Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt5 - Hasanelbennarisaleler

KONULAR

CUMA SOHBETLERİ

HASAN EL-BENNA HAKKINDA

 

Asrımızda islâm dâvasının öncüsü olduğu için Hasan el-. Benna'ya «İmam. ve «Mürşid'ül-âm» unvanları verilmiştir. Başlattığı dâvayı yürütürken bir suikaste kurban gittiği için de  «şehîd«   deniliyor.

Hasan el-Benna, Hicri 1324 - Miladi 1906 yılında, Mısırın iskenderiye şehri yakınlarındaki Mahmudiye kasabasında dünyaya geldi. Babasının adı Ahmed, dedesinin adı Abdurrah-man el-Benna'dır. Babası ilim sahibi ve büyük muhaddisler-dendi.

Hasan el-Benna ilk ve orta tahsilini kendi kasabasında yaptıktan sonra yüksek tahsil için başkent Kahire'ye gitti ve Kahire Üniversitesinin Darul-Ulûm Fakültesinden mezun oldu. Yüksek tahsilden sonra Ismailiye şehrinde lise öğretmenliği  yapmaya   başladı.

Küçük yaşta yeteri kadar din bilgisi almış, çok miktarda ayet ve hadis ezberlemişti. Müslümanlığını severek yapıyordu. Yüksek tahsili sırasında kendini kitap okumağa vermişti. Yeteri kadar islâmî bilgisi bulunduğu için, daha çok islâm ideolojisi dışındaki kitapları okuyor ve islâm prensipleriyle  mu-

(')   Bu bilgiler Zerkalî'nin  .El-A'lâm»  adlı kitabıyla Saîd Ra-mazar/ın   .ElHavatır»   adlı  eserinden derlenmiştir.

(Mütercimler)

kayeseler yapıyordu. İslâm nizamı yanında bütün ideolojilerin sönük kaldığım gördükçe İslama daha çok sarılıyor ve onu, içine sindire sindire yaşıyordu.

Hasan el-Benna, islâm dininin sahabe devrindeki yaşanış şekline sonsuz hayranlık duyardı. İslâmm bugün de aynı şekilde yaşanmasını, müslümanların o temiz ve bprrak hayata tekrar kavuşmasını isterdi. O hayata dönüldüğü takdirde is-; lâm aleminin .maddi ve manevi bütün problemlerinin çözüleceğine sonsuz inancı vardı. İslâmı iyi bilen herkesin bu inancı taşıyacağını söylerdi. Müslüman olup ta bu inançtan mahrum yaşayan kimselerin islâm dinini iyi öğrenmemiş olduklarını, ve bu yüzden o inanca eremediklerini sık s-.k tekrarlardı. Bu yönleriyle onlan mazur görmeye çalışarak: «İslâmı birbirimize öğretmeliyiz. Felâketler cehaletlerden doğar. Her şeyden önce mukaddes dinimizi iyi öğrenmeye, öğretmeye ve toplum olarak  onu  yaşamaya  mecburuz,  derdi.

İmam Hasan el-Benna, inandığı islâm dâvasını gerçek müslümanlara açmak ve aynı istikamette onları biraraya getirmek istiyordu. Bunun için de halka inmek v- işe henüz bozulmamış olan halk tabakasından başlamak gerekiyordu. İs-mailiye'de öğretmenlik yaparken, bu fikrini ilk defa, kültürlü ve dindar olan yakın arkadaşlarına açtı. Onları ikna etti. Fikir birliğine vardılar. Birlikte kahvelere gidiyorlar, kahvede vakit öldüren müslümanlara son derece hoşgörü içinde sokuluyorlar, onlarla tatlı tatlı sohbetler yapıyorlar ve günün birinde birkaçını alıp namaza götürmeye muvaffak oluyorlardı. Sonra onlar da, islâmı ve .müslümanların gerçek görevini daha iyi öğreniyor ve dâva kervanına katılıyorlardı.

Böylece adetleri çoğaldı. 1929 yılında, merkezi ismailiye'de olmak üzere «İhvan-ı Müslimîn» (Müslüman Kardeşler) adlı malûm teşkilâtı kurdular.1 Hasan el-Benna 23 yaşındaydı. Teşkilâta başkan seçildi. Kendisine «Mürşid-ül-âm. unvanı verildi. Art.'k şehir-şehir, köy-köy, kasaba-kasaba dolaşarak konferanslar veriyorlar, sohbetler yapıyorlar ve islâm dâvasının   önemim   müslümanlar   arasında      yaymaya   çalışıyorlardı.

Her gittikleri yerde teşkilâtın bir şubesi açıldı. Teşkilât her gün biraz daha genişliyordu, Müslümanların kızlarını dinî terbiyeyle yetiştirmek ve kadınları da bu dâvaya katmak için İsmailiye'de bir de  «Müslüman Anneler  Enstitüsü,  kuruldu.

Bu arada Hasan el-Benna'nın öğretmenlik görevi Kahi-re'ye nakledildi. Dolavisiyle, teşkilâtın genel merkezi de Ka-hire'ye getirildi. Müslüman Kardeşlerin son derece ihlâs ve samimiyetle başlattıkları bu dâva Kahire'de büyük bir sevgiyle karşılandı. Teşkilât çemberinin gün geçtikçe genişlemesi o gün için Mısırı sömürge gibi kullanan İngilterenin dikkatini çekmeye  başlamıştı.

Ihvan-ı Müslimîn Teşkilâtı islâmın iyi öğrenilmesine, toplum dertlerinin islâm prensipleriyle tedavi edilmesine çok önem veriyordu. Mısır'ın bir çok yerinde enstitüler, okullar, hastahaneler ve talim terbiye yerleri açtı. Kahire'de günlük, • İhvan-ı Müslimin» gazetesi çıkarılıyordu. Bu gazete Mürşid' ül-âm Hasan El-Benna"nın minberi sayılıyordu. Teşkilât gün geçtikçe genişledi ve Mısır'ın sınırlarını da aşarak bir çok arap ülkelerinde şubeler açıldı. İslâm aleminde en kuvvetli teşkilât haline geldi.

O tarihlerde Mısır krallıkla idare ediliyordu. Kral ve Mısır hükümeti bu teşkilâtın devamlı büvümesi karsısında endi-re duymağa başladı. Müslümanların islâm prensiplerine bağlanarak birlik haline gelmesi. İngiltere, Fransa, Amerika gibi batılı ülkeleri daha çok düşündürüyordu. İslâm alemi gerçek mânada Kur'ana sarılıp tek kuvvet haline gelirse Hünya stra-teijsi ters dönecekti. Özellikle İngiltere bu teşkilâtın • dağıtılması için Mısır hükümetine baskı yapmağa başladı. Hükümet teşkilAtın faaliyetlerini engellivor ve kapatmak için bahaneler arıyordu. Kapatmak mümkün olmadı. Fakat, büyük lider Hasan el-Benna. 1949 :1ı Şubat Ayında tertiplenen bir su-ikstla şehîd edildi. Şchid olduğunda henüz 43 yaşını doldurmamıştı. Seyyid Kutuplar, Muhammed Kutup'lar, Şeyh Ferga-li'ler. Abdulkadir Udeh'ler Said Ramazan'lar ve daha yüzlerce ¦islâm   mücahidi  onun  mânevi   medresesinde yetiştiler.

yaz

 ederiz.

 Mütercimler

CUMA SOHBETLERİ

«Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Melik, Kud? düs (herşeyden münezzeh), Aziz (herşeye galib), Hakim (Hikmet sahibi olan Allah'ı teşbih eder. Ümmi-ler erasından kendrlerine Peygamber gönderen O'dur. Bu peyg&vnber de onlara Allah'ın âyetlerini okur, onları tertemiz kılar, kendilerine Kur'ân-ı Kerîm'i ve hikmeti öğretir. Halbuki onlar bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler. O'nu ilk müslümanlara yetişe-miyen diğer kimselere c'e (peygamber olarak) gön-derci. Allah herşeye galibdir, her işinde hikmet sahibidir. İşte bu Allah'ın bir fazlıdır. O'nu dilediğine verir. Allah çok büyük bir ihsan sahibidir.» (')

(1)    Cuma Sûresi, âyet: 1-4

— 15

CUMA MİNBERİ

«Ey iman edenler... Cum'a günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah'ın zikrine (namaza) koşun. Alış - verişi bırakın.» ()

Isîâm davası Allah'a iman etme, güzel ameller işleme ve insanlar arasında satnimi kardeşlik kurma esasları üzerine kurulmuştur.

Bu binanın koruyucu surları ise nefsi "ıslâh, ruhu temizleme ve onu hayır yoluna sevketmektir.

Mazideki dinler de bu esasları koymuştur. Hz. Âdem (A.S.)'den Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'e kadar bütün şeriatler bu esasları getirmiştir:

«Dini ayakta tutup onda ihtilâf etmeyesinfz diye Allah, Nuh'a tavsiye ettiği sana vahy ettiğimiz ve İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya da tavsiye ettiğimiz dini size de din olarak gönderdi.» (J)

islâm, bu esasları kalblere yerleştirmek,   gönül-

(2)   Cuma Sûresi, âyet: 9 ,    (3)   Şura Sûresi, âyet: 13

— 16 —

lere nakşetmek için; devamlı davet etme yolunu, tatlı dille hitap etmeyi, açık deliller göstermeyi tercih etmiştir:

«Allah'a davet eden, güzel ameller işleyen ve: Ben hakikaten müslümanlardan biriyim, diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?» (<)

«Davet» kelimesini Kur'ân-ı Kerîm'in birçok sûrelerinde görüyoruz. Bu da davetin yüce tesirleri olduğunu, değerinin büyük olduğunu bizlere bildiriyor:

«Rabbinin yolunda hikmetle ve güzel nasihat ile davet et.» V)

«Gördün ya, Allah nasıl bir temsil getirdi. Hoş bir kelime olan tevhîd ve şehadet (iman), kökü yerde sabit ve dal budağı yukarda o'an boş bir ağaca benzer. O ağaç rabbinin izniyle her Allah diledikçe meyvesini verir. (İşte iman da böyledir)» (')

Tevhîd dini olan islâm, insanlara gayelerini ve bu gayeye götüren vasıtaları her hafta bilfiil hatırlatmak için, dünya günleri arasında âhiret gününü tem-

(4)   FussUet Sûresi, âyet :33 <5)   Nahl Sûresi, âyet: 125 (6)   İbrahim Sûresi, âyet: 24-25

Risaleler 5

- 17 —

F.: 2

sil eden Cum'a gününü tercih etmiş, bu günde insanları «Allah'ın evi» olan mescidlere davet etmiştir:

«Ey iman edenler!.. Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah'ın zikrine koşun. Alış verişi bırakın. Bu tizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.» V)

Müslümanlar cuma günü mescidlere gelmeden önce İslâm'ın aradığı madd"n ve manevî temizlikleri yaparlar. Güzel kokular sürünürler. Huzur ve huşu' içerisinde tam bir sükûnetle, benzeri olmayan bir eşitlikle bu mescidlerde saf saf dizilirler.

Artık orada zengin - fakir, amir - memur farkı yoktur. Herkes Allah'ın huzurunda, onun evinde müsavidir, bütün gönüller aynı aşkla çarpmaktadır.

Bütün bunlar, hakiki kardeşliğin temeli olan içti-maî esaslardır. Felsefeci ve İslahatçılar bu cemiyeti huzura kavuşturan bu esasları sadece söz ve görüşlerle ifade edebilmişlerdir. Peygamberler ise bu hakikatleri fiilen gerçekleştirmişlerdir.

Her hafta Müslümanlar aynı   şekilde   otururlar.

*(7)   Cuma Sûresi, âyet: 9

— 18 —

Okunan âyetleri, yapılan vaazları, yâdedilen zikirleri dinlerler. Nihayet imanla dolu huzur'u kalble hepsi bir kıbleye yönelir. Ve tek gayeyi güderler. Bu da bütün varlıkların yaratıcısı ve sahibi olan Allah'a yakın olmaktır:

«Kulun Rabb'ina en çok yaklaştığı an secde anıdır.» n

Böylece mü'minler Rabierini zikreder, imanlarını takviye ederler. En üstün amel-i salih olan namazla vakitlerini değerlendirirler. Günün muayyen bir saatinde, mübarek bir yerde toplanarak hakiki kardeşliği gözler önüne sererler. Bu şekilde nefislerini İslah ederek ruhlarını temizler ve vicdanlarını huzura kavuştururlar.

Minberdeki hatip de okuduğu âyet-i kerîmelerle, açıkladığı İslâmî hükümlerle bu güzel esasları cemaatin kalbine akıtır... Acaba hangi sistem, bu nizamdan daha esaslı, daha üstün ve daha güzel olabilir?

«Eğer O, Allah'dan başkası tarafından olsaydı, muhakkak içinde birçok ihtilâflar bulunurdu.» O

(8)    Bu Hadîs-i Şerifi; Müslim, Neseî, İmam Ahmed    rivayet etmişlerdir.

(9)    Nisa Sûresi, âyet: 82

— 19 __

i

¦Mk

Peki bu cemaatin imamı kim? Mihrabta millete önderlik eden. onlara kitab ve sünneti izah eden, namaz kıldıran ve iyi amellere davet eden şahsın vasfı nedir?

O, sadece dini bir mümessil midir? Yalnız Ruhanî bir memur mudur? Elbette ki hayır!.. Çünkü islâm, din ve devlet ayrımını kabul etmez, islâm'da farklı iki güç yoktur. Sadece bir tek iktidar vardır. O da dine dayanan islâm devletidir.

Bu devlet, cemiyeti hem din ve hem dünya cihetinden idare eder. Dünya ve âhirette insanlık için hayırlı olan yolu takib eder. Cemiyette islâm nizamını tatbik eder. Huzur ve emniyeti temin eder. Bu nizamın idarecisi, camide imam, okulda öğretmen ve mahkemede adaleti tevzi eden bir hâkimdir.

«Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline verme» nizi, insanlar arasında hüküm verdiğinizde adaletle hüküm vermenizi emreder.» {")

. Birçok İslâm hukukçuları (Fukaha-yı Kiram) niçin Cuma namazının kabul olmasını «Devlet Reisinden izin alma» şartına bağlamışlardır? Düşün!..

(10)   Nisa Süne», âyet: 58

— 20 —

Ey imamlar!.. Vazifenizin önemini takdir edin. İnsanlığı hayra, hakikate güzel ahlâka, üstün fazilete ve Nura yöneltin.. Çünkü bu cemaate garanti veren sensin. Bir hadîs-i şerifte şöyle ¦ varid olmuştur: «İmam kefildir, müezzin de mutemed.» (")

Ey Cemaat!.. Kulak verin. Kalbten dinleyin. Bu, haftalık vaazla/ı düşünün. Bunları basit bir iş saymayın, «ilim iki kısımdır: a) Kalbde yerleşen İlim... Fayda veren ilim budur, b) Yalnız sözden ibaret olan olan ilim... Bu ise Allah Teâlâ nezdinde insan aleyhi-, ne bir delildir.» (")

Ey namazı terkedenler! Kalbinizin nuru, ruhunuzun gıdası, nefsinizin huzuru olan, Rabbinizle aranızdaki rabıta dünyada hoş bir ibâdet, âhirette büyük mükâfata vesile sayılan namazı niçin bırakıyorsunuz? Namaz sizi yormaz, usandırmaz, yıpratmaz...

Kardeşlerim!.. Namaza koşun. Allah'a davet edene «Evet» deyin: «Kim Allah'a davet edenin davetine uymazss, arzda (Allah'ı) aciz bırakacak değildir. Ona Allah'tan başka sahip olacak yardımcılar da yoktur.» (İ

(11)    Ebu Davud, Tirmizi, İmam Ahmed.

(12)    Bu Hadîs-i Şerifi Darimi rivayet etmiştir.

(13)    Ahkaf Sûresi, âyet: 32

— 21 —

I — İDARECİLERE

 

«Onlar, o mü'minlerdir ki eğer kendilerini yer* yüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar. Zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve fenalıktan da alı-koyarlar. Bütün işlerin sonu Allah'a döner.» (u)

Bu emir, bilhassa Allah'ın iktidar verdiği kimselere hitaptır!.. Bu idareciler vasıtasıyla rejimler değişir. İnsanlar, bir halden diğer bir hale intikal ederler. Hz. Osman (R.A.): «Allah, Kur'ân'la İslah etmediğini idareci vasrtasiyle İslah eder» buyurmuştur.

İslâm Dini, Cuma günü kürsülerinde yapılan vaazların bütün müslümanlar için bir nasihat, bir ihtar olmasını ister. Fakat devletin ileri gelen zevatı, bakanlar ve çeşitli  devlet teşekküllerinin    idarecileri

(14)   Hacc Sûresi, âyet: 41

— 23 —

A

yalnız resmî merasim ve münasebetlerde bu camilere gelmeyi -adet edinmişlerdir.

Camiden uzak kalan bu zevata ancak neşriyat yoluyla vaaz ü nasihat mümkün olmaktadır. Bu sebeple Allah Teâlâ bize, «seyyar bir kürsü» mahiyetinde olan bu kitabı neşretmeyi ihsan etti.

Allah Teâlâ, âlimlerden bildiklerini öğretmeye dair söz almış, iyiliği emretmeyi, kötülüğe mani' olmayı ve nasihatte bulunmayı İslâm dininin cevheri saymıştır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'de bunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: «Ey insanlar!.. Yapacağınız duaların, edeceğiniz tevbelerin kabul edilmiyece-ği vakit gelmezden önce Allah tarafından iyiliği emredin, kötülüğe mani' olun. Zira iyiliği emretmek, kötülüğe mani olmak ne rızkınızı keser, ne de ecelinizi yaklaştırır.» (")

Müslüman idarecilerden istenen üç mühim vazife:

(15)   Tirmizi, İbn Mace, imam Ahmed bin Hanbel.

— 24 —

1 — CAMİYE CEMAATTAN ÖNCE KOŞSUNLAR:

idarecilerin, manevî hususlarda insanlara önder olmaları Cenâb-ı Hakk'a karşı vazifeleridir. Zira Allah Teâlâ onları dünyevî işlerde lider tayin etmiştir.

Bu gibi kimselere âyetler okumak, hadîsler anlatmak, deliller göstermek faydasızdır. Çünkü onlar bunları biliyorlar. Fakat tavsiye edeceğimiz husus şudur:

Boş kaldıklarında kendilerini hesaba çeksinler. Vicdanlarının sesini dinlesinler. Yaptıklarını ölçüp biçsinler... Bu yolla hakikate ulaşır, doğru yola kavuşurlar. Kendileri, için hayır dileyenler bu fırsatı ka-çırmasınlar. Tekrar Allah'a yönelsinler...

2 — FAKİRLİKLE MÜCADELE:

Bakanlar, Müsteşarlar ve Umum Müdürler... gibi ileri gelen devlet idarecileri, fakirliğin cemiyette bıraktığı tesirleri pekâlâ bilmektedirler.

O kadar ki milletimizin üçte ikisinden fazlası çok düşük bir hayat tarzı sürmektedirler. Bu vaziyet, mes'uliyet sahiplerini uzun uzun düşünmeye, ihtisas

— 25 —

komiteleri kurmaya sevk etmiş, Parlementoda, büyük toplantılarda ve basında bu durumun düzelmesi için sesler yükselmeye başlamıştır.

Ancak içte ve dışta, ıslahatçı programların ger. çekleştirilmesi için bir takım engeller olsa bile, kişilerin şahsî tasarruflarına kim mani' olabilir?

İleri gelen efendiler, başkalarından önce zekâtlarını seve ssve verip, niçin dar ..gelirlileri kalkındırı-cı müesseseler kurmuyorlar? Onları yoksulluktan kurtarmıyorlar?

Mısır'da bulunan Abbûd Paşa, Bedravi Paşa, Sıdkı Paşa, Afifi Paşa, Ali Şemsi Paşa ve benzerleri mallarının zekâtını lâyık olanlara verip te şirketlere ve sınai müesseselere onları hissedar etselerdi, kü-çük sermayelerini nasıl değerlendireceklerini öğret-selerdi, elbette bir yandan yoksullukla savaşılmış, diğer taraftan insanlar arasında hayrı, iyiliği ve irfanı yaymış olurlardı.                                      -

Şimdi soruyoruz: Kurtuluş yolu olan bu   çareye başvurmaya mani olan iç ve dış sebepler ne olabilir? «Kim nefsini cimrilikten korursa, işte kurtuluşa erenler onlardır.» ('*)

(16)   Hacc Sûresi, âyet: 41

— 26 —

3 — AHLÂKÎ ÇÖKÜNTÜ İLE SAVAŞ:

Bugünkü cemiyetimizde birçok fitne ve fesat yuvaları bulunmaktadır. Eskiden savaş hali dolayısıyle bunları önlemek mümkün olmuyordu ("). Artık bu engel de ortadan kalktığı halde, devlet bizzat el koyarak niçin milletimizi içki, fuhuş, faiz ve kumar gibi bu yıkıcı kaynaklardan kurtaramıyor?

Cemiyetimiz içtimaî hastalıklardan, iktisadî çöküntülerden, fıtrî sakatlıklardan şikâyet etmektedir. Şüphesiz ki söyleğimiz bu dört fesat ocağı bu ahvâlin mes'ulü ve müsebbibidir... Niçin bunlardan kurtulmaya çalışmıyoruz? Şunu bilmeliyiz ki, bu hastalıkları tedavi etmek sağlam bir azim ve iradeye muhtaç olduğu kadar araştırma ve incelemeye de muhtaçtır. Yalnız kuru sözlerle veya faydasız öğütlerle bunlar önlenemez. Hastalıkları teşhis edip gereken tedaviyi yapmak gerekir. Fakat ne olursa olsun bu hastalıklar önlenmelidir. Bunlara yakalanmamak için icabeden tedbirler alınmalıdır.

«Bizim yolumuzda cihad edenlere doğru yolumuzu gösteririz. Şüphesiz ki Allah iyilik edenlerle beraberdir.» (")

(17)    Mısır II. Dünya savaşına dolaylı olarak iştirak etmiştir.

(18)    Ankebut suresi;   âyet: 69

— 27 ——

A

I

II — EY İNSAN!.. SEN NESİN?

«Ey insan!.. Lûtfu bol, ikramı geniş olan Rabbi-ne karşı seni aldatan nedir?...¦

«Seni yoktan var eden, noksansız yaratan, münasip bir şekil veren O'dur.»

«Seni çeşitli tiplerden dilediğin şekilde terkib edendir.» (")

Ey insan! Sen nesin? sorusuna karşı iman edenlerle etmiyenlerin cevabı değişiktir.

1 — Biz mü'minler, şöyle cevap veririz:

«Ey insanoğlu!.. Sen ilâhî ve lâtif Mr varlıksın. Mukaddes bir canlısın. Allah'ın emriyle varolan bir ruhsun.»

(19)   Infitar Suresi; âyet: 6-8

— 29

Seni Allah yarattı. Ruhundan sana ü'lediv Seni birçck mahlûkâtından üstün kıldı. Meleklerine senin için ihtiram secdesi ettirdi. Gözün gördüğü her şeyin adını sana öğretti. Bir emanet olan dinini sana ar-zetti ve sen de onu kabul ettin.

Görünür - görünmez   sayısız   nimetlerini   verdi. Göklerde ve yeryüzündeki varlıkları  sana    hizmetçi kıldı. Sana en büyük ikramda bulundu. Seni en güzel şekilde yarattı. Göz, kulak ve kalfc gibi değerli uzuvları bahşetti. Hem hayır, hem şer yolunu sana gösterdi. Hayır yolun-da kolaylıkla yürümeni temin etti. Sen ancak O'nun izni ve kudretiyle denizde yüzüyor, havada uçuyorsun. Elektrik kullanıp atom bombasını patlatıyorsun. Düşünce ve tedbirinle semaya tırmanıyorsun..

Bundan daha büyük, daha güzel, daha üstün ne olabilirsin?

Haberdar olmamışsın kendi zatından da hâlâ sen, «Muhakkâr bir vücudum!» dersin ey insan, fakat

bilsen...

Senin mahiyetin hattâ meleklerden de ulvîdir!

ÂvâlIm sende pinhandır, cihanlar   sende matvl-

dir... ("}

Derdin de senin içinde, dermanın da... Fakat bilemezsin sen bunu da... Kendini küçük bir cisim zannedersin. Halbuki sende en büyük âlem gizlidir.

Ve sen de bu kısa hayattan sonra tekrar dirileceksin. Yaptıklarından hesaba çekileceksin. Eğer ye-ratıiış gayeni bildin, Rabbine ihlâsla ibâdet ettinse Cennet-i Firdevs'te ebedî hayatı sürdüreceksin. Ye-ratılış gayeni şu âyet-i celîle ne kadar güzel beyan buyuruyor:

«Cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinleı diye yarattım.»

«Onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da arzu etmiyorum.»

«Şüphesiz ki Allah bol rızık veren   (Rezzâk)   ve yenilmez kuvvet sahibidir.» (")

(20)    Safahat, 1. Kitap, S. 72 M. Akif Ersoy. Bu kıt'a mütercimin ilavesidir.

(21)    Zariyat Sûresi, âyet: 56-58

— 30 —

31

Korktuğun ölüm, bu dünya hayatından o ebedî hayata seni taşıyan bir vesiledir.

«Eğsr bilseler... ölümsüz gerçek hayat, âhiret hayatıdır.» (")

Bu vücud, seni hapseden demirden bir kafes... İleride çıkaracağın bu elbise, kıyamette tekrar sana iade edilecek bir elbisedir. Merhum bir arif billah şöyle der:                        ••«<¦¦

Ben bir kuşum, vücudum da bir kafes Uçtum kafesten, rehin kaldı ceset, işte ben surdayım, şu da cesedim, Kİ bir zamanlar elblsemdi benim. Şimdi herkesle konuşuyoruz Perdesiz Allah'ı görüyoruz ölümü siz sanmayın ölüm, Çünkü o, ahirete taşıyan bir bölüm...

2 — Diyalektik Materyalistler (Komünistler) ise şöyle derler:

«Ey insan!.. Sen bir avuç topraksın. Ana rahmine dökülen bir damla susun.   Dünyada çileli günler

(22)   Ankebut Sûresi, âyet: 64

— 32 —

 

geçirir sonra haşerata yem olursun. Bundan başka bir şey olmayacaksın.» Nitekim Kur'ân'da belirtildiği gibi mazideki fikir arkadaşları da şöyle dememişler miydi? «Çürüyüp yok olan bu kemikleri kim diriltebilir.» V) «Hayat ancak şu dünya hayatımızdır, ölürüz ve yaşarız. Bizi yalnız zaman yok edecektir.» (")

Bu maddecilerin bugünkü temsilcileri de şöyle der:

Ey insan... Sen fizyolojik gelişmelerin, maddî unsurların birleşmesinin eserisin. Sendeki şuur, vicdan, düşünce, his, irade bu kör maddenin eserlerindendir. Hayat, ömrün sayılı günlerinden ibarettir. Bu günlerde ömrünü geçirir, elinden geldiği kadar zevklerini gerçekleştirmeye çalışırsın. Bir şair şöyle demiyor .mu?

Dünya sadece yeme, içme ve uyumadır. Bunları elde edemediğin dünyaya: Uğurlar olsun.

Netice: İşte kardeşim! Onların «Hayat Görüşleri» bunlardır. Sen hayata ibret nazarıyla bakar, inceliklerini düşünürsen, niçin varolduklarını   anlama-

(23)   Yasin Sûresi, âyet: 78

(24)    Casiye Sûresi, âyet: 24

Risaleler 5                          —

F.: 3

yan, insanlığını küçümseyen gafillerden olmazsan... Niçin yaratıldığını idrâk edersin. Gayene vasıl olur-

sun.

Sana yapacağım nasihat şudur: Gece veya gündüz bir saatini   düşünceye   ayır, Yukarıda geçen iki görüşten hangisinin daha    üstün olduğunu anla. Fert ve cemiyet hayatında hangisinin daha büyük tesirler bıraktığını idrâk et.

Eğer, ;—birinci— İslâmî görüşü kabul edersen, kendini bilir kemâle erersin. Basit hedeflerden vazgeçip yüce gayeler peşinde koşarsın. Kendini onun muhabbeti ve takvâsıyla dolu bulursun. «Kendini bilen Rabbini bilir.» Şair şöyle der:

Seni neye namzet gösterdiklerini bir bilsen!.. Nefsini uzak tutarsın, hayvanlarla birlikte otlatmaktan...

Bir kısım insanların —ikinci— maddeci görüşü, seçmelerine hayret etme. Çünkü dünya hayatı ya hidâyet ya dalâlettir. Şu âyet-i ceiîleyi dinle:

«Ey Muhammedi» Onlara şu kimsenin   haberini

— 34 —

anlat: Biz bir adama âyetlerimizi vermiştik. O bunları bıraktı, şeytan onu peşine taktı. Böylece azgınlardan oldu.»

«Eğer dileseydik onu bu âyetlerle yükseltirdik. Fakat O dünyaya taptı, nevasına uydu. Bu kişi üzerine varsan da varmasan da dilini sarkıtıp soluyan bir köpek gibidir. Âyetlerimizi yalanlayan milletin misali budur. Sen bu kıssayı anlat. Gerekir ki düşünürler.» (")                                                                     ,

Allah bizi de seni de hidayetine erdirsin... Amin...

(25)   A'raf Sûresi, âyet: 175-176

— 35 —

III — İKİ KUVVET ARASINDA İNSAN (HAYIR VE ŞER)

«Her canlıyı ve onu tanzim edene.»

«Sonra da ona hem isyanı, hem takvayı   ilham edene yemin olsun...»

«Nefsini temizleyen hakikaten kurtuluşa ermiş-

tir..

«Nefsinin içyüzünü gizleyen- ise felâkete   uğramıştır.» (")

' «Bizim yolumuzda cihad edenlere biz, doğru yolumuzu gösteririz. Şüphesiz ki Allah iyilik edenlerle beraberdir.» (")

«Gerçekten insanoğlu üzerine uzun   devirlerden

(26)    Şems Sûresi, âyet: 7-10

(27)    Ankebut Sûresi, âyet: 69

37

öyle bir zaman gelmişti ki, insan anılmaya değer bir şey dahi değildi.»

«Şüphesiz ki biz insanı birbirine kansan bir damla sudan yarattık. Biz onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple insanı işiten ve gören bir varlık yaptık.»

«Muhakkak ki biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükretsin, ister nankör olsun...» (*')

Bu âyet-i celîleleri hatırladım. Kısa bir zaman sonra hayatın gerçek sırrını öğrendim. İnsanın iki kuvvetle imtihan edildiğini, iki yoldan birine gitmeye mecbur kaldığını bildim. Hayır hissi, insanı, yücelmeye götürürken, şer duygusu onu aşağılığa sürükler. Bunun için insan Rabbinden ilham almalı,,nefsine değil aklına tabi olmalı, işitme, görme, ve idrâk etme nimetlerini hayr'a kullanmalı, ilâhî vahyin ışığında yürümelidir.

İnsan ancak bu şekilde kurtuluşa erebilir. Cihad meydanında muzaffer olabilir. «Cihad eden kendi nefsi için cihad eder. Şüphesiz ki Allah bütün âlemlerden hiç birine muhtaç değildir.» (' )

(28)   Dehr (İnsan) Sûresi, âyet: 1-3

(29)    Ankebut Sûresi, âyet: 6

— 38 —

Kur'ân-ı Kerîm'de «insan» zikredilirken fena tarafları daha fazla beyan edilmiş, insanlık vasfının daha kuvvetli olduğu anlatılmıştır. İn«an bu kötü huylarından devamlı terbiye yoluyla, tedavi yoluyla kendini kurtarabilmekte, iman ve amelle nefsini temizleyebilmektedir. Nitekim şu âyeti kerimeler bunu ifade buyurmaktadır:

«Asra yemin olsun ki...»

«Hakikaten insan hüsran içindedir.»

«Ancak iman edenler, güzel ameller   işleyenler,

birbirlerine hakikati ve sabrı tavsiye edenler    müs»

tesna...» V)

«Gerçekten insan, sabırsız yaratılmıştır.» .«Kendine bir zarar geldimi feryad eder.» «Ona bir menfaat dokundumu, çok cimridir.» «Namazlarını devamlı surette kılanlar    müstesna..»(")

Şüphesiz ki insan Rabbine karşı   çok

nankördür. V)

(30)    Asr Sûresi, âyet: 1-3

(31)    Mearic Sûresi, âyet: 19-23

(32)   Adiyat Sûresi, âyet; 6

39

«Gerçekten insan   çok    zalimdir,    çok nankör»

<für.» {") «Kahrolsun. İnsanoğlu ne kadar nankördür...» (")

Bir kısım insanları şeytan aldatır. İnsan olduğunu bile unutturur. Böyle giderse zelil olur. Gafletten silkinemez. Bir daha yerinden kalkamaz. Böylece azaba layık olur, helak olanlarla birlikte yok olur.

«Ey Muhammedi.. Onlara şu kimsenin haberini anlat: Biz bir adama âyetlerimizi vermiştik. O bunları bıraktı, şeytan onu peşine çekti, taktı. Böylece azgınlardan oldu.»

«Eğer dileseydik onu bu âyetlerle yükseltirdik. Fakat dünyaya taptı. Hevasına uydu.» (")

Diğer bazı kısım insanlar, ayağı kayıp hakikatten uzaklaşırsa Allah'ı hatırlar, hatasından döner, acele tevbeye koşar, Allah'ın emrettiği şeylere sarılır. Günahlarını bu yolla silip atar.

Allah Teâlâ insanların acz ve zaafını bildiği için tevbe kapılarını sonuna kadar açmış, mukaddes kitabında şöyle buyurmuştur:

(33)    İbrahim Sûresi, âyet: 34

(34)    Abese Sûresi, âyet: 17

(35)    A'raf Sûresi, âyet: 175-176

 

— 40 —

«Ey kendileri aleyhine haddi aşan kullarım... Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah bütün günahları affeder. O affedici ve rahimdir.»

«Rabbinize dönün, O'na ihlasla ibadet edin...» (")

Günaha düştüm diye ümidi kırılmayan, hayal kırıklığına uğramayan, bilâkis tevbe edip af dileyen bu çeşit insanların mükâfatı; affedilmek ve sevaba nail olmaktır.

«Cennet şu takva sahiplerine hazırlanmıştır... Onlar ki, bir günah işledikleri veya kendilerine zulmettikleri zaman Allah'ı anarlar. Hemen günahlarının bağışlanmasını isterler... (zaten Allah'tan başka günahları kim affedebilir?) Yaptıkları günahta bile bile İsrar etmezler.»

«işte onların mükâfatı, rablerinin affı ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Bunları yapanların mükâfatı ne güzeldir. (")

(36)   .Zümer Sûresi,' âyet: 53-54

(37)    Âl-i İmran Sûresi, âyet: 135-136

— 41 —

İnsan cihad etmeye alışır, hayır yolunu öğrenir, 1yi eğitim gören bir asker ve şerre karşı savaşan hazır bir insan olur, devamlı nefsini    murakabe   eder. tevbe ve istiğfara devam ederse, bir iş meydana gelmeden onu tahmin eder. Gereken tedbirleri alır. Şeytanın tuzağına düşmez.   Ve Allah'ın beyan ettiği şu kimselerden olur: «Takva sahiplerine şeytandan   herhangi bir vesvese geldiğinde iyice düşünürler.    Hemen hakikati görüp ona dönerler.» (")

Bu güzel sıfatlara sahip olan kişilerden şeytan artık ümidini keser, bunlar aşılmaz bir iman kalesi içinde yaşar. «Senin kullarıma karşı hiçbir tesirin yoktur.» V)

Hatta öyle olur ki bu vasıfların sahiplerinden şeytan korkup kaçar. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Hz Ömer (R.A.)'e şöyle buyuruyor: «Şeytan hangi yola gittiğini görse oradan kaçar.»

İşte kardeşim!.. İmtihandan ibaret olan insan hayatında yapılan manevî cihadın meyveleri bunlardır. Acaba sen ne yapıyorsun? Gaflette olanlarla oturup

(38)    A'raf Sûresi, âyet: 201

(39)    Hicr Sûresi, âyet: 43

yok mu olacaksın? Yoksa cihad edenlerle savaşıp yüce makamlara mt ereceksin? Üçüncü bir ihtimal yok...

«Kim haddini aşar inkâr ederse» «Dünya hayatını tercih etmişse» «Şüphesiz ki onun yeri Cehennemdir.» «Fakat her kim de Rabbmin makamından    korkar ve nefsini şehevî arzulardan uzaklaştınrsa»

«Muhakkak ki Cennet onun varacağı yerdir...» ('*)

Sen bunlardan birini seç. Rabbinin şu sözünü hatırla: «Yemin olsun ki nefsini temizleyen hakikaten kurtuluşa ermiştir.»

«Nefsinin içyüzünü gizleyense felâkete uğramıştır.» (•)

<40)   Nazdat Sûresi, âyet: 37-41 ( * )>  Şems Sûresi, âyet: 7-10

— 42 —

— 43 —

IV — AMEL DEFTERİ

«Amel Defterleri konmuştur. O mücrimleri göreceksin ki amel defterlerinde yazılı günahlardan korkuyor. Ve şöyle diyorlar: («Eyvah bize!.. Bu defterlere ne olmuş böyle? Küçük, büyük hiç bir şey bırakmayıp hepsini sayıyor!») Onlar yaptıklarını önlerin» de buldular. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.» (")

Bir zaman merhum hocamın önünde «Kalem» sûresini teşbih ederken şu âyeti celîleyi görünce durdum: «Biz Cennet sahiplerini imtihan ettiğimiz gibi onları da imtihan etmekteyiz.» ('*') Sonra:

¦Muhterem Hocam... Siz bize diyordunuz ki cennet, nimetler yurdudur. Orda üzüntü, gam diye bir şey yoktur. Bu âyet-i celîle ise cennet ehlinin de imtihan edildiğini açıklıyor. Bu nasıl olur?» dedim...

(41)    Kehf Sûresi, âyet: 1

(42)    Kalem Sûresi, âyet: 17

— 45

Rahmetlik hocam (Allah Rahmet eylesin, çok halim, selim, zarif, ilim ve fazilet sahibi idi.) gülümseyerek şöyle demişti:

Dinle evlâdım... Bu âyetteki «Cennet» Allah'ın takva sahibi kullarına vaad ettiği âhiretteki Cennet değil. Bu, bahçe demektir. Bu bahçe üç kardeşe ait bir bahçe idi. Allah'ın verdiği bu nimete şükretmek için her yıl bahçenin meyvelerinden bir kısmını fakir ve yoksullara dağıtırlardı...

Allah da şükretmeleri sebebiyle kazançlarına hayır ve bereket veriyordu. Fakat bir sene geceleyin, birbirleriyle müşavere ederek hiç bir fakiri bahçeye sokmamaya karar verdiler.

Bunu konuşurken hiç kimsenin kendilerini işitmeyeceğini sandılar. Fakat her şeyi duyan, gören ve bilen Allah bunları işitti. «Şüphesiz ki üç kişinin yap-yaptığı fısıltıda dördüncüsü Allah'tır. Beş kişinin yaptığında altıncısı Allah'tır. Bundan daha az veya çok kimseler de bunu yapsa mutlaka Allah onlarla beraberdir. Nerede olursa olsun...» (")

Allah Tealâ bahçe sahiplerinin niyetlerini   bildi.

(43)   Mücadele Sûresi, âyet: 7

— 46 —

Ve şöyle cezalandırdı: Onlar uyurken bir kasırga bahçelerinin altını üstüne çevirdi. Hiç bir şey bırakmadı. Bundan bi-haber olan üç kardeş fısıldayarak şöyle dediler:

«Bugün bahçemize bir yoksul sokulmasın. Yoksulları mahrum etmeye kadir olduklarını sanarak erkenden gittiler. Bahçelerini gördüklerinde: Muhakkak ki biz doğru yoldan ayrılmışız. Daha doğrusu mahrum edilmişiz..» (")

İşte evladım!.. Yaptıklarından Allah'ın haberi olmadığını zannedenlerin sonu budur: «Azab böyledir... Ahiretin azabı daha büyüktür. Bir bilseler...» ("). Bu mesele otuz sene önce olmasına rağmen sanki dün olmuş gibi hatırlıyorum. Bu, bende büyük bir tesir bıraktı. O zaman gözlerimi hocaya doğru dikmiştim. Allah'ın kollarını nasıl murakebe ettiğini düşündüm. Bu düşünce beni, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetlerini anlamaya şevketti. Allah Tealâ ile insanlar arasında mevcut olan bu murakabeden daha büyük, daha dikkatli bir bağ görmedim. İnsanlar nerede olursa olsun Allah onlarla beraberdir.

(44)    Kalem Sûresi, âyet: 24-27

(45)    Kalem Sûresi, âyet: 33

— 47 —

«Şüphesiz ki insanı biz yarattık. Nefsinin ona, nasıl vesveseler verdiğini biliriz. Biz insana şah damarından daha yakınız.» (*')

«Sen ne halde olursan ol. Kur'ân'dan ne okursan oku, ne yaparsanız yapın, buna dalıp dururken muhakkak ki biz üzerinizde şahid oluruz. Ne yerde ne gökte zerre kadar bir şey Rabbinizden gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de... Muhakkak apaçık bir kitabda mevcuttur.» {")

«Geceleri sizi ölüler gibi uyutan, gündüzleri de neler yaptığınızı bilen, takdir edilen ömrünüz sona ersin diye sizi gündüzleri uyandıran O'dur, Nihayet dönüşünüz O'nadır...'Sonra o dünyada yaptıklarınızı size haber verecektir. (")

Bu ilahi murakabe dıştan değil, içtendir. Kalpleri yarıp içine kadar giren, bütün gizliliklerini bilen bir murakabedir. İlahi murakabe yanında söylenilen her söz, yapılan her iş yazılır:

«O çok şerefli, yüce, tertemiz   sahifelerdedir...

(46)    Kaf Sûresi, âyet: 16

(47)    Yunus Sûresi, âyet: 61

(48)    En'am Sûresi, âyet: 60

— 48 —

Kıymetli, sevgili takva sahibi yazıcı meleklerin elleriyle yazılmıştır.» (")¦

«İşledikleri her şey amel defterlerinde mevcuttur.» «Küçük her şey yazılmıştır.» {'")

«İnsan ne konuşursa konuşsun yanında devamlı hazır bir murakabe eden mevcuttur.» V)

«Herkesin amellerini kendi boynuna astık. Kıyamet günü insana öyle bir kitap ortaya çıkaracağız ki her şeyi açıklayan bir kitap olarak bulacak.»

«Oku kitabını. Bugün senin hesabını görmek üzere nefsin sana yeter.» ("}

«Sen her ümmeti toplanmış bir halde göreceksin. Her ümmet kitabını almaya çağırılacak işte bugün yaptıklarınızın karşılığını bulacaksınız, işte kitabımız! Yüzünüze karşı hakkı söylüyor. Çünkü sizin yaptıklarınızı hep yazdırıyorduk. (")

«Yoksa onlar işini sağlama mı bağladılar? Şüp-

(49)    Abese Sûresi, âyet: 13-16

(50)    Kamer Sûresi, âyet: 52-53

(51)    Kaf Sûresi, âyet: 18

(52)    İsra Sûresi, âyet: 13-14

(53)    Casiye Sûresi, âyet: 28-29

Risaleler 5

— 49 —

F.: 4

hesiz ki aslında işleri çeviren biziz. Yoksa sırlarını ve fısıltılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, işitiyoruz ve yanlarında elçilerimiz vardır yazıyorlar.» ('¦)

İlahi murakabe ve tesbiti daha açık surette belirten şu hadîs-i şerifi birlikte okuyalım:

«Bir kişi dualarının bir kısmında şöyle yalvarmıştı: (Ey Rabbim!.. Yüce zâtın ve büyük saltanatının lâyık olduğu hamd ile sana hamddlsun...) Bu söz,, hayrı, şerri yazan iki meleği durdurdu. Allah Tealâ : «Ey Meleklerim... Kulumun dediği gibi yazın. Benim huzuruma geldiğinde onun mükâfatını ben vereceğim, buyurdu.»

Yine bu Rabbani murakabeyi lâtif bir surette beyan eden şöyle bir rivayet te vardır: Kul, pişman olup tevbe edip af dilediğinde, Allah günahlarını siler, uzuvlarına yaptıklarını unutturur. Günahının eserlerini görenlerden ve yaptığı yerden kaldırır. Allah'ın huzuruna vardığında artık günahının varlığına dair hiçbir şahid kalmaz.» (H. Şerif).

(54)    Zuhruf Sûresi, âyet: 79-80

«Şüphesiz ki iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, derin düşünenlere bir nasihattir.» (")

Bu husus maddecilere çok uzak ve çok garip görünür. Çünkü onlar, ancak   gözlerinin    gördüklerine inanırlar. Halbuki seslerin, ışıkların    kaybolmadığını, radyo ve havada devamlı kaldıklarını ileri sürüyorlar. . Buna dair hiçbir delilleri de yoktur.

«İleride biz onlara hem ufuklarda, hem de bizzat kendilerinde mevcut olan âyetlerimizi göstereceğiz. Böylece peygamberin söylediğinin gerçek olduğu gözlerinin önüne serilecektir. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?» p6)

Muhterem Okuyucu!.. Birçok insanlar bu murakabeyi çok iyi bilmiş, onun icap ettirdiği gibi hareket etmişlerdir. Hayır olmadığını bilmedikçe bir şey ko-nuşmamışlardır. Fayda sağlayacağını bilmedikleri bir şeyi yapmamışlardır. Hattâ bazıları hatırına gelen şeylerde bile ilahi murakabeyi göz önünde bulundurmuşlardır.

Bir arif şöyle    der: «Ey Rabbim... Eğer bir

gün

(55)   Hud Sûresi, âyet: 114

(56)    Fussilet Sûresi, âyet: 53

50 —

— 51 —

hatırıma senden başka bir arzu gelirse, mürted   olduğuma hükmederim.»

Sen ne yapıyorsun? İnsana gafletten daha zararlı bir şey olamaz, gelecekte vazgeçerim diye günaha devam etmekten daha kötü bir şey olamaz. Amel def* terin büyük - küçük seçmeden herşeyi almakta, iyiliğin kaybolmakta, günahın unutulmamakta. Seni hesaba çekecek Rabbin ölmez, ebedi hayattadır. Mutlaka herkesin bir amel defteri olacaktır.

«İşte o vakit kitabı sağ eline verilmiş kimse der kî: Gelin kitabımı okuyun.» «Çünkü ben hesaba çekileceğimi sezmiştim. Bu kimse artık refah bir yaşayış içindedir. Yüce bir Cennettedir.» «Meyveleri kolaylıkla devşirilir. Geçmiş gürlerdeki salih amellerinize karşılık olarak yiyin... için... afiyet olsun.» (")

(57)   EL-Haakka Sûresi, âyet: 19-24 — 52 —

VAKİT NAKİT DEĞİL HAYATTIR

«Geceyi ve gündüzü takdir eden Allah'tır.» ('*)

Kâinatı, yalnızca maddî değerlerle ölçenlere göre «Vakit Nakittir.» Fakat maddeden daha ilerisine bakanlara göre vakit, maddi bir kıymet değil ömürdür.

Ey zavallı insan... Hayatın, doğumla ölüm arasında geçen vakitten başka nedir? Altın biter, elden çıkar. Ama yeniden elde etme imkânı vardır. Geçen vakit, yaşanan ömür bir daha geri gelmez. Öyle ise vakit altından da, elmastan da ve bütün cevherlerden de kıymetlidir. Çünkü O, hayattır. Her vakit aynı ol maz. Başarıya ermek, istediğine kavuşmak için münasip zamanlar vardır... Vakit, ömür olduğu için en çok zararlı çıkanlar, tehlikelerle karşılaşanlar,    vak-

(58)   Müzzemmil Sûresi, âyet: 20

— 53 —

tin değerini bilmeyen gafillerdir. «Şüphesiz ki cin ve insanlardan bir çoğunu Cehennem için yarattık. Kalpleri vardır ama gerçeği idrâk etmez. Gözleri vardır ama hakkı görmezler. Kulakları vardır ama doğruyu işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Belki daha aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerdir.» (")

Hz. Ebûbekir (R.A.)'in dualarından biri de şu idi: «Ey Rabbimiz! Sen bizi zorluklara düşürme. Ansızın bizim canımızı alma. Bizi gafillerden kılma.»

Hz. Ömer (R.A.) de «Vakitlerin bereketle dolu olmasını» Allah'tan niyaz ederdi.

Kıyamet gününde Allah kuluna ömrünü nerede harcadığını, malını nereden kazandığını nereye sarf ettiğini soracaktır. Resûlullah (S.A.V.) vaktin değerini üstün bir üslupla şöyle beyan ediyor:

«Şafakla birlikte başlayan her gün: Ey Âdemoğlu!.. Ben yeni bir günüm. Yaptığına şahidim. Benden faydalan. Çünkü kıyamete kadar daha geri gelmem, der.»

öyleyse dünyada vakitten değerli hiçbir şey yok-

(59)   A'raf Sûresi, âyet: 17»

— 54 —

tur. Vakitler de fazilet ve bereketi bakımından birbirinden farklıdır. Bir saat diğerinden daha bereketli, bir gün diğerinden daha üstün, bir ay diğerinden daha değerli olabilir. Bir şair şöyle der:

«Bir gözümüzün diğerinden üstün olması, bir günün diğerinden kıymetli olması, bir gerçektir.»

Bu, Allah'ın biz müminlere bahşettiği yüce bir nimettir. Bu vakitlerde gafletten uzak olalım. Allah'ı hatırlayıp uyanalım. Allah lûtfundan bizlere verdiği nefeslerimizi ganimet bilelim. Böylece Allah'ın kabul rüzgârları tecelli etsin.

Çünkü bu mübarek vakitlerde yapılan iyi amellere kat kat sevap verilir. Bu vakitlerde salih kulların dereceleri yükselir. Tevbe kapıları sonuna kadar açılır. Tevbeleri kabul edilenler bu kapılardan içeri girer.

İşte bu mübarek saatlik, günlük, haftalık ve yıllık vakitleri âyeti celîleler ve hadîs-i şerifler bizlere bildirmektedir. Allah Tealâ şöyle buyuruyor:

«O halde akşama girerken, sabaha ererken lah'ı teşbih edin.»

— 55 —

Al-

I

«Göklerde ve yerde hamd O'na yaraşır. Geceleri de, öğleleri de O'nun şanını yüceltin. ('")

«Sabaha ve. geceye yemin ederim ki...» ("')

Şüphesiz ki Allah'ın yemin ettiği vakitler değerli vakitlerdir. Yine Allah Tealâ Hz. İbrahim (A.S.)'e şöy-le buyuruyor:

«Bütün insanlara Haccı ilân et...»

¦Ta ki kendilerine ait menfaatları müşahede etsinler. Belirli günlerde Allah'ın ismini yâd etsinler.» ("-) Diğer bir âyet-i celîlede:

«Allah'ı be! iri i günlerde zikredin.» C ) buyurul-muştur.

Resulü Zîşan Efendimiz (S.A.V.) vaktin değerini bildiren ve zamandan istifade etme yolunu öğreten mübarek hadîsleriyle biz mü'minleri aydınlatmış, iman edenlerin iki korku arasında yaşadıklarına işaret buyurmuştur.

(60)    Rum Sûresi, âyet: 17-18

(61)    Bakara Sûresi, âyet: 203

(62)    Fecr Sûresi, âyet: 1-2 (3)   Hacc Sûresi, âyet: 27-28

— 56 —

Bu iki korkudan biri geçmiş günleri için Allah'ın ne yapacağını bilmeme korkusu, ikincisi ise geriye kalan ömründe Allah'ın nasıl ferman buyuracağını bilmeme korkusudur.

öyleyse kul, vaktini kendisi için değerlendirsin. Dünyasını âhireti için kullansın. Gençliğinden bir parçasını ihtiyarlığına ayırsın, ihtiyarlamadan önce gençliğinin kadrini kıymetini bilsin, ölmeden önce hayatın değerini bilsin...

Muhterem Kardeşim!.. Hergün senin için seher vaktinde bir saat, kuşluk vaktinde bir saat ve geceleyin bir saat bulunuyor. İşte bu vakitlerde tertemiz bir ruhla,' ulvî jnakamlara yükselebilirsin. Dünya ve âhiret saadetine erebilirsin.

Ayrıca Cuma gecesi ve günü ruhunu, kalbini ve bedenini feyz-i ilahi ile doldurabilirsin. Bunlardan başka ibadet günleri; kandil geceleri senin için büyük fırsattır.  '

Böyle günleri ihya etmeye çalış. Gafillerden olma. Vaktini ganimet bil. Çünkü vakit kılıç gibidir. «Gelecekte yaparım» ümidini bırak. Zira bundan daha zararlı bir şey yoktur. Bir şair şöyle der:

— 57 —

Keskin ol vakit gibi... Sevilmez «yaparım belki» «Umarım» deme sakın İşte budur en büyük illetin...

Cenâb-ı Hak'tan bizleri mübarek vakitlerde ibadet ve itaata muvaffak kılmasını niyaz ederim... Amin...

VI — İLMİMİZ MAHDUTTUR

«Size ilim olarak ancak pek az bir şey verilmiştir.» ('¦)

«Rabbim, ilmimi ziyade eyle, de.» ("}

Acaba bu uzun araştırmalar, çeşitli deneyler   ve devamlı  incelemelerden sonra insan aklı,    herhangi bir şeyin gerçek yüzünü bilebilmiş midir? Bu sualin cevabına kısa akıllılar «Evet» derler.    Derin âlimler ise menfi cevap verirler. Şu gerçektir ki insan aklı yaratılıştan araştırmayı, incelemeyi, hakikate ulaşmayı ister, fakat hakikat aklı aldatır. Onunla alay eder. Akıl bir şeyin mahiyetini öğrenmeye yaklaştıkça o şeyin mahiyeti akıldan kaçar.

Yalnız hususiyetlerinden veya sıfatlarından biri-

(64)    İsra Sûresi, âyet: 85

(65)   Taha Sûresi, âyet: 114

58 —

— 59 —

ni öğrenilmesine müsaade eder. O şeyin bizzat hakikati ise bilinmez, gizli kalır. Hatta birçok şeylerin özellikleri ve vasıfları bile bilinmemiştir.

Diğer taraftan bazı şeylerin özelliklerini bilme, onlara çeşitli isimler takabilme derecesine varılabilmiş, gerçek mahiyetleri ise anlaşılamamıştır. İnsanoğlunun mazide sarfettiği devamlı gayretleri bu kadar az bilgiye vesile olabilmiştir. Meselâ; insan «su» yun mahiyetinin ne olduğunu öğrenmeye çalışmış. Suyun, mevcudatın varlığını teşkil eden «Anasır-ı Er-baadan» (su - hava - toprak - ateş'ten) biri olduğunu anlamıştır. Fakat zamanla aldandığını öğrenmiş, bölünmez bir cevher sandığı suyun da oksijen «O» ve Hidrojen «H» unsurlarına bölündüğünü idrâk etmiştir...

Bununla da kalmayıp Oksijen ve Hidrojen nedir? Deyip bunları araştırır. Neticede bunların da birer unsur değil moleküllerden birleşmiş olduklarını öğrenir.

Kısaca: İnsan aklı gerçekleri araştırma peşinde koşar. Halbuki hakikate ulaşamaz, ancak ya bir özellik veya bir sıfatını anlayabilir. Hatta atomun ve cev. herlerin bölünmez olduğu fikri maddi ilim sahiplerini uzun zaman aldatmış, lâkin atomun da parçalandığı

¦  — 60 —

göz önüne çıkınca bu görüşler yıkılmış insan aklını yeniden cehalet vadilerine salmıştır.

Fransız âlimi «Charles Richer» bazı kitaplarında bu konuyu ne güzel anlatıyor: «İnsanın maddi ilimlere ihtiram etmesi gerekir. Bununla beraber bu ilimler ne kadar doğruyu söylerse söylesin çok basit ve sathidirler.» Duyu organlarımız o derece aciz ki gözünün önünde olan bazı varlıkları bile idrâk edemez.

Mesela; mıknatısın çekici gücü tesadüfen keşfedilmiştir. Şayet mıknatıssız demir, mıknatısın yanına tesadüf icabı konulmamış olsaydı' mıknatısın demir çektiğini asla bilemiyecektik. Daha yakın zamana kadar hiçbir kimse X ışınlarının varlığını hayaline dahi getiremezdi.

Niçin iftihar ettiğimiz bu maddi ilimlerin, ancak maddelerin dış yüzeylerini bilebildiklerini yüksek-sesle hay kırmıyoruz... Maddenin mahiyetine varamadıklarını, maddelerin hakikatini tanıtan kanunları akılların idrâk edemediğini niçin ifade etmiyoruz?.

Semaya doğru fırlattığımız taşın yere düştüğünü görürüz. Acaba niçin düşmüştür? «Nevvton» bize şöyle cevap verir:

— 61 —

«Cismin hacmine uygun yer çekiminden dolayı düşmüştür.»

Fakat bunun hakikati nedir? Verilen cevap tahsil-i hâsıl (bilineni tekrarlama)' dan başka bir şey midir? Değilse, bu çekicilikten kim ne anlıyor söylesin? Yukardan atılan bir taşın yere düşmesi herkesin gördüğü bir iştir. Fakat buna hakim olan kanunu anlayacak bir akıl yoktur.

İşte bunun gibi birçok hâdiselerin içinde yaşıyoruz. Buna rağmen onların bir sırrını dahi çözemiyoruz. Hatta en basitini dahi bilemiyoruz. Meselâ; Hidrojen-le Oksijen'in birleşmesi ne demektir? Bundan ne anlayabiliriz. Halbuki bu birleşim her iki maddenin de özelliklerinin kaybına, bunlara tamamen zıt üçüncü bir maddenin meydana gelişine sebep olur.

(H + O -* H.O : Su)

Bilginler, bugüne kadar tartılamaz diye vasıflandırılan atom maddesinin tabiatının ne olduğu hakkın, da ittifak edememektedirler. Hakiki âlime lâyık olan şudur ki: Hem mütevazi, hem de cesur olsun... Çünkü ilmimizin mahdut oluşu mütevazi olmamızı gerektirdiği gibi, bilinmeyen bu âlemi öğrenmeye   çalışma

— 62 —

kapılarının önümüzde açık oluşu da cesaretli olmamızı icap ettirir. Kâinatı bildiren ilmin sona erdiğini, araştırılacak yeni bir şeyin kalmadığını zanneden âlimlere yazıklar olsun... Ariflerden bir kardeşin bu mevzuda söylediği şu söz ne derindir:

«Zannederim ki insan aklı ne kadar çalışsa bu âlemin gerçek yüzünü bilemez. Çünkü bu âlemin gerçek yüzü mesleğin sırrıdır. Mesleğin sırrını ancak meslek sahipleri bilir. (O halde bu âlemin sırrını da ancak Allah bilir. Çünkü bu âlem cnun eseridir.) Allah, önlerinde ve arkalarında olan herşeyi bilir. Onlar ise Allah'ı hakkıyle bilemezler.»

Ezberlediği terimlerle, bildikleri kabuklarla, koydukları isimlerle aldanıp gururlananlara, hakikate varmaktan uzak kalanlara bu sözleri söyledik. Umulur ki ilim sahasının çok geniş olduğunu, buna rağmen ilimden daha ileri, daha geniş sahalar bulunduğunu ve varlıkların dış yüzlerini değil hakikatlarını öğrenmeyi gösteren daha başka bir yol bulunduğunu idrâk ederler.

Bu yol iman yoludur. Böylece her iki meydanda

(66)    Mücadele Sûresi, âyet: 11

—  63 —

da çalışsınlar. Hem aklın hem de kalbin nuru ile aydınlansınlar. Dünya ve   âhiretî   kazanmış   olsunlar. Kur'ân-ı Kerim'in şu beyanı onlar için tahakkuk etsin: «Allah içinizden iman edenleri ve ilim sahiplerini birçok derecelerle yükseltsin. ("") Şu âyet-i celîleleri düşünsünler: «O kâfirler yeryüzünde gezip te,   kendilerinden daha kuvvetli, yeryüzünde bıraktıkları eserler   bakımından daha sağlam olan   öncekilerin   akıbetlerinin nasıl olduğunu görmezler mi? Böyle iken elde ettikleri şeyler kendilerine bir fayda vermemiştir.»

«Çünkü peygamberleri onlara deliller getirince, kendilerinde bulunan ilme güvendiler de alaya aldıkları şey kendilerini kuşatıverdl.»

«O vakit azabımızın şiddetini gördüklerinde şöyle dediler: Allah'ın birliğine iman ettik. Ona ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik.»

«Fakat azabımızı gördükleri vakit imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın kulları için devam eden 'nizamı budur, işte kâfirler burada aldan-mışlâr, ziyana uğramışlardır.» (")

'67)   Gafir (Mü'min) Sûresi, âyet: 82-85 — 64 —

VII — İSRA VE MİRAÇ

«Her türlü noksanlıktan münezzeh olan o Allah'tır Ki kulunu geceleyin Mescid-i Haram'dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya kadar götürdü. Bunu âyetlerimizi gösterelim diye yaptık. Şüphesiz o herşeyi işitir, herşeyi görür.» ("')

Dün, İsra ve Miraç hadisesini düşündüm. Hatırı, ma şunlar geldi:

Müslümanlar Peygamberimiz'in Miracını kandil gecelerinde anadursunlar,.. Etrafı mübarek olan Mescid-i Aksa ve Mukaddes Filistin, Siyonistlerin İngiliz İmparatorluğunun ve Birleşik Amerika'nın hücum ve yağmalarına maruz kalsın. Yeryüzündeki bütün Müslümanlar da hiçbir harekete geçmeden bakakal-sın.. Laf üretsin, hizmet yapmasın.   Müslüman oJma-

(68)   İsra Sûresi, âyet: 1 Risaleler 5   '                 -—65

F.: 5

yanjbtr ise bütün gayretleriyle hedeflerine doğru   yürüsün... Bu ne tezat ya Rabbi...

Yine müslümanların Mi'rac gecesinde Allah Te-âlâ'nın sevgili peygamberini Sidret'ül-Münteha'ya kadar çıkardığını, Kabe Kavseyn makamına mazhar kıldığını yâd etsinler...

¦Hakiki izzet ve şeref ancak Adanındır. Resulü-nündür ve mü'minlerindir.» ('*) âyetini okusunlar.

Kim ki mecbur edilmeden, isteyerek zelil olmayı kabul ederse benden değildir.» buyuran Resûlullah'ın sözünü dinlesinler...

Ayrıca: «Gerçekten Allah'ın Resulünde sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü arzu edenler için, Allah'ı çok çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.». (")

âyet-i celîlesini okusunlar...

Bütün bunlara rağmen, alt mevkilere razı olsunlar. Basit şeylerle iktifa etsinler. Bütün milletlerden geri kalsınlar. Zâlim ve gâsıpların hareketlerine boyun eğsinler... Bu ne tezat ya Rabbi!..

(69)   Münafikun Sûresi, âyet: 8

(70)   Ahzab Sûresi, âyet: 21

— 66 —

Yine Kur'ân-ı Kerîm'de ilk inen âyet-i celîlenin: ¦OKU» diye başladığını bilsinler:

«Yaratan Rabbinin adıyla oku!... O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku!... Senin Rabbin nihayetsiz ikram sahibidir. O, kalem ile öğretti, insana bilmediği şeyleri O öğretti.» (")

Allah Teâlâ'nın Peygamberini (S.A.V.) Mirac'a çıkardığında O'na büyük delillerini göstermek istediğini, kâinatın sırrını, mevcudatın nizamını müşahede ettirmeyi dilediğini, iman ve irfanın zirvesine varsın diye kalb ve aklını ilimle doldurmak arzu ettiğini müslümanlar bilsinler...

Allah'ın kendilerine yeryüzünde yürüyüp kainata ibret nazarıyla bakmalarını emrettiğini öğrensinler: ¦De ki: Bakın göklerde ve yerlerde neler var.» (")

Bütün bunlara rağmen gerek maddî gerekse dinî ilimlerin kabuğunda kalsınlar, öze inmesinler... Allah'ın insanlara hizmetkâr kıldığı tabiat kuvvetlerinden faydalanma bakımından çalışkan milletlerden geri kalsınlar: «Göklerde ve yerde ne varsa, onların hepsini kendi katından sizin hizmetinize O verdi.» (")

(71)   Mâk Sûnsi, âyet: 1-5

(72)   Yunus Sûresi, âyet: 101

(73)   Cariye Sûresi, âyet: 13

— 67 —

Hatta ve hatta maddî güçsüzlük sebebiyle başkalarına mahkûm olsunlar ilmi sahalarda geri kalsınlar... Bu ne tezat Yarabbü...

İlimleriyle mağrur olan birtakım   insanlar: «Kişi kısa bir zamanda Mekke'den Beyt'ül-Makdis'e   nasıl gidebilir? Zira karadan veya havadan giden vasıtalar henüz keşfedilmemişti. Sonra göklere nasıl yükselebilir? Halbuki semalarda insan hayatına elverişli   hiçbir şey yoktur. Hava, su, gıda gibi şeyler de   yoktur. Söylenilen bu süratle semâya çıktığında nasıl oradaki cisimlere çarparak erimedi?...» vb. gibi birtakım yersiz itirazları dillerine dolamışlardır. Onlara deriz ki: Bu iş sandığınız gibi değil... Siz bile kâinatın bütün kuvvetini bilemediğinizi, tabiata hakim kanunları çözemediğinizi itiraf ediyorsunuz. Bu mlrac meselesini de, bilemediğiniz, akıllarınızın ermediği mevzulardan biri kabul edin.

«Size ilim olarak, pek az birşey verilmiştir.» C4)

İlmî keşifler tarihini inceleyecek olursanız, her keşfedilen şeyin önceleri tenkid edildiğini sonra bir gerçek olarak kabul edildiğini görürsünüz, isra ve Mi'-

(74)    İsra Sûresi, âyet: 58

(75)   Âl-i İmran Sûresi, âyet: 7

— 68

1

rac meselesi de ne kadar tenkid edilirse edilsin aslında bir gerçektir.

Yine bunlara deriz ki: Dayandığınız tecrübî ilimler de, ruhanî kuvvetlerin, maddî cisimleri tesir altına alabileceğini, böylelikle bir yerden başka bir yere götürebileceğini, hatta yerden yukarı kaldırabileceğini isbat etmektedir.

Psikologlar bu meyanda yaptıkları tecrübelerle sandalyede oturanları birkaç metre yukarı çekmeyi başarmışlardır.

İnsan bu psikolojik zayıf gücüyle böyle acayip şeyleri yapabilirse Allah'ın, Peygamberi Hz. Muham-med (S.A.V.)'e ruhani bir kuvvet vererek dilediği yere yükseltmesi nasıl  imkânsız olabilir?

Evet, inkâr etmek çok basit bir şeydir. İsteyen inkâr edebilir. Fakat inkâr etmek, ilme ve derin anlayışa karşıdır.

«İlimde ileriye giden kimseler: Hepsi Rabbimi-zin kstındandır, derler.» p)

Ey yüce Peygamberin ümmeti!.. Dininle iftihar et. Oku... Cihad et. Allah'a hakkıyla iman et. Kurtuluş bundadır:

— 69 —

«Da ki: Çalışın, çünkü yaptıklarınızı Allah ta Resulü de, mü'minler de görecektir. Hepiniz mutlaka gaybı ve hazırı bilenin huzuruna döndürüleceksiniz. Ve o zaman ne yaptığınızı o size haber* verecektir.» P)

(76)   Tevbe Sûresi, âyet: 105

— 70 —

VIII —İKİ YOL

«Biz insana iki yolu —hayır ve şerri— gösterdik.» (")

«İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?» (")

Allah Teâlâ insana yolunu göstermiş, gideceği yolu çizmiş, gözünün önüne hedefini dikmiş ve yara» tılışının hikmetini şöyle anlatmıştır:

«Sizi boşuna yarattığımızı ve tekrar bize döndü-rülmiyeceğinizi mi zannettiniz? Hakiki mülk sahibi elan Allah bundan çok yücedir.» (")

«Said» kimseler Hakk'ın inayetine mazhar olan, hidayet nuruna eren, gözlerinden gaflet perdesi açılan bu hakikati idrak eden, gayelerine ulaşmak için

(77)    Beled Sûresi, âyet: 10

(78)    Kıyame Sûresi, âyet: 130

(79)    Mü'minun Sûresi, âyet: 115

— 71

durmadan yürüyen ve Cenâb-ı Hakk'ın şu    kelamını layıkıyle anlayan kimselerdir:

«O helde hepiniz Allah'a dönün. Gerçekten ben Allsh tarafından sizi açıkça sakındıran bir peygamberim. Allah ile birlikte başka bir ilâh tanımayın. Ger. çekten ben Allah tarafından sizi açıkça sakındıran bir peygamberim.» (")

Kişiye hakim olan nefsi arzu, aşırı istek veya dünya malı gibi Allah'a ermeğe engel olan veya ona yönelmeye mani olan, ya da kulu Allah'a güvenmekten çeviren herşey Allah'tan başka bir ilâh sayılır :

«Şimdi o kimseyi gördün ya: nefsinin arzularını tanrı edinmiş, Allah'ta sapacağını bildiği için onu şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözüne de bir perde çekmiştir. Artık bunu Allah'tan başka kim doğru ycla çevirebilir.» (*')

Ey insan... Önünde yalnız iki yol var, bir üçüncüsü yok. Birincisi; kolay, nurlu, güzel, çiçeklerle süslü, nimetlerle dolu bir yoldur.    Bu yol «İman ve yakın»

(80)    Zariyat Sûresi, âyet: 50-51

(81)    Casiye Sûresi, âyet: 23

—  72 —

ile başlar. Çeşitli merhaleleri «istikamet ve itaat» tır. Sonu ise «Cennet ve ilâhî rızaya nail olmak» tır. «Nihayetsiz kudreti olan bir Hakim-i Mutlek'ın huzurunda rıza gösterilen bir makamdır.» (*)

İkinci yol ise; harabe, korkunç, karanlık, uçuruma giden bir yoldur. Bu da «İnkâr ve ilhad» ile başlar. Çeşitli merhaleleri «fücur ve isyan»dır Sonu: «Cehennem ve ateş»tir.

«Kim haddini aşıp tuğyana düşerse,- dünya hayatını tercih ederse cnun varacağı yer Cehennemdir.» (')

Elbette bu iki yol müsavi olamaz...

«Öyle ya rr.ü'rrin olan hiç fasıklar gibi olur mu? Or.lar bir olamazlar. İman edip te güzel güzel ameller işleyenlere, yaptıklarına kerşılık bir ağırlama olarak crtlara, Me'va Cennetleri vardır. Fakat fasık olanların barınacağı yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde yine oraya döndürülürler. Ve onlara: «Yalanladığınız ateşin azabını haydi tadın» denir.» (")

(82)   Kamer Sûresi, âyet: 55

(83)   Naziat Sûresi, âyet: 37-39

(84)    Secde Sûresi, âyet: 18-20

—  73

«Artık müslümanları mücrim kâfirler gibi yapar mıyız hiç? Size ne oluyor? Nasıl böyle hüküm verebiliyorsunuz?» (")

«Yoksa biz iman edip güzel güzel amel işleyenleri, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi yapar mıyız? Yoksa takva sahiplerini kâfirler gibi yapar mıyız?» (")

Salih, abid ve muhlis kimseler dünyada da âhiret te de bahtiyardırlar.

«Erkek olsun, kadın olsun iman ederek güzel güzel amel işleyene muhakkak ki iyi bir hayat yaşatacağız. Ve yapmakta oldukları amellerin daha güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.» (")

«Her kim beni zikretmekten yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır. Ve onu kıyamet gününde kör olarak hasredeceğiz. (")

Fertler açısından tutulan yola göre layık olacakları mükâfatlar değiştiği gibi cemaatlere göre de du-

(85)    Kalem Sûresi, âyet: 35-36

(86)    Sad Sûresi, âyet: 28

(87)    Nahl Sûresi, âyet: 97

(88)    Tâhâ Sûresi, âyet: 124

 

yen, semavî vahiyden ilham alan bir ümmet, dünyasında azîz ve bahtiyar olur. Ah ir ette ise büyük mükâfatlara kavuşur.

«Eğer o memleketlerin halkı iman edip Allah'tan korkmuş olsalardı, şüphesiz ki üzerlerine gökten ve yerden bereket kapılarımızı açardık.» (")

«Eğer onlar Tevrat'a, İncil'e ve Rablerinden kendilerine indirilen bütün ilâhî kitaplara inanıp gereği gibi amel etselerdi, şüphesiz ki nimetlere gark olup üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi.» (*")

«Allah şöyle bir ülkeyi misal veriyor: O şehir emniyet ve huzur içindeydi. Rızkı bol bol her yerden geliyordu. Ancak bu memleket Allah'ın nimetlerine nankörlük etti. Allah ta yaptıklarına karşılık olarak o şehir halkına açlık ve korku elbisesini giydirdi.» (")

Günümüzde dünyanın başlıca problemi, maddi değil, manevîdir. Fakirlik, hastalık ve cehalet problemlerinden daha ziyade zulüm, tamah, zor kullanma, adaletsizlik, merhametsizlik ve insafsızlık meseleleri günümüzün huzursuzluk kaynağıdır.

(89)    A'raf Sûresi, âyet: 96

(90)    Maide Sûresi, âyet: 66 "(91)   Nahl Sûresi, âyet: 112

— 74 —

— 75 —

 

Ey insan!.. Ne zamana kadar böyle devam edeceksin. Deliller gözünün önünde.. Dün gördüğün derslerin izlerini unutmadın. İkinci Dünya Savaşında altı yıl boyunca yaşı - kuruyu yakan, her şeyi kasıp kavuran, tahammül edilemez hâdiselerden doğan acıları çektin.

«Akrep dönerse, nelın hazırdır.» Suçlu, devam ederse cezaya layık olur. İyilik unutulmaz. Kötülük si-linmez. Ceza veren Allah, ölmez. Eden bulur...

«Müşrikler ancak kendilerinden önce gelip geçmiş olanların günleri gibi bîr gün bekliyorlar. De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum... Sonra Peygamberlerinizi ve iman edenleri kurtarıyorduk. İşte böylece mü'minleri de üzerimizde bir hak olarak kurtaracağız.» (")

«Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.» ("}

(92)    Yunus Sûresi, âyet: 102-103

(93)    Yusuf Sûresi, âyet: 21

—  76

IX —MÜSLÜMANLAR TEK ÜMMETTİR

«İşte bu dininiz aslında bir tek dindir. Ben de Rabbinizim. Artık benden korkun. Nihayet ümmetler dinleri hususunda aralarında parçalara bölündüler. Her fırka kendi din ve mezhebine güveniyor. Hak olduğuna inanıyor. Şimdi onları zamanı gelinceye kadar . gafletlerinde bırak.» ('*)

İslâm iki asıl vazifeyi yapar:

1 — İslâm, fertleri yeni bir insan kalıbında eritmektir. Bunun temelini insanı Allah'a bağlamak, mümtaz varlıkları tanımak, insanın yüce hususiyetlerini ortaya koymak, onu süfli hislerinin kirlerinden temizlemek teşkil ettiği gibi, insanın yaratılışına ters düşen ve üstünlüğüne muhalif olan her şeyden onu uzaklaştırmak, kuvvetini ve cemalini kemale   erdir-

(94)   Mü'minun Sûresi, âyet: 52-54

77 —

mek, aklını, vicdanını ve bedenini yüceltmek de teşkil eder.

Bütün bunlar iyi bir liderle, güzel düşüncelerle ve nefsi temizleme sayesinde elde edilir: «Ey Rabbi-miz!.. Onlara soylarından bir peygamber gönder ki, ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin, onlan günahlardan temizlesin. Şüphesiz ki sen herşeye ga* libsin ve hikmet sahibisin.» (")

2— islâm'ın ikinci vazifesi ise, beşerî toplulukları yeni bir evrensel kalıpda eritmektir. Bu da sağlam temeller kurmakla, faziletli bir cemiyet yetiştirmekle elde edilir.

Mümtaz fertlerden mümtaz cemaat meydana gelir. Mümtaz cemaatlerden faziletli bir ümmet oluşur. Mümtaz ümmet te her tarafa yayılarak bütün dünyayı kaplar. Böylece Allah Teâlâ'nın şu fermanı gerçekleşmiş olur.

«Biz seni ancak bütün ilamlara rahmet olarak gönderdik.» (")

«Siz insanlık için meydana çıkarılmış an hayırlı

(96)   Bakara Süreri, fiyet: 129 (98)   Enbiya Sûresi, âyet: 107

— 78 —

ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe mani    olursunuz ve Allah'a imanınızda sebat edersiniz.» (")

Bunun içindir ki, müslüman olan bir cemaat müs-lüman olan bir millet ve müslüman olan bütün milletler vatanları, renkleri, ırkları ayrı bile olsa islâm nazarında tek bir ümmettir. Aralarındaki rabıta çok kuvvetli ve kardeşlik derecesine varan bir bağdır. Hatta daha ileri gidip din kardeşini kendisine tercih etme derecesine ulaşır.

«Kendilerinin ihtiyacı da olsa mü'min kardeşlerini kendilerine tercih ederler. Kim nefsini cimriliğinden ve hırsından korursa işte bunlar kurtuluşa erenlerdir.» (")

işte Mâm hem akîde, hem tabiiyyettir. Fakat bu tabiiyyet kandan gelen veya coğrafî hudutlardan doğan bir uyruk değil, din ve ruh kardeşliğinden doğan bir tabiiyyettir. (Yani bütün müslümanlar İslâm ta-biiyyetine mensuptur.).

Kur'ân-ı Kerîm de bu hakikati beyan ederek şöyle der:

(97)    Âl-'i İmran Sûresi, Ayet: 110

(98)   Haşr Sûresi, âyet-9

— 79 —

«İman eden erkek ve kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.» (")

«Mü'minler ancak kardeştirler...» V")

«Allah'ın size olan nimetini düşünün. Cahiliyet devrinde birbirinize düşman iken kalblerinizi ısındırdı. Böylece Allah'ın İslâm nimetiyle din kardeşleri oldunuz.» ("")

Peygamberimiz (S.A.V.) "de bir Hadîs-i Şeriflerinde bu din kardeşliğini şöyle beyan eder:

«Mü'minler birbirlerini sevme, yekdiğerine merhamet etme ve acıma yönünden tek bir vücut gibidirler... Onun bir uzvu rahatsız olduğunda vücudun hepsi uykusuzluk ve rahatsızlıktan şikâyetçi olan uzva crtak olur.» {"")

Diğer bir Hadîs-i Şerifte de şöyle buyuruluyor:

«İman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbiri-nizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.    Yaptığınız

(99)    Tevbe Sûresi, âyet: 71

(100)    Hucûrat Sûresi, âyet: 10

(101)    Âl-i İmran Sûresi, âyet: 103

80 —

 

takdirde birbirinizi  seveceğiniz bir şeyi size  haber vereyim mi? Selâmı aranızda yayınız.» ("") Yine bir Hadîs-i Şerifte buyuruyor ki: «Bana en sevgili olanınız ve kıyamet    gününde en yakın olanınız ahlâkı en güzel olanınızdır. Güzel ahlâk sahipleri mütevazı kimseler ve insanlarla    iyi geçinenlerdir. Bana en sevimsiz olanınız ve kıyamet gününde en uzak olanınız, söz taşıyan, dostların arasını ayıran, riyakârlık eden ve insanların    kusurunu araştıranlarınızda.» ("")

İslâm dini, kardeşliği ve birliği  müsbet yönden emretmiş, menfî yönden ise   gereken   tedbirleri   almayı ihmal etmemiş, müslüman ümmeti   her   çeşit bölünme ve benzerlerinden sakındırmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruluyor: «Çekişmeyin, aksi takdirde dağılırsınız.    Gücünüz de gider. Sabredin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.» ("")

(102)    Buharî ve Müslim.

(103)    Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, îbni Mâce, İmam Ahmed b. Hanbel.

(104)    Değişik bir rivayetle bak: Tirmizi, İmam Ahmed b.

Hanbel.

(105)    Enfal Sûresi, âyet: 46

Risaleler 5

— 81 —

F.r6

«Ey iman edenler!.. Bir cemaat diğer cemaatle alay etmesin. Olabilir ki alay edilenler, alay edenlerden daha hayırlıdır. Birtakım kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesinler. Olabilir ki alay edilenler» alay edenlerden daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın. Birbirinize lâkap takmayın. İman ettikten sonra çirkin isimle anılmak ne kötüdür. Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir. Ey iman edenler... Zan» nın ekseriyetinden kaçının. Zira bazı zanlar günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeği sever mi? Bundan tiksinirsiniz. Allah'tan' korkun. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul edendir, çok bağışlayıcıdır.» ("")

Peygamber Efendimiz (S.A:V.) buyuruyorlar ki: «Size namaz ve oruçtan —bir rivayete göre sadakadan— daha faziletli bir dereceyi haber vereyim mi?» Evet, dediler. Peygamber Efendimiz (S.A.V.): «O efdal olan şey, mü'minierin arasını bulmaktır. Çünkü, araların açılması traş eden bir alete benzer... Saçı traş eder demek değil, dini traş eder demek istiyorum.» ("")

(106)    Hucürat Sûresi, âyet: 11-12

(107)    Ebu Davud, Tirmizi, Muvatta, İmam Ahmed bi. Hanbel.

— 82 —

Çok kere Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sürinet-i Seniyye'-de iman kelimesi birlik beraberlik manâsında, inkâr kelimesi de bölünme manâsında kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

«Ey iman edenler... Ehl-i kitaptan bir kısmına itaat ederseniz iman etmenizden sonra sizi tekrar inkâra çevirirler. Size, Allah'ın âyetleri okunduğu halde ve Resulü içinizde bulunduğu halde nasıl inkâr edebilirsiniz? (Yani bölünürsünüz). Kim Allah'ın dinine sımsıkı sarılırsa şüphesiz ki o doğru bir yola sevk olunmuştur.» ("")

Ayet-i celîlenin söyleniş şekli ve nüzul- sebebi «birlik ve beraberliğinizden sonra nasıl bölünebilirsi-siniz?» manâsını ifade eder/Peygamberimiz (S.A.V.) de bir Hadîs-i Şeriflerinde: «Benden sonra birbirinin boynunu vuran kâfir kimseler olmayın.» ("") buyuruyor. Bu hadîsin ifade şekli ve geliş sebebi de manâsı nm «Benden sonra birbirinin boynunu vuran ihti-lâfçrlardan olmayın.» şeklinde olmasını icab ettirir.

Bölünmenin, inkâr ve küfür    kelimesiyle    tabir

(108)   Al-i İmrah Sûresi, âyet: 100-101

109)   Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, Darimi, İmam Ahmed b. HanbeL

— 83 —

\

edilişi, ondan şiddetle kaçınmak, birlik ve beraberliği sevdirmek içindir.

Ey Allah'ın kitabına, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in hadîslerine iman eden Mü'minler... işte Allah'ın kitabı, işte Kur'ân... Sizi birlik ve beraberliğe, İslâmî Vahdete davet ediyor. İşte Resûlullah'ın hadîsleri... İhtilâfın ve bölünmenin haram olduğunu ilân ediyor. Yoksa Allah'ın kelâmından başka bir şeye mi iman ediyorsunuz?...

a) Dinî meselelerde; Araştırıp incelemek ve hakikate vasıl olmak için değil, taassub ve nefsi arzularına, tabi' olmak ve riyakârlık için ihtilafa düştünüz. Böylece dinin hakikatini göremediniz. Hidayetine eremediniz. Kafanızda ve kalbinizde dinin sadece kabuğu ve resmi kaldı. Sadece isminiz ve memleketiniz müslüman, kalbiniz ve vicdanınız değil. Şüphesiz Allah, şeklinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.

b) Dünyevî meselelerde de; ihtilaf ettiniz. Böylece yabancılar dünya malını elinizden aldılar. Bunu sağlamak için şirketler, bankalar ve çeşitli kuruluşlarla yardımlaştılar. Sizleri basit şeyler mukabilinde

— 84 —

zillete düşürdüler. Verdikleri    adî    şeyleri    başınıza kaktrtar.

c) Siyasî mevzularda da; ihtilaf ettiniz partilere, gruplara ve cemaatlara bölündünüz. Böylece gücünüz gitti, devletleriniz köle oldu. Düşmanlar ülkenizi işgal etti. Sizi birbirinize düşürdü, birbirinize yaptığınız fenalıklar ve küfürlerle sizi alaya aldı. Böylece düşmanlarınızı size karşı savaşma zorluğundan kurtardınız. Düşmanlarınızın dahi size yapmıya-cağını siz kendinize yaptınız. Sayınızı azalttınız. Mukavemetinizi ve metanetinizi kırdınız. Hem sırdan, hem serden oldunuz. Malınızı da evlâdınızı da kaybettiniz.

Bütün bunlara karşı ne elde ettiniz? Hiç bir şey... Dünyanız rezillik, zelillik ve gürültüden ibaret, âhiretiniz ise Allah'ın huzurunda mes'uliyeti yüklenmek oldu. Ne zamana kadar böyle devam edeceksiniz? Zaman gidiyor fırsat elden kaçıyor.

Ey Allah'a, Resulüne ve kitabına iman edenler!.. Gelin şu âyetin sırrına vakıf olalım:

«Ancak Allah'a ibâdet edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.» ("")

U10)   Âl-i İmran Sûresi, âyet: 64 — 85 —

Allah'ın uluhiyyetine boyun eğeİim. Şahsî çıkarlarımızdan uzak olalım. İslâm'ı din olarak kabul edelim. Onun yolunda yürüyelim. Her hareketimizde onu tatbik edelim.

Hz. Muhammed (SAV.)'i rehber ve Peygamber ittihaz edelim. Onun sünnetiyle hidayete erelim. Sancağı altında dünyada zafere ve hakimiyete doğru yol alalım. Ah i re tt e de Allah'ın cennet ve cemal iyle müşerref olalım...

— 86 —

İSLÂM NAZARINDA İNSANLAR BİRDİR

«Ey insanlar!... Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Sizi birbirinizle tamşasınız diye cemaat ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en üstön olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır.» ('")

Biraz örçce, İslâm'ın getirdiği İslâm kardeşliğine ye tek ümmet olma esasına temas etmiştik.

islâm, müslüman ümmetin birliğini, kalbleri nur-landıran, ruhları aydınlatan, uzuvlara hakim- olan dosdoğru bir akîde temeli üzerine kurar. Cemiyeti,' kardeşlik, hürmet, muhabbet ve din kardeşini kendi nefsine tercih etme esasları üzerine te'sis eder. Bu cemiyeti kırgınlıklardan, bölücü kavgalardan uzak tutar:

«Çekişmeyin. Aksi takdirde dağılırsınız. Gücünüz

(111)   Hucûrat sûresi, âyet: 13

— 87 —

de gider. Sabredin... Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.» ("-)

Şimdi de sana İslâm dininin getirdiği «insanlığın birlik ve beraberliği» esasından bahsedeceğim.

İslâm dini, te'sis ettiği İslâm ümmetini ve getirdiği nizam'ı coğrafî hudutlarla sınırlamaz. Milliyetçilik bakımından ayrım yapmaz. İnsanlığı, Âdem ve Havva'nın sülâlesinden geldiğini kabul ederek bir asla dayandırır. Ve her insana eşit muamele yapar.

«Ey insanlar!.. Rabbinizden korkun. O sizi tek bir şahıstan yarattı. O şahıstan eşini de yarattı. Bu ikisinden birçok erkek ve kadınlar üretti. Kendisine hürmet göstererek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan korkun. Akrabalık bağlarını kesmekten sakının. Şüphesiz ki Allah sizi gözeten ve murakabe edendir.» İ"J)

Hakiki din olan İslâm, renk ve vatan ayrımına itibar etmeksizin bütün insanların birbirlerine iki bağla bağlı olduklarını beyân eder. Bu bağlardan birisi «İnsanlık Bağı»dır. Bütün insanlar aynı anne   ve

(112)   Enfal Sûresi, âyet:  16

(113)    Nisa Sûresi, âyet: 13

— 88 —

babanın neslidir. İkinci rabıta ise: «İlâhî Bağ»dır. Bütün beşeriyet Vâhid ve Kahhar olan Allah Teâlâ'nın kullarıdır. İnsanların en üstünü; Allah'ı daha iyi bilen, O'ndan daha fazla korkan ve insanlar için daha faydalı olandır.

«Ey insanlar!.. Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi birbirinizle tanışasmız diye cemaat ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en üstün olanınız, en çok takva sahibi olamnızdır.» ('")

İslâm dini, belirli bir memlekete değil, bütün dünyaya umumî bir nizam olarak gönderilmiştir. Kur'-ân-ı Kerîm yüce Mevlâ'nın bütün varlıklara hitabıdır. Keza Hz. Muhammed (S.A.V.) bir milletin değil, bütün insanların peygamberidir.

«De ki Ey insanlar!.. Şüphesiz ki ben hepinize gönderilen Allah'ın Resulüyüm.» ('")

«Biz senî bütün insanlığa gönderdik.» ("")

«Bütün âlemlere bir uyarıcı olsun diye, kulu Muhammed'e Kur'ârvı Kerîmi indiren Allah'ın    şanı ne

(114)    Hucûrat Sûresi, âyet:  \3

(115)    A'raf Sûresi, âyet: 15i

(116)    Sebe' Sûresi, âyet: 28

— 89

rum aynıdır. İlâhî hidayete sarılan, ilâhî yolda   yürü-yücedir.» ("r)

Umumiyetle Kur'ân-ı Kerîm'in hitapları iki şekildedir: Ya sadece mü'minlere veya bütün insanlara hitap edilmiştir. Misal olarak şu âyet-i celîleleri okuyalım:

«Ey insanlar!.. Size misal verildi, onu dinleyin.» ("*)

«Ey insanlar!.. Rabbinizden korkun. Şüphesiz ki kıyamet gününün sarsıntısı çok korkunç ve pek büyük bir şeydir...» ("*)

«Ey insanlar!.. Yeryüzünde helâl ve temiz ola» şeylerden yiyin.» ('-*)

İslâm nizamı umumî bir nizamdır. Hem erkeğe hem kadına, hem Arab'a hem Acem'e, hem zenci'ye hem beyaz'a aynı derecede tatbik edilir. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir. Bütün insanlar Hz. Adem'-

(117)    Furkan Sûresi, âyet: 1

(118)    Iftcc Sûresi, âyet: 73

(119)    Hacc Sûresi, âyet:  1

(120)    Bakara Sûresi, âyet: 168.

_- 90 —

den gelmiş, Hz. Adem de    topraktan    yaratılmıştır. Arap, arap olmayandan ancak takva ile üstün olur.

İslâm dininin eşitliği emrettiği,   İslâm'ın şartlarından olan şu ibadetlerde fiilen görülmektedir:

1  — Namaz : Bütün iman edenler eşit olarak caminin içinde saf saf olurlar.

2  — Oruç : Bütün müslümanlar eşit olarak muayyen bir zaman yemeyi, içmeyi vs. yi terkederler.

3  — Zekât : Zenginlerden alınıp fakirlere dağıtılmak suretiyle iktisadî    muvazene   temin edilmiş olur.

4 — Hacc : Dünyanın dört bir köşesinden insanlar yollara dökülür. Mina ve Arafat'ta eşsiz bir kardeşlik havası içinde toplanırlar.

Resûlullah (S.A.V.)'in meclisinde Kureyş kabilesinden olan Hz. Ebûbekir, yanında Habeşistanlı zenci Hz. Bilâl (R.A.) ve Rum ırkından olan Hz. Suheyb (R. A.) da bulunuyordu.

Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

«Acem ırkından olan Selman-ı Farisi (r.a.) bizden ve ehl-i beytimizdendir.» ('-')

(121)   Müstedrek.

— 91 —

Hz. Suheyb-i Rumi (R.A.) hakkında da:

«Suheyb ne güzel bir kuldur!.. Allah'tan hiçbir korkusu olmasaydı dahi yine Allah'a isyan etmezdi.» V':) buyurmuştu.

Hz. Bilâl hakkında ise;

«Ey Bilâl!.. Cennette senin işittim.» C"J) buyuruluyordu.

nalinlerinin   sesini'

Bu mübarek sözler bölücülere, birlik ve beraberliği yıkanlara karşı büyük bir darbedir: «Şüphesiz ki dinlerini bölerek ayrı ayrı fırkalar teşkil edenlerle senin hiçbir münasebetin olamaz. Onların cezası Allah'a aittir. Sonra Aliah onlara yaptıklarını haber verecektir.» {•¦*)

İslâm dini, geçmişteki ilâhî dinleri tek din kabul etmesi suretiyle müslümanlara hak dinlerin birliğine iman etmeyi farz kılmıştır. Müslümanlar, bütün dinlerin Allah tarafından geldiğine, insanlar tarafından düzme olmadığına îtikat ederler. Ayrıca geçmiş bütün kitaplara ve peygamberlere iman ederler.

(122)    Tac'ul-Usûl.

(123)    Buharı, Müslim, Müstedrek

(124)    En'am Sûresi, âyet: 159

«Peygamber, Rabbinden kendine indirilene iman etmiştir. Mü'minler de... Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. Biz Allah'ın peygamberlerinden hiçbirini ayırt etmeyiz.» ('")

«Ey iman edenler!.. Ehl-i kitab sizi kendi dinlerine davet ettiklerinde onlara şöyle deyin: Biz Allah'a ve bize indirilen Kur'ân'a, İbrahim, İsmail, Ishak, Ya-kub ve torunlarına indirilenlere, Musa ve İsa'ya verilen kitaplara, bütün peygamberlere Rableri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onların hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ancak Allah'a boyun eğen müslümanlarız. Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak hidayete ermişlerdir. Şayet yüz çevirirlerse onlar hakikaten ayrılanlardır. Allah yakında seni onların şerrinden koruyacaktır. Allah en iyi işiten ve en iyi bilendir. İslâm dini, Allah'ın boyasıdır. Kimin boyası Allah'ın boyasından daha güzel olabilir? Biz yalnızca Allah'a ibadet edenleriz.» ('")

«Dini ayakta tutup onda ihtilaf etmeyesiniz diye Allah, Nuh'a tavsiye ettiği (sana vahy ettiğimiz   ve

(125)   Bakara Sûresi, âyet: 285 •(126)   Bakara Sûresi, âyet: 135-138

j

— 92

— 93

İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya da tavsiye ettiğimiz) dini size de din olarak gönderdi.» {'")

Bu mübarek dinin üstün bir hususiyeti de, insanlar arasındaki alâkayı, çekişen ve birbirinden kaçma esasları üzerine değil, yardımlaşma ve dayanışma esası üzerine kurmuş olmasıdır.

a) Meselâ : Dünya hayatında erkek ve kadın birbirlerinin yardımcıları, hatta tamamlayıcı parçalarıdır. Aralarındaki bağlılığın esasını hürmet, muhabbet ve merhamet teşkil eder. Erkekler bir parçadır, onun tamamlayıcısı olan kadınlarla yuva kurmaya koşar. Evlenen, dininin yarısını korumuş olur. Bu mevzuda Nazm-ı Celîl şöyle ferman buyurur:

«Allah'ın varlığını gösteren delillerdendir ki; Sizler için kendi cinsinizden zevceler yarattı. Onlarla birlikte yaşayasınız. Aranızda hürmet, muhabbet ve merhamet yarattı.» ("*)

«Rableri dualarını kabul etti ki sizden erkek olsun, kadın olsun herhangi bir amel İşleyenin amelini zayi etmem. Sizler, hep birbirinizdenslniz.» ('")

(127)    Şûra Sûresi, âyet: 13

(128)    Rûm Sûresi, âyet: 21

(129)    AI-i İmran Sûresi, âyet: 195

— 94 —

«Mü'min olarak; erkek olsun, kadın olsun kim iyi ameller işlerse, işte bunlar Cennet'e girecekler ve zerre kadar zulme uğramayacaklardır.» ("")

«Mü'min olarak; erkek olsun, kadın olsun kim iyi amel işlerse muhakkak ki onu güzel bir hayatla yaşatacağız. Ve işlemiş oldukları amellerin en güzeli ile mükâfatlarını yereceğiz.» ('")

b) Keza İslâm dininde zengin - fakir, işçi, işveren vs. birbiriyle elele verir, hayır ve takvada yar-dımlaşırlar. Meselâ; zenginlerin malında fakirlerin belli bir ölçüde hakkı vardır. Zenginin, bu hakkı isteyerek gönülden vermesi dinî bir vecîbedir.

Cemiyette birinci derecede korunması gereken zümre fakirlerdir. İkinci derecede akrabalardır. Dev let ise üçüncü derecede gelir.

islâm'da en büyük günahlardan biri de, komşusu aç olduğu halde kendisi tok yatan kişinin günahıdır. İşçinin ücreti dokunulmaz bir haktır. İşçiye ücreti hakkında zulmeden veya ücretini erteleyen büyük bir günah işlemiş olur. Dünyada gerekli cezaya çarp-

(130)    Nisa Sûresi, âyet: 124

(131)    Nahl Sûresi, âyet: 97

— 95 —

tırılacağı gibi ahirette de rezil olacaktır. Fakir'e düşen vazife ise, dürüst olmak ve işlerini tamamiyle yerine getirmektir.

Resul-i Zîşan şöyle buyuruyor: «İçinizden üzerine aldığı vazifeyi lâyıkıyle yapanı Allah sever.» İslâm toplumu, yardımlaşan, birbiriyle kenetlenen eşsiz bir cemaattır. İslâm zenginlik - fakirlik, işçilik - işverenlik gibi meseleleri temelinden halletmiştir. Şairin şu sözü ne kadar yerindedir:

«Zenginlere borçtur, temin etmek fakirlerin geçimini.

Fakirleri müsamahakârdır, ifa etmektedirler ellerinden geleni.»

Halifemiz Hz. Ebûbekir (R.A.), zenginlerden fakirlerin hakkını almak için ilk kılıcı çekendir.

c) islâm dininde idare eden ile idare edilen de - birbiriyle elele verir, yardımlasın İdare edenin vazifesi, insaflı olmak, adaletli davranmak, idare edilenler arasında eşitliği sağlamaktır. İdare edilenlere düşense itaat etmek, gereken öğütleri vermek ve icabeden yardımı yapmaktır.

— 96 —

«Şüphesiz ki Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hüküm vermenizi emreder.» ('-')

«Allah'a itaat edin Resulüne de itaat edin. Sizden olan idarecilere de itaat edin.» ('  )

Birinci halife Hz. Ebûbekir TR.A.) seçildiği gün açıkça bu yardımlaşmayı şu mübarek sözleriyle ifade buyurmuştur:

«Ey insanlar!.. En hayırlınız olmadığım halde, içinizden halife seçildim. Eğer beni haklı görürseniz bana yardım ediniz. Eğer beni haksız ve bâtıl üzerine görürseniz beni doğru yola çeviriniz. Hakkınızda Allah'a itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Eğer Allah'a itaat etmezsem bana itaat etmeyin. İyi bilin ki bana göre en kuvvetliniz aciz kalandır ki onun hakkını alayım. Bana göre en zayıfınız ise güçlü olandır. Ta ki ondan hakkı alayım. Bu sözümü söyler, Allah'tan beni ve sizi affetmesini dilerim.»

İşte muhterem okuyucu!.. Yardımlaşma, birbirini sevme ve iyi  muamelede bulunma, islâm dininin

(132)    Nisa Sûresi, âyet: 58

(133)    Nisa Sûresi, âyet: 59.

Risaleler 5

— 97 —

F.: 7

getirdiği cemiyetin esasını teşkil eder... Buna karşılık şahsî çıkarlar ve nefsî arzularla dolu beşerî kanunlar ne sağlamıştır? İnsanlığın liderliğini üzerine aldıktan bu yana, bu gibi kanunları bütün dünyaya yayan Avrupa'nın bize ne gibi yararı olmuştur?

a) Aile içinde; bu beşerî kanunlar, yardımlaşma, dayanışma ve kaynaşma yerine kavgayı, gürültüyü ve hürmetsizliği yerleştirdi. Böylece Allah'ın nîmetlerine karşı nankörlük yapmış oldu.

Kadının, erkek gölgesinde yaşadığını ona boyun eğdiğini ve bu şekilde şahsiyetini yitirdiğini, hürriyetini kaybettiğini iddia ettiler. Neticede kadın —bundan başka bir şeyle mes'ud olamıyacağı halde— İslâmm aile nizamına karşı çıktı. Huzur ve saadeti fabrikalarda işyerlerinde, eğlence ve fuhuş yuvalarında aramaya başladı. Erkeği, kadının hakkını gasbeden, varlığına saldıran bir düşman telâkki etti. Erkeğin meşru' hanımı olmayı, onun çatısı altında yaşamayı terketti.

Fakat kadının bu hayalleri serap oldu. Erkekten ayrılamadı, ona muhtaç kaldı. Bu defa kendini erkeğe oyuncak olarak, bir gayr-i meşru' dost olarak teslim etti.

98 —

b) Cemiyet içinde de; bu beşerî kanunlar yardımlaşma, dayanışma ve kaynaşma yerine kavgayı, gürültüyü ve hürmetsizliği yerleştirdi. Böylece Allah'ın nîmetlerine karşı nankörlük yapmış oldu:

Hem zenginlere başkalarının sırtından geçinmeyi, haklı veya haksız servet yığmayı öğretip açgözlülük yollarını gösterdi. Hem de fakirlere mazlum olduğunu, hakkının çiğnendiğini, kanının zenginler tarafından emildiğini ve zenginlerin kendi sırtlarından geçindiğini aşıladı.

Böylece tabakalar arasında mücadeleye ve kavgalara sebep oldu. Kafalarından uydurdukları kanun ve tüzüklerle bu anlaşmazlığı meşru' saydı. Birbirine zıt hükümler icabı, fakirlerin direnişinden korktuğunda onlara yardım eder. Zenginlerin rüşvetleri çoğalınca onlara yaltaklanır. Bu tezatlar devam ederken sonunda ya bir ihtilal kopar, kanun ve nizamları alt üst eder veya şahsî çıkarcılar hakim olur, her şeyi çiğnerler.

c) Devlet ve Hükümet içinde de; bu beşerî kanunlar yardımlaşma, dayanışma ve kaynaşma yerine kavgayı, gürültüyü ve hürmetsizliği yerleştirdi. Böylece Allah'ın nîmetlerine karşı nankörlük etmiş oldu.

— '99 —

Bu düzen, iktidarı, taraftarlarına yağma yapan, muhalefeti cezalandıran bir parti olarak kabul etti. Muhalefet taraftarlarının iktidara «sanki av hayvanının avcıya bakışı gibi» korkulu gözlerle baktığını sandı. Askerin kumandanına bakması, gibi, iktidara güvenle baktığını kabul etmedi. Böylece muhalefet, iktidara tavsiyelerde bulunma ve yardım etme yerine düşman gözüyle bakar oldu. İktidar koltuğu'na oturmak ve yağmalamak için firsat arar oldu.

Muhterem Okuyucu... Kökü bozuk olan bu beşerî düzen, demokrasinin esası ve hürriyetin temeli sayıldı. Hakikatte ise birlik ve beraberliği yok eden bir düzendir.

Ey istikbalin statüsünü tayin etmeye çalışanlar!.. Sakın plânlarınızı bu çürük temel üzerine kurrnayın. Aksi takdirde ayağınız kayar. Kurduğunuz binalar başınıza yıkılır. Böylece Allah'ın yolundan milleti alıkoymanız sebebiyle felâkete uğrarsınız.

Allah'ın hidayetine, semanın vahyine koşun. Nur, aydınlık, huzur ve saadet bundadır:

«Şimdi size Allah'tan bir nur ve apaçık bir ki-tab geldi. Allah, emrine uyanları bu kitap vasıtasıy-le selamet yoluna kavuşturur. Onları —izniyle— ce-

— 100 —

halet zulmetinden nura çıkarır. Doğru yoluna şevke-der.» ('")

«Ey iman edenler!.. İçinizden kim dininden dönerse şunu bilsin ki, Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki Allah, onları sever, onlar da Allah'ı (sever). Müminlere karşı yumuşak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlı kimselerdir. Allah yolunda cihad ederler. Kınayanın dil uzatmasından korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lûtfudur. Bu lûtfu dilediğine verir. Allah, ihsanı bol olan ve her şeyi bilendir.» ("*)

(Valiahü Ekber!.. Ve lillah'il Hamd!..)

(134)    Maide  Sûresi,  âyet:  15-16

(135)    Maide Sûresi, âyet: 54.

— 101 —

XI — RAMAZAN HİLALİNİN DOĞUŞU

«Sizden her kim Ramazana yetişirse, o ayda oruçlu bulunsun.» C"1)

Hoş geldin ya şehr-i Ramazan... Ey nur topu tatlı bebek!.. Ey umumî hayrı müjdeleyen, Kur'ân'ın nuruyla aydınlatan, Cennet kokularınrn en güzeli olan Ramazan...

' Sen!.. Çorak ve kurak bir çöle benzeyen yıl içinde, sanki bir istirahat yaylasısın. Kılınan namaz, tu-tujan oruçlarla sen ruhların huzuruna kavuştuğu bir aysın.

Allah'ım!.. Bu ayı bize imanla, huzurla, emniyet ve selamet içinde geçirmeyi nasip eyle. Bu ayı bizim için hayırlı ve bereketli kıl. Bizi bu ayda hidayete eriştir.

(136)    Bakara Sûresi, âyet:  1Ş5

— 103

Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyuruyor: «Ramazan geldiğinde Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar bağlanır. Allah tarafından şöyle nida edilir: Ey kötülük arayan!.. Yeter dur. Ey hayrı isteyen!.. Gel, devam et.» ('")

İslâm dini, muamelat ve ibadet esasları üzerine kurulmuştur. Bu esasların hayırlı ve faydalı şeyler olmaları Allah tarafından kullarına bahşedilen bir nîmet ve büyük bir iyiliktir, insanlar İslâm'a tabi oldukça hem dünyada, hem ahirette saadete ererler.

a) İbadetlerde ana kaide : Halisane niyet etmek, Rabbül-Âlemin olan Allah'a ihlasla yönelmektir. Resûl-i Zîşan Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurur:

«Ameller niyetlere bağlıdır. Herkes niyetinin karşılığını bulur...» (   ')

Kişi huzur'u kalble ve hem ruhen hem bedenen ibadet etmedikçe bundan sevap beklemesin. Nitekim Peygamberimiz  (S.A.V.)  şöyle  buyurur:

«Kula, namazından ancak huzur-u kclble kıldığı namaz fayda verir.»

(137)    Müslim,  Nesei, İbn  Mâce,  Darimi,   Mu vatta,  İmam Ah-hcm b. Hanbel.

(138)    Buharı,  Müslim, Ebu Davud, Nesei. İbn  Mâce.

104

Diğer bir Hadîs-i Şerifte de: «Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçları ancak açlık ve susuzluktan ibarettir.» ('¦'") buyurulmuştur.

b) İbadetlerde ikinci kaide ise: Zorluğu bırakıp kolaylığı seçmektir.

İslâmî emirlerde, kullara ağır gelecek veya mükellefleri bezdirecek bir şey yoktur. «Allah size bir zorluk dilemez. Fakat sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Ta ki şükredesi-niz.» t"1")

«Allah, dinî hususlarda sizin için bir güçlük emretmedi. Nitekim babanız İbrahim'in dinî de böyle idi.» ('«')

«Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.» ( *')

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) buyuruyorlar ki: «Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin.» ('*¦') Bu kaide bütün İslâmî hükümlerde câ-

(139)    İmam Ahmed b. Hanbel.

(140)    Maide Sûresi, âyet: 6

(141)    Hacc Sûresi, âyet:  78

(142)    Bakara Sûresi,  âyet:  85

(143)    Buhari,   Müslim, Ebu Davud,   Ahmed   b.   Hanbel.

— 105 —

ridir. Misal olarak oruç farizasında bu kaidenin nasıl açıklandığını şu âyetten öğrenelim:

«Size farz kılınan oruç sayılı günlerdir. O günlerce sizden kim hasta olur veya yolculuk yapar da orucunu yerse tutamadığı günler sayısınca mazeretten sonra başka günlerde oruç tutsun. İhtiyarlık gibi özünden dolayı oruç tutmaya güçleri yetmeyenler üzerine, bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermeleri gerekir. Bununla beraber hem fidye verir hem de oruç tutarsa veya daha fazla fidye verirse cnun içi i daha hayırlıdır. Bu kolaylıklara rağmen oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz...» ('")

c) İbadetlerde üçüncü kaide: İslâm dininde emredilen ibadetler sadece ibadet etmek ve Allah'a itaatte bulunmak için emredilmemiş, ferdin ve cemaatin hayatında faydalı tesirler meydana getirmesi  için de emredilmiştir.

Dinî ibadetlerde, hem dünyevî menfaatler hem de uhrevî faideler göz önüne alınmıştır. İslâm, neyi emretmişse onda bir hayır vardır. İnsanlar o hayrı hayatlarında müşahede ederler.  Neyi  de nehyetmiş-

(144)    Bakara Sûresi, âyet: 184

106 —

se o şey murdardır. İnsanlar onun kötülüğünü ve zararını bizzat görürler:

«Onlar yanlarındaki İncil ve Tevrat'ta yazılı buldukları ümmi peygamber olan Resûlullaha tabi' olurlar. O Resul ise kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülükten alıkoyuyor. Temiz rızıkları onlara helâl kılıyor. Murdar şeyleri de haram kılıyor. Üzerlerinden ağırlığı kaldırıyor. Ellerini kollarını bağ I ty an bağları çözüyor. Ona iman eden, hürmet eden, yardım edenler ve ona indirilen Nura tabi' olanlar... Ebedî kurtuluşa ereceklerdir.» ('*¦')

. Ey Müslüman Millet!... İşte geldi şehr-i bereket (bereket ayı). Bu mübarek ayda, İslâmın şartlarından biri olan Oruç mevcuttur. Bu mübarek ayda birtakım hakların, birtakım vazifelerin vardır.

Birinci vazifen: Bu ayı samimi bir tevbe ile manevî kirlerden arınmış bir şekilde karşılamandır. «Ey iman edenler!.. Allah'a sadık bir tevba ile tevbe edin. Umulur ki Rabbiniz günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan Cennetlere koyar. O günde Allah peygamberi ve Onunla beraber imsn edenleri   ujtan-

(145)    AYaf Sûresi, âyet:  157

107 —

dırmayacaktır. Nurları aralarında, sağ taraflarında koşup gidecek.» ('*')

İkinci vazifen: Ramazan ayını hem maddeten, hem manen oruçla geçirmeye dikkat et. Orucu bozan maddî şeylerden kaçın, günahları irtikap etmekten uzak ol. İbadetinde samimi ol. Devamlı düşün. Göklerin ve yerin azametini hatırından çıkarma. Allah'ın zikrini diline destan et.

Üçüncü vazifen: İyilik ve ihsanda bulun. Kur'ân-ı Kerîm'i daima oku. Çünkü Allah bu ayda hayır ve hasenatta bulunanların sevabını arttırır. Kur'ân okuyanların derecesini yükseltir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Ramazan ayında hadsiz derecede ikramda bulunurdu. Cebrail (A.S.) Kur'ân-ı Kerîm'i Ramazan ayında Peygamber Efendimize hepsini dinletirdi. Peygamberimiz bu ayda esen rüzgârlardan daha fazla cömert olurdu.

Dördüncü vazifen: Teravihe devam et. Vaktini ibadetle geçir. Herşeyi bilen Allah'a durmadan yalvar. Resulü Ekrem: «Kim Ramazan ayını iman ederek

(146)    Tahrim Sûresi, âyet: 8

—   108 —

ve sevabını yalnız Allah'tan umarak fhya ederse geçmiş günahları affedilir.» ("•') buyurmuştur.

Ramazan ayında kılınan namazların huzurlu kalplerde nice nurları, nice tesirleri vardır: «Namazlarını huzur-u kalble kılan müminler şüphesiz ki kurtuluşa ermişlerdir.» ('*")

Burada İslâm Devletlerine, üzerimize borç saydığımız bir nasihatimiz olacaktır: Ramazanda açıkça oruç yeme niçin kamu düzenini bozan bir suç sayılmaz? Niçin orucunu açıkça yiyenler terbiye edilmez? İslâm'ın bu şartına niçin gerekli hürmet gösterilmez?

Yalnız bakanların Ramazan ayına ihtiram edilmesine dair formalite icabı bildiri yayınlamaları ve bazı günahların açıkça işlenilmemesine dair nasihatte bulunmaları elbette yetmez. Çünkü bu bildiriler cezaî müeyyideden mahrumdur. Niçin bir defa bile olsa Müslüman bir devlet, işi sıkı tutup, dinî vazifesini ifa edip, insanları isyandan kurtarmıyor? Hz. Osman (R.A.) şöyle buyurdu: «Allah, Kur'ân-ı Kerîm'le İslah etmediğini idareci vasıtasıyla İslah eder.»

Allah'ım sen bize takvayı, doğru yolu ilham et Bizi hayra, doğruluğa eriştir. Çünkü sen takva sahiplerini seversin ve affedicisin...

(147)    Buhari, Müslim, İbn Mâce.

(148)    Hacc Sûresi, âyet: 38

— 109 —

XII —MÜ'MİNLERİN ZAFER TELÂKKİSİ

«Şüphesiz Allah, sadece iman edenleri müdafaa eder. Zira Allah hiçbir hain ve nankörü sevmez.» ("')

Burada geçici bir yolculuk dolayısıyle kesmek mecburiyetinde kaldığım «Mübarek Ramazan »a dair olan konuyu devam ettirmek istiyordum. Ancak bana yöneltilen birtakım sorular ve kalbime doğan bazı noktalar, Ramazan konusunu bırakıp «Mü'minlerin Zafer Telâkkisi» başlığı altında yazmaya beni şevketti.

Mü'mMerin mantığı açıktır, fıtrîdir. Mü'minlerin düşüncesinde felsefe ve dolambaçlı yollar yoktur. Çünkü Mü'minlerin düşüncesi hakikatten şaşmayan basiretli kalplerden fışkırır. Çeşitli hayellerle dolu aklî görüşlerden değil...

(149)   Mü'minun Sûresi, âyet: 1-2.

—  111 —

Bu mevzuda okuyucuların alışageldikleri vaaz u ııasihatları bırakıp siyasete dalmayacağım. Siyasete şöyle bir göz attıktan sonra imana ait konulara döneceğim.

Bazı kardeşlerim bana şunu sordular: «İşte İngiltere ile aramızdaki görüşmeler ucu - bucağı bulunmayan bir yola sapıyor. İngilizler'adetleri icabı bizi avutuyorlar. Kendi meselelerini halletmek için, bizim meselemizi bir kenara atıyorlar.»

«Biz de devamlı fırsatları kaçırmaktayız. Barış sözleşmesi ve güvenlik konseyi toplantıları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları geldi geçti. Bir şey elde edemedik. Bundan sonra daha na bekliyoruz.»

Dedim ki: «Zararı yok. Bu bize encak maddeten eza verir. Bütün vakitler mü'minler için bir fırsattır.» Aynı toplantıda başka biri de şunu sormuştu: «İşte İngiltere... Hiçbir arab'ın kabul edemiyeceği ve hiçbir müslüman'ın uygun göremiyeceği, «Filistin Taksimi» planıyla milletin gözünü boyamak istiyor. İngiltere ve dostu Amerika durmadan mukaddes toprakları Yahudi muhacirleriyle doldurmaktadırlar. İster misiniz. Filistin yahudilerle dolup taşarken biz seyirci kalalım?»                                „   ¦

— 112 —

Dedim ki:«Ne zararı var, olsun... B. İskenderin şu sözünü ezber etmedin mi? 'Koyunların çokluğu mahir kasabı sevindirir/»

Meclis dağıldı. Tek başıma kaldım. İşittiğimi ve söylediğimi düşündüm. Hatırıma şunlar geldi:

Dünyanın dört bir köşesine yerleşen biz müslü-manlar mukaddes, çok değerli ve mükteseb hakkımızı istiyoruz. Hürriyet ve istiklâlimizi istiyoruz. Bu da insanlar için gıda, hava ve su kadar elzemdir. Bun-lar olmadan yaşamamız imkânsızdır.

Birlik ve beraberliği ve biraraya toplanmayı istiyoruz. Aramızdaki suni hudutların, siyasî sınırların giderilmesini arzu ediyoruz. Vatanımıza göz dikenler, bu sun'î hudutlarla tarihin çeşitli devrelerinde birliğimizi parçaladılar. Halbuki bizim birliğimizi Allah emretmiş ve gerçekleştirmiştir. İmanımız bunu takviye etmiştir. Yaşadığımız yerin coğrafî vaziyeti birlik içinde olmayı daha da kolaylaştırmıştır.

Müslümanların maslahatlarının, menfaatlarının, ümit ve acılarının ortaklaşa olması bir ve beraber olmalarını icab ettirir. İslâmî Birlik, dünya döndükçe bakidir...

Risaleler 5

113 —

F.: 8

Bu iki hak (hürriyet ve birlik) yanında bir hakkımız daha vardır. Bunu da istememiz gayet tabiidir: Milletler arasında bize de söz hakkı verilsin. Haki. katı ilân edelim. Mukaddes dinimizi yayalım. Dünyayı kalkındırmada manen ve maddeten katkida bulunalım. Şüphesiz ki bunu istememiz adaletin ve İnsafın icabıdır.

Arzu ettiğimiz ve yolunda cihad ettiğimiz haklar bunlardır. Bunları elde etmekle ne kimseye zulmetmiş ne de tecavüzde bulunmuş oluruz. Bu tabiî haklarımızı kimse inkâr edemez. Bu haklarda zerre kadar olsun haksızlık ve bâtıl bir şey yoktur.

Bunun içindir ki biz mü'minler cihadımızda zafere ereceğimize gönülden iman ediyoruz. Mücadelemizde zafere kavuşacağız. Çünkü biz haklıyız ve güçlüyüz. Hak, kaybolmaz ve daimîdir. Bâtıl İse, ancak hakkın olmadığı yerde hüküm sürebilir.

Biz müslümanlar, mukaddes ve mükerrem bir kitaba iman ediyoruz. Rabbimiz bu kitapta bize Hakk'ın yolunda cihad edenlerin sevabını artttraca. ğını, mükâfatını kat kat vereceğini vaad ediyor.

Her kim doğru bir söz söyler veya hakikat yoluna malını harcar, bir zorluğa katlanır, küçük bir za-

— 114 —

rara uğrar veya cihad ederken küçük bir* yorgunluk görürse bütün bunlar Allah'ın katında yazılıdır. Karşılığında da mükâfat verilir.

«Onların Allah yolunda çektikleri herhangi bir susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri kızdıracak herhangi bir yeri çiğnemeleri ve düşmana karşı elde ettikleri herhangi bir baharı karşılığı şüphesiz ki onlar için bir amel-i salih yazılır. Muhakkak Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.»

«Allah yaptıklarından daha güzeli ila onlan mükâfatlandırsın diye, az veya çok Allah yolunda mal harcamaları ve Onun rızası için vadiler aşmaları onlar lehine yazılır.» ('")

Biz mü'minler, kuvveti çok, kudreti azim, herşe-yin mülkiyeti ve tasarrufu emri altında, herşeyin yaratıcısı bir Rabbimizin varlığına iman ediyoruz. İnancımızın temelini ve esasını bu teşkil eder. Müslü-manın sancağı budur.

, «Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arşı âlâyı kudretiyle ihata eden Allah'tır. Rabbiniz gündüzü, kovalayan gece ile perde-

(150)   Tevbe Sûresi, âyet:  120-121. — 115 —

ledi. Onun emriyle hizmet eden güneşi, ayı ve yıldızları yarattı. Haberiniz olsun ki yaratmak ve emretmek yalnız Allah'a aittir. Bütün âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir..» ("')

«B'ze Allah'ın takdir ettiğinden başka bir şey dokunmaz.» t1")

Rızık, ecel, menfaat, zarar, yaşama, ölme, hastalık, şifa... bütün bunlar Allah'ın elindedir. İnsanlara bunlardan dilediğini verir. Hiçbirimiz ecel gelmeden ölmeyiz. «Ecelleri gelince bir an geri kalmazlar. Bir an önce de ölmezler.» ('")

Kimse kimsenin rızkını eksiltemez: «Rızkınız ve vaad olunduğunuz şey semadadır.» (m)

Herhangi bir kimseye gelen bir faide veya zarar kaza ve kader icabıdır: «Kader kalemi kurudu, kaza defteri dürüldü.» Kur'ân-ı Kerîm bir kısım zayıf ve korkakları tenkit etmiş ve kendilerindeki zaafiyet sebebini ortaya koymuştur:

 

(151)    A'raf Sûresi, âyet;. 54

(152)    Tevbe Sûresi, âyet: 51

(153)    A'raf Sûresi, âyet: 34

(154)    Zariyat Sûresi, âyet: 22

«Bir grup ta canlarının sevdasına düşmüştü. Al* .'ah'a karşı cahfliyet devrindeki gibi hakikata muhalif bir zan besliyorlar ve «Harpten bize ne?» diyorlardı. De ki: Hüküm Allah'ındır. Onlar sana açıklayamadık* larını içlerinde saklıyorlar. «Bu iş bizim elimizde olsaydı burada öldürülmezdik,» diyorlar. De ki: Siz evlerinizde bile olsaydınız, öldürülmesi takdir edilenler yine dışarı çıkacak, ölerek çaresiz düşüp kaldıkları yeri boylayacaklardır.

Allah (Uhud Savaşındaki) bu hadiseleri, kalbinizde olan ihlas ve nifakı meydana çıkarmak ve gönlü-nüzdeki niyetleri saf ve pak yapmak için başınıza getirdi. Allah kalplerde olanı pek iyi bilir.» ('")

Her şeyin hükümranı, göklerde ve yerde olan hadsiz hesapsız askerlerin sahibi, ilmi ile herşeyi kuşatan bu Azîm, Celîl ve Kebîr olan Rabbimiz, bize vaad etti ki mü'min kullarına yardım edecek, yolunda cihad ettikleri ve çizdiği Hak yol üzerinde bulundukları müddetçe onları zafere erdirecektir.

«Muhakkak ki biz peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem şehidlerin    bu-

— 116 —

(155)   Âli İmran Sûresi, âyet: 154 — 117 —

lunduğu ahiret hayatında (kıyamet gününde) yardım edeceğiz.» ('")

«Şüphe yok ki, Allah dinine yardım edene zafer ihsan edecektir. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetli ve herşeye galibdir.» (")

«Mü'minlere yardım etmek üzerimize bir hak oldu.» ("')

«Allah sizlere yardım ederse hiçbir kimse size galib gelemez.» ('")

«Allah emrinde galibdir. İnsanların çoğu bunu bilmezler.» V"°)

«Yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini O'na varis kılar. Akıbet takva sahiplerinindir.» ("')

«O vakit Rabbin meleklere şöyle vahyetmiştl. Şüphesiz ben sizinle beraberim. Mü'minlere sebat verin (cesaret verin). İnkâr edenlerin kalplerine kor-

(156)    Mü'minun Sûresi, âyet: 55

(157)    Hacc Sûresi, âyet: 40

(158)    Rum Sûresi, âyet 47

(159)    Âl-i İmran Sûresi, âyet: 160

(160)    Yusuf Sûresi, âyet: 21.

(161)    A'raf Sûresi, ayet: 128

— 118 -

ku vereceğiz. Hemen boyunlarım vurun. El ve ayakları etrafına vurun.» ("')

«Siz o kâfirleri kendi kuvvetinizle öldürmediniz. Fakat Allah, size yardımıyla onları öldürdü. Ey Rasû-lüm... Düşmanların gözlerine bir avuç toprak attığın zaman da sen atmadın. Allah attı. Bu zafer ve ganimetlerle mü'minleri güzel bir imtihan etmek için bunu yaptı, şüphesiz ki Allsh her şeyi işiten ve bilendir.» (•")

«Ehl-i kitaptan kâfir olanları ilk sürgünde yurt-İcrından çıkaran O'dur. Siz çıkacaklarını sanmıyordu-»uz. Önler da yaptıkları tahkimatın kendilerini koruyacağını sanıyorlardı. Fakat Allah onları beklemedikleri bir taraftan yakaladı. Kalplerine korku düşürdü, öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem mü'mînle-rin elleriyle yıkıp harap ediyorlardı. Ey basiret sahipleri  . İbret alın.» {'•*)¦

Rabbimiz yardım etmesi için bizden şu şartları İstiyor: O'nun birliğine iman edelim. Yalnız O'na güvenelim. Emirlerini yerine getirip yasaklarından    ka-

(162)    Enfal Sûresi, âyet 12

(163)    Enfal Suresi, âyet 17

(164)    Haşr Sûresi, âyet: 2.

119 —

çınalım. Düşmanlarımıza karşı gücümüzün yettiği kuvveti hazırlayalım.

Dikkat edersek, kuvvetimizin düşmanlar kedar veya benzeri olması şart koşulmamış, gücümüzün yettiğini hazırlamamız şart koşulmuştur.

«İçinizden iman edip te güzel güzel ameller işleyenlere Allah şöyle vaad etmiştir: Onlardan önce iman edenleri, imansızların yerine getirdiği gibi onları da kâfirlerin yerine getirecektir. Ve onlar için seçtiği İslâm dinini tatbik etmelerine imkân verecektir. Onları korkudan sonra emniyete kavuşturacaktır. Böylece bana ibadet edecekler. Hiçbir şeyi bana ortak koşmayacaklar.» (16J)

«Düşmanlara karşı gücünüzün yettiği her kuvveti ve besili savaş atlarını hazırlayın. Hazırladığınız kuvvetle Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutup yıtdırasınız.» ("*)

Bütün bu mukaddimelerden şu sonuca varmak istiyoruz: Haklı olduğumuzdan şüphe edilmez. Allah, hak yolda çalışanların mükâfatını zayi etmez. Bunla-

(165)    Nur Sûresi, âyet: 55

(166)    Enfal Sûresi, âyet: 60

ra ancak Allah'ın takdir ettiği bir şey isabet eder. Rableri bu hakikat yolcularını düşmanlarına karşı sahipsiz bırakmaz. Bilâkis zafer inananlarındır. «Ve zafer yakındır.»

Hülasa: Zalimler ve gasıblar ne yaparsa yapsın," tefeci açıkgözler neye  başvurursa  vursun,  nasıl aldatırsa aldatsın biz hakkımıza ulaşacağız. Aleyhimizde yapılanlar neticeyi değiştirmiyecektir. Çünkü  Allah'ın kullarına süregelen kanunu elbette ki değişmez.

İşte biz mü'minlerin mantığı, zafer telâkkimiz budur. Allah'a bozmayacağımız bir ahidle söz verdik. Ya bu hakları elde edip izzetle yaşayacağız. Veya bunların yolunda şerefle öleceğiz. Her iki yol da güzeldir. «De ki: Siz bizim için ancak iki güzellikten birini bekliyorsunuz.» {'")

Zafer veya şehitlik...

Zannedersem, bizlerin ve başkalarının bu mantıkla alay etmemesi ve bu sözlere gülmemesi daha hayırlıdır. Zafer haberini yakında duyacaklar!..

— 120 —

(167)   Tevbe Sûresi, âyet: 52

—  121  —

I

XIII — İKİ ÖNEMLİ ESAS

 

1  — Ferdin şuurlu olması,

2  — Cemiyetin şuurlu olması.

«Siz insanlık için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz iyiliği emreder, kötülüğe mani olursunuz ve Allah'a imanınızda sebat edersiniz.» ('")

Birinci Esas : Ferdin şuurlu olması.

islâm, uyanık kâlbli, ince duygulu, temiz vicdanlı olmayı, ferdin iyiliği için esas kabul ediyor, şuurlu ve inançlı olanı, asla uyumayan bir gözcü, vazifesine sadık bir bekçi sayıyor.

Böyle bir vicdan, ferdin hatırına gelenlerin, söylediği sözlerin ve yaptığı işlerin muhasebesini    ya-

(168)   Âl-i İmran Sûresi, âyet: 110 — 123 -

par. Böylece kanun koyanların bilemediği hususları tesbit eder. Kanunların koruyamadığı hakları korur. Bir an bile olsa fertten kopmayan bu imanlı vicdan, ferdin yaptığı küçük - büyük, gizli - açık her şeyi murakabe eder. Bu hareketleri şaşmaz bir terazi ile tartar, hayrı serden ayırır. Peşin olarak cezasını verir:

•İnsan hayrı düşünür, hayrı söyler veya hayır işlerse şuurlu vicdanının ona vereceği peşin mükâfat; sürür, ferah, huzur, memnuniyet, rahatlık ve selâmet içinde yaşamaktır. İnsan yolunu kaybeder, doğru yoldan saparsa bu uyanık vicdanın vereceği ceza; hüzün, elem, acı, içini yakıp kavuran bir ateştir.

O kadar ki şuurlu vicdan sahibi, ayağı kaydığında kendini Allah'ın azabından kurtarmak için Kısas gibi ağır bir cezaya rızasıyle boyun eğer. Maiz (r. a.) V*) ve Ebû Lübabe e!-Ensari (r.a.) (17°) nin biztat kendilerine İslâmî cezanın uygulanmasını istemeleri hadisesi büyük bir ibret ve güzel bir hatıradır: «Her

(169)    Hz. Maiz, zina ettiğini kendi ağzıyla itiraf ederek recin' olunmasını istedi ve recm'olundu.

(170)    Hz. Ebu Lübabe, Peygamberimizin delegesi olarak müşriklere taviz yerdi ve hataya  düştüğünü anlayınca altı gün kendini camide bir direğe    bağladı. Tevbesi kabul edilince kendini bıraktı.

ne kadar insanlar sana fetva bulsalar da sen vicdanına danış, ondan fetva al.»

Mü'minin kalbindeki bu uyanıklığın esasını, Allah'ı bilmek (Marifetullah) teşkil eder. Bu uyanıklığın nuru ve ziyası Allah'ın her şeyi murakebe ettiğine hakkıyle iman etmekten fışkırır. Devamlı Allah'ın murakabesi altında olduğunu bilen kişi, kendisini çok iyi murakabe eder. Bu ise (ihsan) mertebesine ulaşmaktır. «İhsan: Allah'ı görür gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor.»

İkinci Esas: Cemiyetin şuurlu olmasıdır.

Cemiyetin uyanık olması demek, örf ve adetlerinin iyi olması,'hayrın serden ayırt edilip herbirinin sınırlarının belirli olması, hayrın takdir edilerek işlenmesi ve şerrin de tahkir edilerek kaçınılması demektir.

Bu mefhumlar bir millette bulundukça ö milletin fertleri elbette ki doğru yola gidecek, ondan sapma-yacaktır. İşlerinde bir eksiklik olmayacaktır.

Böyle şuurlu bir millet içinde yaşayan fert, doğru yoldan sapar, ayağı günaha batar da kendisini çe-

— 124 —

— 125 —

kip çevirecek uyanık bir vicdana,   basiretli bir kalbe sahip olmazsa şuurlu kamu oyu ve uyanık    cemiyet onu hidayete davet edecek, rezaletten çekip   alacak, ( şerrin pençesinden kurtaracak ve elinden tutup doğru yola götürecektir.

İslâmî ıstılahta bu vaziyete «el-Emri bi'l-ma'ruf ve'n-Nehyi an'il-münker» yani iyiliği emretmek ve kötülüğe mani olmak denir. Kur'ân-ı Kerîm, milletleri Emr'i bi'l-ma'ruf ve'n-NeKy'i an'il-münker terazisi ile ölçer. Bir millet buna sarılır, bu hususa sımsıkı bağlanır, bunu huy edinirse Kitab-ı Mübîn bu millete en yüksek mertebeyi verir ve bütün dünyada milletlerin en hayırlısı sayar:

«Siz insanlık için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe mani'olursunuz ve Allah'a imanınızda sebat edersiniz.» ('")

Eğer bir millet Emr'i bi'l-ma'rûf ve nehy'i an'il-münker vazifesini ihmal ederi bu prensibin cemiyet hayatında büyük bir tesiri olduğunu anlamazsa, Kur'ân-ı Azîm'üş-Şan bu cemiyeti  şiddetle tenkid eder:

«İsrail oğullarından kâfir olanlar hem Davud'un

(171)   Âl-i İmran Sûresi, âyet: 110

— 126 —

hem de Meryem oğlu İsa'nın dili ile lanet clutıd -. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve tecavüzde bulunmaları idi. Onlar birbirlerini yaptıktan fenalıktan nehyet-mezlerdi. Gerçekten ne kötü iş yapıyorlardı.» ("-) •

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu manâda şöyle buyuruyor: «Sizden hiç biriniz —insanlar iyilik ederse ben de iyilik ederim, kötülük ederlerse ben de kötülük ederim— diyen eyyamcılardan olmayın. Fakat insanlar iyilik ettiğinde iyilik edin. Fenalık ettiklerinde onlara doğru yolu gösterin. Nasihatte kulunun.» ('")

Diğer bir Hadîs-i Şerîf, hürriyet iddiasını ileri sürerek sapıkların ve müfsidlerin cezalandırılmasında ihmalkâr davranmak, ne derece cemiyetin otoritesini kırmıştır, cemiyet ferdin karşısında ne kadar aciz düşmüştür, bunu açıkça beyan etmektedir.

«Allah'ın cezalarını tatbik edenlerle etmeyenlerin misali şu kavimdir: Onlar gemideki yerleri için kur'a çekmişti. Bir kısmı üst kata, bir kısmı da alt kata yerleşmişti. Alt katta olanlar, buradan bir delik delsek te o delikten su alsak... dediler. Eğer üst kat-

(172)    Maide Sûresi, âyet: 78-79

(173)    Tirmizi.

— 127 —

ta olanlar alt kattakileri bu işte kendi başlarına bırakırlarsa hepsi de yok olur. Eğer onlara mani olurlarsa hepsi de kurtulur.» (jr*)

Keza fitnenin çeşitleri ve insanların fitneye karşı ihmalkâr davranmakta kısım kısım ayrılmaları, üstün bir şekilde şöyîe tasvir ediliyor:

«Kadınlarınız baştan çıkıp isyan ettiklerinde, gençleriniz fısk u fücura düşüp günaha battıklarında ve siz de cihadı terkettiğinizde haliniz ne olacak...» Sahabeler: «Bu da olur mu Ya Resûlullah!» dediler. Peygamberimiz: «Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bundan daha şiddetlisi, daha beteri olacaktır.»

«İyiliği emretmeyi ve kötülüğe mani' olmayı terk ettiğinizde haliniz ne olacak?» Sahabeler: «Bu da olur mu Ya Resûlullah!..» dediler. Peygamberimiz: «Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bundan daha şiddetlisi, daha kötüsü olacaktır.»

«İyiliği kötülük, kötülüğü de iyilik telâkki ettiğinizde haliniz ne olacak?» Sahabeler: «Bu da olur mu ya Resûlullah!..» dtdiler.    Peygamberimiz:    «Nefsim

(174)    Buharı. Tirmizi, İmam Ahmed b. Hânbel. — 128 —

elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bundan daha şiddetlisi, daha fenası olacaktır.»

«Kötülüğü emredip iyiliğe de mani' olduğunuzda haliniz ne olacak?» Sahabeler: «Bu da olur mu Ya Resûlullah!..» dediler. Peygamberimiz: «Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bundan daha şiddetlisi daha kötüsü olacaktır.»                         ,

«Hak Celle Celâlühü der ki: Zatıma yemin ederim ki onları öyle bir fitne ve fesada düşüreceğim ki, içlerinde halim, selim olanları bile uğradıkları fitneden hayrete düşecektir.»

Hadîs-i Şerifin ifadesine göre fitne ve fesadı ilk olarak kadınlar başlatacak. Sonra gençler bunlara uyacak. Daha sonra vecibeler ihmal edilecek. Bunun neticesi olarak fert bozulacak, insanlar iyiliği emretmeyi kötülüğe mani' olmayı bırakacak, hattâ kötülüğü iyi sayıp onun yapılmasını isteyecekler, iyiliği kötü sayıp onun- yapılmasını engelleyecekler. Nihayet Cenâb-ı Zölcelâl bu vaziyete karşı gazablamp bunları, zavallıların dahi hayret edeceği bir fitneye düşürecek.

Ey Müslümanlar!.. Vicdanlarınızı Allah'a iman et-

Risaleler 5

— 129 —

F.: 9

mek ve devamlı murakabe altında bulundurmak suretiyle aydınlatın. İyiliği emretmek ve kötülüğe mani olmak suretiyle de cemiyetinizi koruyun. İşte dürüst olmanın ve dürüstlüğü tavsiye etmenin ana temelleri bunlardır.

Muvaffakiyet Allah'tandır...

— 130 —

XIV — ÖLMEK TE BİR MAHARETTİR

«Yemin olsun ki Allah yolunda öldürülür ve ölürseniz, onların elde ettikleri dünya malından daha hayırlı olan Allah'ın affı ve rahmetine kavuşacaksınız.»

«Yemin olsun ki ölseniz de öldürü!seniz de şüphesiz ki hepiniz Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.» ('")

Sene: 1937... Filistinli Arap kardeşlerimizin İngiliz ve Siyonist zulüm ve istibdadına karşı giriştikleri ayaklanma münasebetiyle Müslüman Kardeşler Mecmuasında «Ölmek te bir maharettir.» başlığı altında bir makale yazmıştım.

Bugün aynı zalim münasebet   dolayısiyle    aynı başlık altında bu konuyu kaleme almaya karar   ver-

(175)   Âl-i İmran Sûresi, âyet: 157-158 — 131 —

dim. Zira bu zulmün tehlikesi yalnız Filistinlilere mahsus olmayıp, bütün Arap ve Müslümanlara diş bilediği ve bu zulümden ancak kan dökülerek kurtulmanın mümkün olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Evet, ölmek te bir sanattır, acı olmasına rağmen bazen pek güzel bir sanattır. Hatta maharetli birinin eliyle olduğunda en güzel sanattır.

Kur'ân-ı Kerîm kendine iman edenlere ölmeyi güzel bir surette arzediyor:*i ölmeyi sevmelerini istiyor. Kur'ân-ı Azîm'üş-Şan, mü'minleri öyle yetiştirmiştir ki imansızların hayatı sevmeleri kadar, mü'-minler ölmeyi severler. Zevkler ve renkler herkese göre değişir ya...

Günümüzdeki müslümanlar, İçinde bulundukları zillet ve mihnetten ancak Kur'ân-ı Mübînin ölüm Telakkisine sarıldıklarında kurtulabilirler. Ölmeyi bir maharet, bir sanat kabul ettiklerinde başarıya erebi-lirler.

Kur'ân-ı Kerîm mü'minlere «ölümü» şöyle tanıtıyor: Huzurlu, sakin, nimetlerle dolu ebedî bir hayatı karşılamak için, bu kısa, geçici, yorucu ve yıpratıcı hayatın sonudur ölüm... O ebedî hayatta mü"-mine gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve gö-

— 132 —

J

millerin hissetmediği sayısız nimetler, hadsiz ikramlar verilecektir. Bunlara lâyık olmak için de şu şartlara ihtiyaç vardır; Dünya hayatında iyi amel işlemeyi bilmek ve güzel ölümle ölme yolunu seçmek.

«Fakat her kim de Rabbinin makamından korkar ve nefsini şehevî arzulardan uzaklaştırırsa muhakkak ki cennet onun varacağı yerdir.» ((r<!)

Kur'ân-ı Kerîm ölümün kaderle tayin edildiğini, korkup çırpınmanın ecele faydası olmayacağını, hiçbir kimsenin ölümün pençesinden kurtulamayacağını, fakat insanlar ölürken çeşitli şekillerde öleceklerini beyan buyurur. Bazıları şu şairin söylediği gibi fahişe kadınların kucağında ömrünü bitirir, ölür gider:

«Bana derler ki: Cihad et ey Cemil Hangi cihadı isteyeyim kadınlardan başka? Kadınlarla birlikte her söz tatlı ve cemii Onların yanında ölen herkes şehidtir.»

Bazıları da şu şairin anlattığı gibi cihad meydanında, harb sahasında, Allah yolunda can verir:

(176)    Naziat Sûresi, âyet: 40-41.

— 133 —

«Koşarak Allah'a can veririz Yanımızda bulunmaz hiçbir azığımız. Ancak, takva, âhirete çalışma Cihada katlanmadır azığımız. Takva, âhirete çalışma ve hidayettir Bu azıklardan başkası hep yok olacaktır.» i"7)

Elbette ki bu iki ölüm şekli bir olmayacaktır. Bakınız Kur'ân-ı Kerim bu mefhumu nasıl ifade buyuruyor. Ölüme karşı çekimser olanları nasıl tenkit ediyor ve susturuyor:

«Kendilerine: Savaştan ellerinizi çekin, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, denilmiş olan kimseleri görmez misin? Şimdi de savaş onlara farz kılınınca içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korku ile insanlardan korkuyorlar. Onlar: «Ey Rabbimiz . Şu savaşı bize niye farz kıldın? Ne olurdu bizi yakın bir vakte kadar geciktirseydin,» dediler. Onlara şöyle de: «Dünyanın malı pek azdır. Ahiret, hakkıyle korkanlar için elbette daha hayırlıdır. Siz ince bir <tplik kadar bife haksızlığa uğramaz-

(177) Bu şiir, Umeyr b. el-Hümam adlı sahabenindir. Bu kişi elinde bulunan hurmaları atmış, bedir harbinde cihada girişmiş ve bu şiiri söyleyerek şehid edilmiştir. (Taberi).

—  134 —

siniz. Nerede olursanız olun, isterse pek sağlam ve yüksek kalelerde bulunun, ölüm size erişecek* tir.» ('•)

Kur'ân-ı Kerîm, müminlerin bu hakikatleri inkâr edenlerden olmasına mani olarak şöyle buyurdu:

«Ey iman edenler... Sakın siz, yeryüzünde seyahat ederken veya savaşta iken ölen kardeşleri için : «Bizim yanımızda olsalardı, ne ölür ne de öldürülürlerdi» diyen kâfirler gibi olmayın. Allah onların bu fikrini gönüllerinde bir hasret ve keder olsun diye bıraktı. Halbuki Allah hem diriltir, hem öldürür. Allah yaptığınız her şeyi görendir.» ('"*)

Yine Kur'ân-ı Kerîm, birtakım insanların kendilerine vazifelerini unutturacak ve onla/ı hayırdan alıkoyacak derecede dünyayı    sevmelerini   ayıplayarak

«Muhakkak ki sen onları insanlardan, hatta müşriklerden daha ziyade dünya hayatına düşkün bulacaksın. Onlardan her biri bin sene yaşamayı arzu eder. Halbuki onlara çok ömür verilmesi   kendilerini

(178)    Nisa Sûresi, âyet: 77-78

(179)    Âl-i   îmran Sûresi, âyet:   156.

azabdan kurtaracak değildir. Allah onların yaptıkları her şeyi görendir.» ("")

Kur'ân-ı Kerîm Allah yolunda ölmeyi kerih gören kavimlerin kalplerindeki gizli sırları da açığa vurmuştur.

....... Bir,grup ta canlarının sevdasına   düşmüş*

tü. Allah'a karşı cahiliyet devrindeki gibi hakikata muhalif bir zan besliyorlar ve: «Harpten bize ne?...» diyorlardı. De ki: «Hüküm Allah'ındır. Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde saklıyorlar. Bu iş bizim elimizde olsaydı burada öldürmezdik.» diyorlar. De ki: «Siz evlerinizde bile olsaydınız öldürülmesi takdir edilenler yine dışarı çıkacak, ölerek çaresiz düşüp kaldıkları yeri boylayacaklardır...» ('")

İlk mü'minler bu hakikatleri idrâk ettiler, ölümü sevdiler de hayat ta onlara hibe    edildi.   Bunu Hz. Ebûbekir (r.a.) ölmez sözü ile şöyle ifade    etmişti: «Ya Halid!.. Ölmeyi candan arzu et ki hayat sana hi-j be edilsin.»

Nitekim Hz. Ali (r.a.) de bunu şöyle ifade eder:

(180)    Bakara Sûresi, âyet: 156

(181)    Âl-i İmran Sûresi, âyet: 154

—  136 —

«Allah'a yemin olsun ki Ebu Talib'in oğlu, bebeğin annesinin memesini arzulamasından daha çok ölümü All&h ydunda candan arzu eder...»

Resûlullah (S.A.V.) de ümmetine bu güzel sanattan, Allah yolunda ölmek maharetinden ayrılmanın, dünyevî arzulara ve dünyaya sımsıkı sarılmanın kötü neticelerini şöyle izah etmiştir:

«Aç kişilerin sofraya üşüştüğü gibi yakında bütün milletler başınıza toplanacaklar. Bir tanesi: «O gün az olduğumuz için mi böyle olacak,» dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.): «Bilâkis siz çok olacaksınız. Selin götürdüğü çör-çöp gibi fazla olacaksınız, Alkh sizden çekinme hissini düşmanınızın kalbinden çıkaracak. Ve sizin kalbinize zaafiyet hissi verecek» buyurdu. Yine birisi: «Zaafiyet hissi nedir, Ya Resûlullah?...» dedi. Peygamber Efendimiz de: «Dünyayı sevmek, ölümü sevmemektir...» buyurdu. ('"')

Ey Müslümanlar!.. Siz şimdi yeni bir yıla giriyorsunuz. Şayet bunu içinizde olan bu ruhla karşılar, hayatı sever, ölümü sevmezseniz, cihad mes'uliyetin-den ve mücadele zorluğundan kaçarsanız elbette ki hiçbir şeye kavuşamazsınız.

(182)   Ebu Davud, İmam Ahmed   b. Hanbel. — 137 —

Fakat bu ruhu değiştirir, korkaklığı ve acizliği terkederseniz, Allah yolunda ölmeyi sever ve bu yolda icab eden şekilde ölürseniz şüphesiz ki dünyada Allah'ın izni ile zafere ereceksiniz. Ahirette de ebedî olan Cenneti kazanacaksınız. Hak yoluna kendini adamak ebedî kalmanın ta kendisidir.

Bu sözleri, tarihin Bedir Savaşı sayfalarına ilave etmek yerindedir. Bedir'de cihad eden o muhteşem sahabiler -r-Allah onlardan razı olsun— Allah yolunda ölme sanatının eşsiz hocaları olmuştu. Bunların üstün şahsiyetleri bütün dünya için unutulmaz ve ölmez izler bırakmıştı. Bunları hatırlama bizleri aynı yola sevk edecek mi? Ümidimiz budur...

«Hakikati hatırlatma da mü'minlere fayda verir   » ("¦•¦}

(183)    Zariyat Sûresi, âyet:  55

— 138 —

XV — SULH VE SELÂM

«Şüphesiz Kur'ân-ı Azimüşşanı Kadir Gecesinde indirdik. Bilir misiniz nedir Kadir gecesi?... Kadir gecesi bin aydan daha hayırlı bir gecedir. O ge'cede bütün melekler ve Ruh Rablerinin izniyle her iş için iner de iner. O gece şafak ağarıncaya kadar bir selâm ve selâmet gacesidir.» ('**)

İnsanlara hakkı anlatan bu mukaddes kitabımız, selâmı bildiriyor. Selâm ve selâmeti müjdeliyor, yeryüzünde sulh ve selâmı hakim kılıyor. Aramızdaki selamlaşma selâmdır. Rabbimizin huzuruna çıktığımızda konuşacağınız şey selâmdır. Namazımızın sonu selâmdır. Mülkün mutlak sahibi ve bütün noksanlıklardan münezzeh olan Rabbimizin bir ismi de Selâmdır. Allah'ın salih kulları için hazırladığı Cennetin bir adı

(184)   Kadir Sûresi, âyet:  1-5

—  139 —

da Dâr'üs-Selâmdır. Dinimizin adı olan İslâm'ın alındığı kelime Selâmdır.

Allah Teâlâ Peygamberine: «Onlardan vazgeç... Onlara de ki: Allah size Selâm ve selâmet versin. Pek yakında bileceksiniz.» ("") buyurmuştur.

Şiarımız: «Sulh ve Selâm» yaparken bunların yalnız nazarî veya söyleyiş yönü alınmamış, fiilen tatbik edilmişlerdir. Allah'rn İslâm dini gölgesinde kullarına emir ve tavsiye ettiği Selâm: iki esas üzerine kurulmuştur:

Birinci esas : Selâm gecesinde Allah Teâlâ'nın indirdiği Kur'ân-ı Kerim, insanlığa dört başı mamur, mükemmel bir İSLÂM NİZAMI'nı getirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm, insanlığa kardeşliği ilân ederek gelmiş, insan ruhunun derecesini yükseltmiş ve gözlere ilâhî hakikatleri göstermiştir. Ayrıca idare eden ve edilenler, hakimler - mahkûmlar, kuvvetliler - zayıflar, fakirler - zenginler., vs. arasında içtimaî adalet temellerini kurmuştur.

Böylece cemiyette hürmet, muhabbet, huzur ve saadeti temin eder, yardımlaşma ve dayanışmayı ha-

(185)    Zuhruf Sûresi, âyet: 89

—   140 —

kiki manâsıyla kurar. Kim Kur'ân'ı okur, hükümlerini, emir ve tavsiyelerini incelerse anlattıklarımızın doğru olduğunu ve Kur'ân-ı Kerîm'in neresinde mevcut olduğunu öğrenir.

Kur'ân-ı Kerîm, hayırlı olan her şeyi yapmayı İnsanlara emreder. İnsanlara zarar verecek her fenalığı yasaklar:

«Sana, her şeyi beyan eden, bir hidayet ve rahmet olan, müslümanlara da bir müjde olan bu kitabı peyderpey (bölüm bölüm) indirdik.» ("")

İkinci esas : İslâm Nizamına iman etmiş bir ümmet ve bu nizamı yürüten bir devletin var olmasıdır. Bu devlet, İslâm Nizamını anlayan, ona iman eden, onu müdafaa eden, bütün beşeriyeti İslâmdaki hayr'a, iyiliğe ve rahmet'e davet eden, var gücüyle bu nizam uğrunda cihad eden ve bunu yaparken tenkid edenlerin kınamalarından korkmayan bir devlet olacaktır.   ¦

«Ey Peygamber!.. Sana Rabbinden indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan Allah'ın risalet vazifesini yerine getirmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır.» V")

(186)    Nahl Sûresi, âyet: 89

(187)    Maide Sûresi, âyet: 67.

141 —

İşte bu iki esasa uyularak nazarî yönden selâm, fiilen gerçekleştirilmiş, emniyet sağlanmış, yeryüzüne barış hakim olmuştur.   .

Ey Müslümanlar!.. Şimdiye kadar 1400 küsur senedir tekrar edilen ve Selâm, Selâmet Gecesi olan Leyle-i Kadir, bu gecede bütün hatıralarıyla anılıyor. Bu geceyi anarken semadaki yıldızlara ve gezegenlere bakıp hayal ve vehimden ibaret olan saadetleri mi bekliyorsunuz? Yoksla bu hatıralar sizin içinizde özüntü, elem ve ızdırap mı uyandırıyor?

İslâm Nizamını yeniden okumaya dair Allah'a ahdediyorsunuz. Bütün kalpleriniz İslâm Nizamında birleşiyor, böylece yeniden İslâm Devleti kuruluyor. Bütün dünyaya İslâm davası yayılıyor.

Ey Müslümanlar!.. Mübarek Ramazanın değerli geceleri artık bizlere veda ediyor. Gitmek için hazırlık yapıyor. Bin aydan daha hayırlı olan mübarek Kadir Gecesi önünüzdedir. Bunu değerlendirin. Zira Peygamber Efendimiz  (S.A.V.) şöyle buyuruyor:

«Kılınan bir vakit namaz diğer vakte kadar olan günahları, bir cuma namazı diğer cumaya kadar olan günahları, Ramazan Orucu da diğer Ramazana kadar

—. 142 —

 

olan günahları affettirir. Yeter ki kul büyük günahlardan kaçınsın.» ("*)

Diğer bir Hadîs-i Şerifte: «Kim kadir gecesine iman ederek ve sevabını yalnız Allah'tan umarak ihya ederse geçmiş günahları affedilir.» ("')

Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîminde şöyle buyurur:

«Kullarım sana benden sual ettiklerinde (Söyle) ben onlara çok yakınım. Bana dua edince dua edenin duasını kabul ederim. Benden dualarının kabulünü istesinler. Bana hakkıyle iman etsinler. Muhakkak ki doğru yolu bulurlar.» (""')

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmesinde Ramazan ayının bitme günlerini fırsat bilmeye davet ediyor. Böylece nimetlerine karşı Allah'a şükretsinler. Allah'a itaatte dc/am etsinler. Lûtfundan istesinler. Dualarında içden, gönülden yalvarsınlar.

Böylece bu şükrün sevabını, bereketini ve Allah'ın itaatkâr kullarına vereceği bol mükâfatı kazansınlar.

(188)   Müslim, Tirmizi, İbn-Mace, İmam Ahmed b. Hanbel •(189)   Darüni (190)   Bakara Sûresi, âyet:  186

— 143 —

Hiçbir kimse gelecek Ramazanda ne olacağını bilmiyor. Öyleyse yarınınız için bugünden azığınızı tedarik ediniz. «Allah'tan korkun. Hiç şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan çok iyi haberdardır.» ("')

(191)   Maide Sûresi, âyet: 8 — Haşr Sûresi, âyet: 18 — 144 —

XVI — ÇEŞİTLİ PUTLAR

«O vakti hatırla ki İbrahim: Ey Rabbim!.. Bu memleketi emniyet içinde kıl. Beni ve neslimi putlara tapınmamızdan uzak eyle!... demişti.»•("-")

İslâm dini putları kırmak ve bunlara karşı harp ilân etmek için gelmiştir. Peygamber Efendimiz (S. A.V.) Mekke-i Mükerreme fethedildikten sonra Kâ'be-i Muazzama'nın önünde durmuş, Kâ'be'de —Allah'tan başka— tapılan 360 putu düşürüp kırmış ve «De ki: Hak geldi, bâtıl zail oldu. Şüphesiz ki bâtıl yok elmaya mahkûmdur.» ('") âyetim okuyup, eliyle putlara işaret ederek hepsini imha etmiştir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) müfrezelerini   ve

;i92)   İbrahim Sûresi, âyet: 35 (193)   İsra Sûresi, âyet: 81

Risaleler 5

— 145 —

F.: 10

d

elçilerini o muhitteki putları kaldırmaları için çeşitli kabilelere gönderiyordu. Bazısı Lat'ı kırıyor, bazısı da Uzza'yı tahrib ediyordu. Böylece Allah'ın dinine yardım ediyor, yeryüzünde yerleşmesine çalışıyorlardı. Nihayet islâm dininin kemale erdiğini ifade buyuran şu âyet indi:

«Bugün dininizi ikmal ettim üzerinize olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm'ı seçtim.» ('**)

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu neticeden mutmain olarak şöyle buyuruyordu: «Şeytan, bu toprağınızda kendisine ibadet edilmekten artık ümidi kesti. Bundan daha küçük günahlarda ona itaat etmenize razı oldu.» ("')

insanlar putların, sadece birtakım taşlardan veya görmez, işitmez, tapanlara hiçbir fayda sağlamaz büst ve heykellerden ibaret olduğunu sanıyorlar: Fakat islâm dini, Allah'a ortak koşmanın çeşit çeşit-olduğunu insanlardan çok iyi bilmiş, doiayısiyle bütün put tiplerini ortaya dökmüş, hepsine karşı harb ilân etmiş ve yıkmaya çalışmıştır:

(194)    Maide Sûresi, âyet: 3

(195)    Tirmizi, İbn Mâce, İmam Ahmed b. Hanbel.

— 146 —

«Böylece fitne ortadan kalksın ve sadece Allah'ın dini hakim olsun..» ("*)

Şunlar da İslâm dinine göre birer putdur: Nefsinin hevesine uymak, zevke dalmak, şan ve şeref peşinde koşmak ve makamına aldanmak:

1 — Nefsî arzu : Sahibine hakim olan, onu doğru yoldan alıkoyan batıl ve çürük görüş, Allah'a ortak koşulan bir ilâhtır. İslâm, bunlarla savaşmış bunlara uyup sapanları helak ve Cehennemle tehdit etmiştir:

«Şimdi o kimseyi gördün ya: Nefsinin arzularını ilâh edinmiş, Allah ta, onu ilmi bulunmasına rağmen şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözüne bir perde çekmiştir. Artık bunu Allah'tan başka kim doğru yola çevirebilir? Düşünüp de ibret almaz mısınız?» ('")

2 — Zevke düşkün zenginler : İnsanları köleleş-tiren, hürriyetlerini ellerinden alan ve zevk peşinde koşan zenginler de yaldızlı birer putlardır. İslâm fakirleri bunların tahakkümünden kurtarmak,   çılgınlık-

(196)    Enfal Sûresi, âyet: 39

(197)    Casiye Sûresi, âyet: 23

—  147 —

/

tarım yıkmak için gelmiş ve bu sıfatı, haiz    olanları dünya ve ahirette şiddetli bir azab ile tehdit etmiştir.

Bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyetlerinden daha sert, daha şiddetli ne görebiliriz: «Ahin ve gümüşü yığıp Allah yolunda sarfetmiyenleri elem verici bir azab ile müjdele. Üstüste biriktirilen bu mallar kıyamet gününde Cehennem ateşinde kızdırılacak ve bu mallar ile bunları yığan kimselerin alınları, yan tarafları ve arkaları dağlanacak. Ve onlara şöyle denilecek: işte kendiniz için yığdığınız şeyler!.. Bu topladığınız şeylerin azabını tadın.» ('")

Allah Teâlâ nefsi peşinde koşan bu tip zenginlerin kıyamet günündeki durumlarını tasvir ederek şöyle buyuruyor: «Kitabı sol elinden verilmiş olan der ki: «Eyvah, keşke kitabım bana verilmeseydil.. Hesabımın da ne olduğunu bllmeseydim. Ne olurdu o dlüm sonsuz olsaydı, dirilmeseydim. Malım, bana bir fayda vermedi. Şeref ve saltanatım yok oldu.» ('")

«Tutun onu, bağlayın sonra onu cehenneme atın. Sonra da yetmiş arşın boyundaki zincirle oraya sürün.

 

(198)   Tevbe Sûresi, âyet: 34-35

(199)   Hakka Sûresi, âyet: 25-29

— 148 —

Çünkü o azim olan Allah'a iman etmiyordu. Yoksulları yedirmeye hiç teşvik etmiyordu. Artık bugün onun için burada yakın bir dost yoktur. Yiyeceği Cehennemliklerin irinlerinden başka bir şey değildir. Bu irini ancak kâfirler yer.» ("")

Allah Teâlâ zenginliğin en büyük putu olan «Ka-run»u vaaz u nasihat almak isteyenler için büyük bir ibret kıldı:

«Biz Karun'u eviyle beraber yere batırdık. Allah'tan başka ona yardım edecek hiçbir cemaat bulunmadı. Kendisine yardım edilecek kimselerden de de-ğ"ldi.» (*•')

3 — Şan ve şeref putları : Şu kibirlenenler, gu-rurlananlar, böbürlenenler; yalan ve iftiralarla konuşanlar, ata ve dedeleriyle kuru kuruya övünenler, aslında olmayan bir takım şan ve şeref uyduranlar da; birer puttur. Hakikatte bunların elinde yalancı süsler, birtakım dekorlar, yeme içme, aile ve nesep gibi gelip geçici metoddan başka bir şey yoktur.

İslâm dini bü gibi putların kökünü kazımak, izle-

(200)   Hakka Sûresi, âyet: 30-35

(201)   Kasas Sûresi, âyet: 81

— 149 —

rini ortadan kaldırmak ve insanları bunlara kul ve köle olmaktan kurtarmak için gelmiştir, islâm dininde insanlar eşittir, insanlar ancak takvâlarıyla ve cemiyete yaptıkları iyilikleriyle birbirinden üstün olurlar.

Kur'ân-ı Kerîm bu çeşit putlara karşı da şiddetli bir harp ilân etmiştir. «Kibirlenenler için Cehennem de ebedî kalacakları bir yer yok mudur?» V")

«O gün kâfirler ateşe arzediltrice kendilerine şöyle denir: «Dünya hayatınızda bütün zevklerinizi yaşayıp sona erdirdiniz ve bunlarla sefa sürdünüz. Haksız olarak yeryüzünde kibirlenmeniz ve günahlara dalmanız sebebiyle bugün rezil ve rüsvay edilecek azabla cezalandırılacaksınız. (SM)

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de şan ve şerefe aldanan zavallıları şöyle tasvir ediyor: «Kıyamet gününde kibirlenenler insan suretinde küçük karın-cacıklar olarak haşr olunacaklar. Her taraflarını zillet ve hakaret kaplamış olacak.» VOİ)

Diğer bir Hadîs-i Şerifte : «Size Cehennem ehli-

(202)    Zümer Sûresi, âyet: 60

(203)    Ahkaf Sûresi, âyet: 20

(204)    Tirtmizi, İmam Ahmed b. Hanbel.

— 150 —

ni haber vereyim' mi? Cehennem ehli her kibirli, katı kalbli, sert sözlü olan kimselerdir.» diye varid olmuştur.

4 — Mevki ve Makam Sahipleri : Selahiyetini kötüye kullanan, vazifelerini insanları ezmek ve haklarını çiğnemeye alet eden şu diktatör amirler de birer puttur. İslâm bu putları kırmak, otoritelerini tahdit etmek; onları adalet, eşitlik ve insaf esaslarına boyun eğdirmek için gelmiştir.

İslâm nizamında idare eden de edilen de eşittir. Herbirinin kendine göre birtakım hak ve vazifeleri vardır, idare edenin vazifesi adaleti temin etmek, insaftan ayrılmamak ve güzel muamelede bulunmaktır. Hakları ise, idare edilenler tarafından ona itaat edilmesi, nasihat verilmesi ve güzel muamele olunması-dır.

idare edenin hakları, idare edilenlerin vazifesi sayılır. Aynı zamanda idare edilenlerin hakları idare edenlerin vazifesi sayılır. Birbirlerinden ancak Allah'tan korkma (Takva) derecesine göre üstün olabilirler.

İslâm dini, İslâmiyetten önce ve sonra gelen bu zalim idarecilere karşı şiddetli bir savaş ilân etmiş-

~ 151 —

tir: «Görmedin mi, Rabbin Ad kavmine ne yaptı? O direk gibi uzun olan İrem kavmine de... Memleketler içinde bunun gibi bir kavim yaratılmamıştı. Vadilerde kayaları cyan Semûd kavmine... Kuvvet ve saltanat sahibi Firavun'a... (ne yaptı?) Bunlar memleket-lerde azgınlık ettiler. Oratarda fitne ve fesadı artırdılar. Buna karşılık Rabbin onlara bir azab kamçısı yağdırdı. Şüphesiz ki Rabbin hakkıyle murakabe edendir.» (ÎOe)                                        i.   ¦

Peygamber Efendimiz (S.A.V.): «Kıyamet günün-c'e en şiddetli, en ağır azabı görecek kimse şudur: Dünyada Allah onu idareci kılmıştı. O kişi de Allah'ın, adaletiyle hükmettiği mülkünü, zulümle idare etti.» buyurmuştur. ("')

Hz. Ömer (r.a.) Hz. Ebu Zerr (r.a.) ile karşılaştığında, Ebu Zerr (r.a.) ona şöyle demişti: «Peygamberimizin şöyle buyurduğuna şahidim: «Müslümanların bîr işini üzerine alan kişi kıyamet gününde getirilir ve cehennem köprüsünde durdurulur. Eğer iyi idare etmişse kurtulur. Şayet kötü idare etmişse köprü yarılır, yetmiş yıl aşağı doğru düşer. Cehennem simsi-

(206)    Fecr Sûresi, âyet: 6-14

(207)    Değişik bir rivayetle Timizi.

— 152 —

yan, kapkaranlık bir yerdir.» ("') Hz. Ömer (r.a.), Ebu Zerr (r.a.)'e: «Bu benim kalbime işledi. O halde bu ağır mes'uJiyetle idareciliği, kim üstüne alır?» dedi. Ebu Zerr (r.a.) şöyle cevap verdi: «Allah'ın, burnunu kopardığı, yüzünü yere sürdüğü kimse bu vazifeyi alır. Frkat biz, senin hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz. Belki adalet etmiyecek birine bu vazifeyi devredersen kendini onun'günahından kurtaramazsın.»

Mevki ve makam putu bundan daha sert, daha şiddetli nasıl kırılabilir?

Ey insanlar!., islâm'ın ilk ve son vazifesi hürriyete kavuşmaktır. Böylece bütün yüzler yalnız Allah'a yöneisin. Allah'tan başka kimseye tapılmasın.

Allah Teâlâ kullarına bahşettiği bu «ilim» nimetini hatırlatarak bizlere şöyle buyuruyor:

«Yaratan Rabbinin adiyle oku!.. İnsanı O bir kan pıhtısından yarattı. Oku!.. Senin Rabbin, nihayetsiz ikram sahibidir. O, kalem ile öğretti. İnsana bilmediği şeyleri O öğretti.» ("')

(208)    Tâberâni kebir.

(209)    Alflk Sûresi, âyet: 1-5

— 153 —

Diğer bir âyet-i celîlede: «Rahman olan Allah Kur'ân-ı Kerîmi öğretti. İnsanı yarattı. Ona güzel konuşma ve beyanı öğretti.» VI

Allah Teâlâ insana ilmi elde etmesi için gereken vasıtaları da vermiştir: İnsana kulak, göz ve kalb uzuvlarını bahşetmiş, onu akıl, fikir, irade ve vicdanla donatmış, yüce ruhunu ilâhî nurlarla ve iman nuruyla aydınlatmış, insanı hakikati araştırmayı, öğrenmeyi seven ve haberi olmadığı şeyleri bilmeye merak eden bir varlık olarak yaratmıştır. «Allah sizi annelerinizin karınlarından çıkardı, hiçbir şey bilmiyordunuz. Size kulaklar, gözler ve kalbler bahşetti, gerekki şükredesiniz.» ("')

Allah bunları ihsan ettiği insana, araştırmayı, incelemeyi, okumayı ve düşünmeyi emretti. Allah'ın, kendine bahşettiği bu nimetleri kullanmayı farz kıldı. Akıl ve fikir, insana verilen emanetin bir sırrı, yüklenilen mes'uliyetin bir sebebi ve insanlar arasında üstünlüğün bir alâmetidir. Akıl Kur'ân-ı Kerîm'-de kırktan fazla yerde zımmen veya sarahaten zikredilmiştir:

(210)    Rahman Sûresi, âyet: 1-4

(211)    Nah! Sûresi, âyet: 78

— 154

«Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeyleri denizde taşıyan gemide, yeryüzü kuruduktan sonra Allah'ın gökten yağmur indirip o yeri diriltmesinde, her çeşit canlıyı yeryüzünde yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında hizmet gören bulutları sevk ve idare etmesinde... Aklını kullanan bir millet için deliller vardır...» ("')

«Muhakkak ki ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana yönelttim. Başkasından yüz çevirdim. Ben müşriklerden değilim.» V's)

«De ki: Namazım da, ibadetim de, hayatım ve ölümüm de bütün âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Allah'ın şeriki yoktur. Ben bununla emrolundum.» (•'")

Ey Müslümanlar... Nefsi arzular putunu, mel ve para putunu, mevki ve makam putunu, şan ve şeref putunu kırın... Sizi doğru yola sevkeden Kur'ân-ı Ke-rîm'i indiren Allah'a yönelin. O, salih kişilerin dostudur. Şayet bu putları kıramıyorsanız hiç olmazsa bunlara tapmayın. Bunlardan korkmayın.

(Vallahu Ekber. Ve üllâhil-Hamd!..)

(212)    Bakara Sûresi, âyet: 164

(213)    En'am Sûresi, âyet: 79

(214)    En'am Sûresi, âyet:  162-163

XVII — DÜŞÜNCE HAPİSHANELERİ

«De ki: Bakın göklerde ve yerde neler var? Gerçi iman etmeyen bir millete âyetler, uyarmalar hiçbir fayda temin etmez.» (*")•¦

Bakmak, tanımak ve öğrenmek insanoğlunun hususiyetlerinden ve tabiatında'ndır. Allah Teâlâ, Hz. Âdem'i daha yarattığı günde her şeyin adını ona öğ* retmişti. Ve bu ilimle Âdem'i meleklerden faziletli kılmıştı. Meleklere Âdem'e secde etmelerini emretmişti. Ona verilen bu ilme ihtiram için secdeye lâyık olmuştu:

«Allah: «Ey Âdem! onların ismini meleklere bildir» dedi. Meleklere kendine öğretilen isimler! haber verince Allah (c.c.) şöyle buyurdu: «Ben size deme-

(215)   Yunus Sûresi, âyet: 101.

— 157 -

miş miydim? Ben göklerin ve yerin gaybını biliyorum. Aşikâre yaptığınızı da gizlediğinizi de biliyorum.» (*")

Fikri donduran, düşünceyi öldüren hapishaneleri başlıca iki kısma ayırabiliriz:

1 — Mecburi    Hapishaneler : Bunlar,    eskiden-kalma hurafeler ve bâtıl inançlar - dejenere   olmuş cemiyet - aslı olmayan örf ve adetler - şeytana benzer dostlar - şeytanî vesveselerdir.

a)   Eskiden kalma hurafeler ve bâtıl inançlar :

İnsanı hakikatleri idrak etmekten ve hakikata boyun eğmekten alıkoymuşlar, onun için bir nevi manevî hapishane olmuşlardır.

Kur'ân-ı Kerîm, bu gerçeği şöyle anlatıyor; «Senden önce hangi memlekete bir peygamber gönder-mişsek oranın zevkine düşkün iler! galenleri şöyle demişti: «Biz, atalarımızı bir dine bağlı bulduk. Biz de onların izinde gidiyoruz. Peygamber de ümmetine şöyle demişti. «Atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu size getirsem de m! kabul etmeyeceksiniz? Onlar da dediler ki: «Biz sizin getirdiğiniz şeylere iman etmiyoruz. Bunun üzerine onlara lâ-

(216)   Bakara Sûresi, âyet: 33

— 158 —

yık oldukları cezayı verdik. Yalanlayanların akıbeti ne oldu, bak!..» (' )

b) Dejenere olmuş cemiyet, aslı olmayan örf ve adetler, şeytana benzer dostlar ve şeytanî vesveseler de başka bir çeşit hapishanedir. İnsanı hidayetten alıkoyar. Onu dalâlete, fesada sürükler, örflerin kölesi, adetlerin esiri kılar.

Kötü örf ve adetler kulu dünyada helake, ahiret-te azaba sürüklese bile kul bunların tesirinden kendini kurtaramaz: «O günde zalim yaptığına pişman olarak ellerini ısırır ve şöyle der: «Ne olurdu, ben de peygamberle beraber bir kurtuluş yolu edinseydim!.. Yazıklar olsun bana. Keşke falanı dost edinmesey-dim. Vallahi bana Kur'ân gelmişken zikir yolundan beni- o sapıtmıştı. Şeytan insanı helake düşürendir.» V")

Diğer bir âyet'te şöyle buyrulmuştur: «De ki: Dünya hayatında aranızda bir sevgi olsun diye Allah'tan başka putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde birbirinizin kâfir olduğunu söyleyeceksiniz, birbi-

(217)    Zuhruf Sûresi, âyet: 23-25

(218)    Furkan Sûresi, âyet: 27-29

— 159

rinize lanet edeceksiniz. Sığınacak   yeriniz    ateştir. Sizin için asla yardımcılar yoktur.» (*")

Fikri donduran, düşünceyi öldüren bu manevi hapishanelerde kalmak, bunların esiri olmakta.v insan için hiçbir mazeret olamaz. Bilâkis bunlardan kurtulmak için son derece gayret sarfetmesi, hak ve hakikatin nurları parlar parlamaz ona uymak için çalışması bir vecibedir.

2 — Mecburi olmayan hapishaneler : Bu hapishaneler daha acaip ve daha gariptir. Çünkü insanlar istekleriyle bunlara girerler. Arzularıyla mahkemenin kelepçelerini kollarına taktırırlar. Daha da garib olan; dünya ve ahirette bahtiyar olmayı böylece gerçekleş-tireceklerine inanırlar...

Mecburi olmayan hapishaneler de birtakım kı-sımiara ayrılırlar:

a) Bâtıl dinlerin liderleri tarafından yapılan ruhî hapishaneler : Allah'ın indirmediği akidelerle, delilsiz - isbatsız hurafelerle, semavi kitaplarda ve peygamberler kelâmında bulunmayan safsatalarla inşa-, nın tabii düşüncesine hücum eden din adamları   da

(219)   Ankebut Sûresi, âyet: 25.

— 160 —

vardır. Bunlar bu tip hurafeleri kafalarından uydurmuş, kendilerine uyanları bozuk düşünceleriyle bağlamış, onları başka düşüncelerden mahrum etmiştir.

Bu şekilde din adamı geçinenler kendilerine tabi olanları ilim ve irfandan yoksun bırakmışlardır. İşte bunlar şahsî çıkarları için bozuk fikirlerle sanki birer manevi hapishaneler kurmuşlardır.

Hayret edilecek şey şudur ki, insanlar kendi arzularıyla bu hapishanelere giriyorlar. İradeleriyle kendilerini hapsediyorlar.

b) Şan ve şeref sahibi kişiler tarafından yapılan ruhî hapishaneler : İleri gelen zevat, milletin kendilerine karşı gösterdiği ihtiram ve ta'zimi, milletin onlara olan itimadını ve itaatini istismar ederjer. İnsanlara söz hakkı veya görüş beyan etme fırsatı vermezler, insanlardan hiçbir müşavere ve nasihati kabul etmezler.

Tam aksine insanların öğüt ve nasihatini lider* tiklerini düşüren, önderliklerini inkâr eden bir isyan sayarlar. Bu nasihatçıları hain addederler. Durmadan bir ayıp arayarak onun başına her türlü fenalığı yağdırırlar.

Risaleler 5 .

— 161 —

F.: 11

İşte bu tip şan - şeref sahipleri de manevi hapishaneler te'sis etmişlerdir. Kendilerine uyanları adeta hapsederler. İnsanların zayıf taraflarını istismar ederek onları saptırır ve itibarlarını kullanarak kişileri dondururlar.

Ne gariptir ki insanlar bu zulüm altında memnu» diyetle yaşarlar. Rızalarıyla hapse benzeyen bu tip hayat» kabul ederler. Hakikatte cemiyetler, yücelmek için birer basamak ve zorlukları aşmak için birer köprüdürler.

c) Mevki ve Makam sahipleri tarafından yapılan ruhî hapishaneler : Baskı ile hükmeden, zor kullanarak hürriyetleri kaldıran hükümdarlar da idare ettiği milletlerine bir nur doğmasına, evlerine ilim girmesine mani olurlar. Bu tip insanlar da insanları donduran manevi hapishaneleri kuran kişilerdir.

Bu diktatörlerin idare ettiği milletler için sokak ve caddeler geniş te olsa, ihtiyaçlarını temin için eli - kolu sallanarak memleketin her tarafını gezseler de, hakikatte bu milletler müebbed hapis cezasına çarptırılmış kimselerdir. Çünkü bunlar ilim nurundan mahrum,, irfan lezzetinden yoksundurlar.

— 162 —

Ne kadar acaiptir ki, bu zulme karşı millet tahammül edebiliyor. Bu zillet ve hakarete razı olabiliyor. İnsan en mukaddes hususiyetinden (İlim ve İr-fan'dan) mahrum edildikten sonra artık ona insanlığından ne kalmış olur?

Ey insanlar!. Kur'ân-ı Kerîm insanları bu tip hapishanelerin zulmetinden çıkarmak için ve insanların el ve ayaklarına vurulan kelepçeleri kırmak için gelmiştir.

Bu şekilde insanlar Allah'ı tanıma gölgesi altında ruhen ve fikren hür olma nimetiyle yaşasınlar. Ey insanlar!.. İlim ve irfan vasıtasıyle bu manevi hapishaneleri yıkmaya yardım edin. Zalim, kibirli ve gururlu kimselerin kapılarını kırın!.. İçeri girdiğinizde siz galip olacaksınız.

«Eğer hakkıyle iman ediyorsanız Allah'a tevekkül edin...» Pİ

(220)   Maide Sûresi, âyet. 23

163

XVIII — İHTİLÂL

«De ki: Çalışın, çünkü yaptıklarınızı Allah ta, Resulü de mü'minler de görecektir.   Hepiniz   mutlaka gaybı ve hazırı bilenin huzuruna   döndürüleceksiniz. Ve o zaman ne yaptığınızı o size    haber   verecek-, tir.» (¦ '}

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir Hadîs-i Şerifte şöyle buyurmuştur:

«Allah'ım!.. Hüzün ve kederden sana sığınırım. Acizlik ve tembellikten sana sığınırım. Korkaklık ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galebesinden ve insanların kahrından sana sığınırım.» V")

Görüldüğü gibi bu Hadîs-i Şerîf, insanın düşeceği her zillet ve acizliğe karşı bir ihtilâl koparıyor. Üzüntü-

(221)   Tevbe Sûresi, âyet: 105

(222)   Buharı, Neseî, İmam Ahmed bin HanbeL

— 164 —

ye, kedere, acizliğe, tembelliğe, korkaklığa, cimriliğe, borca batmaya ve insanların kahretmesine karşı savaş açıyor, Devrim ilân ediyor.

Dün, Fransız ihtilâlinden durmadan bahsederlerdi. Bu ihtilâlin insan haklarını tesbit ve tayin ettiğini, hürriyeti, kardeşliği ve eşitliği ilân ettiğini anlatırlardı. Fransız ihtilâlini, batının asrımızdaki hızlı kalkınmasını aydınlatan bir güneş ve tarihin bir dönüm noktası sayıyorlardı.

Bugün de bolşevik Rus ihtilâlini durmadan anlatıyorlar. Birçokları bilerek veya bilmeyerek bu ihtilâlin eşitliği sağladığından ve insanlar arasında sosyal adaleti ilân ettiğinden dem vuruyorlar.

İslâm'dan bahsedilince de insanlar hakikatten uzak kalıyor, İslâm'ı, lâyık olmayan fikirlerle lekelemeye çalışıyorlar.

1 — Birçokları İslâm'a, sadece «bir ibadet sistemindir, diyorlar. Birbirine zıt kültürleriyle, birbirine muhalif görüşleriyle «DİN» kelimesini çeşitli şekillerde anlıyorlar:

a)    İslâm'ı, acizlik ve zayıflık telakki edenler,

b)    İslâm'ı, tembellik ve uyuşukluktan ibaret sayanlar,

— 165 —

c)    İslâm'ı üfürükçülük    büyücülük ve muskacılık kabul edenler,

d)    İslâm'ı,  sadece dinî  ibadetlerden ve merasimlerden ibaret sayanlar,

e)    İslâm'ı, yalnız kul ile Rabbi arasında bir bağ, kişinin ruhunu ve nefsini temizleyen bir ibadet nizamı addedenler vardır.

2  — İnsanlardan çok azı da İslâm'ın    hakikatini idrâk ederler; gayesinin ne olduğunu anlarlar. İslâm'ın cemiyeti İslahta bölünmez bir bütün olduğunu, küçük - büyük herşeyi kapladığını öğrenirler.

«Sana her şeyi beyan eden, bir hidayet ve rahmet olan, müslümanlara da bir müjde olan bu kitabı peyderpey (bölüm bölüm) indirdik.» V J)

3  — Hatta İslâm') bilmeyen bazı cahiller, son derece ileri gidip dalâletin zirvesine varmaktadırlar. Bu

cahiller İslâm'ı ilerlemeye bir mani, karşı koyma ve ayaklanma ruhunu kıran, milleti hakkını öğrenmekten alıkoyan, insanları uyuşturan, hakları yolunda savaşmalarına engel olan bir din zannederler.

Bu sebeple şiddetle İslâm'a karşı çıkarlar. Ona

(223)    Nahl Sûresi, âyet:

— 166 —

karşı en büyük cinayetleri işlerler. Müslümanları, hocaları, İslâm'a davet edenleri «gerici, softa, ilericilik ve hürriyet düşmanları» diye itham ederler. Daha bundan başka delilsiz, isbatsız, kafalarından uydurdukları birtakım sıfatları dillerine dolarlar.

«O kâfirler yalnızca tahminlerine ve nefislerinin sevdasına uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rablerinden hidayet gelmiştir.» ('¦'¦)

Herkes, İslâm'ın tuttuğu yolun ve gayesinin «Devrimci» bir yol olduğunu unuttu. İslâm, hem nazarî açıdan, hem de fiilen ve tarihî bakımdan Fransız İhtilâlinden veya bolşevik ihtilâlinden çok daha büyük bir devrim'dir. İslâm, tam manâsıyla bir ihtilâl, hakiki bir devrim'dir.

İslâm, bozuk düzenleri kökünden sarsar, zulüm ve nefret kalesini yıkar, yepyeni bir hayat tesis eder. Bu hayatı sarsılmaz temeller üzerine bina eder. İşte islâm...

1 — İslâm, cehalete karşı bir ihtilâldir, insanın kendisini bilmesi yönünde bir devrimdir. Çünkü İslâm, insana insanlığının ne olduğunu öğretir.

(224)    Necm Sûresi âyet: 23

167

İslâm, insanın kâinatı biimemesine karşı bir devrimdir. Çünkü O, insan ile bu acaip âlemin arasında kopmaz bağlar kurmaktadır. Araştırmayı, durmadan düşünmeyi, ilim ve irfanın vasıtası kabul etmektedir.

İslâm, insanın Rabbini bilmemesine karşı bir devrimdir. Çünkü o, Vâhid ve Deyyan olan Allah'a karşı insanın tutacağı en. güzel yolu çizmektedir.

2 — İslâm, her türlü zulme karşı da bir ihtilâldir.

İslâm, idare edenin idare edilenlere yaptığı zulümü-ne karşı bir devrimdir. Çünkü o, her iki sınıf arasında yardımlaşmayı, dayanışmayı ve eşitliği gerçekleştirmektedir. Her birine hak ve vazifelerini tanıtıyor, zulüm, tahakküm ve istibdadın her çeşidini .ortadan kaldırıyor.

İslâm, zenginin fakire yaptığı zulmüne karşı da bir devrimdir. Çünkü İslâm dininde; zengin, fakir müslüman kardeşinden mes'uldür. Malında fakirin belirli bir hakkı vardır. Hiçbir zengin bu hakkı inkâr edemez. Vermemezlik yapamaz. Çünkü İslâm nizamı ve devlet fakirin yanındadır.

Birinci Halife Hz. Ebûbekir (r.a.) şöyle    buyuru-_ 168 —

yor: «Allah'a yemin ederim ki, Resûlullah'a verdikleri bir oğlak) dahi zekât olarak bana vermezlerse, elim kılıç tuttuğu müddetçe onlarla savaşırım.»

İslâm, kuvvetlinin zayıfa yaptığı zulme karşı da bir devrimdir. İslâm'da kuvvetlilik ve zayıflık haklı olma terazisi ile ölçülür. Haklı olan, hakkı alınıncaya kadar en kuvvetlidir. Haksız olan hakkı teslim edinceye kadar en zayıf kimsedir. Haksızın arkasında hiçbir kuvvet yoktur.

' 3 — İslâm, bütün acizlik ve zillete karşı da bir ihtilâldir. Cimrilik ve günahkârlıkla meydana gelen nefsî zillete karşı bir devrimdir. Geri zekâlılık ve kısır düşünceler sebebiyle aklî zaafiyete karşı da bir devrimdir. Şehavanî arzulara kapılmak, çeşitli hastalıklara yakalanmak suretiyle meydana gelen vücut zayıflığına karşı da bir devrimdir.

Ey insaf edenler!.. Hakikatları bilmediğiniz için veya hakikatlarr bilmez gözükerek gerçeğe zulmetmeyin. Her zaman şunu hatırlayın:

Şayet Fransız ihtilâli, insan haklarını tesbit ve tayin etmişse; hürriyeti, eşitliği, kardeşliği ilân etmişse ve Rus ihtilâli sosyal tabakalar arasını yaklaş-

169

tırmış, insanlar arasında sosyal adaleti gerçekleştir-mişse, mukaddes ve Büyük İslâm İhtilâli 1400 sene önce bütün bunları tesbit etmiştir, ayrıca bütün bu rejimlerin varamayacağı bir merhaleye ulaşmıştır. O da ileri sürdüğü prensipleri fiilen tatbik edilmiş olmasıdır.

İslâm sadece felsefî görüşler hududunda kalmayıp ileri sürdüğü prensipleri,, fiilen tatbik etmiş ve ettirmiştir. Ayrıca insanı mükerrem bir varlık tanımış, ruhî arzularını tatmin etmiştir ki böylece insan hem dünya ve hem ahirette bahtiyar olsun...

Keza getirdiği esaslara kuvvetli ve mutaber nöbetçiler dikmiştir: Bunlar da vicdanî uyanıklık, Allah'ı hakkıyle bilmek, cezaların kesinliği ve kanunların adil olmasıdır.

Bu izahtan sonra artık açıklanması istenilen bir şey bulunabilir mi?... Elbette ki hayır.

_ 170 —

XIX — TORPİL HASTALIĞI

«Kullarım sana benden sual ettiklerinde, (söyle:) Ben onlara, çok yakınım. Bana dua edince dua edenin duasını kabul ederim. Benden dualarının kabulünü istesinler. Bana hakkıyle iman etsinler. Muhakkak ki doğru yolu bulurlar.» (  5)

Kim bir hastahaneye girmek isterse, hatta ücretli bile olsa yine de bir vasıtaya ihtiyaç duyar, onu tedarik etmeyi düşünür.

Kim çocuğunu ilkokula, ortaokula ve liseye yazdırmak isterse bir vasıtaya muhtaç olur, onu tedarik etmeyi düşünür.

Kimin resmî bir daire veya kalemde herhangi bir evrakı varsa, evrakın yürümesi için bir vasıtaya ihtiyaç vardır.

(225)    Bakara Sûresi, âyet: 186

—  171   —

Kim bir şehirden diğer bir şehre haklı veya haksız naklini isterse bir vasıtaya ihtiyacı olur, onu tedarik etmeyi düşünür.

Kim küçük veya büyük bir işe tayin olmak veya terfi kazanmak yahut ek ödenek almak isterse, —ister haklı, ister haksız olsun— onun bir vasıta tedarik etmekten başka bir düşüncesi yoktur.

İşte cemiyetimizde, vasıta tedarik etme ve tor-, pil aramayı düşünmekden başka bir şey görmüyoruz. Hatta hangi iş olursa olsun bir torpille yetinmeyip bir çok torpile başvurulur.

Kâ'be'nin Rabbine yemin ederim ki, bu tutum, tedavisi güç ve cemiyeti içten çökerten bir hastalıktır. Kendini zillete düşürmektir, yüz suyu dökmektir.        I

Bu vaziyet (vasıta ve torpil düşünme) aynı zamanda işleri durduruyor. Hakların zayi olmasına yol açıyor. İnsanları son derece yoruyor ve bezdiriyor. Şikâyetimiz yalnız Allah'adır.

İşte torpil, hastalığı bu!.. Neticesi de bu!.. Fakat bu hastalığı meydana getiren sebepler nelerdir? Bu sebepleri ikiye ayırabiliriz;

— 172 —

1 —Kanuna karşı güvensizlik : Kanunun insanlara karşı olan otoritesi zayıflar, insanlar tarafından hürmet edilmezse; rüşvet ve tarafgirlik aralarında yayılmış olan idareciler de kanunun kudsiyetine riayet etmez, ve kanunu tatbik etmezlerse; istisnalar kaide, kaideler istisna olursa elbette ki kanuna olan itimad kökünden sarsılacaktır. Herkes torpile başvuracaktır.

İdarecilerin tek bir defa kanunu çiğnemesi veya bir kere haksız davranması, iş yaptırmak isteyenlere kötü numune olması için kâfidir. İş yaptırmak isteyenler idarecinin bu tutumunu gördükten sonra artık kanunu şahsî çıkarlar, geçici hevesler ve nefsî arzular için kullanılan dolaylı bir yol sayacaklardır.

Hz. Ömer (r.a.) bir şeyi emretmek veya yasaklamak istediğinde önce kendi aile efradını toplar, yapacağı şeyi onlara bildirir ve şöyle derdi: «Ey Ömer ailesi... Bugün ben şunu emrettim veya şunu yasakladım. Ömer'in nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki, herhangi biriniz emrettiğim şeyden bir kusur işlerse veya yasakladığım bir şeyi yaparsa onun cezasını iki misli veririm. Zira insanlar —akrabalarım olarak— size leş yiyen kuşlarrn leşe bakması gibi bakarlar.»

— 173 —

2 — Bütün işleri, büyük amirlerin eline vermek hatası. Bu amirler, kendilerine verilen vazife ile gururlanırlar. Vazife ile alâkalı her hususu kendi emirleri altına alırlar. Alt kademede olanları her türlü tasarruftan mahrum ederler.

Böylece alt tabakadaki memurlar kendilerine güvenemezler. Mes'uliyetten kaçarlar. Amirleri bunları, vazifeden kaçmaya, mes'uliyetten kurtulmaya alış-tırmışlardır. Her şey sadece MüÖür, hatta Bakan, daha doğrusu Devlet Başkanı eliyle döner.

Bu düzen,' hatalı bir düzendir. Bu rejimi,, memleketimize sömürgeciler, ihtilâlciler getirmişlerdir. İngiliz müsteşarı veya Devlet Başkanı cüzî bir idareyi dahi sömürge halkına bırakmamak arzusunda idi. Ancak irtikâb ettiği bir hatadan dolayı veya insanların sevmediği çirkin bir ameli işlemekten dolayı sömürülen memleketin halkını kullanırdı.

Yurt içinde veya dışında hiçbir söz hakkına sahip olmadığımız zaman, bu duruma boyun eğme mecburiyetindeydik. Şimdi ise hiç olmazsa yurt içi meselelerinde hüküm verme kendi elimizdedir, öyleyse bu durum niçin devam ediyor, anlayamıyoruz?

_ 174 —

Kısaca : Torpil hastalığının sebebleri şunlardır : Kanunun kudsiyetine saldırılması, bütün işlerin üst kademedeki amirlerin eline verilmesi, alt derecelerdeki memurların tasarruf hakkından mahrum edilmesi, rüşvetin yayılması ve cemiyetin ahlâkî çüküntü içinde bulunması...

Manevî yönden torpil hastalığının asıl mikrobu ise; iman zayıflığı ve asıl müsebbib unutularak sadece sebebin gözönünde tutulmasıdır. Eğer insanların Allah'a olan imanları kuvvetli olsa her şeyden önce, her şeyden sonra ve her şey ile beraber Allah'ı an-salar, ayrıca herşeyin hakimiyetinin Allah'ın elinde olduğunu bilseler sebeplere başvurur, ne* ticeyi Allah'a havale ederlerdi.

«O Evveldir ve Ahirdir, (eserleriyle) Zahirdir ve (Zat ise) Batındır. O herşeyi bilendir.» (')

Eğer Allah Teâlâ'nın şu   âyetlerini de bilseler : «Her şeyden önce de sonra da Emir Allah'ındır.» (

«Yaratma ve emretme ancak Allah'a aittir. Âlemlerin Rabbi olan ne yücedir.» (-•"*)

Peygamberimiz  (s.a.v.)'in  İbn-i Abbas'a    buyur-

(226)    Hadid Sûresi, âyet: 3

(227)    Rum Sûresi, âyet: 4

(228)    A'raf Sûresi, âyet: 54.

—  175 —

duğu şu Hadîs-i Şerifi bilseler: «Ey genç!.. Sen Allah'ın dinini koru, Alllah ta seni korusun. Allah'ın dinini koru, O'nu yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah'tan iste. Yardım taleb ettiğinde Allah'ın yardımını iste. İyi bil ki bütün millet sana bir fayda sağlamak için tcplsnsa Allah'ın sana takdir ettiği faydadan başka bir şey temin edemezler. Bütün insanlar sana bir zarar vermek için toplansa Allah'ın senin aleyhine takdir ettiği zarardan başka bir zarar veremezler. Kader kalemleri kaldırıldı. Amel defterleri dürüldü.» (--')

Eğer insanlar bunları bilseler, normal sebeplere tevessül eder, neticeyi Âlemlerin Rabbi olan Allah'a bırakırlar. Yüz suyu döküp rezil ve zelil olmazlar. Zalimlerin karşısında direnir, haklarını isterler ve onların gururlarını kırarlar. Şu şiiri söyleyene Allah rahmet etsin;

«Hakiki ilimde ilerleyen kimse için En büyük ibret sayarım gölgeleri Gölgeler cansız birer kişiler İlerler, ilerler ve sona ererler. Bakarsın her şey fani Onları hareket ettiren asıl zat baki!..»

(Vallahü Ekber. Ve lillahil Hamd)

(229)   Tirmizi, İmam Ahmed b. Hanbel. — 176 —

XX — BU NE TEZAT?

«Devletin dini İsiâm, Resmi dili de Arapçadır.» (Mısır Anayasası, Mad. 149).

Mısır, Arap devletlerinin lideridir. Arap Birliğinin merkezidir. Doğuda ve batıdaki İslâm memleketlerinin önderidir. Bin küsur senedir islâm Devletinin sancaktarliğim yapan şanlı Ezher Mısır'dadır.

Bütün bu esaslara rağmen Mısır'da bütün umumî hayatın hemen hemen İslâm'a ters düştüğünü, İslâm'ın getirdiği hükümlere zıt olduğunu görürüz. Meselâ: Meyhaneler, kumarhaneler gece - gündüz açıkça işletilmekte, büyüğü - küçüğü, zengini - fakiri İle dolup taşmaktadır. Bu çirkef işler, helâlmış veya se-vapmış gibi kabul edilir. Bunlar hakkında Allah Teâlâ müslümanlara şu hitabı buyurmamış gibi harıl harıl işlerler:

Risaleler 5

— 177

F.: 12

«İçki, kumar, tapınmak için dikilen patlar, fal okları şeytanın işinden olan murdar şeylerdir. Bunlar-dan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Muhakkak ki şeytan içki ve kumarla aranızda düşmanlığı ve buğzu yerleştirmek ister. Sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan sakınmaz mısınız?» ("")

a) Fuhuş yuvaları, fısk u fücur yerleri, şehir ve kazaların en önemli noktalarında bulunmaktadır. Kanun ve hükümetin gözü önünde memleketin şerefli erkek ve kadınlarını yağma ediyor. Sanki Allah fuhuş hakkında bir hüküm indirmemiş:

«Zinaya yaklaşmayın. Zira O, pek çirkin ve kötü bir yoldur.» ("') buyurmamış.

Fuhşu önlemek için birbirini müteakip özel komiteler kuruldu. Uzun zaman beklenildi. Komiteler vazifesini ifa etti, bu arsızlıktan kurtulmanın ve milleti bu fenalıktan kurtarmanın gerekli olduğuna dair hükümeti ikaz ettiler.

Bazı hasta kalpliler, harp ahvalinin buna elverişli olmadığını ileri sürdüler. Bazı iktidarlar, resmî ka-

(230)    Maide Sûresi, âyet: 90-91

(231)    İsra Sûresi, âyet: 32

— 178 —

rarlar yayınlamasına rağmen fiilen tatbikata geçmedi. Şimdi ise serbestlik içinde devam ediyor. Hükümet bu mukaddes vazifeden yüz çeviriyor, manâsız ve mantıksız şeylerle meşgul oluyor.

b)   Bütün muameleler kanunî faizle yürütülüyor.

Bu kanunî faizler Allah'ın kitabında haram kıldığı faizlerdir. Allah bunu yapanları azab ile tehdit ediyor. Resûlullah (s.a.v.) faizi yiyene, yedirene, yazana, ona şahitlik edene ve faizle uzak - yakın bütün alâkası olanlara lanet ediyor. Allah Teâlâ'nın şu kelamından daha kat'i, daha şiddetli bir yasaklama olabilir, mi?

«Ey iman edenler!.. Allah'tan korkun. Eğer gerçekten mü'min iseniz (asıl paranızdan fazla olan) faizi bırakın. Eğer bunu terketmezseniz. Allah'a ve Resulüne karşı harb ilân etmiş olursunuz. Eğer tev-be ettiyseniz yalnız ana paranız sizindir. Ne kimseye zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz. Eğer borçlu darlık içinde ise, o halde ona kudreti yetince-ye kadar mühlet verilir. Bununla beraber alacağınızı sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.» ("-)

(232)   Bakara Sûresi, âyet: 278-280

— 179 —

c) Kanunlar İslâm'a aykırıdır. Yürürlükte olan kanunlarımız yalnız bu mevzuda İslâm'a karşı olmakla yetinmemektedir. Kanunlarımız tamamen yabancı kanunlardan alınmıştır. Bu kanunlar bizlere zayıf olduğumuz vakit, gafil olduğumuz bir zamanda, yabancı ülkelerden gelmişlerdir. Bizler de bunları hoş karşılamışız. Memnuniyetle tatbik etmişiz, elimizde Is* lâm Fıkhı denilen bir hazinenin bulunduğunu unutmuşuz. Halbuki islâm fıkhı hazinesi, bitmez tükenmez bir hazinedir.

Dünya, islâm Fıkıh mezheplerinin sahipleri olan İmam Malik, İmam Azam, İmam Şafii, imam Ahmed ve bunların arkadaşları olan İmam Süfyan Sevri, imam Davud, İmam Ebu Yusuf ve imam Muhammed... gibi takva sahibi, üstün akıla sahip, net (kuvvetli) zihinli, keskin zekâlı zât'lar bir daha görmemiştir.

Bu imamlar, zamanın yüzünü nurl and ıran birer güneştirler. Bu imamların İslâm'dan aldıkları hükümler, her şeyi içine alan, mükemmel ve her derde deva olan eserlerdir, kanunlardır. Bir şair bu zevat hakkında şöyle buyuruyor:

«Birer Nurlu kandil bunlar... Sanki yıldızlardan yaratılmış...»

_ 1R0 _   "

Biz, Allah Teâlâ'nın, İslâm nizamını tatbik etmeyi Kur'ân-ı Kerîm'de imanın şartı saydığını ve bunu bildirirken zatına yemin ederek söze başladığını unuttuk:

_ «Rabbinin zatına yemin olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem seçip te sonra verdiğin hükmü gönülden kabul edip tamamen sana bağlanmadıkça hakkiyle iman etmiş olamazlar.» p )

Yine Allah Teâlâ'nın, Resulüne (s.a.v.) İslâm şeriatına sımsıkı sarılmasını ve onu muhafaza etmesini emrettiğini de unuttuk.

«Sen, aralarında Allah'ın indirdiği Şeriatle hüküm ver. Onların beşerî arzularına uyms. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın. Şayet onlar hükümleri kabul etmekten yüz çevirirlerse bil ki bazı günahları sebebiyle Allah başlarına bir musibet getirmek istiyor. Gerçekten insanların çoğu fâsıktır. Onlar halâ cahiliyet devri hükmünü mü istiyorlar? Aklım kullanan bir millet için Allah'tan daha iyi kim hüküm verebilir?» (*'¦)

(233)    Nisa Sûresi, âyet: 65

(234)    Maide Sûresi, âyet; 49-50.

—  181  —

d) Neden bu milletin kültür kaynağını; gazeteler, mecmualar, tiyatrolar, sinemalar, radyolar, toplantılar ve isyan dolu geceler teşkil ediyor?

İslâm ile bunların ne alâkası var? İslâm nerede, bunlar nerede? Bunları kim idare ediyor? Bunları idare edenler İslâmî adabı, millî örf ve adeti en sonra düşünen birtakım insanlardır, Aralarında ne dinine sahip bir kimse, ne de milletin bir temsilcisi bulunmaktadır. Aslında milletin temsilcisi olan bir din adamı sansür komitesinde yer almalıdır. Zira cemiyeti İslah etmek, doğru yola sevketmek bunların vazifesidir.

Bu kültür kaynakları bozuk fikirlerle, alçak maksatlarla zehirlenir, çirkef suretlerle kötü sözlerle dol-durulursa elbette ki akılları şaşırtır, zihinleri bulandırır, düşünceleri darmadağın eder.

Bütün bunlardan sonra devletin resmî dini islâm-dır. Mısır Arap memleketlerinin lideri, islâm ülkelerinin önderidir. Heyhat!..

Muhterem Okuyucular!.. Allah hakkı için söyleyin: Bu bir tenakuz değil midir? Allah Teâlâ şöyle bu-vurmuyor mu?

— 182 —

«Ey iman edenler!.. Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah ketında büyük bir gazaba mucib olmuştur.» (*")

(235)   Saf Sûresi, âyet: 2-3

183 —

XXI — C i H A D

«Allah yolunda hakkıyle cihad edin. Allah, dinini muzaffer kılmak için sizi seçti. Dinî hususlarda sizin için bir güçlük emretmedi. Nitekim babanız İbrahim'in dini de böyle idi.» (-")

Hz. Enes (r.a.)'dert Peygamber Efendimiz (s.a. v.)'in şöyle buyurduğu rivayet olunur: «Alleh yolun* da cihad için sabah veya akşam yürümek dünyadan ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır.» (-")

Hz. Ebu Hüreyre (r.a.), Peygamber Efendimiz (s. a.v.J'in şu Hadîs-i Şerifini rivayet ediyor: «Allah, kendi yolunda cihad için çıkan kimseye kefil olmuştur. O kul ancak benim yolumda cihad etmek için, bana iman ettiği ve peygamberlerimi tasdik ettiği için çı-

(236)    Hacc Sûresi, âyet: 78

(237)    Buharı, Müslim ve Tirmizi.

— 185 —

karsa onun için garantidir ki ben, onu ya cennete koyacağım veya harpten kazandığı sevapla yahut ganimetle evine döndüreceğim... Muhammed'in nefs-i elinde olan Allah'a yemin olsun ki, Allah yolunda rlınan herhangi bir yara, kıyamet gününde aynı yaralandığı şekilde gelecek, rengi kan gibi, kokusu da misk gibi olacak... Muhammed'in nefs-i elinde olan Allah'a yemin olsun ki, eğer müslü-manlara zcrluk olmasaydı Allah yolunda cihad eden hiçbir müfrezeden geri kalmazdım. Fakat bütün mü'-minleri gönderme İmkânı bulamıyorum. Kendileri de gitmek imkânı bulamıyorlar. Benden geri kalmalarına üzülüyorlar .. Muhammed'in nefsi elinde elan Allah'a yemin olsun ki, isterdim ki, Allah yolunda cihad edeyim, öldürüleyim.» ("')

Yine Ebu Hüreyre (r.a.) Peygamber Efendimiz (s. a.v.J'den şu Hadîs-i Şerifi rivayet ediyor: «Denildi ki: «Ey Allah'ın Resulü... Allah yolunda cihad etmeye denk ne olabilir?» Peygamber Efendimiz fs.a.v.): «Buna kadir olamazsınız (yani buna hiçbir şey kadir olamaz,) Allah yolunda cihad eden, mücâhidin dönmesine kadar ara vermeden namaz kılan, oruç tutan ve

(238)   Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesel. — 186 —

Allah'ın âyetlerini okuyan buyurmuştur.

kimseye    benzer.» (*")

Ebu Said (r.a.), Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den şu Hadîs-i Şerîfi rivayet etmiştir: «Size insanların iyisini ve kötüsünü haber vereyim mi? İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin üzerinde yahut yürüyerek ölüm gelinceye kadar Allah yolunda çalışan kimsedir. İnsanların şerlisi ise Allah'ın kitabını okuyup ta cnu ezber etmeyen ve onunla amel etmeyendir.» (¦'")

Kur'ân-ı Kerîm mü'minlere şöyle hitap ediyor: «Ey iman edenler!.. Sizi elem verici bir azabdan kurtaracak hayırlı bir ticareti, size göstereyim mi? Allah'a ve Resulüne iman ediniz. Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ediniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece Allah günahlarınızı affeder. O Sizleri altlarından ırmaklar aken cennetlerine ve Adn cennetlerindeki güzel yerlere koyar. İşte bu en büyük kurtuluştur. Seveceğiniz diğer bir ticaret te, Allah tarafından verilen bir zafer ve yakın bir fetihtir. Mü'minleri müjdele.» ("')

(239)    Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesei,

(240)    Nesei.

(241)    Saf Sûresi, âyet: 10-13.

— 187 —

İs'.âm alimleri, İslâm memleketi düşman tarafından çiğnenince cihadın herkesin üzerine bir farz-ı ayn olacağını söylemişlerdir.

İbn Kudame, «Muğni» adlı kitabında şöyle der: «Cihad üç yerde farz-ı ayndır:

1 — İki ordu karşı karşıya geldiğinde orada bulunan müslümanın bırakıp gitmesi haramdır. Cihada iştirak etmesi farzdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Düşman tarafından bir toplulukla karşı karşıya geldiğinizde yerinizde sebat edin. Allah'ı çok zikredin.» ("O

«Düşmana karşı sabredin. Çünkü Allah sabredenle beraberdir.» (")

«Ey iman edenler!.. Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınızda onları bırakıp kaçmayın. Kim böyle bir günde düşmanın önünden kaçarsa, Allah'ın gazabına uğramıştır. Ancak harpte bir hile yapmak maksadıyle veya başka bir müslüman cemaatine katılma gayesiyle kaçanlar bundan müstesna...» (*")

(242)    Enfal Sûresi, âyet: 45.

(243)    Enfal Sûresi, âyet: 46.

(244)    Enfal Sûresi, âyet: 15-16

—  188

2  — Kâfirler belirli bir şehri istila ettiklerinde o memleket halkının bu kâfirlere karşı savaşması   ve memleketlerini müdafaa etmeleri farz-ı ayn'dır.

3 — Halife, bütün milleti harb   etmeye   davet ederse her gücü yetenin harbe gitmesi farz-ı ayn'dır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Ey iman edenler!.. Ne oluyor da sizlere Allah yolunda cihada çıkın, denildiğinde yerlerinize çivilenmiş gibi ağırlaştınız.» (*")

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: «Toplu halde cihada davet edildiğinizde hep birlikte cihad ediniz.» V»)

Çeşitli mezheplere ait bütün fıkıh kitaplarında aynı hükümler mevcuttur. Evvelki müslümanlar bu hakikatleri idrâk etmişlerdi. Birer abid, birer müca-hid ve birer helâl ticaret erbabı olmuşlardı. Allah Teâlâ buyuruyor ki:

«Şüphesiz Rabbin biliyor ki; sen, gecenin Öçte ikisine yakın, yarısı kadar veya üçte biri kadar   bir

(245)    Tevbe Sûresi, âyet: 38.

(246)    Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn Mâce, Darimi, İmam Ahmed b. Hanbel,

— 189 —

kısmını ibadetle geçiriyorsun. Ashabından bir cema-i.: lc seninle beraberdir. Gece ve gündüzün miktar-Icrırıi ancak Allah takdir eder. O, bundan fazlasını ya-pamıyccağınızı bildi ve onu sizden hafifletti. Artık Kur'&n'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah içinizden bszılcrının hasta olacağını bilmiştir. Diğerleri ise Allah'ın lûtfundan rızık taleb ederek yeryüzünde sey^ hat eczrier. Ditjsr bir kısmı da Allah yolunda cihad ederler. O halde Kur'ân-ı Kerîm'den kolayınıza geleni okuyun. Namazınızı gereği gibi kılın. Zekâtınızı ve* rin. Allah'a gönül hoşluğuyla ödüne verin.» V*l

Günümüzde İslâm Yurdu, İslâm Beldeleri, İslâm Toprakları —bütün müslümanların çok iyi bildiği gibi— ihtilâlcilerin, gâsıpların elinde bölünen bir yağma olmuştur. Aç gözlülerin göz diktikleri yerler olmuştur.

Bugün müslümanların üzerine cihad etme bir farz-ı ayn'dır. Kaçınılmaz bir zarurettir. Dini bir vecibedir. Müslüman liderlerine seferberlik ilân edip mtV-minleri harbe davet etmeleri mukaddes bir vazifedir.

Elbetteki cihad edenler dünyada zafere ve izzete kavuşacaklardır. Ahirette de Cennete ve   nimetlere

(247)   Müzemmil Sûresi, ayet: 38

— 190

nail olacaklardır: «Kim ki Kur'ân-ı Kerîm'i dinledikten sonra değiştirirse onun günahı değiştirenleredir. Şüphesiz ki Allah her şeyi duyan ve bilendir.» (-")

(Vallahü Ekber. Ve lillehil hamd).

(248)   Bakara Sûresi, âyet: 18L —  191

XXII — KÂ'BE'NİN ETRAFINDA

O vakti hatırla ki: Biz İbrahim'e Kâ'be'nin yerini beyan etmiştik ve O'na şöyle vahy etmiştik:

«Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Tavaf edenler, kıyamda bulunanlar, rükû' ve siicud edenler için bey* timi tertemiz yap.» (-'*)

Hakiki insanlık, birtakım esaslar üzerine bina edilir. Bu esaslardan bir kısmı da eşitlik, kardeşlik, kötülüğe mani olma, hayrı ve selameti sevme, Yüce Rabbimizle ananevi rabıta kurma esaslarıdır.

Hak din olan İslâm, bu esasları getirmiş, bunları vecibelerinden saymıştır, islâmî hükümler bizi bu esaslara götürmektedir. Bu prensipler Kur'ân-ı Kerîm'de ve Peygamber Efendimizin sözlerinde, işlerinde ve bütün hareketinde müşahede edilmektedir.

(249)   Hacc Sûresi, âyet: 26

Risaleler 5                      — 193 —

F.: 13

Malumdur ki herhangi bir esası sadece nazari açıdan tayin etmek, birşey ifade etmez. Nazarî görüşlerin fiilen tatbiki gerekir.

İşte islâm, getirdiği bu esasları fiilen insanlara tatbik ettirmek için, hacca gitmeye kudreti olan kullara haccı farz kılmıştır: «Hacca gitmeye kudreti olanlar için Kâ'be'yi haccetmek Allah'ın insanlar üzsrln-de bir hakkıdır.» (-")

a)    Hacc farizasında eşitliği ilân   eden vecibe:

Hacıların elbiselerinden soyunarak basit iki çarşafa —ihram'a—türünmeleri, insanlar arasında eşitliği ilândır. Çünkü bu yolla insanları birbirinden ayırd eden çeşitli değerlerde, çeşitli renklerde ve çeşitli tiplerdeki elbiseler bir tarafa konuyor. Hacılar, elbiselerinden soyunuyor, âlemlerin Rabbi olan Allah'ın rızası için aynı renkte, aynı tipte bir ihrama giriyorlar. Artık amirle memuru, büyükle küçüğü, şerefli ile avam halkı birbirinden ayıramazsın, hepsi tek forma altında görülür.

b)    Hacc farizasında sulh ve selâmet esasını ortaya koyan vecibe: Hacc'da birçok şeyin hacc edene

(250)   Âl-i lmran Sûresi, âyet: 97.

— 194 —

haram olmasıdır. Mesela: ihrama girmiş olan hacı saçını tfaş edemez, tırnağını kesemez, ağaç koparamaz. Av avlayamaz. Hasenatı öldüremez. Hiçbir mahluka fenalıkta bulunamaz. Hatta babasını öldüren karşısına ç:ksa da ihramdaki hacı, bu katile el uzatamaz.

işte bu yasaklama şekli fiilen barışa alıştırır. Nefisleri, kalpleri ve bütün azaları sulh ve selâmete boyun eğdirir, sulh ve selâmeti öğretir.

c) Hacc farizasında İnsan kardeşliğini apaçık ortaya koyan esas: Kâ'be-i Muazzama'dır. Bu Kâ'be'yi Hz. ismail'in de yardımıyle Hz. ibrahim bina etmiştir. Kâ'be kalplerin, ruhların ve bedenlerin birbirine bağlılığını gösteren bir misaldir:

«Allah, Beyt-i Haram olan Kâ'be'yi İnsanlar için huzur ve saadet vasıtası kıldı.» ("')

Kalbler, Kâ'be'ye aşıktır. İnsanlar, çevresinde pervane gibi döner ve iman birliğini ilân etmek için bütün müslüman yüzler Kâ'be'ye yönelir.

Kâ'be den başka «Hacer'iil Esved»de insanî duyguların, kardeşlik hislerinin birleştiği bir noktadır. Hacer-i Esved'e el süren sanki bütün insan kardeşle-

(251)   Maide Sûresi, âyet: 97.

— 195 —

riyle musafaha etmiş gibidir. Hacer-i Esved'i öpen ise, sanki samimiyetini, sevgisini ve kardeşliğini inscn-lara izhar etmiştir.

e)   Hacc farizasında kötülüğe mani' olma esası: Şeytanı taşlamak esnasında müşahede ederiz.   Şeytan taşlanırken    bütün   kötülüklerin    İblis (aleyh'il-La'neh) de toplandığı gözönüne alınır. Arafat'ta Vakfe şerefine nail olup Allah'ın feyz'i ve rahmetine ke-vuşan hacı, annesinden doğduğu gibi günahlarından temizlenmiş kabul edilir. Dolayısıyle   Allanın dostu, şeytanın düşmanı olur. Bu dostluk ve    düşmanlığın bir sembolü olan cemre taşlarım eline alır. «Bismil-lahi Vallahü Ekber!..» sözüyle düşmanı olan şeytanı taşlar. Dostu olan Rahman'ı razı eder.

f) Hacc farizasında Yüce Rabbimizle mânevi rabıta kurma esası: Bütün hacc ibadetlerinde görülmektedir ki, bu ibadetleri yerine getiren Hacı, kalbini Allah'a bağlar, canını ve bedenini Allah'ın affına, sevabına ve sevgisine verir.

ihrama girer girmez duası şu olur: «Lebbeyk, Al-lahümme Lebbeyk! Lebbeyke La şerike leke lebbeyk. Inne'l-hamde ve'n Nî'mete leke ve'l mülk la şerike Jek.»

— 196 —

.Kabe'yi tavaf ederken bütün harekâtı semaya yükselen dualar, niyazlar, ağlamalar, sızlamalar, öpmeler, sarılmalar ve Yüce Mevlâ'nın rahmetine yakın olmalarla doludur.

Hacceden kişiler manen şöyle der: «Allah'ım!.. Sana iman ettiğim için, kitabını tasdik ettiğim için haccediyorum. Sana verdiğim sözü yerine getirmek için haccediyorum. Peygamberin Hz. Muhammed (s. a.vj'in sünnetini yerine getirmek için haccediyorum.»

Anlamayan birtakım akılsızlar, Kâ'be ve Hacer'ül Esved'in cahiliyet devrindeki putçuluktan bir eser olduğunu ve İslâm'ın bunları kabullendiğini ileri sürerler. Bunlara deriz ki: «İslâm, her türlü putçuluğu kır-mck için ve her çeşit puta tapıcılığı ortadan kaldırmak için gelmiştir.»

Hacc'da yapılan her ibadet, Allah'ın birliğini ortaya koyar. Bütün yüzleri ve kalpleri Melik ve Allâm olan Allah'a çevirir, O'na boyun eğdirir.

Kâbe-i Muazzama ve Hacer'ül Esved, günümüzde devletler tarafından —izzet ve şerefini göstermek, memleketinin alâmeti olmak için— dikilen bayraklar misâlidir. Kalpler bu bayraklara hürmet hissi duyar,

— 197 —

taşıdığirbüyük mâna ve temsil ettiği yüce vatana saygı duyulur.

Herşeyi bilen ve hikmet sahibi olan Allah Teâlâ, Kâ'be'yi insan kardeşliğini ve dünya birliğini gösteren bir bayrak olarak yeryüzünde kurmak istemiştir.

. Allah (c.c), bu iradesini yerine getirmek için bütün mukaddes dinlerin ihtiram ve takdirine lâyık olan . Hz. İbrahim.i seçmiş, Kâ'be'yi yapmasını emretmiş-tir. Hz. İbrahim, Allah'ın emrini yerine getirmiş, amelinin kabul edilmesini ve mübarek bir amel sayılma-sini dilemiştir:

«Ve o zaman, İbrahim ile İsmail Kâ'be'nin temel-Jerini yükselttiler ve şöyle dua ettiler: «Ey Rabbimiz, bizden bu hayırlı işi kabul et. Hakikaten sen duamızı kabul edici ve niyetimizi bilicisin.»

Ey Rabbimiz!.. Bizi sana teslim ve ihlas sahibi olmakta sabit kıl. Neslimizden bir cemaatı da, sana boyun eğen bir ümmet yap. Bize ibadet yollarımızı ve hece vazifelerimizi göster. Kusurlarımızı affedip tev-bentizi kabul "buyur. Muhakkak ki sen tevbeleri kabul edensin. Mü'minlere merhamet edensin.» (-"}

(252)   Bakara Sûresi, âyet:  127-128

— 198 —

Haccın ifası için putların kırıldığı yer olan Kâ'-be-i Muazzama'mn seçilmesi, noksan aramaya çalışan imansızların Kâ'be'ye karşı dil uzatmalarını önlemek ve sözlerini çürütmek hikmetine dayanır.

Hedef ve maksadı bilinmeyen büyük bir iş, cahiller nazarında basit bir şey sayılır. İyiliğin ve hayatta kuvvetli olmanın esaslarını ihtiva eden hacc farizası da, çokları nazarında birtakım basit hareketlerden ibaret, robot gibi yapılan bir ibadettir.

Bunların arasında en iyileri de, hac farizasıyla sadece sevap ve mükâfatlar kazanacaklarını ümicl edenlerdir. Bunlar da haccın manevî, ruhî ve içtimaî faydalarını asla düşünmezler. Kur'ân-ı Kerîm, haccın faydalı olduğunu şöyle dile getiriyor:

«Böylece kendilerine ait menfaatleri gözleriyle görsünler Ve Allah'ın ismini zikretsinler.» (:w)

Allah'ım... Sen bize dinimizi öğret. İlmimizi dünya ve ahirette bizler için faydalı kıl. Hepimizi kelamı dinleyen ve iyisine uyanlardan eyle...

«İşte Allah'ın hidayete kavuşturduğu bunlardır. İşte bunlar gerçek akıl sahipleridir.» (*54)

(253)    Hacc Sûresi, âyet: 28

(254)    Zümer Sûresi, âyet: 18

— 199 —

XXIII — HAYAT FIŞKIRAN KALPLER

«Hiç inkâr sebebiyle ölü iken, imana kavuşvure* rak dirilttiğimiz, hidayet nuru verdiğimiz ve bu sebep-le insanlar arasında emin olarak yürüyen kişi, küfrün karanlıkları içinde yaşayan ve ondan bir türlü çı-kr m'yan kimseye benzer mi?» V")

Şüphesiz ki Kur'ân-ı Kerîm —ölülere benzeyen imansızları imana kavuşturduğu için— bir hayattır. —Cehalet zulmetinde kıvrananları, ilim ve irfana kavuşturduğu için— Bir nurdur.

Manevî yönden kalpler iki kısma ayrılır: Diri kalpler... ölü kalpler. Ölü kalpler yok mesabesindedir.   Var olan; diri kalplerdir:

(255)   En"am Sûresi, âyet: 122. — 201

«Muhakkak ki bu Kur'ân-ı Kerim'de uyanık kalb-li olena, bütün dikkatiyle kulak verene bir ibret, bir nasihat vardır.» ("")

Ancak diri kalpler sözün iyi veya kötü olduğunu, âyetlerin uzak ve yakın manâlarını anlayabilir. Gözle görülen işaret ve alâmetlerin maksadını idrak edebilir. Yine ancak bu kalpler, zararlı şeyleri faydalı şeylerden ayırd edebilir.         ,

Uyanık kalpler, bütün bunları inceliğiyle hisseti e;. Yürüyeceği yolu ve varacağı gayeyi tayin eder. Bütün söz ve amellerini bu yola harcar. Beden ve azalarını asıl maksadına uygun olarak kullanır. Gayeye dcjru yürürken nasıl belalarla karşılaşırsa karşılaşsın. Ne gibi zorluklar görürse görsün yolundan geri kalmaz, çizdiği ve arzu ettiği noktaya ulaşır.

Bir şair, şöyle der:

«Akıllar ve kalpler büyük olunca, Vücutlar bunların isteklerini yerine    getirirken yorulur.»

(256)   Kaf Sûresi, âyet: 37

202 —

Kur'ân-ı Kerîm.i ilâhî bir kelam olması dolayısiy-le basiretli kalplere, temiz vicdanlara son derece tesirlidir.

Sihir edici fesahatiyle, insanları aciz düşüren be-lagatiyle, tadına doyulmaz üslubu ile, eşsiz mantığı ile, çok acayip bir terkibiyle, irşadının doğruluğu i!e verdiği haberlerin sahih olması ile apayrı bir kelâmdır. Başka sözlere asla benzemez.

Bu gibi hususiyetleri içine alan Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın «ölü kalb!er»e üfürdüğü bir ruhudur. Allah, Kur'ân-ı Kerîm vasıtasiyle kalplere; çalışan, meyve veren bir hayat bahşeder, canlılık verir. Kur'ân-ı Kerîm, bütün bu vasıflariyle kuvvetli, sönmez bir nurdur. Kalplere hayat ve ruh verdikten sonra yürüyecekleri yolu da aydınlatır.

«Bunun gibi sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bitmiyordun. Fakat biz o kitabı bir nur kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidayete erdiririz. Elbette ki sen doğru yola sevk ediyorsun. O doğru yol bütün göklerde ve yerde olanların sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler Allah'a döndürülecektir.» ('")

(257)    Şura Sûresi, âyet: 52-53.

— 203 —

İşte böylece Kur'ân-ı Kerîm, İslâm ümmetinin önderleri olan Muhacir ve Ensar'a ve bunlara tabi olanlara her hususta yeni bir canlılık, yeni bir hayat bahsetmiştir. Her şeyi aydınlatan yeni bir nur vermiştir.

Kur'ân-ı Kerîm, Sahabe-i Kiram'ı ve onlara tabi olanları ölü iken diriltmiş parça parça iken biraraya toplamış, fakir iken zenginleştirmiş ve dünyanın önderleri yapmıştır. Asırlarca Müslümanlar, bütün insanlığı adalet'e, hayr'a, sâadet'e ve selâmet'e sevket-mişlerdir. Basiretli kalplere birer canlı misal olmuşlardır.

»

Bütün bu mefhumları düşündüm. İçim bu fikirlerle dolup taştı. O günde Harem-i Şerîf'te bulunuyordum. Temeli sağlam, binası çok yüksek, şerefi daimî, nuru parlayan Kâ'be-i Muazzama önünde idim. Bütün yıl boyunca Kabe'yi Şerifin ve Harem-i Şerifin Rabbine iman eden, kalpleri ilâhî aşkla dolu milyonlarca insan bu Kâ'be'yi tavaf ederler. Hergün için Rablerinin davetini kabul ederler. Hacc yolunda mallarını, vakitlerini ve ellerinden gelen herşeyi harcarlar.

Orada bulunan binlerce insanın sevdiği dualarla dua etmelerini işitince dönüp onların yüzüne bakıyor-

— 204 —

dum. Kur'ân-ı Kerîm'in kalplerine ne derece canlılık ve hayat bahşettiğini anlamaya çalışıyordum. Orada toplanan milyonlarca insanın ne derece mukaddesatına bağlı olduklarını ve İslâm'ın, iman edenlere getirdiği ferdî, ailevî, içtimaî ve cihanşümul nizamına ne ölçüde önem verdiklerini öğrenmek istiyordum.

Kendi kendime şöyle sordum: Eğer dünyanın her tarafından akın eden bu müslümanlar Kur'ân-ı Kerîm'in kendine tabi olanların kalbine bahşettiği manevî hayat ve basireti idrâk etmiş olsalardı, bugünkü zillet ve acizlik durumuna düşer miydik?...

El betteki hayır!.. Artık uzun uzadıya bu fikirlere dalmadım. Yüce Rabbime yöneldim. Huzur-u kalp ile Kâ'be-i Muazzama'nın perdesinin gölgesi altında şöyle yalvardır:

«Ey Allah'ım!.. Sen bu kalpleri kitabınla ihya et, onlara ruh ver!...»

(Vallahü Ekber. Ve lillahil hamd.)

— 205 —

XXIV — HİRA VAHYİNDEN BİR NEBZE

«Yaratan Rabbinin adiyle oku!.. İnsanı O bir kan pıhtısından yarattı. Oku!.. Senin Rabbin, nihayetsiz ikram sahibidir. O, kalem ile öğretti. İnsana bilmediği şeyleri O öğretti.» (**•)

Allah, bu insanlığı kemale erdirmek, hidayete kavuşturmak istediği zaman insanlardan mükemmel bir insan olan Uz. Muhammed (S.A.V.)'i en büyük vazife olan Peygamberlik için hazırladı.

Allah, o eşsiz insana inzivaya çekilmeyi sevdirdi. İnsanlardan kaçıp insanların Rabbine ibadete gidiyordu. Göklerin ve yerin mülküne bakıyordu. Allah'ın yarttığı her şeyi düşünüyordu.

Bu halde iken Allah'ın kendisine peygamberlik vereceği an da artık gelmişti. Ve ona şöyle vahyetti:

(258)   Alak Sûresi, âyet: 1-5.

— 207 —

«Yaratan Rabbinin adiyle oku.»

Sanki bu âyet-i celîle Hz. Muhammed (S.A.V.)'e verilen peygamberliğin maksadını gösteren bir işaret, bir alâmet idi. Bu âyet-i celîle insanlık tarihinde cshalet ve iptidailikten ilme ve kemâle geçmeyi ilân eden bir nida-i ilâhî idi.

Mekke-i Mükerreme'nin kuzeyinde bulunan Hira dağındaki o mübarek mağarada Allah (c.c), peygamberlerinin en büyüğü olan Hz. Muhammed (S.A.V.)'e —kıyamete kadar baki, hem insanlara, hem cinlere dünya ve ahireti tanzim eden— peygamberliği vermişti.

Evet... Hz. Muhammed (S.A.V.)'e Hira dağında vahyedilmek suretiyle başlayan peygamberliğinin bir çok hususiyetlerinden üç mühim hususiyeti şudur.

Hz. Muhammed (S.A.V.)'in peygamberliği:

1  — Cihanşümuldur, evrenseldir.

2  — Kıyamete kadar bakîdir.

«

3  — Hem dünya, hem ahireti tanzim   etmekte* dir.

— 208 —

1 — Hz. Muhammed'in peygamberliği umumî ve cihanşümuldur. Nitekim şu âyet-i celîleler bu hususiyeti ilâhî bir lisanla beyan buyurmaktadır:

«Bütün âlemlere, uyarıcı olsun diye kulu Mu-hammed'e hakkı bâtıldan ayıran Kur'ân-ı Kerim'i indiren Allah'ın şanı ne yücedir.» ( ")

«Biz seni bütün insanlığa rahmet olarak gönderdik.» (*")

«De ki: Ey insanlar!.. Şüphesiz ki ben hepinize gönderilen Allanın Resulüyüm. Göklerin ve yerin mülkiyeti yalnız O'na aittir. O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur. Hem diriltir, hem öldürür. O'nun için hem Allah'a, hem de bütün kelâmına iman eden o ümmî peygambere, Resulüne îman edin ve O Resule tabi olun ki hidayete eresiniz.» ("'}

Birtakım insanlar: «Hz. Muhammed'in peygamberliği nasıl bütün insanlığa olabilir? Halbuki insan* ların memleketleri, adetleri, dilleri değişiktir. Muhtelif insanlara bir peygamber gönderildi demek, hayal-

(259)    Furkan Sûresi, ayet: 1

(260)    Sebe Suresi, âyet: 28

(261)  A'raf Sûresi, âyet 158

Risaleler 5

— 209 —

F.: 14

lere dalmak ve vehme kapılmaktan başka bir şey değildir» derler.

Hakikat ise «Vallahi bu gerçektir.» der. Nitekim asrın medeniyet icapları da insanî birliği gerektirir. Meselâ: Bütün i cad ve keşiflerin neticesi; ulaşım yol* larının süratle açılması, yeryüzünün her tarafının kolaylıkla gezilmesi, insan menfaatlerinin birbiriyle sıkı alâka içinde olması, Radyo, Basın, Posta gibi ortak kültürü gerçekleştirecek .vasıtaların yayılması, insanî birliği tesis etmeye doğru atılan bir adımdır. Bütün beşeriyeti bu gayeye kavuşmak için yetiştiren bir vasıtadır.

Böylelikle Kur'ân-ı Kerîm'in istediği insanî birliğin gerçekleşmesine çalışılmaktadır. Bir zaman gelecek ki bunu da isteyeceklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«İlerde biz onlara hem ufuklarda, hem de bizzat kendilerinde mevcut olan âyetlerimizi göstereceğiz. Böylelikle peygamberin söylediğinin gerçek olduğu gözlerinin önüne serilecektir.» (-'-)

2 — Hz. Muhammed (S.A.V.)'in   peygamberliği-

(262)   Fussilet Sûresi, âyet: 53.

— 210 —

nin ikinci bir hususiyeti de kıyamete kadar baki oluşudur:

İslâm, dinlerin sonuncusudur, kıyamete kadar bakîdir. İslâm'dan sonra kıyamete kadar herhangi bir din gelmeyecektir.

«Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir, fakat o Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.» (")

İslâm dininin kıyamete kadar baki olması ve o'n-dan başka bir dinin gelmemesi çok tabiidir. Zira bu, insanlığın kemâle ermesinin, insanlığın elinde düşünce ve tatbik etme vesilelerinin bulunmasının, yerde, gökte ve bu ikisinde bulunan şeylerin insanın hizmetine boyun eğmesinin neticesidir.

Bir kısım insanlar islâm'ın kıyamete kadar baki oluşunu hayretle karşılarlar ve şöyle derler:

«Bir din bütün asırları nasıl idare edebilir? Halbuki ilimler gelişmekte, akıllar ve zihinler ilerlemekte, medeniyet yayıldıkça ihtiyaçlar artmakta, bir .günümüz diğerine uymamaktadır»

İslâm bunlara şöyle cevap verir:.

(263   Ahzab Sûresi, âyet: 40.

— 211  —

«İnsanların Rabbi olan Allah, onların durumunu ve zamanlarının icabını beşerden daha iyi bildiği için. insanlara geniş ve elastiki hükümler İhtiva eden Şeriatı göndermiştir. Bu Şeriat'e uyuldukça halledilme* yecek mesele kalmaz. Zor diye bir şey görülmez. Zira bu Şeriat'in hükümleri günler değiştikçe, nesiller birbirini takip ettikçe yenilenir. (Esmanın teğayyürü ile ahkâm tağayyür eder: Bk. Mecelle.).»

Ortaya çıkan meseleler kadar hükümler meydana çıkar. Akıl, her yönden araştırma ve inceleme için geniş sahalar bulur. Dinden hüküm çıkarmak isteyen, doğruyu bulursa «iki ecir» alır. Hata ederse «bir ecir* alır.

Nitekim tarihimiz de İslâm dininin her yere ve her zamana uygun olduğunu, meydana gelecek her meseleye çare bulacak bir kudrette olduğunu isbat-lamıştır.

İslâm Devleti, doğudan batıya kadar uzanmış, gurup gurup insanlar İslâm'a akın etmiş, islâm hükmü altında, huzur ve saadet İçinde yaşamışlardır.

Herkes gölgesinde yaşadığı islâm dininde hayr'ı, iyiliği görmüş, doğru yola gitmiştir. Hiçbir zaman islâm, hükmü altında yaşayanlara dar gelmemiştir...

— 212 —

«Dinî hususlarda sizin için bir güçlük emretmedi. Nitekim babanız İbrahim'in dini de böyle idi.» (-"*)¦

3 — Hz. Muhammed (S.A.V.)'in peygamberliğinin üçüncü hususiyeti, O'na gelen dinin hem dünya hem de ahireti tanzim etmesidir.

İslâm Nizamı, hem din hem devlettir. Hem mânâ hem maddedir. Hem hareket, hem ilimdir. Hem Şeriat hem Kanun'dur. Fert için, aile için, millet için, devlet için ve bütün âlem için faydalı, mükemmel bir nizamdır.

«Sana herşeyi beyan eden, bir hidayet ve rahmet olan, müslümanlara da bir müjde olan bu kitabı pey* derpek (bölüm bölüm) indirdik.» ( ")

Birinci Halife Hz. Ebûbekir (r.a.) şöyle buyurur:

«Eğer banden bir devenin ipi kaybolsa, ben omm hükmünü Allah'ın kitabında bulurdurn.»

Bir kısım materyalistler söyle derler: «Bir kitap insanların hem dünya hem de ahiretini tanzim edebi-bilir mi?»

İman nuruyla hidayete erenler   derler ki: «Kur'-

(264)   Hacc Sûresi, âyet: 78

— 213 —

ân-ı Kerîm önünüze umumî    kaideler   koyuyor. Yol gösteriyor.» «Yolda    yürüyen maksadına    kavuşur.»

Allah'ın nuruyla hidayete kavuşan sapmaz.

Bir zât şöyle buyurur: Allah'ın kitabında bir âyet var ki insanlar ona sarılsalar onlara yeter. O Âyet-i Kerîme şudur:

«Şüphesiz ki Allah size adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrediyor.. Fuhşu, fenalıkları ve insanlara zulümde bulunmayı yasaklıyor.» (-")

İslâm dininin dünya ve ahireti tanzim edemiye-ceğini iddia edenlerin «Asr» Sûresini okumaları haksız olduklarına ikna olmaları için kâfidir. Böylece Kur'ân'da dünya ve ahiret saadetinin mevcut olduğu-

0

nu öğreneceklerdir.

«Asra and olsun ki, hiç şüphesiz insanlar hüsrandadır. Ancak iman edenlerle salih amel işleyenler, bir de birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı öğütleyenler bunun dışındadır.» ("'*)

«Şimdi size Allah'tan Hir nur ve. apaçık bir kitap

(265)    Nalıl Sûresi, âyet 89.

(266)    Nahl  Sûresi, âyet: 90

(267)  Asr Sûresi, âyet: 1-3

214 —

gaMi. Allah, emrine uyanları bu kitap vasıtasiyle selâmet yoluna kavuşturur. Onları —izniyle— cehalet zulmetinden nur'a çıkarır. Doğru yoluna   sevkeder.»

işte Hz. Muhammed (S.A.V.}'in peygamberliği ve diğer peygamberlerden onu ayıran hususiyetleri budur. Hz. Muhammed (S.A.V.)'e indirilen dinin meziyetleri ne kendisinden önce gelen dinlerde ne de kendisinden sonra meydana çıkan fikir cereyanlarında mevcuttur. Kim ki İslâm dinine sarılırsa büyük bir kazanç elde eder. İslâm dinini kendine önder eden Cennet'e ulaşır.

Ey Hira Mağarası!.. Ey İlâhî Vahyin damlalarından ilk damlanın düştüğü yer... Sana Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi olsun... Sevenlerin en güzel aşkı, mü'minlerin en güzel selâmları sana olsun...

(268)    Maide Sûresi, âyet: 15-16

— 215 —

XXV — SONSÖZ

«O'nun sonu misk gibidir. Artık hayırda yarışanlar, buna kavuşmak için yarışsınlar.» (•*'*)

Şu dua Hz. Ebûbekir (r.a.)'in dualarındandır:

«Allah'ım!.. Amellerimizin en sonunu hayırlı eyle. Sana kavuştuğumuz günü en hayırlı günümüz eyle. Allah'ım... Sen bizi zor duruma düşürme... Bizi ansızın alma. Bizi gafillerden eyleme.»

Bir Hadîs-i Şerifte şöyle varid olmuştur:

«Ey insanlar!.. Sizin had ve hududunuz vardır. Onlara çekilin. Sonunuz vardır. Sonunuzu düşünün. Mü'min iki korku arasındadır. Allah'ın ne yapacağını bilmediği geçmişi ile Allah'ın ne hüküm vereceğini bilmediği gelecekteki eceli arasındadır. Kul hayatın*

(269)   Mutaffifin Sûresi, âyet: 26

217 —

dan bir kısmını kendisi için ayırsın. Dünyasından bir kısmını da ahireti için ayırsın. İhtiyarlamadan önce gençliğinin kadrini kıymetini bilsin. Ölmeden önce hayatını manen değerlendirsin.»

Bugün... 24 Zilhicce 1365... Bu ayda artık bir daha Cuma günü yoktur. Gelecek Cuma gününüz yeni bir yılın ilk cumasıdır. Önümüzdeki cuma günü hayat defterinin beyaz bir sahifesi açılacaktır. 0 sahifeye ne yazılacağını ancak Allah bilir.

Mü'min, hayatının çeşitli merhalelerinde kendini hesaba çekmesi gerekir. Günahlarından sıyrılmalı, Rabbinden af dilemeli, yaptığı işleri teftiş etmeli. Eğer hayır işlemişse daha da artırmaya çalışır, hayır istememişse ondan vazgeçip tevbe eder. Çünkü iyi-lik, kötülüğü siler, alır götürür:

«Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir. Bu, iyi düşünenlere bir nasihattir.» (-")

Şaşılır bu insanoğluna.. Nereye dönse Allah'ın kudretini gösteren bediî eserleri bulur. Rabbinin rahmet hazinelerini görür. Her an için Cenâb-ı Hakk'in nimetlerinin onu her taraftan kuşattığını, onun lütuf

(270)   Hud Sûresi, âyet: 114

— 218 —

ve ihsanı "cinde yaşadığını idrâk eder. Kendinin çok aciz, zayıf ve pek muhtaç olduğunu, Cenâb-ı Hakk'in kuvvet, kudret sahibi ve pek zengin olduğunu kesinlikle bilir:

«Ey insanlar!.. Siz Allah'a pek muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye (ve size) muhtaç değildir... Çok övülmeye lâyıktır. Dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni mahluklar getirir. Bunu yapmak Allah'a zor değildir.» (")

Yine bu insan, kuvvet ve kudret sahibi, hiçbir şeye muhtaç, olmayan Rabbinin kendisine ancak hayır, saadet getiren şeyleri emrettiğini ve sadece kendisine zarar veren, kötü duruma düşüren şeyleri yasakladığını pekâlâ biliyor:

«Rahmetin herşeyi kuşatmıştır. Fakat ahirette onu, sadece Allah'tan hakkıyle korkanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize iman edenlere has kılacağım.»

«Onlar yanlarındaki Tevrat ve İncil'de ismi yazılı buldukları Ümmi Peygamber olan Resûlullah'a tabi' olurlar. O Resul isa kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülükten alıkoyuyor. Temiz rızıkları onlara he-

(271)   Fâtır Sûresi, âyet: 15-17

— 219 —

lâl kılıyor. Murdar şeyleri de haram kılıyor. Üzerlerinden ağırlığı kaldırıyor. Onlara vurulan kelepçeleri kırıyor. Ona iman eden, hürmet eden, yardım eden ve O'na indirilen nura tabi' olanlar, ebedî kurtuluşa ereceklerdir.» (•'"-')

Yine Allah Teâlâ'nın kullarına olan rahmeti ve lütfunun icabı olarak kullarının isteklerini kabul buyurduğunu, tevbelerini kabul ^ettiğini, günahlarını affettiğini, yapılan tevbeyi iyi amel sayıp karşılığında bol mükâfatlar verdiğini kul pekâlâ biliyor.

«Onlar bir günah işlediklerinde veya nefislerine zulmettiklerinde Allah'ı zikreder, günahlarının affını dilerler. «Allah'tan başka günahları kim affedebilir ki» Bile bile yaptıkları günahta ısrar etmezler. İşte bunların mükâfatı, Rableri tarafından affedilmeleri ve altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları Cennetlerdir. Amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir.» (")

Bütün bunları bilmekle beraber nefis kula hakim olur. Şeytan ona Rabbini zikretmeyi unutturur. Böylece kul, Allah'a itaatta ihmalkâr davranır. Neh-yedilen şeyleri yapmaya yönelir. Fenalıklardan   vaz-

(272)    A'raf Sûresi, âyet: 156-157

(273)    Âl-i İmran Sûresi, âyet: 135-136

— 220 —

geçip tevbe etmeyi ihmal eder. Fırsatı elden kaçırır. Hesap günü gelmeden önce kendini hesaba çekmez.

İşte Aziz Kardeşim!..

İnşaallah geçirdiğimiz bu yılın sonu ve istikbâl ettiğimiz yeni yılın evveli hayırlı ve mübarek olur. Sen bu haftayı yaptıklarını gözden geçirme, nefsini hesaba çekme, günahlardan tevbe etme, hatalardan uzak olma, ciddiyetle çalışmaya girişme haftası kabul et.

Resûlullah (S.A.V.)'in şu sözünü dinle: «Helâl da bellidir. Haram da bellidir.» (")

«Nefsine sor, Namaza karşı tutumu nedir? Zekâta karşı ne yapıyor? İnsanların hakkını koruma yönünden ne ile meşgul oluyor? Doğruluğa, vefakârlığa, güzel ahlâklı olmaya, iyi işler yapmaya ne derece bağlı kalıyor? Hatırına Yüce Mevlâ geldiğinde 'neler hissediyor? Maddî ve manevî kazançları, haram ve murdar şeyler mi yoksa Allah'ın helâl kıldığı, iyi ve temiz şeyler mi?

Sen bugün kendini tedavi etmek için, yarınından

,(274)   Buharı. Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn Mâce, Darimi, imam Ahmed b. Hanbel.

— 221 —

daha güçlü, daha iyi bir durumdasın. Zira yarın   ne olacağını bilemezsin.

«Şüphesiz ki Allah takva sahipleri ve iyilik edenlerle beraberdir.» (-")

Kendini dikkatle hesaba çektiğin, sadık bir tevbe ile tevbe ettiğin yılın sonu ne güzeldir...

«Artık hayırda yarışanlar, buna kavuşmak için yarışsınlar.» ('**)                  ±

Yeni hicri yılınız mübarek olsun...

(Vallahü Ekber. Ve  Lillahil Hamd).

(275)    Nahl Sûresi, âyet: 128

(276)    Mutaffifîn Sûresi, âyet: 76.

— BEŞİNCİ KİTABIN SONU

— 222 —

LÜGATÇE

âbid

an

ahid

ahvâl

ailevi

akide

aklî zaafiyet

ALLÂM   ¦

âlem

Âvâl

Azim

azim

aziz

bahş  etmek

bahtiyar

baki

basiret

bedii

batıl

belagat

bî haber

— A —

İbadet eden

Beceriksizlik, güç yetmeme

And, kendi kendine söz verme; söz

Haller, durumlar

Aile ile ilgili şeyler

inanç

Akü  zayıflığı

(Allah'ın isimlerinden) Herşeyi bilen

Evren, kâinat

Sersem - alık

(Allah'ın isimlerinden) Büyük, ulu

Bir işteki engelleri yenme karan

Değerli

_ B —

Bağış etmek, karşılıksız vermek

mutlu

ölmeyen, sonsuz

ileriyi  görebilmek

güzel, beğenilen

hak olmayan, asılsız

bir şeyi  ustaca anlatmak

habersiz, bilgisiz

— 223 —

CELİL                   :      (Allah'ın isimlerinden ) yüce

cemiyet                  :      toplum

cihan şümul         :      bütün dünyayı ilgilendiren

cûz'î                       :      bir miktar

—• O —

dalâlet                   :      sapıklık

DEYYAN              :      {Allah'ın isimlerinden)

ebedi                            sonsuz

ezeli                       :      başlangıç noktası olmayan

— F —

farz-ı ayn             :      herkesin yapmakla yükümlü olduğu şey

fâsık                      :      bozguncu

fazl                        '      fazilet, üstünlük

ferdî                      s      tek başına yapılan, bireysel

fesahat                   :      güzel ve açık bonuşma

feyz-i  ilahî     .       :      Allah tarafından verilen ilham

fısk -u fücur         :      bozgunculuk ve kötü işler

fıtri                       '¦      yaratılışı gereği

fücur                     :      kötü işler

—  G —

gaflet                     :      dalgınlık, dikkatsizlik

garp                       :      batı

Kasıp                     :      hakkı olmadığı halde bir şeye sahip

çıkmak gayri meşru          :      kanunsuz, islâm kurallarına uymayan

—  H —

hail                       :     kendisinde bulunan

— 224 —

hayır hitap huşu'

ıstılah

iyilik, yapılan iyi şeyler

kişiye veya topluluğa söz söyleme

son derece saygıyla hareket etme,

— I —

terim

içtimai     :     toplumsal

ihlaa temiz niyet, samimi duygu

ihsan                    •   :      karşılık beklemeden iyilik yapma

ihtilal!    :      çelişki, anlaşmaktık

ihtilâl     : .   devrim

ihtiram     :     hürmet etme

ihtiva etmek      :      içine almak

iktisadi    :     ekonomik

ilhad dinden çıkma, dinsizlik

iptidailik  :     ilkellik

irfan :     görgü, bilgi

irtikâp     :     uygun olmayan bir işi yapmak

İslah düzeltmek, kütüğü iyileştirmek

istibdad    diktatörlük, faşizm

istikamet               :    doğruluk, doğru yol

ittifak                    : anlaşma

izhar etmek          :  belirtmek

 

KAIHIAB     (Allah'ın isimlerinden)

KEBÎR                   :    (Allah'ın isimlerinden)

KEMÂL                 : (Allah'ın isimlerinden)

kemal                    :   olgunluk

lâkap                   :    soyadı, isim takmak

Risaleler 5 — 225 —                         f

F.: 15

lâtif Bbaa lütuf

inağını

mahiyet

matvi

mazlum

mefhum

MELİK

menfi

mesabe

meşin*

minber muamelat

murakabe

murdar

mücrim

müeyyide

mülskl

mükerreaı

mümtas

münezxelı

müsavi

müsbet

müsebbib

müşavere

mütcvazl

:     sevimli, güzel

:      elbise

:     alacaklı olmadığı halde verilen şey

— M —

kendini beğenen nitelik katlanmış

haksızlık edilen kişi anlaşılan

(Allah'ın isimlerinden) olumsuz                       ..

seviye, derece

kanuna aykırı olmayan, islâm prensiplerine uygun

camilerde hatibin konuşma yaptığı yüksek yer

işlemler, yaşantıyla ilgili şeyler karşı çıkan

iyi niyetli .samimi düşünen kişi kontrol etme pis

günah işleyen, fenalık yapan Yaptırım

iyi şeyleri bozup kötü yapan kendisine saygı gösterilen, ikram edilen seçkin

kötü şeylerden uzak eşit

olumlu sebep olan birbirine danışmak alçak gönüllü

— 226 —

      — N —

nazari      :      düşünce ve fikir olarak

nefsi zillet      :      kişisel düşüklük

nammıe      :       örnek

nkla-i ilahi      :      Allahdan gelen ses

Pinhan

gizli

      — R —

rabbani     :      Allah tarafından verilen

RAHİM :      (Allah'ın isimlerinden)

RAHMAN      :      (Allah'ın isimlerinden)

rabıta      :      bağlılık

riyakâr     •      içi dışına uymayan

      — S —

sahih :      doğru

said  :     mutlu

salfl»      :      dürüst, sağlam

sathi basit

sınai teknik

sulh                       : barış

süfli                       : adice, alçakça

sürür                     :  neşe, sevinç

şark                       : doğu

şehevani   arzu       : helal veya haram olduğuı

      gönlün arzuladığı şeyler

      — T —

tabii                       : normal, doğal

tahaküm                :     zorla idaresi altına almak

— 227

tahkir                   î      hor görmek, küçük görmek

takdir                   î      değerini bilmek

takva                    :     "Allahdan hem korkarak hem de O'nu se-

verek kulluk görevini iyi şekilde yapmak

tamah                   !      bir şeyi lüzumundan    fazla    arzulamak,

cimrilik

tasarruf hakkı       :      bir şeyde istediğini yapma hakkı

ta'zîm                   î      saygı, hürmet

telâkki etmek        :      öyle kabul etmek, öyle saymak

tenakus                :      çelişki

terkib                   :      takmak, tertiplemek

tesir                       :       etki «i.

tuğyan                  î     isyan etmek, haksız olduğu   halde kargı

çıkmak

—  U —

nhrevl                   î      ahiretle ilgili şeyler

ulvî                        ¦      yüce

umumi                  :      genel

uzuv                     s      vücudun herhangi bir parçası

—  V —

VAHİD                 :      (Allah'ın isimlerinden)

vesile                    '      sebep, vasıta

vesvese                '        bir işte kötü düşünerek şüpheye düşmek

yakın                    !      bizzat görerek veya öğrenerek bilmek

—  Z —

zaaf                      •     kişinin dayanması gereken yerde güçsüz

lük göstermesi

zaaGyet                  :  • güçsüzlük

zâlim                    :      haksız

zan                       :     Kanı

zillet                     •     düşüklük,  küçüklük halleri

— 228 —

MEHMED AKİF KÜLLİYATI

MİLLİ şairimizin hayatı boyunca kaleme aldığı bütün eserleri biraraya toplayarak gün ışığına çıkaran bu eser adeta bir Mehmed Akif Ansiklopedisidir. 10 ciltten oluşan külliyatın ilk dört cildi Safahat ve açıklamasını içeriyor. Şiirin orjinali, altında lügatçesi ve karşı sayfadaki geniş açıklamasıyla Safahat günümüz türkçesiyle daha rahat anlaşılır bir hale getirildi. Beşinci ciltte istiklâl Şairimizin tüm makalelerini, altı-yedi ve sekizinci ciltte tercüme eserlerini, dokuzuncu ciltte vaaz, mektup ve ayet tefsirlerini, onuncu ciltte ise Mehmed Akif'in hayatı, şahsiyeti ve idealini bulacaksınız. Eseri, değerli ilim adamımız ismail Hakkı Şengüler dört yıl sûren titiz çalışmaları sonucu kaleme almış, sayın M. Ertuğrul Düzdağ ise son tashih ve düzeltmelerini yaparak gözden geçirmiştir.

İSTİKLÂL SAİRİMİZİN BÜTÜN ESERLERİNİ AÇIKLAMALARIYLA BİRARAYA TOPLAYAN TEK KAYNAK ESER...

10 cilt, 5000 sayfa, 1. hamur şamua kağıt, kuşe selefon kaplı lüks cilt.

SARAYDAKİ CASUS

GİZLİ BELGELERLE II. ABDULHAMİT DEVRİ VE İNGİLİZ AJANI YAHUDİ VAMBERY.

Değerli bilim adamı Prof.Dr. Mim Kemal ÖKE

tarafından kaleme alınan BU KİTAPTA

Yıldız Sarayı'na rahatça girip çıkabilen ve bu sayede İngilizlere sürekli raporlar gönderen, Yahudilerin Filistin'e yerleşme çabalarının Abdülhamid tarafından kabul edilmesi için mücadele eden, İstanbul'da Reşit Efendi takma adıyla   müslüman çocuklarına ve şehzadelere özel dersler veren: Bilim adamı,   sahte derviş,   seyyah, casus gibi pek çok niteliği kimliğinde taşıyan Prof. Arminius Vambery'nin 82 yıllık yaşamına sığdırdığı akıllara durgunluk veren serüvenleri, Osmanlı Devletinin son döneminin bilinmeyen yanlarıyla birlikte şimdiye kadar yayınlanmamış İngiliz, İsrail ve Türk arşivlerindeki gizli belgelerle gözler önüne seriliyor

320 sayfa - 2. Hamur Kağıt ¦ Lüks karton kapak.

KUR ANI KERİM ve TÜRKÇE MEALİ

Bu meal ev halkının tümüne hitabedebilen anlaşılır bir dille kaleme alınarak beş kişilik ilmi bir heyet tarafından hazırlanmıştır. Parantezlerin, ayrı açıklamaların yer almadığı eser Diyanet İşleri Başkanlığınca tasdik edildi. HERKESİN ANLAYABİLECEĞİ SÂDE BİR MEAL... 640 sayfa - Lüks Şamua Kağıt - iki renk baskı - Süper Lüks Cilt.

SEYYİD KUTUB GÖZÜYLE AMERİKA

Şehid Prof. Seyyid Kutub tahsil için gittiği ABD'de yıllarca kaldı ve bu yıllar içerisinde Amerika'nın gerçek yüzünü gördü. Bu kitapta dışarıdan hür ve adil olarak görünen Amerika'nın gerçekte ruhsuz, acımasız ve zalim bir sistemden ibaret olduğunu Seyyid Kutub'un gözüyle, onun penceresinden izleyeceğiz.

ABD'nin MASKESİNİ BU KİTAPLA DÜŞÜRÜN..I

280 sayfa - 2. Hamur kağıt - Lüks Karton Kapak.

 

BU KİTAPTAKİ KONU •   CUMA SOHBETLERİ

ISBN 975-7449-02-4

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt5

www.kitapsevenler.com

Merhabalar

Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden

Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır

Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz

Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir

Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından

Kitapları Beyenipte  Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda

Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler

Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem

Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır

Yaşar Mutlu

Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim

ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü

bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill

alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde

satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması

ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.

T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı

Ankara

Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak

Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin

Tarayan

Süleyman Yüksel

www.suleymanyuksel.com

suleymanyuksel@suleymanyuksel.com

suleymanyuksel6@hotmail.com

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt5