sahasına koyun. «Yaptıklarınızı Allah da. Resulü dq mü'minler de görecektir.»)"')

3. SANAYİ:

Süratle sanayileşme İslâmın esaslarından biri sa-| Yilır. islâmın peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.):| «Şüphesiz ki Allah sanatkâr mü'mini sever.» Kim çali-l şıp yorularak akşcmlerss günrhlerı affedilmiş öterek] ¦.kşemlâmış olur.» Buyurmuştur.

islâmın Mukaddes kitabı Kur'an-ı Kerim, peygamj herlerden Hz. Davud ve Hz. Süleyman (A.S.)'ı sanatti ilerledikleri için övmüş, bunların insanların âciz kaldık^ lan  bir seviyeye yükseldiklerini ve cinleri,  şeytanlar! istihdam etmeye kadar ulaştıklarını bizlere zikretmiştir!

146) Tevbe   Sûresi:   105.

Kur'an-ı Kerim'de Hz. Davud (A.S.)'ın ve S mgn (A.S.)'in ne gibi sanatlar gerçekleştirdiklerini okuyan bir ümmetin, bir silah fabrikası dahi bulunmaması hatta madenî yedek parçalar için dört başı mamur bir fabrikasının bulunmaması büyük bir utanç vesilesidir.

Allahu Teâlâ Davud (A.S.)'ın maharetini bizlere anlatarak şöyle buyuruyor: «Onun için demiri yumuşatmıştık. Ona, geniş zırhlar yap. Dokuma hususunda ölçülü davran, demiştik. Siz de iyi işler yapın. Çünkü ben bütün yaptıklarınızı görürüm.»(4r)

«Siz Davud'a sizleri harbin şiddetinden koruyacak zırh yapma sanatını öğrettik. Şimdi siz şükrünü eda ediyor musunuz?»(4*)

Yine Allahu Teâlâ Hz. Süleyman (A.S.)'ın başardığı harikulade hususları bizlere serdederek şöyle buyuruyor: «Süleymanın emrine de rüzgârı vermiştik. Süleyman bu rüzgâr vasıtasıyla bir aya gidilip bir aya dönülebilecek bir mesafeyi bir günde katediyordu. Biz Süleyman'a erimiş bakır madenini su gibi akıttık. Rab-binin izniyle cinnîlerden bir grup da Süleymanın emri

(47)   Sebe'   Sûresi:   10-11.

(48)   Enbiyâ   Sûresi:   80.

— 144 —

—  145

Risaleler   2 F : 10

altında çalışmaktaydı. Bunlardan kim emrimizden ayrı-lırsa ona Cehennem azabını tattıracağız. O CianHcr Süleyman'a mihrablar, heykeller, havuz gibi çanaklar, sabit kazanlar... gibi dilediği şeyi yapıyorlardı. Çalışın... Ey Davud ailesi!.. Şükredin...>>(49)

islâm Ümmeti: «Demiri indirdik, onda kuvveti ilik, sertlik ve insanlar için büyük menfaatler vardır.»('°) Âyet-i Celîlesini okurlar sonra da ülkesinde bulunan bu madeni ihmal ederler.

Memleketimizdeki demir maddesi madenlerin eh güzel çeşidindendir. Bilir kişilerin takdirine göre ülkemizdeki bu maden bütün dünyaya 200 sene yetecek kapasitededir...

D — İKTİSADİ NİZAM VE ISLAHAT YOLLARI

Geçen mevzuda İslâm iktisad nizamının bizlere farz kıldığı bir kısım tatbik tarzlarını açıklamaya çalıştım. Bu satırlarla da adı geçen iktisadî sistemin bizh-re farz kıldığı millî iktisadı düzenleme yollarını izah etmeye çalışacağım.

(49)   Sebe'   Sûresi:   12-13.

(50)   Hadid  Sûresi:   25.

—  146 —

1.   ÜLKEMİZDE MÜLKİYET ŞEKLİ:

Hak Din olan islâm ve onun getirdiği iktisadî kaideler; Mısır'da mülkiyet nizamını yeniden tanzim etmemizi, büyük mülkiyetleri azaltıp sahiplerine hem kendileri için, hem de cemiyet için faydalı olacak şekil-

— 147 —

de karşılığını vermemizi ve küçük mülkiyetlerin gelişmesini teşvik etmemizi gerektirmektedir.

Böylece ülkemizdeki fakir ve yoksullar, bu vatanda kendilerini düşünenlerin bulunduğunu ve işlerine önem verenlerin mevcut olduğunu hissetsinler...

Yine İslâm iktisad Nizamı devlete ait toprakların hemen küçük mülkiyet sahiplerine dağıtmamızı gerektirir. Böylece onlar da büyüyüp gelişsinler. *<

2. VERGİYİ  YENİDEN  TANZİM   ETMEK:

islâmın İktisadî Nizamı hemen cemiyete ait vergileri yeniden tanzim etmemizi farz kılar. Bu vergilerin başında Zekât gelir.

Dünyada hiçbir vergi sistemi, İslâm gibi hem sermaye hem de kârı vergiye tabi tutmaz. Şüphesiz ki bunun yüce hikmetleri vardır. Bu hikmetlerden biri de servet biriktirmekle, mal yığmakla savaşmaktır.

Aslında mallar insanlar arasında mübadele vasıtasıdır, insanlar bu malları elden ele değiştirip herkesin "faydalanmasını sağlamış olacaklardır.

islâm, zekâtın harcanacak yerlerini belirtirken, cemiyeti gözönüne almış ve dengeyi sağlamak için zekâtın kimlere verileceğini belirtmiştir.

—  148 —

Bu yolla hislerin, sevgi ve saygıların düzeltemeye-ceği içtimaî noksanlıkları ve kırıkları ıslah etmiştir.

Zekâtın, zenginden alınıp fakirlere dağıtılması suretiyle cemiyet hased, kin ve intikam gibi manevî hastalıklardan kurtulacak, tertemiz bir hale gelecektir.

«Onların mallarından zekât al ki onunla onları temizleyip arındırasın.»(-'')

Kademeli bir şekilde vergiyi düzenlemek bir zaruret halini almıştır. Vergi kâra göre değil, elde bulunan mala göre ayarlanmalıdır. Fakirler vergiden muaf tutulmalıdır. Zenginlerden vergi almıp hayat seviyesini yükseltme yollarına harcanmalıdır.

Hz. Ömer (R.A.) üzümün vergisini hurmanın vergisinden daha fazla takdir ediyordu. Çünkü üzüm, zenginler için bir meyve olduğu halde, hurma fakirlerin temel gıdasıydı. Hz. Ömer (R.A.) cemiyete ait vergilerin kademeli şekilde ayarlanmasının gerekli olduğunu mülahaza eden ilk halife olmuştur. Allah ondan razı olsun...

!51) Tevbe Sûresi: 103.

3.  FAİZLE MÜCADELE:

4.   EL SANATLARI:

İslâm Dini, faize karşı savaşmamızı, faizle yapılan her muameleyi ortadan kaldırmamızı farz kılar.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Veda Hutbesinde şöyle buyuruyor: «İyi bilin ki faiz kcJdırılm-şttr. İlk kaldırdığım faiz Abdulmuttalib'in onlu emcrnv Abbss'm faizidir.» Bu hadis-i şerifi. Buharı,    Müslim ve İmam

Ahmod rivayet ekmişlerdir.

Eskiden ıslahatçı görünen birtakım reformcular «Faizi Kaldıralım!..» sözünü söylemekten kaçınıyorlardı. Bunu söylerlerse «bütün dünya iktisadının bozulacağı* itirazıyla karşılaşacaklarından korkuyorlardı.

Fakat bugün bu deliller çürütülmüş, kıymetsiz hale gelmiştir. Çünkü Rusya faizi yasaklamış, faizi ülkesindeki en çirkin şey olarak kabul etmiştir.

Komünist Rusya'nın bu islâmî nizamı bizden önce tatbik etmesi bizler için yüz karasıdır ve esef verici bir durumdur.

Faiz haramdır!.. Haramdır!.. Haramdır!.. Faizi yasaklamak islâm Milletlerinin, islâm Devletlerinin mühim bir vazifesidir.

150

İslâm Nizamı, el sanatları ve küçük sanatları geliştirmemizi emreder. Şu zavallı ailelerin kıvrandıkları durumdan kurtarma yolunu gösterir.

Sanayileşme ve ilerlemeye yönelmeyi emreder. Memleketemizde sanatkâr olmayan şu işsiz zavallıların dokuma, sabun, konserve sanayii... gibi basit sanayi dallarında çalıştırmak, bu yolla büyük kârlar elde etmek ve onları dilencilikten, fakirlikten kurtarmak elbette ki mümkündür.

Biz bu durumu Mısır'ın «Fûhe-Garbiyye» ve «Men-felût» şehirlerinde bizzat müşahade ettik. Bu şehirlerin ne derece geliştiğini gözümüzle gördük. Sosyal işler Bakanlığı sanatların geliştirilmesinde uzun uzun düşünmüş, birtakım dokuma tezgâhları ve makinaları almıştır. Fakat bunların ne olduğunu Allah'tan başka kimse bilmemektedir!..

«Hükümetin bir günü bir sene gibidir.» Artık bekleme zamanı geçmiştir.

151  —

5.  LÜKS EŞYAYI AZALTMA VE ZARURİ EŞYA İLE YETİNME:

Miletimize lüks eşyayı azaltmayı ve zarurî eşya ile yetinmeyi aşılamak gerekir.

Bu hususta ileri gelenler, halkımıza nümûne-i misâl olmalıdırlar. Artık çılgına dönen eğlenceler, mânâsız törenler terkedilmelidir. Bu masraflar ve israflar yasaklanmalıdır, insan evinde de köşkünde de,.meclisinde de aynı vakarınf ve aynı heybetini korumalıdır.

Bütün bunları islâm emretmektedir. Bunları tatbik etmek için eleman yetiştirmek gerekmektedir.

Bu saydıklarımız birer dinî vecibedir. Bunfa/Fi hemen ifa etmemiz icab eder. Çalışalım... Durmayalım!..

SON SÖZ

Geçen sözlerden belirli bir iktisad nizamını ne teori bakımından ne de tatbikat bakımından uygulamadığımızı, yaşadığımız şu düzendeki kapalılıkların ve yaptığımız gelişigüzel tatbikatın bizleri bütün insanları boğacak bir sıkıntıya düşürdüğünü gördük.

Gelişigüzel hal çaresine başvurmak, bu kritik durumu uyuşturucu vesilelerle önlemeye çalışmak elbette ki çıkar yol değildir.

Çıkar yol, meselelerin temeline inmek, problemleri aslından çözüp yapacağımız işleri sağlam temellere dayandırmaktır. Bu da ancak herşeyi tafsilatıyle inceleyen dosdoğru bir nizam olan islâm'a dönmekle ve onun tatbiki ile mümkündür.

— 152

153

Allahu Teâlâ diğer milletlere ve devletlere vermediği iktisadî zenginlikleri ve bunları elde etme vasıtalarını bizlere bahsetmiştir.

Meselâ: islâm ülkeleri —Allah'a hamdolsun— yeryüzünün en zengin topraklarına malik, en mutedil havaya sahip, en zengin hammaddelerle dolu memleketlerdir.

Bu  ülkelerde yaşayan  insanlar arasında  dil,  tarih ve inanç yönünden kuvvetli bağlar bulunmaktadır. Müslümanlar  arasındaki  bu  bağlantılar  eğer  güzelce | değerlendirilse,  müslümanlar  kendi   iktisadlarıyle  yetinecekler ve bağımsız bir iktisada sahip olacaklardır.

Böylece   batılıların   bizlere   karşı   yürüttükleri   ithalât  ve  ihracât  tahakkümünden  kurtulmuş  olacağız. Bunu gerçekleştirmek için azimli olmamız, aramızda- | ki münasebetleri kuvvetlendirmemiz, karşılıklı heyetler göndermemiz,   ticarî   bir  filo   kurmamız,   bütün   İslâm f milletleri arasında birlik ruhunu, yardımlaşma şuurunu yaymamız gerekir. Bizden bundan başka bir şey istenilmemektedir.

Mısır halkı bu ağır ve kasvetli  hayata  uzun zaman   sabretti.   Ancak   iman   mucizesiyle   bir   insanın

— 154 —

katlanabileceği bu görülmemiş mahrumiyete tahammül etti.

Mısır işçisini, Mısır köylüsünü, Mısır halkını gören, müşahade ettiği fakirlikten ve buna karşı milletin sabrettiğinden şaşıp hayrete düşer.

ingiltere'den kısa bir seyahat için Kahire'ye gelen bir Hintli kardeşimizin şu sözü beni cidden utandırdı. Bu kardeşimiz şunu söylemişti: «ingiliz basını, Mısır halkından bahsederken kötü şartlar altında yaşadığını, bu halkın yaşayış seviyesinin düşük olduğunu anlatıyordu. Biz bunu Mısır halkının şerefini düşürmek için kuru propaganda sanıyorduk. Fakat ben Kahire'de geçirdiğim şu kısa vakit içinde bir kısım fakir mahalleleri ziyaret ettim. Müşahade ettiğim durumlara cidden üzjl-düm.»

Doğrusu bu zâtın sözünden utandım. Fakat kendi adıma, milletim adına şu cevabı verdim: «İngiltere basınına sor. Bu fakirlik ingiliz sömürüsünün ve zulmünün eseri değil midir?!..»

Yine yabancı bir şirketin müdürünün şu sözünden cidden rencide oldum: «Sen şu zavallı işçilerin durumuna razı mısın?» Buna da cevabım şu oldu: «Bu zavallılığın sebebini şu şirketlerin sömürüsü ve bu işçilere yaşamak için en zaruri miktarı vermemeleri olduğunu bilmiyor musun?»

i cc   __

Durum hakikaten kritiktir. Artık eğlenmeye vakit yoktur. Çok âcil olarak tedavisi gerekir. Bunun ilâcını daha önce de söylediğim gibi ancak islâm eczahanesin-de bulabileceğiz.

Ey hükümet başkanı!..

Ey çeşitli kuruluşların ve cemiyetlerin liderleri!..

Ey bu vatanın huzur ve saadetini  isteyen fert!..

Yetişin!.. Ciddiyetle çalışın!, islâm Nizamı'na dönün...

DÜN VE BUGÜN

156

Hamd u sena Allah'a olsun, Selât u Selâm Pey gamberine ve O'na tabi olanlara olsun.

Müslüman    kardeşler;    kendi    davalarını    açıklayan, ideallerini ortava koyan ve metodlarını  çizen rı saleler yayınladılar. Bunlar, davalarının ana temelleri ni, merhalelerini, hakikatini ve hedeflerini beyan eden risalelerdir.

Bu risale «Dün ve Bugün» başlığı altında islâm idealinin gelişmesinden ve hedeflerinden bahseder. Bu eser, ikinci Dünya Savaşından biraz önce Müslüman Kardeşler Teşkilâtının ilk kuruluşunda yazılmış ve gü nümüze kadar Müslüman Kardeşler arasında büyük rağbet görmüştür.

Bu eserde, islâmın esas kaidelerini, çizdiği İslah yollarını görürüz. Keza Kur'anı Kerimin anayasa, Resu-

— 159 —

I

luilah'ın da önder olduğu devirde ilk kalkınmasını başa-ian islâm devletinden bir parçayı bizlere arzeder.

Ayrıca bu kitapta müslümanların kalkınmalarını engelleyen ve durumlarını değiştiren saik ve amiller bütün incelikleriyle tahlil edilmiştir. Okuyucu, kitabın son bölümünde öğütlerle karşılaşır. «Bu ümmetin sonunda gelenler, ancak önce gelenlerin düzeldiği şeylerle dü zelirler.»

Allah'tan, bu işi^yalnız kendi rızası için kılmasını, müslümanların kalp gözlerini açmasını ve akıllarını is-lâml'a âmel etmeye sevk etmesini niyaz ederiz...

i — EMİN PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.V.)'İİV

ELÇİLİĞİ  VE   KUR'AN-I   KERİMİN

METODU:

Okuryazarlığı olmayan Peygamberimiz Abdullah'ın oğlu Hz. Muhammed, 1370 küsur yıl önce Mekke-ı Mü kerreme'de Safa'nın başında şu âyet-i celileyi ilan et'"-

«Ey insanlar!.. Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, kendinden başka ilâh bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın hepinize gönderdiği Peygamberiyim. Allah'a ve okur yazarlığı olmayan Peygamberine

iman edin. O Peygamber de Allah'a ve Kelâmına iman eder. O'na uyun kî, doğru yolu bulasınsz.»(')

Bu umumî davet, bütün dünyada karanlık mazi ile mes'ud günümüz ve nurlu müstakbel arasında bir dönüm noktası idi. Yeni bir nizamı açıkça ilân etmekti. Bu nizâmın koyucusu, her şeyi bilen Allahu Teâlâ'dır. Tebliğ edicisi, müjdeleyen ve uyaran Hz. Muhammed' dir. Bu nizâmın kitabı insanları nûrlandıran Kur'an-ı Kerim'dir. Askerleri ise Muhacir ve Ensar'dan olan müslümanlar ve onlara güzelce uyanlardır .

islâm nizâmı, insanlar tarafından konulmamıştır. Fakat: «O, Allah'ın boyasıdır. Kimin boyası Allah'ın boyasından daha iyi olabilir?»)-)

«Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu bir nur kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola sevk ederiz. Şüphesiz ki, sen de doğru yola sevk etmektesin.»

«Bu doğru yol, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah'ın yoludur. İyi bilin ki, her şey Allah'a döner.»!')

(1)  Araf  Suresi   âyet:   158

(2)  Bakara Suresi âyet:  138

(3)  Şu'râ  Suresi  âyet:   52-53

—  160

—  161

Risaleler   2 F: 11

II — CEMİYETİ HER YÖNÜYLE ISLAH ETMEYE DAİR, KUR'AN-I KERİMİN GETİRDİĞİ ANA KAİDELER:

Kur'an-ı Kerim, toplumu her yönüyle düzeltmeye ait esasları ihtiva eden mukaddes bir kitaptır. Kur'an, H^. Muhammed (S.A.V.)'e olay ve münasebetlere göre iniyor ve Resulullah ta bunu her indiğinde mü'minlere bildiriyordu:

«Biz. kalbinde iyice yerleştirmek için, Kur'an'ı sana azar azar indirdik ve âyet âyet ayırdık.»

«Müşriklerin sana getirdikleri her masala karşı, biz sana doğru cevabı ve en güzel açıklamayı getirdik.»!4)

Böylece yirmi iki küsur senede vahyin inmesi tamam oldu ve kalplerde, kitaplarda muhafaza edildi. Allah, (C.C.) Kur'an-ı Kerim'de bu müslüman ümmet için, her şeyin hükmünü beyan etmiştir.

Cemiyeti her yönüyle düzeltmeye dair Kur'an-ı Kerimin getirdiği kaideler başlıca şunlardır:

a)   Herşeyin Allah'tan olduğuna  iman etmek.

b)   insan ruhunu yüceltmek.

14) Furkan   Suresi   âyet:   32-33

— 162 —

c)   Ceza  görme  inancını  yerleştirmek.

d)   İnsanlar arasında kardeşliği ilân etmek.

e)   Hem  erkeği  hem  kadını  kalkındırmak,  aralarında eşitliği ve dayanışmayı temin etmek ve her birinin vazifesini incelikleriyle tayin etmek.

f)   Sosyal güvenliği sağlamak.  Bu da her ferdin yaşama, mülkiyet, çalışma, sağlığını koruma, hürriyet, eğitim-öğretim ve güven  içinde olma  hakları olduğunu kararlaştırmak suretiyle olmuştur. Kazanç yollarını belirtmekle  tahakkuk  etmiştir.

g)  İki içgüdüye hâkim olmak: a) Kendini koruma içgüdüsü, b)  Cinsini koruma içgüdüsü. Yâni.midenin, utanç yerinin isteklerini meşru" yolla sağlamak.

h) Birinci derecede ofan. suçlara karşı şiddetle sa-veşmak.

i) İslâm ümmetinin birliğini kuvvetleştirmek, bölücülüğe götüren bütün sebeplere son vermek.

j) İslâm ümmetini, bu nizâmın getirdiği doğru ve hak esaslar uğrunda cihad etmeye mecbur tutmak.

k) islâm devletinin, islâm idealinin temsilcisi, koruyucusu, hedeflerini gerçekleştirmekten sorumlusu ve bütün insanlara tebliğ etmekle vazifeli olduğunu kabul etmek.

—  163 —

III — İSLAM NİZÂMININ HUSUSİYETLERİ:

İslâm nizâmı, insanların koyduğu kanunlara ve felsefi görüşlere benzememektedir. İslâm Nizâmı Fikir ve emirlerini sadece insanların kafasında teoriler, kitaplarda yazılı görüşler, dillerde söylenen sözler olarak bırakmamıştır. Fakat islâm, emirlerini yerleştirip sebatlı kılmak için ve bunlardan meydana gelecek eserlerden faydalandırmak-için, gözle görülen fiili ameller koymuş ve islâma iman edenleri bu amellere sımsıkı sarılmaya mecbur kılmıştır.

Bu amelleri müslümanlara terkedilemez farzlar olarak emretmiştir. Buralarla âmel edenler Âhirette mükâfatlandırılacak, ihmalkârlar ise cezalandırılacaklardır. Cezanın ağırlığı, suçluyu islâm toplumundan uzaklaştırmaya kadar vardırabilir.

islâm, getirdiği prensipleri koruyup yerleştirmek için, bir kale edindiği bu dinî farizelerin en önemli olanları şunlardır:

a)   Namaz kılmak. Allah'ı zikretmek, tevbe etmek, kusurlarının affını  dilemek,  v.s.

b)   Oruç tutmak, iffetli ve namuslu olmak, zevke dalmaktan kaçınmak.

c)   Zekâtını   vermek,   yardımda   bulunmak,   hayır yolunda mal harcamak.

d)   Hac farizesini yapmak,  seyahat etmek,  geziler yapmak, keşfetmek ve Allahü Tealâ'nın büyük mülküne bakıp tefekkür etmek, düşünmek.

e)   Çalışıp  kazanmak,   dilenmeyi   yasaklamak.

f)   Cihad  etmek,   savaşmak,     savaşanları   donatmak, mücahidin aile efradına bakmak, gerideki işlerin' yürütmek.

g)   iyiliği emretmek, öğüt vermek.

h) Kaçınılması gerekli olan şeylerden sakındırmak, bunları yapanların bulundukları yerlerden uzaK olmak.

i)   Her müslüman erkek ve kadına, hayatın çeşit ıi dallarında «herkesin  kendine layık olan sahalarda» gerekli bilgiler edinmesini  emretmek.

j) iyi muamelede bulunmak, faziletli bir ahlâkla ahlâklanmak.

k) Duyu organlarını ve bütün vücudu korumak için, gereken itinayı göstermek.

I) idareci ile idare edilenler arasında yardımlaşmak.

işte müslüman, bu dinî görevleri yapmakla ve Kur'

—  164 —

—  165 —

an-ı Kerimin açıkladığı gibi ayakta tutmakla yükümlü dür. Müslüman bu görevlerinde asla  ihmalkârlık edemez.

Bütün bunlar, Kur'an-ı Kerim'de zikredilmişdir. Hz. Resulullah, Sahabe-i Kiram ve onlara tabi olanlar âmelleriyle bu görevleri son derece açıklığa kavuşturmuşlardır. Bu farizelerden her hangi biri veya birkaçını yapmak islâm Nizamının getirdiği temel kaideleri kuvvetlendirecek ve kalplere yerleştirecektir.

IV — İLK İSLÂM DEVLETİ

Birinci islâm devleti, Kur'an-ı Kerim'in bu üstün içtimaî nizâmı esasları üzerine kurulmuş, bunlara iman etmiş, bu esasları dikkatle tatbik etmiş ve dünyaya yaymıştır.

Müslümanların dinlerine bağlılığı o dereceye varmıştı ki, birinci halife Hz. Ebû Bekir-Allah ondan razı olsun— «Devenin ipini kaybetsem dahi Allah'ın kitabında hükmünü bulurum» demiş. Zekât vermekten im-tina edenleri dinden çıkanlar olarak kabul etmiş, bun-l lara karşı savaşmış ve haklarında şöyle buyurmuştur: «Allah'a  yemin ederim  ki,  şayet Resulullah'a verdik-

166

leri bir oğlak'ı dahi bana vermezlerse onlarla savaşı rım.» (Bak. Buhari «itisam 2», Müslim «iman 32j>, Ne-şeî «zekat 3»).

Yeni yetişen bu ümmet her yönü ile birlik ve beraberlik içinde yaşıyordu, içtimaî birlik; Kur'an'ın niza mini ve lisanını her yere yaymakla gerçekleşmişti. Siyasî birlik ise mü'minlerin, halifesinin bayrağı gölgesinde ve başkentdeki İslâm hilâfetinde toplanmalarıyla sağlanmıştı.

İslâmın; Askeriye, bütçe ve vilayetlere yapılan harcamalar konusunda merkezî sistemi almayıp Eyalet sistemini benimsemesi bu siyasî birliği zedelememekteydi. Çünkü herkes aynı inançla ve aynı idare altında çalışıyordu.

Kur'an-ı   Kerim'in  bu  temel   kaideleri;  Arap   Ya rımadasından ve Acemistandan putçuluğu kovalayıp ta mamen yok ettiği gibi, hilebaz museviliği de dar çevreye sınırlamıştı. Diğer yandan hıristiyanlıkla da savaşmış Asya ve Afrika kıtalarından hıristiyanlığın gölgesi çekilmeye başlamış,  merkezi  istanbul'da  bulunan  Doğu Roma   imparatorluğu  sayesinde Avrupaya  doğru  kaymaya başlamıştı.

Böylece  islâm  devletinin  manevî  ve  siyasî   nü fuzu iki büyük kıtaya yerleşmiştir. Sonra istanbul'u ku-

167

satmak suretiyle Doğu Avrupaya da hamleler yapmış; ancak buradan bir sonuç alamayınca Avrupanın batısı olan Endülüs'ten Avrupa'yı fethetmiş; islâm orduları Fransa'nın kalbine, italya'nın kuzey ve güneyine kadar ulaşmış ve Batı Avrupa'da ilim ve irfanla dolu haşmetli bir devlet kurmayı başarmıştır.

Daha sonraki, tarihler de istanbul'u fethetmeye nail olmuş ve hıristiyanlığı Avrupa'nın ortasına sıkıştırmıştır, islâm donanmaları Akdeniz ve Kızıldenizde yüzmüş ve bunlar, islâm gölü haline gelmişlerdir. Böylece islâm devleti, doğu ve batıda denizlerin kilitlerini eline geçirmiş, kara ve denize hâkim olmuştur.

İslâm ümmeti başka milletlerle de irtibat kurmuş ve nizâmının metaneti sayesinde bu medeniyetlere galip gelmiş  ve onları   islâmın  rengiyle  boyayıp  islâma hizmet ettirmeye muvaffak olmuştur.

islâm devleti, irtibat kurduğu bu medeniyetlerin iyi yönlerinden faydalanmakta bir mahzur görmemiştir. Çünkü bunlar, onun içtimaî ve siyasi birliğine herhangi bir zarar vermemişlerdir.

V _ İSLÂM DEVLETİNİN VARLIĞINI PARÇALAYIP YOK EDEN SEBEPLER:

islâm devletinin bu kuvvetliliği ve geniş otoritesine rağmen, onu parçalayıp yok eden sebepler, bu Kur'-an ümmetine sızmış, büyümüş, yayılmış, zaman zaman kuvvetlenmiş, islâm devletinin bünyesini parçalamış ve Hicretin altıncı yüzyılında. Merkezî sisteme dayanan islâm devletini Tatar'lar yoluyla yoketmiştir.

Aynı sebepler, islâm devletini hicretin ondördüncü yüzyılında ikinci kez yok etmiştir. Bu yıkıcı nedenler, her ikisinde de islâm devletini yıkmış geriye milletçik-ler ve birleşmeye âşık, kalkınmaya atılan devletçikler bırakmıştır.

Bu yıkıcı sebeplerin en önemlileri şunlardır:

a) Birincisi siyâsî ve ırkçı çekişmeler, başkanlık ve şeref kavgalarıdır. Halbuki, islâm, bunlardan şiddetle kaçınmayı emretmiş ve milletleri kemirip devletleri yıkan bu hususlara dikkati çekmiştir:

«Allah'a ve Peygambere itaat edin; çekişmeyin, yoksa başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, şüphesiz ki Allah, sabredenleri sever.»(')

—  168 —

(5) Enfa; Suresi âyet: 46

—   169

Keza islâm, söz ve öz'de Allah'a karşı samimi olmayı ve nefsî arzuları terk'etmeyi. övülmeyi sevmekten kaçınmayı emretmiştir.

b)  ikincisi dinî çekişmeler; mezhep kavgaları; islâm dininin hem inanç hem de amel olduğunu unutup boş kalıplarla, ölü deyimlerle uğraşılması; Allah'ın kitabının   Hz.   Resulullah'ın  sünnetinin   ihmal  edilmesi' görüş ve sözlere aşırı taassup;  kısır çekişme ve tartışmaları sevmektir. Halbuki, bunların hepsi de islâmın sakındırdığı ve şiddetle yasakladığı şeylerdendir:

Allah'ın Resulü «Doğru yolda olan bir millet ancak tartışmaya düştükten sonra haktan sapar» buyurmuştur.

c)  üçüncüsü Zevk ü sefaya dalmak, nefsî arzulara mahkûm olmaktır.  0  derece ki,    islâm  liderlerinden müslüman olmayanlarda görülmeyen şeyler görülmüştür. Halbuki, müslümanlar Allahu Tealâ'nın şu kelâmını okuyorlardı:

«Bir şehri yok etmek istediğimizde onun zevke dalmış eîebaşlarına itaat etmeyi emrettik. Buna rağmen itaattan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz.»[")

d)   Dördüncüsü:  önderlik ve saltanatın,     islâmın

(6) Isra Suresi âyet: 16

— 170 —

gerçek tadını tatmayan, Kur'an-ı Kerimin manasını zorla anladıkları için kalpleri onun nuruyla nûrlanmayan kimselere geçmesidir. Halbuki müslümanlar, Allahu Tealâ'nın şu kelâmını okumaktaydılar:

«Ey iman edenler!.. Sizden olmayanları yakın dostlar edinmeyin. Onlar sizi sapıtmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarından fışkırmaktadır. Sinelerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık eğer bilirseniz.»(7)

e)  Beşincisi; müsbet ilimleri ihmal etmek, vakit ve çabaları felsefî görüşlere ve hayali ilimlere harcamaktır. Halbuki islâm, müslümanları kâinata bakmaya, yaratılanların sırlarını çözmeye ve yeryüzünde    seferler yapmaya teşvik eder. Keza onlara Allah'ın saltanatında düşünmeyi emreder:

«Ey Muhammedi.. De ki: bakın göklerde ve yerde ne var?..»{v)

f)  Altıncısıjmüslümanların saltanatlariyla gururlanmaları ve diğer milletlerin içtimâi yönden gelişmelerine bakmayı  ihmal  etmeleridir.   Bu  sebeple müslüman

(7) Âl-i   İmran   Suresi   âyet:   118 .(8) Yunus  Suresi âyet:  101

— 171

I

olmayanların hazırlıklar yapıp, ansızın müslümanları hırpalamalarına yol açmıştır.

Halbuki Kur'an, müslümanlara uyanık olmalarını emretmiş, gaflet içinde olmanın kötü sonuçlarından sakındırmış ve gafilleri hayvanlar gibi hatta daha da âdi kabul etmiştir:

«Yemin olsun ki, cehenneme girecek birçok cin ve insanı yarattık, onların kalpleri vardır ama anlamazlar, gözleri vardır ama görmezlec, kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar.  Bunlar gaflete düşenlerin tâ kendileridir.»!8)

g) Yedincisi;müslümanların, düşmanlarının hilelerine aldanmaları, onların yaptıklarını, hayat tarzlarını beğenmeleri ve hem faydalı hem de zararlı şeylerde onları taklide koşmalarıdır. Halbuki islâm, müslüman olmayanlara benzemeyi şiddetle yasaklamış, islâmi esasları korumakla emretmiş ve bu taklitçiliğin kötü f sonuçlarından  sakmdırmıştır.

«Ey iman edenler!.. Kendilerine kitap indirilenlerden bir guruba itaat ederseniz sizi, iman ettikten sonra 1 kâfir ederler.»!'0)

(9) Araf   Suresi   âyet:   179

110) Ât-i   imran   Suresi   âyet:   100

— 172

«Ey iman edenler!., inkâr edenlere itaat ederseniz sizi önceki halinize çevirirler de hüsrana uğrarsınız.^")

VI — SİYASİ ÇATIŞMALAR:

a) Çökme devri:

Bu geçen sebepler,  islâm devletini  ve milletini yıkmaya çalışıyordu:

Müslümanlara hıncı olan milletler, intikam alma fırsatının geldiğini ve memleketlerini fethedip, yaşama nizâmını değiştiren bu islâm devletini yok etmenin za manı geldiğini tahmin etmişlerdi.

—  Tatarlar, yıkıcı seller gibi, islâm devletine aktılar, islâm Devletinin burnunu kulağını keserek Abbasi Devletinin Hilafet merkezi olan Bağdat'a ulaştılar ve Abbasi Halifesi Mustasim Billah'ı öldürdüler. Böylece devlet parçalandı, ilk defa hilafet sona erdi ve müslü manlar devletçiklere ayrıldılar. Her kabile kendine biı önder seçti.

—  Avrupa'da  hıristiyanlar, bunu  fırsat  bildiler, bir araya gelip ordularını, doğuda Asya ve Afrika'daki

(11) Âl-i İmran Suresi âyet:  149

— 173 —

müslüman ülkelerine gönderdiler. Bu kızıl haç ordula rı, bütün güçleriyle dokuz kere saldırıda bulundular Nihayet Kudüs'te haçlı bir devlet kurmaya muvaffak oldular. Bu kurulan devlet yoluyla doğu ve batıdaki müslüman milletleri tehdit etmeye ve zamanın en kuvvetli devletlerinden olan Mısır'a saldırmaya başladılar.

b)  Müslümanların tekrar güçlenmeleri:

Fakat Allahu Tealâ bâtılın'.,Hakk'a'galip gelmesine izin vermemiştir. Mısır, çevresindeki devletçiklerin bir kısmını kendisine bağlamayı başardıktan sonra Salahaddin Eyyubi'nin önderliğinde Haçlıları 1187'de Hıttin denilen yerde yendi ve Kudüs-ü Şerifi ellerinden kurtarmış  oldu.

Sonra- Zahir Beybers'in kumandası altında Ayni Calut adlı yerde Tatar'ları da yenmiş ve islâm hilafetini  yeniden  kurmuştur.

Nihayet, Allahu Tealâ Osmanlı-Türk devletini müslümanlara bahsetmiştir. Hudutları geniş, büyük kuvvete sahip, savaştan yılmayan ve usanmayan bu devlet, müslümanların çoğunu bayrağı altında toplamış, hıristiyanlarla kendi ülkelerinde savaşıp İstanbul'u fethetmiş, nüfuzunu Avrupa'nın kalbine kadar götürmüş; ve orduları  tâ  Viyana'ya  kadar ulaşmıştır.

c) Avrupa'da Kalkınma'nın başlaması:

Osmanlıların bayrağı altında yaşayan müslüman-lar, kendi güçlerine güvenip çevrelerinde olup bitenlerden habersiz yaşarlarken. Avrupa batıdan Endülüs, doğudan haçlı seferleri yoluyla islâm medeniyetiyle bağlantı kurmuş hiçbir zaman fırsatı kaçırmamış, bu derslerden yararlanmayı ihmal etmemişti.

Şöyleki; Avrupalılar, Frankların bayrağı altında toplanıp batıdan gelen islâm hücumlarını önleyebildi-ler. Bununla da kalmayıp ispanya müslümanları arasında fesad tohumlarını yaydılar. Onları birbirlerine düşürdüler. Ve nihayet sürgün edip, yerlerinde genç İspanya devletini kurmayı başardılar. Avrupa gittikçe dahada kuvvetlendi, birlik sağladı, okudu, ilerledi ve yeni kıtalar keşfetti.

ispanya, Amerika'yı, Portekiz de Hint Yarımadasının yolunu keşfetti. Avrupa'da yeniden İslahat çağrıları yükseldi, birçok reformcular ortaya çıktı. Müsbet ilimlere önem verildi.

Bu İslahatçı devrimler, Avrupa'da milliyetçilik akımlarını ve kuvvetli devletleri doğurdu. Yeni türeyen bu devletler, islâm devletini bölüşmek için aralarında, çok ihtiram ettikleri, antlaşmalar yaptılar.

—   174 —

—  175 —

d) Yeniden Hücum:

Avrupalılar, elde ettikleri buluşlar ve yaptıkları uzun seferler sayesinde Hindistan ve komşularından birçok uzak islam devletlerine el koydular. Büyük ve güçlü islâm devletini parçalamak için planlar kurdular. Bu arzularını, bazen «doğu sorunu» bazen de «hasta adamın terekesini bölüşme» deyimleriyle açıklıyorlardı.

Artık her devlet, münâsip fırsatı bekliyor, basit sebepler arıyor ve çökmüş devlete saldırıp ya bir parça koparıyor ya da bir köşesini yıkıyordu. Bu saldırılar uzun zaman devam etti. Birçok islâm bölgeleri Os manii devletinden ayrılıp Avrupalıların nüfuzu altına girdi. (Fas, Kuzey Avrupa gibi). Bunun yanında. Osmanlı Devletinin nüfuzu altında yaşayan, Yunan ve Balkan Devletleri gibi birçok müslüman olmayan devletler de Osmanlı Devletinden ayrılıp istiklâllerini ilan etmişlerdi.

Bütün bu savaşlar, 1914-1918 yılları arasında kopan, Türkiye ve ortaklan aleyhine sonuçlanan Birinci Dünya Savaşıyla sona erdi. Böylece Avrupa'nın en kuvvetli milletleri olan ingiltere'ye Fransa'ya ve dostları italya'ya tam bir fırsat geldi. Ellerini bu islâm mirasına rahatça koyabildiler.

—  176 —

islâm ülkelerini, çeşitli isimler altında nüfuzları altına aldılar. Kimi işgal, kimi müstemleke. Kimi vesayet kimi vekâlet adıyla islâm ülkelerini şöylece bölüş-müşlerdi:

1  — Fas, Cezayir, Tunus'tan oluşan Kuzey Afrika, Fransızlar tarafından müstemleke edilmişti. Ayrıca Tanca  iklimi beynel-milel  bölge ilan edilmişti.  Çölde de ispanya'nın bir kısım müstemlekeleri bulunuyordu.

2  — Tarablusgarp ve Balkan bölgeleri italya tarafından müstemleke edilmişlerdi. İtalya, bu müstemlekelerinde hiçbir islâmî eser kalmamasını istiyordu. İtalyan  uyruğuyla  uyruklanmayı  mecburi  tuttu,  sömürgelerine Güney italya adı taktı ve binlerce aç esirleri, yırtıcı   insanları  oraya  atmıştı.

3  — Mısır ve Sudan, ingiliz himayesi altına alınmışlardı. Hiçbiri kendine ait bir mesele hakkında söz sahibi  değildi.

4  —  Filistin, ingiltere'nin sömürgesiydi, ingiltere, Siyonistlere ırkçı bir devlet kurmak  için  Filistini  Yahudilere satmayı kendine yakıştırabildi.

5  — Suriye, Fransız sömürgesiydi.

6   —- Irak, ingiltere tarafından sömürge edildi.

— 177 —      Risaleler   2 F : 12

7 __ Suudi Arabistan (Hicaz) da sadakaya muhtaç,  yalancı  vaadierden  ümit bekleyen  çok  zayıf bir devlet bulunuyordu.

8  — Yemen de, köşeye çekilmiş bir devlet; fakir, her zaman savaş tehdidi altında yaşayan bir halk bulunuyordu.

Arap yarımadasının diğer kısımları ise küçük beyliklere bölünmüş, beyliklerin emirleri ingiliz konsolosluklarının koltuğunda yaşıyordu. Canlarını ağızlarına alıp savaşıyorlardı, kalpleri kin ve öfkeyle doluydu.

9  — Diğer yandan, müttefik devletler,    kendini arap kralı ilan eden Şerif Hüseyin'e yardımda bulunacaklarına ve arapları istiklâle   kavuşturacaklarına dair büyük vaadlerde bulunmuşlardı.

10  — iran ve Afganistan da, şu veya bu. devletin gölgesi altında yaşayan istikrarsız birer devlet bulunuyordu.

11  -edilmişti.

Hindistan,    ingiltere tarafından    sömürge

12 — Türkistan ve çevresi, Rusların esareti altındaydı. Bolşevikler, bu ülkelerin halkına en ağır işkenceleri yapıyorlardı. Bunlardan başka, birçok ülkeler-

—- 178 —

do müslüman azınlıklar yaşamaktaydı. (Habeşistan. Çin, Balkanlar ve Afrika'nın birçok yerlerinde bulunan müsiümanlar gibi.)

Bu ülkelerdeki müsiümanlar, bugün bile ne sığınacak bir devlet ne de kendilerini bulundukları yerde koruyacak bir hükümet bulabilmektedirler.

işte Avrupa bu şekilde zafere erdi ve islâm devletini parçalayıp yok etme arzusuna kavuştu.

e) Yeniden Kuvvete Başvurma:

Açıkça yapılan bu düşmanlıklara, çiğnenilen vaad ve sözlere karşı öfkeyle dolan müsiümanlar, tekrar hâkimiyetlerine ve hürriyetlerine kavuşmalarını isteyerek ölüm-kalım mücadelesine ve savaşlara giriştiler.

Türkiye, Mısır, Irak, Suriye düşmanlarına karşı ayaklandılar. Filistinde defalarca ayaklanmalar oldu. Kuzey Afrika'da köylerde ayaklanmalar oldu. Velhasıl her yerde uyanmalar oldu.

Yapılan ayaklanmalar sonucu, müsiümanlar bir kısım haklarını elde edebildiler. Türkiye, yeni hudutları içinde istiklâle kavuştu. Mısır, Irak, istiklâllerine kavuşan devletler sayıldı. Hicaz ve Necd'te Suud devleti kuruldu. Yemen, iran, Afganistan istiklâllerini ko-

— 179 —

I

ruyabildi. Suriye ve diğer araplar istiklâllerine kavuş- ] tular. Filistin, savaşlarıyla dünyanın alâkasını çekti.

Şüphesiz ki; müslümanlar, tekrar hürriyete kavuş-rm, devletlerini veniden kurma hedeflerine doğru, az da olsa, ilerlemiş oldular. Her ne kadar, bu adımlar, dar çerçevedeki milliyetçiliğe doğru atılsa da; her millet kendi başına hakkını istese de; kalkınma için çalışanlardan birçokları islâm birliğini görmemeziikten gel- | seler de elbetteki ki, bu adımlar birleşmeye doğru gideceklerdir...

islâm âlemini birarada toplayan, islâm bayrağını ayakta tutan, islâm davasını üstüne alan bir islâm Hilâfeti yeniden kurulacaktır. Müslümanların birarada yaşamalarını gerektiren sebepler hiçbir millette bulunmamaktadır. Din birliği, maddî ve manevî menfaatler ortaklığı, ümitlerin benzerliği, acıların ortaklığı v.s. müs-lümanlarda mevcuttur.

f) Yeniden Savaş:

Avrupa devletlerinin çoğu. Birinci Dünya Savaşı Vidan içleri kin ve düşmanlık dolu olarak çıkmışlardı. Barış toplantısı ve antlaşması, bazılarına kuvvetli bir tokat niteliğinde olduğu gibi, birçoklarına da acı bir ümitsizlik kaynağı olmuştu. Diğer yandan, birtakım ye-

—  Î80 —

 

ni fikirler ve fanatik teoriler ortaya çıkmıştı. Elbette ki bu durumlar, yeniden uyuşmazlıklara yol açacak, yakıp yıkıcı, ocaklar söndürücü, savaşanların birliğini parçalayıcı yeni bir savaşa götürecekti. Yine harp aşıklarının kibirlerini kıran, zulümlerini önleyen, akıllarını başlarına getiren, müslüman milletlere yeniden birleşip hürriyetlerine kavuşma ve bir halifenin bayrağı altında toplanma fırsatını veren bir harbe sürükleyecekti ve böyle oldu.

«Biz de yeryüzünde küçümsenenlere lütfedip, onları önderler ve mirasçılar kılmak istiyorduk.»['-)

VII  —  İÇTİMAİ  ÇATİŞMA: 1  — Yeni  Bir Medeniyet:

Doğuda kızıl haç seferleri vasıtasıyla batıda da ispanya'da yaşayan Araplar yoluyla islâm medeniyeti ve halkıyla bağlantı kuran Avrupalılar, bu bağlantıdan yalnızca şuurlu olmayı ve toplanıp siyasî birlik sağlamayı değil, büyük derecede aklı ve zihnî uyanmayı da

(12) Kssas Suresi âyet: S

181  —

öğrenmişlerdir. Bu vasıtayla birçok yönde bilgiler elde etmişlerdir.

Bu yolla Avrupa'da ilmî ve edebî sahalarda geniş bir kalkınma sağlandı. Kilise, daha önce görmediği bu ilmî kalkınmaya bütün gücüyle karşı çıkmıştı. Alimlere ve ediplere en ağır işkenceleri yapmıştı. Teftiş mahkemeleri aleyhlerine çevirmiş ve milletleri, devlet leri onlara karşı kışkırtmıştı.

Fakat bütün bunlar, ilrrçj gerçekler karşısında, kiliseye bir fayda sağlayamamış direktiflerini geçerli yapamamıştı, ilim tamamen galip gelmiş, ilmî gelişmeler devleti de kiliseye karşı savaşa sokmuş ve onu yenmeyi başarmıştı.

Böylece Avrupa toplumu, tamamen kilisenin nüfuzundan kurtulmuş; din adamlarını mâbedlere, manastırlara kovmuş; Papayı Vatikan'da oturmaya mecbur tutmuş; din adamlarının yapacakları işleri dar bir sahaya sınırlamış oldu. Artık Avrupadaki hıristiyanlık, tarihi bir miras, mağrurları yumuşatma vasıtası, sömürge etmek için bir yol ve siyasî istekleri gerçekleştirmek için bir tutanak olmuştu.

Böylece Avrupalıların önüne ilim kapıları açılmış, yeni buluşlar gittikçe ilerlemiş, makineleşme üretimi artmış, hayat sanayileşmiş bir hayat olmuştur. Burada

güçlü devletler türemiş, nüfuzlarını birçok ülkeye yaymayı başarmıştefdtr.-Btittin bunlardan sonra. Avrupa hayatının ve medeniyetinin, «Dinin Devletten Ayrılması» temeli üzerine kurulması çok tabiidir, özellikle dinin, devletten yargılamadan, okuldan uzaklaştırılması bunlardan doğmuştur.

Bunun neticesi olarak, Avrupa medeniyetinin damgası, maddecilik, bütün semavî dinlerin getirdiği esas> lan yıkmak, islâmın getirdiği hem madde, hem de mânâyı kapsayan üstün medeniyetine karşı çıkmak olmuştur.

Avrupa Medeniyetinin en önemli hususiyetleri şunlardır:

a)   Dinden çıkmak: Allah'ın varlığında şüphe etmek, maneviyatı  inkâr etmek, âhiretteki  cezayı  unutmak,  gözle  görülen  maddeden  başka  birşey tanımamaktır.

«Onlar, dünya hayatının dış görünüşünü bilirler. Onlar, âhiretten gafildirler.»('s)

b)   Her şeyi  hoş  görmek:  Aşırı  derecede zevke düşmek, adi iç güdüleri serbest şeylerle donatmak, ak-

(13) Rûm  Suresi âyet: 7

— 182 —

— 183 —

lı gideren, vücudu yıkan, aile nizâmını yok eden, evlerin mutluluğunu bozan iğrenç günâhlara kulaklarına kadar batmaktır.

«Kafirler, zevkle yasarlar, hayvanlar gibi yerler, halbuki ateştir onların yeri.»{14)

c)   Kendini düşünmek: Fert olarak herkes, yalnız kendi çıkarını düşünür. Cemaat olarak her grup yalnız kendi cemaatını düşünür ve onlar için faydalar temin etmeye  çalışır.   Millet  olarak  her  millet  kendi   ırkını üstün sayar, başkalarını  küçümser,  kendisinden  zayıf olanı yutmaya çalışır.

d)   Faizcilik  yapmak:  Faizi meşru'  kabul  etmek, alış-verişin temeli saymak, faizciliği bütün kişi ve devletler arasında yaymak.

işte Avrupa toplumunda yerleşen bu «sırf maddecilik» ruhların sapmasına, ahlâkın çökmesine, suçlara karşı savaşmanın gevşemesine yol açmıştır.

Böylece sorunlar gittikçe daha da çoğalmış, yıkıcı ilkeler ortaya çıkmış, yakıp yıkan ihtilâller kopmuştur. Siyasî,  iktisadî ve içtimaî nizamlar istikrarsızlığa

(14) Muhammed Suresi âyet:  12

 

— 184 —

düşmüş, devletler gruplara ve partilere bölünmüş, mir letler aşırı istekleri peşinde birbirlerine düşmüşlerdir... Bu yeni medeniyet, insan topluluğunu güven altına almaktan, huzur ve barışı sağlamaktan ne derece âciz olduğunu ve insanları mutluluğa kavuşturmayı başaramadığını ortaya koymuştur. Oysa, Avrupalıların ileri bir bilgiye, aşırı zenginliklere, bütün dünyada büyük nüfuza sahip oldukları bir gerçektir. Demek ki herşey maddeye değil, mânâya dayanmaktadır.

Maddecilik  islâm  ülkelerine de saldırmıştır:

Avrupalılar, bu maddeciliği bütün kokmuşluğuy-la, öldürücü mikroplarıyla ellerine düşen talihsiz islâm ülkelerine de aşılamaya çalışmışlardır. Diğer yandan ilerleme ve güçlenme vasıtası olan ilmi, tekniği ve faydalı düzenleri   islâm ümmetlerinden saklamışlardır.

Avrupalılar, bu içtimaî hücumlarını kurdukları planlarla gerçekleştirmişlerdir. Planlarını yürütmek için Jyasî ve askerî nüfuzlarını kullanmışlardır.

Plânlarını   şöyle  uygulamışlardır:

a) Müslümanları borçlandırmak; Batılılar, müslü-manların ileri gelenlerini kendilerine borçlanmaya ve onlarla alış-veriş etmeye çektiler, bu hususta her ko-

— 185 —

1

laylığı gösterdiler. Böylece islâm ülkelerine ekonomik yönden karışmak hakkına sahip oldular, islâm ülkelerini sermayeleriyle, bankalarıyla, şirketleriyle doldurdular, iktisat çarkını diledikleri şekilde çevirdiler ve yerli halkın sırtından büyük kârlar, haddinden fazla zenginlikler kazandılar.

Bütün bunlardan sonra idare şeklini hukuk ve eğitim esaslarını değiştirebildiler, en kuvvetli islâm ülkesinde bile, siyasî rejimi, kültürü kendi boyalarıyla boyayabildiler.

b)  Açık saçık kadınlarını, içkilerini, tiyatrolarını, barlarını,   sinemalarını,   romanlarını,   gazetelerini,   hayallerini ve bütün çılgınlıklarını islâm ülkelerine soktular. Kendi ülkelerinde yapmadıkları cinayetleri müsiü-man ülkelerinde yaptılar ve hoş karşıladılar. Bu paçavra yaşamayı müslümanların zavallı zengin ve liderlerine üstün  bir hayatmış gibi  gösterdiler.

c)  Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, islâm ülkelerinde müslümanları inkarcılığa götürecek, aşağılık duygu sunu yerleştirecek, dinlerini ve vatanlarını küçümsemeye sevkedecek, gelenek ve göreneklerinden onları soyabilecek Avrupadan gelen her şeyi üstün gösterebilecek, okullar, ilmî ve kültürel kolejler yapmışlardır.

Bunun daha da acı tarafı, bu kolej ve okullarda

— 186 —

 

yalnızca ileri gelen müslümanların çocukları, yani müstakbelin yöneticilsri okumaktadır. Şayet kolejlerde istenildiği gibi yetişmezse dış ülkelere göndermek suretiyle istenilen gaye gerçekleştirilmiş olacak.

Bu planlı içtimaî savaş, tamamen başarıya kavuştu. Bu savaş nefislere hoş geldiği için ömrü uzun ve çok tesirli bir savaş oldu. Bunun içindir ki, bu savaş askeri savaşlardan kat kat tehlikeli ve zararlıdır. Bir kısım İslâm ülkeleri, Avrupa'nın bu yaldızlı medeniyetine o derece hayran ¦ oldular ki, Türkiye müslüman devleti olmadığını ilan etti, bütün zorbalıklarla Avrupaya uşak edildi. Afganistan Kralı Emanullah Han da bunu yapmak istedi. Fakat tahtının yıkılmasına sebep oldu. Mısır'da da bu taklitçilik son haddine vardı. O derece ki, ileri gelenlerinden biri şöyle dedi: «ilerlemenin tek çıkar yolu bu medeniyeti bütün iyilik ve kötülükleriyle alıp kabul etmektir.» Taklit edilen bu yaldızlı medeniyet, Mısır'dan da komşu devletlere sirayet etmiş, hattâ Fas'a kadar ulaşmıştır.

İslâm ülkelerini, bunun tesiri altında kalma derecelerine göre, üç gruba ayırabiliriz:

a) Batı Medeniyetinin tesiri, son haddine varıp herşeyi değiştirmiş olan memleketler: Türkiye ve Mısır bu memleketlerdendirler. Bu memleketlerden islâmın

—  187 —

gölgesi tamamen çekilmiş,  yalnız camilere ve tekke--lere tahsis edilmiştir.

b)   Batı  Medeniyetinin,  yalnızca  siyasV  çevreleri tesiri altına aldığı ülkeler: Kuzey Afrika ve İran bu kabildendir.

c)  Batı Medeniyetinin, yalnızca idare edenleri ve kültürlü  kimseleri tesiri  altına  aldığı  ülkeler:  Suriye, Irak, Suudi Arabistan ve diğer İslâm Ülkeleri bu gruptandırlar.

Bununla beraber, bu akımlar, ulaşamadığı yer ve kişilere kurşun gibi gitmektedir, islâm düşmanları, is-lâmiyetin sadece inanç, ibâdet ve ahlâktan ibaret oldu-îunu iddia ederek ve birtakım masalları, mânâsız formaliteleri islâmdan göstererek müslümanların ileri gelenlerini aldatmayı, islâma bağlı olanların gözlerini boyamayı başarmışlardır. Müslümanların kendi dinlerini bilmemeleri, bu aldatmanın hakikat gösterilmesine ve yayılmasına büyük katkıda bulunmuştur.

O derece ki, birçok müslümanlar, bundan memnun kalmışlardır.  Uzun zamandan beri bu durum devam etmektedir, artık şaşkın müslümanlara islâmın noksansız bir hayat nizamı olduğunu anlatmak çok güç ol muştur.

Diyebiliriz ki, yapılan bu toplumsal savaşta, mad-

— 188 —

deci batı medeniyeti madde ve mânâyı ihtiva eden yüce islâm medeniyetine islâm ülkelerinde galip gelmiştir. Müslümanların inançlarına, ahlâklarına karşı giriştikleri manevî savaşta da galip gelmişlerdir.

Bunda hayret edilecek birşey yoktur, çünkü her yönde «güçlülük güçlülüktür, güçsüzlükte güçsüzlüktür.» değişen bir şey yoktur. «Biz galip gelme günlerini insanlar arasında değiştiririz.»^)

Mademki, şimdiye kadar islâm medeniyeti ve nizâmı, hakikatında güçlü, hayat fışkıran, üstünlüğüyle insanları kendine çeken bir medeniyet olarak devam etmiştir, öyleyse şimdiden sonra da devam edecektir, çünkü o haktır ve gerçektir. Elbette ki, insaniyet islâm medeniyeti olmadan mes'ud bir hayat yaşayamayacaktır. Çünkü o, Allah'ın medeniyetidir ve onun hima-yesindedır.

«Muhakkak ki, Kur'an'ı biz indirdik. Onun koruyucusu da elbette biziz.»(";)

«Kâfirler istemesede, Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.)^ir)

(15)  Âl-i   İmran   Suresi   âyet:   140

(16)   Hicr   Suresi   âyet:   9 (17)>Tevte Suresi âyet: 32 .

— 189

2 — Uyanma:

Nasılki, siyasî hücumların, millî şuurun uyanmasına büyük tesiri olmuştur, aynı şekilde içtimaî savaşlar da, islâm düşüncesini tekrar canlandırmıştır. Her taraftan sesler yükseliyor, tekrar İslama dönmeyi, .slâm nizâmını uygulamayı istiyorlar. Elbetteki, bu maddeci medeniyet hayranlarının başına gelecek felâket çok yakındır, işte o zaman canlarını yakan manevî ve ruhî açlığın acısını çekecekfer, bunun gıda ve ilacını ancak Kur'an-ı Kerim'de bulabileceklerdir.

«Ey insanlar!.. Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan şeylere şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet

«Ey Muhammedi.. De ki: Allah'ın lutfu ve rahmetine önem verin. Eğer sevinmek isterseniz sadece bunlarla sevinin. Bu onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.»C9)

(18)  Yunus  Suresi âyet:  57

(19)  Yunus Suresi âyet:  58

190

VİN  —  DÂVAMIZ YENİDEN   HAREKETE GEÇİRME  VE   KURTARMA   DAVASIDIR:

aj Altından kalkılamaz bir miras:

Ey kardeşler!.. Allahu Tealâ,  mesuliyetlerle dolu bu ağır terekeye mirasçı olmanızı dâvanızın nurunun bu zulmet içinde parlamasını dilemiştir. Emirlerini yüceltmeniz, şeriatını ortaya koymanız, yeniden islâm devle tini kurmanız için sizleri donatmayı murad etmiştir.

«Şüphe yok ki Allah dinine yardım edenlere yardım eder. Doğrusu Allah çok kuvvetli ve Âzîz.'dir.»(-°)

b)  Umumî gayelerimiz:

Ey kardeşler!.. Bizim gayemiz nedir, biz ne istiyoruz?

Gelip geçici bir gölgeye benzeyen malı mı topla yıp yığmak istiyoruz?

Yoksa geçici olan şan şerefi mi istiyoruz?

Veya yeryüzünde saltanat ve azamet mi istiyoruz Z Halbuki, biz Allahu Tealâ'nın şu sözlerini okuyoruz:

(20) Hac  Suresi:  40

191  —

«Şüphesiz ki. yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar.»!-1)

«işte âhiret yurdu. Biz onu yeryüzünde gururlanmak ve fesatçılık istemeyenlere veririz. Hayırlı âkıbef takva sahiplerinindir.»(22)

Allah ta şahiddir ki, biz ne mal, ne şan ne de saltanat istiyoruz. Bunlar için çalışmıyoruz.

«Ey kardeşler!.: Sizin iki esaslı gayeniz vardır:

1)  islâm vatanının her çeşit yabancı nüfuzundan kurtulup tam hürriyetine kavuşmasıdır. Bu her insanın tabii bir hakkıdır, bunu ancak zalim veya diktatör bir kimse inkâr edebilir.

2)  Hürriyetine kavuşmuş bu islâm ülkesinde, müstakil, islâm nizamını tatbik eden, islam davasını insanlara tebliğ eden bir islâm devletinin kurulmasıdır. Bu devlet kurulmadıkça bütün müsiümanlar, Allahu Tealâ hazretlerinin huzurunda bunu kurmaya çalışmamalarından mes'uidürler.

Ne kadar hayret edilecek bir husustur ki, bu şaşkın çağda, adaletsiz fikirleri haykıran, aldatıcı davaları

(21) A'raf   Suresi   âyet:   128 i22)  Kasas Suresi âyet: 83

— 192

ileri süren devletler bulunsun da insanlar arasından, hak, adalet ve barışı gerçekleştiren islâm devletinin kurulmasına çalışan biri bulunmasın!

Bu iki hedefin Nil Vadisi'nde (Mısırda), Arap ülkelerinde ye Allah'ın İslâm inancıyla mes'ud kıldığı her yerde gerçekleşmesini istiyoruz.

c) Hususî Gayelerimiz: Terbiye ve talimi düzeltmek, fakirliğe, cehalete, hastalıklara ve cinayetlere karşı savaşmak, islâm şeriatına lâyık nümûne bir cemiyet kurmaktır. Geçen iki umumî hedefimizin yanında, birtakım hususî hedeflerimiz de vardır, islâm cemiyeti, ancak bu hususî gayelerin gerçekleştiğinde mükemmel bir topluluk olacaktır.

Ey kardeşler!.. Bildiğiniz gibi. Mısırlıların yüzde altmışından çoğu basit ve düşük bir hayat yaşamaktadırlar .geçimlerini çok zorlukla elde edebilmektedirler. Mısır öldürücü bir açlıkla, sonunun neye varacağını ancak Allah'ın bildiği birçok ekonomik problemlerle karşı karşıya bulunmaktadır. Ülkemizde üçyüz yirmiden fazla yabancı şirket bulunmaktadır. Bunlar ülkemizin her tarafında bulunan kamu kuruluşlarını ellerinde tutmaktadırlar. Ticaretin, sanatın ve ekonominin çarkı, faizci yabancıların elindedir, ülkedeki gayr-i menkullar, süratle yabancılara intikal etmektedir.

— 193 —      Risaleler  2 F : 13

Mısır halkının yüzde doksanı, çeşitli hastalıklara yakalanmış bulunmaktadır. Okur-yazar oranı çok düşüktür. Cinayetler gittikçe daha da artmaktadır: O derece ki, csza evleri okullardan daha fazla mezuniyet vermektedir. Mısır şimdiye kadar, modern silahlarla donanmış tam  güçlü bir ordu kuramamıştır.

Bütün bu durumlar her islâm ülkesinde görülmek tedir. Öyle ise terbiye ve talimi yeniden düzenlemek fakirliğe, cehalete hastalıklara ve cinayetlere karşı savaşmak, islâm şeriatına yaraşır örnek bir cemiyet kurmak, sizin hususî gayelerinizdendir.

d) Umumî Vasıtalarımız: Davaya içten inanmak, en uygun şekilde teşkilatlanmak ve durmadan çalışmaktır. Bu hedeflerimize nasıl ulaşabiliriz? Elbette ki konuşmalar, sohbetler, yazışmalar, konferanslar, derdi teşhis edip devayı tavsiye etmeler, yalnız başlarına bir yarar sağlayamazlar. Hedefe ulaştıramazlar. Fakat davaların vasıtaları vardır, bunlara başvurmak gerekir.

Davaların umumî vasıtaları asla değişmez. Bunlar şu üç şeyden ibarettir:

1   —  Davaya içten inanmak.

2  —  En uygun şekilde teşkilatlanmak.

3  —  Durmadan çalışmaktır.

—  194 —

Ey kardeşleri., işte umumî vasıtalarınız bunlardır. Davanıza inanın! Etrafında toplanın! Onun için çalışm! İstikrarlı olun!..

e)  ilave Vasıtalarımız: Bu umumî vasıtaların yanında, alınıp tatbik edilmesi icabeden bir kısım ikinci derecede vasıtalar da vardır. Bu vasıtalar olumlu veya olumsuz,   insanların  âdetlerine   uygun   veya   muhalif, ¦ lımlı veya sert olabilirler. Dolayısıyla kendinizi bütün bunları yüklenmeye hazırlamanız ve başarıyı garantileş-tirmek için bunlara alışmanız gerekir. İcap eder ki, örf ve adetlere  karşı  durmanız,  insanların  alışageldikleri düzenlere karşı gelmeniz gerekir. Gerçekten dava demek, geleneklere karşı çıkmak, örf ve adetleri değiştirmek demektir. Ey kardeşler! Siz buna hazır mısınız?

f)  Kararlı ve Azimkar Olmak: Birçok insanlar: «Sizin bu vasıtalarınız ne yapabilir? Yeni bir ümmet kurmak için veya  eskiden devem eden problemlerle dolu, fısk u fücura alışık bir cemiyeti yeniden düzenlemek için bu vasıtalar ne fayda sağlayabilir? Ekonomiyi faiz esasına dayandırmadan nasıl düzeltebilirsiniz? Kadın konusunda ne yapacaksınız? Elinizde kuvvet olmaksızın   haklarınıza   nasıl   erebileceksiniz?»  diyeceklerdir.

Ey kardeşler!., iyi bilin ki; şeytan, her düzelticinin

— 195 —

isteklerine vesveselerini sokar. Fakat Allahu Tealâ, şeytanın vesveselerini giderir, yerine kendi âyetlerini yerleştirir. Allah bilicidir, hikmet sahibidir.

Size bunları söyleyenlere şunu hatırlatın ki, tarih bizlere geçmişteki ve şimdiki milletlerin hadislerinden öğüt ve ibret verici konuları anlatmaktadır. Bunlardan ders almak gerekir. Yaşamaya kararlı olan bir milletin yok olması imkânsızdır...

g) önümüzdeki Engeller: Açıkça söyliyelim ki, birçokları henüz davamızı bilmiyorlar. Davamızı bilip hedefinin ne olduğunu anladıklarında, insanlardan şiddetli karşı çıkmalar ve büyük düşmanfıklar göreceksiniz, birçok engellerle karşılaşacaksınız. İşte o zaman dava sahiplerinin yolunda yürümeye başlayacaksınız Halkın, islâmın hakikatini bilmemesi önünüzde bir engel olacaktır.

Dindar geçinenlerden, modem din âlimlerinden bir çokları, islâmî anlayışınızı yadırgayacaklar, islâm uğrunda yaptığınız cihadı tenkit edeceklerdir. Başkanlar, liderler, nüfuzları olanlar sizlere karşı kin besleyecektir. Her hükümet karşınıza çıkacaktır, sizi yıldırmak isteyecektir; önünüze engeller koyacaktır. Zorbalar, size karşı çıkıp davanızın nurunu söndürmek için her şeyi bahane edeceklerdir. Benzini tükenmiş hükü-

— 196 —

I

metlerle, çökmüş ahlâklarla size karşı birleşeceklerdir. Herkes davanıza karşı birtakım şüphelerle sizi suçlu göstereceklerdir. Maddî güçlerine, mallarına ve nüfuzlarına güvenerek her kötü şeyi davanıza yapıştırıp onu insanlara en çirkin bir şeymiş gibi göstermeye çalışacaklardır...

«inkâr edenler, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemesede, Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.»!35)

Ey   kardeşler!..   Siz,   bunlarla   imtihan   devresine gireceksiniz.  Hapsedileceksiniz. Tutuklanacaksınız. Değiştirileceksiniz.   Sürgün   edileceksiniz.   Mallarınıza el  konulacak,  işleriniz duracak,  evleriniz teftiş edilecek belkide bu imtihanınız uzun devre sürecektir.

«insanlar, iman ettik demeleriyle bırakılacaklarını ve  kendilerinin   imtihan  edilmeyeceklerini  mi  sandı-

Fakat Allah, mücahidlere yardım edeceğini, iyi ameller işleyenlere mükâfat vereceğini vaad etmiştir. «Ey iman edenler!.. Sizi elem verici azaptan kurtaran

(23)  Saff Suresi âyet:  8

(24)  Ankebut Suresi âyet: 2

197 —

bir ticareti size bildireyim mi?.. Allah yolunda cihad edesiniz... »(M)

«Nihayet iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik de galip oldular.»(-";)

Ey kardeşler!.. Allah'ın dininin yardımcıları olmaya hazır mısınız?

h) Muvaffakiyet Sebepleri: Ey kardeşler!.. Şu gerçeği hatırlamamız gerekir ki, biz bütün bu engellerin karşısında davaların en yücesi olan Allah'ın dinine davet ediyoruz, düşüncelerin en sağlamı olan islâm düşüncesine çağırıyoruz, nizamların en adaletlisi olan Kur'an nizâmını insanlara takdim ediyoruz. «Bu Allah'ın boyasıdır. Kimin boyası Allah'ın boyasından daha -iyi olabilir.»(-r)

Bütün âlemin bu davete ihtiyacı var. Yüce Mevla'ya harndolsun. Bizler herhangi bir ferdî istekten, şahsî çıkardan uzağız, yalnız Allah'ın rızasını ve insanların iyiliğini istemekteyiz. Biz, Allah'ın desteğini ve yardımını bekliyoruz. Allah'ın yardım ettiğine kimse galip gelemez. «Bunun sebebi ise, Allah'ın iman edenlerin Mev-

(25)  Saff  Suresi   âyet:   10

(26)   Saff Suresi âyet:  14

(27)   Bakara Suresi:  138

198 —

lası   olması,   kâfirlerin   hiçbir   Mevlâsı   bulunmaması-dır.»(-s)

İşte başarıya erme sebeplerimiz: Davamızın güçlülüğü, bütün âlemin O'na muhtaç olması, gayemizin temizliği ve üstünlüğü, Allah'ın bizi desteklemesidir. Başarı sebeplerimizin önünde hiçbir engel duramayacaktır.

«Allah, yaptıklarında galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.»l2S)

IX — VASİYET

Ey müslüman kardeşleri., iyi dinleyin! Bu sözlerimle düşüncelerinizi gözlerinizin önüne sermek istiyorum. Olabilirki, zor duruma düşerim de sizinle bir daha konuşma ve yazışma fırsatı bulamam. Sizlere bu sözleri düşünmenizi, ezberleyebildiğinizde ezberlemenizi ve bunların çevresinde toplanmanızı vasiyet ediyorum.

Ey müslüman kardeşler!.. Siz, bir hayır derneği değilsiniz,  bir siyasî parti  değilsiniz,  belirli  bir gaye

(28)   Muhammed   Suresi:   11

(29)  Yusuf  Suresi:   21

— 199 —

için kurulmuş bir teşkilat ta değilsiniz. Fakat sizler, müslümanların kalbine girip onları Kur'anla ihya edecek yeni ruhlarsınız. Allah'ın emriyle maddeciliğin zulmetini parçalayıp, insanlığı aydınlığa kavuşturan yeni nurlarsınız. Hz. Resulullah'ın davetini haykıran seslersiniz. Şu gerçeği itiraf etmek gerekir ki, bütün insanlar bu ağır yükten kaçtıktan sonra onu siz yükleniyorsunuz.

«Size neye davet ediyorsunuz?» diye sorulduğunda, şu cevapları veriniz:

Hazreti Muhammed (S.A.V.) in getirdiği islâm'a davet ediyoruz, hükümet kurmak islâmın bir parçasıdır, hür olmak islâmın farz buyurduğu bir vecibedir.»

Eğer size «Bu siyasetten başka birşey değildir» denilirse, «islâm budur başkasını bilmeyiz» deyin. Eğer size «Siz isiâmî devrim'e davet ediyorsunuz» denilirse, «biz, iman ve iftihar ettiğimiz hakka ve barışa davet ediyoruz. Şayet karşımıza çıkar, yolumuza durursanız; Allah, bize kendimizi müdafaa etmeye dair izin vermiştir, siz ise sapık ve zâlim devrimcilersiniz» deyin. Eğer size «Bazı kişi ve kuruluşlarla yardımlaşıyor-sunuz» derlerse siz de şu âyeti okuyun:

«Biz yalnız Allah'a iman ettik, sizin O'na ortak koş-

— 200 —

Hıklarınızı inkâr ettik.»(:i") Şayet düşmanlıklarında daha da İsrar ederlerse şu âyeti okuyun:

«Allah size selâmet versin, biz cahillerle sohbet etmeyi istemiyoruz.»{3')

X — VAZİFELER

Ey kardeşler!.. Allah'a iman edin, O'nu bilmekle, O'na dayanmakla şeref duyun, O'ndan başkasından korkmayın. Farzlarını gereği gibi yapın, yasakladığı şeylerden kaçının. Üstün ahlâklarla ahlâklanın, ahlâkınızla güçlü olun, Allah'ın size bahşettiği iman şerefiyle şerefli olun, takva ve sâlihlerin takvâlıklarıyla yaşayın. Kur'an-ı Kerim'e yönelip okuyun ve okutun. Resulullah'ın hayatına yönelip hatırlayın. Devamlı söyleyenler değil yapanlar olun. Allah bir milleti doğru yola sevk ettiğinde ona çalışıp yapmayı ilham eder. Bir millet hidayete erdikten sonra ancak çekişmeler neticesi hidayetten şaşmıştır.

Birbirinizi sevin, aralarınızda bulunan alâkalarınızı devam ettirin. Bu, sizin başarınızın sırrı ve güçlölüğü-

(30)  Mü'minurç   Suresi   âyet:   84

(31)   Kasas Suresi âyet: 55

201

nüzün esasıdır. Allahu Tealâ, milletinizle aranızda hak hükmünü verinceye kadar kararlı olun. önderlerinizi, zor zamanlarda da kolay zamanlarda da, sevilen şeylerde de sevilmiyen şeylerde de dinleyin! itaat edin davanızın sembolü budur, aramızdaki bağ da budur.

Bütün bunlardan sonra Allahu Tealâ'nın yardımını ve desteğini bekleyin. Hiç şüphe yok ki, fırsat geliyor. «O gün de mü'minler Allah'ın yardımıyla ferahlanırlar. Allah dilediğine yardım eder. O galipdir, merhamet sahibidir.»(52)

Allah, bizi de, sizi de rızasına muvaffak kılsın, hidayette olan seçilmiş kimselerin yoluna sevk etsin, şerefli ve mes'ud bir hayatla yaşatsın, mücahidlerin ve şehitlerin ölümüyle öldürsün.

Allah ne güzel dosttur, ne güzel yardımcıdır...

İKİNCİ KİTABIN SONU

<32)  Rûm Suresi âyet: 4

202 —

FIZILÂL İL KUR'AN

Prof. SEYYID KUTUB

Bu eser asrımızın en muazzam Kur'an Tefsiridir. Liyakatli bir heyet tarafından yedi yılda Türkçeye çevrilmiştir. 16 cilttir. Üslup ve ifadeleri herkesin anlayacağı kadar sadedir. Baskısı büyük bir itina ile yapılmıştır. Birinci ve ikinci hamur olmak üzere iki ayrı kâğıda basılmıştır. Her iki kalitenin de ciltleri lüks ve altın yaldızlıdır.

FIZILÂL-İL-KUR'AN asrımızın bütün problemlerini ayet ve hadislerin ışığı altında çözen bir eserdir. Be

şeriyetin duçar olduğu bunalımların ve manevi hastalıkların ancak ilahî kanunlarla tedavi edilebileceğini delilleriyle gözler önüne serer.

Mümine yeni bir ruh ve yeni bir enerji kazandırarak onu islâm uğrunda cihad şuuruna ulaştırır.

Bu eseri müessesemizden hem bazı kolaylıklarla, hem daha ucuza temin etmeniz mümkündür.

BU KİTAPTAKİ KONULAR

İSLAM NİZAMI IŞIĞINDA MESELELERİMİZ

CEMİYETİMİZ ŞAŞKINLIK İÇİNDEDİR

MİLLİ MESELELERİMİZ BİRLİK DURUMUMUZ DAHİLİ MESELELERİMİZ

DÜN VE BUGÜN

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt2

www.kitapsevenler.com

Merhabalar

Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden

Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır

Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz

Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir

Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından

Kitapları Beyenipte  Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda

Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler

Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem

Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır

Yaşar Mutlu

Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim

ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü

bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill

alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde

satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması

ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.

T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı

Ankara

Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak

Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin

Tarayan

Süleyman Yüksel

www.suleymanyuksel.com

suleymanyuksel@suleymanyuksel.com

suleymanyuksel6@hotmail.com

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt2