Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt8 - Hasanelbennarisaleler
SALI SOHBETLER*
(GÜZÎDE SAHABELERİN ÖRNEK HAYATLARl)
HASAN EL-BENNA HAKKINDA
Asrımızda İslâm dâvasının öncüsü olduğu için Hasan el^Benna'ya «İmam» ve «Mürşid'ül-âm» unvanları verilmiştir. Başlattığı dâvayı yürütürken bir suikaste kurban gittiği için de «şehîd» deniliyor.
Hasan el-Benna, Hicrî 1324 - Milâdî 1906 yılında. Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarındaki Mahmudiye kasabasında dünyaya geldi. Babasının adı Ahmed, dedesinin adı Abdurrahman el-Benna'dır. Babası ilim sahibi ye büyük muhaddislerdendi.
Hasan el-Benna ilk ve orta tahsilini kendi kasabasında yaptıktan sonra yüksek tahsil için başkent Kahire'ye gitti ve Kahire Universitesi'nin Dârul-Ulûm Fakültesinden mezun oldu. Yüksek tahsilden sonra İsmailiye şehrinde lise öğretmenliği yapmaya başladı.
(1) Bu bilgiler Zerkalî'nin «El-A'lâm» adlı kitabıyla Saîd Ramazan'ın «el-Havatır» adlı eserinden derlenmiştir. (Mütercimler)
Küçük yaşta yeteri kadar din bilgisi almış, çok miktarda âyet ve hadîs ezberlemişti. Müslümanlığını severek yapıyordu. Yüksek tahsili sırasında kendini kitap okumağa vermişti. Yeteri kadar islâmî bilgisi bulunduğu için, daha çok islâm ideolojisi dışındaki kitapları okuyor ve islâm prensip! 'iyte mukayeseler yapıyordu. İslâm nizamı yanında bütün ideolojilerin sönük kaldığını gördükçe İslama daha çok sarılıyor ve onu, içine sindire sindire yaşıyordu.
Hasan el-Benna, islâm dininin sahabe devrindeki yaşanış şekline sonsuz hayranlık ^duyardı. İs-lâmın bugün de aynı şekilde yaşanmasını, müslü-manların o temiz ve berrak hayata tekrar kavuşmasını isterdi. O hayata dönüldüğü takdirde islâm* âleminin maddî ve manevî bütün problemlerinin çözüleceğine sonsuz inancı vardı. İslâmı iyi bilen herkesin bu inancı taşıyacağını söylerdi. Müslüman olup da bu inançtan mahrum yaşayan kimselerin islâm dinini iyi öğrenmemiş olduklarını, ve bu yüzden o inanca eremediklerini sık sık tekrarlardı. Bu yönleriyle onları mazur görmeye çalışarak: «İslâmı birbirimize öğretmeliyiz. Felâketler cehaletlerden doğar. Her şeyden önce mukaddes dinimizi iyi öğrenmeye, öğretmeye ve toplum olarak onu yaşamaya mecburuz» derdi.
İmam Hasan el-Benna, inandığı islâm dâvasını gerçek müslümanlara açmak ve aynı istikamette onları biraraya getirmek istiyordu. Bunun için de halka inmek ve işe henüz bozulmamış olan halk tabakasından başlamak gerekiyordu. İsmaü /e'de öğ-
retmenlik yaparken bu fikrini ilk defa, kültürlü ve dindar olan yakın arkadaşlarına açtı. Onları ikna etti. Fikir birliğine vardılar. Birlikte kahvelere gidiyorlar, kahvede vakit öldüren müslümanlara son derece hoşgörü içinde sokuluyorlar, onlarla tatlı tatlı cohbetler yapıyorlar ve günün birinde birkaçını alıp namaza götürmeye muvaffak oluyorlardı. Sonra onlar da, İslâmı ve müslümanların gerçek görevini daha iyi öğreniyor ve dâva kervanına katılıyorlardı.
Böylece adetleri çoğaldı. 1929 yılında, merkezi İsmailiye'de olmak üzere «İhvan-ı Müslimîn» (Müslüman Kardeşler) adlı malûm teşkilâtı kurdular. Hasan el-Benna 23 yaşındaydı. Teşkilâta başkan seçildi. Kendisine «Mürşid'ül-âm» ünvanl verildi. Artık şe-hir-şehir, köy-köy, kasaba-kasaba dolaşarak konferanslar veriyorlar, sohbetler yapıyorlar ve islâm dâvasının önemini müslümanlar arasında yaymaya çalışıyorlardı. Her gittikleri yerde teşkilâtın bir şubesi açıldı. Teşkilât her gün biraz dehe genişliyordu. Müslümanların kızlarını dinî terbiyeyle yetiştirmek ve kadınları da bu dâvaya katmak için İsmailiye'de bir de «Müslüman Anneler Enstitüsü» kuruldu.
Bu arada Hasan el-Benna'nın öğretmenlik görevi Kahire'ye nakledildi. Dolayısiyle, teşkilâtın genel merkezi de Kahire'ye getirildi. Müslüman Kardeşlerin son derece ihlâs ve samimiyetle başlattıkları bu dâva Kahire'de büyük bir sevgiyle karşılandı. Teşkilât çemberinin gün geçtikçe genişlemesi o gün için Mısır'ı sömürge gibi kullanan İngiltere'nin dikkatini çekmeye başlamıştı.
İhvan-ı Müslimîn Teşkilâtı İslâmın iyi öğrÖnHme-sine. toplum dertlerinin islâm prensipleriyle tedavi edilmesine çok önem veriyordu. Mısır'ın bir çok yerinde enstitüler, okullar, hastahaneler ve talim terbiye yerleri açtı. Kahire'de günlük «İhvan-ı Müslimîn» gazetesi çıkarılıyordu. Bu gazete Mürşid'ül-âm Hasan el-Benna'nın minberi sayılıyordu. Teşkilât gün geçtikçe genişledi ve Mısır'ın sınırlarını da aşarak bir çok arap ülkelerinde şubeler açıldı. İslâm âleminde en kuvvetli teşkilât haline geltli.
O tarihlerde Mısır krallıkla idare ediliyordu. Kral ve Mısır hükümeti bu teşkilâtın devamlı büyümesi karşısında endişe duymağa başladı. Müslümanların islâm prensiplerine bağlanarak birlik haline gelmesi, İngiltere, Fransa, Amerika gibi batılı ülkeleri daha çok düşündürüyordu. İslâm âlemi gerçek mânada Kur'an'a sarılıp tek kuvvet haline gelirse dünya stratejisi ters dönecekti. Özellikle İngiltere bu teşkilâtın dağıtılması için Mısır hükümetine baskı yapmağa başladı. Hükümet, teşkilâtın faaliyetlerini engelliyor ve kapatmak için bahaneler arıyordu. Kapatmak mümkün olmadı. Fakat, büyük lider Hasan el-Benna, 19-19 yılı Şubat ayında tertiplenen bir suikastla şehîd edildi. Şehîd olduğunda henüz 43 yaşını doldurmamıştı. Seyyid Kutup'lar, Muhammed Kutup'lar, Şeyh Fer-gali'ler, Abdulkadir Udeh'ler, Saîd Ramazanlar ve daha yüzlerce islâm mücahidi onun manevî medresesinde yetiştiler.
Bu yolda şehîd olan bütün mücahitlere Hak Te-âlâdan sonsuz rahmetler diler, hayatta olanlara ise muvaffakiyetler niyaz ederiz.
Hasan Karakaya H. ibrahim Kutlay
KONU
SALI SOHBETLER!
(GÜZİDE SAHABELERİN ÖRNEK HAYATLARI)
RESULULLAH HAKKINDA
*•*
«Ey inananlar! And olsun ki, sizin için Resûlullah en güzel örnektir.» (1)
Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Ehl-i Beytine, Ashâb'ına ve Kıyamet gününe kadar İslâm dâvasına hizmet edenlere de salât ve sefam olsun.
Değerli kardeşler! Sizleri, Allah katından gelen İslâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım; Allah'ın selâsnı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!
Bu sohbettere başlayışımızı hayırlı, uğurlu ve mübarek kılmasını, Allah'tan {c.c.) niyaz ederiz. Zaman zaman yapacağımız toplantılarda, sohbetlerimizden ve tecrübelerimizden faydalanacağınızı ummaktayım. Böylece; kardeşlik ruhunun kuvvetleneceğine, gönül ve duygular arasındaki yüce İslâm? bağların sağlam-laşacağma inanıyoruz. Bu durumda müslümanlar, Allah'ın (c.c.) seveceği ve razı olacağı amel ve taâtta
(1) (Ahzâb), 21. Risaleler 8
F. 2
18
birleşerek, tek bir güç hâline gelmiş olurlar. Allah'tan (c.c.) bu toplantıları mübarek kılmasını ve toplantıların ilmî — gönül yumuşaması gibi — faideler sağlamasını niyaz ederiz. Bu toplantılarda sizlere sunacağım bilgilerden habersiz olduğunuzu, ya da bunları bilmediğinizi söylemek yersiz olur. Konuşu -lanlar bilinen şeylerdir. Amacım; kurtulmamızı sağlayacak noktalarla bizleri aynı şuurda birleştirecek hususları hatırlatmaktır. Bu toplantıların bize ilmî faydalar sağlayacağı umulur. Bu sayede/aramızdaki bağları kuvvetlendirmesini, kendisine olan sevgimizi artırmasını Allah (c.c.)'dan niyaz ederiz. Rabbımız, toplantılarımızda, bize gerçeği bildirip O'na uymamızı; gerçek olmayan bâtılı öğretip ondan uzak durma: mızı nasip eylesin. Bize doğruyu ilham edip, attığımız her adımı isabetli kılsın.
Ey Allah'ım! Sana sığınır, Sen'den hidâyet diler ve mağfiretini isteriz. Sana tevbe eder, Sana inanır ve Sana tevekkül ederiz.
Ey Allah'ım! Bizi, göz açıp kapayıncaya kadar, hattâ bir an bile nefsimize uydurma.
Kardeşler! Geçen yıl yaptığım son konuşmalarımda Allah (c.c.)'ın Kitabı hakkında bazı fikirleri size aktarmıştım. — Daha önce dediğim gibi — bundaki gayemiz; Kur'ân'ı edebî yönden tefsir etmek, ya da mânâ ve maksada ıstılahı yön vermek değil; sadece Kur'ân'a göz atmak; ibret verici yönlerinden faydalanmak ve Allah'ın Kitabından birşeyler öğrenmemi-
19
zi sağlayacak yollan bulmaktı. Kur'ân incilerle dolup taşan bir deniz gibidir. Hangi yönden ele alırsanız sayısız hayırlar elde edersiniz. Aslında bizim anlatmak istediğimiz şeyler, Kur'ân'ı Kerîm'in ihtiva ettiği toplu ve icmâlî beyanların ötesine geçmemektedir.
Kardeşler! Bu maKsat ve gayeleri açıklığa kavuşturmada birbirimizle yardımlaşalım. Bu işin kolay olacağına inanıyorum. Kur'ân'ı Kerîm'den bilgi edinmek ve Kur'ân âyetlerini anlamak için, herbirimizin birer anahtar bulacağını umarım. Böylece, her fırsatta bu anahtarı; kendimizi aydınlatmak yolunda Kur'-ân'ın nurlarından ve nâdir güzelliklerinden istifâde etmek İçin kullanırız.
Kardeşler! Hedefimiz budur. Her birerlerinizin bu hedefe yöneldiğini ve Kur'ân'ın hikmetleri üzerine eğilip, düşündüğünü ve onunla amel etmekte olduğunu umarım.
«And olsun ki, Kur'ân'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?» (2)
Bu incelemelerimizin son inceleme olacağını iddia etmiyoruz. Çünkü Allah'ın Kitab'ına göz atanlar ve O'nunla amel etmek isteyenler; her zaman Kur'aân-ı Kerîm'in mânâlarının, bitmeyen ve son bulmayan deniz dalgaları gibi kabarık olduğunu görürler. O, Yüce Allah'ın kelâmıdır.
(2) (Kamer), 22.
20
Başka bir konuya geçmeden önce şunu ifade etmek isterim ki; Allahu Teâlâ'nin Kitabı olan Kur'an, her yerde ve her asırda tazeliğini muhafaza etmektedir. Ona her göz atışınızda yeni yeni mânâlar bulursunuz. Onu her incelemenizde ileriye dönük yepyeni şeyter keşfedersiniz.
Kardeşlerim! Her zaman ve her yerde Kur'an'la başbaşa olmanızı tavsiye ederim. Böyle yaptığınız takdirde Kur'aânın size her gün yeni şeyler vereceğini biliniz. ' *"-
Şu toplantılarımızda Hz. Peygamber (s.a.v)'in asr-ı saadetine bir göz atmak istiyoruz. Dolayısiyle İslâm tarihine göz atmış olacağız.
İslâm Tarihi birtakım hususiyetlere sahiptir. Ben bu hususiyetlerin hepsini anlatacak değilim. O devrenin ne tarihî yönünü araştıracağım; ne ferdî olaylar üzerinde duracağım; ne de tarihçilerin ihtilâf ettikleri hususları arzedeceğim.
Kardeşler! Aslında yapacağımız kısa sohbetleri-mizdeki .gayemiz; bu gibi meselelerin derinliklerine inmek değildir. O, sîret kitaplarını inceleyenlerin ve tarihçilerin işidir.
Bizim hedefimiz, ibret verici ve öğütleyici bâzı noktalar üzerinde durmak ve günlük hayatımızda muhtaç olduğumuz faydalı bilgileri öğrenmektir. Yaşama yollarının tıkandığı, şuur ve fikirlerin iflâs ettiği günümüzde buna önemle ihtiyaç vardır.
Kardeşler! Doğru yoldan sapmamak, Hz. Pey-
1
21
gamber (s.a.v.)'in sîretinde ve bu davetin tarihinde bulunan, gözle görünecek kadar açık bâzı amellerden çıkarılan, denenmiş öğütleri elde etmek için bizi aydınlatacak bir kandile şiddetle ihtiyacımız vardır. İnsanlığı kurtarmayı, hidâyeti ve irşadı hedef alan Hz. Muhammed (s.a.v)'in davetini ihtiva etmesi bakımından bu tarihî devirler, büyük önerçı taşımaktadır. Allah (c.c.) Kitab'ında bu konuyu şöyle zikretmiştir :
«Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için Resûlullah en güzel örnektir.» (3)
Kardeşler! Bir kimseye tereddüt etmeden tâbi olabilmek için, o kimsenin tanınıp bilinmesi, davranışlarının ve yaptığı işlerin açıklığa kavuşturulması gerekir. Peygamberlik sîretini bu şekilde özet olarak cğ-renmemizdeki gayemiz de budur. Atacağımız her adımı isabetli kılmasını, Allah (c.c.)'dan dileriz. O, Semî' sıfatıyla işiten ve kendisine yapılan duaları kabul edendir.
Kardeşler! Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'le de -vamlı olarak arkadaşlık yapan; O'nun hâl ve hareketlerine vakıf bulunan ve derslerinden etkilenen kimseler O'nun ashabı idi. Resûlullah (s.a.v)'ın ashabı, kendisinden çok etkilenmişlerdi. Onlar; Hz. Peygam-
f3) (Ahzâb), 21.
22
ber'in hayatını inceleyip, O'nun yaşayışından — mümkün olduğu kadar fazla — birşeyler öğrenmek için, bütün güçlerini sarfediyorlardı. Seferde olanlar geri döndüklerinde; arkadaşlarının Resûluilah (s.o.v.)'dan gördüklerini, O'ndan duyduklarını, Resûluilah (s.a.v.)'-ın yanında bulunmadıkları zaman meydana gelen olayları ve bu sırada inen Vahy-i İlâhî'yi onlardan sorar öğrenirlerdi. Resûluilah (s.a.v.) hakkında bilgi edinmek istediklerinde de; O'na en yakın olan kimselerden — O'na en yakın olanlar da zevceleriydi 4-sorarlardı. Söylediği sözleri ve yaptığı amelleri öğrenmek için, genellikle zevcelerine baş vururlardı. Bir gün ashabdan iki kişi Hz. Ayşe (r.a.) annemize gelerek :
«— Ey müminlerin annesi! Bize, Resûluilah (S.a.vö)'in davranışlarından gördüklerinin en önemli olanlarını anlat.» dediler.
Hz. Ayşe :
«— Size hangisini anlatayım? O'nun bütün davranışları önemliydi.»
cevabını verdi.
Kardeşler! Hz. Ayşe, kendisine Peygamber (s.a.v) hakkında soru soranlara, O'nun durumunu anlatırken bakınız ne diyor :
«— Gece karanlığı çöküp herkes sevdiğiyle baş-başa kalınca, Resûluilah (s.a.v.) da tenha bir yere çekilerek, Rabbi ile başbaşa kalır; O'na ibâdet etmeğe çalışır ve O'na duada bulunurdu.»
23
Hz. Ayşe onların (sual soranların) dikkatini bu noktaya çekerek; Resûluilah (s.a.v.)'in sünnetlerinden bir kısmını anlatırken, kendilerine Hz. Peygamber (s.a.v.)'le ilgili şu olayı da anlattı :
«— Bir gece, yatsı namazını müteakip eve dönen Resûluilah (s.a.v); kısa bir süre uyuduktan sonra kalktı, ibâdet etmek üzere abdestini aldı. Namaza durdu ve namazda ağlamaya başladı. Bu hâl sabaha kadar devam etti. Akan gözyaşları damla damla dökülmeğe başlamıştı. Nihayet sabah ezanını okumak için gelen Bilâl Resûluilah (s.a.v.)'ın bu hâlini görünce :
— Ya Resûlallah! Allah, geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığı hâlde, seni ağlatan şey, nedir?» diye sordu.
Resûluilah (s.a.v.) O'na :
«— Bu ne biçim söz, yâ Bilâl? Bu gece. bana bir âyet nazil oldu. Onu okuyup da onunla amel etmeyenlerin vay hâline...» buyurarak şu âyeti okudu :
«Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler : «Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru», derler.»
(4)
(4) (Âl-i tmrân), 191.
24
Sonra da Resûlullah (s.a.v.) :
«— Bu âyeti kim okur da, onun üzerinde düşünmezse; ona yazıklar olsun» dedi.
Akıl sahibi kimselerin; gök ve yeryüzü âlemlerini düşünmeleri, onlara gönül gözüyle bakmaları ve bu kâinatta var olan yüceliği, inceliği, san'atın fevkalâdeliğini zihinlerinde canlandırmaları ve Allah (c.c.)'ın yaratıkları üzerinde düşünerek «bu yüce Ya-ratıcı'ya karşı kudsiyet ve saygı duygularına sahip olmaları gerekir.
Bunları yaptığınızda, Yaratıcı'nın yüceliğini kendinizde hissedeceksiniz. Bu duygunuzu; uzuvların birbirleriyle olan ilişkisi, oluşmalarındaki inceliği ve insanlara sağladıkları faydaları bakımından, yaratıkların sırrını idrâk etmek izleyecektir. Böylece, durumunuz ilerleme kaydedecek ve yaratıcı olan Allah (c. c.)'ın yüceliğine, ruhî, amelî ve gerçek kanaat mertebesine erişeceksiniz.
Tohum atılır; O'nun kudretiyle biter, O'nun kudretiyle olgunlaşır, O'nun gücüyle meyve verir. Bütün bunlar, belirli zamanlar ve değişmez ince ölçüler içinde gerçekleşir.
' Bu bilgiye sahip olan ve bu özellikleri ortaya koyma işini devam ettiren kimselerin; Yaratıcı'nın azametine karşı, îmanları artar ve O'nun kudretine duyduklar hüşû fazlalaşır.
«Allah'ın gökten su indirdiğini görmez misin? Biz
25
onunla türlü türlü renkte ürünler yetiştirmiş, dağlarda da beyaz, kırmızı, siyah ve türlü renkte yollar va-retmişizdir. İnsanlar, yerde yürüyenler ve davar -lar da böyle türlü türlü renktedirler...» (5)
Bilginlerin araştırmalarına göre, bitkilerin çeşitleri bin iki yüz'e ulaşmıştır. Bunların biri, diğerine benzemediği gibi kendilerine ait özel şartlar dâhilinde doğar ve büyürler. Bu alanda araştırma yapan bilginler, bitkilerin sırları hakkında kendilerini hâlâ câhil kabul ediyorlar. Hayat ve onu saran sular, cansızlar âlemi ve çevresindeki gariplikler, şaşkınlık veren bu muazzam intizam ve çağdaş insanın aklıyla ulaştığı; kâinatla ilgili ilimler, bütün bunlar Allah (cc.)'ın. varlığını ispat eden delillerdir.
Kardeşler! Şimdi de söz konusu olan bu iki sa-habî (Resûlullah hakkında Hz. Ayşe (r.a.)'ya soru soran) ile ilgili konuşmamıza dönelim. Bu iki sahabî. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin yaşayışı ile ilgili pek çok bilgiye sahip olmalarına rağmen; bilgilerini artırmak için, Hz. Ayşe (r.a.)'ya gelerek Hz. Peygcmber (s.a.v.) hakkında bilmediklerini kendilerine anlatmasını istediler.
İşte Ashâb-ı Kiram, Resûlullah (s.a.v.)'ın attığı her adımı izlerler ve bu hususta son derece titizlik göstererek, asla ihmalkârlık etmezlerdi. Bütün bu görüp duyduklarını, çocuklarına ve çevresindekilere:
(5) (Fâtır), 27, 28.
26
de anlatır, onlara nasihatta bulunurlardı. Sa'd b. Ebî Vak'kas (r.a.)'ın şöyle dediği rivayet edilir : «Bot. çocuklarımıza Kur'ân sûrelerini ezberlettiğimiz gibi, Peygamber (s.a.v.)'in savaşlarını da anlatıyoruz.»
Kardeşler! Selefimizin. Resûlullah (s.a.v.)'in davranışlarını müşahede etme, .sözlerini duyma ve yaptıklarını görme bakımından, İslâmiyet'le ilgili konulara verdiği bu önem, — onların nail oldukları şerefe erişemeyen — biz müslümanları, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sîretini takip etmeye yöneltmektedir. Siyer kitaplarını okumaya, ya da inceliklerini açıklığa kavuşturmaya gayret ettiğiniz ve kendinizi Onlar'a bağladığınız takdirde, bundan çok faydalanacağınızı ummaktayız. Nitekim, zamanla ruhunuzda bir incelik, kalbinizde bir nurlanma ve gönlünüzde bir aydınlık duyarsınız. Böylece; kendinizi yöneltme, duygularınızı harekete geçirme ve ruhlarınızı beslemede büyük tesiri olan sevgi ve muhabbeti sağlamış olursunuz.
Siyer kitaplarını okumanız, ya da onları incelemeniz size üç fayda sağlar :
a) Ruhî fayda,
b) Nefsî fayda,
c) Duygulanma.
Kardeşler! Bu faydalar yanında; kendinizi onlarla yaşamış, sözlerini dinlemiş, ve amelleriyle ders halkalarına katılmış bir kişi gibi hissedersiniz.
Kardeşler! İşte böylece, sîretin bölümlerinden herhangi birini okuduğunuzda; kendileriyle bizzat gö-
27
rüşmekten mahrum kaldığınız kimselerle, ruhî dostluk bağlarını kurmuş ve böylece duygularmızdaki yücelmenin, iç âleminizdeki aydınlanmanın varlığını da hissetmiş olursunuz. Bütün bunların yanı sıra; tıb, yargı, muamele, ahlâk ve hayatî işlerinizde de amelî faydalar sağlarsınız.
Sîret kitaplarını okuduğunuzda; Allah (c.c.) kanunlarının tamamlayıcısı olan, Sünnet-i Seniye'yi de Kur'ân'dan sağladığınız faydaya katmış olursunuz. Bir gün, her müslüman kardeşimizin okuması gereken, «el-Mmhâc es-Sekafî» adlı eserden bir nüshayı Profesör Gamrâvi'ye gönderdiğimizde, söylediği şu sözleri çok hoşuma gitti : «Birçok kitap ve maka -leleriin okunmasını lüzumlu görmüyorum. Bir müslüman kardeşin İslâmî kültür alması ve İsâmî terbiye ile eğitilmesi için, bu kitap kâfidir. Bu kimsenin, Allah (c.c.)'ın Kitab'ına kapanması ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in Sîret'ini çokça okuması, kendisine yeter. Cünki O, bu iki hususu gerçekleştirirse; vakitte tasarruf etmiş ve okuduklarından zevk alarak, doğru yoldan sapmaksızın, fayda mahalline giden yolu da tutmuş olur.»
Salı konuşmalarında size, Hz: Peygamber (s.a.v.)'-in Sîreti'ni anlatmayı seçmemin sebebi de budur. Dediğim gibi, târihî olaylar ve sîrette geçen vak'ala-rın derinliklerine inmeksizin, ibret ve öğüt verici yer-
28
leri ele alacağız. Bu gece bu kadarla yetinirken, kendim ve sizler için Allah (c.c.)'a istiğfar ederim.
Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in, Âl'inin ve Ashâb'ının üzerine olsun!
ALLAH'I VE AHİRETİ GAYE EDİNENLER
%..
ALLAH'I VE AHİRETİ GAYE EDİNENLER
Allah (c.c.)'a hamd eder; Efendimiz Hz. Muham-med (s.a.v.)'e, Ehl-i Beytine. Ashâb'ına, Kıyamet gününe kadar İslâm dâvasına hizmet edenlere de salât ve selâm getiririz.
Değerli kardeşler! Sizleri, Allah (c.c.) katından gelen İslâm'ın, pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım. Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Bizim için büyük değer taşıyan bu sohbetlerimizin birinden gen kalırsam, özür dilerim. Çünki, bize göre buluştuğumuz o güzide saatlerden daha sevimli ve daha çok arzulanan bir vakit yoktur. Allah (c.c.)'-dan, meclisimizi, meleklerin övündüğü meclislerden kılmasını niyaz ederiz.
Zeyd b. Revâha (r.a.)'nın yaşadığı bir hatırayı dile getirmeden geçemiyeceğim : Zeyd b. Revâha, (r.a.) Ashabı Kirâm'la toplanıp, onları mescidin bir köşesine alarak Allah (c.c.)'ın Kitabı'nı inceliyorlardı. Re-sûlullah (s.a.v.) mescide her uğradığında onların bu
32
hâline sevinip, duada bulunarak şöyle buyuruyordu : «Allah (c.c.) ibn Revâha'yı bağışlasın. Çünki O, meleklerin övündüğü meclîsleri seviyor.»
Kardeşler! Onlar bu meclislerde, Allah (c.c.)'a itaatta bulunmak ve O'nun rızasını kazanmak için toplanırlardı. Bu toplantıda Resûlullah (s.a.v.)'ı yâd edip, kendilerine iyi örnek olması için O'nun sîretini gözden geciriyorlardı.
«...Allah ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için...» (1)
Kardeşler! Bu kişilerin gönülleri, böylesine yüce bir gaye uğrunda bir araya geliyor ve meleklerin övündüğü meclislerden biri olmaya lâyık oluyordu. Allah'ım! Bizi de, Resûlullah (s.a.v.)'ın, halkarında : «Kıyamet günü geldiğinde, Allah (c.c.) tarafından böyle bir ses gelir : «Benim için sevişenler nerede? Benim için ziyâretleşenler nerede? Benim gölgemden başka bir gölgenin bulunmadığı bir günde, onları gölgemin altına alacağım.» buyurduğu kimselerden kıl.
Muhterem kardeşler! Bu güzel sohbet serisinin açılışını yapmış bulunuyoruz. Sohbetlerimizin ilk halkasını oluşturan bu gece sizlere, Resûlullah (s.a.v)'ın sîretini sunmak istiyorum. Zaman ve mekân bakımından Resûlullah (s.a.v.)'ın yetiştiği çevreye hep birlikte bir göz atalım :
(1) (Ahzâb), 21.
33
Bildiğiniz gibi Resûlullah (s.a.v), Hicaz'ın, — Bey-tullah'ı bağrına basan — Mekke şehrinde büyüyüp, seyahat ve yolculukları sebebiyle Arap yarımadasını, Hicret sebebiyle de, Medine civarını gezmiş, dolaşmıştı. O, kendisine verilen Peygamberlik görevine uygun bîr yer olan, bu pâk ve temiz çevrede yetişmişti. Burada yaşayanlar daima, kâinatla yüz yüze gelmiş; . ucu bucağı görünmeyen çöl gözler önüne serilmiş ve gökyüzü de uçsuz bucaksız çölü her taraftan kaplamıştı. İşte o insanlar, kâinatın çeşitli hadiseleriyle boğuşarak, çetin mücâdele verip; soğuğu ve sıcağı gerçek manâda yaşıyorlardı. Su ihtiyacını karşılamak için uzun mesafeler kat eder, onu bulmak maksadıyla çölün her tarafına kuyular açarlardı. Bu sıkıntılar, gıda maddelerini elde etmek için de vardı. Bütün bunlara rağmen, yine de onlar hayatlarından memnundu ve hisleri son derece kuvvetli idi. Duygularını hudutsuz bir boşluğa salıyor, fikir ve manâlar üzerine akın ediyor, hür düşünceleriyle baş başa kalıyor ve önlerinde hiç bir engel duramıyordu. Bu insanların; hayatları ile ilgili işlerinde, yetişmelerinde ve ahlâklarında kendilerini mümtaz kılan çevre işte budur.
Bu çevre, insana özel bir tabiat ye özel bir yön kazandırırdı. Resûlullah (s.a.v.) de — lüks hayat ve arzulanan şeyleri elde etmek şöyle dursun —; zarurî ihtiyaçların dahi büyük sıkıntılara katlanmak suretiyle sağlandığı bu çevrede büyüdü. Ayrıca, bu topraklarda büyük rolü olan diğer bir faktör de gözden kac-
Risaleler 8
F. 3
34
manialıdır : İslâm'dan önceki Câhiliyet devri arap-lorını son derece etkileyen bu faktör, yaşadıkları topraklardaki Beytullah'ın varlığı ve onunla kucak kucağa yaşamaları idi. Harem-i Şerifin etrafında yaşayanların gönülerinde onun özel bir yeri vardı. Çün-ki onlar, Harem-i Şerifin, kendilerine güç kyanağı olduğuna inanıyor, O'nun hizmetini paylaşıyor, O'nu yüceltmede son derece gayret gösteriyor ve hacılara su temini işini de üzerlerine alarak, buraya gelen gruplara ikramda bulunuyorlardı. Yaptıkları bu işlerle, son derece övünürlerdi. Hattâ İslâm'a girmedikleri hâlde kendilerine atalarından intikal eden bu işlerle övünmeyi İslâm'dan sonraki günlerde de sürdürdüler. Bunun için, o davranışları ile ilgili olarak şu âyet nazil oldu :.
«Hacca gelenlere su vermeği, Mescid-i Harâm'ı onarmayı. Allah'a ve âhiret gününe inananla, Allah yolunda cihâd edenle bir mi tuttunuz? Allah katında bir olamazlar, Allah zulmeden milleti doğru yola eriştirmez.» (2)
Arablar'ın ahlâk ve karakterleri böyle iken, aralarında İslâm Dini zuhur edip, yayıldı; onları bu ahlâktan çevirip, kendilerinde mevcut olan gerçek cevheri ortaya koydu. Sonra da bu cevher, İslâm potasında işlenince ortaya en mükemmel bir cemiyet çıktı ve buna İslâm Ümmeti dendi.
(2) (Tevbe), 19.
35
Bugünkü durumda ise; medeniyet ve onun getirdiği aşırılığın içimize işlemesi, bizde büyük bozukluklar meydana getirdi; ahlâkı çökertti ve bütün duygularımıza hâkim oldu. Bundan böyle, bu davayı ayakta tutabilme vasfına sahip olabilmemiz için; medeniyetin getirdiği cereyanlara, israfa ve aşırı tamaha karşı koyup, kendimize, insanların yaşadığı bu hayattan başka bir hayat seçmeliyiz.
Herşeyden önce, nefsimizle mücâdele edelim. Yaratılışta her türlü kötülüklerden arınmış olan ruhumuzun değerlerini güçlendirelim. Zaten esas olan da, her davayı gerçekleştirmek için, Allah (c.c.) ve Resulünün (s.a.v) çağrısına icabet etmektir.
Kardeşler! Si?e, içinde yaşadığımız topluluktan daha güçlü olunuz, der; sizler ve kendim için Al-Joh'a (c.c.) tevbe ederim.
Salât ve selâm. Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'e, Âl'i ve Ashâb'ına olsun!
ALLAH, KİME PEYGAMBERLİK VERECEĞİNİ DAHA İYİ BİLİR
ALLAH, KİME PEYGAMBERLİK VERECEĞİNİ DAHA İYİ BİLİR
Allah (c.c.)'a hama"; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'e, Ehl-i Beyt'ine, Ashâb'ına ve Kıyamet gününe kadar İslâm davasına hizmet edenlere de salât ve selâm olsun.
Muhterem kardeşler! Sizleri, Allah (c.c.) katından gelen İslâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım. Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!
Yaptığımız bu toplantıyı; Hak üzere kılmak, takva ve iyilikte yardımlaşmak, Allah ve Resulünün muhabbet potasında erimek, kaymayan ve sapmayan sarsılmaz bir inançla O'na kulluk etmek için yapılan bir toplantı kılmasını Allah (c.c.)'tan niyaz ederiz.
Kardeşler! Kesin bir zafer elde eden bu Müslüman topluluğu, başarısını; sadece îman gücüyle, birlik ve beraberliğinin sarsılmaz oluşuyla, ruhlarının birleşmesiyle ve herhangi bir menfaat gözetmeksizin Allah (c.c.) yolunda gönüllerinin derinliklerine nüfuz
40
eden sonsuz sevgileriyle kazanmışlardır. Gönüllerinin arasındaki birliği sağlayan bu sevgi,—değişik kabilelerden olmalarına rağmen — onları, aynı hukuka bağlı, tek bir vücûd hâline getirdi.
Kardeşler! İlk zaferin sırrı buydu; Allah (cc.)'ın izniyle son zaferin sırrı da bu olacaktır! İnanınız ki, her hafta aranızda bulunduğum sürece bu duygula-ların kokusunu teneffüs ediyor, onların her tarafı kapladığını ve içimi doldurup taştığını hissediyorum. Daha önce selefimizin gayretleriyle sağlanan zaferin bundan sonra da sizin gayretlerinizle sağlanmasını Allah (c.c.)'dan niyaz ederiz. Onlar bu başarıya ne sayılarının çokluğu, ne de geniş bilgileriyle ulaşmışlardı. Onlar Allah (c.c.)'m kendilerine lüfettiği îman gücüyle bu zaferi kazanmışlardır.
Kardeşler! Resûlullah (s.a.v.)'ın doğup. Peygamber olarak gönderildiği güne kadar geçen hcyatmı kısaca sizlere anlatmak istiyorum. O'nun da herkes gibi normal bir ferd olduğunu ve Allah (c.c.)'ın o büyük davanın ağır yükünü O'na henüz yüklemeden önce geçirdiği hayatının ilk devrelerini özetlemeye çalışacağım. Allah (c.c.) bu davayı O'na yüklemekle; Resûlullah (s.av.).ı diğer insanlardan daha üstün kılmıştır.
Resûlullah (s.a.v.)'ın, o dönemdeki hayatının bütün safhalarını size anlatmayacağım. O'nun sîretiyle ilgili olayları tek tek anlatmak uzun zaman alır ve imkânlarımızı aşar. Biz, ilerlememizde, yaşayışımızda
4t
kendimize ışık tutacak nitelikte görebildiğimiz, öğüt ve ibret verici açık,seçik olan yönleri ele alacağız.
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yaşadığı devreye bir göz atmamız; bizi, doğumundan az önceki veya Peygamberliğinden evvelki hayatıyla ilgili ona noktalara götürecektir.
Özellikle dînî, fikri ve ruhî vahşetin yayıldığı o dönemde olup-bitenlere bir göz atacak olursak; bütün dünyanın, beklenen bu davete ve gözlenen bu insana nasıl ihtiyaç duyduğunu anlarız.
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşıdığı bu devrede halk; Yahudi, Hıristiyan veya İranlılarla Araplar gibi putperest idi. İranlılar, ateşe tapıyorlardı; aralarında hatalı prensipler yaygın hâle gelmişti. Araplar, ulû-hiyyet sıfatını verdikleri taşlara tapıyorlardı. Rumlar da Hıristiyanlık sancağını taşıyorlardı. Yahudiler ise, Arap kabileleri arasında yaşıyor, inanç ve dinlerim koruyorlardı.
Bu dinler, dengelerini kaybetmişlerdi. Bu dönemde Hıristiyanlıktan kopan pek çok fırkanın, aralarında meydana gelen ihtilâflar, Rûm Hıristiyanlığını rahatsız etmişti. Çünki bu fırkalar, birbirlerini, hatâ etmekle suçluyor, her fırka diğerine savaş açıyor ve şiddet kullanmaya baş vuruyordu. Devlet bazen bu fikri destekliyor, bazen de karşı koyuyordu. Hıristiyanlık inancı, insanlara henüz yerleşmiş değildi.
Yahûdiler'in durumu da aynı idi; ne belirli bir fikre, ne de belirli bir topluluğa sahiptiler, Yahûdîlik sa1
42
dece zayıf ve küçük kabileler arasında yaşıyor ve Hıristiyanlarla, arasındaki ihtilâf sürüp gidiyordu. Araplar'a gelince; onların bir kısmı, isteklerini gerçekleştirmek istediklerinde putlara inanır, ancak alışkanlıklarına, şehev? arzularına ters düştüğünde de onlara boyun eğmez ve inanmazlardı. Bunun gibiler pek çoktur. Bazıları bu putlarla alay ediyor ve onlara asla inanmıyorlardı. Diğer bâzıları ise, bu putların, kendilerini Allah'a yaklaştıracaklarını sanarak, sapıklık içinde körü körüne onlara inanıyorlardı. Bu son grubun putperestliği, gerçekten ruhlarına yerleşen bir inanç olmayıp; taklitçilikten ibaretti.
Kardeşler! Gerek İran'da, gerek Hıristiyan âleminde, gerek Yahûdîler'de ve gerekse Arap toplumunda mevcut olan bu ruhî bunalımlar, istikrarsız ve endişeli hayat, Resûlullah (s.a.v.)'ın, bütün insanlara peygamber olarak gönderileceği haberi her tarafa yayı-lıncaya kadar devam etmişti. Yahûdî ve Hıristiyanlar beklenen Peygamberin kendilerinden olmasını umarken, Araplar da O'nun kendi aralarından çıkacağını zannediyorlardı. Hattâ, Umeyye bin Ebî es-Salt, beklenen Peygamber'in, kendisinin olmasını diliyor ve umuyordu.
Kardeşler! Bu düşünceler;, herkesi yeni bir dinin ve yeni bir davetin ortaya çıkmasını bekleme havasına sokmuştu. Beklenen Peygamber; kendilerine gej-diğinde; Yahûdî hahamlarının, hased ederek ve öfkelenerek O'nu inkâr etmeleri çok garipth\ Bundan
43
daha garip olanı; Ümeyye bin Ebî es-Salt'ın gururuna yediremeyip, O'nun peygamberliğini reddetmesi ve : «Sakîf kabilesi dışından gelen bir Peygamber'e inanmam!» diyerek, kabileler ve Arap mahalleleri arasında dolaşıp, geri dönünce Müslüman olmak istemesi. Bedir Savaşı'nın ölüleri arasında dolaşırken kendisine : «El-Velîd bin el-Muğîre ve Ukbe bin Re-bîa da bu ölülerin arasındadır.» denildiğinde bu defa: «Bunları kaybettikten sonra yaşamanın bir mânâsı kalmadı.» şeklinde konuşması, ancak Müslüman olmadan geri dönüp, Allah'ın Dini'ne girmeden ölme-sidir.
«...bildikleri gelince O'nu inkâr ettiler. Allah'ın laneti, inkâr edenlerin üzerine olsun!» (1)
Kardeşler! Gerilere döndüğümüz zaman, insanlık âleminin Risâlet-i Muhammediye'ye, ihtiyaç duyduğunu görüyoruz. Resûlullah (s.a.v.) dünyaya gelip, bu yeni hayata başladığında; bütün dünyanın, bu azîz Peygamberi lâyıkiyle ağırlaması için, Allah (c.c.) O'-na bazı sebepler halk etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) hayata başlamanın eşiğinde iken, karşılaştığı olayların en bariz olanlarını şöyle sıralayabiliriz :
Kendisine bakmakla yükümlü olan büyüklerini peş-peşe kaybetti. Nitekim, henüz dünyaya gelme- • den babasını, altı aşında iken annesini, sonra da ara-
(1) (Bakara), 89.
44
dan iki yıl geçmeden dedesini yitirdi ve nihayet, amcası Ebû Tâlib'in himayesine girdi.
Kardeşler! Bütün bu olaylarda, Resûlullah (sav.) için pek çok ikramlar mevcuttur. Allah (c;c), Hz. Peygamber (s.a.v.)'in, insanların himaye ve terbiyesinde değil; kendi himaye ve terbiyesinde büyüyüp gelişmesini murad etmiş ve O'nu, hissî davranacak kimselerin terbiyesine bırakmamıştır. O'nun. böyle müstakil olarak büyümesi; kendisine hayatta karşılaşacağı zorulklara göğüs germesini öğretecekti. Allah (c.c.) Peygamberinin olgunluğunu tamamlamak ve üzücü olaylar karşısında ümitsizliğe düşmemesini sağlamak için, hayata başladığı ilk günlerden itibaren O'na. bazı ağır yükler yüklemiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) birçok olaylarla karşılaşmış ve bunlar, O'nun hayatını açık bir şekilde etkilemiştir. Meselâ. Şam'a yaptığı ilk yolculuk, ufkunu genişletmiş ve râhib'in : «O'nun Peygamber olarak gönderileceği...» müjdesini duymuştu. Şüphesiz, bu yolculuğu, O'nu büyük ölçüde etkilemiş, ülkeleri ve insanlarını tanımak hususunda bilgisini artırmıştı. Böylece, seyahat ve yolculukların insana verdiği olgunluktan da payını almıştı.
Kardeşler! Resûlullah (s.a.v.)'in karşılaştığı olaylardan biri de, Kureyşliler ile Hevâzin kabilesi arasında vuku bulan «Ficar savaşı» na katılması ve savaşın başından sonuna kadar amcalariyle birlikte savaşma-sıdır. Resûlullah (s.a.v.)'dan rivayet edildiğine göre.
45
şöyle buyurmuştur : «Amcalarımla birlikte, Ficar savaşına katıldım ve ok attım.» Bu, ileride insanlara yapacağı tebliğde, mücâdelelerde ve karşılaşacağı zor durumlarda, O'nun için bir deneme niteliğini taşıyordu.
Kardeşler! Bir başka olay da, Resûlullah'ın «Fu-dûl andlaşması» nda hazır bulunmasıdır. Bu andlaş-mada, Kureyş'in ileri gelenleri; Mekke'de veya bir başka yerde, davet edil meşeler bile haksızlığa uğrayanın yardımına koşma hususunda karar almışlardı.
Rivayet edildiğiı>e göre :
Bir adam, güzel kızı ile birlikte Mekke'ye gelir. Kureyş'in ileri gelenlerinden birisi, bu kızı zorla alır. Durumu gören bir başkası haykırarak : «Fudûl and-laşmasını yapanlar nerede?» diye feryâd eder. Bunun üzerine, Hilfü'l-Fudûl'a katılanlar kılıçlarıyle koşarak gelirler ve yardım isteyen adama : «Emrinde-yiz!...» derler. Diğer taraftan, «Ktzı çıkarmasmı, aksi hâlde öldüreceklerini..» söylerler. Bunun üzerine, odam kızı dışarıya çıkarır.
Diğer bir rivayete göre de :
El-Âs bin Vâil es-Sehmî, borcunu zamanında ödemez. Alacaklı olan defalarca istediği hâlde, yine de vermez. Bunun üzerine alacaklı, Ebî Kubeys dağının tepesine çıkarak, Hilfü'l-Fudûl'a katılanlardan yardım talebinde bulunmak üzere onlara seslenir. Hilfü'l-Fudûl'a katılanlar da bir araya gelerek, borçlu olan el-
46
Âs bin Vöil'i sıkıştırırlar ve borcunu ödeyinceye kadar O'nun arkasını bırakmazlar.
Bir başka rivayete göre :
Resûluliah (s.a.v.) Hilfü'L-Fudûl hakkında : cCâ-hiliyet Devrinde bir andlaşmaya şahid oldum. İslâmiyet'te de böyle bir andlaşmaya çağırılırsam, hemen icabet ederim.» buyurmuştur.
Kardeşler! Bu hâdise, Resûlullah (s.a.v.)'i son derece etkilemiş olacak ki, İslâmiyet'te bile onunla öğün-müştür. '
Resûlullah (s.a.vö)'ın bu dönemde yaşadığı olaylardan biri de; Kabe'nin inşasında Kureyşliler'in, kendisini hakem tayin etmeleridir. Gerçekte bu olay, doğrudan doğruya olmasa bile, Resûlullah (s.a.v.)'m liderlik vasfına sahip olduğunu ve kendisini herkese kabul ettirdiğini gösterir. Resûlullah (s.a.v.); doğduğu günden, kendisine Risâlet'in geldiği güne kadar geçen zamanda dikkati çeken birçok olayları yaşamıştı. Çeşitli zorluklarla karşılaşmış ve çetin günler geçirmişti: Karşılaştığı her sıkıntıyı sabır ve tahammülle yenmeyi başarmıştı. Allah (c.c.)'ın, Peygamber'i için murâd ettiği yüce terbiye de buydu. Resûlullah (s.a.v.)'ın, boş ve değersiz işlere karşı mücâdele vererek sağladığı yüce hayat; bu hayattır. O, putlara tapmadı, şarab içmedi, diğer çocuklar gibi gülüp eğlenmedi ve yaramazlık etmedi. Bu gibi boş şeylerden arınmış, pâk ve yüce bir ruha sahipti. Dâima, güzel ahlâkın ve sâf bir hayrın peşinde idi. Hattâ aralann-
47"
"da yaşadığı insanlar bile, O'na : «eJ-Emîn» lâkabını vermişlerdi.
Allah (c.c), Resullerini böyle seçer ve kullarından dilediğini kendisine dost edinir.
Salât ve selâm; Efendimiz Hz. Muhammed. (s.a.v.)'e, Ehl-i Beytine ve Ashâb'ına olsun!
HASAN EI^BENNA MEDÎNE-t MÜNEVVERE DE
HASAN EL-BENNA MEDÎNE-İ MÜNEVVERE'DE (I)
Bir hatrılatma :
Müslüman Kardeşler Hac mevsiminde Medîne-i Münevvere'de birçok toplantı yapmışlar, burada seslerini duyurmuşlar ve acık bir şekilde etkilerini göstermişlerdir. Mürşld lider Hasan el-Bennâ, burada şu değerli konuşmasını yapmıştır :
Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Ehl-i Beytine, Ashâb'ına ve Kıyamet gününe kadar İslâm davasına hizmet edenlere de sala t ve selâm olsun.
Değerli kardeşler! Sizleri, Allah (c.c.) katından gelen, İslâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım. Allah (c.c.)'in selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
İçinde Resûlullah .(s.a.v.)'ın bulunduğu Medîne-i Münevvere'de sizlerle karşılaşmak ne güzel şey! Bu şehrin toprağı, havası, gök kubbesi ve içinde var olan her şeyi bereketlidir. Daha başka bir ifâdeyle; bu şe-< hir hayır, bereket ve nûr kaynağıdır.
52
Kardeşler! Biz buraya sizlerle tanışmak ve Kur1-ân-ı Kerîm'in davet ettiği birliği sağlamak için gelmiş bulunuyoruz. Hanîf olan bu dinin; bizleri, cahilliğin karanlıklarından çıkarıp, hidâyet ve marifet ışığına götürdüğüne, dikkatinizi çekmek isterim.
«...Doğrusu size Allah'tan bir nur ve apcçtk bir kitap gelmiştir. Allah, rızasını gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Onları doğru yola iletir.» (1)
Bütün dünya şaşkınlık içindeydi; bozuk inançlar yayılmış, cehalet karanlığı her tarafı sarmış, temelsiz, gerçek dışı olan işler alabildiğine yaygın bir hâle gelmişti. İslâm dini gelince, beşeriyetin yolunu aydınlatıp, gerçeğe varan yolu gösterdi.
«Yapısını Allah'tan sakınmak ve O'nun hoşnud-luğu içfn yapan kimse mi daha hayırlıdır; yoksa, yapısını kayacak bir yer kıyısına yapıp da onunla beraber cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?...» (2)
İslâm Dini gelince; birtakım esaslar koymuş ve binasını güçlü, tedi yemel üzerine oturtmuştur. Size, bu temelleri sırasıyla anlatmaya çalışacağım :
Birincisi; îmon'dır. İmanımız kuvvetlendikçe, gü-
(1) (Mâide)v 15, 16.
(2) (Tevbe), 109.
53
cümüz o nisbette artar ve bu durumda zafer daima bizimle olur.
«...Zîra inananlara yardım etmek bize hak olmuştu.» (3)
«Hani Rabbin meleklere, «Şüphesiz ki ben sizinle beraberim. Haydi iman edenlere sebat ilham edin» diye variyetti. «Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık onların boyunlarını vurup, parmaklarını doğrayın» dedi.» (4)
«And olsun ki, siz düşkün bir durumda iken, Bedr'de, Allah size yardım etmişti; Allah'tan sakının ki şükretmiş olasınız. İnananlara ¦ «Rabbinizin size gönderilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi » diyordun. Evet, şayet sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nişanlı beş bin melekle imdad edecektir.» (5)
Kuvvetli bir îman, gönüllerimize yerleştiği an; bütün zorluklar, kolaylaşacaktır. Hz. Mûsâ (a.s.), az sayıda olan kavmi ile yola çıkmış, Firavun ve ordusu onların arkalarından yetişmişti.
«İki topluluk birbirini gördüğünde, Musa'nın adamları : «İşte yakalandık» dediler.» (6)
(3) (Rûm), 47.
(4) (Bnfâl), 12.
(5) (Âl-i İmrân), 123-125.
(6) (Şuara), 61.
54
Fakat, Hz. Mûsâ (a.s.)'ın kalbi îmanla doldu ve : «Mûsâ : «Hayır, Robbim benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektin» dedi.» (7)
Güçlü olan îmanımız, silâhımız olsun!
Kardeşler! Bildiğiniz gibi. Resûlullah (s.a.v.), o mağarada iken; dostu Hz. Ebû Bekir (r.a.) O'na acımış ve üzülmüştü. îman gücünün en kâmil sembolü olan Resûlullah (s.a.v.) ise, arkadaşı Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e : «Üçüncüleri Allah (c.c.) olan iki kişi hakkında, neler tahmin edersiniz?» dedi.
«...Üzülme, Allah (c.c.) bizimledir...» (8)
Bunun üzerine Allah (c.c.) yüce övgüsünü ihtiva eden şu âyetler'ini indirmiştir :
«Peygamber'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler O'nu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah O'na yardım etmişti. Arkadaşı Ebû Bekir'e : «Üzülme, Allah bizimledir» diyordu; Allah da O'na güven vermiş, görmediğiniz askerlerle O'nu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü aiçaltmıştı. Ancak Allah'ın sözü yücedir. Allah güçlüdür. Hakîm'dir.» (9)
Zamanımızda denilebilir ki; onlar birer Peygamberdir. Onlar nerede, biz nerede!? Ben de buna cevâp olarak derim ki : Allah (c.c.) Resullerine ikram-
(7) (Şuarâ), 62.
(8) (Tevbe), 40.
(9) (Tevbe), 40.
55
da bulunduğu gibi, onlara uyanlara ve geride bıraktıktan yolu izleyenlere de ikram eder. Ashâb-ı Kiram hakkında :
«Onlar ki; bir takım kimseler kendilerine : «Düşmanlarınız size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun» dediler. Bu ise onların îmânını artırdı ve : «Allah bize yeter, O ne güzel Vekîl'dir!» dediler. Bu yüzden kendilerine bir fenalık dokunmadan, Allah'tan nimet ve bollukla geri döndüler; Allah'ın rızâsına uydular. AHah büyük bir lütuf ve ihsan sahibidir.» (10) dendiğinde; bunu daha geniş tutarak şöyle buyurdu :
«Doğrusu Biz, Peygamberlerimize ve îman edenlere hem dünyâ hayâtında hem de şâhidlerin şâhidiik edecekleri günde yardım ederiz.» (11)
İkincisi; İlimdir. Milletler, ilimle mutluluğa kavuşur ve onunla yücelir. Bir milletin, ilimsiz kalkınması, imkânsızdır. Gayr-i müslimler egemenliklerini, ancak ilimle elde etmişler; biz ise, sâdece cehaletten ötürü, gerilemişizdir. İlimle cehalet, bir değildir!
«...Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» (12)
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu : «Hanginiz çöle, ya da uzak bir yere gidip, semiz bir deve bulup, günaha girmeden ve zahmet çekmeden onu getirip
(10) (Al-l îmrân), 173, 174.
(11) (Mü'mln), 51.
(12) (Zümer), 9.
56
sahip olmak ister?» : «Bunu hepimiz arzu ederiz, yâ Resûlcrilah» dediler. Bunun üzerine ResûluHah (s.a.v.), onlara ; «Sizden birinizin mescide gidip, Allah'ın Ki-tabı'ndan bir âyet öğrenmesi, onun için bir deveden daha hayırlıdır. İki âyet öğrenmesi iki deveden, üç âyet öğrenmesi üç deveden ve öğrendiği her âyet, karşılığı olan her deve sayısından daha hayırlıdır!» Kardeşler! Ben. dünya ve âhiretle ilgili olan ilmin, her iki çeşidini de arzu ediyorum. Hattâ bir milletin, dünya hayâtı ile ilgili bir ilme ihtiyacı varsa; bu milletin, ilim taleb etmesi, farz-ı kifâye'dir. Kur'an-ı. Kerîm, Allah (c.c.)'ın şu âyefiyle buna işaret etmektedir :
«Allah'ın gökten su indirdiğini görmez misin? Biz onunla türlü türlü renkte ürünler yetiştirmiş, dağlarda da beyaz, kırmızı, siyah ve türlü renkte yollar var etmişizdir. İnsanlar, yerde yürüyenler ve davarlar 6a böyle türlü türlü renktedirler. Allah'ın kulları arasında O'ndan korkanı ancak bilginlerdir...» (13)
Hikâye edilir ki; bir adam. ticaretle uğraşması için çocuğuna sermaye verir ve onu serbest bırakmak ister. Oğlu ticaret maksadiyle yola çıkar. Yolda, güçsüz ve âciz bir tilki görüp, onun nereden yiyip içtiğini merak eder. O, tilkinin durumunu düşünürken, bir de ne görsün? Avını avlamış bir arslan gelir ve avından doyuncaya kadar yeyip, ihtiyacını gördükten
57
sonra, avın geride kalanını tilkiye atar. Tilki de önüne atılan artığı yer. Bu genç kendi kendine : «Ne diye kendimi yoruyorum? Allah, kullarının rızkını tekeffül etmiştir.» der. Babasrnın arzusuna uygun hiçbir şey getirmeden geri dönerek; babasına, gördüğünü anlatır. Babası da O'na : «Senin, — kazancından, tilkinin de faydalandığı — bir arslan olmanı istemiştim. Yoksa, bir tilki olmanı değil!..» der.
Üçüncüsü; Mal'dır. Mal, dünya hayatının süsü -dür. Milletlerin hayat sigortası ve kalkınma aracıdır. Allah (c.c.) şöyle buyurdu -.
«Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı, beyinsizlere vermeyin...» (14)
Bütün ferdlerin ve milletlerin; meslekleri ve ka-zançlarıyle, Jünyanın refahı için gayret göstermeleri gerekir. Bir rrui'minin, başkasına yük olmaması ve insanlara avuç açmaması lâzımdır. Cünki; veren el, alan elden daha hayırlıdır. Allah (c.c), rızık temîn etmek için gayret sarfedilmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur :
«...öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah'ın verdiği rızıktan yiyin; sonunda dönüş O'nadır.» (15)
Sahabe (r.a.) fakir idi. Ancak Allah (c.c.) onları hiç kimseye muhtaç etmedi. Kisrâ, Kayser ve Rûm, hazinelerini onların önüne serdi. Dünya nimetlerini
(13) (Fâtir), 27. 28.
(14) (Nisa), 5.
(15) (Mülk), 15.
58
kâfirlere bırakıp, Resûlullah (s.a.v.)'ın : «Dünya ve içindekiler değersizdir.» ve «Eğer, dünya Allah katında bir sinek kanadı kadar değer taşısaydı, kâfire bir bardak su dahi vermezdi.» sözünü yanlış yorumlayarak; dünyayı terk etmen ve dünya nimetlerini kâfirlere bırakıp, kendini o nimetlerden mahrum etmen de doğru değildir. Kardeşlerim! Gerçek zühd; toprakla altın aynı değerde oluncaya kadar dünyaya mâlik olman ve elde ettiğin maHan, tereddüt etmeden Allah (c.c.) yolunda sarf etmendir. Ancak, kazancının helâl ve meşru yollardan olması lâzımdır. Resû-iullah (s.a.v.) Amr bin Âs'a şöyle buyurdu : Hayırlı mal, hayırlı ve sâlih kişiye nasib olur.» Abdurrahman bin Avf, mü'minlerin anası Hz. Ayşe (r.a.)'nin yanına geldi ve Hz. Ayşe O'na şaka ile :
«— Yâ Abdurrahman! Cennet'e emekleyerek gi-reoeğini, malının bolluğunun ve hesabının çokluğu -nun, seni arkadaşlarından geri bırakacağını zannediyorum,» dedi.
Abdurrahman :
«— Vallahi, istersem Cennet'e koşarak giderim!»
cevabını verince, Hz. Ayşe (r.a.) :
«— Bu nasıl olacak?»
diye sordu.
Abdurrahman da :
«— Mısır kafilesini duydun mu?»
dedi. Hz. Ayşe (r.a.) : ¦
«—- Evet!» v
59
karşılığını verdi.
Abdurrahman :
«— Onun hepsi, fakir ve yoksullar iç"in sadakadır.»
deyince, Ayşe (r.a.) bu defa :
«_ öyleyse, Cennet'e koşarak gireceksin!»
dedi.
Kardeşim! Zühd yapacağım diye, dünyaya tamamen yüz çevirip, onu kâfirlere terketme. Cünki kâfirler, o nimetlerden güç bulup; sana karşı savaş açıyorlar.
Dördüncüsü; Sağlık'tır. Sağlık, başımın tacıdır. Onun kadrini, ondan mahrum olanlar bilir. Kuvvet ve afiyet, insanı tamamlayan şeylerdir. Hele bunlar hakkında, bir düşünün... Cünki Resûiullah (s.a.v.), bizlere bu hususta yol gösterdi, kanunlar koydu ve şöyle buyurdu : «Bedenin, sende hakkı vardır.» Resûlullah (s.a.v.), herkesten daha sağlıklı ve daha güçlü idi; üç kişiyle güreşir ve onları yenebilirdi. Kur'ân-ı Kerîm, şu âyetiyle O'nun gücüne işaret etmektedir :
«...Doğrusu Allah size O'nu seçti, bilgice ve vü-cûdça gücünü artırdı...» (16)
Resûlullah (s.a.v.), Allah (c.c.)'tan; dünya ve âhi-ret afiyetini taleb edip, şöyle yalvarırdı : «Allah'ım!
(16) (Bakara), 247.
60
Bedenimde bana afiyet ver. Allah'ım! Kulağımda bc-na afiyet ver. Allah'ım! Gözlerimde bana afiyet ver.»
Resûlullah (s.a.v.) şöyle de duâ ederdi : «Allah'ım! Üzüntü ve kederden Sana sığınırım, acizlik ve tembellikten Sana sığınırım, korkaklık ve cimrilikten Sena sığınırım, borçtan ve kişilerin kahrından Sana sığınırım.»
Resûlullah (s.a.v.), Müslümanlar'a, sıhhat ve güçlerini nasıl koruyabileceklerini izah etmiştir.
Beşincisi; Cihad gücüdür : Cihad, gerçekte düşmana karşı koybailmek için, bir ön çalışma ve hazırlıktır. Allah (c.c), cihâdı üzerimize farz kılmış ve onu İslâm'ın zirvesinde tutmuştur. Nitekim Allah (c.c.) cihâd hakkında şöyle buyurmuştur :
a Allah uğrunda gereği gibi cihâd edin...» (17)
Resûlullah (s.a.v.) müminleri cihâde teşvik ederek şöyle buyurmuştur : «Allah yolunda öldürüleyim, sonra dirileyim. Tekrar öldürüleyim sonra ditileyim. Tekrar öldürüleyim, sonra dirileyim. Tekrar öldürüleyim.»
Cabir bin Abdullah (r.a.) der ki : Uhud Savaşında Amr'ın oğlu Abdullah şehid olunca Resûlullah (s.a.v.) : «Ey Cabir, Allahü Teâlâ'nın babana ne dediğini sana haber vereyim mi?» dedi. «Evet dedim. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki : «Allah (c.c.) başkalarına ancak perde arkasından konuştu. Fakat babanla
61
karşı karşıya konuştu ve : «Ey kulum! Dile benden vereyim sana» dedi. Baban : «Ey Rabbim! Beni dirilt, ikinci kez senin yolunda öldürüleyim» dedi. Allahü Teâlâ ı «İnsanların tekrar dünyaya dönmiyecek-lerini ezelde takdir ettim» dedi. Baban ; «Ey Rabbim! Bunu geride bıraktıklarıma bildir» dedi. Allahü Teâlâ şu âyet-i celileyi indirdi :
«Sakın Allah yolunda can verenleri ölüler sanmayın.» (18)
Kardeşler! Cihad, Müslümanlar için aziz bir dilektir ve onların içinde hâlâ yaşamaktadır. Bu şerefe nail olmak için; en değerli mallarını, onun yolunda feda etmişlerdir. Fakihler, fıkıh kitaplarında, ona «Bâbü'l-Cihâd» adını vermişlerdir. Uzman kişiler : «Denizlerin anahtarı kimin elindeyse, zafer onundur!» demektedirler. Selefimiz, bu anahtara sahip bulunuyordu. Cebelitarık, Süveyş, Çanakkale, Singapur, Hürmüz, vb. boğazlar ellerindeydi.
Altıncısı; Güçlülük ve şahsiyet'tir : Güçlü olmak, müminin en belirgin sıfatlarından biridir. Müminler, bu sıfatlarıyle insanlar arasında, hayırlı bir ümmet olarak yerlerini almışlardır. Resûlullah (s.a.v.) : «Her kim ki, zorlanmaksızın, kendi isteğiyle şahsiyetinden tâvfz verirse; O, benim ümmetimden değildir!» buyurdu. Ümmetinin güçlü ve onurlu olması, O'nun hoşuna giderdi.
(18) (Âl-i tmrân), 169.
62
Yedincisi; Adalettir : Adalet; hoş görülü olman, kendine, kardeşine ve bütün insanlara karşı dürüst davranmandır.
Kardeşler! Sırat-ı Müstakim denilen doğru yol, budur. «İnsanlar üç kısımdır.» diyen bâzı kimselerin bu sözü, hoşuma gidiyor. Bunlar, insanları üç gruba ayırırlar :
a) Gerçeği arayanlar ve onu bulanlar. Fakat,
ondan sapanlar.
b) Gerçeği arayanlar, oncak ona' ulaşamayanlar.
c) Gerçeği arayanlar, onu bulanlar ve sapmadan «Hak» üzere kalmaya karar kılanlar.
Birinci grup, helak olmaya mahkûmdur. İkinci grup, mazeret sahibidir. Üçüncü grup ise, Allah'ın izniyle kurtulacaktır.
Sözlerime son verirken, sizler ve kendim için Allah (c.cO'tan mağfiret diler; salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Ehl-i Beyt'i ve As-hâb'ına olsun, derim.
HASAN el-BENNÂ MEDÎNE-İ MÜNEVVERE'DE (II)
Bir hatırlatma :
Müslüman kardeşler, Medîne-i Münevvere'dek» Şer*î İlimler Medresesi'nde tanışma toplantısı tertiplemiş ve bu toplantıya, Resûlullah (s.a.v.)'ın Mescidi'-ni ziyarete gelenlerin yanısıra Müslüman Kardeşlerden de büyük bir topluluk katılmıştı. Mürşid İmam Hasan el-Bennâ bu toplantıda şu konuşmayı yapmıştır :
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allah (c.c.)'a hamd; Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Ehl-i Beyt'ine, Ashabına, Kıyâmet'e kadar İslâm'a hizmet eden ve O'nun uğrunda cihatta bulunanlara da salât ve selâm olsun.
Değerli kardeşler! Davetimize, samimî ve güzel duygularla icabet etmekle bizleri çok mutlu ettiniz. Bu ilginizin karşılığında Allah (c.c.)'ın yardımına sığınarak, sizlere birşeyler anlatmaya çalışacağım. Sözlerime, hakkımızda hayırlı olan bir duâ ile başlamak
64
istiyorum; Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!
Bu dakikalarınız çok değerlidir. Çünki, içinde yaşadığımız bu dakikalarda Allah (c.c.)'ın kelamın'dan ve O'nun Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.)'in sünnet-i seniyesinden ve geride bıraktığı hâtıralardan söz edeceğiz. Allah (c.c.)'tan; bu sohbetimizi, kabul edilen amellerden kılmasını ve hâsıl olacak ecirden de bizleri payidar kılmasını, niyaz ederiz. Çünki, bu toplantının, hedefi; Allah (c.c.'a itâatta bulunmak ve O'nu sevmektir. Allah (c.c), bir Hadîs-i Kudsîs'inde şöyle buyuruyor: «Benim için sevişenler, benim için meclisler kuranlar, benim için ziyâretleşenler ve benim için karşılıklı yardımlaşanlar, rizâmı hak etmişlerdir. Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde, onları Celâl'imle gölgem altına alacağım.»
«Kardeşler! İşte sizler, çeşitli ve uzak ülkelerden sevgi ile dolu olarak biraraya geldiniz. Allah (c.c.)'a olan itaatiniz ve O'nun rizâsını kazanma arzunuz; sizleri, buraya toplamıştır.
Kardeşler! Sizler, pâk olan bu topraklarda ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hareminde biraraya gelmiş bulunuyorsunuz. Bu size; birbirinizle tanışma, kaynaşma ve birlik kurma fırsatını vermiştir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur : «Allah'ın kullan arasında öyle kimseler vardır ki; onlar ne peygamber ve ne de şehitlerdendir. Fakat, Allah katındaki mevkilerinden «türü kıyamet gününde hem peygamberler, nem şe-
65
hıtler ve hem de başkaları onlara gıpta edeceklerdir.» Resûlullah (s.a.v.)'ın yanında bulunanlar : «Yâ ResÛ-lallah! Onlar kimdir, bize söyler misin?» dediler. Re-sûlulalh : «Onlar; aralarında akrabalık ve maddî alışveriş olmaksızın, Allah rızâsı için sevişenlerdir. Yemin ederim ki, onların yüzleri nurdur; nur içindedirler. Diğer insanlar korktuklarında onlar korkmaz ve üzüldüklerinde onlar üzülmezler.» buyurdu ve şu âyet'i okudu :
«İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.» (1)
Kardeşler! Aramızda bir akrabalık bağı bulunmaksızın, hattâ daha önce bir tanışma olmaksızın burada toplanmış bulunuyoruz. Bizi biraraya getiren gerçek sebep; İslâm'da mevcut olan kardeşlik, inanç ve Hak'tan başkası değildir. Bu toplantı; Kur'ân-ı Ke-rîm'in gösterdiği tanışma nevinden yapılan bir toplantıdır. Bu çağrıyı ifâde eden diğer bir âyet şöyledir :
«Ey insanlar! Doğrusu, Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler hâline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında «n değerliniz, O'na kcrşı gelmekten en çok sokınonınızdır...» (2)
Biz, gerçeği müzakere etmek ve onu birbirimi-
(D
(2)
(Yûnus), 62. (Hucûrât), 13.
66
ze tavsiyede bulunup, doğru yolda yürümek için top-; landık. Bu hususta yardımcı olabilmemiz için; bizi başarılı kılmasını Allah (c.c.)'tan niyaz ederiz.
Kardeşler! Bu mübarek şehirde, bu büyük gecede yapılan şu toplantıda aranıza katılma mutluluğuna erme fikri, hemen aklıma geliverdi. Aslında, yapılması gereken de buydu. Şu anda biz; geçen yıla veda edip, yeni yılı karşılıyoruz. Yaptığımız işleri dile getirerek kendimizi hesaba çekmemiz, geçen ytlın üzerimizde kalan hakkı olduğu gibi; jslâm'a ve Müs-lümanlar'a faydalar sağlayacak yeni proje ve işlerle hazırlıklı olarak karşılaşmamız da yeni yılın hakkıdır. Bu konuları dile getirmek için; Vahy'in indiği. En-sâr ve Muhâcirler'in sığındığı. ResÛlullah (s.a.v.)'ın şehri olan Medîne-i Münevvere'den daha iyi bir yer olur mu? Burası bana birçok şeyler ilham ediyor ve bu münasebet, yankısı çok büyük olan Hicret olayını hatırlatıyor, işte bizler bugün, hicret yıllarından bir yenisini daha karşılayıp; o sırada karşılaştıkları belâlara göğüs geren, cihadda kusur etmeyen ve yapılması gereken işleri yapmaktan geri kalmayan o değerli kişileri ve ulvî hislerini yâd ediyoruz.
Muhterem kardeşler! insanları, İkiye ayırmamız mümkündür :
a) İnsan var ki; kâinatın sırrını İdrâk edemiyor ve hayatta yapması gereken vazifesinin ne olduğunu bilmiyor. Bu insana : «Ne için yaratıldın, ne işledin ve niçin hayattasın?» Sorusunu yöneltince, size:
67
«Bırak beni; ben seni dinlemiyorum,» cevabını verir. Bu kimse, hayatta olup biten şeylerden hiçbirisinin mânâsını anlamaz. O, tıpkı ateş yakmak için odun olmaktan başka bir işe yaramayan ve meyve vermeyen kuru bir ağaç gibidir. Allah (c.c.) Kur'ân-ı Ke-rîm'de söyle buyurur :
«And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.» (3)
Hikmetini Allah (c.c.) bilir ama, bu tip insanların sayıları oldukça kabarıktır.
b) Bir başka insan da; kâinatın sırrına vâkıf olmayı ve hayatta yapması gereken görevini öğrenmeyi arzulamakta; bunu gerçekleştirmek üzere, gönül rahatlığı ve güven içinde faaliyetini sürdürmektedir. Allah (c.c), bu iki tip insan hakkında şöyle buyuruyor :
«Kadınlora, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşın sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünyâ hayâtının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır. Ey Muhammed, de ki : «Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Bab'lerinin katında, altların-
(S) (A'rftf), 178.
68
dan ırmaklar akan ve orada temelli kalackları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızâsı vardır. «Rab-bimiz! Biz şüphesiz inandık, bunun için günahlarımızı bize bağışla ve bizi ateşin azabından koru!» diyen, sabreden, doğru olan, gönülden kulluk eden, sarfeden ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyen kullan, Allah, görür.» (4)
Birinci tipteki kimse, yolunu yanlış seçmiş se sapıklık batağına gömülerek kaybolmuştur. İkinci tipte olanın da, Allah basiretini aydınlattı; gerçeğe ulaşma yolunda hidâyet kandilleri O'na ışık tuttu ve dünyâ nîmelterinin, âhiret nimetlerine eşit olmayacağını öğrendi, Hak'kı tanıdı ve hayatta yapılması gereken vazifesinin, herşeyi ile Allah'a yönelmek olduğunu bildi.
«Cinleri ve insanları ancak baha kulluk etmeleri için yaratmışımdır.» (5)
«Ey Muhammedi De ki : «öyleyse Allah'a koşuşun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyara-•n.» (6)
Bu durumda olan kimseler; kalpleriyle ve duy-gulariyle Allah (c.c.)'ın itaatına koşmuş, bütün işlerini halisane bir şekilde, sırf Allah (c.c.) rızâsı için yapmışlardır.
(4) -(Âl-i îmrân), 14-17.
(5) (Zâriyât), 56.
(6) (Zâriyât), 50.
Kardeşler! Geçen yıla veda edip, yeni yıla girerken, geçmişin geleceğe devrettiklerine bir göz atarak titizlikle üzerinde duralım, derim.
Okullarda yeni ders yılı başladığında, öğrencilere yeni defterler dağıtmak âdettendir. Tabiî ki, bu defterler, öğrencilere temjz olarak teslim edilir. Bunları kontrol etme ve temiz kullanmayı sağlama görevi, hocaya düştüğünden; bu hususta öğrencilerini uyarır ve yapacakları vazifeleri onlara yazdırır. Vazifesini yerine getirmeyi ihmâl eden her öğrenciye, ceza verir. •
İşte, hepimizin elinde birer defter vardır ve her defterde 360 kâğıt mevcuttur. Hergün bunlardan birini yazıp, doldurmaya başlayacağız. Bu defterleri işlerken, gayet titiz davranmalı ve temiz bir biçimde doldurmalıyız. Çünkü muallimimiz, çok dikkatli ve eleştirici olup, herşeyi görendir. Yerde olsun, gökte olsun O'ndan saklı hiçbir şey yoktur :
...içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker...» (7)
«O bir söz atmaya dursun mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır.» (8) .
«Her nisanın boynuna işlediklerini dolarız ve Kıyamet günü açılmış bulacağı kitâb'ı önüne çıkarırız.
(7) (Bakara), 284.
(8) (Kftf), 18.
70
Kitabını oku, bugün, kendi hesabını kendin göreceksin.» (9)
Kardeşler! Size hatırlatma bakımından, çok ö-nemli bir husus da şudur: Vaz'î düzende çizme ya da silme işi mümkün olmaz. Fakat, Allah (o.o.) Kerîm'dir; bağışlamayı sever, kullarına karşı merhametlidir. İşledikleri suçları tekrar işlememeğe kararlı oldukları takdirde, tövbe edenlerin tövbelerini kabul buyurur 4
«Onlar fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onar, yaptlıklarında bile bile direnmezler. Onların hareketlerinin karşılığı; Rab'lerin-den bağışlanma ve içlerinde ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlerdir. İyi davrananların ne güzel ecri vardır!» (10)
«Kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden O'dur.» (11)
Kardeşler! Geçmişe bir göz atıp, hayır ve şer olarak yaptıklarınızla kendinizi hesaba çektiğinizde; yaptığınız iyi işler" için Allah'a hamd ve işlediğiniz kötülüklerden ötürü de O'na tövbe ediniz. Hak sahiplerine haklarını iade ediniz ve Allah (c.c.) hakkındaki taksiratınızı bağışlaması için O'na sığınınız. Yalnız,
(10) (Âl-i tmrân), 135, 136.
71
geleceğe bakış açısına gelince; Gelecekte, günah istememeye kararlı olunuz. Zamanınızı, azimli bir şekilde iyi işler görmeye ve ibâdet etmeye hasrediniz. Pratik hayatımızda, bize faydalı olabilecek önemli bâzı olayları ve dikkati çeken durumları süratle gözden geçirmemizi istiyorum.. Bu olayların en önemli olanı; tamamiyle öğüt, ibret ve tecrübelerle dolu, o mutlu «Hicret» olayıdır. Eğer Müslümanlar Hicret'in getirdiklerinden bazılarını almış olsalardı, insanlara öncülüklerini sürdürebilirlerdi. Resûlullah (s.a.v.)'ın Hicret'i iki gerçeği ortaya koymuşfur :
a) Mekke'de ferdî ıslah,
b) Medîne'de toplu ıslah.
Mekke'de bir inanç oluşturulmuş ve İslâm dâvasının temelleri atılmıştı. Bu, bazen gizli ve bazen de alenî olarak gerçekleşmişti.
Müşrikler; Hz. Peygamberin dâvetine karşı savaş açıyor, mukavemet gösteriyor ve davetin' yayıl-' masına engel oluyorlardı. Fakat Allah (c.c), inanan Müminleri, insanlar için. hayırlı bir topluluk olarak göndermişti ki, onları dâvalarından alıkoyacak hiçbir güç olamıyacaktı.
Medîne'de ise durum tamamen bunun tersine idi. Resûlullah (s.a.v.), inananları tek tek olgunlaştırdıktan sonra onlarla büyük bir topluluk meydana getirdi ve onları iki önemli yönde geliştirdi : İmân'la dolup taşan kalplerle Allah'a tevekkülü ve Hak yol
72
üzere olduklarını öğretti. Allah (c.c), onlara bu gerçeği Cebrail (as.) vasıtasiyle, şu âyetle bildirdi :
«Ey Muhammedi Allah'a güven, şüphesiz sen apaçık gerçek üzerindesin.» (12)
Onlar, hiçbir zaman kahr edilmeyen (Allah (a c.)'a, içinde hiçbir bâtıl şey bulunmayan Kitab'ına ve elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)'e ve O'nun bu daveti duyurduğuna inanmışlardı. Selef-i Salih'in îmanı, gerçekten sarsılmaz bir îmandı. Taptıkları putları yıktılar, içtikleri şarabı döktüler. Eskiden birbirleriyle kavgalı oldukları hâlde, kuvvetli îmanları onları barıştırdı, yaşlarının geçmesine rağmen yeniden terbiye gördüler. Bütün bunlar, îmanları sayesinde gerçekleşebilmiştir. Gerçekten îman kalbe yerleşince, sahibini mutlaka doğru yola sevkeder. Allah (c.c.)'a inanan bu kişiler, Mekke'den nefret ettiklerinden değil; Allah (c.c.)'ın dinini desteklemek ve Resûlullah (s.a.v.)'ın davetini yaymak için, oradan ayrılmışlardır.
Kardeşler! Ben, Allah'a inanan bu kişilerin gelişmelerinin hepsini anldtmak istemiyorum; sadece, bunların değerli şahsiyetlerini hülâsa etmek ve Peygamber (s.a.v.)'e yardım etme yolundaki maddî ve manevî fedakârlıklarına üzülmediklerini söylemek istiyorum. Onlar. İslâm dâvasını mertçe yüklendiler ve Allah (c.c.)'ın Dini'ni muhkem bir biçimde yaydılar.
(.12) (Nemi), 79.
73
Onların bütün düşünce ve işleri, İslâm dâvasını duyurmaktı. Allah (c.c), onlar hakkında şöyle buyuruyor :
«Ey Peygamber! Allah'ın yardımı sana ve sana uyan mü'minlere yeter.» (13)
İranlılar'ın komutanı Rüstem, İslâm ordusu öncülerinden bir Müslüman Arap'la karşılaştığında, O'-na :
«— Sizi ülkenizden çıkarıp, buralara getiren şey nedir?»
diye sordu.
Müslüman Arap da :
«— Biz, dünya malı için yola çıkmadık. Zayıftık; Allah bizi güçlendirdi, sapmıştık; Allah bizi hidâyete erdirip, İslâm dâvasını tebliğ etmemizi emretti. Siz de eğer bizim girdiğimiz dine girerseniz, eşit duruma gireriz ve aramızda hiçbir fark kalmaz. Aksi hâlde, aramızdaki savaş devam eder.» cevabını verdi.
Rüstem :
«— Şu ordulara bak!» dedi.
Müslüman Arap, alaylı bir biçimde Rüstem'in ordularına bakarak :
«— Ey Rüstem! Sen insanlarla- değil, kaderle savaşıyorsun. Çünki biz, Allah'ın kaderiyiz; Allah bizi, size musallat kılmıştır.» dedi.
Kardeşler! Bu îmanın, bir kısmı eğer bizde ol say-
(13) (Enfâl), 64.
74
di; içimizde yeniden İslâmî yaşayışı canlandırmaya ve hayat zorluklarını yenmeye gücümüz yeterdi..
Salih kişilerden biri, Mısır'da bir kalede hapsedildi.- Bâzı talebeleri kendisini ziyaret edip, durumuna üzüldüklerini söyleyince O :
c— Hapsedilmemin karşılığı Cennet; öldürülmemin karşılığı da şehâdettir.» dedi.
Kardeşlerim! Bakınız, bu değerli kişiler, hapishaneyi nasıl bir ganimet telâkki ediyorlar! Şu hâlde, bu mertebeye ermek için, îman gerek, sabır gerek, sadâkat gerek, vefa gerek, birlik gerek, sevgi ve başkalarının ihtiyacınf kendi ihtiyacına tercih etmek gerek! Bütün bunlar, İslâm Dini'nirı getirdiği ahlâk kurallarıdır. İslâmî topluluk da, bu ahlâk kuralları üzerine kurulmuştur.
«Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gö-nülerine îmânı yerleştirmiş olan kimseler; kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önce tutarlar. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.» (14)
Kardeşler! Resûlullah (s.a.v.)'m Mekke'ye gelişini tasavvur ediyorum : O, Medine'yi askerî birlikler hâline getirmişti. Kadın - erkek tek bir kalenin etrafında toplanıp, hep birlikte hareket ediyorlar, ibn
(14) (Haşr), 9.
75
Ümmî Mektûm'un ezanını duyduklarında, günde beş defa namaza duruyorlar ve dinî vecibelerini yerine getiriyorlardı. Daima, söz ve iş birliği içinde idiler. Herhangi bir konuda ihtilâfa düştüklerinde, hemen Kur'ân'dan âyetler iniyor ve aralarındaki ihtilâfı izâle ediyordu.
«Ey Muhammedi Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının'sözünü Allah iş itmiştir; esasen Allah konuşmalarınızı işitir. Doğrusu Allah işiten'dir, görendir.» (15)
Kardeşler! İslâm topluluğunu meydana getiren Müslümanlar arasındaki bağlar, en üst dereceye ulaşmış ve herkes İslâm'ın getirdiği düzene boyun eğmişti. Onlar bu İslâm nizamına karşı, yakınlık ve ün-siyet duyuyorlardı. Çünki, içinde yaşadıkları bu düzeni ve bu düzenin sahibini seviyorlardı. Allah (c.c.) onları, en iyi hediyelerle mükâfatlandırsın!
Allah (c.c), bizleri ve işlerimizi de onlarınki gibi başarılı kılsın! O, işitici ve duaları kabul edicidir.
Salât ve selâm; Efendimiz Hz. Muharrimed (s.a.v.)'e, Ehl-i Beyt'ine ve Ashâb'ına olsun.
(15) (Mücâdele). 1.
HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)'NIN HAYATINDAN ÖRNEKLER
HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)'IN HAYATINDAN ÖRNEKLER (I)
Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed'e, Ehl-I Beyt'ine. Ashâb'ına ve Kıyâmet'e kadar İslâm dâvasına hizmet edenlere de salât ve selâm olsun.
Muhterem Kardeşler! Sizleri, Allah (c.c.) katmdan gelen İslâm'ın pâk, güzel ve mübarek selâm; ile selâmlarım; Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!
Kardeşler! insanlar arasındaki iyi münasebetler, dâima temiz gönülleri biraraya getirir ve onları güzel fikirlerde birleştirir. Allah (c.c.)'tan; söylediklerimiz ve işittiklerimizclen faydalanmamızı niyaz ederiz.
Akşamt'n yatsı arasında geçen zaman, çok değerli ve mübarek bir zamandır. Sâllh kimselere göre, bu zaman; Allah (c.c.)'a sığınanların beklediği zamandır. Çünkü insanlar, gündüzün sıkıntı ve yorgunluğundan, gecenin ünsiyet ve sükûnetine bu zaman
80
içinde sığınırlar. Halvete girmeleri ve Allah (c.c.)'a yönelmeleri bu an'da"başlar. Akşamla yatsı arası mübarektir. Oünki. insanlar kendilerini bu saatte hesaba çeker ve amellerinin muhasebesini de bu saatte yaparlar. Bu an; gündüzü geride bırakıp, gecenin başladığını gösteren, mübarek bir an'dır. Resûlullah (s.a.v.). akşam ezanını duyduğunda şunları söylerdi : «Ey Allah'ım! Bu an; gündüzün geride kaldığı, gecenin başladığı. Sana edilen duâ sedalarının yükseldiği ve ibâdetlerin yapıldığı an'dır, beni affet!»
Kardeşler! Gündüzün geride kalmasiyle, gecenin başladığı bu an çok mübarektir. İnanan kalpler bu zaman içinde Allah (c.c.)'a yönelir ve kulluk vazifelerini ifâ etmeye çalışırlar. Salih kişilerin, zikretmek ve Allah (c.c.)'la ünsiyet kurmak için akşamla yatsı arasını seçmeleri, bu sebebe dayanmaktadır. Onlar, bu zamanı canla başla değerlendirme çabası içine girerler ve Rslûlullah (s.a.v.)'ın : «Kul, namazını kıldıktan sonra, diğer namaz vaktini beklediği süre içinde de namazda sayılır.» sözüne lâyık olmaya çalışırlardı. Bizler de, sürekli namazda olalım diye, yatsıyı bekliyoruz. Üstelik biz, bir ilim meclisindeyiz.
Dikkat edecek olursak; burada, sadece Allah (c.c.) sevgisiyle biraraya gelen ve Allah (c.c.) rızâsı için yardımlaşan, hayır'a davet edildiğinde ona uyan, birbirlerini ziyaret edip, O'nun için sevişen bu inanan kalplerin — o temiz meclisleri de buna ekler-
81
sek — ne kadar birleşmiş ve tek saf hâline gelmiş olduğunu görürüz.
Kardeşler! Resûlullah (s.a.v.)'ın sîreti hakkında yaptığımız seri konuşmalarımızda; O'nun insanlara, İslâm'ın nurunu nasıl yansıttığını, onlara Dîn'i nasıl tebliğ ettiğini, doğru yolu nasıl gösterdiğini; böylece insanlar için çıkarılan en hayırlı bir ümmet olduklarını ve onlara mutluluk yolunu nasıl beyan ettiğini, O'na bağlı kaldıkları sürece asla doğru yoldan sapmayacaklarını söylediğini ve Kur'ân-ı Kerîm ile Sün-net-i Seniye'sini bıraktıktan sonra, Allah (c.c.)'ın rahmetine kavuştuğunu, anlatmıştık. Şimdi de, Resûlullah (s.a.v.)'la sohbet şerefine nail olan, O'ndan sonra İslâm dâvasının mes'ûliyetini yüklenen ve îman yüklü kalplerle dolu olan o devreye, bir göz atmamız çok yerinde olur. Bu serimize; İslâm'da ilk halife olan, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in hayatını anlatmakla başlayalım.
Hz. Ebû Bekir (r.a.), Kureyş'li olup, soy bakımından; Resûlullah (s.a.v.)'ın da bağlı bulunduğu bir kabilenin oğullarından biridir. Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in, her ne kadar Resûlullah (s.a.v.)'in doğup büyüdüğü Hâ-şim kabilesinden olmayıp Temîm kabilesinden olduğu sabit ise de, aslında her rki kabîle de Kureyş kabilesinde birleşmektedir. Her iki ailenin de, kendine has gelenek ve görenekleri vardı. Temîm kabilesinin kendi aralarında uyguladıkları garib bir düzenleri vardı; diyet ödeme ve cezalandırma usûlleri... Onlardan
82
biri adam öldürdüğünde, — diyetin değeri ne olursa olsun — aralraında yardımlaşarak bir mal toplar ve onu. diyeti ödemekle yükümlü kimseye verirleMi. Yine birine bir ceza kesildiğinde, onu da öderlerdi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), bu ailenin şerefi sayılırdı. O. hem Câhiliyye devrinde ve hem de İslâmiyet'e girdikten sonra bu şerefini korumuştur. Hz. Ebû Bekir (r.a.), birçok özelliklere de sahipti; şeref ve şahsiyetini koruyan bir esnaf; mai, mülk ve ahlâkiyle zengin bir kimseydi. Fıtrat ve mizacı itibariyle hiç şarap içmemiştir ve putlara taptığı da görülmemiştir. O, kendisini bu gibi çirkin şeylerden daima uzak tutardı. Hiç yalan söylememiş ve güzel ahlâkiyle tanınmıştı. İslâm'dan önce de Resûlullah (s.a.v.)'ın candan dostuydu. Bu dostluğun temeli, kuvvetli bir ihtimâlle meslek hayatlarında ve yaşayışlarında mizaç bakımından birbirlerine benzemelerine dayanmaktadır. Resûlul-iah (s.a.v.), Kureyşliler arasında,çok sevilen bir gençti. Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in de kendi kabîlesi içerisinde büyük bir yeri vardı ve orada iyi huyu ile tanınmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi, O da ticaretle uğraşmıştı. Yaşları birbirine yakındı. Yaş ve soy yakınlığı, meslek bakımından aynı işlerle uğraşmaları; aralarındaki münasebetleri kuvvetlendirmişti. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in dâvetine ilk icabet eden O olmuş ve Resûlullah (s.a.v.) da Onu başkalarından daha yüksek tutmuştu. Hz. Ebû Bekir (r.a.), diğer insanlardan daha yüce vasıflara sahipti. Şahsiyetinin
83
büyük olmasının sırrı da bunda idi. İsabetli işler yapan mülhem bir halife ve hayatında karşılaştığı her durumdan başarı ile çıkabilen bir şahsiyetti. O, ahlâkin ve îmânın en mükemmel derecesine ulaşmıştı. Resûlullah (s.a.v.). O'nun îmânını şöyle değerlendiriyor : «Eğer, E!:û Bekir'in îmânı bir kefeye, diğer müsiümanların îmânı da öbür kefeye konulacak olursa; Ebû Bekir'in îmânı daha ağır gelirdi.» O, îmânının kuvvetli ve itilâsının sarsılmaz olması sebebiyle, Resûlullah (s.a.v.)'tan sonra bütün Müslümanlar/in başındaydı. Müslümanlar arasında, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'den daha cesur ve daha bilgili olanlar vardı. Fakat, O'nun kadar «İman-ı kâmil» olan yoktu. Kur'ân-ı Kerîm, O'nun birçok durumuna, işaret etmiştir :
«Elinde bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın işlerini kolaylaştırırız.» (1)
Diğer bir âyet'te :
«Arınmak için malını veren, en çok sakınan kimse ise ondan uzak tutulur. O, yaptığı iyiliği başkasına karşılık olarak değil, ancak Yüce Rabbi'nin hoşnud-luğunu gözeterek yapmıştır. Elbette kendisi de hoşnud olacaktır.» (2)
Bir başka âyet'te :
«"Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da doğrulukta
(1) (Leyi). 5-7.
(2) (Leyi). 17-21.
84
devam edenler... Onlara, melekler ölümleri ânında : "Korkmayınız, üzülmeyiniz, sîze söz verilen cennetle sevinin" diyerek inerler.» (3)
Daha başka bir âyette de :
«...mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah O'na yardım etmişti. Arkadaşı Ebû Bekir'e "Üzülme, Allah bizimledir" diyordu...» (4) buyurmuştur.
Kardeşler! Hz. Ebû Bekir (r.a.), Resûluilah (s.a.v.)'a ilk inanan Müslüman olmuştur. Resûluliah (s.a.v.) hakkında, hiçbir şüpheye düşmemiş ve davetini tereddütsüz kabul etmiştir. O'nun bu durumu, Resûluilah (s.a.v.) tarafından.şöyle dile getirilmiştir : «İslâm'a davet ettiğim herkes, mutlaka; duraklamış ve tereddüt etmiştir. Ancak, Ebû Bekir bin Kuhâfe bunlardan müstesnadır.»
Bazılarına göre; Hz. Ebû Bekir (r.a.). bir tüccardı. Tüccar olan kimsenin, temkinli davranması gerekirdi. Fakat O, Resûluilah (s.a.v.)'a inanmakta hiç tereddüt etmemiş, kendisinin ve ticâretinin geleceğini düşünmemiş, aksine bütün meşgalesini tek bir şeyde toplamıştı; o da, dostu Hz. Muhammed (s.a.v:)" in inanılmaya ve doğrulanmaya lâyık olduğunu kabullenmekti. Rsiûlullah (s.a.v.) hakkındaki şiarı «Onun yalan söylediğini, hiç görmedim» demesi olmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a.)'ın bu- îmânı, işlediği her işte
(3) (4)
(Füssilet), 30. (Tevbe), 40.
85
kendini göstermiştir. Müşrikler «İsrâ» olayını yalanlarken, Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle diyordu : «Yemin ederim ki; eğer bunu Muhammed (s.a.v.)'in kendisi dediyse, doğrudur. O bana, gecenin veya gündüzün bâzı vakitlerinde gökten kendisine «Vahy» indiğini haber verir, ben de O'na inanırım. Bu «İsrâ» olayı, hayret ettiğiniz şeyterin çok ötesinde, bir gerçektir.»
İşte, Bedir savaşında Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in takındığı tavır : Herkes savaş hazırlığı içine girmiş, Resûluilah (s.a.v.) da sürekli olarak duâ ediyor ve şöyle diyordu : «Ey Allah'ım! Eğer bu topluluğu helak edersen, yeryüzünde Sana ibâdet edecek bir kimse kalmıyacaktır.» Duasında ısrar eden Resûluliah (s.a.v.)'ın sırtından cübbesi düşünce, Hz. Ebû Bekir (r.a.) O'nun yanına gelerek : «Yâ Resûlâllah! Kendini bu kadar yorma. Çünki Allah, sana olan vadini yerine getirecektir. Yemin ederim ki; Allah, seni hiç utandırmayacaktır.» dedi.
Öbür yandan; Ridde Ehli'ne, zekât vermekten sakınanlara ve' peygamberlik iddiasında bulunanlara karşı takındığı tavır — Medîneliler'in pek azı O'nun yanında yer almasına rağmen — gevşemedi, >zayıf düşmedi ve ayrıca arkadaşlarına danışmayı da ihmâl etmedi. Danıştığı kişilerden biri de Hz. Ömer (r.a.) idi. Hz. Ömer (r.a.) O'na : «Yâ Eba Bekir! Evine gir, kapıyı arkasından kapa. Gerçekler sana âyân oluncaya kadar Rabbine ibâdet et.» deyince, Hz. Ebû Bekir (r.a.) de O'na : Daha önce Resûluilah. (s.a.v.)'a
86
Ödedikleri develerinin ayağına bağladıkları ip parçasını bile vermekten sakınacak olurlarsa; onlara karşı savaş açarım.» cevabını vermişti.
Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in îmânını ortaya koyan olaylardan biri de Hudeybiye günüdür. Müslümanlar, Mekke'ye varmayı garantileyip, o beldeye yaklaştıkları ve Kabe'nin de belirdiği bir sırada, «tekrar Medîne'-ye geri dönmeleri» teklifi ile karşılaşınca, Resûlullah (s.a.v.)'a gelerek : «Dinimizde zilleti kgbui etmeyiz.» dediler. Aralarında bulunan Hz. Ömer tt.a.) şöyle der di : «Yâ Resulallah! Onlar bâtıl, biz Hafc üzere değil miyiz? Biz mümin, onlar müşrik değiller "mi? Biz, dinimizde ta'vîz vermeyiz!» Resûlullah (s.a^v.) da O'na : «Bana gelen emir budur!» diye buyurunca; Hz. Ömer ir.a.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e gelerek O'na : Resûlul-ıuh (s.a.v.) bize, Mekke'ye gireceğimize dair söz vermemiş miydi?» diye sordu. Hz. Ebfl Bekir (r.a.) de, O'na : «Sema, bu yıl için mi söz vermişti? Yazık sana, yâ Ömer! Sen, Muhammed (s.a.v.)'in-sözünü tut. Çün-ki O, gerçekten Allah'ın Resulüdür.» dedi.
Kuvvetli îmânı, hudutsuz güveni, coşkun duygusu; İslama davette, «İsrâ» olayında, «Bedir» savaşında, Mekke'nin fethinde ve hattâ Resûlullah (s.a.v.)' m vefatında kendini göstermiştir. O, Müslümanlar arasında Resûlullah (s.a.v.)'ın en çok sevdiği bir kişiydi. Resûlullah (s.a.v.), O'nun hakkında şöyle buyurdu : «Eğer insanlar arasında kendime dost edin-seydim., Ebû Bekir'i seçerdim. Bunu, Allah katında bir-
87
araya gelebilmemiz için; dostluk, kardeşllik ve iman adına yapardım.»
Resûlullah (s.a.v.)'in ilk dâvetçisi olan Hz. Ebû Bekir [r.a); davranışıyle, diğerlerine de örnek teşkil etmiştir. İslâm'da ilk hatiplik unvanı da O'nundur. Bu dava uğrunda; canını, malını ortaya koymuş, samîmi Müslüman olan yedi köleyi satın almış ve onları azad etmiştir. Malını, İslâm yolunda harcaması hususunda; Resûlullah (s.a.v.), şöyle buyurur: «Ebû Bekir'in malından faydalandığım kadar, hiçbir kimsenin malından faydalanmadım.» O; bir gün Resûlullah (s.a.v.)'a gelip, bütün malını O'na verir. Resûlullah (s.a.v.) da kendisine: «Malından, çocuklarına ne dıraktın?» diye sorar. O da Resûlullah (s.a.v.)'a : «Onlara, Allah ve Resulünü bıraktım!» cevabını verir.
Kardeşlerim! O, bütün bunların üstünde; İslâm davasını yayma yolunda, kavmi tarafından yapılan birçok eza ve cefaya tahammül etmiştir. Utbe bin Rabîa ve Kureyşli bazı kâfirler, O'nu bayıltıncaya kadar dövmüşlerdi. Ayıldığı zaman : «Resûlullah'a ne oldu?» diye sordu. «Resûlullah'a birşey olmadı.» dediler. Bunun üzerine : «Resûlullah'ı görünceye kadar, yiyecek ve içecek hiçbir şey tatmıyacağıma, yemin ederim!» dedi. Erkam'ın evinde bulunan Resûluliah (s.a.v.)'a gelmeden, için rahat etmemişti. Resûlullah (s.a.v.)'a varınca; O'ndan, annesinin İslâm'a girmesi
88
için duâ etmesini, istedi. Resûlullah (s.a.v.) duâ etti ve Ebû Bekir (r.a.)'in annesi de Müslüman oldu.
Kardeşler! Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in îmanı son derece derin ve yüce idi. îmanın nuru ve hidâyeti, O'n-da açık bir şekilde görülüyordu. Üstelik O; diğer Müs-lümanlar'dan daha çok ibâdet eder, yaptığı işleri onlardan daha güzel yapardı. Allah (c.c.)'a yaklaşmakta, kendilerinden daha kuvvetliydi. Allah (c.c,); yoidan çıkmakta olan bir gurup Müslümanı O'nun gayretleri sayesinde kurtardı ve İslâm'ı, kendisiyle güçlendirdi.
Allah (c.c), O'ndan razı olsun ve O'na rahmet eylesin!
Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Eht-i Beytine ve Ashâb'ına olsun!
HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)İN HAYATINDAN ÖRNEKLER (II)
Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammecf (ş.a.v.)'e, Ehl-i Beyt'ine, Ashâb'ına-ve Kıyamet gününe kadar İslâm dâvasına hizmet edenlere de salât ve selâm olsun! . - . .
Değerli kardeşler! Sizleri, Allah katından gelen İslâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım; Allah (c.c.)'f, selâmı, bereketi ve rahmeti üzerinize olsun!
Konferansın daha rahat ve daha geniş bir yerde elmasını istedik; fakat, durum ve vaziyet bize ancak bu imkânı verdi; özür dilerim.
Kardeşler! Gerçeği söylemek gerekirse; bu kalabalıkta bir bereket ve bu şuurlu yaklaşmada da manevî bir kaynaşma vardır. Biz; — Allah'ın izni ve inâ-yetiyle — bu gönüllerin kaynaşması, iyilik ve tqkvâ-da birleşmesi ve Allah (cc.)'a itaatta birbirlerine destek olmaları sayesinde, bu birliğimizi gerçekleştirmiş oluyoruz. (Allah (c.c.) için sevme ve O'nun rızâsı içirt
1
birbirimize yaklaşma duygusu, bunlardan biridir. Biz, bu duygularla ünsiyet bulur; zihin rahatlığına ve vicdan huzuruna kavuşuruz.
Kardeşler! Din-i Mübin'imizde, bu mânâ'yı gösteren lâtif işaretler vardır. Bakınız; Resûlullah {s.a.v.), arkasında saflar hâlinde duran Ashâb'ına *— imamlık edeceği sırada —, nasıl sesleniyor : «Omuzlarınızı birteştirin ve ellerinizi kardeşlerinizin ellerine değdirin.» Bu, bir sevgi bağıdır. Ancak, Resûlullah (s.a.v.) bu sözleriyle; sevgi bağının ötesinde, daha yüce ve daha değerli gayeleri amaçlıyordu. Bu da, gönüllerin birbirine bağlanması ve ruhların kaynaşması.idi. Resûlullah (s.a.v.), manevî meseleleri; hissî misallerle ifâde eder ve onlann kolayca anlaşılmasını sağlardı Meselâ, imamlığını yaptığı diğer bir namazda da cemaatına şöyle seslenmişti : «Boşlukları doldurunuz, safları düzgün tutunuz. Birbirlerinizden uzak kalmayınız, aksi hâlde gönüleriniz de birbirinden uzaklaşır.» Resûlullah (s.a:v.)'ın bu sözünde; gönüller birbirinden uzaklaşıp, ayrı düştüğünde, şeytan'ın devreye gireceğini ve vesvese verme şansını elde edeceğini gösteren beliğ bir ifâde vardır.
«...Çekişmeyin, yoksa başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider...» (1)
Kardeşleri Toplantımızı meydana getiren bu kalabalıkta; dayanışmanın, gönülleri birbirlerine yak-
(1) (Enfâl), 46.
91
(aştırma ve aynı fikir etrafında birleştirmenin payı vardır. Yer darlığı önemli değildir; önemli olan, gönüllerin geniş ve müsamahakâr olmasıdır. Hepimiz, tek bir kalp gibi; tek bir prensip ve tek bir gaye üzerinde olalım!
Kardeşler! Tekrar esas konumuz olan Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in siretine dönelim : Bir önceki konuşmamızda, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in, gerçekten büyük bir şahsiyete sahip olduğunu; bütün yüce sıfatları şahsında topladığını; hiddete geldiğinde, yumuşadığında, duygulandığında ve her türlü tasarrufunda olgun olduğunu söylemiştik. O'nun böylesine büyük şahsiyet sahibi olmasınrn sırrını araştıracak olursak, görürüz ki bu sır; çokça namaz kılmasında, oruç tutmasında ve gecelerini ibâdetle geçirmesinde değildir. Çünki, herkes O'nun gibi namaz kılar, oruç tutar ve geceleri de ibâdet ederdi. O'nu bu şahsiyete kavuşturan sır; kalbinde yerleşen köklü îman kuvvetidir. Bütün Müslümanların îmanına üstün gelen ve hep başarıyla dolu olan bir îman... Cünki O, kalbiyle ve herşeyi ile âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a-yönelmiş ve sâdık bir îmana sahip olmuştu. O'nun îmanı; Allah (c.c.)'ın Hadîs-i Kudsî'de buyurduğu şu gerçeklere tamamiyle uymaktaydı: «Ben O'nun duyduğu kulak, gördüğü göz, kendini savunduğu ei ve üzerinde yürüdüğü ayağı olurum.»
Kardeşler! Hz. Ebû Bekir (r.a.) nefsinden ve malından sıyrılmış, kendini Rabb'ine adamış ve Rabbani
92
bir kişiliğe bürünmüştü. Resûlullah (s.a.v.)'a söylediği şu sözlerini dikkatle okuyunuz : «Anam, babam Sen'sin yâ Resûlullah! Biz, küfrün bataklığından, îman nuruna ancak Senin sayende kavuştuk yâ Re-sûlallah!»
Resûlullah (s.a.v.) da O'nun iyiliklerini anarak şöyle buyurdu : «İnsanlardan bana en çok iyiliği dokunan, Ebû Bekir'dir.»
Hz. Ebû Bekir (r«a.)'in bütün davranışları muhkem ve dakîk idi. O, gerçek bir mü'mini temsil ediyordu. Meltem kadar yumuşak, demir kadar sert ve son derece cömertti. Bütün bu özellikleri, kalbinde yerleşen güçlü îmân'a dayanmaktadır. O; herşeyi-ni, âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) için feda etmişti.
Kardeşler! Şimdi de, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'i bir halife olarak ete alalım :
Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisinden sonra halife olacak kimseyi seçme hususunda ümmetini mecbur tutmamıştı. Fakat, sağlığında Hz. Ebû Bekir (r.a.)'i imam olarak mihraba geçirmesi; Müslümanların kendilerine halife olarak kimi seçeceklerine dâir bir işaretti. Çünki namaz; din'in şiarı ve imamlık da, önderliğin bir nişânesidir. Resûlullah (s.a.v), bu davranı-şıyle; Hz.. Ebû Bekir (r.a.)'i, kendinden sonra gelecek halife adayı olarak göstermiş oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.); hayata gözlerini yumup, Allah (c.c.)'a vâsıl olunca; defin işi tamamlandı. Müslümanlar'ın sükûna kavuşmalarını takiben, Ensâr; Sâ'ide oğulların-
93
dan Sakîfe kabilesiyle toplanarak, Sa'd bin Ubâde'yi çağırıp, hilâfet için kendisine «biat» etmeyi tasarladı. Muhacirler bu durumu öğrenince, Hz. Ömer (r.a.)'e ve Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e geldiler; Müslümanlar'ın halifelikle ilgili olarak faaliyete geçtiğini haber verdiler. Bunun üzerine, ikisi birlikte hemen Ebû Ubeyde'ye uğrayıp, O'nu da yanlarına alarak Sakîf kabilesine gittiler ve onların; halifelik konusunu ele aldıklarını, aralarındaki tartışmanın sürdüğünü, henüz Sa'd için biatta bulunmadıklarını ve konu ile ilgili kesin bir karara varamadıklarını gördüler.
Çok hassas ve kritik olan bu durumda Hz. Ebû Bekir (r.a.), şahsiyetini açık bir şekilde ortaya koymuştur. O; Araplar'ın, Kuryeşliler dışında bir başkasına boyun eğmeyeceklerini biliyordu. Bu açıdan yola çıkarak, Ensâr'ı övmeye başladı ve faziletlerini dile getirerek, İslâm'a ilk girme şerefinin onlara ait olduğunu söyledi. Bu, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in ihlâs, liyâkat ve zekâ bakımından şahsiyetini oluşturan yönlerinden bazılarıdır. O, Ensâr'a şöyle seslendi :
«Ey Ensâr! Size sığınan din kardeşlerinize kucak açtınız; onlara yardımda bulunup, gayret sarfettiniz ve düşmanla cihâd ettiniz. Allah da sizi; din'ine ve Resulüne destek olarak seçip, O'nun Hicret etmesini emretti. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in zevceleri ve As-hâb'ının birçoğu sizdendir. Bize göre — ilk muhacirleri istisna etmek üzere — yerinizi tutan yoktur. Bizler birer emir; sizler ise birer vezirsiniz. Size da-
94
nışmadan hiçbir iş yapmayız.» Hz. Ebû Bekir (r.a.), sonra da onlara muhacirlerin hizmetlerini hatırlatmış; İslâm'a ilk hizmeti geçenlerin muhacirler olduğunu, Kabe'nin komşusu bulunduklarını, üstelik Ku-reyş'li olduklarını ve Araplar'ın, bu kabilenin dışından bir kimseye boyun eğmeyeceklerini..» söylemişti. Bu; Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in, güzel bir siyâsete sahip ve ileri görüşlü olduğunu gösterir. O, Sakîf kabilesi mensuplarını te'sîri altına almış; Ensâr'la, Muhacirler arasında çıkan köktü tartışmadan sonra, kabaran öfkelerini dindirmişti. Ensar ve Muhacirler arasındaki hilafı, etraflıca anlatmak isterim.
Kardeşler! Ensâr; hilâfeti, bir dünyâ makamı olarak istemetnişti. Onlar, bu dînin ancak kendi gayretleri ve kendi kılıçlariyle memleketlerinde zuhur edip yayıldığı bilincinde oldukları için, hilâfete sahip çıkmak istemişlerdi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), onlara gerçeği söyleyip, durumu aydınlığa kavuşturunca; kendisinin fikrini kabul etmişler ve dînin menfaatini düşünerek, liderlik iddialarını unutmuşlardı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) hemen onlara : «Ben, size Ömer ile Ebû Ubeyde'yi teklif ediyorum. Bu iki kişiden hangisini istiyorsanız, O'na biat ediniz!» dedi. Hz. Ömer (r.a.), söz alarak : «Yâ Ebâ Bekr! Dînimiz için Resûlullah (s.a.v.)'in seçtiği kişi olarak Sen'in önüne kim geçer?! Dünyâ işlerimiz için. Sen'in liderliğine razı olmayacak mıyız?! Yâ Ebâ Bekr, uzat elini!» dedi. O da elini uzattı ve Hz. Ömer (r.a.), O'na biat etti. Arkasından : «Sen, Mu-
95
hâcirier'in en faziletlisi, mağaradaki iki kişiden ikincisi ve Resûlullah (s.a.v.)'ın halifesisin.» diyerek; Ebû Ubeyde de, O'na biat etti. Sonra da bütün Müslümanlar; onlar gibi, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e biat ettiler. Böylece, muhtemel fitne ortadan kalkmış oldu.
Kardeşler! Bu olay, ibret ve öğüt verici bir olaydır. Çünki, ortaya çıkan bu ihtilâf, hilâfet görevi için değil, İslâm dâvasının yükünü lâyikiyle yüklenmek ve mes'ûliyetini en güzel bir şekilde üstlenmek içindir. Ebû Bekir (r.a.)'in müdahalesi olmasaydı ve gergin olan havayı yumuşatıcı konuşma yapılmasaydı; Ensâr, İslâm dâvası yolunda gösterdiği gayretlerini, Muhacirler de İslâmiyet'i ilk kabul ettiklerini savunacak ve kardeş olan Ensâr ve Muhacirler ara -sındaki bu ihtilâf, sürüp gidecekti.
Kardeşler; Ensâr ile Muhâcir'ler arasında baş-gösteren anlaşmazlık; ne nefsânî arzular ve ne de gönüllerde mevcut olan kinden dolayı idi. Onlar, Allah (c.c.) için ihtilâf etmiş, Allah (c.c.) için birleşmiş ve Allah (ç.c.)'ın yardımıyla, doğruyu bulmuşlardı. Sevmeleri de, buğz etmeleri de sadece Allah (c.c.) rızâsı için idi; ortada tasallut arzusu mevcut değildi. Onların bu tutum ve davranışları, anlaşmalarını ve birleşmelerini kolaylaştırmıştır. Sakîf kabilesinden hoşnud, memnun ve dost olarak ayrıldılar. Hz. Ebû Bekir (r.a.). de Resûlullah (s.a.v.)'den sonra ilk halife oldu ve Müslümanlara programını sundu. Hz. Ebû
96
Bekir (r.a.), beklenmedik bir anda fevkalâde prensiplerini ilân edip, şöyle diyordu :
«Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım hâlde, başınıza reis seçildim. Beni hak üzere görürseniz; bana yardım ediniz. Eğer bâtıla saplandığımı görürseniz; beni, hakka döndürünüz. Allah (c.c.)'a itaat ettiğim müddetçe, bana itaat ediniz. G'na âsî olduğum takdirde; bana itaat borcunuz yoktur. Şuhu da biliniz ki, benim yanımda en kuvvetliniz; hakkını alıp, kendisine verinceye kadar, zayıf ölanınızdır. En zayıfınız da; tarafına geçirdiği hakkı, kendisinden alıncaya kadar kuvvetli ölanınızdır.»
Kardeşler! Cağımız insanının düşünüp tasarladığı ve henüz ulaşamadığı bu prensipleri, Hz. Ebû Bekir (r.a.) gerçekleştirmiş ve Müslümanların nefislerine yerleştirmişti.
Resûlullah (s.a.v.)'dan sonra ortaya çıkan bu hilâfet görevinin ağır sorumluluğu yanısıra, Hz. Ebû Bekir (r.a.); yine de ticâret işine devam ederek, geçimini sağlamaya çalışırdı. Pazarın kurulduğu bir gün, satılık elbiseleri sırtına yüklenip, pazara giderken Hz. Ömer (r.a.)'le karşılaşır. Hz. Ömer (r.a.) O'na :
«— Bu nedir? Nereye gidiyorsunuz?» der.
Hz. Ebû Bekir (r.a.) de :
«— Pazara gidiyorum!» cevabını verir.
Hz. Ömer (r.a.) : .
• «—Sen Müslümanların işlerini yürütmek için tıaşa getirilmedin mi? Onların malından, sana ve ço-
97
cuklarına yetecek kadar ücret verilecektir. Sen mescidine dön!» diye karşılık verir.
Daha sonra Hz. Ömer (r.a.) müslümanları bir yere topladı ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) ayağa kalkıp, şunları söyledi : «Ey, Nâs! Çoluk, çocuğum için bir meslek edinerek, onların geçimlerini sağlıyordum. Şimdi ise, sizin işlerinizi yürütmekle meşgulüm; Beytü'l-Mâl'-dan.bana maaş bağlayın!» Toplantıya katılan Müslümanlar : «Ey, Resûlullah'ın Halifesi! Resûlullah (s.a.v.), Ebû Ubeyde'yi bu ümmetin emîni olarak bırakmıştı. O, hem senin ve hem de bizim İçin karar versin.» dediler. Bunun üzerine, Ebû Ubeyde (r.a.) : «Sana, orta halli bir adamın geçinebileceği miktarda maaş, yazlık-kışlık elbise ve bineceğin bir hayvan verilmesini uygun buluyorum.» dedi. Bunun üzerine O'na. ikiyüzdirhem tahsis ettiler. Ancak. Hz. Ebû Be^ kir [r.a.) bu miktara itiraz ederek : «Ben bundan daha fazla kazanıyorum.» deyince; bu miktarı, beşyüz dirheme çıkardılar.
Kardeşler! İşte bu; hayret verici bir manzara ve kahramanlık sahnelerinden bir tablodur! İnsanlık, bunun bir benzerini ne zaman gerçekleştirecek?!
Hz. Ebû Bekir (r.a.), halife olduğunda, bütün zamanının Müslümanlar'a ait olduğu bilincindeydi. O, olgun bir halife ve emîn bir hâkimdi; Müslümanlar'ın menfaatlerini en iyi şekilde korur; askerler, fakirler ve zayıflarla ilgili meseleleri en küçüğünden, en büyüğüne kadar bilir, çarelerini bulmaya çalışır ve
98
Müslümanlar için en uygun olanı yapardı. Hz. Ömer (r.a.), O'nun hakkında şöyle diyor : «Kendisine hizmet edecek kimsesi bulunmayan, yaşlı bir kadın komşuma yardım etmek istedim ve bu maksatla yanına gittiğimde, bana : «Bir adam, bana hizmet etmede senden daha erken davrandı.» dedi. Yaşlı komşumun hizmetine, benden önce koşan bu adamı merak ettim ve öğreninceye kadar, komşumun evini kontrol altına aldım. Bir gün, öğle namazından sonra, yaşlı kadının hizmetinde bulunan kişiyi, evinden çıkıncaya kadar gözledim; bir de ne göreyim?! O; Hz. Ebû Bekir imiş.»
Kardeşler! İşin ilginç yanı; Hz. Ebû Bekir (r.a.), halifeliğinin ilk günlerinde ortaya çıkan bir fitne ile karşı karşıya gelmişti. Bu fitne her tgrafa yayılınca; Hz. Ömer (r.a.), halife Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e : Evine kapan, meded gelinceye kadar Rabb'ine ibâdet et!» dedi. Ama Hz. Ebû Bekir (r.a.), kısa bir zaman içinde duruma hâkim olup, sükûneti sağladı. Hz. Ayşe(r.a.)bu nâzik durumu şöyle tasvîr ediyor : «Hz. Ebû Bekir'in yaşadığı o günü, hiç unutamıyorum; O, devesine binmiş bir vaziyette şöyle diyordu : «Yemin ederim ki, eğer onlar daha önce Resûlullah (s.a.v.)'a ödediklerini, — bu, develerini bağladıkları ip bile olsa —, bana vermemekte ısrar edecek olurlarsa, şu kılıç elimde kaldığı sürece onlarla savaşacağım.»
Hz. Ebû Bekir (r.a.); bu fitneyi bastırmak, kökünü kesmek ve herşeyi normale döndürmek için,
99
son derece gayret göstermişti. Kardeşlerim! Anlatmak istediğimiz Hz. Ebû Bekir (r.a.), işte budur! O, devamlı huşu içinde idi ve gözyaşları hiç eksik olmazdı. Allah (c.c.)'ın düşmanlarına karşı, bir günde tam onbin sancak çıkarmış, Müslümaniar'ın liderleri bu yolculuğunda O'na katılmış ve O da yürüyerek onlara öncülük etmiştir. O'nun bu hâlini gören Usâ-me : «Ya bineğine binersin; ya da iner, senin gibi yürürüm.» dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de O'na : «Bana ne oluyor ki, Allah yolunda ayaklarım tozu dumana katmasın!» cevabını verdi.
Sonra da Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) için Usâme'den izin isteyerek : «Müslümaniar'ın işlerinde bana yardımcı olması için, O'na müsâade eder misin?» demişti.
Kardeşler! Bu; Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in, Müslü-manlar'a verdiği amelî bir derstir. O'nun tecrübelerinden faydalanan Müslüman orduları; seferlerini sürdürüp, başgösteren fitnelerin ateşini döndürür ve burunları kanamadan, güven içinde geri dönerlerdi.
Kardeşler! Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in; — şahsında tecellî eden ve insanların değerini bilen — yüce ba-sîretini, Allah'ın nuruyla bakan îmânını, komutanlığın-daki azametini, Müslümanların bütün işlerini hikmetle hâlledişini bir düşününüz, Hz. Ebû Bekir (r.a.) işte bu yüce kişidir. Annelerin kendisinden daha yumuşak ve daha azimli bir çocuk doğurmadığı, ilk halifedir.
Bizi, O'nun muhabbetine lâyık ve O'nu, bizim için
100
iyi bir örnek kılmasını Allah (c.c.)'dan niyaz ederiz. Çünki Allah, duaları işiten ve onları kabul edendir. Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)"e, Ehl-i Beyt'ine ve Ashâb'ı üzerine olsun!
II
HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)IN HAYATINDAN ÖRNEKLER (III)
Allah (c.c.)'a hamd; efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Ehl-i Beytine, Ashâb'ına ve kıyamet gününe kadar İslâm dâvasına hizmet edenlere de salât ve selâm olsun.
Kardeşlerim! Sizi, Allah katından gelen İslâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım; Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!
Kardeşler! «İnsanın uyum sağlayıp alıştığı şey; hayatının ayrılmaz bir parçasıdır.» diye bir söz vardır. Biraraya gelip, sohbet ettiğimiz bu gece de, hayatımızın bir parçası oldu. Biz ona alıştık, o da bize!. Bu güzide topluluğa kavuşmak ve aydın yüzleri görmek için, bu gecenin gelmesini sabırsızlıkla bekliyoruz. Çünki, buraya gelen simalar Allah (c.c.) rızâsı için buluşup, O'nu anıyorlar. Bu gece, toplantı yapmadan geçerse; ona olan şevk ve özlemimiz, uzamış olacaktır. Âdet hâline getirdiğimiz Salı gecelerinde daima toplanıp, sevişmemizi ve onu; hem dünya-
\
iliı
102
mız, hem de âhiretimiz için faydalı işler yapmamıza vesile kılmasını Allah (c.a.)'dan niyaz ederiz.
Kardeşler! Geçen sohbetimizde Efendimiz Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in sîretine tahsis ettiğimiz serilerden birinde, O'nun mahir kumandan, hünerli fâtih, son derece âbid, katkısız zâhid ve çok müttekî olduğuna söylemiştik. O; aslında ruhî gıdasını Vahy'in getirdiği gerçeklerden almış, Kur'ân edebi ile terbiye görmüş ve mihrâb'ın iki duvarı arasında ibâdetini sürdürmüştü. İşte muzaffer kumandan ve kâmil bir asker olan Hz. Ebû BüKir (r.a.) budur! Savaş meydanında sancağı yere düşmemiş ve başarısızlık da, O'nun yüzünü karartmamıştır. Bütün bunlar Hz. Ebû Bekir (r.a.) için garîb şeyler değildir. Cünki, İslâm, tam bir olgunluktur; ibâdetle kumandanlığı, dünyâ ile âhireti yanyana getirir. O, Müslümanı dünyâ ve âhirette efendi yapan bîr dindir. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de; İslâm'ın, lider ve mümtaz durumuna getirdiği müslümanlardan biridir.
Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in dikkati çeken yanı şudur: Halifelik dönemi, takriben iki yıl yedi ay gibi çok kısa bir zaman sürmesine rağmen, O; mahdut olan bu süre zarfında müsiümanları zafer sevinci ve üstün liderlik kıvancı içinde yaşatmıştı. İslâm daveti, bu dönemde temellerine oturmuş ve herşey aslına dönmüştür. İslâmî düşünce hâkim duruma getirilmiş; bu düşünce ve ilim güvence altına alınmış, Kur'ân'ın birarada toplanması gerçekleşmiştir. O günkü kalkın-
103
ma faaliyetinde esas olan ilmî, fıtrî, itikadî ve teknik hareketleri üç ana noktada toplayabiliriz :
a) İslâm dâvasını yaymak;
b) İslâmî düşünceyi teminat altına almak;
c) O devrin, — Doğu'daki İran İmparatorluğu ile Batı'daki Roma İmparatorluğu dahil — bütün dünya devletlerini Hakk'a davet etmek. i
Kardeşler! Halifelik görevini yürüten bu mütevâ-zî lider; hasır üstünde uyur ve dünya hayatının cazibesine asla değer vermezdi. O, dâima âhiret hayatı ile ilgili işlerle meşgul olurdu. İşlerini, böylesine hakkaniyet ve titizlikle yürüten bu halife, dünya devletlerine karşı meydan okumayı elbette hak etmişti. İşin ilginç yani; henüz iki yaşını doldurmamış bir devletin halifesi olarak, bu iki büyük devleti Arap Ya -rımadası'ndan çıkarmayı başarmasıdır. Hz. Ebû Bekir (r.a.), hazırladığı plânı, hakîmâne bir taktikle uygulamış ve bu iki büyük devleti mağlûp etmekle hedefe ulaşmayı başarmıştı. O, bütün bunları, savaş araçları ve gereçleriyle değil; îman ruhu, güzel ahlâkı ve İslâm dâvasına karşı samimiyeti, ihlâsı ve ilâhî destek sayesinde gerçekleştirmiştir.
«Rabbin meleklere, «Ben sizinleyim, inananları destekleyin» diye vahyetti, «Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık onların boyunlarını doğrayın» dedi.» (1)
(1) (Erifâl), 12.
104
Müslüman ordularının sahip olduğu silâhlar, bunlardı! Onları devamlı olarak destekleyen güç de, bu İlâhî yardım olmuştu.
Kardeşler! Napolyon'un övündüğü hususlardan biri; askeriye kanununu çıkarmasıydı. Fakat iftihar ettiği bu kanunun hükmü fazla sürmemişti. Ama, Hz. Ebû Bekir (r.a.), asırlar boyunca değerini kaybetmeyen yüce bir iş başarmıştı. Bu da, Allah (c.c.)'ın korumasını vâdettiği «Kur'ân?ı Kerîm'in cem' edilmesi» dir.
«Katiyetle bilinsin ki Kur'ân'ı Biz indirdik ve onu her yönüyle koruyacak olan da Biziz.» (2)
Ayrıca Hz. Ebû Bekir (r.a.), ordu ile ilgıiı uzun vadeli ve sağlam esaslar getirmişti. Bu esaslar, çağımızda yapılan savaşlarda da geçerliliğini korumuştur.
Fethedilen yerlerden hiçbirinin, İslâm idaresinden kurtulmak için müslümanlardan hürriyet istediği vâki olmamıştır. Bu da; Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in takip ettiği iyi siyasetin meyvesidir.
Allah (c.a), Kur'ân-ı Kerîm'inde müslümanlara :
«Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın; sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, Kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.» (3)
(2) (Hicr), 9.
(3) (Tevbe), 123.
105
şeklinde, «yakınlarında bulunan inkarcılarla savaş -malarını» emredince; Hz. Ebû Bekir (r.a.) de, İran ve Romalılara karşı savaş açmayı düşünmüştü. O zaman kendisinde, Kur'ân-ı Kerîm'in ihtiva ettiği terbiye sırlarından biri açıkça görülmüştü. Çünki O; Müslüman-lar'ı düşmanlara karşı bütün güçlerini kullanmaya davet ettiğinde, haksız tecâvüzlere manî olmak için onlara şöyle seslenmişti :
«Gücünüz ve sertliğiniz size merhamet ve adaleti unutturmasın!»
«...Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin, âdil olun, bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır...» (4)
Kardeşler! Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in getirdiği ordu kanunlarında katılığa yer verilmekle beraber; adaletli ve ölçülü hareket etmek, ön plânda tutulmuştur. Müslümanlar'ın zaferden zafere koşmalarının sırrı da, budur.
«...And olsun ki, Allah'a yardım edenlere O da yardım eder. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür. Onları biz yeryüzüne yerleştirirsek namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emrederler, münkeri nehyederler...» (5)
İran ve Roma gibi iki büyük devletle savaşmak üzere yola çıkan Hz. Ebû Bekir (r.a.); ne memleketini
(4) (5)
(Mâide), 8. (Hacc), 40, 41.
106
genişletme hevesine kapılmış, ne makam ve saltanat arzusunda bulunmuş, ne Irak'ın kasabaları ve Şam'ın develerine tamah etmiş ve ne de tasallut hırsını tatmin gayesini gütmüştü. Bütün bunlar, O'nun aklına dahi gelmemişti. Müslümanlar, insanlara İslâmjyet'i tebliğ etmeden önce onlara karşı ne kılıç kaldırır, ne de ok atarlardı. Onlar; ya İslâm'a girmeyi, ya da cizye vermeyi seçmek için, düşmanlarına yeteri kadar düşünme fırsatı verirlerdUJsicmiyet'i kabul etmeyen düşmanlarından cizyeyi can ve mallarını koruma karşılığında alırlardı. Hattâ, müslümanlar onların memleketlerini terk edip, himayeleri kalkınca; alınan cizye, sahiplerine geri verilirdi. Humus şehrini terk ettiklerinde, kumandanları cizyeyi toplayarak reislere geri verdi ve onlara şunları söyledi :
•Biz bunu, sizi himaye etme karşılığında almıştık. Sizi terk edince, bu cizyede hakkımız kalmadı.» Humus'iular da O'na : «Bunu, bizden bir hediye olarak kabul ediniz.» dediler. Ama Müslümanlar'ın kumandanı : v(Biz bunu kabul edemeyiz!» cevabını verdi. Hu-mus'iülar ise : «Bunu nasıl söylersiniz? Halbuki, Pey-gamber'iniz hediye kabul etmişti.» karşılığını vermişlerdi. Bunun üzerine Müslümanlar'ın kumandanı : «Hz. Peygamber (s.a.v.) masum idi; O'nun için hediye, bizim için rüşvettir.» dedi. Onlar da : «Tekrar bize dönünceye kadar bunu sizin için saklıyacağız.» dediler.
Kardeşler! Şüpheli malı reddetmek ve insanlara
1
107
verilen sözü yerine getirmek; İslâm'ın ruhunda ve özünde mevcuttur.
«Mescid-i Haram'ın yanında andiaştıklarınızın dışında. . Size doğru davrandıkça siz de onlara doğru davranın. Allah, sözleşmelerini bozmaktan sakınanları sever.» (6)
Hattâ, Kur'ân âyetleri bunun da ötesine giderek; Hakk'a daveti dinlemek için gelen muhariplere güven sağlamak mecburiyeti olduğunu ifâde etmektedir : -
«Ey Muhammedi Puta patanlardan biri sana sığınırsa, O, Allah'ın sözünü dinleyinceye kadar kctul et. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır...» (7)
Sonra da Allah (c.c), şu âyet'le sebebi belirtir :
«...Çünki onlar bilgisiz bir topluluktur.» (8)
İslâm dâvasının, savaşın ardından gerçekleştirmek istediği iki gayesi vardır :
a) İslâm dâvasını güven altına almak;
b) İslâm dinini korumak.
«Dünyâları uyarmak üzere kulu Muhcmmed'e hakkı bâtıldan ayırdeden Kur'ân'ı indiren Allah yücelerin yücesidir.» (9)
(6) (Tevbe), 7.
(7) (Tevbe), 6.
(8) (Tevbe), 6. '9) (Furkân). 1.
\
108
«Ey Peygamber! Biz seni şâhid, müjdeci, uyarıcı, Allah'ın izniyle O'na çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir.» (10)
«Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun...» (11)
Kardeşler! Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in bu ülkelere karşı meydan okuması; İslâm dâvasını te'minât altına almanın, insanları İslâm'la mutlu kılmanın, ve fethedilen bu ülkelerde İslâm dinini yaymanın dışında hiçbir gayeyi hedef almamıştı. İslâm'ın bu kadar kısa bir zaman içinde yayılmasındaki sır da budur: Az asker olmasına rağmen: Eşsiz fedâkârlıklar... Dâ-vetçilerinin samimiyeti ve îmanlarının gücüyle süslenen müthiş fetihler...
Denilir ki; İslâm ordusu, ülkelerinden çekilirken Yahudiler, Müslümanlar'ın kumandan'ına mükemmel bir sofra hazırlarlar. Kumandan : «Bütün askerlerime de böyle sofra kurdunuz mu?» diye sorar. Yahudiler de, «Hayır!» cevabını verirler. Kumandan ise • cSıkın-tılı günleri benimle paylaşsınlar, mutlulukta onlardan ayrılayım ha!» diyerek, şaşkınlığını ifade eder. islâm orduları, girdikleri ülkeleri içtimaî, ilmî ve kültürel bakımdan da fethettiler; faydasız ilimlerin yerine, faydalı ilimler getirdiler. Fikirlere ve dillere tam hürriyet
(.10) (Ahzâb), 45, 46. (11) (Mâide), 67.
109
verdiler. İçtimaî fetihler, askerî fetihlerden daha devamlı ve süreklidir. İslâm orduları, bu davranışlariyle gönülleri isiâh etmiş ve böylece cemiyeti oluşturan fertlerin düzelmesini sağlamışlardı. Bakınız, Resûlul-lah (s.a.v.) bir Hadîs-i Şerifinde ne buyuruyor :
«İyi dinleyin! Vücutta bir et parçası vardır ki, onun düzelmesiyle bütün vücut düzelir, bozulmasıyla da bütün vücut bozulur. Dikkat edin; o, kalptir!» Allah'ın Resulü ne güzel söylemiş!
Kardeşler! İslâmî fikirler, maddî ve askerî olmak-ton daha çok; içtimaî fetihlerle yerleşir. Bu tür fetihler, gün geçtikçe artmış ve o ülkelerde yerleşmişti. Mısır. Şam, Irak ve diğer ülkeler İslâm'ın getirdiği içtimaî düzeni yaşıyor ve bundan başka bir düzen tanımıyorlardı. İslâm'dan önce Araplar'ın, Roma ve İranlılar'dan son derece korkmaları, oldukça garip ve dehşet vericidir. İranlılar'ın, Araplar'a hakîr gözle bakmaları öylesine ileri gitmişti ki, Resûlullah (s.a.v.), İran Şahına bir mektup gönderdiğinde o, Resûlullah (s.a.v.)'ın mektubunu parçalayıp yerlere atmıştı. Bu ülkeler, Araplar'a bu gözle bakıyorlardı. Araplar'ın islâm'dan önceki mevkileri bu idi. İslâm'dan sonra olgunlaşıp benliklerine kavuşunca, düşmanlarına karşı savaş açıp, onları yendiler ve zillete düşürdüler. Hayret verici bu cür'et, yaşanan bu yeni hayat ve kuvvetli olan o duygu, şüphesiz ki, Kur'ân-ı Kerîm'in inananlara kazandırdığı hususiyetlerdir. Allah (c.c), Kur'ân ; indirmekle Arap Milleti'nin kalbini aydınlattı,
110
onlara kuvvetli bir îmân bahşetti ve gerçeği söylemede, kimseden korkmaz hâle getirdi.
«Onlar ki; bir takım kimseler kendilerine; «Düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar, onlardan korkmalısınız!» dedikleri zaman, bu haber onların imânını artırır ve »Allah bize kâfidir, O ne güzel muhafızdır.» derler.» (12)
Müslümanlar, Süleyman bin Abdülmelik'in kıssasını hiç duymadılar mı? O, İstanbul'un fethini kararlaştırır ve bunu "gerçekleştirmek için tam iki yıl denizlerin üstünde hayatını geçirir. Fetih'i gerçekleştireceği bir anda, Bizanslılar O'ndan mühlet isterler. Bu isteği uygun bulup onlara mühlet verir. Verilen bu mühlette Bizanslılar; yiyecek kumanyalarını toplayıp, kaleye sığınırlar. Bunu öğrenen Süleyman bin Abdülmelik, bu şehri feyhedinceye kadar buradan ayrılmıyacağına, and içer. Ancak, Ömer bin Ab-dülazîz idarenin başına geçip Halîfe olunca, askerlerin evlerine dönmelerine izin verir.
Bir Arab'ın, adını dahi ağzına almaktan korktuğu bu şehrin fethedilmesi için O, son derece ısrar eder. Sonunda, yine Müslümanlar tarafından bu fethin gerçekleşmesi; Allah (c.c.)'m Müslümanlar'a bahşettiği büyük bir lütûftur. Allah (c.c.) onların zaaflarını, güce; dinsizliklerini, îmâna çevirmiş ve onlar da Allah (c.c.)'a ve O'nun Kudret'ine inanmışlardı. Girdik-
(12) (Âl-i îmrân), 173.
11T
leri her savaştan zaferle döndüklerinde, mutlu; hayatlarını kaybettiklerinde de şehid olurlardı.
e De ki: Bize iki iyiden, gazilik ve şehidlikten başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz?...» (13)
Müslümanlar'in savaşları, yapılan savaşlara örnek teşkil ediyordu. İşte Hz. Ebû Bekir (r.a.), ordusunun başında bulunan kumandanlara şöyle öğüt veriyordu : «İşkence yapmayın, gaddar olmayın; kadın, çocuk ve yaşlıları öldürmeyin, yiyecek ihtiyacınızdan fayla hayvan kesmeyin, yaralılara dokunmayın, ağaç kesmeyin ve uğrayacağınız yerlerdeki ibadethanelerinde bulunanları kendi hâllerine bırakın, öldürmeyin.»
Yalanı olmayan, katkısız, pâk bir dâva!... Yapılan savaşların pek çok olmasına rağmen; Müslümanlar, hiçbir zaman adalet ölçülerini aşmadılar. Bu dâvada zulüm yoktur, zorbalık yoktur, yalancılık yoktur!.. MüsK>naniar, zaferlerini îmân gücü ve fazilet dolu güze! ahlâklariyle kazanmışlardı. Allah (c.c.), onlara yardım etti, onları güçlendirdi ve düşmanlarına -karşı onlara zafer yazdı.
Bizden öncekilere hidâyet ettiği gibi; bize de hidâyet yolunu göstermesini, Allah (c.c.)'dan niyaz ederiz.
(13) (Tevbe), 52.
112
Solât ve selâm Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in. Ehl-i Beyt'inin ve Ashabının üzerine ol -sun!
HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)İN HAYATINDAN ÖRNEKLER (IV)
Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed'e, Ehl-i Beyt'ine, Ashâb'ına ve kıyâmet'e kadar İslâm dâvasına hizmet edenlere de salât ve selâm olsun.
Kardeşler! Sizi, Allah katından gelen, İslâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım; Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!
Kardeşler! Allah (c.c.) şöyle buyurur :
«Umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren, rahmeti yayan O'dur...» (1)
Ama bazı kimselerin, Resûlullah (s.a.v.)'a isnad ederek rivayet ettiği : «Allah (c.c.) bir kavme gazap ettiğinde; yaz aylarında, onlara yağmur yağdırır.» şeklindeki Hadîs'in sahih olacağını zannetmiyorum. Çünki, Resûlullah (s.a.v.)'ın Hadîsleri arasında böyle bir Hadîs'e rastladığımı hatırlamıyorum. Bu Hadîs'i görüp ezberleyen varsa. O; O'nu görmeyene karşı bir
(1) (Şûra), 28.
114
delil olabilir. Biz, O'nu, Allah (c.c.)'tan, bizim için bereketlerinden bir bereket ve rahmetlerinden bir rahmet kılmasını, niyaz ederiz.
Kardeşler! Güzel sohbetlerde bulunmak, hayırlı işleri görüşmek ve Allah (c.o.)'m rızâsını kazanmak için, bizi biraraya getiren bu gece, gönüllerimizi öylesine tesiri altına almış ki; özel menfaatleri aksatmasına ve işlerine engel olmasına rağmen; sevişen gönüller, yine de her hafta bir araya gelmek için can atıyor. Allah (c.c), bu toplantılarımızı, bizim için hem dünyada ve hem de âhirette saadet vesilesi kılsın ve bizleri, Allah rızâsı için sevişenter zümresinden eylesin, deriz. Resûlullah (s.a.v.)'ın, haklarında buyurduğu şu Hadîs'e muhatap olan kimselerden olalım ki : «Kıyamet günü gelince, Allah (c.c.) tarafından gelen bir ses : «Benim için sevişenler nerede? Benim için ziyâretleşenler nerede? Benim için meclisler kuranlar nerede? Gölgemin dışında hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, Ben onları, Celâl'im ve Azâmet'im gölgesine alacağım.» diye seslenir.»
Kardeşler! Geçen toplantımızda; Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile ilgili olarak yaptığımız konferans serisinin son halkasını; Hz. Ebû Bekir (r.a.)'ın geride bıraktığı eserlerden biri olan Kur'ân-ı Kerîm'in toplanmasını ve tek mushaf hâline getirilmesini gözden geçirerek bu mevzuyu tamamlayacağımıza söz vermiştik.
Kardeşler! Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah (c.c.)'m
115
yardımı ile elde ettiği zafer ve fetihlerle; İslâm Dev-leti'nin varlığını ortaya koymak için imkânlar sağladığı gibi; İslâmî bir toplum meydana getirmedeki esaslardan biri ve bu toplumun kalkınmasında kuvvetli bir faktör olan Kur'ân-ı Kerîm'den faydalanma yolunu da açmıştı.
kardeşler! Kalkınmanın en şereflisi, Allah (c.c.) tarafından gönderilen Resûlullah'ın gerçekleştirdiği kalkınmalardır. Çünki bunlar, ma'sûm olan kalkınmalardır; insan ruhunu islâh etme esasına dayanmaktadırlar. Fakat İslâmî kalkınma, bütünüyle Vahy'e bağlıdır. Kur'ân-ı Kerîm, gönülleri uyarmış ve aralarında sarsılmaz bağlar kurmuş, onlara yeni bir huy kazandırmış ve yepyeni bir hayat vermiştir. Bütün bunlar; Kur'ân'ın âyetlerinde, lâfızlarında ve harflerinde açık bir şekilde görülmektedir. Kur'ân-ı Kerîm, kalkınma esaslarını, bütün yönleriyle ihtiva etmiştir. Üstelik O; kendisine karşı meydan okuyanları susturan bir mucizedir, Kıyâmet'e kadar da böyle kalacaktır, değişmeyecektir. Tebdile de uğramayacaktır. ¦
«Geçmişte ve gelecekte onu bâtıl kılacak yok -tur...» (2)
Kur'ân-ı Kerîm, Allah (c.c.)- tarafından korun -muş ve ebediyet'e kadar da korunacaktır.
(2) (Fussilet), 42.
116
«Doğrusu Kitâb'ı Biz indirdik, O'nun koruyucusu elbette Biziz.» (3)
Müslümanlar'ın kalkınması; Kur'ân-ı Kerîm'in onlara son derece nüfuz etmesi sonucunda, gerçekleşmiştir. O; Müslümanlarda görülen ilerlemenin mihveri, en samimî bir şekilde inanan şu gönüller üzerine Allah (c.c.) tarafından saçılan feyz, gönderilen hidâyet ve indirilen rahmet kaynağıdır. O, kendisine inanan gönülleri dağlamış ve ^Allah (c.c.)'in istediği yo e tevcih etmiştir.
Kardeşler! Bu kalkınma; ne sâdece siyasî, ne içtimaî ve ne de iktisadî faktörlerle gerçekleşmiştir. Bilâkis; Kur'aân-ı Kerîm, bu mânâları Müslümanlar'ın gönüllerine yerleştirmiş ve onlara, bunun bir İslâm hamlesi olduğu, bütün kaynaklarının Kur'ân-ı Kerîm'de bulunduğu duygusunu vermiştir. Bu sebeple; işlerini düzene koymada Kur'ân-ı Kerîm'i esas almaları ve kalkınmalarında O'nu kaynak kabul etmeleri, tabiîdir. Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in Kur'ân'la ilgili çalışmaları da, bu kalkınmanın sırrını teşkil eden hususlardan biri olmuştu. O, bütün gücünü sarf ederek, Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını bir arada toplama işini gerçekleştirmişti.
Kardeşlerim! Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in yaptığı bu işi değerlendirebilmemiz için, biraz gerilere dönelim : Kur'ân-ı Kerîm, Vahy yoluyle, Efendimiz. Hz. Mu-
(3) Hicr), 9.
117
hammed (s.a.v.)'e iniyor, Cebrail (a.s), O'na Vahy'i çeşitli şekillerde okuyordu. Vahy, Resûlullah (s.a.v.)'a, ya tam uyanık bir durumda ve beşerî heyetinde gelirdi; Hira dağında olduğu gibi :
«Ey Muhammed! Oku, yaratan Rabbinin adiyle. O insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku. ...» (4)
Ya da, ruhuna iner; O'nunla kaynaşıp, tek vü-cud olur. Allah (c.c.) dilediği âyetlerini O'nun ruhuna sevkeder, harfler ve kelimeler olarak bildirir, ve sonra da Cebrail bu Âyet'leri okur. Peygamber (s.a.v.) de söylenenleri kavrardı.
Kardeşler! Resûlullah (s.a.v.), Vahy'i ve Kur'ân'ı Cebrail (a.s.) aracılığıyla böyle almıştı. O, kendisine Vahy edileni, henüz tamamlanmadan, acele edip ezberlemeye çalışırdı. Bunun üzerine, Allah (c.c.) şu Âyetlerini indirdi:
«Ey Muhammedi Kur'ân sana vahyetiilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrardan acele edip durma......» (5)
«Ey Muhammed! Cebrail sana Kur'ân okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu, o vahy olunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu
'4) ((Alâk), 1, 2. <5> (Tâ-Hâ), 114.
118
Cebrail'e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle...»(6)
Kardeşler! Bâzı ariflerin dediğine göre: Resûlullah (s.a.v.), rûhânî bir durumda iken;; ;Cebrâil (a.s.) O'na Kur'ân âyetleri'ni indirdiğinde, bu İlâhî âyetlerin nurları Resûlullah (s.a.v.)'ın kalp aynasından Cebrail (a.s.)'in gönlüne yansıyordu. Resûlullah (s.a.v.), bu durumda kendisine gelen Vahy ile, sevinç ve neşesini yenemeyip. CebrâiH (a.s.)'den önce davranır, inen âyetleri okumaya çalışırdı. Bunun üzerine Allah (aç); acele etmemesini, isnad'ın doğru olması için Cebrail'den bizzat dinlemesini, böylece Vahy'i hem rûhuyle ve hem de Cebrail'i dinlemek suretiyle almış olacağını tavsiye ederek Resulüne :
«...«Rabbim! İlmimi artır» de.» (7) buyurdu. Sonda O'na teminat vererek :
«Ey Muhammedi Sana Kur'ân'ı Biz okutacağız, asla unutmayacaksın.» (8) âyetini indirdi.
İnen âyetlerin yüce mânâları, Resûlullah (s.a.v.)'ın gönlüne tam olarak yerleşmiş ve en ufak bir mânâ bile eksik kalmamıştır. O, kendisine inen âyetler'i ezberler, bunları Ashâb'ına tekrar tekrar okur ve ezberlemelerini sağlardı. Ezberlediklerine dair tam kanaat getirince de, ezberlemiyen diğer Müslümantar'a,
(5) (Kıyamet), 16-18. (7) (Tâ-Hâ), 114. <8) (A'iâ), 6.
119
t>u âyetler'i ezberletmelerini onlara vazife olarak verirdi. Biri Resûlullah (s.a.v.)'a gelip Müslüman olunca; O nu, Ashâb'ından birisine teslim eder ve : «Buna Kur'ân öğret!» derdi.
Bir kadın Resûlullah (s.a.v.)'a gelerek, kendisiyle evlenmesini ister; Resûlullah (s.a.v.), bu teklifi kabul etmez. Bu kadını Ashâb'ından bazılarına arze-der. Tâlib'i çıkınca, kız tarafı evlenme arzusunda bulunan kişiden kadının mehrini ister. Ancak bu kimse, kendisinde mehir verecek birşey bulamaz. Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.) O'na : «Ezberlediğin âyetler karşılığında, O'nu sana veriyorum.» der. Resû -lullah (s.a.v.)'m bu davranışı, Kur'an-ı Kerîmi ezberlemeyi teşvîk gayesini taşıyordu. Resûlullah (s.a.v) devrinde Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemek için takip edilen metod şu idi : Önce, Resûlullah (s.a.v.) ezberler, sonra da Ashâb'ına ezberlemelerini emrederdi. «Resû-iullah (s.a.v.), falan Sûreyi bana okudu ve falan Sû-re'yi ezberledim.» şeklinde söylenen sözlere; Ashâb tarafından rivayet edilen sözler arasında, rastlamamız mümkündür.
Kardeşler! Kur'ân-ı Kerîm'i ezberleme ve O'nu yayma yolları sâdece bunlar değildir. Namaz da bu amaca hizmet eden yollardan biriydi; Resûlullah (s.a.v.), namazda Kur'ân okur ve cemaat'ın ezberle-, meşini sağlamak için de okumayı uzatırdı. Cuma Hutbesi de, Kur'ân âyetlerinin yayılması ve ezberlenmesi için bir vesîle olmuştu. Bütün bunların dışında, Re-
120
sûlullah (s.a.v.), Kur'ân-ı Kerîm'in yazılmasını emreder, bir veya birden fazla âyet nazil blduuğnda : «Bu âyet'i, falan Sûre'nin şu âyetinden sonra ve şu âyetinden önce yerleştirin!» buyururdu. Resûlullah (s.a.v.)'ın Vahy Kâtipleri vardı; Zeyd bin Sabit, Ali bin Ebî Tâlib ve Muâviye bunlardan bazılarıdır. Vahy Kâ-tipleri'nin bir çoğu, Resûlullah (s.a.v.) hayatta iken, kendilerine birer tam Mushaf edinmişlerdi: Bu durum, Allah (c.c.) tarafından Kur*ân-ı Kerîm'in indirilmesi tamamlanıncaya kadar devam etmiş; O'nu Cem' etme işi de — Allah (c.c.)'ın inâyetiyle — Resûlullah (s.a.v.) tarafından gerçekleştirilmişti. Kur'ân'ın cem'i hususunda, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in yaptığı tek şey; O'nun dağınık sûre ve âyetlerini toplayarak, tek Mushaf hâline getirmek olmuştu. Kur'ân-ı Kerîm'in inmesi, hıfzı, cem'i ve Yedi vecih üzere mütevâtir muhtelif kıraatlarla okunması, Resûlullah (s.a.v.) zamanında .tamamlanmıştı; Resûlullah (s.a.v.) Kur'ân'ı, bir kaç lehçe ile okur ve aynı şekilde Ashâb'ına ez-berletirdi. Kur'ân-ı Kerîm'in inmesi tamamlanınca, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu : «Cebrâii her yıl, bir defa Kur'ân'ı bana arzederdi. Bu yıl ise iki defa arz etti. Âdet'in hilâfına olan bu durum, hayatımın son günlerini yaşadığımı ifâde etmektedir.» Cebrail (a.s.)'-ın, Kur'ân'ı, Resûlullah (s.a.v.fa aynı yılda iki kez ar-zetmesi; Resûlullah (s.a.v.)'ın hayatının son bulacağına, bir işaretti.
Hafız ve Kurrâ'lar; . mücâhitlerin, özünü teşkil
121
ediyorlardı. Resûlullah (s.a.v.); savaşa çıkanlardan, hafız olanlara çok değer verirdi. O, bir kısım askeri savaşa sevkederken onlara şöyle demişti : «Aranızda, Bakara sûresini ezberleyen var mıdır?» En küçükleri olan bir genç : «Evet, yâ Resûlullah; ben ezberledim!» dedi. Resûlullah (s.a.v.) da O'na : «Sen, onlardan daha itaatkârsın.» diye karşılık verince, aralarından biri : «Unutkan olduğum için, Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemeyi bir türlü başaramıyorum.» diye yekindi. Resûlullah (s.a.v.), bu defa O'na : «Kur'ân'ı ezberleme işini terketmen; O'nu, zayi etmen demektir.» dedî.
Kardeşlerim! Görüyorsunuz ki, Hz. Muhammed (s.a.v.), hafızlara büyük değer vermiş ve fetihler için yola çıkan mücâhidler arasında, mümtaz mertebeye sahip bulunduklarını, ifâde buyurmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in Halifelik döneminde, birçok hafız şehid edilmişti. Yemâme Vak'ası'nda da, müşriklerin sayısı kırk bin iken; bunlara karşı savaşa gelen Müslümanlar'ın sayısı on iki bin idi. Müslümanlar, Hz. Hâlid (r.a.) kumandasında. Benî Hanîfe'-lerle birlikte savaş alanına çıktılar. Hz. Hâlid: «Yâ Âle Ensâr, yâ Âle Muhacirin!» diye seslendi. Onlar iki koldan toplandılar. Sonra da Benî Hanifelerin kumandanı Salim, sancağı teslim alıp yüksek sesle şöyle haykırdı: «Ey Kur'ân Ehli! Yapacağınız hücumlarla, Kur'ân'ın emirlerini yerine getirin.» Bunun üzerine, mücâhid Hafız ve Kurrâlar, bütün güçleriyle hücuma geçtiler, arkalarından da di-
122
ğer Müslümanlar, düşmana karşı hamlede bulundular. Bu Vak'a'da, yetmiş kurrâ şehid edildi. Fakat Allah (cc.) tarafından gelen yardımla düşman, Müslümanların karşısında mağlûp oldu. Bu savaşta Salim' in sebat göstermesi, O'nun Kur'ân Ehlinden olmasına bağlanmaktadır. O; Müslümanları, Kur'ân âyetlerini okuyarak teşvik ediyor ve harekete geçiriyordu. Savaş meydanlarında ilk safları, Hafızlar oluştururdu. Yemâme savaşında yetmiş,Hâfız şehid edilmişti. Nitekim, diğer savaşlarda da nice Hafızlar şehid düşmüştü. Bu durumu gören Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in müsteşarı Hz. Ömer (r.a.). Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e : «Ey Re-sûlullah'ın Halîfesi! Çok sayıda Kurrâ şehid edildi. Bu devam ederse, geride Hafız kalmayacaktır. Müslümanlara, Allah (c.c.)'ın Kitâbı'nı öğretecek eleman bulunmayacaktır. Bana kalırsa; Resûlullah (s.a.v.) zamanında yazılan Kur'ân parçalarının toplanmasını, bir kitab hâline getirilmesini emretmeniz ve bu vazifeyi Zeyd bin Sâbit'e vermeniz uygundur. Çünki, O; kuvvetli Hafızdır.» dedi.
Hz. Ebû Bekir (r.a.), «Resûlullah (s.a.v.)'ın yapmadığı bir işi, ben nasıl yaparım?» deyince, Hz. Ömer (r.a.); konunun son derece önemli olduğunu savunarak, ısrarla üzerinde durdu. Allah (cc), Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in basiretini açtı ve Zeyd bin Sâbit'i çağırtarak : «Yâ Zeyd! Sen Ensâr'dan birisin, Kur'ân-ı Ke-rîm'i ezberledin ve Resûlullah (s.a.v.) ile arkadaşlık ettin. Ayrıca, Hafız ve Kurrâlar'ın başına gelenleri bi-
123
liyorsun! Durum böyle devam edip gideceğinden ve Müslümanlar Kur'ân'la ilgili olarak birşeyler öğrenmek istediklerinde, baş vuracakları bir Hafız bulamayacaklarından endişe ediyorum. Kur'ân âyetlerinden dağınık olanları toplamanı istiyorum.» dedi. Bunun üzerine Zeyd bin Sabit : «Ey Resûlullah'ın Halîfesi! Resûlullah (s.a.v.)'ın yapmadığı bir işi nasıl yapacaksın?!» karşılığını verdi.
Hz. Ebû Bekir (r.a.), teklifinde israr edince; Zeyd bin Sâbit'in aklı bu teklife yattı ve kabul etti. Hz. Ebû Bekir (r.a.), başka bir Hafız daha çağırtarak, O'na ve Zeyd bin Sâbit'e : «Mescid'in kapısında oturun; gelip geçenlerden, yanlarında Kur'ân âyetleri bulunanlan araştırın. Kur'ân âyetlerini getirenlerden, Resûlullah (s.a.v.)'ın huzurunda yazdıklarına dâir iki şâhid isteyin; şâhid getirmedikleri takdirde, kabul etmeyin!» diye, emir verdi. Müslümanlar Kur'ân âyetlerini, hurma dalları ve kemikler üzerine yazarlardı. Yapılan duyuruya uyarak Müslümanlardan biri, yüzlerce kişinin ezberinde olan şu iki âyeti getirdi :
«İnsanlardan, Allah'a verdiği ahdi yerine getiren adamlar vardır. Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahdlerini hiç değiştirmemişlerdir.» (9)
«Ey inananlar! And olsun ki, içinizden size, sı-
(9) (Ahzâb), 23
124
kmtıya uğramanız kendisine ağır gelen... bir peygamber gelmiştir.» (10)
Ancak, tek bir şâhid getirebildim, bir başkasını hatırlayamıyorum deyince; Zeyd bin Sabit ile beraberinde bulunan Hafız, tavsiyeye uyarak kabul etmediler. Fakat, bu şâhid'in, Huzeyme bin Sabit olması Allah (c.c.)'ın büyük lûtfuydu. Çünki, O'nun şâ-hidliği; iki şahidin yerini tutuyordu. Bu, Resûiuüah (s.a.v.)'ın O'na tanıdığı bff hususiyetti. İşte, Hz. Ebû Bekir (r.a.); Kur'ân-ı Kerîm'i tek Mushaf hâline getirme işini, çok sıkı tedbirler alarak yürütmüştü.
Hz. Osman (r.a.) da Halîfe olunca, bu işin eksik kalan tarafını tamamlamıştı. O, Kur'âan-ı Kerîm'in kı-raâtları üzerinde bazı ihtilâfların var olduğunu görmüştü. Değişik şekillerde okunan bu kıraatlerin hepsi doğru olmasına rağmen, Müslümanlar; bunun sebeb-i hikmetini bilmediklerinden aralarında anlaşmazlığa düşmüşler, hattâ birbirlerini kâfirlikle suçlayacak kadar ileri gitmişlerdi. Bir gün Huzeyfe, Hz. Osman (r.a.)'a gelerek ; «Yâ Emîre'l-Mü'minîn! Vakit geçirmeden, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in toplatıp, yazdırdığı sahifeleri temin ederek, hemen diğer şehirlere dağıtmanız gerekiyor.» dedi. Bunun üzerine, Hz. Osman (r.a.) hemen, Zeyd bin Sabit ve Saîd bin Âs'ın da katıldığı bir komisyon kurdu ve bu komisyona mevcut nüshaları çoğaltma görevini verdi. Ayrıcc onlara, şu.
(10) (Tevbe), 128.
125
açıklamayı yaptı : «İhtilâf konusu olmayan kelimeleri tek tip olarak yazın; değişik lehçelere ait kelimeleri ise, yazı ile belirtmek mümkünse, belirtin.»
Kardeşler! Yapılan bu çalışma sonunda Hz. Osman (r.a.), Kur'ân'daki yedi kıraati tesbit etme imkânını bulmuştu. Sonra da, Ashâb-ı Kirâm'ı toplamış, onlara bu Mushaf'ın dışında başka bir Mushaf okumamalarını emretmişti. Böylece, dağınık olan Kur'ân sahifeleri birarada toplanmış ve değişik lehçeler tesbit edilmiş oldu.
Kardeşler! Gerçekten, ne yeryüzüne inen dinlerden ve ne de semavî kitaplardan biri, Allah (c.c.)'-ın İslâm Ummeti'ne indirdiği Kur'ân'm karşılaştığı şeyle karşılaşmıştır! Kur'ân'm tek Mushaf hâline getirilmesi yolunda yapılan işlerin, sağlam bir şekilde yürütüldüğünü garantileyen birçok husus vardır :
a) Araplar'ın ümmî olmaları; kendilerini ezberciliğe zorluyordu. Dolayısiyle ilmî hüviyet ve kültürlerini bu yolla elde ediyorlardı. Bu sebepledir ki, tarih boyunca Onlar; kuvvetli hafızaya sahip, temiz gönüllü bir millet olarak tanınmıştı.
b) Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemek, O'nu tilâvet etmek ve okumak için büyük teşvik görüyorlardı. Re-sûluliah (s.a.v.), Müslümanlar'ı, Kur'ân-ı Kerîm'le yakından ilgilenmelerini teşvik ederek şöyle buyurmuştur :
«Allah (c.c.)'in evlerinden birinde toplanıp O'nun Kitâb'mı okuyan ve aralarında O'nun mâ'nâlannı öğ-
126
renen bir topluluk mutlaka sükûnete kavuşur, içleri merhametle dolar, onları, melekler ve Allah (c.c), kendilerini, katında mevkii olan kimseler zümresine ilhak eder.»
«Kur'ân'ı ezberleyen her kimse, peygamberliği gönlüne yerleştirmiş olur. Ancak ne var ki, bu kimseye Vahy gelmemiştir.»
Kıyamet günü, Kur'ön okuyan kimseye şöyle denilecektir : «Oku, yüksel. Çünki. katımızdaki yerin, okuyacağın son âyet'e göre değer kazanacaktır.»
aResûlullah (s.a.v.), diğer bir Hadîs-i Şerifinde şöyle buyurur :
«Her kim Kur'ân'ı, namazda iken ayakta okursa; okuduğu her harf için ona yüz sevâb yazılır. Her kim bunu, oturarak okursa; okuduğu her harf için, Allah (c.c.) O'na elli sevâb bahşeder. Her kim Kur'ân'ı namazın dışında okursa; her harf için ona on sevâb yazılır. Her kim ecir talebinde bulunarak, Allah (c.c.)'ın Kitâbı'ndan bir şeyler dinlerse; dinlediği her harf için, O'na bir sevâb yazılır. Her kim Kur'ân'ı, boştan sonuna kadar okuyup, O'nu hatmederse; er veya geç, Allah (c.c.) katında onun duası kabul olunur.»
Bir diğer Hadîs'inde de :
«Kur'ân'a sımsıkı sarılın. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki; O'nu elden kaçırmak, bağlı deveyi kaçırmaktan daha tehlikelidir.» buyurur.
127
c) Kur'ân'ı ezberledikten sonra unutanlar; kötü akıbete uğramakla korkutuluyordu .
Resûlullah (s.a.v.) bir Hadîs'inde şöyle buyurur :
«Bütün günahlar, gözümün önüne serildi. Kur'-ân-ı Kerîm'i ezberledikten sonra, O'nu unutanların günahlarından daha büyük bir günah görmedim.»
Bir diğerinde de Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur :
«Her kim Kur'ân'ı ezberler, sonra da hiçbir mazereti olmadan unutursa; her âyet'i karşılığında O'-nun sevaplarından bir sevap düşülecek ve O; Kıyamet Günü çaresiz bir dâvâlı olarak, ortaya çıkacaktır.»
d) Kur'ân-ı Kerîm; kılınan namazlarda, irad edilen hutbelerde devamlı okunuyor ve amelî hayatta sürekli olarak uygulanıyordu. Rivayet edildiğine göre, Sa'd bin Muâz Hazretleri : «Düşmana, Enfâl Sûresini okuyarak hücum edin.» derdi.
e) Yalan'dan, korkutuluyorlardı.
«Yalan uyduranlar ancak Allah'ın âyetlerine inanmayanlardır...» (11)
c...Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.» (12)
(11) (Nahl), 105.
(12) (Al-i İmrân), 61.
128
Resûlullah'a sorulan sorular ve kendisinin verdiği cevaplar şöyledir :
— Mü'min cimri olabilir, mi?
— Evet, olur.
— Korkak olabilir mi?
— Evet, olur.
— Yalancı olabilir mi?
— Hayır, Mü'min yalancı olamaz!
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur :
«Her kim, benim hakkımda yalan söylerse; Cehennemdeki yerine hazırlansın!»
Kardeşler! Şaka bile olsa, yalan söylemek. Mü' -min'in ahlâk ve karakterine aykırı düşer. Bir gün Resûlullah (s.a.v.), Ümm-ü Atıyye'yi ziyaret eder. Ümm-ü Atıyye'nin çocuğuna : «Gel, vereyim!» dediğini duyar ve Resûlullah (s.a.v.) : «Ona ne vereceksin?» diye sorar. Ümm-ü Atiyye de, «Meyve» vereceğini söyler. Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.) : «Eğer O'na dediğini vermezsen, üzerine bir yalan yazılmış olur.» karşılığını verir.
Resûlullah (s.a.v.)'ın Ashabı; âdil, doğru ve emîn olarak tanınmışlardı. Onların bu güzel huylarını bütün Müslümanlar kabul ettiği gibi. Allah (c.c.) da bu-na şahittir. O, bunlar hakkında şöyle buyurur :
«...Allah'a verdiği ahdi yerine getiren adamlar
129
vardır. Kimi, bu uğurda canlarım vermiş, kimi de beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir.» (13)
Kardeşler! Bütün bunların ötesinde Allah (c.c), Kitâb'ını koruyacağını vaad etmiş ve şöyle buyurmuştur :
«Doğrusu Kitab'ı Biz indirdik, O'nun koruyucusu elbette Biziz.» (14)
Bütün bu gerçeklerin karşısında rahatsız olanların bâtıl sözleri ve doğru yoldun saptırmak isteyenlerin bu endişelerinin değeri ne olabilir?!
«...Gerçeğin dışında sadece sapıklık vardır...» (15)
Kur'ân-ı Kerîm'e verilen bu önem; başka, hiçbir kitab'a verilmemiştir.
Allah (c.c.)'ın rahmeti, Efendimiz Hz. Muham-med (s.a.v.)'e, Ehl-i Beytine ve Ashâb'ına olsun.
(13) (Ahzâb), 23.
(14) (Hicr). 9.
(15) (Yûnus), 32.
Risaleler 8
F. 9
HZ. ÖMER BİN HATTÂB (R.AJNIN HAYATINDAN ÖRNEKLER
I
â
HZ. ÖMER BİN HATTÂB (R.A.)'IN HAYATINDAN ÖRNEKLER (I)
Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)e, Ashâb'ına ve kıyamete kadar O'nun dâvetine hizmet edenlere de salât ve selâm olsun.
Muhterem kardeşler! Sizi, Allah (c.c.) katından gelen İslâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım; Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!
Bazı kardeşlerimiz, bu teşkilâta üye olanlardan bir grubun; namazlarını, cemaatle kılmadıklarını müşahede etmişlerdir. Bu teşkilâta giren herkesin; namazını aksatmadan, en mükemmel şekilde edâ etmesi gerekir. Allah (c.c.)'a hamd olsun ki, bu kardeşlerimizin hepsi teşkilâtımıza girmiş ve kendilerini bu dâvanın hizmetine adamışlardır. Mes'ûliyetini yüklendikleri dâvanın gereğini yapmazlarsa, günaha girmiş olurlar. Bundan daha kötüsü; Allah (c.c.)'ın onlara farz kıldığı namazı gevşetmeleri ve ihmâlkâr davranmalarıdır. Oysa, Allah (c.c); tembel tembeî
I
134
namaz kılanları yermiştir. Hâl bu iken, hiç namaz kılmayanlar için ne buyurulur?!
Bu teşkilâta gelen bazı misafirler; teşkilâtın vazifelerini tam olarak, yerine getirmedikleri kanaatin-dedirler. Onların bu şekilde düşünmeleri teşkilâtın programını bilmemeleri ve yöneticilerini tanımamalarından ileri gelmektedir. Böyle bir düşünce nasıl olur?! Allah (o.o.) bir Hadîs-i Kudsîsinde şöyle buyurur :
«Kulum Bana, kendisine farz kıldıklarımı yerine getirmesinden daha iyisiyle yaklaşamaz.»
İbnü'l-Hâç bazı kitaplarında şöyle der : «Bana göre; Sünnet Namazlan'nı kılmak ve «Sahib-i tertîb» o!mak, ulemâ ve dâva sahipleri için, vacip seviyesindedir. Çünki onlar, namazlarını vakitlerinde kılma-yıp, tertibi kaybedecek olurlarsa; halk tabakası onların ibadetteki gevşek haline bakıp farz'ı dahi terk edebilirler.»
Kardeşler! Gerçekten bu, üzerinde titizlikle durmamız gereken bir tablodur. Birbirimize gerçekleri sabırla tavsiye etmemiz gerekir. Namaz hususunda mazeret beyan etmeye, kimsenin hakkı yoktur.
Bu geceki sohbetimiz, çok değerli ve aydınlık doludur. Çünki, bu gece; İslâm Dinine büyük hizmetler veren, berrak bir şahsiyeti bulunan Hz. Ömer (r.a.)'-in Sîreti'nden söz edeceğiz.
Şüphesiz Hz. Ömer (r.a.), İslâm davetini yayanlar arasında üçüncü sırayı almaktadır. Bu üç kişiden bi-
135
rincisi, davet sahibi Hz. Muhammed (s.a.v.); ikincisi. Peygamber (s.a.v.)'in mağaradaki arkadaşr ve kendisinden sonra ümmetine ilk halîfe seçilen Hz. Ebû Bekir (r.a.)'dir. Üçüncüsü de, Hz. Ömer (r.a.)'dir. O; soyu, Kureyş kabilesine dayanan samimî bir Kureyş'-lidir. Hz. Ömer (r.a.), Ka'b bin Luey kökünde Resû-lullah (s.a.v.)'la birleşir. O, Kureyş'li bir Areptır; hem Araplığın ve hem de Kureyş kanadının özelliklerine sahiptir. Kureyş Kabîlesi; Câhiliyet Devrinde, Arap'lar arasında seçkin bir mevkiye sahip ve lider durumundaydı. Allah (c.c), peygamberlik görevi için yarattıklarının arasından Âdem oğullarını; Âdem oğullarından, Arapları; Araplardan, Kureyş Kabîlesini ve bu bu Kabilenin bir kolu olan Hâşimoğullarını seçti. Hz. Ömer (r.a.), bu soydan gelmiş, Arab ırkının sahib bulunduğu özelliklere vâris olmuş ve her Kureyş'li genç gibi yetişmişti. Bu gençler, hayatlarına çobanlıkla başlar, sonra da ticarete atılırlardı. Hz. Ömer (r.a.) de, babası Hattcb'a çobanlık ederek hayata atılmıştı. Hattâ halîfe olunca etrafındakilere bakarak şöyle bir lâtîfede bulunmuştu : «Babamın sürüsünü güden bir çoban olduğumu biliyorsunuz! Şimdi ise ben, Allah (c.c.) 'dan başka bana hükmeden kimse göremiyorum!.»
Kardeşler! Hz. Ömer (r.a.); ne rütbenin büyüklüğüne, ne makamın yüceliğine ve ne de malın çokluğuna bakardı. Fakat O; Hak ile bâtılı/adalet tera-
I
136
zisinde tartmaya çalışırdı. Bakınız şu mısralarla ide âlini nasıl dile getiriyor :
Gördüğün herşey fanidir kalmaz yerinde;
Allah Bâki'dir, mal ve çocuk gider, durmaz
elinde!
Hz. Ömer (r.a.) bu mısralarını ne riya maksadıyla ve ne de yeryüzünde saltanat kurmak için söylemişti. O, bu sözleri, İslâm davetiyle gurur duyduğunu belirtmek, Allah (c.c.)'ın kendisine verdiği nimetlere, karşı şükranda bulunmak ve Resûlullah (s.a.v.)'ın sancağı altına girme sevincini ifade etmek için söylemişti. Hz. Ömer (r.a); yaptığı bir lâtîfe sonunda, kendisinin malla gurur duymuş ve makamla övünmüş olması zannından korktuğu için, bu beyti söylemek zorunda kalmıştı.
Kardeşler! Hz. Ömer (r.a.); Beytü'l-Mâl'de ne varsa, hak sahiplerine dağıtır ve orada ihtiyat olarak hiçbir şey bırakmazdı. Bir gün Müslümanlardan biri O'na : «Bu malın birazını ihtiyat olarak bıraksanız, bizim için bir kuvvet olmaz mıydı?» der. Hz. Ömer (r.a.) O'na şu cevabı verir: «Yazıklar olsun sana! Bu sözü, sana şeytan söyletti. Fakirdik, zengin olduk ve güçlendik. Eğer îmânımızı korursak; o, bize herşeyi sağlar!»
Hz. Ömer (r.a.), Ebû Ubeyde'yi ziyarete giderken bir yük kafilesine rastlar. Devesinden iner, sonra da onlarla birlikte yola devam eder. Yol arkadaşlarından biri O'na : «Bu hâl ne! Biz büyük zâtların bu-
137
lunduğu bir ülkeye gidiyoruz. Yâ Ömer, vallahi bu ülkenin adamları seni bu hâlde görürlerse, sana değer vermezler!» der, Hz. Ömer (r.a.), buna karşılık : «Yazıklar olsun sana! Biz, insanların en zelili idik, Allah'a ve Resûl'üne îmân ettikten sonra yeni bir şahsiyet kazandık. îmân'ın dışındaki şeylere önem verecek olursak tekrar zillete düşeriz.» cevabını verir. Hz. Ömer (r.a.), Ebû Ubeyde'nin evine varır ve orada eski bir hasır, kuru yiyecek, biraz tuz ve biraz da su görür ve şöyte der : «Yâ Ebâ Ubeyde! Sen hariç hepimiz dünya cazibelerine kapılmışız!»
Hz. Ömer (r.a.), sağlam îman, güzel ahlâk ve fa-zîlet sahibiydi. Uyanıktı ve zekâlıydı. Bütün işleri, büyük bir rahatlık ve hikmetle çevirirdi. Müslüman olduğunda, yirmi yaşında bir delikanlı idi. O; aslı. soyu, gençliği ve dindarlığıyle övünürdü. Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ömer (r.a.)'de büyük kabiliyetlerle dolu bir canlılık, iyi işler başaracak yüce bir rûh ve eşsiz bir mev-hibe buldu. Aynı özellikleri, Ebû Cehil'de de bulmuştu. Bunun içindir ki Resûlullah (s.a.v.); en çok sevdiği Ömer bin Hattâb, veya Amr bin Hişâm (Ebû Ce-hil)'dan biriyle İslâm'ı azîz kılması için, Rabb'ine gönülden yalvarmıştı.
Kardeşlerim! Resûlullah (s.a.v.)'ın, duasında bu iki kişiden yalnız birinin Müslüman olmasını taleb etmesindeki sırrı, bir türlü anlayamadım! Bu, Allah (c.c.) tarafından Resûlullah (s.a.v.)'a gelen bir ilham olmalıdır. Hz. Ömer (r.a.)'in; Ebû Cehil'den daha şe-
138
refli olduğunu ortaya koymak için, bu iki kişiden yalnız birisinin Müslüman olması üzerinde düâ etmek; ilâhî ilhamın bir tevcihatı olsa gerek! Her ne kadar Hz. Ömer ve Ebû Cehil'in ikisi de, İslâm dâvasına karşı düşmanlıklarını izhar etmişlerse de; Hz. Ömer (r.a.), Ebû Cehil'in yaptığı gibi, İslâm dâvasına zarar verecek davranışlarda bulunmamıştır. Allah (c.c); Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.)'in duasını, Hz. Ömer (r.a.) için kabul edip, O'nu hidâyet nuruyla mutlu kılmayı murad edince; Hz. Ömer (r.a.)'in gönlüne, müjdeieyici hisler akmaya başlamıştı. Sonunda Allah (c.c), O'nu İslâm'a yöneltmiş ve O-nun gönlünü îman nuru ile aydınlatmıştı.
Kardeşler! Hz. Peygamber (s.a.v.)'in davetinin,-insanların içine nasıl nüfuz ettiğini; onları zulmetten nura çıkarmak için cazibesi altına nasıl aldığını, Hz. Ömer (r.a.)'in kendisinden dinleyelim :
«Hz. Muhammed'i korkutmak istedim- Namaz kılmak için Beytullah'a gitmek üzere yola çıkınca, O'nu takip ettim ve Kabe'nin arkasına saklandım. O'nu hedef tutarak, bir vaziyet aldım; aramızda sadece Kabe örtüsü vardı. Ben, elimde kılıçla O'nu öldürmeye hazır vaziyette karşısına çıktım. Peygamber (s.a.v.) de olduğu yerde durdu ve :
«Gerçekleşecek olan! Nedir o gerçekleşecek gün? Gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana ne bif-dirir? (1)
(1) (Hakka), J-3.
139
Âyetini okumaya -başladı.- ve :
«Onlardan arda kalmış bir şey görür müsün?»
(2)
Âyetine kadar okumaya devam etti.
Bu âyetler beni son derece etkilemişti; her âyet, kalbime saplanan bir ok gibiydi. Peygamber (s.a.v.), bu âyetleri okumayı bitirdikten sonra kendisine :
a— Bu okuduğun nedir?» diye sordum.
O, hemen :
«— Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, Kur'ân şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.» (3)
Âyet'ini okudu.
«— Belki de bu, bir şair sözüdür.» dedim. Bu sefer de :
«— O, şair sözü değildir; ne az inanıyorsunuz!» (4)
Âyeti'ni okudu.
«— öyleyse O, bir kâhin sözüdür.» dedim.
«— Kâhin sözü de değildir; ne az düşünüyorsunuz!» (5)
Âyeti ile karşılık verdi. Bunun, kendisine nereden geldiğini sorunca : .
(2) (Hakka), 8.
(3) Hakka), 40.
(4) (Hakka), 41.
(5) (Hakka), 42.
140
141
(6)
<— Kur'ân, âlemlerin Rabb'inden indirilmedir.»
Âyetini okudu.
«— Bunun gerçek olduğunu nasıl bilirim?» dedim. Bu sefer de :
«— Eğer Muhammed, Bize karşı olsaydı. Biz O'nu kuvvetle yakalardık, sonra O nun şah damarını koparırdık. Hiç biriniz de O'nu savunamazdınız.»
(7) *
Âyetlerini okuyarak karşılık verdi. İçimden, kenti' kendime :
«— Bütün bunların hak olduğuna ve beşer sözü olmadığına şehâdet ederim.» dedim.
Kardeşler! Bu olay, Hz. Ömer (r.a.)'in ruhunda bir inkılâp meydana getirmiş ve iç âlemini tamamen değiştirmişti. Zaten, insanda böyle bir değişiklik ol-mayınoa. Semavî davetlerin başarılı olması mümkün değildir. Kur'ân-ı Kerîm, Ömer bin Hattâb (r.a.)'ın nefsini aydınlatmış ve bu davete karşı açık olan gönlü müteessir olmuştu. Gönüllerde uyanma ve yapılan davete karşı bir duygulanma yoksa; bu gönüller; tıpkı bir ölüye benzerler. Açılan yara nasıl ölüye tesir etmiyorsa, körleşen gönüllerin de İlâhî daveti kabul etmesi mümkün değildir. Kardeşlerim! Ruhlarımız, — şehevî arzularımıza ve dünya malına karşı aşırı
(6) (Hakka), 43.
(7) (Hakka), 44-47.
dereoede — tamahlarımıza esîr olup, gerçekleri görmez hâle gelmiştir. Ama Hz. Ömer (r.a.) ve benzerlerinin; şirk üzere olmalarına rağmen, gönülleri, tamah ve nefsânî arzulardan tamamen uzaktı. Dolayı-siyle, Kur'ân-ı Kerîm inince, bu boşluğu doldurmuş; gönüllere hayat vermiş ve duygulan harekete geçirmiştir. Sonunda da Hak, bâtılı yenmiş ve böylece zafer; Hak'a inananların olmuştur.
Kardeşler! İndiği günden beri bir harfi dahi bozulmayan Kur'ân-ı Kerîm, elimizdedir. O, duygularımıza şöyle sesleniyor :
«Mü'minler saadete ermişlerdir. O'nlar namazda huşu içindedirler.» (8)
Aramızda bu âyetleri okuyup duygulanan, o yü-ce ruhu yaşayan, namazını huşu ile kılan, eğlencesinden vazgeçen, zekâtını veren, zevcesinin dışında olanlara karşı şehvetini koruyan, uhdesine konulan emânetleri sahiplerine iade eden, verdiği sözü yerine getiren ve aksatmadan vakit namazını kılanınız var mıdır?
Kardeşler! Menâr'da okuduğum şu satırları size aktarmadan geçemiyeceğim :
Daha önce Hıristiyan olup, sonradan İslâmiyet'i kabul eden Dr. Abduh İbrahim, bir gün Menâr dergisinin sahibine gelip O'na :
(8) (Mu'minûn), 1, 2.
>{ f.'
142
«Mü'minler saadete ermişlerdir.» (9)
Âyetini ve diğer âyetleri sonuna kadar okuduğunu belirtir. Şunları söyler: «Bu âyetleri kendime uygulamaya çalıştım. Ancak, kendimi; ne bu âyetlerden etkilenir ne de onlarla amel eder buldum. Hâl böyle olunca; şimdi ben. mü'min değil miyim?» der. Menâr sahibi, O'na güven vererek, şu izahatta bulunur :
«Okuduğunuz bu âyetler'de geçen vasıflar; örnek olma liyakatini gösteren kimselerin vasıflarıdır. Bu vasıflar, belirli merhaleler katedildikten sonra derece derece elde edilir. Huşu derecesi; tefekkür ile başlar, en üst düzeye gelinceye kadar kademe kademe gelişip yükselir, Bu dereceye yükselen bazı kimseler vardır ki; namaz kılarken yanıbaşlarındaki duvar yıkıldığı hâlde farkında olmamışlardır. Bu gibi kimselerin çocukları, onların namaza durmalarını fırsat bilir, oyun oynamaya başlarlar. Sen de, bu duyduklarını tatbik edersen; okuduğun âyet' -lerde gördüğün sıfatları kendine mal edebilirsin. Kardeşim! Allah (c.c.)'a tevekkül et; O'nun yolunda gayret gösterip, en yüksek mevkilere ulaşmaya çalış.»
Kardeşler! Ömer bin Hattâb (r.a.)'daki bu canlılık ve bu şevk, Kur'ân-ı Kerîm'den kaynaklanmıştı. Böylesine canlı gönüllere ve böylesine duygulara, ne kadar ihtiyacımız vardır!... Bilmediklerimizi öğrenme-
(9) (Mü'minûn), 1.
143
miz ve öğrendiklerimizle de amel etmemiz için Allah (c.c.)'a duâ ve niyaz ederiz.
Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e. Ehl-i Beyt'ine ve Ashâb'ına olsun!
HZ. ÖMER BİN HATTÂB (R.Â.)'IN HAYATINDAN ÖRNEKLER (II)
Alla h (c.c.)'a hamd; Efendimiz «Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Ehl-i Beyt'ine, Ashâb'ına ve kıyamet'e kadar İslâm dâvasına hizmet edenlere de salât ve selâm olsun!
Muhterem kardeşler! Sizi, Allah (c.c.) katından gelen İslâm'ın pâk ve mübarek olan selâmı ile selâmlarım; Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!
Kardeşleri Bizlere daima hayır sağlayan, mutluluk getiren ve ünsiyet temin eden bu geceye tekrar kavuşmuş bulunuyoruz. Gerçek ünsiyet; ruhlar orasında gerçekleşmiş olan ünsiyettir. Gerçek mutluluk da. gönüllerde ve vicdanlarda yerleşen mutluluktur. Gerçek mutluluğun, gönüllerde olduğunu bilmeyen insanlar ise; mutluluğu gönüllerin dışında arıyorlar. Gönüllerin mutlu olması ve güven içinde bulunması, ancak Allah (c.c.)'a inanmak, O'nu sevmek ve dâvetine icabet etmekle gerçekleşir.
145
Daha önceki sohbetimizde, mü'minlerin emiri Hz. Ömer Faruk (r.a.)'un sîretiyle ilgili olarak ilk konuşmamızı yapmış ve Allah (c.c.)'ın, O'nu; şirk'in uçurumundan çıkarıp. İslâm'a dâhil etmekle nimetini bahşetmiş olduğunu söylemiştik. «Allah (c.c.)'a îman-etme» yolunda gönlüne akan ilk îman nurunun nasıl parıldadığını anlatıp, sonra da, hidâyete ermesinin sırrının, Kur'ân âyetleri olduğunu öğrenmiştik.
Kur'ân'ın; gayb âleminden gelen manevî elektriksel gücü ihtiva ettiğini, bütün aydınlıkların, nurların kaynağı olduğunu ve insanlığın, iyi huyla güzel ahlâk çarkını en üstün bir şekilde çevirdiği gerçeğini açıkça görmüştük.
. Kardeşler! Araplar'ın gönülleri, Kur'ân-ı Kerîm'in cereyanına kapılmış ve bu; onların, ruhlarına nüfuz etmişti. Onlar, Kur'ân'ın hakikatlerine gönül vermişler, O'nunla gönülleri arasındaki perde kalkmış ve bütün ümitlerini Kur'ân'a bağlamışlardı. Gönülleri de, Kur'ân nuruyla aydınlanmış ve O'nun emirlerine göre hareket edip, tesiri altında kalmışlardı. Kur'ân'dan yayılan nurlar, gönüllerine hayat vermiş ve İslâm dâvasına ciddî bir hizmette bulunmak için, onları harekete geçirmişti.
«Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve mükerre-ren gelen Kitab'ı, sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Reylerinden korkanların, bu kitâb'tan tüyleri ür-
Risaleler 8
F. 10
¥ t>
146
perir, sonra Allah'ı anmakla hem derileri ve hem de kalbleri sükûna kavuşur...» (1)
O'nların îmanları, gün geçtikçe fazlalaşıyor ve kat kat artıyordu. Gönüllerini îman nuru sarmış; duygularına da canlılık getirmişti. Kitaplarda okuduğumuza göre, Hz. Ömer (r.a.). bir duvarın kenarından geçerken, gecesini ihya eden bir Müslüman'ın okuduğu şu âyetleri dinler :
«Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitâb'a, ma'mûr bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun kî, Rabbımn azabı hiç şüphesiz gelecektir. O'nu geri çevirecek yoktur.» (2))
Hz. Ömer (r.a.), bayılıp yere düşer. Çünki, Kur'-ânî gerçekler, O'nun gönlünü son derece etkiler. Bu yüzden O, bir ay hasta yatmış ve Müslümanlar da kendisini ziyaret etmişti. Kur'ân-ı Kerîm'in gönüleri etkilemesi, bazen öyle şiddetlenirdi ki, etkilenen kişi ruhunu teslim ederdi. Bir rivayete göre, Ebû Evfâ Kur'ân-ı Kerîm'den :
«Ey örtüye bürünen Muhammedi Kalk da uyar. Rabb'inî yücelt. Giydiklerini temiz tut.» (3)
Âyetlerini okur.
(1) (Zümer), 23.
(2) (Tûr), 1-8.
(3) (Müdessir), 1-4.
147
«...işte o gün, inkarcılara kolay olmayan zorlu bir gündür.» (4)
Âyetlerine gelince, mihrabda olduğu yere düşüp,
bir daha kalkamaz.
Kardeşler! İman edenler, Kur'ân'ın hidâyetiyle ve O'nun hükümlerine teslim olarak îmân etmişlerdi. Hz. Ömer (r.a.)'in kalbi de, Kur'ân'ın etkilediği kalplerden birisiydi. O, Kur'ân hidâyeti iie dinsizliği ter-ketmiş ve Müslüman olmuştu. Pekçok gönül, Kur'ân'ın tesiri altında kalıp, İslâm'ın dâvetine icabet ederken; bâzıları da aradaki perdeyi kaldıramamış, Kur'ân'ın hidâyetine nail olamamış ve O'nun nimetlerinden mahrum kalmıştır. Allah {c.c.) şöyle buyurur :
«Ey Muhammedi Kur'ân okuduğun zaman sesin ile âhirete inanmayan kimseler arasına görünmeyen bir perde çekeriz. Kur'ân'ı anlarlar diye kalplerine örtüler ve kulaklarına da ağırlık koyduk. Kur'ân'da Rab-bini tek olarak andığın zaman, onlar ürkerek ardla-rına dönerler.» (5)
Bu ikinci grup insanların gönülleri, Kur'ân'ın nuru ile aydınlanmamış ve îman edenlerin izinden gitme şansına sahip olamamışlardı. Allah (c.c.) bu iki grup insan hakkında şöyle buyurur :
«Ölü iken dirilip, insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu,
(4) (Müdessir), 9, 10.
(5) (îsrâ), 45, 46.
148
karanlıklarda kalıp çıkamayan kimsenin durumu gibi midir? Kâfirlere, işledikleri güzel gösterilmiştir.» (6)
Netice olarak; Kur'ân-ı Kerîm, bazı gönülleri etkilemiş ve onlara hidâyet yolunu göstermişti. Diğer bazılarını ise, etkilememişti. Bunlar, sapıklık içinde hayatlarını heder etmişlerdi.
«...Allah dilediğini nuruna kavuşturur...» (7) «...Allah büyük nimet sahibidir...» (8) Kardeşler! Şimdi de Hz/Ömer (r.a.)'i bir Mü'-min olarak ele alalım ve O'nun sîretini bu yönden ince eyelim : Hz. Ömer (r.a.), Câhiliyye Devrinde olduğu gibi; Müslüman olduktan sonra da, güçlü idi. O'nun îmanını vasfeden bir cok Hadîs-i Şerif vardır. Resûlullah (s.a.v.), rüyasında; Ashâb'ının elbise giydiğini ve bazılarının elbisesinin göğüslerine, bazılarınınki-nin dizlerine ve diğerlerinin ise ayaklarına kadar uzandığını görür. Rüyasını anlatan Resûlullah (s.a.v.); Hz. Ömer (r.a.)'e hitap ederek : «Yâ Ömer! Seni, elbisesini yerde sürükler gördüm.» der. Bunun üzerine Hz, Ömer (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)'a: «Bunun te'vili nedir, yâ Resûlallah?» diye sorar. Resûlullah (s.a.v.) da : «Ben bunu, îmanla te'vil ettim.» şeklinde cevap verir. Bu da, Hz. Ömer (r.a.)'in îmânının; kendisi dışındakilerin îmânlarından, daha kuvvetli olduğunu
(6) (En'âm), 122.
(7) (Nûr), 35.
(8) (Bakara), 105.
149
gösterir. Müslümanlar îmân bakımından değişik derecelere sahiptir. Hz. Ömer (r.a.)'deki îmân gücü, şu sözünde Icıkca görülür : «Müslüman olmadan önce oturduğum meclislerin hepsinde, îmân ettikten sonra da oturdum!»
Bir gün Hz. Ömer (r.a.), dayısı Âs bin Vâil'e gelir ve karşılıklı konuşmaya başfarlar :
«— Niçin geldim biliyor musun?»
«— Hayır, bilmiyorum!»
«t— Allah (c.c.)'a ve O'nun Rasûlü Hz. Muham-med'e îmân ettiğimi, sana haber vermek için gel -dim.»
«— Bu işi yapmamalıydın...»
«— Yaptım bile!»
Bundan sonra Hz. Ömer, kapıyı dayısının yüzüne çarpar ve arkasından Ebû Cehil'e gidip, dayısına söylediklerini aynen ona tekrarlar. Bunun üzerine, Ebû Cehil; O'na önce küfreder, sonra da kapıyı yüzüne çarpar. Hz. Ömer (r.a.), hemen Kureyşliler'in oturduğu bir topluluğa gelip onlara şöyle seslenir : «Ben AJlah'a ve O'nun elcisi Hz. Muhammed'e îmân ettim.» Hz. Ömer (r.a.), Müslüman olduğunu ilân edince; orada bulunanlar ayaklanarak, Hz. Ömer (r.a.).'i dövmeye kalkışırlar. Bu arada, Utbe de kalkarak parmaklarını O'nun gözlerine sokmaya çalışır. Hz. Ömer (r.a.)'in dayısı Âs, duruma müdahale ederek :
«— Bırakın O'nu. O, benim himâyemdedir.» deyince, Hz. Ömer {r.a.) dayısına :
150
«— Senin himayeni reddediyorum; ben, Allah'ın himayesinde/im!»
şeklinde karşılık verir. O, döğüşmeye devam ederek; herkes gibi hem- döver,- hem de dövülür.
Bir gün Resûlullah (s.a.v.)'a : «Biz hak üzere, düşmanlarımız ise; bâtıl üzere, değil midir?» demişti Resûiullah (s.a.v.) da O'na : «Evet, biz Hak üzereyiz.» oeyince, Hz. Ömer : «Peki, ne duruyoruz; onlara gö-rüneüm!» demiş ve birinin başında kendisi, diğerinin başmda da Hz. Hamza olmak üzere; iki saf hâlinde çıkıp bir Kureyş topluluğu yanından geçmişlerdi. Bunlan gören Kureyşliler'in yüzlerini karamsarlık bürümüş ve Muhammed ikiye bölünmüş diyerek, ken-iisrini teselli etmeye çalışmışlardı.
Kardeşler! Hicret'le ilgili hâdiseleri gözden geçirdiğimizde; Resûiullah (s.a.v.)'ın Ashâb'ının gizlice, Hz. Ömer'in ise, alenî olarak hicret ettiğini ve Ku-reyşliler'e uğrayıp, onlara : «Allah (c.c), gördüğüm şu yüzleri yere sürtecektir. İçinizde, annesine eviât acısı çektirmek, çocuğunu yetim bırakmak isteyen varsa; arkamdan gelsin de, şu vadide karşılaşalım!» diyerek meydan okuduğunu ve cesaret edip, arkasından kimsenin gidemediğini görürüz. O, îmân ettiği gün sahip olduğu gücünü, hayatının sonuna kadar muhafaza etmiş ve en ufak bir acizlik dahi göstermemiştir.
Kardeşler! Sizlere anlatmaya çalışacağım güçlü
151
îman sahibi Hz. Ömer; işte, bu Ömer'dir! Bu kadar güçlü îmân sahiplerine ne kadar ihtiyacımız vardır! Hz. Ömer (r.a.), herkes tarafından korku duyulan bir şahsiyete sahipti. Böyle bir şahsiyet, güçlü olmanın ürünüdür. Hz. Ömer (r.a.)'den herkes korkardı. Şeytan bile, O'nu gördüğünde ne yapacağını şaşırırdı. Resûiullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor : «Şeytan Ömer'i görür görmez, hemen yolunu değiştirirdi.» Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ömer (r.a.)'e karşı saygı duyar, O'nu över ve yüceltirdi.
Hz. Ayşe (r.a.), Resûiullah (s.a.v.)'ın da bulunduğu bir sırada : «Eğer falanca kadın yemek yemez-se; onu, yüzüne çarpacağım.» der. Kadın yemeği yemeyince; kalkıp, onu yüzüne çarpar. Bu sırada Hz. Ömer (r.a.) kapıyı çalar ve Resûiullah (s.a.v.) : «Haydi kalkın ve yüzünüzü yıkayın!» der.
Bir gün kadınlar, Resûiullah (s.a.v.)'ın etrafında oturup, nafaka hakkında O'na sorular sordukları sırada; Hz. Ömer'in sesini duydular ve derhal soru sormaktan vaz geçtiler. Onların bu hâlini gören Hz. Ömer (r.a.) : «Yazıklar olsun size; benden korkuyorsunuz da, Resûiullah (s.a.v.)'dan korkmuyorsunuz ha!» diye haykırdı.
Hz. Ömer (r.a.); azametli ve heybetli olmasına karşılık, son derece alçakgönüllü idi. O'nun bu yönünü gösteren, birçok olay mevcuttur.
Kardeşler! Hz. Ömer (r.a.) isabetli görüşe sahip-
152
ti. Kur'ân-ı Kerîm'in pekçok âyetleri, O'nun görüşüne uygun bir şekilde nazil olmuştu. Suçsuz ve mâ-sûm olduğu hâlde, Hz. Ayşe (r.a.)'in itham edildiği ifk olayında; Resûlullah (s.a.v.), Ashâb'ı ile istişarede bulunmuştu. Bu konuda Hz. Ömer (r.a.)'in görüşüne başvurduğunda, O :
«— Yâ Resûlellah! Sizi kim evlendirdi?»
diye sormuş, O da :
«— Bizi, Allah evlendirdi.»
cevabını vermişti. Bunun üzerine, Hz. Ömer (r.a.) :
«— Allah'ın sana hîle ettiğini mi düşünüyorsun?!»
karşılığında bulunarak : «Allah'ım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Bu, büyük bir bühtandır.» demişti. Bunun üzerine, şu âyetler nazil oldu :
«O'nu işittiğinizde ; «Bu konuda konuşmanız yakışık almaz; hâşâ. bu büyük bir iftiradır» demeniz gerekmez miydi? Eğer Mü'min kişilerdenseniz, Allah buna benzer bir şeye bir daha dönmemenizi tavsiye eder.» (9)
Hz. Ömer (r.a.)'in görüşünü destekler mahiyette âyetler indiği gibi; bazı âyetler de, ya ifadesinde kullandığı lâfızlardan bir kısmı ile, ya da tamamiyle İnmişti. Resûlullah (s.a.v.) zevcelerinden incinmiş; bir ay kendilerinden uzak kalmıştı. Bunu öğrenen Hz.
(9) (Nûr), 16, 17.
153
Ömer (r.a.)'in, Peygamber (s.a.v.)'e gelerek : «Eğer Hafsa'nın boynunu uçurmamı emretseydin; hemen, uçururdum. Yâ Resûlallah, üzülme! Seni kırdıklar» için, onları boşayacak olursan; umulur ki, Rabb'in seni destekler. Ben, Ebû Bekir ve mü'minlerden sâ-lih olan kimseler, seninle beraberiz. Sonra da Melekler sana müzahir olur.» demesi üzerine, şu âyet nazil olmuştu :
«Ey Peygamberin Eşleri! Eğer ikiniz de Allah'a tövbe ederseniz, kaymış olan kalbleriniz düzelmiş otur. Eğer eşinizin aleyhinde yardımlaşarak birşey yapmağa kalkışırsanız, bilin ki Allah onun dostu, bundan başka Cebrail, iyi mü'minier ve melekler de yar-dımcısıdır. Ey Peygamberin Eşleri! Eğer o sizi boşar-sa, Rabbı ona, sizden daha iyi olan, kendini Allah'a veren, inar*«in... eşler verebilir.» (10)
Sonra nutfeyi donmuş kana çevirdik...» (11) âyeti ile başlayan âyetler, «...sonra onu başka bir yaratık yaptık...» (12)
Âyetinin sonuna kadar nazil olduğunda, Hz. Ömer (r.a.) :
«...yaratanların en güzeli olan Allah ne Uludur!» (13)
(10) (Tahrim), 4, 5.
(11) (Mü'mlnûn), 14.
(12) (Mü'mlnûn), 14.
(13) (Mü'minûn), 14.
154
demiş ve bu âyet aynen inmişti.
Hz. Ömer (r.a.) : «Bu, Hz. İbrahim'in makamıdır. Onu, namazgah edinelim.» demiş :
«...İbrahim'in makamını namaz yeri edinin, dedik...» (14)
Âyeti nazil olmuştu.
Kardeşlerim! Hicâb Âyeti inmeden önce Hz. Ömer (r.a), Hâne-i saâdet'te Resûluliah (s.a.v.)'la yemek yerken; eli, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in zevcesi Ümmü'l-Mü'minîn'in eline değince *•; «Âh, Resûlullah hakkınızdaki görüşü dinleseydi, sizi şu gözlerim görmeyecekti.» dedi. Hemen Hicâb Âyeti nazil oldu :
«Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minle-rin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle; bu, onların tanınmasını ve bundan dolayı ipcitilmemelerini sağlar...» (15)
Hz. Ömer (r.a.) bir gün : «Ey Allah'ım! Şarap hakkında bizi aydınlat.» diye duâ edince :
« . İçki, kumar, putlar ve fal okları şübhesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının.» (16) âyeti ile :
«...Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?» (17)
Âyetine kadar olan, âyetler nazil olmuştu.
<9) (tsrâ), 13 . 14.
(14) (Bakara). 125.
(15) (Ahzâb), 59.
U6) (Mâide), 90.
; 17 > (Mâide), 91.
155
Resûlullah (s.a.v.), gönlünü almak maksadiyle, Abdullah bin Ubey için duâ edince, Hz. Ömer (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)'a : «Bu münafık için, nasıl duâ edersin?! Ki o; «Eğer Medîne'ye dönecek olursak, güçlü olan güçsüz olanı Ora'dan kovacaktır.» demişti.» deyince şu âyet nazil olmuştu :
«Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünki onlar Allah'ı ve Peygamberini inkâr ettiler, fâsık olarak öldüler.» (18)
Resûlullah (s.a.v.), gönlünün fazlasiyle yumuşak, şefkatli ve merhametli olması sebebiyle, dâvetine karşı koyanların bağışlanmalarını isterdi. Hattâ bazen duada o kadar ileri gitmişti ki, «Belki, Allah onları ba-ğişlar.» diye ettiği duanın sayısı yetmiş'i aşmıştı. İs-löm davasına karşı olanların bağışlanmalarını isteyen Resûlullah (s.a.v.)'ın, dualarına dayanamayan Hz. Ömer (r.a.)'in Peygamber (s.a.v.)'e hitaben : «Onlar için bağış talebinde bulunsan da, bulunmasan da; Allah (c.c), onları hiç bağışlamayacaktır.», demesi üzerine, şu âyet nazil olmuştu :
«Ey Muhammedi Onlara ister bağış dile, ister dileme, birdir. Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen de, Allah onları bağışlamayacaktır...» (19)
Resûlullah (s.a.v.). Bedir savaşında esîr alınan-
(18) (19)
(Tevbe), 84. (Tevbe), 80.
156
lar hakkında, Ashâb'ının görüşüne baş vurduğunda; Hz. Ebû Bekir (r.a.), fidye alınmalını uygun görürken; Hz. Ömer (r.a.), bunların korku ve tehdit altında tutulmasını teklif etmişti. Resûlullah (s.a.v.)'in, Hz. Ebû Bekir'in görüşünü benimsemesi üzerine, şu âyet nazil olmuştu :
«Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz. Geçici dünyâ malını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti kazanmanızı ister...» (20)
Bu âyetin kendi görüşü hilâfına indiğini gören Hz. Ebû Bekir (r.a.), ağlayıp : «Eğer gökten bir azâb inseydi, Ömer'den başkası kurtulamazdı.» dedi.
Kardeşler! Eğer Allah (c.c), peygamberine büyük ölçüde merhamet duygusunu bahşetmeseydi; mutlaka, Hz. Ömer (r.a.)'in görüşünü kabul ederdi. Fakat O; muhayyer bırakıldığı iki şeyden, daima en kolay olanını seçmiştir.
Şahsiyetinden söz ettiğimiz Hz. Ömer {r.a.). kendisine Halifelik vazifesi verildiği zaman, Müslüman-lar'a şöyle seslenmişti : «Beni, Resûlullah (s.a.v.) zamanında olduğum kadar, şiddetli zannetmeyin. Çün-ki, ben; Resûlullah (s.a.v.) in emrinde vazife yapan bir askerdim. Ebû Bekir (r.a.) halife olunca; aynı va-zîfeyi. O'nun zamanında da yürüttüm. Şimdi ise. Halifelik vazifesine getirilmiş bulunmaktayım. Hâl böyle
(20) (Enfâl), 67.
157
olunca, Hakk'ın karşısında kendimi hepinizden daha zayıf buluyorum.»
Görüldüğü gibi, Hz. Ömer (r.a.), isabetli bir görüşe sahipti. Gönlü pırıl pırıl idi. Resûlullah (s.a.v.)'ı severdi, O'nunla ilgili olarak söylediği sözlerden biri de : «Sen, bana; babamdan, çocuğumdan ve bütün insanlardan daha sevimlisin!» sözüdür. Resûlullah (s.a.v.) bir Hadîs-i Şerifinde : «Sizden biriniz; beni, kendi nefsinden daha çok sevmedikçe, îman etmiş sayılmaz.* deyince; Hz. Ömer (r.a.), hemen : «Allah'a yemin ederim ki, sen bana, kendi nefsimden daha sevimlisin!» diyerek Resûlullah (s.a.v.)'a karşı olan sevgisini izhar etmeğe çalıştı.
Hz. Ömer (r.a.); Peygamber (s.a.v.)'e, edeb dışı davrananlara karşı, çok sert davranırdı. Günlerden bir gün bir Yahûdî ile münafık arasında tartışma çıkar. Münafık :
«— Abdullah bin Ubeyy'e gidelim.»;
Yahûdî ise :
«— Muhammed'e gidelim.» der.
Nihayete Peygamber (s.a.v.)"e gitmeyi kararlaştırırlar ve O'na gelirler. Peygamber (s.a.v.), Yahudi'nin haklı olduğunu söyleyince; münafık, bu defa da; «Ömer'e gidelim!» der ve O'na gelip durumu anlatırlar. Münâfık'ın Peygamber (s.a.v.)'in hükmünü kabul etmediğini öğrenen Hz. Ömer (r.a.), O'nu ölümle cezalandırır.
158
Müşrikler'den esîr alınanlar arasında, Sehl bin Hanîf'i gören Hz. Ömer (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)'a :
«— Yâ Resûlallah! O, seni hicvederdi.» der. Resûluilah (s.a.v.) :
«— Yâ Ömer! Bırak O'nu; belki, senin de memnun olacağın bir hâle gelir.» diye karşılık verir
Esîr düşen Sehl bin Hanîf de; îmân edip, iyi bir Müslüman olur. Ridde olayında şerefli bir durum alır ve Mekkeliler'e şöyle seslenir :
«Ey Mekkeliler! İslâm Dînini ilk kabul eden, siz oldunuz. İslâm'dan ilk ayrılan da, siz olmayınız!» Sehl bin Hanîf'in kıvanç verici bu tavrını gören Hz. Ömer (r.a.) : «Resûluilah (s.a.v.) haklı çıktı.»N der.
Bir defasında, Hz. Ömer (r.a.) Beytü'l-Mâl'den Ashâb'a, derecelerine-göre paylarını dağıtırken : «Ömer'e dört bin, Abdullah bin Ömer'e dört bin ve Üsâme bin Zeyd'e beş bin yazın!» deyince; Abdullah bin Ömer : «Usâme'yi neden bana tercih ettin?» diye, sordu. Hz. Ömer (r.a.) de oğlu Abdullah'a : «Resûluilah (s.a.v.); O'nun babasını, senin babandan daha çok severdi. Üsâme de, Resûluilah (s.a.v.)'a senden daha sevimlidir.» diye karşılık verdi.
Kardeşlerim! Hz. Ömer (r.a.)'le ilgili, buna benzer pekçok misâl mevcuttur. O'nun her hareketi bir incelik ve fevkalâdelik taşıyordu. Güçlü îmân ve sarsılmayan ihlâsıyla, Müslümanlar'a eşsiz örnek ol-
159
muştu. Hakkı ortaya koyma yolunda, kimseden korkmaz ve çekinmezdi. Allah, O'ndan razı olsun!
Sölât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Âl'ine ve Ashâb'ına olsun!
I
¦ı
HZ. ÖMER BİN HATTÂB (R.A.)'IN HAYATINDAN ÖRNEKLER (İH)
Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed <s.a.v.)'e, Âl'ine, Ashâb'ına ve Kıyamete kadar İslâm davasına hizmet edenlere de salât ve selâm olsun!
Değerli kardeşler! Sizi, Allah (c.c.) katından ge-ien İslâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım. Allah (c.c.)'ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun!
Müslüman kardeşlerin düşünce ve hedefleri herkes tarafından anlaşılmaya başlamıştır. Bu düşünce, onların akıllarına yatmış ve gönüllerinde şekillenmiştir. Bazı kardeşlerimiz tarafından tertiplenen bir toplantıda hazır bulunmuştuk. Bu toplantıda kardeşlerimizin bir kısmı konuşmuş, fikir teatisinde bulunmuş ve Müslüman Kardeşlerin hedeflerini en güzel bir şekilde dile getirmişlerdi. Yapılan bu konuşmalar, bana güven verdi ve bende sarsılmaz bir duygu meydana getirdi. O zaman, müslüman kardeşler arasında kuvvetli bir bağın var olduğunu hissettim ve davayı anladıklarına da çok sevindim. Fakat, bu amelî V
161
hareketler; ruhî bir kaynaşma olmadıkça ve gönüllerle ruhlar arasında ünsiyet sağlanmadıkça, bizleri gerçek gayeye götüremez. Resûlullah (s.a.v.) bir Ha-dîs-i Şerifinde şöyle buyuruyor : «İman etmedikçe, Cennet'e girme hakkına sahip olamazsınız. Birbirinizi sevmedikçe de, îmân etmiş sayılmazsınız.» İslâm daveti, ihtiva ettiği gerçeklerle tabiî bir şekilde yayılmıştı. Oysa, diğer semavi davetler böyle olmamış ve propaganda yoluyla yayılma imkânını bulmuştu. İslâm davetinin yayılmasında; işinde dürüst ve dînine sâdık bir müslümanın, herhangi bir yere gitmesi kâfi geliyordu. Çünki, İslâm dînini, gerçekten yaşayan müslümanı görenlerin gönülleri, bu dine meylediyor, yaratılış itibariyle iç "duyguları ona yatıyor ve hiç zorlanmaksızın kendi istekleriyle müslüman oluyorlardı.
«Ey Muhammed! Hakk'a yönelerek, kendini,. Allah'ın yaratılışta verdiği dîne ver...» (1)
İslâm dîni; gönülleri islâh eden ve nefisler üzerinde hâkimiyet kurup, onları aydınlığa kavuşturan bir dindir.
«...Kâfirler istemese de, Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır!» (2)
Ben, bu münasebeti fırsat bilerek; konuyu des-
(1) (2)
(Rûm), 30. (Tevbe), 32.
Risaleler 8
:U.
162
tekler mahiyette, gecemizi Ömer bin el-Hattâb (r.a.)'-ın sîretine devam etmekle değerlendirmek istiyorum.
Vakıa burada, kendimizde eksik kalan bir hususun tamamlanmasını arzu ettiğimiz bir yön var. İlk müslümanlarm hayatlarını incelediğimizde; İslâmî terbiyenin, bunlar üzerinde açrk bir şekilde tecellî ettiğini görürüz. Nitekim, İslâm terbiyesi, İlk Müslü-manlar'ın ruhlarına nüfuz etmiş ve günlük yaşayışlarını olgun bir şekilde yönlendirmede büyük rol oynamıştır. İslâm daveti; mensupları tarafından bilinmesinin/ tanınmasının ve anlaşılmasının ötesinde onların üzerinde yepyeni bir rûh vücûda getirmiştir. İslâm davetini kabul ettikleri gün, duygulan ve karakterleri değişmiştir. İlk yaşayışlarından tamamen uzak, yeni bir hayata kavuşmuşlardır. Bir adam. Re-sûluliah (s.a.v.)'a gelir : «îmân etmeme rağmen, cimriliğim ve korkaklığım devam etmektedir.» der. Hz. Ömer (r.a.), araya girerek adama : «Kendi kendini rezil ettin!» diye karşılık verir. Bunun üzerine Resû-lullah (s.a.v.) : «Dünyâda rezil olmak, âhirette rezil olmaktan daha ehvendir.» buyurur. Bu adam için duâ eder ve adam da cimri iken, cömert; korkak iken, cesur olur.
Kardeşler! İslâm daveti; ilk günlerinde gönüllere,- ruhlara ve duygulara nüfuz edip, mensuplarını tamamen yeni bir nesil hâline getirmişti. Müslüman Arap Milleti; İslâm'dan önceki Arap Milleti'nden ta-
163
mamen değişik bir millet hâline gelmişti, islâm dîninin; îmân edenler üzerinde yaptığı tesiri gösterme hususunda, Hansâ'yı misâl olarak verebiliriz. Hansa, bütün çocukiarmı Kadisiye savaşı'na gönderir ve çocukların hepsi de, Allah (c.c.) yolunda yaptıkları bu savaşta şehid düşerler. Bunu duyan anne : «Çocuklarımın, Kendi yolunda şehid düşmeleri şerefini bana bahşettiği için, Allah (c.c.)'a hamd eder ve Cennette bizi biraraya getirmesini niyaz ederim.» der.
Bu yaşlı kadını değiştiren ve böylesine büyük bir acıya karşı kendisine sabır gücü veren nedir? O'nun duygularını değiştiren ve O'na sabır gücü veren gerçek; yeni inancı, intisâb ettiği yeni din ve sağlam düşünceye sahip olmasıydı. Gerçek itikadı O'na; «Bu çocuklarım, ölmediler!» dedirtmiştir. O, yavrularının Allah Katında yaşadıklarına ve ölmediklerine inanıyordu.
«Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rab'leri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Allah'tan bir nimeti ve bolluğu, yara isabet ettikten sonra Allah'ın ve Peygamberin çağrısına koşan mü'minlerln ecrini Allah'ın zayi etmediğini görerek müjdelemek isterler.» (3)
(3)
H tmran), 169-171.
164
Bu anne, Müslüman olmadan önce. imansız ve itikatsız yaşadığı günlerde, kendisi için değerli olan herşeyi kaybettiğinde üzülür ve kederlenirdi. Fakat, îman ettikten sonra O'nu hiçbir şey üzmez oldu. Zaten tevhîd nuru ile aydınlanınca, O'nu ne üzebilirdi ki?! O' Allah'tan, Huld Cennetinde çocuklarıyle bir-orada olmaktan başka birşey dilemiyordu. Allah (c!c) bir Âyetinde şöyle buyurmaktadır:
«... Bir millet kendini bozmadıkça, Allah onların durumunu değiştirmez...» (4)
Bir diğer Âyet'inde de:
«Kendini arıtan, saadete ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.» (3) buyurmuştur.
İslâm'ın getirdiği bu esaslar, milletlerin teşek-ve tesisinde güçlü bir faktör olmuştur. Bunun için, bir toplumu meydana getirmede ve bu toplumda -ahlâkı yerleştirmede kuvvetli temeller aramamız gerektiğini, her münasebette söylemişimdir. Üzülerek ifâde edeyim ki; böyle bir topluma kavuşmamız İçin, şansımız pek azdır. İçimizdeki zayıfy îmanın yerini güçlü îman, kötü işlerin yerini iy{, işler almadık-'&& -parçalanmalarına rağmen- Batılı milletlere kar-gj ğâlip gelebileceğimizi zannetmeyin. Çünkü onl<jr.
(4) (Ra'd), 11.
(5) (Şems),.?, 10.
165
ahlâk kurallarına tamamen uymuş ve mesaî saatlerine sadık kalmışlardır. Bu durumlarr, yapılan muamelelerde kendilerine güven sağlamış, böylece dünya işlerinde başarı elde etmişlerdir.
Biri bana; Saatini tamir ettirmek üzere ecnebi bir saatçiye gittiğini, saatini, tamir edilmesi için kendisine verdiği gün ve saatte tamir edip hazırladığını anlatmıştı. Avrupa ülkelerinde, herkes gazetesini alır, parasını bu maksad için hazırlanan kutuya atar. Bu durum, tramvap ve benzeri vasıtalar için de geçerlidir. Kardeşlerim! Bütün bunlar, İslâm dini esaslarında ve İslâm ahlâkının ruhunda mevcuttur. İnsanoğlunun övünebileceği özellik ve mesuliyet duygusu da budur. Eğer Müslümanlar bu ahlâkı, kendilerine mâl edebilselerdi; iç açjcı olmayan bu hâlden daha iyi bir durumda olabilirlerdi. Kötülüklere ve günah olan işlere son vermedikçe, kıldığımız namaz, çektiğimiz teşbih ve okuduğumuz Kur'an'ın, bize fayda sağlamayacağı açık bir gerçektir. Bir Hadîs-r Şerifte:
«Her kim ki; namazı, kendisini kötü ve günah işlerden alıkoymuyorsa; bu kimsenin namazı, namaz değildir.» buyurulmuştur.
Bu demek değildir ki, namazı terkedelim ve ibadetlerden vaz geçelim... Bilakis, bu ibadetleri; farz kılınışlarındaki hikmetleri gözönünde bulundurarak, tam bir ihlâs ve samimiyetle yerine getirmemiz gerekmektedir. Allah (e.a), farz kıldığı şeyleri; yüce
166
hikmetlere bağlamış, değerli amaçlara üiaşma vesilesi kılmıştır. Allah (c.c.) bütün bunları, nefsimizi değiştirmek, chlâkımızi olgunlaştırmak ve değerimizi korumak için emretmiştir.
«...Oysa, Ailah bilir; sizler, bilmezsiniz.» {8) Kardeşler! Yaşadığımız bu ahlâktan sıyrılarak; faziletli, güzel ahlâka bürünmeliyiz. Ahdimize vefa gösterip, sözlerimizde doğru olmalıyız. İşlerimizde samîmi davranmalıyız. Zorluklara karşı göğüs gerip, sabırlı olmalıyız. Bizi olgunlaştıracak fazilet kaynak: larından yararlanmalıyız. Allah (c.c.) için sevmeli ve O'nun için «buğz» etmeiiyiz. İki yüzlü ve münafık olmamalıyız. Çünkü bu, mertliğe ve kâmil bir mü'minin ölçülerine ters düşer. Allah (C.C.), bir Âyet-i Celîle-sinde şöyle buyurur:
«İnsanlcrdan, Allah'a verdiği ahdi yerine getiren adamlar vardır. Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi de beklenıekîedir. Ahdîerini, hiç değiştirmemişlerdir.» (7)
Bu kısa konuşmamızdan sonra, yine müîminle-rin emiri Hz. Ömer (r.a.)'e dönelim. Daha önce kendisini, mü'minlerin emiri ve hâkim olarak ele almış, O'nun tam şuurlu ve son derece uyanık bir hâkim olduğunu; en küçük şeyden haberdar olduğunu, ida-
167
resi altında bulunan yerlerin uzak ve dağınık olmasına rağmen her tarafı kontrol" edebildiğini, son derece hassas ve iieri görüşlü olmasının, istediğini ortaya koymada kendisine yardımcı olduğunu söylemiştik. Ayrıca, idaresinde yaşayanların moüarı-nı koruma işinde gayet titiz ve insanlar aracında âdil olduğunu, tam bir zühd ve kâmil bir takva sahibi bulunduğunu ifade etmiştik. O, herşeyi elde etme imkânına sahipti. Eğer isteseydi, dilediğine kâvuşabi-lirdi. Fakat O, hayatını sürdürebilecek kadarına razı olur ve mütevâzî yuvayı, konforlusuna tercih ederdi. Resûlullah (s.a.v.)'ı örnek alarak, Allah (c.c.) katındaki derecelere nâi! olmak için bundan fazlasına tamah etmezdi.
«Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.» (8)
Hz. Ömer (r.a!)':n, zühd hayatı ile ilgili pekçok hatırası vardır:
Bizans kralının elçisi, Hz. Ömer (r.a.)'in hilâfet makamına gelir: «Emîr'iniz nerededir?* diye sorar. Kendisi, Hz. Ömer (r.a.)'in bulunduğu yere görürüîür. O'nu, bir kerpici yastık edinmiş, bir ağacın altında uyurken bulurlar. Hz. Ömer (r.a.)'in bu hâlini gören
(6) (Âl-i İmrân), 66. û) (Ahzâb), 23.
(8) <Kasas). 83.
168
elçi: «Adaletli oldun; kendini emniyete aldın ve uyudun, yâ Ömer!!» der.
Hz. Ömer (r.a.), bir defasında Şam'a geldiği zaman; beraberinde bulunanlar, kendisinden iyi elbiseler giyinip, süslenmesini ve büyük bir merasimle şehre girmesini istediler. Ancak O, yapılan bu teklife iltifat etmedi; kalbini dolduran imanıyla övünerek şehre, üzerinde mevcut olan elbiselerle girdi. Tarihçiler, bu olayla ilgili olarak,: şunları söylemektedirler: Şam Patriği. Kudüs'ün anahtarlarını bizzat Hz. Ömer' e teslim edeceğini ve sulh anlaşmasını yalnız onunla imzalayacağını şart koşmuş ve bunu Amr bir» Âs'-a bildirrhişti. Çünkü Patrik, Beytü'l-Makdis'in anahtarlarını teslim alacak olan şahsın vasfını, Hristiyan-ların kitabı'nda; «devesi üzerinde, falan kıyafetle gelecek..» diye okumuştu. Bunun, gerçek olup olmadığını öğrenmek maksadiyle anahtarların teslimi ve muahedenin imzalanması için, mü'minlerin Emîr'i Ömer bin el-Hattâb'ın bizzat gelmesini şart koşmuştu. O'nu, kitapta okuduğu vasıfta görünce, anahtarları kendisine teslim etmişti. Bu olay; Hz. Ömer (r.a.)'in engin ferasetini, en güzel ve en doğruyu Allah (c.c.)'ın kendisine ilham ettiğini gösterir. Namaz vakti gelince; Hz. Ömer (r.a.), Hıristiyanarın kilisesinden uzak bir yere çekilerek, namazını kıldıktan sonra onlara güven verdi ve kendilerine karşı iyi muamelede bulundu. Herkes, O'na memnuniyetini-ifade ederek, şükranlarını bildirdi.
169
Birgün Hz. Ömr (r.a.), Müslümanlar'ın işleriyle meşgul iken, Hafsa (r.a.) O'na uğrar ve :
— Kendinize biraz daho iyi baksanız, biraz daha müreffeh yaşasanız, olmaz mı?» diye sorar.
Hz. Ömer (r.a.) cevaben :
«— Allahaşkına doğru söyle! Ömer'in önemi mi, yoksa Resûlullah (s.a.v.)'m önemi mi daha büyüktür?!» der.
Hafsa (r.a.) :
«— Tabiî ki, Resûlullah (s.a.v.)'ın önemi daha büyüktür!» diye karşılık verince, Hz. Ömer kendisine :
«— Hz. Peygamber (s.a.v.), hiç yatağını değiştirmiş miydi?»
sorusunu yöneltir. Hafta (r.a.) :
«— Hayır!» diye eevap verir.
Hz. Ömer (r.a.) bu defa :
«—Hiç sofrada yermk yedi mi?»
deyince. Hafta (r.a.) :
«— Hayır!»
der. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) :
«— Dostum, Hz. Peygamber (s.a.v.) benden ra-zt olarak âhirete intikâl eyledi. O'nun halîfesi Hz. Ebû Bekir (r.a.) de, aynı şekilde benden razı idi. Yemin ederim ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve halîfesinin yaşadığı hayat biçimini, kesinlikle değiştirmeyeceğim. Bırak da, o'nların erdiği mertebeye, ben de ereyim!» şeklinde konuşur.
170
Hz. Ömer (r.a.)'in zühdü ve sıkıntılı hayatı, bedenî ve ruhî güç için bir örnek teşkil etmişti. İnsanları zayıf düşüren ve onları helak eden şey; en çok arzu-iorına esir olmaları ve aşırı derecede eğlenceye dalmalarıdır. Hz. Ömer (r.a.) ise, ne arzularına esir düşmüş ve ne de eğlenceye dalmıştı. O, hiçbir zaman uyuşuk olmamış, başkalarına boyun eğmemiş ve dün-yc hayatının cazibesine kapılmamıştı. Bununla be-rober; dilenciliği yasaklıyor/- çalışmayı ve meslek edinmeyi teşvik ediyor ve halka şöyle sesleniyordu :
«Ey nâs! Herkes, rızkını kazanmayı ihmâl etmesin. Biliyorsunuz ki; gök, ne altın ve ne de gümüş yağdırır. Zühd, başkaları çalışırken senin dünyayı bir tarafa itip sadece ibadetle meşgul olman değildir. Gerçek z(ihd; çalışıp didinmeniz ve rızık kazanma yollarına tevessül etmenizdir.»
Hz. Ömer (r.a.) bir defasında mescide girer, burada ibâdet eden birini görür ve O'na :
«— Geçimin nereden sağlanıyor?» diye sorar.
Adam :
«—• Bana, kardeşim yardım ediyor.» der.
Hz. Ömer (r.a.) :
(,— Kardeşin, senden daha mı hayırlıdır?! Çık, kendi rızkını kendin kazan. Versinler, ya da verme-sinîcr, başkalarına avuç açmaktansa; alnınızın teriyle odun toplayıp, geçiminizi temin etmeniz, sizin için daha hayırlıdır.» diyerek adama öğüt verir. Hz. Ömer {r.a.) idaresinde çalışanlara, kendilerini bolca geçin-
171
direcek miktarda maaş verirdi. Bunun sebebini soranlara : «İnsanların mallarına tamah etmemeleri için, *böyle yapıyorum.» diye cevap vermişti. Hz. Ömer (r.a.)'e göre, görünüşteki zühd, kişinin ruhunda mevcut olan zühdün bir göstergesidir. O, daima bu açıdan hareketle dünya ve âhiret işlerini değerlendiriyordu.
Kardeşler! Bütün bunları anlatmamız; «herkesin Hz. Ömer (r.a.) gibi olmasını istiyoruz» demek değildir. Biz bunları, O'na uymak isteyenler için üstün örnek olsun diye ifade ettik. Hz. Ömer (r.a.)'in zarif davranışlarından biri de, usta bir eğitimci olmasıydı. O, emrinde çalışanları; söyledikleri her söz ve yaptıkları her tasarruf için, hesaba çekerdi. Cöbir bin Abdiiloh (r.a.)'ın her gün et satın aldığını gören Hz. Ömer {r.a.) O'na : «Her gün et almakta, Allah'tan korkun. Çünki, buna müptelâ olmak, şaraba müptelâ olniak gibidir.» dedi.
Hz. Ömer (r.a.), birgün bazı memurlarına öğüt vererek, kendilerine : «İnsanlara önce Allah'ın Ki-tab'ını, sonra da Hz,. Peygamber (s.a.v.)'in Sünnet'ini öğretin.» demiş ve bu hususta nasıl bir metod takip edeceklerini göstermişti. O, Müslümanlar'ı ilgilendiren her ko.nuda son derece dikkatli hareket ederdi. Birçok fazileti ve güzel huyu kendinde toplayan bir şahsiyete sahipti.
172
Kardeşler! Konuşmama son verirken, kendim ve sizler için Allah (c.c.)'tan mağfiret niyaz ederim.
Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Âl'ine ve Ashâb'ma olsun!
HZ. ÖMER BİN HATTÂB (R.A.)'IN HAYATINDAN ÖRNEKLER (IV)
Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz. Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Âl'ine, Ashâb'ma ve Kıyamete kadar O'nun davâsma hizmet edenlere de salât ve selâm olsun!
Değerli kardeşler! Sizi, Allah (c.c.) katından gelen İslâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım; Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!
Kardeşler! Kalplerimizi birleştiren ve ruhlarımızı kaynaştıran bu gecemiz için, sizlere güzel dilekler getirdim. Bildiğiniz gibi bu gece; Allah (c.c.) için sevişen gönüller biraraya geliyor, mühim meseleleri tartışıyor ve Allah (c.c.)'a kullukta bulunmanın dışında hiçbir şeyi gaye edinmiyor. Resûlullah (s.a.v.) bir Hadîs-i Şerifinde şöyle buyuruyor :, «Bir ses kıyamet gününde şöyle seslenecek : Benim için sevişenler nerede? Benim için ziyâretleşenler nerede? Benim için meclisler ku""~!ar nerede? Celâl'imin dışında
ff
174 -
başka bir gölgenin bulunmadığı bir günde, onları gölgeme alacağım.»
Allah (c.c.)'dan, bizi; kendisi için sevişen ve kendisine itaatta bulunmak üzere biraraya gelip, meclisler kuran kullarından kılmasını niyaz ederiz. Peygamber (s.a.v.), bu sevgiyi ve bu bağları Hadîslerinde ifade buyurmuştur. Nitekim, bir Hadîsinde : «Müzminlerin; birbirlerini sevmede, karşılıklı şefkat ve merhamet göstermede, tek bir vücût gibi olduklarını görürsün. Bu vücûdun uzuvlarından biri rahatsız olunca, diğer uzuvları da rahatsız olur; duyduğu acıyı duyar ve uykusuz kaldığı geceler de uykusuz kalır.» der.
Diğer bir Hadîs'inde de : «İslâm camiasında mü'-minin mü'mine bağlılığı, taşları birbirine kenetli yalçın duvar gibi metindir.» ve bir diğerinde ise : «Müslüman, müsiümanın kardeşidir. O'na zulmetmez.>> buyurur. İşte, bu sevgi ve bu bağ, mü'minlerin gönüllerinde, derin muhabbet meydana getirmiş ve aralarında tam bir birlik sağlamıştı. Böylece, birbirlerine karşı samimî bağlar kurmuşlar, gönülleri karşılıklı sevgi ve muhabbet ile dolmuş ve hakîkatta birleşmişlerdi, ' " .
'•> Kardeşler! Daha önce de dediğimiz gibi, Müslümanlar mal ve sayı bakımından yeterli ducutma gelmişlerdir. Onlar, sadece birleşmeye,, cerrt<2<5|' hâline
175
geimeye ve gönülleri birbirine bağlamaya muhtaçtırlar. İlk müslümanlar, zaferi; ancak güçtü îmâna, sağlam inanca ve söz birliğine sahip olmakia elde etmişlerdi. Günümüz Müsiümaniarı'nın zaaf noktası; kendi kişiliklerine, hazırladıkları plânlara ve güçlü olduklarına inanmamalarıdır. Biz, her şeyden önce duygularımızı harekete geçirecek, hak ve adaleti gerçekleştirmede yardımcı olacak bağları temin edecek bir inanca muhtacız. Olgunluk ve yücelikten uzak boş şeylere değil; Allah, (c.c.)'ın Kitabı'nda mevcûd olan gerçeklerin tesiri altında kalan, uyanık gönüllere muhtacız.
«...gerçeği öğrenmelerinden gözleri yaşla dolarak, «Rabbimiz! İnandık, bizi de şahitlerden yaz.» derler.» (1)
Bu geoe yapacağımız sohbette, Ömerü'l-Faruk (r.a.)'i bir fc*ih olarak ele alacağımıza söz vermiştik. Bu vadimizi yerine getirmek üzere, Hz. Ömer (r.a.)'in — bir fâtih olarak — kişiliği üzerinde duracağız. Daha önceki konuşmalarımızda; Hz. Ömer (r.a.)'in kişiliğini, bir sahâbî ve bir devlet reisi olarak ele almıştık. Ayrıca, birinci Halîfe Ebû Bekîr es'-Sıddîk (r.a.)'-in sîretinden söz ederken, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in halîfesi olarak, müslümanları nasıLidare ettiğini, ha-iîfeliği sırasında her tarafın nasıl güvenle dolduğu-
(1) (Mâide), 83.
176
nu, İslâm'ın sesini her tarafa nasıl duyurduğunu, müs-lümanları fitne ve fesaddan uzak tutarak, onları nasıl bir güvene kavuşturduğunu dile getirmiştik. Bütün bunları gerçekleştirdikten sonra da, İran ve Bizans İmparatorlukları'na karşı savaş açtığını, müslüman-lara bir şahsiyet kazandırdıktan sonra, hayata yedâ ederek Rbbine vâsıl olduğunu ve görevi de Uz. Ömer ir.a.)'e devrettiğini, söylemiştik. Hz. Ömer (r.a.)'in; devraldığı görevde en ufak bir ihmâlde bulunmadığını, ümitsizliğe düşmediğini ve aksine, «- bilindiği ojbi — son derece azimli ve uyanık olduğunu da söylemiştik.
Bizans'a karşı yapılan harekette; Hz. Ebû Bekir (r.a.), Halid bin Velîd kumandasında, Bizanslılarla savaşmak üzere bir orduyu yola çıkarmıştı. Ordu Şam'a vardığında, Şam'ı surlarla kuşatılmış buldu. Hz. Ömer {r.a.) halîfe olunca, Hz. Halid'den kumandanlık görevini almış ve O'nun yerine Ebû Ubeyde bin Cer-rah'ı tayin etmişti. Bu kıssayı hepimiz biliyoruz. Hz. Ömer (r.a.), kumandanlığı Hz. Halid'den alıp Ebû Ubeyde'ye verirken bu işi, ne hislerine kapılarak, ne bir kin sebebiyle ve ne de, bir intikam maksadiyle yapmıştı. O, bu işi sadece, Allah rızâsı için yapmıştı. Çünki O, Müslümanlar'ın hâkimiydi. Hz. Ömer el-Fa-ruk (r.a.) gibi şahsiyetli ve gerçek îman sahibi bir hâkimin yapacağı en doğru iş, bu olabilirdi. Nitekim, kargaşalıkları önlemek, işleri Allah (c.c.)'ın ra-
177
zı olacağı ve kendisinin uygun göreceği yöne çevirmek iyi bir idarecinin yapması gerekli olan bir davranıştır*. Hz. Hlid'in, bir kumandan olarak zaferden zafere koşması ve yaptığı bütün harekâtlarda herkesi dehşete düşürecek kadar kahraman bir asker oluşu, Hz. Ömer (r.a.)'in dikkâtini çekmişti. (Müslümanların bir kısmı, zaferin, tek sebebinin Hz. Halid'-(r.a.)'in eşsiz kumandanlığı ve kahramanlığı olduğuna inanmaya başlamışlardı.) Durumu gören Hz. Ömer (r.a.), insanlar arasında bir fitnenin vükû bulabileceğinden korkmuş, bu yüzden kumandanlığı O'ndan alarak, Ebû Ubeyde'ye vermişti. Hz. Halid (r.a.) de bu kararı yerinde bularak mâkûl karşılamış ve gönül rızası ile kumandanlık görevini bir başkasına devretmişti. Sonra da, bir asker olarak savaşan Müslümanlar'ın saflarına katılmış, en tehlikeli yer ve en korkunç durumlarda kılıcıyla düşmanlara karşı savaşını sürdürmüştü. Hattâ, bu hususta kendisine :
«— Neden kendini böylesine tehlikeli ve zor durumlara atıyorsun?!» denildiğinde : -
«— Kumandan iken, ordunun yenilgiye uğramasından korkardım. Ama şimdi, savaşan askerlerden önce veya sonra ölsem, benim için önemli değildir. Eğer savaşa katılmayacak olsaydım, Allah (c.c.) katında mazeretim ne olurdu?! Allah (c.c.) Müslü-manlar'a, kumandanlarını mübarek kılsın!» diye, karşılık vermişti.
Risaleler 8
F. 11
178
•s
Güçlü îman sahibi sâdık mü'minlerln durumu, işte budur! En şiddetli musibetler bile kendilerin! etkilemez ve en yüce mevkiler onları değiştirmezdi. Hz. Halid (r.a.), şöhretin ardından koşan kimselerden değildi. Aksine O. ilgililere danışmadan hiçbir işte kendi kendine karar almayan, pâk ve güçlü kişiliğe sahipti. Hz. Mûsâ (a.s.) Rabb'inden, kardeşini kendi işinde yardımcı kılmasını taleb etmiş ve şöyle demişti :
«Ailemden, kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, Onu görevimde ortak kıl.» (2)
Bu gibi mevhibelere sahip olan kimselerin, Hakk'-ın potasında erimeleri gayet tabiî ve normaldir. Çün-ki, Hakk'ın potasında erimek «Aynü'l-Bekâ»dır.
Hz. Halid'in son nefeslerini tüketmekte olduğu haberi, Hz. Ömer (r.a.)'e ulaştığında, ailesine karşı Hz. Halid'in iyiliklerini itiraf ederek şöyle demişti : «Anneler, Halid gibi bir evlât doğurmamıştır. Allah rahmet eylesin! Hz. Ebû Bekir, insanları değerlendirmede benden daha isabetliydi.» ömrünün son günlerinde Hz. Halid'e : «Çocuklarına vasî kim olacak?» şeklinde bir soru tevcih edildiğinde : «Hz. Ömer, çocuklarımın vasisidir.» diye, karşılık vermişti.
Kardeşler! Hz. Ömer (r.a.) bir kumandan olarak,
(2) (Tft-Hâ), 29-32.
178
Müslümanlarla Bizanslılar arasında devam edege-len savaş ateşini yakmakla işe başlamış; sonra da Hz. Halid'i kumandanlık görevinden azledip, yerine Ebû Ubeyde'yi tâyin etmiş ve Müsennâ bin Hârise'yi de İran cephesinde görevlendirmişti. Bu savaşta İranlı'lar, başta Rüstem olmak üzere en mahir ku-mandanlarıyla, Müslümanlarla savaşmışlardı.
Müslümanlar, bu haberi Hz. Ömer (r.at)'e ulaştırıp; «Müslüman ordularına yetiş!» dediler. Hz. Ömer (r.a.)'i bir düşünce aldı. Zira, Araplar İranlılardan korkuyorlardı. Çünkü İranlı'lar, Yemen. Hfra ve Arap yarımadası'nin büyük bir kısmını istilâ etmişlerdi. Hz. Ömer (r.a.), bu durum karşısında düşüne düşüne, kendini kaybeder hâle, gelmişti. O. Müslümanlar'ın ileri gelenlerini toplayarak onlara, bizzat İran cephesine katılacağını bildirince; bütün Müslümanlar, bu karara sevindiler. Ancak, ileri görüşlü olanlar, buna karşı çıktılar. Hz. Ali (r.a.) : «Sen ne yapmak istiyorsun?» diye sorunca, Hz. Ömer (r.a.) : «Ben de, savaşan Müslümanlar'a katılmak istedim!» şeklinde karşılık vermişti. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) : «Eğer İranlılar bunu öğrenecek olurlarsa, karşımıza daha büyük güçle çıkarlar. Şayet yenilecek olursan, Müslümanlar güçlerini tamamen kaybetmiş olurlar.» diyerek, Hz. Ömer (r.a.)'i ikaz etmiş ve «Kendisinin Medine'de kalıp; bu iş için, yerine Müslümanlardan birini göndermesini» teklif etmişti. Hz. Ömer (r.a.), ya-
180
pılan bu teklifi mâkûl karşılayarak, «bu görev için uygun kim olabilir?» diye düşünürken, Sa'd bin Ebî Vakkas (r.a.) çıkagelmişti. Hz. Ömer (r.a.) hemen : «Vallahi. O'nu buldum!» demiş ve Sa'd bin Vakka6'ı İran cephesine kumandan tayin edip, sonra da seferberlik ilân etmişti. Hz. Ömer (r.a.), yeni tayin ettiği kumandana : «Yâ Sa'd! Resûlullah'ın dostu olman, sana gurur vermesin. Allah (c.a), kötülüğü, kötülükle değH; iyilikle imha eder. Seni İran cephesine kumandan tayin ettim; kendini, hayra ve karşılaşacağın sıkıntılara karşı, sabra alıştır!» şeklinde, öğüt vermiştir. Sa'd (r.a.) bu öğütlere uyarak, görevini en mükemmel bir şekilde yerine getirmiş, zulümde çok ileri giden bu devlete karşı zafer kazanmıştı. Böylece, İran Kuvvetlerini kökünden silmişti, öte yandan, Hz. Halid (r.a.); Bizans kuvvetlerini püskürtmüş, Suriye topraklarından çıkararak Bizans hudutlarına dalmış, askerleriyle beraber İstanbul boğazına kadar ulaşmayı başarmıştı. Ayrıca, Müslümanlar; Mısır, Trablus ve birçok Afrika ülkesini ard arda fethetmiş; batıya, doğru Burka, doğuya doğru ise, İran körfezi hudutlarına kadar varmışlardı. Hülâsa; Hz. Ömer (r.a.)'in devri, İslâm'ın iftihar ettiği ve tarihte eşi görülmeyen bir devirdir.
Salât ve selâm Efendimiz, Hz. (sa.v.)'e, Âl'ine ve Ashâb'ına olsun!
181
Muhammed
Not: Osman bin Affan (r.a.), Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a.), Halid bin Velid (r.a.) ve Ömer bin Abdülaziz (r.a.)'e ait güzide hayat hikâyeleri bu kitaba sığmadığı için dokuzuncu risalenin baş tarafına alınmıştır.
Sekizinci kitabın sonu
r .¦¦.,¦-<¦;-
Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt8
www.kitapsevenler.com
Merhabalar
Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden
Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır
Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz
Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir
Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından
Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda
Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler
Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem
Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz
Bilgi Paylaştıkça Çoğalır
Yaşar Mutlu
Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim
ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü
bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill
alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde
satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması
ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.
T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı
Ankara
Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak
Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin
Tarayan
Süleyman Yüksel
www.suleymanyuksel.com
suleymanyuksel@suleymanyuksel.com
suleymanyuksel6@hotmail.com
Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt8
İslami Okul Okulların En Önemlisi