Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt3 - Hasanelbennarisaleler
KONULAR
DAVAMIZ
İNSANLARI NEYE DAVET EDİYORUZ?
20 DÜSTUR VE AÇIKLAMASI
HASAN EL-BENNA HAKKINDA
Asrımızda isiâm dâvasının öncüsü olduğu için Hasan el-Benna'ya «İmam» ve «Mürşid'ül-âm» unvanları 'verilmiştir. Başlattığı dâvayı yürütürken bir suikaste kurban gittiği için de «şehid» deniliyor.
Hasan el-Benna, Hicri 1324 - Miladi 1906 yılında, Mısırın iskenderiye şehri yakınlarındaki Mahmudiye kasabasında dünyaya geldi. Babasının adı Ahmed, dedesinin adı Abdur-rahman el-Benna'dır. Babası ilim sahibi ve büyük muhad-dislerdendi.
Hasan el-Benna ilk ve orta tahsilini kendi kasabasında yaptıktan sonra yüksek tahsil için başkent Kahire'ye gitti ve Kahire üniversitesinin Darul-Ulûm Fakültesinden mezun oldu. Yüksek tahsilden sonra ismailiye şehrinde lise öğretmenliği yapmaya başladı.
Küçük yaşta yeteri kadar din bilgisi almış, çok miktarda ayet ve hadis ezberlemişti. Müslümanlığını severek yapıyordu. Yüksek tahsili sırasında kendini kitap okumağa vermişti. Yeteri kadar islâmî bilgisi bulunduğu için, daba çok islâm ideolojisi dışındaki kitapları okuyor ve islâm
(ı) Bu bilgiler Zerkalî'nin «El-A'lâm» adlı kitabıyla Saîd Ramazanın «El-Havaur» adlı eserinden derlenmiştir.
(Mütercimler)
prensipleriyle mukayeseler yapıyordu. İslâm nizamı yanında bütün ideolojilerin sönük kaldığını gördükçe İslama daha çok sarılıyor ve onu, içine sindire sindire yaşıyordu.
Hasan el-Benna, islâm dininin sahabe devrindeki yaşa-nış şekline sonsuz hayranlık duyardı. İslâmm bugün de aynı şekilde yaşanmasını, müslümanların o temiz ve berrak hayata tekrar kavuşmasını isterdi. O hayata dönüldüğü takdirde islâm aleminin maddi ve manevi bütün problemlerinin çözüleceğine sonsuz inancı vardı. Islâmı iyi bilen herkesin bu inancı taşıyacağını söylerdi. Müslüman olup ta bu inançtan mahrum yaşayan kimselerin islâm dinini iyi öfren-memiş olduklarını, ve bu yüzden o inanca eremediklerini sık sık tekrarlardı. Bu yönleriyle onları mazur görmeye çalışarak: «Islâmı birbirimize öğretmeliyiz. Felâketler cehaletlerden doğar. Her şeyden önce mukaddes dinimizi iyi öğrenmeye, öğretmeye ve toplum olarak onu yaşamaya met-buruz» derdi.
-. İmam Hasan el-Benna. inandığı islâm dâvasını gerçek müslümanlara açmak ve aynı istikamette onları birarafa getirmek istiyordu. Bunun için de halka inmek ve ist-. henüz bozulmamış olan halk tabakasından başlamak gerekiyordu, ismailiye'de öğretmenlik yaparken, bu fikrini ilk defa, kültürlü ve dindar olan yakın arkadaşlarına açtı. Onları ikna etti. Fikir birliğine vardılar. Birlikte kahvelere gidiyorlar, kahvede vakit öldüren müslümanlara son der.-te hoşgörü içinde sokuluyorlar, onlarla tatlı tatlı sohbet.er yapıyorlar ve günün birinde birkaçını alıp namaza götürmeye muvaffak oluyorlardı. Sonra onlar da, islâmı ve mü.-lürnanların gerçek görevini daha iyi öğreniyor ve dâvi kervanına katılıyorlardı.
Böylece adetleri çoğaldı. 1929 yılında, merkezi ismailiye'de olmak üzere «ihvan-ı Müslimîn» (Müslüman Kardeşler' adlı malûm teşkilâtı kurdular. Hasan el-Benna 23 yaşındaydı. Teşkilâta başkan seçildi. Kendisine «Mürşid'ül-âm» unvanı ¦verildi. Artık şehir-şehir, köy-köy, kasaba-kasaba dolaşarak konferanslar veriyorlar, sohbetler yapıyorlar ve islâm dâ-
vasının önemini müslümanlar arasında yaymaya çalışıyorlardı. Her gittikleri yerde teşkilâtın bir şubesi açıldı. Teşkilât her gün biraz daha genişliyordu. Müslümanların kızlarını ¦cîinî terbiyeyle yetiştirmek ve kadınları da bu dâvaya katmak için îsmailiye"de bir de «Müslüman Anneler Enstitüsü» kuruldu.
Bu arada Hasan el-Benna'mn öğretmenlik görevi Kahi-re'ye nakledildi. Dolayisiyle. teşkilâtın genel merkezi de Kahire'ye getirildi. Müslüman Kardeşlerin son derece ihlâs ve samimiyetle başlattıkları bu dâva Kahire'de büyük bir sevgiyle karşılandı. Teşkilât çemberinin gün geçtikçe genişlemesi o gün için Mısırı sömürge gibi kullanan ingiltcre-nin dikkatini çekmeye başlamıştı.
İhvan-ı Müslimîn Teşkilâtı islâmın iyi öğrenilmesine, toplum dertlerinin islâm prensipleriyle tedavi edilmesine çok önem veriyordu. Mısır'ın bir çok yerinde enstitüler, okullar. inusUıhaneler ve talim terbiye yerleri açtı. Kahire'de günlük. 'ıihva:ı-ı Müslimin» gazetesi çıkarılıyordu. Bu gazete Mür-şid'ül-âm Hasan el-Benna'nın minberi sayılıyordu. Teşkilât gun geçtikçe genişledi ve Mısır'ın sınırlarını da aşarak bir çok anıp ülkelerinde şubeler açıldı, islâm aleminde en kuvvetli teşkilât haline geldi.
O tarihlerde Mısır krallıkla idare ediliyordu. Kral ve Mısır hükümeti bu teşkilâtın devamlı büyümesi karşısında endişe duymağa başladı. Müslümanların islâm prensiplerine bağlanarak birlik haline gelmesi, ingiltere, Fransa, Amerika Sibi batılı ülkeleri daha çok düşündürüyordu, islâm alemi gerçek mânada Kur'ana sarılıp tek kuvvet haline gelirse dünya stratejisi ters dönecekti, özellikle ingiltere bu teşkilâtın dağıtılması için Mısır hükümetine baskı yapmağı başladı. Hükümet teşkilâtın faaliyetlerini engelliyor ve kapatmak için bahaneler arıyordu. Kapatmak mümkün olmadı. Fakat, büyük lider Hasan el-Benna, 1949 yılı Şubat Ayında tertiplenen bir su-ikastla şehîd edildi. Şehîd olduğunda henüz 43 yaşını doldurmamıştı. Seyyid Kutup'lar, Mu-Jıammed Kmup'lar, Şeyh Fergaliier, Abduikadir Udeh'ler
Saîd Ramazanlar ve daha yüzlerce islâm mücahidi onun manevî medresesinde yetiştiler.
Bu yolda şehid olan bütün mücahitlere Hak Teâlâdan sonsuz rahmetler diler, hayatta olanlara ise muvaffakiyetler niyaz ederiz. \
Mütercimler
DÂVAMIZ
1. AÇIK KALPLİYİZ:
İnsanlara gayemizi açıklamayı, metodlarımızı gözlerinin önüne sermeyi ve gizlilik-kapalılık olmaksızın dâvamızı anlatmayı bir vazife biliriz.
Dâvamız güneşin ışığından daha nurlu, sabahın beyazlığından daha açık, gündüzün aydınlığından daha parlaktır.
2. MÂSUMU7-
Müslüman kardeşlerin dâvasının tertemiz ve masum bir dâva olduğunu bütün müslümanların bilmesini candan dileriz.
Dâvamız şahsî çıkarları aşan, maddî menfaatleri küçümseyen, nefsî arzuları geride bırakan ve Allahü
— 15 — ,
Tealânın İslama davet edenler için çizdiği yolda süratle yürüyen bir dâvadır: «De ki: —Benim yolum budur, ben ve bana uyanlar bilerek insanları Allah'a çağırırız. Allah'ı her türlü ortaktan tenzih ederim. Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim.»!')
insanlardan bir şey istemiyoruz. Ne malda gözümüz var ne mükâfatta, ne şanda gözümüz var ne de şerefte. Mükâfatımızı ancak bizi yaratan Allahtan bekleriz.
3. HAKİKATİ SEVERİZ:
İslâm milletini canımızdan daha fazla sevdiğimizi, kurban olmak gerekirse müslümanların izzeti, şerefi, dini ve hedefleri uğrunda canımızı feda etmeyi kalpten istediğimizi, milletin bilmesini isteriz.
Şüphesiz, müslümanlara karşı kalbimizde beslediğimiz hadsiz-hududtsuz sevgiler, hislerimize hâkim olan muhabbetler, geceleri uykumuzu kaybettiren, gözlerimizi pınara çeviren üzüntüler bizleri bu tutuma sevkat-miştir.
Milletimizin bu vaziyetini gördüğümüz halde zelil
(1) Yusuf Suresi: 108.
olmayı kabul etmemiz veya ümitsizliğe düşmemiz asla mümkün değildir. Biz Allah yolunda kendimizden daha çok insanlık için çalışırız.
Ey müslümanlar!.. Biz devamlı sizinle beraberiz. Hiçbir gün aleyhinize olmayacağız...
4. LÜTUF VE İHSAN YALNIZ ALLAH'TANDIR:
Hiçbir iyiliği kimsenin başına kakmayız. Herhangi bir lütufta bulunduğumuzu da iddia etmeyiz. Allahü Tealânın şu kelâmına iman ederiz: «Bilâkis sizi imana erdirdiği için Allah size minnet eder. Şayet sâdık iseniz.»(-)
Temennimiz odur ki, kalp gözleriniz hakikata açılsın da, ne olduğumuzu göresiniz. Sizlere karşı sevgi, saygı ve fedakârlıktan başka bir şeyimizin olmadığını idrak edesiniz. Düştüğünüz bu vaziyete karşı acı ile kıvrandığımızı müşahede edesiniz.
Ancak, Allah'ın bunları bilmesi bizim için kâfidir. Zira kalblerin anahtarı O'nun elindedir. Doğru yola kavuşturan, hakikate yardım eden O'dur.
«Allah'ın doğru yola erdirdiğini saptıracak hiçbir kimse yoktur.» (?)
(2) Hucurat Suresi: 17
(3) Zümer Suresi: 38
16 —
— 17 — Risaleler 3 F : 2
«Allah sapacağını bildiği kimseyi saptırdığında kimse o sapanı doğru yola sevkedemez.»(4) «Allah kuluna kâfi değil mi?..»(¦)
5. DÖRT SINIFLA KARŞI KARŞIYAYIZ:
Bütün insanlardan temennimiz, bize karşı şu dört guruptan biri olsunlar.
a) İnanan: '•
Dâvamıza inanan, sözlerimizi tasdik eden, prensiplerimizi beğenen, dâvamızı hayırlı gören ve O'na tam kalbiyle sarılan kişiye tavsiyemiz şu olacaktır:
Hemen bize katıl, bizimle beraber çalış ki, müca-hidlerin sayısı artsın. Hakka davet edenlerin sesi yükselsin. Zira amelsiz imanın bir değeri yoktur. Sahibini yolunda kurban olmaya sevketmeyen bir inançdan asla faide beklenemez. Önceki müslümanlar, imanlarıyla amel etmişlerdir. '
Allah'ın kalblerini hidâyete kavuşturduğu Selef-i Salihin Allah'ın paygemberine tabi olmuşlar ona iman
(4) Araf Suresi: 186
(5) Zümer Suresi: 36
_ 18 —
etmişler, İslâm yolunda hakkıyla cihad etmişlerdir. Bu zâtlar için Allah'ın en büyük mükâfatı vardır. Bunlar kendilerine tabi olanların sevapları kadar da mükâfatlara nail olacaklardır.
b) Kararsızlar (Müteredditler):
Bizim hakkımızda henüz bir karara varamayanlar, sözlerimizin ihlâslı ve faideli olduğunu öğrenemiyenler, bize karşı tereddüt ve kararsızlık içindedirler.
Bu guruptan olan insana tavsiyemiz şu olacaktır: Sık sık bizimle görüş uzak ve yakından eserlerimizi oku. Cemiyetlerimizi ziyaret et, kardeşlerimizle tanış. Böylece —Allah dilerse— şüphe ve tereddüdünü yeneceksin. Mutmain olacaksın. Nitekim, senden önce Re-suluHah' (S.A.V.)a tabi olan kararsızlar, bu şekilde hareket etmişlerdi.
c) Menfaatçılar:
Sadece maddî menfaat karşılığında iş yapan ve gayretini şahsî çıkarları için sarfeden başkalarını düşünmeyen şahıslara cevabımız şu olacaktır:
Kusura bakma. Bizde Allah'ın sevabından başka bir mükâfat yoktur. Bunu da ancak ihlâs sahipleri ka-
— 19 —
zanır. Ayrıca mükâfaat olarak cennet vardır. Bunu da hakikî iman sahipleri kazanır.
Bizler malî yönden fakir, şeref yönünden zengin kimseleriz. Kendimizi kurban etmek, elimizdeki her şeyi Allah yolunda harcamak adetimizdir.
Dilediğimiz Allah'ın rızasıdır. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır.
Eğer Allahü Tealâ bu gibi menfaatperestin kalbini aydınlatır, cimrilik kâbusunu gönlünden çıkarırsa, Allah'ın katında iaulunan şeylerin daha hayırlı ve daha devamlı olduğunu anlayacaktır. O da, Allah'ın Ordusuna katılacak, Âhirette Allah'ın vereceği mükâfatlara kavuşmak için, bu dünya hayatının geçici malını sarfe-decektir:
«Sizin yanınızda olanlar tükenir. Allah'ın katında olanlar ise sonsuzdur.»(6)
Şayet bu adam menfaatçılığında devam ederse; canında, malında, dünyasında, âhiretinde, hayatında ve ölümünde Allah'ın hakkı bulunduğunu inkâr ederse AHah böylelerine asla muhtaç değildir.
Peygamber Efendimiz'e biat ederken Resulullah' (S.A.V.) dan sonra liderliğin kendilerine verilmesini
(6) Nemi Suresi: 96
«şart» koşan menfaatçılar da bunlar gibiydiler. Resulullah (S.A.V.) bunlara şu âyet-i celile ile cevap vermişti: «Yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini oraya vârisi kılar. Hayırlı netice Allah'tan korkanlarındır.»(r)
d) Karşı çıkanlar:
Bize karşı sû-i zanda bulunanlar bizlere ancak siyah gözlükle bakarlar. Bizden bahsedilince, asılsız iftiralarla gerçek dışı konuşurlar. Gururlarını yenemezler, batıl inançlarından dönemezler. Bu tip insanlar için duamız şu olacaktır.
Allah'ım! Bize ve onlara hakkı hak gösterip hakka tabi olmayı, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan kaçınmayı nasip eyle. Bizi ve onları hidâyete eriştir...
Dualarımızın kabul edilmesi, ümidlerimizin gerçekleşmesi Allah'ın elindedir. Allahü Tealâ Peygamberine bir gurup insanlar hakkında şu âyet-i celîleyi indirmiştir:
«Muhakkak ki, sen her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidâyete erdirir. Hidâyete erecekleri en iyi O bilir.»(")
(7) A'raf Suresi: 128
(8) Kasas Suresi: 86
20 —
— 21 —
Bu tip insanların bize dönmelerini, dâvamıza inanmalarını temenni ederiz. Bunlara karşı tutumumuz Hz. Mustafa (S.A.V.) nın bizleri irşad ettiği yol olacaktır: «Allahım!.. Sen ümmetimi affet. Çünkü onlar bilmiyorlar.» Bu hadis-i şerifi, Buhari, Müslim ve ibn. Mace rivayet etmişlerdir.
İşte insanların, bize karşı zikrettiğimiz dört gurubun birinden olmasını diliyoruz. Müslümanların gayelerini idrâk etmeleri, Hak yolunu seçmeleri ve hedeflerine vâsıl olmaları için seçtikleri yolda başarılı adımlar atmalarının vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.
Gaflete dalmak, hayallere kapılmak, körükörüne itaat etmek, her bağırana tabi olmak müslümana yakışmaz.
«De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, hazırladığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz alış-verişiniz ve hoşlandığınız yurtlar sizin için Allahtan, O'nun peygamberlerinden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise O halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez.»(9)
Bizim dâvamız asla Allaha ortak koşmayı kabul etmez. Çünkü o Allah'ı «bir» tanıma esası üzerine kurulmuştur. Allah yolunda yokolmaya hazır olanlar ancak davamızı yaşayabilecektir. Buna katlanamayan ise mücahidlerin sevabından mahrum kalacaktır. Cihaddan geriye kalanlarla beraber olacaktır. Allah, dâvası için bu tip kişilerin yerine başka bir millet getirecektir.
6. ALLAH YOLUNDA YOK OLANLARIZ:
Dâvamızı, her yönüyle idrak edenler, uğrunda canını, malını, vaktinrve sıhhatini bahşedenler ancak bu dâvaya yakışır. Milletimizin bu gerçeği bilmesini arzu ediyoruz. Allah'u Tealâ bir ayet-i celîlede şöyle buyuruyor:
«Allah mü'minlere karşı mütevâzi, kâfirlere karşı onurlu ve güçlü bir millet getirir. Ve onlar Allah yolunda savaşırlar. Hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler . Bu, Allah'ın bir lütfudur. Dilediğine verir.»('*)
(9) Tevbe Suresi: 24
(10) Maide Suresi: 52
— 23 —
7. METODUMUZ GAYET AÇIKTIR:
Biz insanları apaçık, belirli, herkes tarafından kabul edilen bir dâvaya çağırıyoruz. O da islâmdır. Bütün insanlar, bu dâvayı pek iyi tanımakta, buna iman etmekte, üstünlüğüne inanmakta; huzur ve saadetlerinin, kurtuluş yolunun yalnızca islâm'da olduğunu bilmekledirler.
Tecrübeler bu fikri desteklemektedir. Tarih de islâm nizamının kıyatnete kadar baki kalmaya lâyık olduğuna ve bütün varlıkları ıslâh edeceğine hükmetmektedir.
8. İMÂN ANLAYIŞIMIZ ŞUDUR:
İslâmî esaslara iman etme hususunda milletimizle aynı olmamıza rağmen, milletimizin imanı uyuşuk, uykuya dalmış bir imandır. Milletimiz imanlarının icabını yerine getirmemektedir.
Biz müslüman kardeşlerin imanı ise alevli, kuvvetli, uyanık ve canlıdır. Biz şarklıların şaşılacak bir psikolojisi vardır. İman ettiğimiz bir fikri insanlara anlatırken onlar bizim inancımız uğrunda malımızı, canımızı feda edeceğimizi, her türlü zorluklara katlanacağımızı, dağ-
— 24 —
lan devireceğimizi, ya yok olacağımızı veya inançımızr gerçekleştireceğimizi sanarlar.
Ne yazık ki, söz bitince, onunla beraber her şey de biter. Herkes imanını unutur. Düşünmeyi bırakır. Artık inancı uğrunda çalışmayı düşünmez, imanı yolunda en basit bir cihadı bile yapmaya çalışmaz. Hatta o derece gaflet ve uykuya dalar ki —bilerek veya bilmeyerek— dâvasının aleyhine çalışır. Onu yıkmaya gayret eder.
Bir fikir adamını veya bir iş adamını aynı günde bir saatte imansızlarla beraber imansız, diğer bir saatte ise ibadet edenlerle beraber âbid görmek insanı güldürecek kadar acaip değil midir?
İşte bu zillet, bu gaflet, bu uyku, bu şaşkınlık bizleri, milletimizce kabul edilen iman dâvasını yeşertmeye, yeniden uyarmaya sevketmiştir.
9. ÇEŞİTLİ DÂVALAR:
Müslüman kardeşlerin dâvasının sağlam esaslar üzerine kurulmuş bir dâva olduğunu tekrar ediyorum.
Günümüzde gerek doğuda gerek batıda çeşitli dâvalar, çeşitli prensipler, çeşitli ideolojiler ve çeşitli doktrinler vardır. Herbiri birtakım insanların aklını çal-
— 25 —
mış ve herbiri için birtakım insanlar çalışmaktadır. Herkes dâvası için çeşitli propagandalara başvurmakta, insanların gözüne kendi dâvasını güzel göstermeye çalışmakta ve dâvasının üstünlüğünü, güzelliğini iddia etmektedir.
10. GÜNÜMÜZDEKİ DÂVA ADAMLARI:
Bugün dâva sahipleri, dünkülerinden çok daha farklıdır. Günümüzde dâva sahipleri kültürlü, yetiştirilmiş, hazırlanmış kişilerdir, özellikle batıda durum budur.
Her ideoloji için eğitilmiş gruplar bulunmaktadır. Yaymak istediği ideolojinin kapalı taraflarını açıklamaya çalışır, iyi yönlerini izah eder. ideolojisi için propaganda ve neşriyat yolları icad eder. ideolojisini insanlara aşılamak için en kolay en yakın ve en okşayıcı Yolları araştırır.
11. PROPAGANDA VASITALARI:
Günümüzdeki propaganda vasıtaları geçmiştekiler-den çok farklıdır. Eskiden propagandalar, hitabelerde
söylenilen sözler, toplantılarda yapılan konuşmalar, kitaplarda yazılan kelimelerden ibaretti.
Şimdi ise propagandalar gazete, mecmua, mektuplaşma, sinema, tiyatro, hoparlörler... vs. yoluyla yapılmaktadır.
Propaganda için başvurulan bu yollar sayesinde, aşılanması istenilen ideolojinin —kadın erkek, büyük küçük— bütün insanların kalbine kolaylıkla sokulması başarılmıştır.
İnsanlar nerede olursa olsun, bu yollarla yapılan propagandaların, herkese ulaşması mümkündür. Bunun içindir ki, yaptıkları işlerden beklenilen meyveleri elde edebilmeleri için, günümüzdeki dava adamlarının bu vasıtaları çok iyi kullanmaları gerekir.
Ne oldu bana da bir konuyu bırakıp diğerine geçiyorum? Yine mevzua dönerek diyorum ki,.bugün bütün dünya siyasî, millî, iktisadî, askerî ve barışçı ideolojilerden bezmiş usanmıştır. Acaba müslüman kardeşlerin dâvâsı'nın bu ideolojiler karşısında tutumu nedir? Bunu izah etmek için iki hususu aydınlatacağım:
1 — Genel olarak dâvamızın olumlu ve yapıcı mahiyeti.
2 — Bütün ideolojilere karşı dâvamızın tutumu.
— 26
— 27 —
Kusuruma bakmayın. Bir mevzuyu bırakıp diğerine daldım. Konuştuğum gibi yazmayı vaad etmiştim. Mevzuları bu çeşit kolay üsluplarla aktarmayı gaye edindim. İnsanların beni olduğum gibi anlamalarını isterim. Sözlerimin insanlara süs ve yaldızlardan arınmış olarak varmasını temenni ederim.
I _ MÜSLÜMAN KARDEŞLERİN İSLÂMİ ANLAYIŞI «DÂVAMIZIN MAHİYETİ»
Dinle Kardeşim!.. Dâvamızı bütün özellikleriyle kuşatan vasıf, dâvamızın islâmdan ibaret oluşudur. İslâm kelimesinin insanların anladığı dar mânâdan başka geniş bir mefhumu vardır. Biz islâmı bütün hayatı tanzim eden geniş mânâda anlıyoruz.
Bizce islâm, hayatın her hususuna cevap verir. Hayat için en üstün ve en sağlam nizâmı koymuştur. Önemli problemler ve insanları ıslah etmek için gerekli nizamlar karşısında eli-kolu bağlı durmamıştır. Biz islâma böyle iman ediyoruz.
Ne yazık ki, birtakım insanlar, yanlış olarak, is-lâmı —ibâdetlerden ve manevî bağlardan ibaret— sanmışlardır. Kendilerini bu dar çerçeveye sıkıştırmışlardır.
— 28 —
Fakat bizler islâmı bundan başka bir anlayışla anlıyoruz. İslâmın hem dünya, hem de âhireti tanzim eden umumî bir nizâm olduğuna iman ediyoruz. Biz bunu bir iddia olarak ileri sürmüyoruz. Kendimizden islâmın muhtevasını (kapsamını) genişletmeye de çalışmıyoruz, islâmın her şeyi kendisinde toplayan bir nizâm olduğunu Allah'ın kitabmdan ve evvelki müslümanların hayatlarından anlıyoruz.
Eğer okuyucu, müslüman kardeşlerin dâvasını anlamak istiyorsa Kur'an-ı Kerimi eline alsın nefsini arzularından uzak tutsun. Kur'an-ı Kerimin ne buyurduğunu anlamaya çalışsın, işte o zaman müslüman kardeşlerin dâvasını Kur'an'da bulacaktır.
Evet... Davamız tam mânasıyle islâm davasıdır. Bunu bildikten sonra —Allah'ın kitabını, Resulullah'ın sünnetini ve Selef-i Salihîn'in tarihini gözönünde bulundurman şartıyle— müslüman kardeşlerin davasını nasıl anlamak istiyorsan öyle anla.
Allah'ın kitabı, islâm dininin temeli ve direğidir. Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Sünneti, Kur'an-ı Kerimin izahı ve şerhidir, açıklanışıdır. Selef-î Salihin'in tarihi, Kur'an-ı Kerimin emirlerinin tatbiki, fikirlerinn yürütülmesidir. Selef-i Salihin ise islâmın emirlerini yerine getiren örnek şahsiyetlerdir.
— 29 —
II — ÇEŞİTLİ DÂVALARA KARŞI TUTUMUMUZ
Bu çağda yayılan, fikirleri alt-üst eden, birlik ve beraberliği parçalayan ideolojilere karşı tutumumuz şudur:
Onları davamızın terazisiyle tartarız. Davamıza uygunsa başımızın tacıdır. Davamıza muhalif ise biz ondan uzağız. Çünkü biz davamızın umumî bir dava olduğuna, ileri sürülen herhangi bir davanın bütün iyi taraflarını ihtiva ettiğine imara ediyoruz.
1. YURTSEVERLİK:
Günümüzde insanlar, bilhassa doğuda, bazan yurtseverlik davasına, bazan da Milliyetçilik davasına düşmüşlerdir.
Doğuda yaşayan milletler, batılıların izzet ve şerefe dokunucu, hürriyet ve istiklalleri ortadan kaldırıcı davranışlarını görmüşler ve mallarını, canlarını sömürdüklerini müşahade etmişlerdir (tanık olmuşlardır).
Batılıların boyunduruğu altında kıvranan bu milletler, güçlerinin yettiği her şeyle, batılıların zorbalıklarından kurtulmaya çalışmaktadırlar. Liderler durmadan nara atıyor, basın durmadan yazıp çiziyor, yazarlar
30
yazıyor, hatipler nutuk çekiyor, herkes yurtseverlik nâmına ve milliyetçilik uğruna bas bas bağırıyor.
Bütün bunlar hoştur, güzeldir, iyi olmayan act taraf şudur ki: Müslüman olan Doğu Milletlerine, Yurtseverliğin ve Milliyetçiliğin islâm dininde; Avrupalıların söyleyip yazdıklarından daha mükemmel, daha temiz, daha üstün, daha muazzam bir şekilde mevcut olduğunu anlatmaya çalışsan bu müslüman doğulular seni dinlemezler. Kör taklitçiliklerinde devam ederler, is-lâmın bu fikirlerden uzak olduğunu sanarlar. Hatta bir kısmı islâmın millet birliğini parçalayacağını, gençler arasındaki bağları zayıflatacağını zannetmektedirler.
işte bu yanlış anlayış, her yönüyle Doğu milletleri için büyük bir tehlikedir. Bu anlayışın doğru olmadığını aydınlatmak için Müslüman Kardeşler davasının yurtseverlik fikrine karşı tutumunu açıklamayı arzu ettim:
Yurtseverlik birkaç kısımdır:
a) SEVGİYE DAYANAN YURSEVERLİK:
Şayet Yurtseverliği iddia edenler, bu davalarıyla «Vatanı sevmeyi ve ona karşı merhametli olmayı» kastediyorlarsa bu davaları bütün insanların yaratılışında
— 31 —
mevcuttur. Hem de islâm dinince emredilmiş bir hükümdür.
Misal mi istiyorsun? İşte her şeyini inancı ve dini uğrunda feda eden Bilâl-i Habeşî (R.A.) ...Bu zât hicret dolayısıyle Medine'de bulunduğunda Mekke'yi özlediğini ifade eden şu manidar beyitleri söylemişti:
Mekke vadisinde bir gece kalabilecek
miyim?
Etrafımda giteel otları yaseminleri görebilecek
miyim?
«Mecinne» suyuna bir daha varabilecek
miyim? «Şâme ve Tüfeyl» dağlarını bir dahi
görebilecek miyim?
İşte Resulullah (S.A.V.) Mekke'nin Usey-el-kıfarı (R.A.) tarafından methedildiğini işitince gözlerinin yaşını tutamamış ve şöyle buyurmuştu: «Ey Useyl!.. Bırak kalpleri, tasdik etsinler!»
b) HÜRRİYETÇİ YURTSEVERLİK:
Şayet Yurtseverlik iddia edenler, yurtseverlik ile .«Memleketi düşmanlardan kurtarmak için bütün güçle
— 32 —
I
çalışmayı, memleketi istiklâle kavuşturmayı ve vatandaşlara Hür ve Aziz olma fikirlerini aşılamayı» kastediyorlarsa biz onlarla beraberiz.
Bu tip Yurtseverliği islâm Dini çok önemli saymış ve çok sıkı tutmuştur. Misâl mi istiyorsunuz? işte Allah'ın kelâmı:
«izzet ve Şeref ancak Allah'ın, Resulünün ve mü'-minlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.»!'')
«Allah mü'minler aleyhine kâfirlere asla hakimiyet vermeyecektir.»( >2)
c) CEMİYETÇİ YURTSEVERLİK:
Yurtseverlik davasında bulunanlar bu davalarıyla «bir memleket fertlerinin aralarındaki bağı kuvvetleştir-mek ve o ülkenin insanları arasındaki bağı cemiyet menfaatine kullanmayı öğretmek» içinse biz bunların da taraftarıyız, islâm, bu çeşit Yurtseverliği dinî bir borç saymıştır. Hz. Peygamber bir hadis-i şeritlerinde şöyle buyurur: «Ey Allah'ın kulları!.. Kardeş olun!..»
Kur'an-ı Kerim bir âyet-i celîlede şöyle buyurur:
(11) Münafikun Suresi: 8
(12) Nisa Suresi: 141
33 —
Risaleler 3 F : 3
«Ey iman edenler!.. Sizden olmayanları yakın dostlar edinmeyin. Onlar sizi sapıtmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Sinelerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık eğer bilirseniz.»(")
d) FÜTUHATÇI YURTSEVERLİK:
Eğer «Yurtseyeriz!» diyenler yurtseverlik ile «memleketler fethetmeyi, yeryüzünde Azîz olmayı» kastediyorlarsa islâm bunu farz kılmış, fâtihleri en mübarek ve en faziletli fetihlere yöneltmiştir.
Misâl olarak şu âyet-i celîleyi okuyun: «Dinsizlerle savaşın. Böylece hiçbir şirk kalmasın. Yeryüzünde Allanın dini hakim olsun.»(M)
e) PARTİZAN YURTSEVERLİK:
Yurtsever olduklarını ileri sürenler, bu vatanperverlik ile «milleti birbirleriyle savaşan fırkalara ayırmak, birbirine sövüp sayan, birbirini suçlayan, birbirinin aya-
(13) Âl-i imran Suresi: 118
(14) Bakara Suresi: 193
ğı altına karpuz kabuğu koyan cemaatlara bölmek, şahsî çıkarların ve nefsî arzuların tesiri altında yapılan metodlara uyan guruplara ayırmak» istiyorlarsa; bu çeşit vatanperverlik asaletsiz, çürük bir iddiadan ibarettir.
Bundan hiçbir kimse için bir hayır beklenilemez. Çünkü düşmanlar milletin bölünmesini istismar eder. Aralarındaki anlaşmazlığı daha da alevlendirir. Milleti hakikat olmayan hususlarda birleştirir. Doğru olan şeylerde ihtilâfa düşürür. Milletin birbiriyle yardımlaşmasına mani olur.
işte düşmanlar bundan yararlanarak milleti etrafına toplar. İstediklerini gerçekleştirmiş olurlar. Elbette ki böyle bir yurtseverlik manasızdır, köksüzdür, faydasızdır.
Yukarıda yaptığımız izahattan da anlaşılacağı gibi, millet ve vatan için faydalı olan her çeşit yurtseverlikte, en aşırı yurtseverler kadar, «biz de yurtseveriz.»
Yurtseverlik dâvası herşeyiyle islâm'ın- emrinden başka bir şey değildir.
34
f) BİZİM YURTSEVERLİK ANLAYIŞIMIZ:
Bizimle yurtseverlik iddia edenler arasındaki fark
şudur:
«Biz vatanımızın hudutlarını inanç ve iman ile çizeriz. Onlar ise coğrafî hudutlar koyarlar. «Lâ ilahe illallah. Muhammed'ür-Resulullah» diyen her müslümanın bulunduğu yer, bizim için hürmete lâyık, mukaddes, uğrunda cihad edilcek bir vatandır.
Yeryüzünde b'tılunan her müslüman bizim ailemiz ve kardeşimizdir. Aynı hisleri paylaşırız. Aynı duygularla yaşarız. Onlara gereken ehemmiyeti gösteririz.
«Kuru vatanseverler» ise böyle geniş düşünemezler. Yeryüzünde sadece belirli bir yere önem verirler. Aramızdaki fark fiilen şu hallerde ortaya çıkar:
Bir millet başka bir milletin sırtından geçinerek kuvvetlenmek isterse, biz buna razı olmayız. Bir müslüman ülkesinin, diğerinin sırtından geçinerek gelişmesini, kabul etmeyiz. Hepimizin birlikte kuvvetli olmasi-
nı isteriz.
«Kuru vatanseverler» ise bunda bir sakınca görmezler. Bunun içindir ki, müslümanlar arasındaki bağlar çözülmüş, kuvvetleri zayıflamış, islâm düşmanları müslümanları birbiriyle savaştırmıştır.
g) YURTSEVERLİKTEKİ ASIL GAYEMİZ:
Kuru yurtseverlerin en büyük gayeleri, memleketlerini hürriyete kavuşturmak, ondan sonra memleketini geliştirmek için çalışmaktır. Nitekim Avrupa bugün bu sistemi tatbik etmektedir.
Bizim gayemiz ise bunlardan daha ileri, daha şerefli bir gayedir. Biz müslümanın boynunda bir emanet bulunduğuna iman ediyoruz. Bu emaneti ehline teslim etmek, bu vazifeyi yerine getirmek için müslümanın canını, malını feda etmesinin gerekli olduğuna inanıyoruz. Bu vazife: «Bütün insanlığı islâm nuruna kavuşturmaktır, islâm bayrağını yeryüzünde her tepeye dikmektir!»
Müslüman bunu yaparken ne malda gözü vardır, ne şerefte. Ne saltanat ister, ne de tahakküm... Müslümanın bütün arzusu Allah'ın rızasını kazanmak, dünyayı Allah'ın dini ile mes'ud etmek ve Allah'ın dinîni yüceltmektir.
Selef-i Salihîni, dünyayı hayrete düşürecek o muazzam fütuhata sevkeden sebepler bunlardı. O fütuhat, tarihte en adaletli en faziletli ve en üstün fetihlerdi.
36 —
— 37 —
h) BİRLİK VE BERABERLİK:
islâmı tatbik etmenin çeşitli dinlerden oluşan cemiyeti parçalayacağını iddia eden görüşün yersiz olduğunu, bu fikrin ortadan kalktığını, beyan etmek isterim.
İslâm birlik dinidir. İslâm eşitlik dinidir. Birlik ve eşitlik bağlarını herkes için sağlamaya kefildir. Yeter ki, insanlar hayırlı hususlarda yardımlaşsınlar.
«S*.
Mukaddes kitabımız Kur'an şöyle buyuruyor: «Allah sizinle din uğrunda savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilikte bulunmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Doğrusu Allah âdil olanları sever.»('")
Artık İslâmın neresinde bölücülük vardır? Yukarıda gördüğün gibi, memleketin menfaati için çalışmakta, istiklâli için cihad etmekte, ilerlemesi için elden geleni yapmakta en aşırı yurtseverlerle müttefikiz.
Şu iyi bilinmelidir ki; yurtseverlik, sadece memleketi hürriyete kavuşturmak, izzet ve şerefini yeniden iade etmekse, müslüman kardeşler bunu vatanperverliğin sadece bir merhalesi sayarlar. Bu merhaleden sonra islâm bayrağını yeryüzünde her tepeye dikmeye ça-
(15) Mümtehine Suresi: 8
— 38
lışma ve Kur'an sancağını her yerde dalgalandırmaya çalışma merhalesi gelir.
2. MİLLİYETÇİLİK:
Şimdi sana Milliyetçilik ideolojisine karşı tutumumuzu anlatmaya çalışacağım:
Bizce Milliyetçilik birkaç çeşittir:
a) ECDAT MİLLİYETÇİLİĞİ:
Milliyetçilikle şeref duyanlar, şayet bununla «Nesillerin izzet ve şeref sahibi olmakta atalarının yollarını tutmalarını, bu yönden atalarının kendilerine örnek olmalarını, ecdadının güzel vasıflarına sımsıkı sarılmalarını ve ondan şeref duymalarını» ileri sürüyorlarsa biz bunu hoş karşılıyoruz.
Bunu teşvik ediyor ve bu fikri kabulleniyoruz.
Zaten günümüzdeki insanları uyarmak için ecdadının
şerefli vasıflarını hatırlatmaktan başka ne gibi vasıtalara başvurabilirizki?.
Belki de Resululah şu hadis-i şerifiyle bu konuya işaret buyurmuştur: «insanlar madenler gibidir.
— 39 —
Cahiliyet devrinde üstün olanlar islâmiyet devrinde de üstünlerdir. Yeter ki, anlayışlı olsunlar...»("')
Görüyorsun ki, islâm Dini, faziletli ve dürüst olan bu tip milliyetçiliğe mani değildir.
b) AKRABA MİLLİYETÇİLİĞİ:
Şayet milliyetçilik ile «kişinin yakınlarına ve mil-letine iyilik etmeyi benimsemesi» kastedilirse bu da doğrudur, yerindedir.
Kim, aralarında büyüdüğü akrabalarını ve milletini başkalarına tercih etmez, akrabaları için elinden geleni yapmaz?..*
c) TEŞKİLAT MİLLİYETÇİLİĞİ:
Milliyetçilikle «hepimizin çalışması, cihad etmesi her cemiyetin kendine düşen vazifeyi yerine getirmesi, ve böylece zafer meydanında birleşmemiz» kaste-diliyorsa; bu fikre biz de katılırız.
(16) Bu hadis-i şerifi, Buhari, Müslim ve imamı Ahmed rivayet etmişlerdir.
40 —
Doğu milletlerini harekete geçirecek, herbirini ordular halinde cihada sevkedecek, sonunda kurtuluş sahasında birleştirecek böyle bir fikir elbette ki, güzeldir.
Bütün bu tip milliyetçilikler hoştur, güzeldir. Ölçümüz olan islâm bunları yasaklamaz. Bizler bunları kabul ediyoruz. Bunların benimsenmesine teşvik ediyoruz.
d) IRKÇI MİLLİYETÇİLİK:
Şayet Milliyetçilikle («kaybolmuş cahiliyet âdetlerini diriltmek, kokmuş hatıraları anmak, yerleşmiş menfaatti medeniyeti silmek, islâm inancından sıyrılıp çıkmak, milliyetçilik iddiasıyle ırkçılık gütmek,») kastediliyorsa, bu, felâkete giden bir milliyetçiliktir.
Birtakım islâm devletleri, bu cehalet milliyetçiliğini kabul etmiş, islâmın her âlemetini ve gayesini yıkmış, hatta Arapça isimleri, harfleri ve kelimeleri kökünden kazımaya çalışmış, kokmuş cahiliyet âdetlerini tekrar diriltmek için uğraşmıştır.
İşte Milliyetçilikte kötü olan tip budur. Bu çeşit milliyetçiliğin sonu vahimdir. Bütün Şark memleketle-
— 41 —
rini düzeltmesi mümkün olmayan bir zarara sürüklemektedir... Bu çeşit milliyetçilik güdenler, ellerindeki servetleri kaybediyorlar. Kendilerini düşürüyorlar. En büyük hususiyetlerini yitiriyorlar. Bu tutumlarıyle, Allah'ın hak Dini olan İslama elbette ki hiçbir zarar veremezler.
Dilersen sen de gel benimle birlikte şu âyeti dinle: «Eğer islâmdan yüz çevirirseniz yerinize sizden başka bir kavim getirir, sonra da onlar sizin benzeriniz olmazlar* İslama sımsıkı sarılırlar.»('7)
e) SALDIRGAN MİLLİYETÇİLİK:
Eğer milliyetçilikle «ırkçılık güdülürse, kendi ırkını yüceltmek için diğer ırkları kurban etmek, izzet ve şerefini yoketmek» istenirse, elbette böyle bir milliyetçilik insanlıktan çok uzaktır.
Nitekim Almanya'da, Nazizm, İtalya'da Faşizm hareketleri ve ırkının diğer ırklardan üstün olduğunu iddia eden benzeri milliyetçilikler, bu tip bir milliyetçilik gütmüşlerdir. Bunun mânâsı, insan cinsinin birtakım batıl inançlar uğrunda birbirini kesip yoketmesi demektir.
07) Muhammed (Kıtal) Suresi: 38 -_ 42 -
f) İSLÂM ÜMMETİNİN DAYANDIĞI İKİ ESAS:
— Bütün insanlar Hz. Âdem'den gelmişlerdir. Bu sebeple bütün insanlar eşittir.
— İnsanlar birbirlerinden ancak çalışmakla ve takva ile üstün olabilirler.
Müslüman Kardeşler «düşmanlık güden milliyetçiliği» reddederler. Biz ne Fir'avunculuk, ne Arapçılık ne Fenikecilik ne de Suriyecilik güderiz.
Biz Müslüman Kardeşler, insanlara hayrı öğreten, en mükemmel mürşit olan Resulullah (S.A.V.)'m mübarek kelâmına iman ederiz.
Bakın Resulullah bu çeşit milliyetçilikleri nasıl tanıtıyor: «Şüphesiz ki, Allah sizlerden cahiJiyet devri gururlarını, babalarla övünmeyi kaldırmıştır. Bütün insanlar Hz. Âdem'in neslindendir. Hz. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arabın Arab olmayana üstünlüğü ancak takva iledir.» (Tirmizi).
Bu hadis-i şerif ne muazzam, ne güzel, ne üstündür!
Bütün insanlar Hz. Âdem'den gelir. Bunun içindir ki, hepsi eşittir. İnsanlar ancak amelleriyle birbirlerin-
43
den üstün olurlar. Onlara düşen, hayırlı şeylerde yarışa girmektir.
işte, sarsılmaz iki esas!.. Şayet insanlık bunlar üzerine kurulsa beşeriyet semâlara kadar yükselir. 1) insanlar, Hz. Adem'den geldikleri için kardeştirler. Öyleyse birbirleriyle yardımlaşmaları birbirleriyle barışmaları, birbirlerine merhamet etmeleri, birbirlerine hayrı göstermeleri gerekir.
2) üstünlük, sarf edilen gayrete göredir. Öyle ise insanlığı yüceltmek için herkesin kendi sahasında çalışması icab eder.
Acaba insanlığı yüceltmek isteyen bu islâmî esaslardan başka hangi nizâmlar bunların derecesine ere-bilir? Hangi terbiye bu islâmî terbiyeden daha üstür> olabilir?
g) HER MİLLETİN KENDİNE AİT HUSUSİYETLERİ VARDIR:
Bununla beraber her milletin kendine ait birtakım-hususiyetleri bulunduğunu, ahlâkî meziyetleri olduğunu inkâr etmiyoruz. Her milletin az-çok fazilet ve ahlâklar* nasibi olduğunu biliyoruz.
44
Keza fazilet ve ahlâkta birbirlerinden üstün olduklarını da biliyoruz. Arapların da bu meyanda büyük bir nasipleri olduğuna inanıyoruz. Fakat hiçbir zaman bu meziyet, bu hususiyet başkalarına saldırmak için bir vasıta yapılmamalıdır. Bilâkis herkes meziyetini insanlığı kalkındırmak ve islâm nîmetine kavuşturmak için kullanmalıdır. Bu mefhumu Resulullah (S.A.V.) m Sahabesinden meydana gelmiş o islâm ordusundan daha iyi, hiçbir kimse anlayamamıştır.
— Burada bir mevzuyu bırakıp diğerine geçtim. Mevzu bunu icap ettirmişti. Fazla uzatmak istemiyorum. Önce anlattığım mevzuya dönmek istiyorum.—
h) AKİDE RABITASI : (İnanç Bağı)
iyi bilinmelidir ki, Müslüman Kardeşler kendilerine karşı insanları iki kısımda incelerler.
Birinci kısım: Müslüman kardeşlerin iman ettikleri Allah'ın dinine, kitabına, peygamberine ve peygamberinin getirdiklerine, iman edenlerdir...
Bu kısmı, bizlere, en mukaddes bir bağ olan, inanç rabıtası bağlar. Bizce inanç bağı kan ve vatan bağından daha mukaddestir. Bu inançta olanlar sevdiğimiz, kendileri için çalıştığımız, mukaddesatını müdafaa ettiğimiz, (nerede olursa olsunlar, hangi ırktan
_ 45 —
gelirse gelsinler) can ve mallarımızı kendileri için feda ettiğimiz akrabalarımız ve milletimizdir.
ikinci kısım: Kendileriyle inanç bağımsız bulunmayanlardır. Bu tip insanlar, bize değmedikçe biz de onlara değmeyiz. Bize düşmanlık yapmadıkça kendileri için iyilik temenni ederiz.
Keza bunlarla da aramızda Hakka davet etme iliş* kişi bulunmaktadır. Bize düşen onları da bizim inandığımız davaya çağırmaktır. Çünkü bütün insanlığın iyiliği ancak bundadır, islâm dininin çiğdizi yolda yürüyerek davamızın başarısı için çalışmaktır.
Şayet bize karşı gelirlerse, saldırganların düşmanlığı en güzel ne ile önlenebiliyorsa onların düşmanlığını o güzel yolla önleriz.
Çok iyi belirttiğimiz bu fikirlere dair Kur'an-ı Kerimden delil istersen şu âyetleri oku ve düşün:
«Mü'minler ancak kardeştir, öyle ise iki kardeşinizin arasını ıslah
«Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan sizi memleketinizden çıkarmayanlara iyilikte bulunmanızı ve âdil
!18) Hûcûrst Suresi: 10
— 46 —
davranmanızı yasaklamaz. Doğrusu Allah âdil olanlart sever.» ('»)
«Allah yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar.»(-•)
Zannedersem bu izahtan sonra, bütün davalara karşı Müslüman Kardeşlerin davasının ne tutumda olduğunu hiçbir şüphe kalmaksızın öğrenmiş oldunuz.
III — DİNİ İHTİLAFLARA DAİR MÜSLÜMAN KARDEŞLERİN GÖRÜŞÜ
1. BİRLEŞELİM-— AYRILMAYALIM:
Müslüman Kardeşlerin davası umumî bir davadır. Belirli bir zümreye mensup değildir, insanlar arasında görülen belirli bir görüşe dayanmaz.
Müslüman kardeşlerin davası, dinin esasına ve cevherine yöneliktir. Temennimiz odur ki, çalışmamız daha faydalı olsun, semeremiz daha büyük olsun. Sütün hakikatcılar birleşsin, fikirler birlikte hareket etsin.
(19) Mümtehine Suresi: 8
(20) Mümtehine Suresi: 9
— 47 —
Müslüman Kardeşlerin davası tertemiz, bembeyaz, nurlu bir davadır. Nerede olursa olsun. Haktan ayrılmaz. Birleşmeyi sever. Ayrılmadan hoşlanmaz. Müslümanların uğradıkları en büyük belâ, bölünmeleri ve ihtilâfa düşmeleridir.
Müslümanların zafere kavuşmaların esasını ise birlik ve beraberlik ve birbirini sevme teşkil eder. «Sonradan gelen müslümanlar ancak evvelki müslümanların ıslah oldukları vasıta ile ıslah olurlar.»
Bu, değişmez bir kaidedir. Ve her müslümanca malum olan bir gayedir. Hepimizin kalbinde yerleşmiş bir imandır. Bütün insanları O'na davet ederiz.
2. BUNUNLA BERABER İHTİLAF ZARURİDİR:
Dinin teferruatında ihtilâfın olabileceğini kabul ediyoruz, ihtilafı icab ettiren sebepleri kısaca şöylece sıralayabiliriz:
a) Akılların farklıhğı: insan akılları, hükümleri çıkarma, delilleri idrâk etme, mânâların derinliğine inme, hakikatları birbirine bağlama bakımından birbirlerinden farklıdır. Din, âyetler, hadisler ve nasslardan ibarettir. Bunları dil çerçevesinde akıllar tefsir eder. insan-
— 48 —
lar bu hususta birbirlerinden son derece farklı olduk-Jarı için ihtilaf normaldir.
b) ilmi Seviye: Bazılarının bildiğin! diğer kimseler bilmeyebilir. Onların bildiklerini de ötekileri bilme miş olabilir. Ebû Ca'fer, imam Malik'ten bütün müs-lümanları aynı görüşte birleştirmeyi sorduğunda imam Malik'in ona cevabı şu olmuştur: «Resulullah'ın Sahabeleri islâm beldelerine dağılmışlardır. Herkesin kendine ait ilmî mevcuttur. Şayet insanları tek bir görüşte toplamaya zorlarsan fitneye sebep olursun.»
c) Cemiyetlerin değişik oluşu: Bir hususu tatbik etme cemiyetten cemiyete değişebilir. Meselâ: imam Şafii Irak'ta verdiği fetvasından Mısır'da dönmüş, her iki fetvasında da hakikati araştırmış, ikna olduğu ilâ fetva vermiştir.
d) Hadis râvilerine itimad derecesi: Bir ravi şu imam tarafından güvenilir, dolayısiyle imam ondan rahatça hadiseleri alır; diğer imama göre ise aynı ravi güvenilir olmayabilir.
e) Delillerin takdiri: Meselâ; bir müetehide göre Sahabe-i Kiramın ameli, haber-i ahada tercih edildiği
— Risaleler 3F : 4
halde diğer müctehid haber-i ahadı daha kuvvetli bir delil sayar.
Kısaca: Teferruat hakkında birlik ve beraberlik hemen hemen mümkün değildir. Bütün bu sebeplerden dolayı dinî meselelerin bir dalında tam birleşme beklemenin imkânsız olduğuna inanıyoruz.
Çünkü bu, dinin asıl gayesine uygun değildir. Zira Allahü Tealâ islâm dininin kıyamete kadar baki olmasını, her zaman ve her yer için müsait olmasını dilemiştir. Bunun içindir ki, islâm dini kolaydır, elâstikî dir. islâm Dininde donukluk ve zorluk yoktur.
2. FİKRİMİZE ORTAK OLMAYANLARDAN ÖZÜR DİLERİZ:
Bazı (küçük) fer'î meseleler hakkında bize muhalif olanlardan özür dileriz. Aramızdaki bu basit ihtilâfın tiıçbir zaman birbirimizi sevmeye, birbirimizle yardımlaşmaya, aramızdaki kalbî irtibata mani olmayacağına inanıyoruz.
Çünkü hepimiz geniş islâm çatısı altında yaşıyo ruz. Hepimiz de müslümanız. Mutmain olduğumuz hususu kabul ederiz. Kendimiz için neyi seviyorsak, müs-lüman kardeşlerimiz için de aynı şeyleri severiz.
Öyleyse nedir bu ihtilaf? Bizim görüşlerimiz onlar-
1
ca ve onların görüşü bizce inceleme mevzuu niçin olmasın? Anlaşmamız icab ediyorsa niçin tam bir dostluk içinde anlaşmıyoruz?
Peygamberimizin Sahabeleri bile bazı mevzularda fetva verirken ihtilaf ediyorlardı. Fakat bu ihtilaf hiçbir zaman onları birbirlerinden ayırmamış aralarındaki rabıtayı kesmemiş, birbirlerini sevmelerine mani olmamıştır.
Misal mi istiyorsun? İşte Kureyza kabilesinin bulunduğu yerde ikindi namazının kılınıp kılınmamasına dair aralarında çıkan ihtilâf...
Sahabeler, peygamberimize en yakın ve hükümlerin delillerini en iyi bilenler oldukları halde ihtilâf ederlerse, artık bizler basit meselelerde ihtilaf yüzünden niçin çekişelim, kavga edelim? Allahü Tealâ'nın, kitabını ve Resulullah'm sünnetini en iyi bilen mezhep imamları bile bazı meselelerde ihtilâf etmişlerdir. Şu halde bizim de ihtilâf etmemiz mümkündür.
Şu da bilinmelidir ki: Eskiden insanlar ihtilâf ettiklerinde halifeye veya vekili olan valisine başvuruyorlardı. Halifş veya vekili insanlar arasındaki bu ihtilafı ortadan kaldıran kesin hükmünü veriyordu.
Fakat bugün halife bulunmadığından müslüman-ların bir hakirdi bulmaları, ihtilâflarını ona arzetmeleri
50 —
— 51 —
gerekir. Çünkü halledilmeyen ihtilaf, anlaşamayan tarafları daha da büyük ihtilaflara sürükler.
Müslüman Kardeşler, bütün bu hususları bilmektedirler. Bunun için kendilerine muharlif olanlara karşı en yumuşak davrananlardır. Herkesin kendine göre ilmi olduğuna ve her davada hem hak, hem de bâtıl taraflar olabileceğine inanırlar.
Müslüman kardeşler Hakk'ı arar ve O'nu kabul ederler. Kendilerine karşı olanları yumuşaklıkla ikna et-meye çalışırlar. Eğer ikna olurlarsa mesele yoktur, ikna olmazlarsa yine de, müslüman olmaları dolayısiy-le, kardeşlerimizdir. Allah'tan hem bizler hem de onlar için yardım niyaz ederiz.
4. KÖTÜLÜĞE KARŞI SAVAŞIN:
Müslüman kardeşler, İslâm Dini için en büyük teh like arzeden bir takım içtimaî hususların varlığına inanırlar. Bütün müslüman dava adamlarının, dini esasları tehdit edecek ve bizleri yanlışlığa sevk edecek kötü-lükleer karşı ittifak edip savaşmaları icabeder.
işte, dinin fer'i meselelerinde bizimle ihtilaf edenlere karşt görüşümüz, kısaca şudur: «ihtilaf edilebileceğine, inanıyoruz. Belirli bir görüşe taassubu sevmeyiz.
— 52 —
Hakk'a kavuşmaya çalışırız, insanları da en yumuşak yollarla Hakk'a sevkederiz.»
IV — İLÂCA KOŞALIM!.. 1 — TEŞHİS:
Ey kardeşim!.. Milletler, güçlülük, zayıflık, gençlik, ihtiyarlık, sıhhatlilik ve hastalık bakımından tamamen insanlar gibidir.
Fert kuvvetli, sıhhatli, sağ-salim iken bir de bakarsın hastalığa tutulmuş, acılar kendini çökertmiş, durmadan şikâyetler içinde inliyor.
Bu halde iken, hastalığın ne ^olduğunu anlayan, teşhis koyabilen, ilâcın ne olduğunu bilen çok mahir bir doktor gelir, o hastayı samimî bir tarzda tedavi altına alır. Bir de ne görürsün; aynı hasta yeniden kuvvetlenmiş, sıhhatine kavuşmuş, hatta tedaviden sonra eski halinden daha iyi olmuştur.
Aynı bu misali milletler hakkında da söyleyebili-riz. Milletler de kendini çökerten, bünyesine işleyen elîm hadiselere maruz kalır. Bu halde devam ederken zayıflar, çöker.. Böylece açgözlülerin saldırısına maruz
— 53 --
kalır, yağmacıların hücumlarına uğrar. Kendini müdafaadan âciz kalır.
Bu hale düşmüş bir ümmetin tedavisi şu üç şeyin birleşmesiyle mümkün oİur: Onu yıpratan hastalığın teşhisi, verilecek ilâcın acısına tahammül ve tedavi edecek mahir bir doktorun mevcud olmasıdır. Allah (C.C.) o doktor vasıtasıyle şifasını versin.
2 — MÜSLÜMANLARIN YAKALANDIĞI HASTALIKLAR:
Tecrübeler ve hadiseler bizlere öğretti ki; Doğu milletlerinin hastalıkları çok çeşitlidir. Bu milletler bütün hayat dallarında muhtelif hastalıklara yakalanmışlardır.
a) Siyasette: Doğu milletleri, politika açısından «düşmanları tarafından işgal edilme» hastalığına, kendi öz evlâtları tarafından ise «partizanlık, bölücülük, kavga, anarşi» hastalığına yakalanmışlardır.
b) Ekonomide: Doğu milletleri, iktisadî sahada «faizin herkes arasında yayılması hastalığına ve yabancı şirketlerin memleketlerinin gelir kaynaklarını istilâ et meleri» hastalığına tutulmuşlardır.
— 54 —
c) İdeolojide: Doğu milletleri fikri alanda anarşiye, yıkıcılığa, inanç ve ahlâkını kökünden kazıyan inkarcılık hastalığına düçâr olmuşlardır.
d) içtimai Sahada: Doğu milletleri içtimaî alanda da birçok hastalıklara yakalanmışlardır. Örf ve âdetlerinden, ahlâk ve faziletlerinden sıyrılıp çıkma hastalığına tutulmuşlardır. Kanını zehirleyen yılanların zehirlemesi gibi her hususunda kendini çökerten batı taklitçiliği hastalığına kapılmışlardır.
Suçluları cezalandıramayan, saldırganları terbiye edemiyen, zâlimi zulmünden, atrköyâmıyan, beşerî kanunları kabul etme hastalığına tutulmuşlardır. Bu beşe rî hukuk hiçbir gün ilâhî kanunların yerini tutamamıştır. Zira ilâhî kanunları, bütün mevcudatın yaratıcısı, bütün varlıkların sahibi* ve bütün nefislerin terbiyecisi Ce-nâb-ı Hak göndermiştir. Elbette ki, beşerî kanunlar ilâ hî kanunlar yanında hiç kalacaktır.
e) Maarifte: Doğu milletleri eğitim sahasında da istikbalinin teminatı, geleceğinin büyükleri olan genç nesli yetiştirmeme, hakikî bilgiler vermeme hastalığına kapılmışlardır.
f) Psikolojik açıdan: Doğu milletleri psikolojik yönden de öldürücü ümitsizlik, rüsvay edici korkaklık,
_ 55 —
rezil edici zillet, yaygın kadınlaşma, haddinden fazla cimrilik ve boş gururlanma hastalıklarına yakalanmışlardır.
Bu hastalıklar, Müslümanların elini kolunu bağlamış, milleti mücahidlerin safından çıkarmış ve oynayıp eğlenenlere kuyruk etmiştir.
Bütün bu hastalıklar biraraya gelerek bir ümmete son gücüyle saldırırsa artık o ümmetten ne beklenir?
Bir yandan sömürgecilik, partizanlık, faizcilik, yabancı milletlerin sömürüsü; diğer yandan inkarcılık, her şeyi helâl görme, eğitim zayıflığı, kanun anarşisi, ümitsizlik, cimrilik, kadınlaşma, korkaklık, aşırı derecede düşmana hayranlık, hatta düşmanını en fena âdetlerinde bile taklit etme... vs. Doğu milletlerini perişan etmiştir. Bu hastalıklardan tek biri kuvvetli bir milleti öldürmek için kâfidir. Artık hep birlikte saldırdıkları bir islâm ümmetinin hali neye varır?., düşün!..
Eğer düşmanlarının çeşitli tuzaklarına maruz kalan bu doğu milletlerinde, asalet, karşı koyma gücü, mukavemet ve şiddetli azim olmasaydı; bu milletlerin yeryüzünde eserleri bile kalmazdı, tamamen yok olurlardı.
Fakat ne Allah (C.C.) ne de mü'minler asla bunu kabul etmezler...
işte muhterem kardeşim!.. Müslüman Kardeşlerin islâm Milletinde teşhis ettikleri hastalıklar bunlardır. Müslüman Kardeşlerin müslümanları şerrinden kurtarmak istedikleri hastalıklar bunlardır. Böylece, müslü-manlar, kaybettikleri sıhhat ve kuvvete tekrar kavuşacaklardır.
3. ÜMİT VE HİS:
Bu hastalıkları tedavi edecek vasıtayı anlatmadan önce şunları bilmeni istiyorum:
Bizler, hiçbir zaman ümitsiz değiliz. Kendimize güveniyoruz. Çok hayırlı şeyler ürjnit ediyoruz. Başarıya ulaşmamız için tek mani olarak ümitsizliği kabul ediyoruz, ümidimiz kuvvetleşirse inşallah çok hayırlı şeylere muvaffak olacağız.
Bunun içindir ki, —Allah'a hamdolsun— hiçbir zaman ümitsizlik kalbimize girmez. Karamsarların ümitsizliğine rağmen muhitimizdeki her şey biz£ ümidi aşılıyor. Başarıya ereceğimizi müjdeliyor.
Şu misali dinlersen bize hak vereceksin. Bir hastayı ziyarete gider de onun konuşurken sesinin kesilmesini, hareket ederken birden durmasını gördüğünde sonunun yakın olduğunu, ilâcının az olduğunu, şifasını bulmadığını anlarsın.
__ 57 __
Bunun aksi olarak hiçbir şey konuşmazken söylemeye başlarsa, hareket etmezken, deprenmeye başlarsa şifaya kavuşacağının yakın olduğunu, sıhhat ve afiyete doğru yol aldığını idrak edersin.
Bu Doğu milletleri de öyle devirler yaşadılar ki, be-zinceye kadar donuk kaldılar. Bıkıncaya kadar hareket etmediler. Fakat bugün hayatın her sahasında umumî bir uyanışla harekete geçmiş bulunuyorlar. Bu milletler fışkıran hislerle yanıp kavruluyor.
Eğer eline-koluna vurulan kelepçeler ağır olmasa, eğitim ve terbiyede anarşi hâkim olmasa, müslümanla-rın bu uyanıklığı çok üstün neticeler meydana getirecektir. Fakat bu zincirler hayat boyunca devam etmeyecektir. Çünkü bir halden diğer hale geçme zamanının tabiî seyridir. Gözünü açıp yumuncaya kadar Allah (C.C.) bir hali diğer bir hale çevirir. Şaşkın adamın şaşkınlığı da devam etmeyecektir. Elbetteki bu şaşkınlık ve hayretten sonra doğruyu bulacaktır. Anarşiden sonra huzur gelecektir.
«Eninde sonunda emir Allah'ındır.»('')
Bunun için asla ümitsiz değiliz. Çünkü Allah Tea-lânın âyetleri. Peygamberimiz (S.A.V.)'in hadisleri ve
(21) Rûm Suresi: 4
58 —
Allah'ın milletleri terbiye ve takviye etme «sünnet-i ilâ-hiyesi» elimizde mevcuttur, henüz yok olmamıştır.
Bütün bunlar bizi geniş amel sahibi/olmaya sev-ketmektedir. Hakiki kalkınma yolunu göstermektedir. Müslümanlar da dinini öğrense bu hakikatleri bileceklerdir.
Kur'an-ı Kerimin sürelerinden biri olan Kasas Süresinin başını okursan Hak ile Batılın nasıl savaştığını, nihayet hakkın zafere kavuştuğunu görürsün:
«Tâ sin mîn... Bunlar apaçık kitabın ayetleridir. Musa ile Fir'avunun haberlerinden, donru olarak, iman eden bir kavim için sana anlatacağız. Gerçekten Fir'avun, yeryüzünde şımardı son derece gaddar oldu. Halkını gruplara ayırdı. İçlerinden bir zümreyi güçsüz bularak oğullarını boğazlıyor, kızlarını diri bırakıyordu. Çünkü O, bozgunculardan idi... Biz ise istiyorduk ki, güçsüz sayılanlara iyilikte bulunalım. Onları önderler kılalım. Onları vârisler yapalım. Onları yeryüzünde yerleştirelim. Fir'evun'a, Hamân'a ve ikisinin askerlerine çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.»!--)
(22) Kasas Suresi: 1-Ş
— 59
Bu âyet-i celîleyi okuduğunda bâtılın-nasıl azdığını, güç ve kuvvetiyle nasıl gururlandığını, azametine nasıl güvendiğini, kendini takip eden Hakkın gözünden nasıl gafil olduğunu, elde ettiği şeylerle nasıl zevk ü sefaya düştüğünü, nihayet Allah'ın şiddetli azabına mâruz kaldığını görürsün.
Allah'ın yüce iradesi mazlumlara yardım eder. Hakkı çiğnenen zayıfların elinden tutar. Böylece bâtıl temelinden çöker. Hak yerleşir, kökleşir. Hakikatçılar zafere erer, galib gelir.
Bu âyet-i celîle ve benzerlerini gördükten sonra Allah'a, Resulüne ve Kitabına iman eden mü'min milletler için ümitsiz olmaya bir sebeb yoktur. Acaba Müslümanlar Allah'ın kitabını ne zaman anlayacaklar?
Ey kardeşim!.. Allah'ın Hak Dini olan İslâm Dininde zikredilen bu hakikatleri bildiğimiz için bütün zorluklara rağmen Allah'ın müslüman milletlere yardım edeceğinden ümid kesmedik.
Bizler bu ümid ışığı altında ciddiyetle çalışıyoruz. Yardım Allah'tandır!
— 60 —
Mü'mİRİerin bu hastalıklarını tedavi edecek vasıtalar ise, Müslüman Kardeşlerce şu üç esasta özetlenebilir: !
\
1 — Doğru Metod : Müslüman Kardeşler bu metodu Allah'ın kitabında, Resulullah'ın (S.A.V.) Sünnetinde ve İslâmî Hükümlerde bulmaktadırlar.
Müslümanlar, islâmın hükümlerini iftira ve uydurmalardan uzak tutarak okuyup öğrenirler ve İslâmı genişçe idrak ederlerse en doğru metodu elde etmiş olurlar.
2 — imanlı ve Çalışkan Kişiler : İslâmî hükümleri tatbik etmek için mü'min ve çalışkan kişilere muhtaç olunduğu için, biz Müslüman Kardeşler, Allah'ın dininden anladığımız hükümleri —hiçbir taviz vermeksizin— tatbik etmeyi taahhüt ettik. Allah'a hamdolsun islâmî hükümlere iman ediyoruz. Gayemize ulaşacağımıza inanıyoruz. Allah için çalıştığımız müddetçe Allah'ın bizi destekleyeceğinden asla şüphe etmiyoruz. Resukjllah'ın çizdiği yoldan gidiyoruz.
3 — Güvenilir ve Azimli Lider:
Elhamdülillah müslüman kardeşler bu lideri de bulmuşlardır. Onun sözünden çıkmazlar. Onun bayrağı altında çalışırlar.
— 61 —
Muhterem Kardeşim!..
Davamızın hülâsasını sana anlattım. Kıssadan hisse al ve şunu iyi bil ki bu rüyaların Yusuf'u sensin... Bu hedeflerin adamı sensin. Eğer davamızı beğenirsen-elini elimize ver. Bu yolda birlikte çalışalım. Bizi de seni de muvaffakiyete erdiren Allah'tır.
Allah bize yeter. 0 ne güzel vekildir. O ne güzet mevlâdır. O ne güzel yardımcıdır! Allahü Ekber!.. Ve lillâhil hamd!..
-~ K?
İ N S A N L A R I
NEY E D A V E T
EDİ Y O R U Z?
MUKADDİME
Birçok insanlara çeşitli mevzuları anlatırsın. Her şeyi açıkladığını, kapalı bir şey bırakmadığını zannedersin. Dinleyicileri aydınlattığını, onlara aktarmak istediğin hakikatleri tamamen tebliğ ettiğini sanarsın.
Biraz sonra milletin senden hiçbir şey anlamadığını, sözünü idrâk etmediğini anlayınca büyük bir hay-.ete düşersin. Bunu bizzat kendim birkaç yerde müşahede ettim. Zannedersem bunun sırrı şu iki şeyden biri olacaktır.
1 — Ya dinleyenle konuşanın ölçüleri tamamen ayrıdır. Dolayısıyle anlayış ve idrâkler de değişiktir.
2 — Yahut konuşulan söz aslında kapalı ve muğlaktır. Her ne kadar konuşan açık ve vazıh olduğunu zannetse de...
6b —
Risaleler 3 F
1. ÖLÇÜMÜZ KUR'ANDIR.
Bu kısımda, Müslüman Kardeşlerin davalarının mahiyetini, gayesini, metodunu ve vâsıtalarını açıkça izah etmeye çalışacağım.
Fakat bunları açıklarken terazimiz, mi'yarımız ve ölçümüz Allah'ın kitabı olacaktır. Onun feyzinden ilham alacağız. Onun denizinden istifade edeceğiz. 0-nun hükmüne döneceğiz. Öyle sanıyorum ki, hiçbir müs-lüman bu hususta'bize muhalif olmayacaktır.
Ey İslâm Milleti! Kur'an-ı Kerim, her şeyi içine alan, toplayan bir kitaptır. Kur'an'da hem imanî meselelerin esası, hem içtimaî mevzuların temeli, hem bütün dünyevî kanunların faideli tarafları, hem de pek mühim emir ve nehiyler yer almaktadır.
Acaba müslümanlar Kur'an'la amel ediyorlar mı? AJlah'ın bize bildirdiği iman esaslarına tam mânâsıyle iman ediyorlar mı? insanlara açıkladığı maksat ve gayeleri iyice anlıyorlar mı? Hayatî meselelerinde, tasarruflarında Allahü Tealâ'nın içtimaî nizâmını tatbik ediyorlar mı?
Bu suallere karşı «Evet» cevabını verebiliyorsak hep birlikte gayeye ulaşmış olduğumuzu söyleyebiliriz. Şayet cevabımız «Hayır» olur, müslümanların Kur'an'-
— 66 —
dan uzak kaldıklarını, onun emirle söylersek, hepimizin vasifesi Kur'i olacaktır.
ini ihmal ettiklerini n-ı Kerime dönmek
2. KUR'AN'DA HAYATIN GAYESİ:
Kur'an-ı Kerim, hayatın asıl gayesini beyan buyurmuş ve tahdit etmiştir. Kur'an-ı Kerim, yaşamanın gayesini insanların anlayışlarına göre sınıflandırmıştır.
a) Bir kısım insanlar hayatın sadece yeme-içme ve eğlenmeden ibaret olduğunu zannederler.
«İnkar edenler zevkle yaşarlar, hayvanlar gibi yerler. Halbuki ateştir onların yeri.»(-f)
b) Kur'an-ı Kerim diğer bir kısım insanların yasama nedeninin sadece süs ve ziynet, geçici servet olduğunu şöyle anlatır:
«Kadınlar, oğullar, kantar kantar altın ve gümüşler, nişan vurulmuş atlar, büyükbaş hayvanlar ve tarlalar gibi nefsin sevdiği şehevî şeyler, insanlar için süslenip hoş görüldü. Bunlar dünya hayatının gelip-gecici
(23) Muhammed Suresi: 12
67 —
mallarıdır. Oysa Allah katında varılacak güzel bir yer vardır.»{M)
c) Kur'an-ı Kerim, birtakım insanların da dünyada fitne ve fesat çıkarma, kötü ve fena şeyleri yaymaktan başka bir maksatları olmadığını şöyle beyan etmiştir:
«İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider ve kalbinde olana Allah'ı şahit tutar. Halbuki O, düşmanların en yamanıdır. Ve O, yanından ayrılınca yeryüzünde fesat çıkarmaya, mahsûlü ve nesli kökünden kurutmaya çalışır. Allah fesad» sevmez.» (2J)
d) Dünya hayatında birtakım insanların gayesi işte budur. Allah mü'minleri bu adi, basit gayelerden uzaklaştırmış, mü'minlere daha yüce bir vazife vermiş, onlara daha üstün bir vecîbe yüklemiştir. Bu da insanlığı Hakka kavuşturma. Hayra irşad ve bütün dünyayı islâm güneşi ile aydmlatma vazifesidir.
Bu hakikati şu âyet-i celilede görürüz: «Ey iman edenler!.. Rükû' edin. Secdeye varın. Rabbinize kulluk
(24) Âl-i imran Suresi: 14
(25) Bakara Suresi: 204-205
— 68 —
edin. Ve iyilik yapın ki, kurtuluşa eresiniz. Allah yolunda hakkıyle cihad edin. O sizi seçmiş ve babanız ibrahim'in yolu olan hak dinde sizin için bir "zorluk yaratmamıştır. Daha önce Peygamberin size şahid olmaları, sizin de insanlara şahid olmanız için size müslüman adını veren O'dur. Şu halde namaz kılın. Zekât verin ve Allah'a sarılın. O dur sizin sahibiniz. Ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır!..»(-fi)
Bunun mânâsı şudur: Kur'an-ı Kerim, bütün müs-lümanları âciz ve zavallı beşeriyet için vâsî olarak tayin etmiştir. Bu faziletli vesayeti yerine getirmek için dünyaya hâkim olmaları hakkını vermiştir. Şu halde insanlığa vâsi olma hakkı batılıların değil, bizimdir. Maddiyatçı, materyalist medeniyetin değil, islâm medeniye tinin hakkıdır.
3. MÜSLÜMANLARIN VESAYETİ FEDAKÂRLIKTIR:
Müslümanların vesayeti istifade etmek için değil, vesayet altına alınan insanlığın yolunda kendini feda etmek içindir.
(26) Hacc Suresi: 77-78
69 —
Allahü Tealâ müminlerin bu gaye uğrunda canlarını ve mallarını Allah'a adadıklarını, vesayet için hiçbir faide beklemediklerini, kendilerini sadece islâm davasının başarıya ulaşmasına ve insanların kalbine yerleşmesine vakfettiklerini beyan buyurmuştur.
«Şüphesiz ki, Allah mü'minlerin canlarını mallarını cennet mukabilinde satın alır.»(-~)
Bunun içindir ki müslüman, kurban olmasının mü-kâfaatı olan âhiretini kazanmak için dünyasını feda eder. Yine bu sebepledir ki, müslüman fatihler, tam mânâsıyle birer hoca, birer üstad idiler.
Müslüman fatihler merhametli, şefkatli himmetli ve feyiz dolu önderler idi. islâmî fütuhatlar, insanları aydınlatmak, onlara doğru yolu göstermek, onları yetiştirmek ve medeniyete kavuşturmak için yapılıyordu.
Batılı emperyalistlerin günümüzde yaptıkları sömürgecilik bu güzel duygulardan çok uzaktır.
4. BU GAYEYİ İDRAK EDEBİLİYOR MUYUZ? Allah hakkı için söyle, bugünkü müslümanlar Rab-
(27) Tevbe Suresi ayet: 111
_ 70 —
\
lerinin kitabından bunu anlayabilmişler midir? Ruhları maddiyatçılıktan arınmış mıdır? Şehvetlerin ve nefsi arzuların lezzetlerinden temizlenmiş midir?
Âdî meselelerden, basit maksatlardan uzaklaşmış mıdır? Kendilerini, göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'a huzur-u kalble çevirmiş midirler ki, Allah'ın dinini yüceltsinler? Yolunda cihad etsinler? Dinini yaysınlar, şeriatını himaye etsinler?
Yoksa mü'minler şehvetlerinin köleleri, şahsî çıkarlarının esirleri midir? Yoksa bütün gayeleri tatlı lok malar, güzel vasıtalar, süslü elbiseler, tatlı uykular, parlak hanımlar, aldatıcı gösterişler, içi boş unvanlar mıdır, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: «Dinara köle olanın burnu yerde sürüsün. Dirheme köle olanın burnu yerde sürünsün, kadife kumaşa köle olanın bumu yerde sürüsün.» Bu hadis-i şerifi Buhari, ve ibn. Mâce rivayet etmişlerdir.
5. MÜHİM OLAN GAYEDİR:
Gaye, insanı çalışmaya sevkeden yegâne sebep olduğundan, milletimizin ne gibi bir gaye peşinde koştuğu da belirsiz ve tenakuz içerisinde bulunduğundan,
asıl gayenin ne olduğunu açıklamamız ve sınırlarını belirtmemiz gerekiyordu.
Zannedersem bu vazifeyi yaptık. Gayemizin dünyaya hâkim olup insanları hakikate irşad etme, islâm nizâmına kavuşturma olduğuna dair malûmat vermiştik.
6. GAYEMİZİN İLHAM KAYNAĞI:
Müslüman Kardeşlerin insanlara tebliğ etmek istedikleri, müslümanlara anlatmak istedikleri ve tatbik etmek için azimle çalıştıkları bu gayeleri Müslüman Kardeşlerce icad edilmiş değildir. Belki Kur'an-ı Kerimin her âyetinde görünen, Resulullahın her hadis-i şerifinde müşahede edilen ve Sahabeyi Kiramın her amelinde zahir olan bir gayedir. Sahabeler, islamı anlamakta ve tatbik etmekte numune-i misallerdi...
Şayet müslümanlar, insanlığı hidayete kavuşturma vazifesini kabul ederlerse, hakikî müslüman ve hakik; mü'min olduklarını göstermiş olacaklardır.
Yok, bu kudsî vazifeyi yüklenmekten çekinir, bunda bir zorluk görürlerse aramızda adaletle hükmeden Allah'ın kitabı vardır. Kur'an-ı Kerim bizlerle islâmî vazi-
— 72 —
lelerinden kaçan müslümanlar arasında hükmedecek, ya bizi ya da onları haklı çıkaracaktır.
«Rabbimiz!.. Bizimle milletimiz arasında hak ile sen hüküm ver. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.»(-'•)
Burada, mevzu harici bir meseleyi açıklamak isterim:
Bütün kalbimizle sevdiğimiz bazı kardeşlerimiz: «Müslüman Kardeşler bu malı-mülkü nereden buluyorlar?» diye soruyorlar.
Evvelâ bu kardeşlerimize karşı ne derece samimî olduğumuzu belirtmek isterim. Biz bu kardeşlerimizi canımızdan çok severiz. Bunların dünya ve âhiret men-faatları için malımızı, canımızı feda ederiz. Bunlar için çoluk-çocuğumuzdan, aile efradımızdan uzak kalıyoruz.
Bu suali bize tevcih eden kardeşlerimiz, müslüman kardeşlerin çeşitli şubelerine gitsinler. Onların, insanlar uyurken uyumadıklarını, herkes rahata çekilmişken çalıştıklarını, işinden-gücünden sonra yarı gecelere ka dar islâm için düşündüklerini ve gayret sarfettiklerinı görsünler. Bütün ayı böyle geçirip ayın sonunda kazandığı gelirini dâvasına sarfettiğini, malını gayesine hizmetçi kıldığını, lisan-ı halinin gaflete dalmış müslü-
(28) Araf Suresi: 89
— 73 —
man milletine: «Ben sizden mükâfat istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir.» dediğini bir bilsinler!..
İçinde yetiştiğimiz şu millete yapmış olduğumuz herhangi bir hizmeti başa kakmak istemeyiz. Böyle bir işden Allaha sığınırız.
Fakat yaptıklarımızı hatırlatmaktan maksadımız, milletimize dâvamızı anlatmak ve davetimizi kabul ettirmektir.
Evet... Müslüman Kardeşleri uzaktan murakabe -eden bu sevgili kardeşlerimiz şunu da soruyorlar: «Müslüman Kardeşler nereden bulup ta bu masrafları yapıyorlar? Bu kadar ilerlemiş bir dâva için yapılan masrafları nereden karşılıyorlar? Halbuki zaman kritik., insanlar cimri.. Kimse bahşiş vermez.»
Onlara cevabımız şu olacaktır: Dinî davaların esa sini, maldan önce iman, gelip geçici değerlerden önce inanç teşkil eder. Hakikî mü'min bulundukça bütün ba şan vasıtaları da bulunacaktır.
Müslüman Kardeşlerin zarurî ihtiyaçlarından ayı.-aıkları, çoluk-çocuklarının nafakasından kestikleri, cö nü gönülden isteyerek dâvaları uğrunda harcadıkları bu mütevazi yardımlarla —Allah'a hamdolsun— büyük muvaffakiyetler elde edilmektedir.
— 74 —
Her şey elinde olan Allah-ü Teâla Müslüman Kardeşlerin bir kuruşuna Din kuruş bereketi verir: \
«Allah faizi eksiltir, yokeder. Sadakaları ise artırır.» (-"»)
«Allah'ın rızasını dileyerek verdiğimiz herhangi bir zekât... İşte bunu verenler sevaplarını kat kat artı-Tanlardır.»!™)
7. SİYASET VE BİZ:
Birtakım insanlar da Müslüman Kardeşler hakkında şöyle derler: «Müslüman Kardeşler siyasi bir kuruluştur, dâvaları siyasi bir dâvadır. Dâvalarının arkasında birtakım gizli maksatlar vardır.»
Bilmiyoruz, ne^amana kadar milletimiz bu çeşit ithamları yapmakta de^am edecek? Tahminler peşinde koşacak, çeşitli adlar takmaktan vazgeçmeyecek? Daha ne zamana kadar kesin olan hakikatları bırakıp birtakım şek ve şüphelerin peşinde koşacak?..
Ey milletimiz!.. Biz sizi hakikate davet ederken sağımızda Kur'an, solumuzda Sünnet bulunuyor. Se-
(29) Bakara Suresi: 276 (30; Rûm Suresi: 39
lef-i Salihin'in numune yaşayışı rehberimizdir. Sizleri İslâmın emirlerine, İslâmın hükümlerine, İslâmın yolu na davet ediyoruz.
Şayet sizleri bu esaslara davet edeni siyasetçi sa-yiyorsanız. Elhamdülillah o taktirde biz en büyük siyasetçiyiz. Şayet davamızı islâm davası kabul etmeyip siyasî bir dava sayarsanız istediğinizi yapın, dilediğinizi söyleyin. Taktığınız adlar, elbette bizlere zarar vermeyecektir. Çünkü gaye açıktır.
Ey milletimiz!.. Kuru laflar sizi hakikatten uzaklaştırmasın, takma isimler sizi gayeden çevirmesin, aldatıcı şeyler esaslara inmenize mani olmasın, islâmda öyle yüce bir siyaset vardır ki, dünya ve âhiretin saadetini temin eder.
İşte bizim siyasetimiz islâmdır. islâmdan başka hiçbir şeyi kabul etmeyiz. Siz de gelin İslama boyun eğin. Başkalarını da ona boyun eğdirin. Böylece dünya ve âhirette azîz ve bahtiyar olursunuz.
«Yakında elbette ki, onun haberini öğreneceksi-
(31) Sâd Suresi: 88
8. MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞIMIZ:
Ey kardeşim!.. Gel beraber bütün ufukları inleten ilâhî sedayı, yeri-göğü dolduran ilâhî nidayı, her mü'minin ruhuna en büyük izzet ve ikramı aşılayan ilâhî kelâmı dinleyelim!..
Bu nidayı Muhammed'ül-Emîn (S.A.V.) şu kâinata tebliğ ettiğinden beri kıyamete kadar bütün yerde-gök-lerde varolan her şey manevî kulağıyle dinler ve ona boyun eğer.
«Şüphesiz ki, Allah iman edenlerin dostudur.»(•-)
Evet kardeşim!.. Rabbinin sana nidası budur! Ey Allah'ım!.. Sana boyun eğeriz. Sana hamdederiz. Med-hinden âciz olduğumuz nimetlerine karşı şükrederiz. Mü'minlerin dostu, ihlâsla çalışanların yardımcısı, mazlumların müdafacısı ancak sensin. Sana sığınan azîz olur. Senin himayene giren muzafferdir.
«Şüphesiz ki, Allah dinine yardım edenlere yardım eder. Doğrusu Allah kuvvetlidir her şeye galibdir.»(fi)
(32) Bakara Suresi: 257
(33) Hacc Suresi: 40
— 76 —
Evet kardeşim!.. Gel beraber Kur'an'ın sesini dileyelim. Âyet-i Celîlelerin tadını alalım. Mukaddes kitabın sahifelerinde izzet ve ikram nimetine erelim:
«Allah iman edenlerin dostudur. Onları zulümat-tan nura çıkarır.>>('4)
«Halbuki mevlânız Allah'tır. Ve O yardımcıların en hayırlısıdır.sp-5)
«Sizin dostunuz sadece Allah, Onun Peygamberi ve namaz kılan, zekât veren, rükû' eden mü'minier-dir.»(3*)
«Çünkü benim dostum kitabı indiren Allah'tır. O iyileri dost edinir.»(!7)
«De ki, Allah'ın bize takdir ettiğinden başka bir şey asla bize erişmez. O bizim Mevlâmızdır. Onun için mü'minier yalnız Allah'a güvenip ona tevekkül etmelidirler.»(Iv)
(34) Bakara Suresi: 257
(35) Âl-i imran Suresi: 150
(36) Maide Suresi: 55
(37) Araf Suresi: 196
(38) Tevbe Suresi: 51
— 78 —
«İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına hiçbir korku yok tur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır.»^39) \
«Bunun sebebi Allah'ın mü'minlerin Mevlâsı olmasıdır. Kâfirlere gelince onların dostu yoktur.»(4«)
Ey kardeşim! Görmüyormusun? Allahü Tealâ seni kendi milleti sayıyor. Sana dost olduğunu bildiriyor. Üzerine izzet ve ikram, feyz ve rahmet akıtıyor.
«İzzet ancak Allah'ın, Peygamberinin ve mü'min-lerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.>>(v')
Cenâb-ı Hak bir hadis-i kudside şöyle buyuruyor: «Kıyamet gününde Allahü Tealâ der ki: Ey Âdemoğlu!.. Ben soyun ne olduğunu beyan ettim. Siz de kendinize göre soylar icad ettiniz. Falan oğlu falan dediniz. Ben de «Allah katında en üstününüz, Allah'tan en çok korkanınızdır,» dedim. Bugün benim anlattığım nesebi yüceltiyorum. Sizin icad ettiğiniz nesebi düşürü-yorum.»
işte muhterem kardeşim!.. Bunun içindir ki. Selefi
[39) Yunus Suresi: 62-63 MC) Muhammed Suresi: 11 41) Muncfikun Suresi: 8
— 79 —
Salihîn, kendilerini Allah'a nisbet etmekle onun kulu olmakla övünmeyi tercih etmişlerdiı. Bütün işlerinin esasını bu üstün gaye teşkil etmektedir.
Selef-i Salihîn birbirlerine şöyle derlerdi: «Beni Allah'ın kulu diye çağır. Çünkü en şerefli ismim odur.» Bir Sahabiye «Baban Temim kabilesinden mi? Yoksa Kays kabilesinden mi?» diye sorulduğunda şöyle cevap verdi: «Babam islâm'dır. Kays veya Temim'le iftihar etseler de benim İslâm'dan başka babam yoktur.»
Daha bundan büyük bir izzet, yüce bir şeref olabilir mi? Ey kardeşim!., insanlar, atalarının yaptıklarında şerefli ve üstün şeyler buldukları için, iftihar edene; ve yeni nesle izzet ve şerefi aşılamak için soyları ile övünürler. Şüphesiz ki, bu her iki maksat ta boştur, manasızdır. Halbuki kendini Allah'a vermen, O'na mensu'o olmakla övünmen en büyük izzet, en büyük şeref ve er. büyük iftihar vesilesidir.
«Çünkü bütün izzet ve şeref yalnız Allah'ındır.»(*-?
Allah'ın kulu olduğunla övünmek seni en yüce mertebelere yükseltecektir. Ruhuna üstünlük duygusunu verecektir. Kendini ilâhî bir varlık, Rabbânî bir
42) Nisa Suresi: 139
âbid kabul etmenden daha üstün daha şerefli daha faziletli ne olabilir?.
Elbette ki, Allahü Tealâ şu kelâmını boşuna değil, önemli bir şey için bizlere buyurmuştur: \
«Fakat kitabı okuyup başkalarına öğrettiğinize göre Rabbinize uyun» (Dini insanlara öğretirken Rabbiniz gibi hikmetle hareket edin)(4')
9. EN BÜYÜK KUVVET KAYNAĞI:
insanın kendini Allah'a vermesinin başka bir meziyeti daha vardır. Bunu ancak kendini Allah'a veren ler hissedebilirler. Evet, bu meziyet imandan daha şümullü olan feyz-i ilahidir. Kalbi ve ruhu mamur eden, kurtuluşa ereceğine güvenmektir. »
Bu ilahi feyze mazhar olan artık kimseden korkmaz. Akidesine saldırmak veya imanını sarsmak için önüne çıkan herhangi bir varlıktan çekinmez.
«Müminler öyle kimselerdir ki, bir takım insanlar kendilerine 'düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar. Onlardan korkmalısınız' dediklerinde bu haber
(43i Âl-i Imran Suresi: 79
— 81 —
"Risaleler 3F : 6
onların imanlarını artırır. Allah bize yeter. O ne güzel mevlâdır, derler.»(")
Allah'a iman eden, onun yardımına güvenen bir kaç müminin o haşmetli ordunun önünde sarsılmadan durmasında, saldırısından çekinmemesinde, eza ve cefasından korkmamasında elbetteki bir sır, bir hikmet
vardı.
Evet... Hakiki mümin ancak Allahtan korkar. Kalbi şu ilahi kelamla dokı olan bir mümin için hangi kuvvet korkunç, olabilir: «Eğer Allah size yardım ederse hiçbir kuvvet size galip gelemez.»(*¦'')
Bizim milliyetçiliğimiz cihanşümuldur.
Kişinin kendini Allah'a vermesinin, Allah'ın kulu olmasıyla iftihar etmesinin cemiyet açısından da büyük bir tesiri vardır. Allah'ın kulu olmakla iftihar eden kişi, bütün milletlerin kardeşliğini kabul eder. Cemaatler arasında yardımlaşmayı ister. Taassuptan ve hatır-gönül bilmemezlikten doğan aç gözlülüğe karşı çıkar, yok olmasına çalışır.
Bu dünyayı zorla Allahın sancağı altına toplaya cak başka ne olabilir?
(44) Âl-i Imran Suresi: 173
(45) Âl-i imran Suresi: 160
— 82 —
10. DÜNÜN HAYALLERİ BUGÜNIJÎİRER HAKİKATTİR:
Müslümanlar bu vecizeyi çok evvelden beri işitiyorlar. Bu kelam bazılarına kapalı olabilir.
Denilebilir ki; «Niye bu adamlar gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyi yazıyorlar. Hayallere dalıp evhama kapılıyorlar.» Bunlara cevabımız şudur:
«Ey din kardeşlerimiz, acele etmeyin. Sabırlı olun. Bugün sizin garip gördüğünüzü, atalarınız çok yakın ve çok açık görüyordu. Ecdadınız gibi olmadıkça cihadınız hiçbir meyve vermeyecektir. Evvelki müslümanlar Kur'an-ı Kerimden aynı bizim sizlere anlatmak istediğimizi anlıyorlardı. işte Müslüman Kardeşlerin, uğrunda feda olmak istedikleri inançları budur.»
«İman edenlerin Allah'ın zikrine ve inen hakka kalblerinin huşu' ile eğilmeleri zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçmişti, kalbleri katılaşmıştı ve onlardan çoğu dinden çıkmışlardı.»^")
(46) Hadid Suresi: 16
— 83 —
Ey müslümanlarl.. Siz de bizim gibi Allah'a kendinizi vermeyi, O'nun kulu olmakla iftihar etmeyi kabul ediyorsanız bu itikadımız bizlere büyük vazifeler yüklemektedir. Bu vazifelerinizi yerine getirin. Bunlar, için durmadan çalışın. Yolunda kurban olun. Acaba bu şekilde hareket edecek misiniz?..
11. MÜSLÜMANIN VAZİFESİ ŞUDUR:
Müslümanın vazifesini Allahü Tealâ tek bir âyet-i celîlede hülâsa etmiştir. Müslümanın dünya hayatında yapacağı vazifeyi öğreten âyet şudur:
«Ey iman edenler!.. Rükû' edin. Secdeye varın. Rabbinize kulluk edin ve iyilik yapın ki, kurtuluşa ere-siniz. Allah yolunda hakkiyle cihad edin. O sizi seçmiş ve babanız ibrahim'in yolu olan Hak Dinde sizin için bir zorluk yaratmamıştır. Daha önce peygamberlerin size şah id olmaları sizin de insanlara şahid olmanız için size müslüman adını veren odur. Şu halde namaz kılın, zekât verin ve Allah'a sarılın. O dur sizin sahibiniz. Ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır.»(ı:)
Bu mübarek kelâm apaçık, gizli olmayan bir'ke-
1
(47) Hacc Suresi: 77-78
lamdır. Allah'a yemin ederim ki, bu ilâhî kelâmın bir tadı, bir lezzeti vardır. Sabah gibi aydındır. Nûr gibi parlaktır. Kulakları doldurur, ister-istemez kalblere nüfuz eder. Bütün müslüman dava adamlarının, dini esasları tehdit edecek ve bizleri yanlışlığa sevk edecek kötülüklere karşı ittifak edip savaşmaları icab eder.
Kur'an-ı Kerim insanların anlayışlarına göre yaşamanın gayesini sınıflandırmıştır.
Acaba müslümanlar bundan önce bu âyet-i celî-leyi dinlemediler mi? Yoksa dinlediler de kalbleri kararmış, vicdanları körelmiş olduğu için anlamadılar mı?
Allah müslümanlara rükû' ve sücûd etmelerini emrediyor, islâmın cevheri, temeli, en büyük şiarı olan namazı kılmalarını istiyor. Allah'a ibâdet edip ona ortak koşmamalarını emrediyor. Ellerinden geldiği kadar hayır işlesinler diyor. Hayrı emrederken dolayısiyle kötülükleri yasaklıyor.
Bu ne kadar az ve öz bir kelâmdır!.. Allahü Tealâ kurtuluşu, felaha ermeyi, necatı bu emirlere bağlıyor, işte her müslümanın ferdî vazifesi budur!.. Bu vazifelerini tek başına da olsa başkalanyle de olsa yapmakla mükelleftir.
— 84 —
85
12. MÜSLÜMANIN İNSANLIĞA KARŞI VAZİFESİ:
Sonra Allahü Tealâ müslümanlara aklî ve mantıkî delillerle insanlara islâmı tebliğ etmeleri suretiyle hakkiyle Allah için cihad etmelerini emretti.
Şayet insanlar inatlarında ısrar eder, zulümlerinde devam ederlerse; delillerle değil; kılıç ve süngülerle harbe gitmeyi emretti.
«Şayet delillere zulmeder, haktan ayrılırlarsa; dünya için sulh yapmaktansa, harbetmek daha iyidir. Hak ancak kuvvetle korunur.
Hakk'ı yerine getirmek için en güvenilir yol kuvvettir. Hak ile kuvvetin yanyana olması ne güzeldir» diyen, gerçekten hikmetli bir söz söylemiştir.
islâm dininde diğer bir farize de islâm dinini yaymak ve islâm mukaddesatını korumak için Allah yolunda cihad etmektir. Allah müslümanlara namazı, orucu, haccı, zekâtı, hayrı işlemeyi, kötülükten kaçınmayı farz kıldığı gibi cihadı da müslümanlara farz kılmıştır. Cihad'ı mecburî bir vazife saymıştır.
Gücü yeten hiçbir kimseye cihad'dan ayrılmaya dair izin vermemiştir. Delil istiyorsan şu âyet-i celîloyi oku:
ı
\
«Savaş kendiniz için kolay olsa da zor olsa da hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda malınızla canlarınızla cihad edin.»(48)
Allahü Tealâ müslümanlan mes'ul tuttuğu bu emirlerin sırrını açıklamış, bu cihad farîzasının hikmetini beyan etmiştir. Mü'minlere bu vazifeyi vermesinin hikmeti: Allah'ın kendilerini seçmesi, insanlar için önderler kılması, onları Şeriatı için liderler kabul etmesi, yeryüzünün halifesi olarak yaratması, İslama davette Resulullah'ın vârisleri saymasıdır.
İslâm Dinini müslümanlar için kolay bir din kılmış, her zamana ve her mekâna uygun yaratmış, bütün dünyanın istekle kabul edeceği ve insanlığın ümitlerini bulabileceği bir din olarak göndermiştir:
«Allah sizi seçmiş ve babanız ibrahim'in yolu olan Hak dinde sizin için bir zorluk yaratmamıştır. Daha önce peygamberin size şahid olması sizin de insanlara şahid olmanız için size müslüman adını veren odur.»(«)
Müslümanların mükellef oldukları içtimaî vazife işte budur. Birlik beraberlik içinde yaşamak, tek güç
(48) Tevbe Suresi: 41
(49) Hacc Suresi: 78
87 —
teşkil etmek, insanlığı sapıklıklardan kurtaran ve doğru yola sevkeden kurtarıcı bir ordu olmaktır.
13. GECELERİ ÂBİD GÜNDÜZLERİ MÜCÂHİD:
Sonra Allahü Tealâ, insanlara, ferdi ve içtimaî mes'uliyetler arasında bulunan sıkı bağları açıklıyor.
Ferdî vazifelerin içtimaî vazifeler için bir vesile olduğunu beyan buyuruyor. Doğru bir inancın her ikisinin esasını teşkil ettiğini bildiriyor.
Böylece «Cemiyet için çalışıyoruz.» iddiasıyla hiçbir kimse ferdî vazifelerini yerine getirmekten uzak kalmasın. Keza «ibâdetle meşgul oluyoruz, Rabbimize bağlıyız.» diye hiçbir kimse, cemiyetle ilgili vazifelerini yerine getirmekten uzak durmasın.
«Aklını kullanan bir millet için Allah'tan daha güzel konuşan kim olabilir?»('8)
Ey müslümanlar! Dünyada vazifeniz, Rabbinize ibadet etmek, ve dininizi yaymak, şeriatınızı korumak için cihad etmektir.
(50) Maide Suresi: 50
— 88 —
Eğer bunları hakkıyle yerine getirirseniz kurtuluşa erersiniz. Şayet sadece bir kısmını yerine getirirseniz veya hepsini ihmal ederseniz size Allahü Tealânın şu âyetini okuyorum:
«Sizi boşuna yarattığımızı ve bize hiç döndürül-meyeceğinizi mi sandınız? Hakiki mülk sahibi olan Allah bundan münezzehtir.» (;j)
Allah'ın seçkin kullarından olan Sahabeler şöyle tavsif edilmişlerdir: «Onlar geceleri âbid gündüzleri mücahiddirler.» Sahabelerden birini geceleyin mihraba çekilmiş, eliyle sakalını tutmuş kıvranıyor, hüzünle ağlıyor: Ev dünya! «Beni değil, başkasını aldat» diyor, görürken; Sabah olup cihad alarmı verilince aynı sahabeyi atının üzerinde meydanları inleten nârâlarıyla kük-reyen bir arslan gibi görürsün.
Aman Allahım!.. Dünya ve âhiret işleri ile maneviyat ne muazzam bir ahenk içinde tanzim ediliyor.
Fakat bu İslâm Dînidir'.. Her şeyin en güzelini ihtiva etmiştir. Hayret edilecek bir şey yoktur.
(51) Mü'minun Suresi: 115-116
— 89 —
14. İSLÂM FÜTUHATI EĞİTİCİ VE ISLAHATÇIDIR:
Evvelki müslümanlar, hakkıyle islâmı anladıkları için Resulullah (S.A.V.)'ın âhirete irtihalrnden son.a yeryüzüne yayılmışlardı. Allah'ın kelâmı kalblerinde, evleri sırtlarında, kılıçları ellerinde, delilleri dillerinde olarak insanları şu üç şeyden birine davet ediyorlardı:
Ya İSLÂM, ya CİZYE, ya da SAVAŞI.. İslâmı kabul eden kardeş olur, müslümanlarm vazife ve haklarını derhal haiz olur. Cizyeyi veren müslümanlarm himayesine sığınır. Müslümanlar onun hakkını, ona verdikleri ahdi korurlar. Bu iki şeyden birini kabul etmeyene karşı Allah'ın zaferine kavuşuncaya kadar cihad ederler: «Allah mutlaka nurunu tamamlayacaktır.»!'-)
Önceki müslümanlar bunu saltanat için yapmamışlardır. Şan-şeref peşinde koşmamışlardır. Evvelki müslümanların şan ve şereften uzak oldukları herkesçe malûmdur. Zira islâm dini bir milleti diğerinin sırtından geçindiren yalancı görünüşleri kökünden kazımıştır.
Müslümanların halifesi kendilerinden ayırd edile-
152) Tevbe Suresi; 32
90 —
mezdi. Halife, müslümanlardan herhangi biri için takdir edilen mal ve ganimet kadar bir maaş alırdı. Halife, müslümanlarm ne en üstünü ne de en düşüğü sayılırdı.
Halifeyi diğer müslümanlardan ayırabilecek hususiyet ancak imanının kuvvetli oluşu, ilminin üstün oluşu idi.
Selef-i Salihîn dünya serveti için de cihad etmiyorlardı. Zira açlıklarını yokeden bir parça ekmsk, susuzluklarını gideren bir avuç su onlarca yeterli idi. Oruca devam ederler, açlığı tokluktan daha fazla severlerdi. Onların elbiseleri vücutlarını kapayacak kadardı. Çünkü mukaddes kitapları olan Kur'an-ı Kerim onlara şöyle nida ediyordu:
«Kafirler zevkle yaşarlar ve hayvanlar gibi yerler. Halbuki ateştir onların yeri.»{;()
Peygamber (S.A.V.) şöyle buyuruyordu: «Dinara kul olanın burnu yerde sürünsün. Dirheme kul olanın burnu yerde sürünsün. Kadifeye kul olanın burnu yerde sürünsün.»
Kısaca: Selef-i Salihîni memleketlerinden çıkarıp diğer ülkeleri fethetmeye sevkeden âmiller ne şan, ne
<53) Muhammed Suresi: 12
91 —
şeref, ne mal ne de mülktü. Ne saltanat, ne sömürgecilik, ne zulüm ne de diktatörlüktü.
Onların pek mühim vazifeleri vardı. O da peygamberlerinin kendilerine bıraktığı emaneti yerine vermek, emrettiği cihadı yapmak ve Onun Risâlet vazifesini tebliğ etmekti:
«Onlarla savaşın. Böylece hiçbir şirk kalmasın. Yeryüzünde tamamen Allah'ın dini hakim olsun.»(H)
15. ARTIK İSLAMI ANİAMA VAKTİMİZ GELMİŞTİR:
Müslümanlar, eskiden islâmın hakikatini i'nlamış-lar, onun için çalışmışlardır. İmanları kendilerini islâm yolunda canlarını feda etmeye sevketmiştir. Ne varki, günümüzdeki müslümanlar islâmî vazifelerini anlamakta ihtilaf etmişler, tembellik ve uyuşukluklarına delil bulmak için çeşitli te'vil* yollarına kaçmışlardır.
Bakarsın bir kısmı şöyle der: «Artık cihad vakti geçmiştir.» Diğer bir kısmı azmini kırarak «Cihad edecek vasıtalarımız yok. Bugün müslümanların eli-kolu bağlı» der. üçüncü bir kısım da «İslâm dinini, akşarr*
(54) Enfal Suresi: 39
i") Te'vil : Sözü çevirme, söze ayrı mana verme.
— 92 —
ve sabah dilinde çiğnediği bir takım kelimelerden, kalbi boş olarak yatıp kalktığı birkaç rekât namazdan ibaret sanmaktadır.»
Hayır, Hayır Kardeşler!.. Kur'an-ı Kerim elimizde açıkça sizlere şunu haykırıyor:
«Mü'minler ancak öyle kimselerdir ki, Allah'a ve Resulüne iman etmişler. Sonra Allah yolunda mal-lartyla canlarıyla cihad etmişlerdir, işte onlar sâdıkların tâ kendileridir.»^)
Peygamberimiz sizlere şöyle nida ediyor: «İnsanlar dinar ve dirhemle cimrilik ettiklerinde; —kendilerini faizden kurtaracaklarını sanarak— birtakım hileli alış-verişlere başvurduklarında(¦>") sığırların kuyruğuna takıldıklarında!ir) ve Allah yolunda cihad etmeyi bıraktıklarında Allah onları zillete düşürür. Tekrar dinlerine dönünceye kadar Allah bu zilleti onlardan kaldırmaz.»
(Bu hadis-i şerifi imam Ahmed müsnedinde, Ta-beranî Kebir'inde, Beyhakî Şuab'ül-iman'da ve Ebu Da-
(55) Hûcûrat Suresi: 15
(56) Hadis-i Şerifte bu mânâ şöyle ifade buyurulmuştur: «Veresiye yüksek fiatla satın aldığınız şeyi aynı satıcıya aynı anda daha az peşin para ile sattığınızda...»
(57) Bundan maksat dünyaya dalıp cihad gibi farzları bırakmaktır.
— 93 —
vud Sünen'inde Abdullah b. Ömer'den rivayet etmiş
lerdir.)
Fıkıh kitaplarında Cihad'ın ne zaman farz-ı ayr» olduğunu okursunuz. Bunları çok iyi bilirsiniz. O halde nedir sizden ayrılmayan bu tembellik? Nedir kalblerini-ze hâkim olan bu ümitsizlik?
Ey müslümanlar!.. Bu çağ yetişme devridir. Kendinizi yetiştirin ki, milletinizde yetişsin. Cihad farizasr sizden nefislerinizin mü'min olmasını, kalblerinizin se-lîm olmasını ister.
imanınızı kuvvetlendirmeye çalışın. Kalblerinizi arındırmaya çalışın. Bu cihad sizden mal ve çalışmalar ister. Bunun için hazırlanın. Zirs sizin yanınızda olan biter gider. Allah'ın katında olan ebedîdir. Allah mü'-minlerden can ve mallarını gökler ve yerin genişliğinde olan cennet mukabilinde satın alır.
16. NEREDEN BAŞLIYORUZ?
Milletlerin kuruluşu, halkın yetiştirilmesi, ümitlerin gerçekleştirilmesi ve dâvaların başarıya ermesi, bunları yapmak isteyen milletlerin veya bunlara davet eder» grupların üstün bir azim sahibi olmalarını icab ettirir.
— 94 —
İnsanlarda kuvvetli bir azmi meydana getiren, sarsılmaz bir kararlılığı veren hususları şu noktalarda özetleyebiliriz.
a) Asla sarsılmayan güçlü bir iradeye sahip olmak.
b) Hiçbir hiyanet kokusu taşımayan vefakârlık.
c) Tamahkârlık ve cimriliğin mani olamayacağı üstün bir fedakârlık.
d) Dâvanın şuuruna erebilmek, ona gönül vermek, onun üstünlüğünü kabul etmek. (Zira dâvasını bilen davası hakkında hataya düşmer. Dâvasından sapmaz. Dâvasını başka bir şeye feda etmez. Dâvasından başkasına aldanmaz.)
İşte ruhun hususiyetlerinden olan bu temel esaslar üzerine dâva bina edilir, gelişmekte olan milletler yetiştirilir, genç nesiller meydana gelir, Uzun zaman hayattan mahrum kalanlar bu esaslar sayesinde tekrar hayata kavuşur.
Şu dört vasfı kaybeden bir millet, zavallı, boşuna çalışan, hiçbir hayra ulaşamayan, hiçbir ümidi gerçek-lestiremiyeri bir millettir.
Böyle bir milletin hayaller, evhamlar ve tahminler içinde yaşaması onun için yeterlidir. Çünkü birşey gerçekleştiremez o.
95
«Şüphesiz ki, zan hiçbir zaman hakikati ifade etmez.» (3S)
Bu düstûr, Allah'ın yarattıklarında değişmez bir nizamı ve kanunudur. Elbette ki, sen Allah'ın nizamını değiştiremezsin. «Şüphesiz ki, bir millet kendini değiştirmedikçe Allah da onları değiştirmez.» (•")
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) in sahih bir hadis-i şerifinde işaret ettiği husus ta budur: «Yakında yemek yiyenlerin sofraya toplanmaları gibi milletler başınıza üşüşecektir. Allah düşmanlarınızın kalblerinden sizden sakınma hissini çıkaracaktır. Kalplerinize zaafiyet ve zillet sokacaktır.»
Bir sahabe: «Ey Allah'ın Resulü bu o günde azlığımızdan mı olacaktır?» diye sorunca, Resulullah şöyle buyurdu:«Hayır siz o zaman çok olacaksınız. Fakat selin götürdüğü çör-çöp gibi olacaksınız.» Diğer bir sahabe: «Zayıflık nedir, ya Resulullah?» diye sorduğunda Peygamberimiz (S.A.V.): «Zayıflık dünyayı sevmek ve ölümü sevmemektir.» buyurmuştur. İmam Ahmed, Ebu D3-vud bu hadisi rivayet etmişlerdir.
Görmüyor musun, Resulullah (S.A.V.) milletlerin
(58) Necm Suresi: 28 ¦¦59) Râd Suresi: 11
— 96 —
âciz olmalarının sebebinin azimsizlik, iradesizlik yüreksizlik, faziletsizlik ve erkeklik vasıflarından uzaklık olduğunu beyan buyurmuştur. Bu çeşit insanların sayıları çok, servetleri fazla da olsa değişen bir şey yoktur.
Bir millet zevkü sefaya düşer, geçici dünya hayatına kapılır, zorluklara katlanmayı unutur, tehlikelere göğüs germekten kaçınır, hakikat yolunda cihad etmekten çekinirse o milletin izzet ve şerefi korunamaz, ümid ve crzusu asla gerçekleşemez. Böyle bir milletin şan ve şerefi yok olsun...
17. MADDİ VE MANEVİ KUVVET:
Birçok insanlar. Doğu milletlerinin kalkınması, çiğ-nenilmiş haklarını geri alması için Doğuluların da mala, çeşitli savaş araçları ve eğitime muhtaç olduklarını söylerler. Evet bu doğrudur ve önemlidir. Fakat bu maddî kuvvetlerden daha önemli olan, daha lüzumlu olan manevî kuvvettir. Bu manevî kuvvet faziletli ahlâktan, temiz nefislerden, hakikatlere iman etmekten, sarsılmaz iradeden, hakikat yolunda fedakârlıktan, birliğin ve itimadın esası olan vefakârlıktan meydana gelir.
Eğer Doğu Milletleri haklarının olduğuna inansa-
— 97 —
Risaleler 3F : 7
lar, nefislerini değiştirseler, manevî kuvvete önem verseler, ahlâkı kuvvetlendirmeye çalışsalar maddî kuvvetleri her yönden temin edebileceklerdir. Tarihin sahife-leri bunun şahididir.
Müslüman Kardeşler buna inanıyorlar, dolayısıy-le durmadan ruhlarını temizlemeye, nefislerini arındırmaya, ahlâklarını kuvvetlendirmeye çalışırlar. Keza manevî kuvvetin maddî kuvvetten önemli olduğuna inandıkları için milletin nefislerini İslah etmelerini, ahlâklarını düzeltmelerim isterler.
Müslüman Kardeşler bu fikri kendilerinden icad etmiş değillerdir. Allahü Tealânın kitabı olan Kur'an-i Kerimden almışlardır. Şüphesiz ki Kur'an-ı Kerim, en büyük lügat, ucu bucağı olmayan bir deniz, değişmez bir anayasa ve en büyük bir mercidir.
Bu değişmez yasanın şu maddesini okumuştuk. «Şüphesiz ki, bir millet kendini değiştirmedikçe Allah o milleti değiştirmez.»{H0)
Kur'an-ı Kerim birçok âyetlerinde manevî kuvvetin üstünlüğünü beyan buyurmuş ve Beni israil'in Fir' avun'a karşı giriştikleri kurtuluş savaşını misal vermiştir.
Bu kıssada her ümitsiz millet için büyük ibretler 'e yeniden kalkınması için çizilmiş planlar vardır.
18. METODUMUZ AÇIKTIR:
Müslüman Kardeşler şuna inanmaktadırlar ki. Al lahü Tealâ Kur'an-ı Kerimi indirirken, kullarına Hz. Mu hammed'e tabi olmalarını emrederken, insanlara din olarak «İslâmiyet» i seçerken bu dine milletlerin yaşaması, kalkınması ve saadeti için icabeden bütün esasları koymuştur.
Şu âyet-i celîle bu hakikati açıklamaktadır. «Onlar ki yanlarındaki Tevrat'ta ve incil'de yazılı gördükleri, okuyup yazması olmayan Allah'ın elçisi peygambere tabi olurlar. O peygamber onlara iyiliği emreder. Onları kötülükten nehyeder, tertemiz ve iyi olan şeyleri helâl, kötü ve zararlı şeyleri haram kılar. Onların sırt-larındaki ağır yükü kaldırır. Onların zincirlerini kırar.» («')
(60) Rad Suresi. 11
(61) Araf Suresi: 157
— 98 —
99 —
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) in bir hadis-i şerifte bizlere anlatmak istediği de budur:
«Allah'a yemin ederim ki sizlere yasaklamadık kötü bir şey bırakmadım.»
Sen islâmın emir ve yasaklarına dikkatle bakar san islâmın erkek olsun, kadın olsun:
a) Ferdî hayat için en doğru en münasip ve en dakik nizâmı koyduğunu görürsün.
b) Aile hayatının kurulması ve çözülmesini tanzim eden en iyi, en'güzel, en müsait nizâmı vaz' ettiğini müşahede edersin.
c) Bir milletin gelişmesine, güçlenmesine ve zafiyete uğrama sebeplerine en uygun, en açık, ve en doğru kaideler koyduğunu görürsün.
d) Keza İslahatçıların ve liderlerin çözümünden aciz kaldıkları meseleleri nasıl hallettiğini görebilirsin.
Bugün Cihanşümûllük, milliyetçilik, sosyalizm, kapitalizm, bolşeviklik ve üretici ile tüketici arasında diyalog kurmak isteyen benzeri görüşler milletlerin ileri gelenlerini ve sosyologları hayli meşgul etmektedir.
Biz, islâmın bütün fikirleri süzerek dünyaya menfaatleri garanti eden, tehlikeli ve zararlı şeyleri önleyen üstün bir nizam, güzel bir kanun getirdiğine inanıyoruz. Burada bu mevzu incelenmeyecektir. Sade
— 100 —
ce inancınım ve insanları neye davet ettiğimizi beyan etmekle yetineceğiz. İnşallah ilerde bunları açıklayacağız..
19. MUHAKKAK TATBİK ETMELİYİZ:
Müslüman Kardeşler islâmın bütün ideolojilerden üstün bir nizâm olduğuna iman ederken, insanların da islâmı benimsemelerini, hayatın bütün dallarında islâmî esaslara dayanmalarını isterler.
Müslüman Kardeşler Doğunun kalkınmasını, islâmî temeller üzerine kurulmasını isterler. İslâmî kaidelerle çatışan, Kur'an-ı Kerimin hükümlerine ters düşen her kalkınma gayretinin başarısız bir tecrübe olduğuna inanırlar. Bu gibi tecrübeler milletlerin büyük kayıplar vermesine ve neticede birşeyler elde edememelerine sebep olacaktır, öyleyse kalkınmak isteyen milletler için islâmın hükümlerine uymak en hayırlı ve en kısa bir yoldur.
Müslüman Kardeşler bu dâvaya bir islâm ülkesinin katılmasını değil, hepsinin katılmasını isterler. Müslüman Kardeşler dâvalarını haykırırlar, seslerinin İslâm Dinine iman eden her ülkenin lider ve önderlerinin k'j-
„ 101 —
laklarına varmasını temenni ediyorlar. Müslüman Kardeşler, Müslümanların birleşme, ve ilerleme devri olan bu zamanı fırsat bilerek bu dâvalarını gerçekleştirmeye çalışırlar.
20. SAKIN SAPMAYIN!..
Müslüman Kardeşlerin en. çok korktukları şey, müslümanların taklitçilik belâsına düşmeleri ve kendi kabuğuna çekilmiş, faydasız ve yetersiz olduğu tecrübelerle isbat edilmiş o çürük, kokmuş düzenlerle kalkınmaya çalışmalarıdır. Günümüzde her müslüman milletin kendine göre bir Anayasa'sı bulunmaktadır. Aslında Müslüman bir milletin Anayasasının maddeleri Kur'an-ı Kerimin hükümlerinden alınmalıdır. Anayasasının 1. maddesinde «Devletin Resmi Dini İSLÂM'dır» diyen bir devletin Anayasasının diğer maddelerinin 1. maddeye uygun olması gerekmez mi?..
islâmın kabul etmediği, şeriatın caiz görmediği her madde müslüman bir milletin anayasasından kaldırılmalıdır..!
21. KANUNLARI DÜZELTEN!..
\
Her müslüman milletin uyguladığı birtakım kanunlar vardır. Bu kanunların islâm şeriatından alınması, is-lâmî esaslara uygun olması gerekir. Çünkü islâm Şeriatı, bütün ihtiyaçları giderebilecek, boşlukları doldurabilecek ve her meseleye cevap verecek bir kudrettedir.
İslâmı tatbik etmek en büyük meyveleri verecek, en güzel neticelere götürecektir. Eğer Allahü Tealânın koyduğu ceza sistemi tatbik edilse suç işlemeyi âdet haline getiren suçluyu bile terbiye edecektir. Ruhunda tecavüz hırsı bulunan saldırgana mani olacaktır. Çeşitli devletleri başarısız tecrübeler yükünden kurtarmış olacaktır.
Mazideki tecrübeler bunu tesbit etmiştir. Ve günümüzdeki kanun sistemleri de islâmın gerekli olduğunu ispatlamaktadır. Bütün kâinatı yaartan Allahü Tealâ islâm şeriatının tatbik edilmesini farz kılmıştır, tatbik etmeyenler hakkında şöyle buyurur: «Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.»^)
(62) Maide Suresi: 44
— 103
22. CEMİYETİ ISLAH EDİN!..
Her millette hükümetlerinin tatbik ettiği, kanunla rının tanzim ettiği birtakım içtimaî esaslar vardır. Her müslüman milletin, cemiyete ait bu prensipleri islâm dininin esaslarına göre tanzim etmesi gerekir, islâm nizâmına mutabık bir şekle sokması lazımdır.
Haysiyetli ve namuslu her millet için resmen fuhuş yapılması en büyük bir ardır. Nerede kaldı ki, dininin zinayı yasakladığı ve fuhşu işleyeni şiddetle ceza lanladırdığı müslüman milletlerce bilindiği halde, hâlâ zina yuvaları açılsın!..
«Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız Allah'ın dini hususunda zina edenlere acımayın. Mü'm inlerden bir cemaat bunlara tatbik edilen cezayı müşahede etsinler. («»)
Şehirlerin en göze çarpan sokaklarında, en meşhur mahallelerinde bulunan şu meyhaneler, içkilerin propagandasını yapan şu tablolar, iğrenç ve murdar her şeyin anası sayılan içkiye dair şu reklamlar, dinin karşı çıktığı ,Kur'an'ın şiddetle haram kıldığı şeylerdir. Ey Müslüman!.. Bunu bil!.. Buna göre vaziyet al!.
(63) Nûr Suresi: 2
— 1Q4 —
/
23. HER ŞEYİ HELAL GÖ.^EN ZİHNİYETLE SAVAŞI^!..
Sokaklarda, toplantılarda, kamplarda ve yazlıklarda görülen şu yaldızlı ahlaksızlık, geçici zevk ü sefa, mânâsız eğlenceler, islâmın emrettiği namusluluğa, kahramanlığa, ciddiyete, boş şeylerden uzak kalmaya tamamen ters düşmektedir.
«Allah, şerefli ve üstün kişileri sever. Adi ve sü*-li işleri sevmez.»
Müslüman milletlerin bütün bu manzaraları ortadan kaldırması. Kuvveti ve kanunuyla bunlar aleyhinde savaşması gerekir. Bu kötü âdetleri yoketmek için asla ihmalkâr davranmamalı, cihaddan geri durulmama-ııaır.
24. EĞİTİMİ YENİDEN DÜZENLEYİN!..
Her müslüman milletin, yeni nesli yetiştirmek, gelecekteki önderleri hazırlamak için kendine has bir «eğitim sistemi» vardır. Eğitim siyaseti sağlam temeller üzerine kurulmalıdır ki, yetişen nesle dinî ve ahlâki mukavemet gücünü verebilsin. Dininin hükümlerini
¦ — 105 —
öğretsin. Mazideki şerefine ve büyük medeniyetine iti-mad etsin. Bu şerefle silahlansın. Bütün sayılagelen bu hususlar, müslümanların çağdaş kalkınmalarında yapmalarını istediğimiz esaslardan sadece bir kısmını teşkil etmektedir.
Müslüman Kardeşler bu dâvalarını, Halk ve Hükümet olarak her müslümana tevcih ederler. Bu islâmî yüce gayelerini gerçekleştirecek vasıtaları ise «islâm-da olan meziyet ve fazileti, metanet ve kuvveti» açıklamaktadır. ¦ +
insanlar islâmın üstünlüğünü öğrenir, faideli olduğuna kanaat getirirlerse neticede islâm ile âmel edecek ve onun hükümlerine boyun eğeceklerdir. «De ki: işte benim yolum budur. Ben bilerek insanları Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar, böyleyiz Allah'a bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim, f")
25. KARDEŞLİĞİNİZİ DEĞERLENDİRİN:
İslâm Dini, müslümanlara nida ederek şöyle buyuruyor: «Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayan,
bölünmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz düşmandınız da o kalplerinizi birbirine ısındırdı. Onun islâm nimeti sayesinde kardeş oldunuz.» ["¦'>)
Diğer âyet-i kerimelerde de şöyle buyuruluyor: «Mü'minler ancak kardeştir ...(6S) «Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar.» ("r)
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: «Ey Allah'ın kulları!.. Kardeş olun.»
Evvelki müslümanlar islâmdan, bu kardeşlik mânâsını anlamışlardır. Allanın dinine kuvvetli iman etmeleri onları en devamlı muhabbet ve en baki ülfete, en üstün kardeşliğe, en güzel dostluğa sevketmiştir. Tek bir kalb gibi, sanki yekvücut olmuşlardır. O derece ki, Al-1ahü Tealâ kitabında mü'minlerin birbirleriyle kaynaşmalarının ilâhî bir lütuf olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:
«Mü'minlerin gönüllerini birleştiren Allah'tır. Yeryüzünde mevcut olan herşeyi harcasaydın yine de onların gönüllerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarına muhabbet verdi. Onları birleştirdi.» {'•")
(64) Yusuf Suresi: 108
(65) Âl-i Imran Suresi: 103
(66) Hûcûrat Suresi: 10 <67) Tevbe Suresi: 71 <68) Enfal Suresi: 63
— 106 —
—. 107 --
26. İSLÂMI FİİLEN YAŞAMAK:
Mekke-i Mükerreme'de yerini, yurdunu, ailesini, malını, servetini terkederek dini uğrunda hicret eden Muhacir, Medine-i Münevvere'ye vardığında önünde kendini bekleyen, gelişinden memnun kalan, muhabbetle dolu Medine gençlerini bulurdu.
Bir Mekkeli ile bir Medine'li arasında daha önceden hiçbir tanışma, hiçbir yakınlık bulunmamaktaydı. Medineliler, hicret e'den muhacirlerden her hangi bir menfaat ta beklemiyorlardı. Bu müminleri birbirine kaynaştıran sebep, sadece islam inancıydı, islâm inancı, Medinelileri, hicret edenlere acımaya, kendilerinden saymaya sevk ediyordu.
Mekke'den gelen bir muhacir, Medine-i Münevve-re'de Mescid-i Nebevi'ye varır varmaz etrafını Evs ve Hazrec kabilesinden mübarek Sahabe-i Kiram çeviriyorlardı. Hepsi de gelen muhaciri evine davet ediyor, onu kendinden üstün tutuyor, canını ve malını ona feda ediyordu.
Hepsi de aynı istekte bulununca Kur'aya başvuruluyordu. Buhari Hz. leri şöyle bir hadis-i şerif rivayet ediyor: «Her Muhacir Medine'de bulunan Ensar'a kur'a ile misafir olmuştur.»
108
Kur'an-ı Kerim Ensârın bu üstün vasfını ebedî olarak yâdetmiştir. Ensar'ın zamanın parlayan nuru olduklarını Allah'u Tealanın şu kelamı ilan etmektedir:
«Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler kendilerine hicret edip gelenleri severler. Onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunanlar dahi, hicret edenleri kendilerinden üstün tutarlar. Nefislerinin tamahkârlığından korunan kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.»(M)
işte müslümanlar böyle hareket ettiler. Bu fazilete ancak aralarında «iman kardeşliği» bulunan önceki müslümanlar nail oldular. Muhacirlerle Ensâr arasında, Mekkelilerle Yemenliler arasında hiçbir fark kalmamıştı. Resulullah (S.A.V.) Yemen halkından olan Eş'arîleri şöyle methediyordu:
«Eş'ariler ne güzel bir millettir. Yolculukta veya memlekette iken canları yemek istediğinde ellerindeki herşeyi toplar, biraraya koyarlar, sonra da aralarında eşit olarak taksim ederler.»
Kur'an-ı Kerimi, Hz. Peygamber'in (S.A.V.) hadis-i
(69) Hâşr Suresi: 9
109 —
şeriflerini okuduğunda Sahabe-i Kiramın hayatını incelediğinde islâmı tatbik etme ve kardeşliği yaşama sahasında gözünü doyuracak, kalbini tatmin edecek kadar çeşitli misaller vardır.
27. HAKİKİ KARDEŞLİK:
İslama iman etme, önemli iki meyve vermiştir. Bu meyvelerin tatlılığını, lezzetini, faydasını izah edelim:
a) islâm kardeşliğine inanmanın kazandırdığı birinci meyve: islâmî fütuhat, tarihte yapılan hiçbir ihtilâle benzemez, islâmî fütuhat ne gayesinde, ne tuttuğu yolda, ne idaresinde ne faydalı oluşunda ne de vardığr neticede başka ihtilâllere, sömürü düzenlerine asla benzemez.
Zira müslüman fatihler yeryüzünü hakikatin yücelmesi için, ufukları, Kur'an-ı Kerimin nuru ile aydınlatmak için fethediyordu. Fethedilen yerin halkına islâmın hidâyet güneşi doğunca artık farklar ortadan kalkıyor, zulümler siliniyor, her tarafı adalet, hakkaniyet, muhabbet ve kardeşlik kaplıyordu.
Artık o fethedilen ülkede galib gelen fatihlerle mağlup olan halk yoktu. Hepsi birbiriyle kaynaşmış kar-
— 110 —
deşler olurdu. Böylece ırkçılık fikri, Kur'an-ı Kerimir* kendine iman edenlerin kalbinde yerleştirdiği islâm kardeşliği fikri önünde, kuvvetli güneşin sıcağında eriyen-kar gibi eriyordu.
Müslüman fatihler, daha cihada girmezden önce canını, ailesini ve malını Allah yoluna feda etmiş, taassubundan, ırkçılığından arınmışlardı. Müslüman fatihler bir taassub için, bir ırk için, bir millet için değil, ortağı ve benzeri olmayan Allah (C.C.) için cihad ediyorlardı.
Şu hadis-î şerif, gaye uğrunda samimi olmayı v& nefsi, heveslerden arındırmayı beyan eden en üstün bir nûmune-i misaldir. (Bir kişi Peygamber Efendimize geldi ve şöyle dedi): «Ya Resulallah!.. Allah yolunda cihad etmeyi seviyorum. Ayrıca yaptığım hizmetin insanlarca görülmesini istiyorum.» Peygamber Efendimiz (S.A.V.) sustu, bu adama hiçbir cevap vermedi... O anda şu âyet-i celîle indi: «Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa güzel âmel işlesin. Rabbine ibâdette O'na kimseyi ortak koşmasın.»(76)
Bak kardeşim!.. Hadis-i Şerifte zikredilen bu ada-
(70) Kehf Suresi: 110
— 111 —
mm, nefsin tabiatından olan «Övülmeyi İstemesi»ni islâm Dini gizli bir şirk saymıştır.
İnsanın bu gizli şirkten uzak kalması, gayesinin şerefli ve üstün olması icab eder. Acaba insanın gayesi uğrunda canını unutmasından daha üstün bir ihlas olabilir mi?
Müslümanın cihadı, sadece Allah rızası için olmalıdır, islam dini bu mevzu için şu şartları ileri sürüyor: Mücahid müslüman nefsini bırakacak, istek ve arzula rını terk edecektir.
Böyle bir mücahidin taassub için veya ırkçılık İçin yahut bir millet için cihad edeceği düşünülebilir mi? Elbette ki, hayır!., islâm fütuhatından dolayı fethedilen memleket halkı yerini yabancılara bırakmaz. Kendini köle gibi teslim etmez. Fakat O yerini ve malını kendisini candan sevene, samimiyetle «Bizim hakkımız ne ise senin de odur. Bize düşen ne ise sen de onunla mükellefsin. Aramızda hükmü veren sadece Allah'ın kitabıdır.» diyene teslim eder. Böylece her iki taraf ta gayesi uğrunda yok olur. Prensibi yolunda kurban olurlar.
islâmî fütuhata mazhar olan kişi, vazgeçtiği şey-Jerden, Allah'ın nuru bütün insaniyete şâmil olması için
— 112 —
I
ve Kur'an-ı Kerimin güneşi bütün insanlığı aydınlatsın diye vazgeçmiştir. Bir bilseler mükemmel bir saadet, tamamen fazilet işte bundadır.
b) islâmî inançtan Doğan Kardeşliğin ikinc: Meyvesi:
islâm vatanı, Kur'an-ı Kerime iman eden müslü-manların yaşadığı her yerdir, islâm, bütün mûslümanlara vatanlarını korumayı ve huzurla yaşamayı farz, kılmıştır.
Bunun içindir ki, İslâm Vatanının ufku çok genişlemiş, coğrafî ve ırkî hudutlarla sınırlı Vatan mefhumunu aşmıştır, üstün fikirlerin, doğrg ve samimî inançların, «Allah'ın bütün varlıklar için hidayet ve nûr kıldığı hakikatların yayıldığı yer» mefhumunda bir vatan anlayışını kabul etmiştir.
İslâm, bir yandan müslümanların yaşadığı her karış yeri İslâm vatanından bir parça sayarken, diğer Yandan mûslümanlara islâm vatanını tecavüz edenlerin hücumundan korumalarını, gâsıbların elinden kurtarmalarını, saldırganların tamahkârlıklarına karşı tedbir almalarını farz kılmıştır.
\___ 113 ___ Risaleler 3f:8
28. YOLUMUZ UZUNL
Müslüman Kardeşlerin, davasını izah etme ve ga-yelerine varmak için tuttukları metodu beyan etme mak-sadıyle serdedilen bu sözlerin okuyucuyu aydınlattığı ümidindeyim.
Bundan önce de İslama ve islâm şerefine candan bağlanan kardeşlerime «insanları Neye Davet Ediyoruz?» Unvanı altında bu risalede anlatılanlara benzeyen uzun bir konuşma yapmıştık. Konuştuğum kimseler şükrana lâyık bir tarzda beni dinlediler. Söylenileni hepimiz idrak ediyorduk. Konuşmadan ayrılırken şu kanaate vardık: «Gayemiz şerefli bir gaye, tuttuğumuz yol başarılt bir yoldur.»
Yolumuzun başarılı olduğuna inanmamıza rağmen bu yolun uzun ve çileli olduğuna ve memleketimizdeki" yıkıcı akımların çok kuvvetli olduğuna dair hemen hemen ittifak edildiğini görünce büyük bir dehşete düş tüm. Zira bu düşünce kalblere ümitsizlik sokuyor, maneviyatı kırıyordu
Muhterem okuyucularımın da bunu söyleyenler gibi ümitsizliğe kapılmamaları için aşağıdaki noktaları zikretmeyi münasip gördüm. Konuşacağım sözlerin ba-
şarıya ulaşacağımızı kesinlikle ifade edeceğine ve ümitleri kuvvetleştireceğine inanıyorum.
Eninde-sonunda emir Allah'ındır!.. Sözlerimi iki —olumlu— görüşte arzedeceğim:
A. İÇTİMAİ FELSEFE GÖRÜŞÜ:
Sosyologlar: «Bugünün hakikatleri dünün hayalleri idi. Bugünün hayalleri ise yarının gerçekleri olacaktır.» derler.
Bu görüşü dış olaylar te'yid ettiği gibi, deliller de bunu isbat etmektedir. Hatta bu görüş, insanlığın ilerlemesinin ve kemâle ermesinin esasını teşkil eder. Bu icadlar keşf edilmezden birkaç sene önce kim âlimlerin bunları keşfedeceğine inanırdı?.. Hatta büyük âlimler bile önceden bu buluşlara varılacağını inkâr etmişlerdir. Buna dair misaller çoktur. Herkesçe bilindiği için zikretmemiz yersizdir.
B. TARİHİ GÖRÜŞ:
Milletlerin kalkınması, görenlerin imkânsız diyecekleri kadar basit bir tarzda başlamış, bununla beraber sabırlı ve azimli olmak, hakimane çalışmak vasıtasıyle
114 —
115 —
başiangıcınaa zayii oıan bu kalkınmalar istenilen başarının zirvesine ulaşmıştır. Tarih buna şahiddir.
Kupkuru bir çölden ibaret olan Arap yarımadasından ilim ve irfanın fışkıracağına, neslinin manev? ve siyasî nüfuzu ile dünyanın en büyük devfetlerine hükmedeceğine kim inanırdı?
Çok yumuşak kalbli Hz. Ebubekir (R.A.) in, islâm'dan ayrılanlar hakkında Sahabelerin ne yapacak larını şaşırdıkları bir vakitte, bir günde onbir ordu teç-hizatlandırıp devlete karşı gelenleri terbiye edeceğini. İslâm Dininden çıkanlardan intikam alacağını, zekâtı vermeyenlerden zorla Allah'ın hakkını alacağını kim tahmin ederdi?
Abbasilerden gizli çalışan çok az bir cemaatin, güçlü ve büyük bir krallığı (Emevi Devletini) kısa bir zamanda yıkacağına kim inanırdı? Halbuki Abbasî Dâvasını güdenler öldürülüyor, sürgün ediliyor ve çeşitli işkencelere mâruz bırakılıyordu.
Salahaddin-i Eyyûbî'nin yıllarca savaşıp orduları güçlü ve kuvvetli olan Avrupalıları hezimete uğratacağına kim inanırdı? Halbuki Haçlı Savaşlarında Avrupa-nın ileri gelen 25 kralı işbirliği yapmışlardı.
— 116 —
Bunlar maziden kalan misallerdir. Günümüz tarihinde örnekleri çoktur.
Şu Alman işçisi olan Adolf Hitler'in kuvvetli nüfuz sahibi olacağına ve gayesine ulaşacağına kim inanırdı?
29. BAŞKA BİR YOL VAR MI?
Bu iki olumlu görüşün yanında iki olumsuz görüş te bulunmaktadır. Bunlar da, aynı neticeye götürürler. Gayretli insanın kalbini tamamen çalışmaya sevk ederler.
a) Bu görüşlerden birincisi: «islâmi nizamı yeniden iade etme yolu ne kadar uzun da olsa, kalkınmaya esas olacak islâmdan başka bir yol yoktur» görüşüdür. Tecrübeler bu görüşün doğruluğunu isbat etmiştir.
b) ikinci görüş ise: «Her şeyden önce vazifeni yap» görüşüdür. Çalışan her ferdin birinci vazifesi, üzerine düşeni yapmaktır, ücret almak ikinci derecede, başkasına bir fayda temin etmek ise üçüncü derecede gelir.
Eğer insan üzerine düşeni yaparsa, vazifesini yerine getirmiş olur. Şartlarını haiz ise şüphesiz ki, Al-
— 117 —
lah'ın mükâfatına kavuşur. Geriye bir fayda temin edebilmek kalır. O da Allah'a havale edilir.
Bazan öyle fırsatlar olur ki, kişinin yaptığı iş en büyük meyveler verir. Bunun aksi olarak hiçbir şey yapmasa ihmalkârlıktan doğan günahı kazanır. Cihad mükâfaatını kaybeder. Dolayısiyle bundan bir fayda beklenemez. Acaba «Bunlardan hangisi daha iyi ve daha faydalıdır?»
Kur'an-ı Kerim bunu* açıkça şöyle ifade ediyor: «Aralarından bir cemaat: — Allah'ın helak edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz? dediler, öğüt verenler ise: — Rabbimize karşı mazeret olsun, mes'uliyetten kurtulalım. Belki de sakınırlar diye öğüt verdik, dediler. Onlar kendilerine verilen nasihati unutunca biz de kötülükten alıkoyanları kurtardık. Ve zalimleri, Allah'a karşı gelmelerinden dolayı, şiddetli azaba uğrattık.»{7j>)
(71 Araf Suresi: 164-165
— 118 —
30 — HENÜZ KURULUŞ DEVRESİNDE OLAN
BİR MİLLETİN HİKAYESİ FİR'AVUN VE BENİ İSRAİL 1 _ ZAAFİYET DEVRİ:
Bu devirde bir yanda o, diktatör, kibirli, insanları kendine taptıran, milleti zelîl eden, halkı kendisine hizmetçiler, köleler, uşaklar yapan Fir'avun'u görürüz. Diğer yanda asaleti i, izzet sahibi bir milleti görürüz. Bu zalim diktatör o milleti köleleştirmiş, kendine boyun eğdirmiştir.
Fakat Allahü Tealâ bu şerefli milleti, elinden alınmış hürriyetine, gasbedilmiş şerefine, kaybolan izzetine tekrar kavuşturmak istemiştir. Bu milletin hürriye* şafağının ilk ışığı, büyük lideri olan Hz. Musa'nın doğma güneşi olmuştur.
«Musa ile Fir'avunun haberlerine doğru olarak iman eden bir kavim için sana anlatacağız. Gerçekten Fir'avun yeryüzünde şımardı. Son derece gaddar oldu. Halkını guruplara ayırdı, içlerinden bir zümreyi güçsüz bularak oğullarını boğazlıyor, kızlarını diri bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardan idi. Biz ise istiyorduk ki, güçsüz sayılanlara iyilikte bulunalım. Onları önderler kıla-
— 119 —
I im. Onları vârisler yapalım. Yeryüzünde yerleştire
2 — LİDERİN ZUHURU DEVRİ:
Bu merhalede yetişmiş, kemâle ermiş, zulüm ve tuğyanı kabul etmeyerek kaçıp gittikten sonra ilâhî yardıma mazhar olmuş bir lideri görürüz.
Allah bu lideri (Hz. Musa'yı) seçmiş, Peygamberlik vazifesini yüklemiş, ve milletini kurtarma görevini vermiştir. Musa, memleketine imanla dolu, hakikatle te'yid edilerek dönmüş, bu diktatörle karşı karşıya gelmiştir. Ondan milletini hür bırakmasını, şerefini iade etmesini peygamberliğine iman etmesini ve ona tabi olmasını istemiştir.
Kur'an-ı Kerim'in,bizlere hikâye ettiği Hz. Musa'nın su sözü ne kadar acı bir alaydır: «israiloğullarını köle etmeni, bir nimet mi sayıyorsun da onu başıma kakıyorsun.»!71)
Ey zalim diktatör!.. Milletimi köle etmeni, halkımı
{72) Kasas Suresi: 3-6 (73) Şuâra Suresi: 22
120 —
tahkir etmeni bir nimet, bir lütuf mu sayıyorsun da. ikide bir başıma kakıyorsun!..
Bu kelâm yüce bir peygamberin ağzından çıkan bir hak ve hakikat nârâsıdır ki, o zalimin tahtını, tacını sarsmıştır. Bundan önceki ayet şöyledir:
«Sen ve Harun Fir'avuna gidin. Ona deyin ki:
— «Şüphesiz ki biz âlemlerin Rabbımn peygamberiyiz, israiloğullarını bizimle beraber hür bırak.» Fir'-avun Musa'ya:
— «Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmemiş miydik. Hayatının senelerini yanımızda geçirdin. Sonunda yapacağını yaptın. Sen nankör birisin.» dedi. Musa:
— «Bu işi kasden yaptımsa sapıklardan biriyim. Bu yüzden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet verdi. Benî peygamberlerden biri kıl-
3 — ÇATIŞMA DEVRİ:
Bu merhalede maddî kuvvetin hakka karşı hiddet lendiğini, bâtılın hakka karşı galeyana geldiğini, hakika-
(74) Şûara Suresi: 16-21
— 121 —
ta inananlardan intikam aldığını, hakka yardım edenleri sindirdiğini, buna karşılık hakka inananların bu işkencelere nasıl sabrettiğini, bâtıla önderlik edenin, millete nasıl aldatıcı vaadlerde bulunduğunu, milletinin maneviyatı kırılmaması için ne gibi ümitleri müj delediğinİ görürüz:
«Fir'avunun kavminin ileri gelenleri: «Musa'yı ve kavmini yeryüzünde fesat çıkarsınlar, senden ve tanrılarından yüz çevirsinler diye mi başıboş bırakıyoruz?» dediler. Fir'avun: «Onların oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz dedi.» Musa, kavmine: «Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Hayırlı netice takva sahiplerinin-dir.» dedi.»(7S)
4 _ İMAN DEVRİ:
Bu merhalede ebedî bir nümüne olan azim ve sabrı, hakka sımsıkı sarılmayı, herşeyi feda etmeyi, iman ve itikad yolunda hatta canı dahi adamayı müşahede ederiz.
(75) Araf Suresi: 127-128
122 —
Bu merhalede o lidere iman edenlerin o diktatöre karşı geldiklerini, canlarını ağızlarına aldıklarını müşahede ederiz:
Hz. Musa'ya iman eden Fir'avun'un sihirbazlar Fir'avun'a şöyle dediler: «Ne hüküm vereceksen ver!. Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihirleri affetmesi için Rabbimize iman ettik. Allah senden daha hayırlı ve ebedidir.» dediler.P)
5 — ZAFER DEVRİ:
Bilir misin, netice nedir? Kurtuluş^ zafer ve fe-lâhdır. Evet netice, ezilenleri sevindiren bir müjde, yük altında yaşayanların gerçekleşmiş bir ümidi ve yeryü zünün ufkunu inleten hakkın nârâsıdır:
«Ey İsrailoğulları!.. Biz sizi düşmanınızdan kurtardık.)^")
(76) Tâhâ Suresi: 73 177) Taha Suresi: 80
— 123
M-
ö
>** en
H
C/3 I-H sa
I
GİRİŞ
Merhum Şen i d Haşen el-Bennâ'nın kaleme aldığr bu «Yirmi Düstûr», yazdığı en veciz ve en manidar eseri sayılır.
Bu esaslar, her müslümamn inanması icab eden (itikadî mevzuları,) hayatında yaşaması gereken (Ahlâkî) meseleleri ve insanların, hem Rabbi ile hem de diğer insanlarla olan (Amelî) münasebetlerini tanzim eden bütün konuları içine alır.
Eserin daha iyi anlaşılması maksadıyla kısaca şer-hRdilmesi tercih edilmiştir. İtikadi meselelerden «ihtilâf edilmesi caiz olmayan» mevzular, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye'de beyan edildiği şekilde dikkat-
— 127 —
le zikredilmiştir. Böylece her mü'min bunlarla iktifa edip yeni bir şey ilave etmesin.
Bunun yanında «ihtilâf edilmesi caiz olan» mevzulara da yer verilmiştir ki, okuyucu «niye ihtilâf var» diye hayrete düşmesin. Daha doğrusunu arasın bulsun...
Müellif merhum, Allah'a davet için yazdığı bu eserde muvaffak olmuştur. Bununla beraber Peygamberlerden başka hiçbir kimsenin «Masum» olmadığı malumdur.
Müslüman kardeşlerimize, müellifin kaleme aldığı eserleri tekrar tekrar okumalarını ve arzetmek istediği meseleleri öğrenip akıllarına iyice yerleştirmelerini tavsiye ederiz...
Ancak kardeşlerimizin şunu da bilmesi gerekir ki, merhum Hasan el-Banna bunları, müslümanın bildiği ile amel etmesi ve öğrendiği ilimlerle kemâle ermesini ümid ederek yazmıştır.
Nefisleri ıslah eden Hakikat Yolu bu yoldur. Sa-hâbe-i Kiram (R.A.) da bu yolda yürümüş ve ilimleriyle amel etmişlerdi...
Allah (C.C.) bütün müslümanları razı olduğu her
_ 128 —
;eyde muvaffak kılsın. Dinine hizmet etmeleri için mü'--ninlere yardım ihsan eylesin. Mücahid Hasan el-Ben-nâ'ya da Allah (C.C.) rahmet etsin.
Birçok kişilere, doğru yolu, hakikati, cihadı ve Allah yolunda camm-malını feda etmeyi öğreten bu zâtın ve bütün mü'minlerin «Rızâ-i ilâhi»'ye nail olmalarını niyaz ederiz... Allahu Ekber!.. Velillâhil-hamd!..
Açıklayıcı R. Muhammed Rıdvan
BİRİNCİ DÜSTÛR İSLÂM NİZAMI
(islâm!.. Sarsılmaz bir inanç, samimi bir ibadet olduğu gibi, bütün hayatın her cihetini içine alan umumî ve cihanşümul bir nizamdır.
islâm; Hem devlet, hem vatandır. Hem hükümet, hem
ümmettir. Hem ahlâk, hem kuvvettir, islâm; Hem rahmet, hem adalettir. Hem kültür, hem
kanundur, hem ilim, hem hükümdür, islâm; Hem madde, hem kazançtır. Hem cihad, hem
hakka davettir. Hem Ordu, hem Fikirdir...»
— 129 — Risaleler 3 F : 9
ŞERH:
I) «islâm Sarsılmaz bir inanç, samimi bir ibadettir...»
1) İNANÇ: Kalbin tasdik ettiği ve mutmain olduğu hususlara denir. Doğru inançlar olduğu gibi bâtıl inançlar da bulunur, inanç mânâsını ifade için AKİDE kelimesi kullanılır.
Eğer inanç "(AKİDE) hakikate muvafık ise doğru bir inançtır. Hakikate muhalif olan inanç, bâtıl, çürük, »sılsız bir inançtır. Dünyada isiâmdan başka doğru bir inanç yoktur. İslama karşı olan her inanç bâtıl ve sapık bir inançtır.
İslâm Akidesi, (imanın altı şartı) Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna iman etmekten ibarettir.
a) Allah'a iman iki temel esasa dayanır: 1 — Allah'ın Rububiyetine— yani Allah'ın yaratıcı, diriltici, öldürücü, her şeyin hakiki sahibi, kudret sahibi v.s. olduğuna— iman etmektir. 2 — Allah'ın Uluhiyetine —gerçekte ibadete layık olanın yalnız Allah olduğu-
— 130 —
na— iman etmektir. Lâ ilahe illâllah'ın mânası da budur.
b) Meleklere iman; meleklerin varlığına, sayılarını ancak Allah Tealâ'nın bildiğine, Cebrâil-Mikâil-İs-râfil ve Azrail (A.S.)'in meleklerden olduğuna kesinlikle iman etmektir.
c) Kitaplara iman; Allah Tealâ'nın Peygamberlerine «Kitaplar» indirdiğine, bu kitapların Allah Kelâmı olduğuna Zebur, Tevrat ve İncil'in bu kitaplardan olduğuna, Kur'an-ı Kerim'in de Allah Tealâ tarafından indirilen kitapların en sonuncusu olduğuna iman etmektir.
Kur'an-ı Kerim'in hem lâfzı hem de mânâsı Allah Tealâ tarafından indirilmiştir. Kur'an-ı Kerim artma ve eksilmeden, değiştirilmeden mahfuzdur. Bunun aksini iddia eden islâm çerçevesinden çıkmış olur.
d) Peygamberlere imsn; Allah Tealâ'nın birçok peygamberler gönderdiğini, Kur'an-ı Kerim'in bunlardan bazılarını zikredip bazılarını zikretmediğini. Hz. Muhammed (S.A.V.)'in son peygamber olduğunu, O'na tabi olmanın farz olduğunu kalb ile tasdik etmektir.
— 131. —
Resulullah (S.A.V.)'a uymamak veya peygamber olduğuna inanmamak küfrün alametidir.
e) Ahiret gününe iman; dünya hayatından sonra âhiret hayatı bulunduğuna, Allah Tealâ'nın âhirette insanları tekrar diriltip yaptıklarından hesaba çekeceğine, sonunda bazılarının Cennet'e, bazılarının da Cehen-nem'e gideceğine, haşir, hesab, ceza ve mükâfatları insanın hem ruh hem de cesediyle göreceğine iman etmektir. Keza âhirette Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in Allah tarafından izin verile nkimselere şefaat etmesinin, hak olduğuna. Kabir Azabı ve nimetlerinin gerçek olduğuna iman etmektir.
f) Kadere —Hayır ve Şerrin Allah'tan olduğuna— iman ise kâinatta vukua gelen bütün hâdiseleri Allah Tealâ'nın yarattığına, onları bildiğine ve onun isteğiyle olduğuna, kulun yaptığı bütün amellerinden mes'ul olduğuna, «Böyle takdir edilmiştir» diye kendini müdafaa edemiyeceğine iman etmektir.
2) İBADET: İslâm her çeşit ibadeti ihtiva eden bir dindir. İslâm Allah'ı sevmek, Allah'dan korkmak, Allah'a güvenmek ve Allah'a tevekkül etmek gibi kal-bî ibadetleri, içine aldığı gibi Allah'ı zikretmek, farz-
— 132 —
larını eda yani namaz, oruç hac... gibi Bedeni ibadetleri de ihtiva etmektedir.
Bütün ibadetler iki temel esasa dayanır: Birincisi. Bunların Allah Tealâ'nın emrettiği şekilde yapılmasıdır, ikincisi: Yalnız Allah Rızası için eda edilmesidir.
Bunun içindir ki dinde olmayan şeyi —bid'at-leri— işlemek haramdır. Allah Tealâ'ya bid'atlerle ibadet edenler, ancak hüsrana uğrarlar. Yine ibadetleri (tam emredildiği gibi yapmasına rağmen) Allah Rızasından başka bir gaye ile yapan kimse de hüsrandan başka birşey elde edemez.
Müslümanın en iyi bilmesi gereken bir husus ta şudur: Her hangi bir amel; Allah Rızası için olur, yalnız ondan yardım beklemek maksadıyla yapılırsa işte o amel sevaba en layık bir ameldir.
Cenab-ı Hak'tan, bizleri ihlâslı ibadetler yapmaya ve yaptığımız ibadetleri yalnız O'nun Rızası için ifa etmeye muvaffak kjlmasını niyaz ederiz...
— 133 —
«İSLÂM, BÜTÜN HAYATIN HER CİHETİNİ İÇİNE
ALAN UMUMİ VE CİHANŞÜMUL BİR
NİZAMDIR.»
Allah'ın kıyamete kadar baki kalacak dini olan islâm, Umumi ve Cihanşümul bir ilahi nizam olarak tavsif edilir.
İslâm Cihanşümul bir nizamdır... Çünkü O, bütün insanlık için gelmiştir. Şu âyet-İ kerime bunu ifade buyuruyor:
«Biz seni bütün insanlığa ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.»(')
İslâm Umumi bir nizamdır... Çünkü O, hayatın her cihetini insanın yapacağı her hareketi tanzim etmek tedir. Bunu, şu ayeti kerimelerde görebiliriz:
«Biz, bu kitapda —Kur'an-ı Kerimde— hiç bir şeyi noksan bırakmadık...»(-')
«Sana bu kitabı bütün her şeyi açıkça beyan etmek için... azar azar indirdik.»! •')
(1) Sebe Suresi âyet: 28
(2) En-am Suresi âyet: 38
(3) Nahl Suresi âyet: 89
— 134
Müellif islâmın umumilik vasfını beyan ederek birinci düstûrda islâm'ın şâmil olduğu bazı esasları zikretmiştir. Müellifin bu sözlerini, Kur'an-ı Kerimin hüküm, ibadet, cihad, muamelât... v.s. mevzularını işleyen âyetlerini okumak suretiyle daha iyi anlamış olu ruz.
1) «İSLAM HEM DEVLET HEM VATANDIR.»
a) Devlet: islâmiyet devlet işlerini tanzim eden hükümleri de ihtiva eder. islâm yalnız ferdin Rabbi ile arasındaki alâkasını değil, aynı zamanda ferdin diğer fertlerle, ferdin cemiyetle ve cemiyetin diğer cemiyetlerle olan münasebetlerini de tanzim eder.
islâm Dvleti'nin bir «Reis»i bulunur. Dini tabirle buna İMAM veya HALİFE denir. İslâm Devletinin temeli, reisin nasıl seçileceği, fertlerin devlete karşı hak ve vazifeleri, devletin millete karşı hak ve vazifeleri tek tek açıklanmıştır. Günümüzde bu mevzuları Anayasa (Esas Teşkilat Kanunu) içine almaktadır.
islâm Devleti, Şer'i Esaslar üzerine kurulur, islâm Devleti ne kavmiyetçi, ne ırkçı, ne de bölgecidir. Fikri bir devlettir... islâm Devletinin Reisi, muayyen şartlara göre müslümanlar tarafından seçilir. Bu şartlar iki
— 135 —
esas üzerinde toplanır: 1 — Ehil bir kimse olmak 2 — Güvenilir bir şahıs olmak... Reis, şeriatın hükümlerini icra ve infaz etmesi, insanları dini esaslara davet ve irsad etmesi için seçilir.
islâm Devletinde ferdin önemli bir yeri vardır. Fert. güzel bir şekilde idare ediJmesinden, Devlet Reisinin vazifelerini hakkıyle yapmasından mes'uldür. Bunun içindir ki ferdin Murakabe etme, tavsiyede bulunma, irsad etme ve icabında tenkid etme hakkı vardır. Buna karşılık devlet de fertten ve ona huzurlu bir hayat temin etmekten mes'uldür.
b) Vatan: İslâm, vatanın ne olduğunu beyan etmiştir. İslama göre bütün islâm ülkeleri müslümanın vatanıdır.
Dâru'l-islâm (İslâm Ülkesi) müslümanların oturdukları ve islâm hükümlerinin tatbik edildiği her yere «Dâru'l-islâm» denir.
islâm Ülkesini müdafaa etmek ve onu düşmanın hücumlarına karşı korumak her müslüman kişinin üzerine düşen bir borç, bir vazifedir.
— 136 —
2) «İSLAM HEM HÜKÜMET. HEM ÜMMETTİR.»
ÜMMET: Aralarında muayyen alâkalar bulunan, huzur içinde beraberce yaşamak, isteyen, birbirine bağlı mümtaz bir cemaate denir.
İslâm, bu ümmeti «islâm Akideleri» temeli üzerine bina eder. Şüphesiz ki islâm, en kuvvetli ve en devam-lı bir rabıtadır.
İslâm Dini, Müslüman ümmeti meydana getiren-fertler arasında ırk, renk, dil ve bölge farkı gözetmez, islâm ümmetini meydana getirmek için islâm inancında birleşme kâfidir. Bu inançtan başka hiçbir şey İslâm ümmetini kuramaz. Kur'an-ı Azimüşşan'da bu hakikat şöyle ifade edilir:
«Mü'minler ancak kardeştir.»(4)
«İşte sizin ümmetiniz olan bu islâm ümmeti, tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde sadece bana ibadet edin.»(')
(4) Hucûrat Suresi: 10
(5) Enbiyâ Suresi: 92
— 137 —
3) «İSLÂM HEM AHLAK, HEM KUVVETTİR.»
İslâm Dini, ahlâka çok önem verir.
a) AHLÂK: Kur'an-ı Kerim, mü'minlerin sıfatı ulan birçok güzel huyları, üstün ahlâkları övmüş, onlarla ahlâklanmaya davet etmiştir. Resulullah (S.A.V.)'İ güzel ahlâk ile methederek şöyle buyurmuştur:
«Gerçekten sen yüce bir ahlâk üzeresin.»(")
Bir hadis-i şerifte şöyle vârid olmuştur:
«Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.» •
Resulullah (S.A.V.)'ın ahlâkını vasfeden Hz. Âişe (R.A.)'den şu hadis rivayet edilmiştir: «Onun ahlâkı Kur'an'dan ibaretti.»
Bunun içindir ki Müslüman Kardeşlerce ahlâkın üstün bir yeri vardır. Müslüman Kardeşler (ihvan-ı müs-limin) devamlı olarak islâmın teşvik ettiği güzel ahlâk ile ahlâklanmaya çalışırlar.
(Böylece: «Müslüman kardeşlerin, memleket meselelerine önem veren bir cemaat olarak, ahlâka davet etmeleri uygun görülmez.» iddiası, yersiz ve mantıksızdır. Bunu söyleyen şaşkındır. Çünkü ahlâk, İslama
(6) Enfal Suresi: 60
davetin bir parçasıdır. Müslüman Kardeşler, islâmın ¦getirdiği bir esası ihmal edemezler.)
Öyleyse ahlaka çok ehemmiyet vermemiz, nefislerimizi onunla terbiye etmemiz gerekir. Ahlâkdan sadece insanlar arasında yaygın olan «yumuşak sözlü, güler yüzlü, ve mütevazi olmak» mefhumu anlaşılmamalıdır. Çünkü ahlâkın sahası çok geniştir.
Sıddîk'ın kızı Sıddıka (R.A.) Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in ahlâkını tavsif ederken: «O'nun ahlâkı, Kur'andan ibaretti.» buyurmuştur.
Kur'an-ı Kerimin davet ettiği her güzel huy ve her güzel sıfat ahlâk mefhumuna girer. Mesela: Sabır, doğruluk. Sebat, İzzet Sahibi olmak, Sadakat, Ahde Vefa. Yüksek himmet sahibi olmak, ihlâs... v.s.
Bütün bunlar insanın hayatında büyük bir tesir gücüne sahiptirler. Bu sebeple arzu edilen huylardandır. Bunların aksi olan Sabırsızlık, Sebatsızlık, ikiyüzlülük, Zelil olmak. Alçaklık, Yalancılık, ihanet Etme, Riyakârlık... v.s. huylarından da kaçınılması gerekir.
Bu çirkin hareketlerden kaçınmak ve güzel ahlâk ile ahlâklanmak suretiyle Müslüman ferdin numune şahsiyeti meydana çıkar. Böylece hayrı alır, şerri atar...,
— 138 —
— 139 —
Hayatta başkalarına büyük tesiri olur. Fesadın önüne durur.
b) KUVVET: islâm müslümanı kuvvet sahibi olmaya teşvik eder. Müslümanın zayıf ve zelil olması caiz olamaz, islâm dini, bu mesele üzerinde çok durmuş, «Kuvvet elde etme» yollarına başvurmayı açıkça emretmiştir.
AJlah Tealâ şöyle buyuruyor: «Ey Mü'minler!.. Düşmanlarınıza karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın.»(s)
Kur'an-ı Kerim beliğ ifadesi, veciz üslubu ile buna temas etmiş bulunuyor. Burada Kuvvet kelimesi, her çeşit kuvveti içine alır. Âyet-i kerimenin nazil olduğu zamandan, kıyamete kadar icad edilecek her çeşit kuvvet ve vasıta bu ifadeye dahildir.
«Hazırlayın!» emri vücub ifade etmektedir. Yani kuvvet hazırlamak farzdır, islâm ümmeti, zaman ve mekana göre gücünün yettiği kadar kuvvet hazırlamakla mükelleftir.
«Kuvvet» sözünden yalnız silah değil; İLİM, MAL, SERVET... gibi müslümana maddeten güç veren her şey anlaşılmalıdır.
(6) Enfsl Süresi: 60
— 140 —
Günümüzde bu gibi kuvvetleri elde etmek için çok çalışmak, bütün çarelere başvurmak gerekir. Kimya, Fizik... v.b. çeşitli fen ve sanatları öğrenmek, çeşitli ilmi deneyler yapmak, atelyeler, fabrikalar kurmak şarttır. Bütün bunları gerçekleştirmek için lazım olan bilgileri —Müslüman olmayanlardan dahi— öğrenmek icabeder. Bütün bunlar FARZ-I KiFAYEdir. Yani müs-lümanlardan «maddi kuvvete sahip olmak için.» bunları başaran yeterli miktarda elemanlar bulunması dinen farzdır.
Nitekim şu fıkhî kaide de bunu isbat eder:
(Farz olan bir şey, hangi vasıta ile başarıya ulaşı-lıyorsa o da farzdır.) Cihad farzdır. O halde cihad yapmak için gerekli olan silah ve kuvveti elde etmekte farzdır.
«Kuvvet» tabiri içine silâh, ilim, mal, servet v.s. dahil olduğu gibi, insanın ruhî, bedenî ve aklî kuvveti de buna dahildir, insanın ruhunun kuvvetlenmesi İMAN ile olur, bedenin kuvvetlenmesi SPOR ile olur. Aklının kuvvetlenmesi de İLİM ile olur.
Kardeşim!.. Bilmelisin ki, her hakkı koruyucu, bir kuvvete ihtiyaç vardır. Bu yeryüzünde Allah'ın değiş-
141
mez bir kanunudur. Bunun içindir ki islâm Dini, kuvveti ihmal etmemiş bilakis getirdiği hakikatleri müdafaa etmek için kuvvet elde etmeye ehemmiyet vermiştir.
Bugün güçlü-kuvvetli olmaya, geçen günlerden daha fazla muhtacız. Zira aç kimselerin yemeğin başına üşüşmeleri gibi müslüman olmayan milletler de müslü-manların başına çökmüşlerdir. Bu imansızların elinden (maddi manevi baskısından) müslümanları kurtarma nın tek yolu «Kuvvetli olmaktır.»
Ey Allaha davet eden, müslümanları uyandırmak isteyen kardeşler!., istediğimizi gerçekleştirmek için kuvvet elde etmeye çok muhtacız. Bizim kuvvetimiz hem sayı kuvveti, hem iman kuvveti, hem ilim kuvveti, hem de teşkilâtlanma kuvveti olmalıdır. Kuvvetimiz herhangi bir sapık gurubun (Misyonerlerin, Masonların, Komünistlerin, Siyonistlerin) kuvvetinden üstün olmadıkça arzu ettiğimiz hedeflere ulaşmamız zor olacaktır.
Öyleyse kardeşim!.. Bu kuvvetleri elde etmeye çalışalım. Bütün gücümüzle gayret sarfedelim. Bu yolda yürüdüğümüz müddetçe Allah (C.C.) yardımcımız olacaktır, bunu bilelim...
— 142 —
4) «İSLAM HEM RAHMET, HEM ADALETTİR.»
a) RAHMET: Kalbde olan merhamet, şefkat duygusudur. Bu his, insanı muhtaçlara yardım etmeye, hataları affetmeye, kötülük yapanlaar kötülük etmemeye, başkalarına gelen musibetlerden dolayı elem hissetmeye sevkeder.
Bütün bunlar güzel ahlâklı olan kimselerin vasıflarıdır. Fakat bu merhamet yerinde yapılmalıdır. Bu hususta ölçü şudur: «Merhamet etmek Allahın emirlerini yerine getirmeye mani olmamalıdır. Cenab-ı Hakkın koyduğu hudutlardan birini çiğnememelidir.»
Zinanın cezasında Allah Tealâ şöyle buyuruyor:
«Zina eden kadınla zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun. Allah ve ahiret gününe inanıyorsanız Allahın emri hususunda merhametiniz tutmasın.»(")
Allahın yolundan alıkoyan islâm düşmanlarına karşı —akraba da olsalar— merhametli davranıla-maz. Bunun içindir ki, Sahabe-i Kiram Bedir, Uhud, Hendek muharebelerinde babalarıyla-amcalarıyla, amca çocukları ve diğer akrabalarıyla karşı karşıya, göğüs gö
(7) Nûr Suresi: 2. Bu ceza bekar olarak zina edenler içindir. Evli olduğu halele zîna edenin cezası ise Recmedilmektir.
— 143 —
ğüse çekinmeden savaşmışlardır. Çünkü onlar Allahır düşmanları idiler, insanları onun yolunda gitmekten -geri bırakıyorlardı.
Ancak şahsına yapılan fenalıkları affetmek iyi bir şeydir, insan fenalık yapandan öcünü almaya kadir olduğu halde onu affederse, bu, onun kalbindeki ran metten, merhametten doğar. Zayıflara, küçüklere, yolda kalmışlara, hastalara, yaşlılara ve bütün yardıma muhtaç olanlara merhamet etmek de dini bir vecibedir.
b) ADALET: Her hak sahibine hakkını tamamiyle vermek demektir. Her insana karşı adaletli olmak farz dır. ister müslüman ister kâfir olsun, ister dost ister düşman olsun, ister hısım, isterse yabancı olsun...
Allah Tealâ şöyle buyuruyor: «Bir millete karşı olan öfkeniz sizi adaletsiz davranmaya sürüklemesin. Adaletli davranın. Bu, takva sahibi olmaya daha yakın-dır.»(*)
Adalet çeşitli şekillerle olur: Muhakeme ederken adalet... Hükmederken adalet... Zemmederek adalet... Methederek adalet... Tenkid etmekle yapılan adalet...
i(8) Maide Suresi: 8
— 144 —
Azarlamak suretiyle adalet... Kızgın ve sevinçli hallerde adalet... v.s.
İki kişinin arasında hüküm verirken taraf tutmak adalete ters düşer. Övülmeye layık olmayan birini övmek, kötülenmesi icab etmeyen birini kötülemek adaletli bir hareket değildir. Yakının olmayan kimseler veya düşmanlarına yahut sana kötülük eden kişilere karşı; akrabanı, dostunu, sana iyilik edeni desteklemen de adaletten değildir.
5) «İSLÂM HEM KÜLTÜR, HEM KANUNDUR.»
a) KÜLTÜR: Yani bizim için faydalı olan bilgileri elde etmemiz islâmın emirlerindendir. Çeşitli müsbet ilimleri tahsil etmeye islâm Dini, mani olmamıştır.
Fakat bunları öğrenen insanın, kendisine düşünen aklı bahşeden, kainatı insanlara hizmet eder şekilde yaratan «Rabbini» düşünmesi elbetteki iyi olur!.. İnsan, bilgileriyle hayırlı olmayı ve Allanın rızasın, kazanmayı murat etmelidir...
b) KANUN: Fertler arası münasebetleri tanzim etmek için islâm, yüce hükümler getirmiştir. (İslâm ka-
__ 145 __ Risaleler 3F : 10
nunlarını inceleyen ilme islâm hukuku veya öz tabiriyle ilm-i Fıkıh adı verilir.)
Bu kanunlara karşı gelenlere çeşitli müeyyideler, cezalar konmuştur. Bu cezalar Mali olduğu gibi Hürriyeti Tahdit ve Tazir gibi Bedeni cezalar da vardır.
islâm Nizamı insanlar arasındaki her çeşit münasebetleri tanzim etmiştir. Bunun için müslümanların islâm nizamını bırakıp ta başka kanunlara uymaları dînen caiz olmadığı gibi mantıken de manasızdır.
Maalesef günümüzün müslümanları, islamı bırakıp (dinine, örfüne, her şeyine) yabancı kanunları tatbik etmektedirler!..
6) «İSLÂM HEM İLİM, HEM HÜKÜMDÜR.»
s) İLİM: Gerçekleri olduğu gibi bilmeye ve.Allah Tealâ'nın gönderdiği şeyleri, insanın nereden geldiğini, niçin yaratıldığını, nereye gideceğini öğrenmeye İLİM denir.
En şerefli ilim, Allah Tealâ'y1 v® onunla alakalı mevzuları bilmektir. Bu da Allah'ın Resulullah (S.A.V.)'a indirdiği islâm dinidir. Müslüman, Rabbini peygambe-
rini, dinini ve dinin hükümlerini ilimle bilir. Dünya hayatıyla ilgili diğer ili-nlerse ikinci derecededir.
İslâm dini ilme ve alimlere büyük değer vermiş ve âlimleri son derece övmüştür. Allah Tealâ şöyle buyuruyor:
«Allah kendinden başka ibadete layık bir mabud olmadığını delillerle açıkladı. Meleklerle ilim sahipleri de hak ve adalet üzere durarak buna iman ettiler.»
«De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?»('*)
Âlimin ilmiyle Allah'ın rızasını taleb etmesi, bildiklerinin bilmediklerinden çok az olduğunu bilmesi gerekir.
«Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.»!")
Âlim durmadan ilmini artırmaya çalışmalıdır ' «De ki: Rabbim, ilmimi ziyade eyle.»
b) HÜKÜM: insanlar arasında hüküm verme İsla mm emirlerindendir. İnsanlar, anlaşmazlıklarını çözüp hakkı sahibine verecek adalet sahibi hakimlere muhtaçtır.
(10) Zümer Suresi: 9
(11) isra Suresi: 85
— 146 —
— 147 —
İslâm dini adli teşkilatı farz kılmıştır. Bunun için dir ki Rasulullah (S.A.V.) Medine'den uzak beldelere hakimler tayin etmiştir.
Hakimin müslüman olması ve islâmi hükümleri bilmesi şarttır. Yine Hakimin müctehid olması veya fetva verebilecek derecede olması aranılan şartlardandır. Zira hüküm verme, idare etmeye selahiyeti olan kimseye aittir. Kâfir ise müslümanı idare edemez. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyuruyor:
«Allah, müminler aleyhine kâfirlere asla hâkimiyet vermiyecektir.»('-)
Müslüman hakim, islâm hukuku ile hükmedecektir. Bundan başka herhangi bir «Beşeri Kanun» ile hükmetmesi haramdır: Allah Tealâ Kur'an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:
«Allahın indirdiği (Kur'an ve Şeriat) ile hükmetye-yenler, fasıkların ta kendileridir.»(")
«Allahın indirdiği (Kur'an ve Şeriat) ile bük metmeyenler, zalimlerin ta kendileridir.»(")
(12) Nisa Suresi: 141 (Müminlerin islâmdan sapmamaları şartıylaj Kurtubi..
(13) Maide Suresi: 47
(14) Mside Suresi: 45
— 148 —
«Allah'ın indirdiği (Kur'an ve Şeriat) ile hükmet-meyenler, kâfirlerin ta kendileridir.»)'')
Müslüman Hakim'in, hükmederken adaleti sağlaması, bunun için en son gayretini sarfetmesi gerekir. Hükmünde isabet ederse iki mükafat, bUmiyerek hata ederse bir mükafat alır.
7) «İSLÂM HEM MADDE, HEM KAZANÇTIR.»
a) MADDE: İslâm Dini maddi hususları ihmal etmez, islâm hem maddeye hem manaya ehemmiyet verir. Fakat müslüman, kalbini Allaha bağlar. Madde ne kadar çok olursa olsun müslümanın kalbini esir edemez.
b) KAZANÇ: Müslüman için bütün kazanç yollarına başvurmak caizdir. Yeter ki helâl ve meşru yoldan kazansın,
Müslümanın elde ettiği kâr kendine aittir. Zira İslâm Dini özel mülkiyete karşı saygılıdır, özel mülkiyete saldırılamaz, devlet tarafından el konulamaz.
Vade Suresi: 44
149 —
Müslümanın, Zekât, Sadaka-i fıtır ve Nafakalar gibi MALİ vazifelerini ifa etmesi gerekir. Şu halde Müslümanın zengin olması haram değil, bilakis zenginlik çalışkanlığın, ciddi gayretin bir alâmetidir. Zengin Mev-lasından korkup Allanın vermesini farz kıldığı şeyleri eda ederse «Allahtan layıkıyla korkari evliyalar.» dan olur.
Fıkıh alimleri «Sabreden fakir mi, yoksa şükreden zengin mi daha üstündür?» diye ihtilâf etmişlerdir. Bazıları birincisinin, diğerleri de ikincisinin daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Doğrusu bunlardan, Allah'tan en fazla korkanı daha üstündür, fakir olsun-zengin olsun...
Ey kardeşim!., inzivaya çekilip zahid olacağım diye, çalışıp helâlinden kazanmayı bırakma. Zira zühd ve takvanın mahalli kalbdir. İbadet etmek helâlinden kazanmaya mani değildir. Bilâkis helâlinden kazanmak bir nevi ibadettir.
Hadis-i Şerifte: «üstte olan el, altta olan elden daha hayırlıdır.» buyurulmuştur. Elin yukarıda olabilmesi için zengin olmak gerekir. Zenginlik ise çalışıp ka zanmakla elde edilir. «Veren el, alan elden daha hayırlıdır.» Ayrıca şunu da bilmeliyiz ki: Müslümanlara ka-
— 150
zanç yollarını temin etmesi ve yardımda bulunması islâm Devletinin vazifesidir.
8) «İSLÂM HEM CİHAD, HEM HAKKA DAVETTİR»
a) CİHAD: islâm cihadı emreder. Cihad, Allah yolunda bütün gayretini sarfetmek demektir. Harp sahasında canını, kanını feda etmeye kadar varan mücadeledir.
Cihad malla, kalemle, dille de olabilir. Müslüman ferd cihadı tek başına yapabildiği gibi bir cemiyet içinde de cihad edebilir. Cemiyet içindeki cihad halinde onlarla yardımlaşması, el ele vermesi, işbirliği yapması gerekir.
Maalesef günümüzün müslümanları «Cihad» emrinden uzak kalmışlardır. Halbuki asrımızda cihad etme her müslümanın üzerine bir FARZ-I AYN olmuştur. Zira birtakım islâm ülkeleri dinsizler, imansızlar tarafından gasbedilmiştir.
Bugün, umumiyetle müslümanlar aciz ve zayıf bir halde bulunuyorlar. Bunun tedavisi ise müslümanları doğru yola çevirmek ve acizlikten kurtarmak için hemen Allah/yolunda cihada girişmekle mümkündür.
151
Alsında İslâm Devletini kurmak; islamın istediğini gerçekleştirmek için en güzel vesiledir. Müslüman Kar-deşler'in güttükleri gayelerden biri de hakiki islâm devletini kurmaktır.
b) İSLÂM'A DAVET: Neşriyat, Konferanslar, Kamplar gibi bütün meşru vasıtalarla insanlığı hakka davet etmek, Allah yolunda cihad etmek kadar mühimdir.
İslama Davet etmenin şn büyük vasıtası, ferdin nefsini ıslah etmesi ve bizzat kendisinin islâm'ı yaşamasıdır. Çünkü islâmı yaşayan kimsenin, insanları islâma davet etmesi çok kolaydır.
Zira onu islamı tam yaşayan bir kimse olarak görürler, sözlerine ve irşadlarına da tabi olurlar.
islâm cemiyeti, uzun zamandan beri, bu gibi «nu-mune-i imtisal» müslümanları kaybetmiştir. Bunun içindir ki eğitime önem verme; müslüman ferdi yetiştirme; bunu cemiyete kazandırma, insanların dikkatini bu müslüman fertlere çekme ve islamın nasıl insanlar yetiştirdiğini, kişileri cemiyet arasında hareket eden birer nurlar haline getirdiğini insanlara gösterme, müslüman kardeşlerin davalarının temel ilkelerindendir. İslâma
152 —
Davet her müslümanın üzerine bir dini vecibedir: «Ey Resulüm!.. De ki: İşte benim yolum budur!., insanları bilerek Allaha davet ediyorum. Ben ve bana tabi olanlar böyleyiz. Allah'ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim.»!1')
Keza insanları hayra, islâma davet eden bir müslüman cemaatin bulunması da dinen farzdır. Allah Tea-lâ şöyle buyuruyor: «içinizden hayra davet edecek, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.>>('7)
Bu noktadan hareket eden Müslüman Kardeşle' Cemaati, Allahın emirlerine boyun eğip, ona davet etme vazifesini yüklenmişlerdir...
9) «İSLÂM HEM ORDU, HEM FİKİRDİR.»
a) ORDU: Silâhlı Kuvvetler, cihada hazırlığın en büyük nişanesi ve cihadın en kuvvetli vasıtasıdır.
Orduyu hazırlama, askerleri yetiştirme ve malzeme sağlamaya bağlıdır. Öyleyse müslüman fertler, asker-
(16) Yusuf Suresi: 108
(17) Âl-i I/nran Suresi: 104
_ 153 —
lik ruhu ve nizamı ile yoğurulmalıdır. Meşakkatlere katlanmaya, aza kanaat etmeye ve nefsine hakim olmaya alıştırılmalıdır.
b) FİKİR: Askerî nizam belirli bir fikne dayanmalıdır. Bu da islâm fikri olmalıdır. Yani islâm ordusu, islâmın emirlerini yerine getirmeye, islamı korumaya, ve ona davet etmeye çalışır.
Evvelce de temas ettiğimiz gibi «Hakkı Müdafaa edecek, onu koruyacak, örfüne çıkacak engelleri bertaraf edecek bir kuvvete ihtiyaç vardır.» Böyle bir kuvvetin varlığı zaruridir.
Resulullah (S.A.V.) devrinden bu yana islâm orduları, İslama daveti ayakta tutuyor, bütün engelleri yok ediyordu. Böylece insanların İslama girmelerine, onun güzelliğini idrak etmelerine, islamın hakikatlerini bilmelerine imkan sağlıyordu ve insanlar gurup gurup islâ-ma giriyorlardı.
Evet... Kılıç, islâmı kalblere sevdirmez. Ama İslama mani fikirleri kalblerden siler, uzak eder. Böylece islâm nuru ile nurlanırlar. Şunu da bilmek gerekir ki islâm, hiçbir zaman kılıçla yayılmamıştır. Eğer kılıç-Ja yayılsaydı, müsiümanların elinden çıkan memleket-
1erde islamın sönmesi gerekirdi, haibuki vaziyet böyle değildi. Fakat islam, iman edenleri korumak için kılıcı gerekli kılmıştır.
İslâm Fikriyatı yeni izahlara, müslümanları onunla aydınlatmaya muhtaçtır.
Bugünkü dünyamızda çeşitli fikir ve cereyanlar ,;.arpışmaktadır. Her fikrin peşinde onu destekleyen, yayılması için bütün gücünü sarfeden, onu korumaya çalışan bir veya birkaç devlet vardır. Fakat fikrimiz, idealimiz olan isl«'.mı müdafaa edecek, O'nu insanlığa müjdeleyecek hiçbir devlet yoktur!..
Halkı müslüman olan memleketlerde, islâmı koruyacak, O'nu yaşayacak, islâmî hayatı tekrar iade için bütün gelir kaynaklarını bu uğurda sarfedecek, yeryüzünde sağlam bir islâm cemiyeti kuracak, islâmın yayılmasına mani olan bütün sebepleri ortadan kaldıracak bir «islâm Devleti» kuruluncaya kadar, müsiümanların islâm davasını müdafaa etmeleri ve O'nu insanlığa müjdelemeleri farzdır. Bu sebeple çağımızda müslü-jnanın vazifesi çok büyük ve çok ağırdır.
—¦ 155
İKİNCİ DÜSTUR KUR'AN VE SÜNNET
«Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i seniyye, islâm hükümlerini öğrenmek yolunda olan her müsiümanın merciidir.»
«Kur'an-ı Kerim, arap dili kaideleri ile zahmet-si2-külfetsiz anlaşılır.»
*¦'
«Sünnet-i seniyyeyi anlamak için de güvenilir hadis ravilerine müracaat edilir.»
ŞERH:
a — KURANI KERİM:
Kuran-ı Kerim, dini hükümler için birinci kaynak tır. O müslümanların en büyük delilidir. Sünnet-i Seniyye de Kur'an-ı Kerimin şerhi ve tamamlayıcısıdır. Kur'an-ı Kerim gibi Sünnet-i Seniyyeye de uymak farzdır. Bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur.
Kuran da Sünnet de, ilahi vahiylerdir. Fakat Kur' an'ın hem lâfzı, hem mânâsı Allah tarafından vahyolun-
I
muştur. Hadis-i Şerifler ise manaları Allah'tan, lâfızları da Resulullah (S.A.V.) tarafından ifade buyrulmuştur.
Kur'an-ı Kerim arapça olarak indirilmiştir. Onun nasslarmdan hüküm çıkarabilmek için Arap dili gramerini, arapça tabirleri iyi bilmek gerekir. Bunun yanında Kur'an-ı Kerimin hükümlerini tamamen kavrayabilmek için «Nasih ve Mensuh» «Nüzul sebepleri» ve «Teşrii Hikmetleri» nin bilinmesi lâzımdır.
b — SlNNFT-İ SENİYYE: (Resulullah (S.A.V.) in söz, fiil ve takrirlerine denir.) Kur'an-ı Kerimin ayetlerinden kasdedilen manaları anlamak için Peygamberimizin (S.A.V.) sünnetinde varid olan hükümleri de bilmemiz lazımdır.
Bu bilgiler, bütün müslümanlarca aynı seviyede olmadığı için bilmeyenlerin bilenlerden öğrenmesi gerekir.
Hadis-i şerifleri öğrenmek için onların senet ve metinlerini bilmek gerekir.
Senetden maksad; hadisi rivayet edenlerin ne derece güvenilir (sika) olduklarını bilmektir.
Günümüzde bir hadis-i şerifin doğruluk derecesini bilmek için hadis alimlerinin yazdıkları eserlere mü-
— 156 —
157 —
racaat etmek icab eder. Çünkü bu alimler. Sahih hadislerle sahih olmayanları bildiren birçok kitaplar yazmışlardır.
Sahih Hadisleri ihtiva eden başlıca eserler şunlardır: (Buhari - Müslim - Tirmizi - Nisai - İbn Mâce - Ebu Davud) Bunlara «Kütüb-i Sitte» adı verilir.
Bunların içinde en muteber olan Sahih-i Buhari'-dir. İkinci derecede Sahih-i Müslim gelir. Bu ikisinden sonra adları geçen dört Sünen kitabı yer alır.
Hülasa: Buhari ve Müslimin hadisleri Sahih Hadislerdir. Ravileri güvenilir kişilerdir. Her müslüman hiç çekinmeden bu kitaplardan istifade edebilir.
Hadislerin, metnini bilmek ise, onların mânâlarını ve taşıdıkları hükümleri bilmek demektir. Bunları öğrenmek için de hadis alimlerine müracaat edilir. Şu kitaplar bu mevzuda önemli kaynaklardır:
1 — HEYLÜ'L-EVTAR — Şevkâni
2 — SÜBÜLÜ'S-SELAM — Safani
3 — UMDETÜ'L-AHKÂM — ibn Dakik
— 158 —
ÜÇÜNCÜ DÜSTUR — HAKİKİ İMAN LEZZETİ —
«Sarsılmaz bir imanın, samimi bir ibadetin, Allah yolunda cihadın bir nuru ve lezzeti vardır. Allah (C.C.) kullarından dilediğinin kalbine bu nuru ve lezzeti koyar.»
«Ancak şunu bilmek gerekir ki ilhamlar, hatıra ge-ıtn şeyler, keşifler ve rüyalar dini hükümlere delil olamaz. Bunlara ancak dine karşı olmadıkları zaman itibar edilir.»
Şerh: Sarsılmaz bir iman, gizli şüpheden, riyadan ve zaafiyetten uzak olan imandır. Böyle bir iman kalbde yerleşir, nefiste kararlaşır, uzuvları Allaha itaat etıneye sevkeder. Gözle görülmeyen şeyleri görmüş gi-bi yapar, insanın ruhunu huzur, istikrar ve sebatla doldurur.
Bu iman, sahibine Allah yolunda mal ve canını vermeyi sevdirir. Allaha olan bağlılığını arttırır. Böylece insan Allaha güvenir. O'na tevekkül eder. Ondan hayır ornid eder. O'na yönelir.
/ . ¦ _ 159 —
İste müslümanın kalbi böyle bir imanla mamur olunca vücudu da Allah Rızası için ibadet etmeye yönelir. Bu gibi iman ve amellerin dünya ve ahirette büyük mükafaatı vardır.
Dünyada: insanın ruhunu kaplayan mutluluk, huzur ve sevinç, kalbini aydınlatan nur, lezzet veren tatlılık mükafatlarıdır, içte bulunan bu nur ziyadeleşince, mü'minin yüzünde müşahade edilir. Rengi zenci de olsa o nuru görmemek kabil değildir. Kalbde hissedilen o tatlılıksa baldan daha tatlıdır.
Müminin ibadeti sevmesi, onunla huzur hissetmesi, aşkla bunu yapması hep bu lezzetin eseridir.
Kardeşimi Sen bu sözüme şaşma. Bunları hayal sanma. Zira dilimizin maddi şeyleri tatması gibi ruhumuzun da tattığı manevi lezzetler vardır.
Hadis-i Şerifte şöyle varid olmuştur: «Allah'ı Rab, islâm'ı Din, Muhammed'i Peygamber olarak kabul eden kimse imanın lezzetini tatmıştır.»
Diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
«Şu üç şey kendinde bulunan kimse imanın lezzetini bulur:
— 160 —
1 — Allah ve Resulu'nun onun için herşeyden daha sevgili olması.
2 — Allah onu inkardan kurtardıktan sonra (ateşe atılmayı sevmediği gibi) küfüre dönmeyi de sevme-
3 — Sevdiğini yalnız Allah Rızası için sevmesi.»
Şüphesiz ki iman bir lezzettir, iman kuvvetleştik-çe bu lezzet de artacaktır.
ilhamların, hatıra gelen şeylerin, mü'minlerin kalbine doğması, sarsılmaz bir imanın samimi bir ibadetin eserlerindendir. Bu ilhamlar mü'mine ışık tutar. Hakkı görmesine, problemlerini çözmesine yardımcı olur.
Gizli, meçhul bazı şeyleri keşfetmek te bu imanın eserlerindendir. Hadis-i Şerifte buna «MÜMİNLERİN FERASETİ» denilmiştir. Hadis-i Şerifte şöyle varid olmuştur: «Müminin ferasetinden korkun. Çünkü o, Allahın Nuru ile bakar.» Tirmizi rivayet etmiştir.
Hz. Osman, yanına gelen bazı kimselere şöyle buyurmuş: «Bazınız, iki gözünün arasında zina eseri bulunarak içeri giriyorsunuz.» Hz. Osman (R.A.): «Ya Emirel-Müminin!.. Resulullah'dan sonra vahiy mi gel-
— 161
Risaleler 3F : 11
di? diye sorulunca: «Hayır, bu mü'minin ferasetidir.» buyurdu.
İşte Hz. Osman'ın yanına gelen şahıslarda gördüğü zina eseri o kişilerin harama bakmaları sebebiyle olmuştur. Bir hadis-i şerifte: «Göz de zina eder. O-nun zinası bakmak iledir.» buyurulmuştur. Bunun benzeri, Tirmizi de rivayet edilmiştir.
ilhamlar, hatıra gelen şeyler, feraset dinen kabul edilen şeylerdir. Bunlara Keramet de denilir. Bunlar doğrudur. Kabul edilmeleri ve iman olunmaları gerekir. Fakat bunlar hiçbir zaman dini hükümlere delil olamazlar. Dini hükümlerin delilleri Kitab, Sünnet ve bunların deli İliğini kabul ettikleri şeylerdir. (İcma-Kı-yas)
ilhamların faydaları: Kişilerin durumlarını bilmek için bunlardan istifade edilir. Yine dünyevi işlerde yapılıp yapılmaması için bunlarla yardımlaşılır.
Rüyaya gelince doğru olan ve olmayan diye ikiye ayrılır. Mü'minin rüyası umumiyetle doğrudur ve açıktır. Bazan da tabire ihtiyaç duyulur.
— 162 —
DÖRDÜNCÜ DÜSTUR — HURAFELER —
Nazar Boncuğu Takmak, Beyaz Boncuk (Kavgı) Takmak, Muskacılık, Falcılık, Müneccimlik, Kahinlik gaybı bildiğini iddia etmek, v.b. Bütün bunlar islâm dininde olmayan şeylerdir. Bunlara karşı savaşmak gerekir. Ancak Kur'andan bir şifa ayeti veya dinen varid olan muska bundan müstesnadır.
ŞERH: Müslüman, neticelere ulaştıran sebeplere sarılmakla mükelleftir. Yemek yeme, açlığı giderip hayatı sürdürmek için bir sebeptir. Su içme, susuzluğu gidermek için bir sebeptir. Çalışma, kazanç ve servet el de edebilmek için bir sebeptir.
işte maddi neticelere götüren bu maddi sebepler gibi, manevi neticelere götüren manevi sebepler de vardır. Bunlardan biri de Dua'dır.
Hasta dua eder, şifa bulur. Yolunu şaşıran dua eder, hidayete kavuşur. Çünkü her şey Allah'ın kudretiyle olur. Allah (C.C.) arzu edilen şeyin elde edilmesi için kendine yönelmeyi, ondan yardım istemeyi bir se bep kılmıştır. Yeterki duanın kabulü için gereken şartlar bulunsun.
/ — 163 —
Yine (Rukye) diye adlandırılan bazı dualar da bu manevi sebeplerden biridir. Burada Rukyeden maksat, müslümanın zor halde iken veya hasta iken yahut bir şeye muhtaç iken yaptığı bir kısım dualardır.
Nitekim bazı hadislerde şöyle varid olmuştur:
«Seni Allahın ismiyle efsunlarım. Allah seni, sana eziyet veren her hastalıktan, düğümlere üfüren üfürük çülerin şerrinden, hased edenlerin şerrinden kurtarsın, sana şifa versin.»('s) i
İşte bu gibi dualar caizdir. Zira hadiste varid olmuştur. Bunun dışında kalan falcılık, kahinlik, gaybı bildiğini iddia etmek, anlaşılmaz kelimeleri yazmak, bazı taş ve kemiklere yazı yazmak gibi bütün hurafeler dine muhaliftir. Bunlardan kaçınmak gerekir. Burada şu soru hatırımıza gelebilir, «üçüncü düsturu izah ederken, bazı meçhul şeyleri bilmek sarsılmaz imanın eserlerinden biridir, dediğimiz halde, burada gaybı bilmeyi iddia etmenin nasıl dine aykırı olduğunu söylüyorsunuz?»
Bunun cevabı şudur: Bazı meçhul şeyleri keşfetmek mümine kendiliğinden doğar. O istediği zaman bir
(18) Bu hadis-i şerifi, Buhari, Müslim, Tirmızı, Ebu Davud, Ibni Mace ve imamı Ahmet rivayet etmişlerdir.
— 164 —
şeyi keşfetmeye kadir değildir. Allah bunu ona bildirir ve açıklar. Bu ise gaybi biliyorum iddiasına benzemez. Çünkü «Gaybı biliyorum» diyen, istediği zaman istediği şeyi görebileceğini ileri sürer, işte islâm Dininde olmayan budur.
BEŞİNCİ DÜSTUR — İMAMIN GÖRÜŞÜ —
1 — Bir nass (delil) bulunmayan mevzularda veya çeşitli ihtimallere yol açabilen hususlarda yahut me-salih-i mürsele hakkında('") imam ve naibi'nin görüşleri dini bir kaideye muhalif olmamak şartıyle tatbik edi lir.
Bunların görüşü zaman ve mekana göre değişe bilir.
2 — İbadetlerde asıl olan hikmetinden sormadan onları olduğu gibi kabul etmektir... İbadet sayıl-
(19) «Mesalihi mürsele» demek: Dinen ne helâl olduğuna ne de haram olduğuna dair hiçbir dini delil varid olmayan bir takım faydalı şeylerin yapılıp yapılmamasını kabul veya reddei-meyi bildiren bir kıstastır. Meselâ: hapishaneler yapm?k. pata basmak gibi işlerin yapılıp yapılmamasını «mesalihi mur-se'ç» bildirir.
— 165 —
mayan mevzularda asıl olan ise sır ve h'kmetlerini öğ renip ona göre tatbik etmektir.
ŞERH:
İMAM: Müslümanların seçtiği devlet reisine, reisin yardımcısına, reisin bir iklime tayin ettiği valisine ve ordunun basına getirdiği komutanlarına denir.
Bu zatların görüşü, islâm dinince içtihadî meselelerde ve «Mesalihi Mürsele» kaidesine giren konularda
muteberdir. Dinen kabul edilir.
Ancak bunların görüşleri, bir nassa, dini bir kaideye ve ittifak edilen bir mevzuya aykırı olmamahdır. Aksi takdirde kabul edilemez. Çünkü «mevridi nasla içtihada mesağa yoktur.» ("-")
imam için söylenilen bu sözler, herhangi bir müs-lüman cemaatın reisi için de söylenebilinir. Müslümanların, içtihad eden liderlerine tabi olmaları gerekir, ye-terki müctehidlerin içtihatları dini nasslara muhalif ol-
(20) içtihadı meseleler, hakkında hiç dini delil olmayan veya hakkındaki nassın birkaç ihtimale yol açar tipte olan meselelere denir.
— 166 --
masın. O takdirde itaat olunamaz. Çünkü «Hakka isyan olunacak hususlarda mahluka itaat yoktur.»
ibadetlerin hikmetleri,
ibadetlerde asıl olan onları olduğu gibi kabul etmek sır ve hikmetlerini bu aciz aklımızla kavramaya zorlanmamaktır.
Buna karşılık, yeme, içme, giyme gibi ibadetten sayılmayan dünyevi işlerde asıl olansa sır ve hikmetlerini bilmek ve ona göre hareket etmektir.
Bu gibi ibadete ait olmayan meselelerin hikmet) şeriyyesini öğrenirsek bizlere, haklarında açık nass bulunmayan meselelerin hükümlerini anlamakta yardımcı olurlar.
ALTINCI DÜSTUR —SELEFİ SALİHİN—
1 — Hatadan masum olan Rasulullah (S.A.V.) den başka herkesin sözü alınabilir de, alınmayabilir de...
— 167 —
i
2 — Selef-i Salihinden rivayet edilen her şey ki-tab ve sünnete muvafık oldukça kabul ederiz. Muvafık olmazsa Allanın kitabı ve Resulünün sünneti uyulmaya daha evlâdır.
Ancak ihtilaf eden kişileri tenkid etmeye hakkımız yoktur. Onları niyetleri ile başbaşa bırakırız.
ŞERH:
ı
Hatadan masum olan yalnız Peygamber Efendimiz (S.A.V.) dir. Peygamber Efendimizin.emrettiği ve neh-yettiği her şey kabul edilir. Allah Tealâ'nın buyurduğu gibi «O kendiliğinden söylemez. Onun konuştuğu ancak Allah tarafından vahyedilen bir vahiydir.»(-')
Peygamberimiz (S.A.V.) den başka kim olursa olsun doğru sözleri alınır, doğru olmayanları bırakılır. Çünkü bunlar ne masum ne de vahiy sahipleridir. Hiç bir ilim sahibi bu hususta ihtilâf etmemiştir.
Selef-i Salihin birçok meselelerde içtihad etmişlerdir. Bu meselelerden Kitab ve Sünnete muvafık olan lan kabul eder alırız. Doğru sayılmayan sözlerini ise
(21) Necm Suresi: 3
— 168 —
bırakır, Rabbimizin kitabına. Resulünün sünnetine tabi oluruz.
Bununla beraber her iki halde de selef, müetehid* lerin mükâfatına nail olmuştur. İçtihadlarıyla doğruyu bulmuşlarsa iki mükâfat, bulamamışlarsa bir mükafata nail olacaklardır. Onların, hepsini sevmemiz, ihtilaf ettikleri meselelerde tenkit etmememiz gerekir.
Hiçbir sahabeye veya Hulefa-yı Raşidine dil uzatmak caiz olamaz. Çünkü onlar evliyalar evliyası, islâm dininin hamileridir. Allah onları Peygamberinin (S.A.V.) sohbetiyle, dinini yaymakla şereflendirmiştir.
Bunlar hakkında Resulullah (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:
«Ashabıma sövmeyin. Sizden biriniz, Allah yolunda, Uhud dağı kadar infak etse de. Sahabelerden birinin bir müd hatta yarım müd infskına eremez.»(-'-')
Zannederiz ki birbirlerini savaşa kadar götüren ihtilafları, herbirinin değişik ictihadlarından doğmaktay-jı. Allah onlardan razı olsun.('-•')
i22) Bir «Müd» takriben 18 litredir.
23) Hazreti Ali (R.A.) ile Hazreti Muaviye lR.A.) arasındaki an-\laşmamazlıkta durum buydu.
169 —
YEDİNCİ DÜSTUR — BİR İMAMA İTTİBA ETMEK —
Fer'î hükümlerin delillerini bilme derecesine va-Tamayan her müslümanın bir mezhep imamına uyması gerekir.
Bununla beraber gücü yettiği halde tabi olduğu imamın-delillerini öğrenmeye çalışması iyi bir şeydir.
Yine doğru delille yapılan her irşadı kabul etmesi iyi bir şeydir. Yeter ki irşad edenin doğruluğunu ve kifâyetli olduğunu bilsin. Böylece ilim sahibi olsa bile eksikliklerini tamamlasın. Araştırma derecesine varsın.
ŞERH:
Asıl olan şudur ki müslüman, dini hükümleri dini delillerden öğrenecektir. Fakat bu herkes için kolay değildir. Çünkü her müslüman «içtihad» derecesine varamaz.
Dolayısıyle cahilin ilim sahibinden dini emirler' ve lüzumlu herşeyi sorup öğrenmesi gerekir. Allah Tea-Jâ şöyle buyuruyor;
— 170 —
«Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorun.»!1'4)
Bu ise Müslümanın, islâmı yaşayan alim, takva sahibi birinden dini meseleleri sorup öğrenmesiyle olur. imam-ı Azam Ebu Hanife, imam Safi, imam Ahmed b. Hanbel ve İmam Malik b. Enes gibi mezhep sahiplerine tabi olmak da, alimlerden sormak hükmündedir.
Bunların içtihadlarını kabul etmek gerekir. Sözleriyle amel etmek icab eder. Bununla beraber bu imamlar vasıtasıyla dini hükümleri öğrenen kişi, bunların dini mürşidler olduklarını ve hiçbirinin hatadan masum olmadığını bilmelidir... Tâbi olduğu imamın içtihadını doğru bulmayan, doğru bulduğu içtihadı alıp kendi ima-mınınkini bırakabilir. Yeter ki bunu, idrake yetkili olsun.
SEKİZİNCİ DÜSTUR — FIKHİ İHTİLAFLAR —
Fer'i meselelerde yapılan fıkhi ihtilaflar dinde bölünmeye, düşmanlığa sebep olmamalıdır. Çünkü her müetehide mükafat vardır.
(24) Nahl Suresi: 43
— 171 —
ihtilaf konularını meselenin özüne vakıf olmak gayesiyle ilmi incelemelere mevzu almakta bir mani yoktur. Yeter ki taassuba ve riyakârlığa götürmesin.
ŞERH:
Fıkhın fer'i (teferruatı sayılan) meselelerinde ihtilafın bulunması hayret edilecek bir şey değildir. Zira bu fakihlerin akli derecelerinden, kitab ve sünneti anlayış seviyelerinden doğmaktadır.
Sahabe Devrinde de bazı fıkhi ihtilaflar olmuştur, öyleyse biz bu ihtilafların oluşuna üzülmemeliyiz. Bilakis bunu islâm düşüncesinin kuvvetliliğini, genişliğini ve İslâm Şeriatının cihanşümul olduğunu gösteren bir alamet kabul etmeliyiz. Bu ihtilafların var oluşuna şaş-malıyız. Fakat bu, ihtilafları körükleyelim demek değildir. Bu gibi ihtilâflara şaşmayalım demektir. Herhangi bir fıkıh mezhebini, Kur'an ve Sünnete karşı ileri sür-memeliyiz. Bilakis Kur'an ve sünneti bu görüşlerin aleyhine delil olarak gösterebiliriz. Dine uygun fıkhi görüş doğru olduğu gibi, dine uygun olmayanı da doğru olmaz.
— 172 —
Bunun içindir ki muayyen bir fikre bağlanıp kalmadan fıkıh alimlerinin ihtilaf ettikleri mevzuu ilmen incelemek hususunda bir mani yoktur. Ancak fıkhi ihtilafları dini bölme manasına saymaktan kaçınmalıyız. Keza bu ihtilaflar, müslümanlar arasında buğz ve adavete sebebiyet vermemelidir.
DOKUZUNCU DÜSTUR ARAŞTIRILMASI GEREKMEYEN HUSUSLAR:
1 — Fayda temin etmeyen herhangi bir meseleyi araştırmak.
2 — Hiç olmayacak işler için hükümler çıkarmaya çalışmak.
3 — İlmin henüz ulaşamadığı mevzuları Kur'an-ı Kerim ayetlerinden çıkarmaya uğraşmak.
4 — Sahabe-i Kiramın bazısını bazısından efdaf
— 173 —
5 — Onlar arasındaki ihtilâfları değerlendirmeye tabi tutmak.
Dinen yasaklanmıştır.
ŞERH:
Müellif bu düsturu ile araştırmaya mükellef olmadığımız mevzulara dalmamamıza işaret ediyor. Çünkü bunları yapmakla birşey kazanılamaz.
Mesela: Peygamberimiz (S.A.V.)'in isimlerini bize bildirmediği halde Kur'an-ı Kerimde kıssaları geçenlerin ismilerini bilmeye çalışmak... Süleyman (A.S.)'a Belkısın tahtını getiren zatın ismi gibi, Hz. Adem'in Cennette meyvesinden yediği ağacın ismi gibi... Keza «kaza-kader» mevzuunu bütün tafsilatıyla bilmeye çalışmak ve Sahabeler arasında meydana gelen ihtilafları değerlendirmeye kalkışmak da bu kabildendir.
Bize düşen: Sahabelerin hepsini sevmektir. Onların bu ümmetin en hayırlı olduklarına iman etmektir. Her birinin içtihadının karşılığı olarak —Farklı da olsa— mükafata nail olacağına itikat etmektir. Hulefa-yı
Raşidîn'in Cennetle müjdelenen on kişiden (Aşere-i Mübeşşereden) olduklarını ve Sahabe-i Kiramın en ef-dali sayıldıklarını kabul etmektir.
Bir müslümanın Hulefa-yı Raşidinden veya Sahabe-i Kiramdan herhangi birini sevmemesi veya ona kızması dinen haramdır, islamı yayan Sahabelerdir. Allah onları peygamberinin sohbetine ve onun dünyasını değiştirdikten sonra risaletini tebliğ etmeye layık görmüştür. Bunlardan herhangi birine karşı ufacık bir buğz taşıyanın kalbi manen hastadır.
ONUNCU DÜSTUR — EN ÖNEMLİ İNANÇ —
İslam inançlarının en önemlisi Allah Tealayı bilmek, onu birlemek ve tenzih etmektir.
Müteşabih ayet ve Hadislere oldukları gibi imar» etmemiz, onlar hakkında alimlerin yaptıkları ihtilaflara temas etmemeniz gerekir. Resülullah, (S.A.V.) e ve. esha\ine caiz olan şeyler bizim için de caiz olabilir. On-
— 175 —
(arın değinmediği mevzulara bizim değinme hakkımız yoktur. Allah'u Tealâ şöyle buyuruyor:
«ilimde derinleşen kimseler: Biz bu kur'ana iman ettik. Hepsi rabbimizin katındandır, derler.»(')
ŞERH:
Şüphesiz ki en üstün ilim Allah Tealâ'yi bilmektir. Allah Tealâ'yı bilmek kemal sıfatlarını bilmekle mümkündür. Allahı bilmek kulu kayıtsız şartsız ona boyun eğmeye, onu sevmeye, yalnız ona yönelmeye ve onu noksanlıklardan tenzih etmeye sevkeder.
Allahı birlemek (Tevhid) iki yöndendir:
1 — Rububiyet bakımından birlemek. Bunun mâ nâsı Allah Tealâ'nm zatında, sıfatlarında, işlerinde hiç bir şeye benzemediğine iman etmektir.
«Hiçbir şey ona benzemez. O en iyi işiten ve en iyi görendir.»)-')
(25) Âl-i imran Suresi: 7 .(26) Şura Suresi: 11
— 176 —
2 - - Uluhiyet bakımından birlemek. Bunun ma naşı, her çeşit ibadetin yalnız Allah'a layık oluşuna iman etmektir. Lâ ilahe illâllah'ın mânası da budur.
Allah'a ibadet etmek, kulları üzerinde bir borçtur, bir vazifedir.
Allah Tealâ şöyle buyuruyor:
«Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.»(îr)
«Biz yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz.»(28}
Kur'an-ı Kerimin veya Peygamberimizin (S.A.V.i bizlere haber verdiği Allah Tealâ'nm sıfatlarına iman e. mek te Allahı bilmek mefhumuna dahildir. Allah'ın sıfatlarına zikredildiği şekilde itikad etmemiz, O'nun sıfatlarını yarattıklarının sıfatlarına benzetmemiz ve hakiki mânâlarını terk etmememiz icab eder.
Allah'ın zatı hiç bir zata benzemediği gibi, sıfat lafı da hiç bir mahlukun sıfatlarına benzemez. Selef-i
127; Zarıyet Suresi: 56 (28) Faüha Suresi: 5
- 177 — Risaleler 3 F : 12
Salihin müteşabih ayet ve hadisleri te'vilden kaçınmışlardır. Halef ise dine muvafık bir şekilde te'vili uygun görmüşlerdir. Bir, selefin tutumunu daha güzel görü yoruz, te'vile lüzum görmemekteyiz.
ON BİRİNCİ DÜSTUR BİD'ATLER
İslâm dininide aslı olmayan ve insanların heveslerine uyarak hoş gördükleri her bid'at dalâlettir, ister dinde olmayanı ona ilave etmek suretiyle, isterse dinde olanı terk etmek suretiyle olsun. Bid'atın her türlüsüne karşı savaşmak ve onu en müsait vasıtalarla kaldırmak gerekir. Bid'atı yoketmek için başvurulan çareler bid'atın kalkmasından daha kötü birşeye dü-sürmemelidiı.
ŞERH: Dinde bid'at icat etmek haramdır. Bid'at demsk; ibadet veya muamelât hususunda dinin getirmediği yeni bir şeyi ortaya çıkarmak demektir, ister dinde olmayanı ona eklemek, isterse dinde bulunan şeyleri terketmek suretiyle olsun. Bir hadis-i şerifte*
«Dinimizde olmayanı icad edenin bid'atı edd dili »
varid olmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifte: «Her bid'a delalet ir, sapıklıktır.» buyurulmuştur. Öyleyse müslümanın, dinin hudutlarını aşmaması kendi arzularını A'llah'ın şeriatına ilave etmemesi gerekir. Yine müslümanın insanlaiı en kolay ve en münasip yolla bid'atten uzaklaştırması bir dini vecibedir.
Yumuşak davranarak elde edilen muvaffakiy ,c, sert hareket ederek elde edilenden daha büyük;ür. Çünkü insanlar cehalet içindedirler. Bid'atlerin bir çoğu insanlara hakim olmuş, üzerinden uzun müddet geçmiş, dolayısıyle tedavisi epey zaman alacak, samimr nasihatlara muhtaç olacaktır.
Muvaffakiyet Allahtandir. Bid'atleri kaldırmak için zora başvurmak caiz olmaz.
Bid'atın zorla yok edilmesi halinde, ondan doğacak neticelerin bid'atın var olmasından daha fena olacaksa, bid'atın kaldırılması için zora başvurmak caiz olmaz.
— 179 —
ON İKİNCİ DÜSTUR ÇEŞİTLİ BİD'ATLER
ilave veya terk suretiyle yapılan bid'at ve nafile ibadetleri mecburi imiş gibi yapmak fıkhen ihtilaf edilen mevzulardandır. Bu ihtilafları araştırarak delillerle hakikate ermeye çalışmakta bir mahzur yoktur.
«s*.
ŞERH: ilave suretiyle yapılan bid'at, islam dinine bazı şeyleri eklemekle olur. Mesela: Ezanın sonunda zikredilen bazı şeyler buna misaldir. Terk yoluyla ya pılan bid'at ise islam dininden bazı şeyleri kaldırmakla olur. Bunun misali ise. Cuma namazının farzından sonraki sünneti tamamen terketmektir.
— Nafile ibadetleri mecburi imiş gibi yapmaksa, Resulullah dan varid olmadığı halde belirli bir ibadete devam etmek suretiyle olur. Hergün sabah namazının peşinden Fatiha süresini veya ihlas suresini birkaç kere okumak gibi.
Bu gibi meselelerde fıkıh alimleri ihtilaf etmişlerdir. Bunların caiz olup olmadığı hakkında araştırma, inceleme yapmanın bir mahzuru yoktur.
— 180 —
1
Kanaatimizce bunları terketmek daha evlâdır Çünkü bunlar Peygamberimizden varid olmamıştır. Peygamberimizden varid olan ibadetler dünya ve ahirette selamete ermek isteyen için yeter. Başkasına lüzum yoktur. Bunun içindir ki Resulullah'dan varid olan ibadetlerin çeşidi, şekli vakti ve keyfiyetiyle bağlı kalınmasını tavsiye ederiz...
ON ÜÇÜNCÜ DÜSTUR EVLİYALAR
Salih zatları sevmek, güzel amellerini zikredere*; onları övmek, Allah'a yaklaştıran sevaplardandır. Evliyalar şu ayet-i kerimede zikredilen kimselerdir. «Evliyalar hakiki iman eden ve Allah'tan hakkıyle korkanlardır.»(-'')
Dini esaslara uygun olması şartıyla keramet haktır. Ancak evliyalar, yaşarken ve öldükten sonra kendi leri için bir fayda veya bir zarar temin etmeye mukte-
(29) Yunus Suresi: 63
— 181 —
dir değildirler. Kendilerine fayda-zarar sağlayamayanlar başkalarına ise bunları elbette yapamazlar.
ŞERH:
1 — Salih zatları sevmek imanın alametlerinden biridir. Çünkü onlar Allah'a itaatta bulundukları için, müslüman onları sever. Böylece onları sevmesi Allah için olur. Evliyaları sevmemek ise, imanın zayıflığının vs haiis mü'min olmamanın alametidir.
Bir hadis-i şerifte: «Ensar'ı sevmek imandandır» buyurulmuştur. Çünkü Ensar Allah'ın sevgili kulları ve salih kimselerdir. Onları sevmek imana bir alamet o;-duğu gibi sevmemekte imanın zayıflığını gösterir.
Fakat hiçbir zaman, bu sevginin aşırı dereceye varması, evliyalarda olmayan şeyin varlığına itı-kad edilmesi manasına gelmez. Böyle bir sevgi dinen doğru olmadığı gibi nurlu bir imana da alamet olamaz. Salih zatlar evliyalardır. Evliyalar ise Allah'a hak-kıyle iman eden ve ondan layıkıyle korkan kimselerdir. Evliyaların en büyük derecede olanları sahabelerdir. Bunların peşinden tabiin gelir.
— 182 —
Hiçbir müslümanın bunlara buğz etmesi caiz ol-
maz.
2 — Keza, Allah'ın evliyalarının kerametleri olduğu dinen sabittir. Keramet: Normal kişilerin yapamayacakları hususları yapmaktır. Geçmişte birçok kerametler görülmüştür. Bunda şaşacak bir şey yoktur. Çünkü bu Allah'ın emriyle olur. Burada iki esasa işaret edilmesini faydalı görmekteyiz.
a) Müslüman keramet sahibi olmaya değil, doğru yolda gitmeye çalışmalıdır, Allah'ın kulunu müslüman kılıp imanla ahirete göndermesi kuluna yaptığı en bü yük ikramlardandır.
b) İkinci olarak evliyalardan kerametler sadır olduğu gibi, şeytanın yardımıyla bazı kafirlerden de harikulade durumlar görülebilir. Şu halde bir kişiye hüküm vermek istediğimizde (onun yaptığı işlerine ve dine bağlılığı derecesine göre hüküm vermeliyiz. Harikulade işleri yapmasına göre değil). Bir kimse, islâm dinine muhalif bir şeyi ispat etmek için ölüleri bile diriltse, yerlerden pınarlar da fışkırtsa biz ona inanama-
—. 183 —
yız. Yaptıklarının doğruluğunu gösteren bir delil olarak kabul edemeyiz.
Deccal'ın yapacağı harikulade işler de bu kabildendir.
3) Evliyalar keramet ehli olsalar da kendilerine bir fayda sağlama kudretine, sahip değildirler, öyleyse bir müslüman, Allah'a ibadet ederken velileri Allah'a ortak koşmamalıdır. Veliden, Allah'dan korkar gibi korkmamalıdır. Allah'dan yardım bekler gibi beklememelidir. Çünkü bu hususlar ibadete dahil olan meselelerdendir, ibadet ise sadece Allah'a yapılır.
ON DÖRDÜNCÜ DÜSTUR KABİRLERDEN MEDET UMMAK
Dinen emredildiği şekilde kabirleri ziyaret etmek sünnettir. Fakat,
a — Mezarda yatanlardan yardım istemek, b — Yardım etmeleri için onları çağırmak,
1
c — Onlardan bir ihtiyacı gidermeyi istemek,
d — Onlara adakta bulunmak,
e — Kabirler inşa etmek,
f — Kabirleri perdelemek,
g — Kabirlerde kandil veya ışık yakmak,
h — Kabirlere el sürmek,
i — Allahtan başkasına yemin etmek... v.s.
Büyük günahlardandır. Bunları derhal ortadan kaldırmak lazımdır. Bu bid'atleri hiçbir surette kabul edemeyiz.
ŞERH: Kabirleri ziyaret etmek sünnettir. Ancak dinde emredilen şekilde yapmak, herhangi bir bid'atı buna eklememek gerekir.
Dinen kabirler şöyle ziyaret edilir:
Müslüman, kabirlerden öğüt ve ibret almak için. onları ziyaret eder. Kendi akıbetinin de orada yatanlar gibi olacağını, ömrü ne kadar uzun olursa olsun, sonunda dünyadan ayrılacağını aklında bulundurur.
Kabirlere vardığında şöyle selam verir: «Es-Selamü
_ 184 —
— 185
Aleyküm ya dara kavmin mü'minin.» Yani: «Ey mü'min ümmetin kabrinde yatanlar!.. Allanın selamı üzerinize olsun.»
Ayrıca şöyle dua eder: «Siz bizden önce öldünüz, inşallah biz de size yakında kavuşacağız. Allah buraya önce göçedenlere de sonra geleceklere de rahmet ey leşin. Siz bizden ayrıldınız. Biz size tabi olacağız. Allah'tan hem bizler için hem de sizler için afvü mağfiret dileriz. Ey Allahım!.. Sen bizi onların mükafatından mahrum kılma. Onlardan sonra bizi yalnız bırakma. Bizi de onları da bağışla.»
Kısaca, kabirler ölümü hatırlama, ibret alma ve ölülere dua etmek içindir. Ziyaret etmek için başka bir yere yolculuk yapmak hadislerde varid olmamıştır, ama yapılmamasına dair hadis varid olmuştur. Öyleyse her müslüman memleketinde olan kabirleri ziyaret etmekle yetinmelidir!.. Bunun haricinde olan, ve insanların icadettikleri bid'atlerse merduttur. Bunlara karşı savaşılması gerekir. Hiçbir surette bu bid'atleri kabul edemeyiz.
- 186 --
ON BEŞİNCİ DÜSTUR TEVESSÜL
Allah Tealâya dua ederken O'ndan başka birini vesile edinerek Allah'a yalvarmak, ihtilaf edilen fer'i (teferruata dair) meselelerdendir. İtikad meselelerinden değildir.
ŞERH: Allah'dan başkasına yönelerek dua ve niyazda bulunmak asla caiz değildir. Mesela: «Ey filân veli!.. Hastama şifa ver!..» demek gibi...
Ancak Allah'a dua edip te yarattıklarından birinden yardım taleb etmek dinen ihtilaf edilen meseleler dendir. Bunun misali şudur: «Ey Allahım!.. Falanın yü-zü-suyu hürmetine hastama şifa ver!..» Doğru olan, bü gibi duaları yapmamaktır. Çünkü böyle dualar ne Re-sulullah'dan ne de Sahabe-i Kiramdan varid olmuştur. Hayr, onlara tabi olmakla elde edilir, bid'atleri işlemekle değil!..
-- 1a/ ......
ON ALTINCI DÜSTUR KELİME OYUNLARI
Hatalı bir örf., dîni kelimelerin taşıdıkları mânâları değiştiremez. Dine ve dünyaya müteallik meselelerde kelime oyunları yapılamaz. Önemli olan isim değil, isim verilen zattır.
ŞERH: Örf, insanların: uzun zaman alıştıkları ve hayatta birbirleriyle olan münasebetlerinde adet edindikleri birtakım esaslara denir. Böyle bir örf, dini nass-lara aykırı olursa hatalı ve fasid bir örftür. Bu çeşit ör fe itibar edilemez, adı ne olursa olsun ona uyulamaz. Mesela: insanların içkiyi «arslan sütü» veya «bal» diye adlandırmaları içkinin haram olmadığını göstermez. Önemli olan isimler değil, kendilerine isim verilen şeylerdir, ismin değiştirilmesi, isim verilen şeyi değişti remez'.
Şayet bir ismin altında hem hak hem batıl mânâlar anlaşılıyorsa, o ismi kaldırıp yerine hakkı gösteren bir isim konulmalıdır.
Mesela: «Milliyetçilik» kelimesi birçok batıl şeyleri de hatırlatmaktadır. Bunu dillerine destan eden çokla-
rı, ondan anlaşılan batıl yönlerini kasdetmektedirler. Öyleyse bu cins kelimeler kullanılmamalıdır. Şayet kullanılacak olursa bundan neyin kastedildiği açıklanmalıdır.
ON YEDİNCİ DÜSTUR AMEL
Amelin esasını inanç teşkil eder. Amel iki çeşit tir: (Kalb ile yapılan amel-diğer azalarla yapılan amel)
Kalbî ameller, diğer azalarla yapılan amellerden daha önemlidir. Her iki çeşit amelin de kemâliyle ya pılması matlûbdur.
ŞERH: islâm Akidesi, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman etmek ve bunların icab ettirdiği esasları tasdik etmekten ibarettir.
Bütün amellerin, ibadetlerin esası imandır. İman olmadıkça hiçbir ame! kabul olunamaz. Akide sarsı Iırsa veya bozulursa yahut bâtıl olursa veyahut iman
188 —
— 189 —
edilmesi gerekli herşeyi içine almıyorsa, amel de fa-siddir, gayr-i makbuldür.
Akide ne kadar çok kuvvetli ise, hesap terazisinde amel, o kadar ağır basacaktır. O zaman en güzel meyvelerini verecektir. İman ağaca, amel de meyvelere benzer. Ağaç yere kök saldıkça meyveleri daha tatlı, daha olgun olur.
Ameller arasında, mukayese yaparsak kalbi ameî, bedeni amelden daha ehemmiyetlidir. Çünkü kalb amellerin kaynağı ve idare merkezidir. Kalb iman ve ihlasla dolar, Allaha yönelir ve yalnız O'ndan korkarsa bedeni ibadetler Allah'ın rızasına nail olur.
Ancak kalbi ibadetler hiçbir zaman bizleri bedeni ibadetlerden kurtaramaz. Fakat kalb uyanık bulunur ve samimi ibadet ederse beden de ona uyar, ihlâsla ibadet yapar.
Öyleyse her müslümanm kalbi ibadetlere sımsıkı sarılması, gece ve gündüzünde, gidiş ve gelişinde, yatış ve kalkışında kalbi ibadetlere devam etmesi gerekir. Hiç bir zaman insan, bazı cahil mutasavvıflarda görüldüğü gibi, kalbi ibadetlerle meşgulüm diye bedeni ibadetleri terkedemez.
— 190 —
ONSEKİZİNCİ DÜSTUR İLİM VE TEFEKKÜR
1 — İslâm, insan aklına düşünme hürriyeti" verir. O'nu, kainata bakıp araştırmaya teşvik eder.
2 -— İslâm, ilme ve alimlere büyük değer verir.
3 — İslâm, herşeyin faydalı ve iyi olanını kabul eder. «Hikmet mü'minin kaybolmuş malıdır, nerde bulsa, kimde görse almalıdır,» der.
ŞERH: islam dini, insan aklını cehaletten, sapıklıktan, batıl şeylerden kurtarır. Çünkü bu din insanları doğru yola sevkeder. Hatalardan korur. Beşerin aklına gelen şu büyük istifhamları çözer. «Nereden geldik? Niçin geldik? Nereye gidiyoruz?»
Aklı kurtarmak demek onu bütün kayıt ve şartlar dan uzak tutmak demek değildir. Bilakis akıl da hudutları çerçevesinde çalışır. Tâki tabii sınırını aşıp hayal lere dalmasın... Batılları hak, hataları hakikat zannetmesin....
— 191 —
İslâm, aklı Allah'tan başkasına kulluk etmekten,, dünyadaki batıl şeylere sarılmaktan kurtarır. İslâm, aklı kainata bakıp araştırmaya teşvik eder. Kur'an-ı Kerim göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekküre dalanları methetmiştir. Çünkü bu çeşit düşünce, sahibinin imanını kuvvetlendirir. Rabbinin kuvvet ve kudretinin büyüklüğünü idrak etmeye götürür...
Günümüzde müslümanların müsbet ve maddi ilimlerden faydalanmaları, onları öğrenmeleri çok lüzumludur. Böylece kainatın bir kısmının sırlarını öğrenip bu sırları Allah'a iman etmeye davet için bir vesile ederler.
İslam dini ilmi ve alimleri takdir eder. Yeni icacl lar, çeşitli sanatlar, tıb, fizik, kimya ilimleri gibi müsbet ilimlerden istifade yolunda, her faydalı ve değerli şeyi kabul eder. Ve yapmayı öğrenmeyi emreder.
Hatta bunları öğrenmek müslümanlara farz-ı kifa-yedir. Çünkü bunlara şiddetle muhtacız. Kuvveti bunlarla elde edebiliyoruz. Bu gibi faydalı sanat ve ilimleri —müslüman olmayanlar tarafından başarılsa da— onlardan öğrenmek gerekir. Müslüman sadece dinine kar şı olan şeyleri alamaz...
— 192 —
ON DOKUZUNCU DÜSTUR
DİN VE AKIL
Dini görüşün sahası ile akli görüşün sahası bazan ayrı olabilir. Ancak her ikiside yüzde yüz doğru olan hususlarda birleşirler. Hiçbir zaman müsbet ilime ait doğru bir kaide, dini esaslara muhalif olmaz. Her iki kaidenin ihtilaf etmesi halinde delili zanni olan kaide, kati olan kaideye uygun bir şekilde te'vil olunur. Akli ve dini kaidelerden her ikisi zanni delil ile sabit olursa bu takdirde dini kaideye uyulur.
ŞERH: Akli kaideden maksat: dünya ile ilgili meseleleri bildiren, akla dayanan görüştür. Dini kaideden maksat, dini nassların ihtiva ettiği helal ve haramı bildiren hükümler, dünya ve hayatımızla alakalı meselelerdir.
Kuran-ı Kerimin bizlere haber verdiği helal ve harama dair hükümler, dünya ve hayat ile alakalı meseleler haktır ve kafidir. Bununla beraber Kur'an'ın bazı ayetleri birkaç manaya gelebildiği için katiyet ifade etmeyebilir. Fakat kat'iliği ifade eden başka nasslar bu-
— 193 — Risaleler 3 F : 13
lunur. Kat'î nassların manası alınır. Bunlar varken başka hiçbir şeye itibar edilemez.
Kat'i olmayan nasslarda ise, tecrübe ve delillerle ispat edilen gerçeklere uygun olanın mânâsı alınır. Meselâ: Yerin yuvarlak olmasına Kur'anın ayetleri işaret etmektedir. Biz tecrübelerle ispat edilen «yerin yuvarlak oluşunu» kabul etme mecburiyetindeyiz. Ayetlerden anlaşılabilen diğer ihtimalleri kabul edemeyiz.
Kuran-ı Kerimin ve İSünnet-i Seniyyenin katiyet ifade eden nassları, kesin delillerle ispat edilmiş hakikatlere ve kesin şeylere asla muhalif olmaz. Şayet Kur'-an nassları birkaç manaya tefsir edilebilir durumda ise, âyetin inme sebebini gözönünde bulundurarak en tercihe şâyân mânâya tefsir etmemiz gerekir.
Bu münasebetle Kur'an-ı Kerimin irşad, hidayet, ahlâk kitabı olup fizik, hendese veya botanik, kitabı-olmadığını belirtmekte fayda vardır. Bu gibi müsbet ilimleri insanlar deney ve istatistik yoluyla pekâlâ öğrenebilirler. \.
Ancak Kur'an-ı Kerim bazen dünyevi meselelere temas ederek insanları Allah'ın kudretini ve yüce sanatını müşahede etmeye sevkeder.
— 194 —
işte bu durumlarda Kur'an-ı Kerimin zikrettiği dün yevi hakikatler doğrudur, bunun aksi ne olursa olsun bâtıldır.
YİRMİNCİ DÜSTUR İMAN VE İNKÂR
Kelime-i Şahadet getirip onun icabını yerine ge tiren, farzları ve dini vecibeleri ifa eden insana, gü nahkâr da olsa «Kafir» diyemeyiz. Ancak bir müslü-man,
a — Kâfir olduğunu söylerse, (ben komünistim, demek gibi)
b — Dinde katiyetle bilinen (Zarurât-ı diniyeden olan) bir hususu inkâr ederse, (Faizin haram olduğunu inkâr gibi)
c — Kur'an-ı Kerimin sarih bir ifadesini yalan-
larsa.
— 195 —
d — Kur'an-ı Kerimi, arap üslubuna uymayan-bir şekilde tefsir ederse,
e — Küfrünü icab ettirmekten başka bir şey olmayan bir iş (Haç takma gibi) yaparsa işte bu hallerde —El iyazu billah— dinden çıkar. Küfre gider.
ŞERH: Müslümanın islam dininden çıktığını, ka fir olduğunu söylemek çok tehlikeli bir mes'eledir. Bir müslümanın kafirliğine hüküm verebilmek için muhakkak surette kendini islâmdan çıkaran bir söz söylemesi veya bir iş yapması gerekir. Meselâ namazın farzıyetini, faizin haram olduğunu inkâr etmek; islam diniyle, Kur'an-ı Kerim ile istihza etmek; Allaha veya peygambere sövmek; Kur'an-ı Kerimi pis bir şeyle bulaştırmak; O'nun sarih bir ayetini veya ahiret gününü inkâr etmek; Şeriatın gericilik olduğunu, zamanının geçtiğini, günümüzde tatbik edilmeye elverişli olmadığını söylemek gibi... Bütün bunlar insanı dinden çıkarır, kâfir eder.
Fakat içki içmek gibi büyük bir günâh işlemek, insanı günahkâr eder, kâfir etmez. Yeter ki bunun ha-
ram olduğuna iman etsin. Yaptığı işin günâh olduğunu inkar etmesin. Aksi halde kâfir olur.(:i0)
Allah Tealâ'dan bizlere hakikati göstermesini, bu yolda sebat etmemizi, hakikatle amel edip onun hadimi kılmasını temenni ve niyaz ederiz.
Davamızın sonu Âlemlerin Rabbı olan Allaha ham-detmektir. Vallâhu Ekber!.. Ve lillâhil-hamd!..
(30) Bazı fillerin yapılmasına veya yapılmamasına küfür demekteyiz. Meselâ, «Namazı Terketmek küfürdür» sözü bu kabildendir.
Fakat, muayyen bir kişiyi kâfirlikle vasıflandırabilmek için o kişinin kâfirliğini gerektiren bir iş yapması gerekir: Meselâ, namazın farz olduğunu, inkâr etmesi veya namazı inkâr edenin öldürülmekle tehdit edilmesine rağmen inkârında İsrar etmesi. Ayrıca şunu da bilmek gerekirki, küfür iki kısımdır:
a) Küçük küfür: Bu sahibini dinden çıkarmaz. Fakat büyük günâha sokar. Meselâ: Allah'tan başkasına yemin edenin durumu budur.
b) Büyük küfür: Bu yapanı dinden çıkarır. Orucu inkâr gibi. İnkarı, ikiye ayırma ışığında bir kısım dini nassları anlayabiliriz...
— 197 —
1
HİKMET YAYINLARI TAKDİM EDER
,© Ş © © O © • © ® 9 ş ş
şeriyetin duçar olduğu bunalımların ve manevi hastalıkların ancak ilahî kanunlarla tedavi edilebileceğini delilleriyle gözler önüne serer.
Mümine yeni bir ruh ve yeni bir enerji kazandırarak onu islâm uğrunda cihad şuuruna ulaştırır.
Bu eseri müessesemizden hem bazı kolaylıklarla, hem daha ucuza temin etmeniz mümkündür.
FIZILÂL İL KURAN
Prof. SEYYID KUTUB
Bu eser asrımızın en muazzam Kur'an Tefsiridir. Liyakatli bir heyet tarafından yedi yılda Türkçeye çevrilmiştir. 16 cilttir. Üslup ve ifadeleri herkesin anlayacağı kadar sadedir. Baskısı büyük bir itina ile yapılmıştır. Birinci ve ikinci hamur olmak üzere iki ayrı kâğıda basılmıştır. Her iki kalitenin de ciltleri lüks ve altın yaldızlıdır.
FİZILÂL-İL-KUR'AN asrımızın bütün problemlerini ayet ve hadislerin ışığı altında çözen bir eserdir. Be
BU KİTAPTAKİ KONULAR
DAVAMIZ
İNSANLARI NEYE DAVET EDİYORUZ?
20 DÜSTUR VE AÇIKLAMASI
Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt3
www.kitapsevenler.com
Merhabalar
Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden
Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır
Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz
Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir
Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından
Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda
Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler
Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem
Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz
Bilgi Paylaştıkça Çoğalır
Yaşar Mutlu
Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim
ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü
bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill
alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde
satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması
ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.
T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı
Ankara
Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak
Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin
Tarayan
Süleyman Yüksel
www.suleymanyuksel.com
suleymanyuksel@suleymanyuksel.com
suleymanyuksel6@hotmail.com
Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt3
İslami Okul Okulların En Önemlisi