Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt9 - Hasanelbennarisaleler

I — «SALİ SOHBETLERİ»NÎN DEVAMI

II — DAVET PRENStPLERÎ VE BİR DÂVETÇİNİN HATIRALARI

HASAN EL-BENNA HAKKINDA

 

Asrımızda İslâm dâvasının öncüsü olduğu için Hasan el-Benna'ya «İmam» ve «Mürşid'ül-âm» unvanları verilmiştir. Başlattığı dâvayı yürütürken bir suikaste kurban gittiği için de «şehîd» deniliyor.

Hasan el-Benna, Hicrî 1324 - Milâdî 1906 yılında, Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarındaki Mahmudiye kasabasında dünyaya geldi. Babasının adı Ahmed, dedesinin adı Abdurrahman el-Benna'dır. Babası ilim sahibi ve büyük muhaddislerdendi.

Hasan el-Benna ilk ve orta tahsilini kendi kasabasında yaptıktan sonra yüksek tahsil için başkent Kahire'ye gitti ve Kahire Üniversitesi'nin Dârül-Ulûm Fakültesinden mezun oldu. Yüksek tahsilden sonra İsmailiye şehrinde lise öğretmenliği yapmaya baş -ladı.

(1) Bu bilgiler Zerkalî'nin «El-A'lâm» adlı kitabıyla Saîd Ramazan'ın «el-Havatır» adlı eserinden derlenmiştir. (Mütercimler).

Kuçuk -i^ıa yeıerı Kaaar a, -.ıgısı aimış, , k miktarda âyet ve hadîs ezberlerr eti. Müslümanlığını severek ycpıyordu. Yüksek tahsili sırasında kendini kitap okumağa vermişti. Yeteri kadar islâmî bilgisi bulunduğu için, daha çok islâm ideolojisi dışındaki kitapları okuyor ve islâm prensipleriyle mukayeseler yapıyordu. İslâm nizamı yanında bütün ideolojilerin sönük kaldığını gördükçe İslama daha çok şarlıyor ve onu, içine sindire sindire yaşıyordu.

Hasan el-Benna, islâm dininin sahabe devrindeki yaşanış şekline sonsuz hayranlık duyardı. İs-lâmın bugün de aynı şekilde yaşanmasını, müslü-manların o temiz ve berrak hayata tekrar kavuşmasını isterdi. O hayata dönüldüğü takdirde İslâm âleminin maddî ve manevî bütün problemlerinin çözüleceğine sonsuz inancı vardı. İslâmı iyi bilen herkesin bu inancı taşıyacağını söylerdi. Müslüman olup da bu inançtan mahrum yaşayan kimselerin islâm dinini iyi öğrenmemiş olduklarını, ve bu yüzden o inanca eremediklerini sık sık tekrarlardı. Bu yönleriyle onları mazur görmeye çalışarak: «İslâmı birbirimize öğretmeliyiz. Felâketler cehaletlerden doğar. .Her şeyden önce mukaddes dinimizi iyi öğrenmeye, öğretmeye ve toplum olarak onu yaşamaya mecburuz» derdi.

İmam Hasan el-Benna, inandığı islâm dâvasını gerçek müslümanlara açmak ve aynı istikamette onları biraraya getirmek istiyordu. Bunun için de halka inmek ve işe henüz bozulmamış olan halk tabakasından başlamak gerekiyordu. İsmailiye'de öğ-

retmenlik yaparken bu fikrini ilk defa, kültürlü ve dindar olan yakınarkadaşlarına açtı. Onları ikna etti. Fikir birliğine vordılar. Birlikte kahvelere gidiyorlar, kahvede vakit öldüren müslümanlara son derece hoşgörü içinde sokuluyorlar, onlarla tatlı tatlı sohbetler yapıyorlar ve günün birinde birkaçını alıp namaza götürmeye muvaffak oluyorlardı. Sonra onlar da, İslâmı ve müslümanların gerçek görevini daha iyi öğreniyor ve dâva kervanına katılıyorlardı.

Böylece adetleri çoğaldı. 1929 yılında, merkezi İsmailiye'de olmak üzere «İhvan-ı Müslimîn» (Müslüman Kardeşler) adlı malûm teşkilâtı kurdular. Hasan el-Benna 23 yaşındaydı. Teşkilâta başkan seçildi. Kendisine «Mürşid'ül-âm» unvanı verildi. Artık şe-Nr-şehir, köy-köy, kasaba-kasaba dolaşarak konferanslar veriyorlar1, sohbetler yapıyorlar ve islâm dâvasının önemini müslümanlar arasında yaymaya çalışıyorlardı. Her gittikleri yerae teşkilâtın bir şubesi açıldı..Teşkilât her gün biraz daha genişliyordu. Müslümanların kızlarını dinî terbiyeyle yetiştirmek ve kadınları da bu dâvaya katmak için İsmailiye'de bir de «Müslüman Anneler Enstitüsü» kuruldu.            ;

Bu arada Hasan el-Benna'nın öğretmenlik görevi Kahire'ye nakledildi. Dolayısiyle, teşkilâtın genel merkezi de Kahire'ye getirildi. Müslüman Kardeşlerin son derece ihlâs ve samimiyetle başlattıkları bu dâva Kahire'de büyük bir sevgiye karşılandı. Teşkilât çemberinin gün geçtikçe genişlemesi o gün için Mısır'ı sömürge gibi kullanan İngiltere'nin dikkatini çekmeye başlamıştı.

İhvan-ı Müslimîn Teşkilâtı İslâmın iyi öğrenilmesine, toplum dertlerinin islâm prensipleriyle tedavi edilmesine çok önem veriyordu. Mısır'ın bir çok yerinde enstitüler, okullar, hastahaneler ve talim terbiye yerleri açtı. Kahire'de günlük «İhvan-ı Müslimîn» gazetesi çıkarılıyordu. Bu gazete Mürşid'ül-âm Ha -san el-Benna'nın minberi sayılıyordu. Teşkilât gün geçtikçe genişledi ve Mısır'ın sınırlarını da aşarak bir çok arap ülkelerinde şubeler açıldı. İslâm âleminde en kuvvetli teşkilât haline geldi.

O tarihlerde Mısır krallıkla idare ediliyordu. Kral ve Mısır hükümeti bu teşkilâtın devamlı büyümesi karşısında endişe duymağa başladı. Müslümanların islâm prensiplerine bağlanarak birlik hâline gelmesi, İngiltere, Fransa, Amerika gibi batılı ülkeleri daha çok düşündürüyordu. İslâm âlemi gerçek mânada Kur'an'a sarılıp tek kuvvet hâline gelirse dünya stratejisi ters dönecekti. Özellikle İngiltere bu teşkilâtın dağıtılması için Mısır hükümetine baskı yapmağa başladı. Hükümet, teşkilâtın faaliyetlerini engelliyor ve kapatmak için bahaneler arıyordu. Kapatmak mümkün olmadı. Fakat, büyük lider Hasan el-Benna. 1949 yılı Şubat ayında tertiplenen bir suikastla şehîd edildi. Şehîd olduğunda henüz 43 yaşını doldurmamıştı. Seyyİd Kutup'lar, Muhammed Kutup'lar, Şeyh Fer-gali'ler, Abdülkadir Udeh'ler, Saîd Ramazan'lar ve daha yüzlerce islâm mücâhidi onun mânevi medresesinde yetiştiler.

Bu yolda şehit olan bütün mücâhitlere Hak Te-âlâdan sonsuz rahmetler diler, hayatta olanlara ise muvaffakiyetler niyaz ederiz.

Hasan Karakaya H. İbrahim Kutlay

ÖN KISIM

SEKİZİNCİ RİSALENİN DEVAMI (SALI SOHBETLERİ)

ÖN KISIM (Bu Kısmı Sekizinci Risalenin Devamıdır)

HZ. OSMAN BİN AFFAN  (r.o.)'IN HAYATINDAN ÖRNEKLER

AJlah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e. Al'ine, Ashâb'ına ve Kıyamet gününe ka-dor, O'nun davasına hizmet edenlere de salât ve selâm oisunl

Kardeşlerim! Allah {c.c.J'in selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!

Bir düşüncenin başarılı olabilmesi için, üç hususun gerekli olduğu söylenir:

a)    Düşünen, ne düşündüğünü iyice belirlemelidir;

b)    Düşünen, düşündüğü şeye içten inanmalıda

20

c) Düşünenler, aynı düşünce etrafında kuvvetle birleşmelidirler.

İnce düşünce, derin inanç ve sarsılmaz bir sevgi bulunduğu takdirde, projenin gerçekleşmesi  ke-

sinleşir.

Bu  üç husustan  herbirisinin,  karşısında  çeşitli

engeller bulunmakla birlikte; insonlara en zor gelenin, ve onlar için en çapraşık olanın, üçüncüsü olduğu  söylenir.  Meselâ;  evhâm^. endişe ve  mühim-serneme gibi şeyler, ince düşünmeye engel olur. Keza; toplumlardan uzak kalmak, değişik görüş, istek ve maksad sahibi olmak da, güçlü ingnca engel olan şeylerdir,  rakat, niyetler doğru ve basiretler aydın olduğu sürece, bütün bu engelleri yenmek mümkündür. Ama, daha önce belirttiğimiz gibi; üçüncü hususun gerçekleşmesine mâm olan engelleri aşmak, oldukça çetin ve zordur. Bu zorluğun esas sebebi; mizaçların ve isteklerin çeşitli, görüşlerin farklı ve değişik şekilde, renkte olmasıdır. Çünki. inanç birliği,  vasıta   birliğini   gerektirmez.  Vasıtalar  değişik olsa bile; insanlar, inanç bakımından bir bütün hâline geldikleri sürece onların inandıkları şeye bağlılıkları, o nisbette artacaktır.

Kardeşlerim! Müslüman Kardeşleri her düşündüğümde, bu yüce mânâlar aklıma geliyor. Bizler, birer dava adamı olarak hayatımızı O'na adadık ve «O'nun yolunda gayret sarfedeceğimize» söz verdik. Zâten, İslâm davası için yaşayacağımıza ve O'nun

21

yolunda öleceğimize, Allah (c.c.)'a da söz vermiştik. Kardeşlerim! Bizler; İnce düşünmeye, içten inanmaya ve gönülleri birleştirmeye muhtacız. Niyetler iyi ve vicdanlar samimî olduğu sürece, Allah (c.c.) bütün işlerimizi kolaylaştıracak ve hedefimize ulaşmamızda yardımcı olacaktır.

Bu geceki sohbetimizde, üçüncü halîfe Hz. Osman (r.a.)'ı ele alacağız. Hz. Osman  (r.a.)'ın soyu, Resûlullah  (s.a.v.)  ile Abdu'l-Menâf'da birleşir. Annesinin soyu da, Abdulmenâf'a dayanır. Anneannesi, Resûlullah (s.a.v.)'ın halalarından biridir. O, Resûlullah (s.a.v.)'a birçok yönden akrabadır; tam bir Ku-reyşli'dir. Cahiliyyet Devri'nde zengin,    cömert    ve yumuşak huylu idi. Bu yüzden, Kureyşli'ler tarafından çok sevilirdi. O'nun sevgisi, herkesin gönlünü doldurmuş olmalıdır ki, kadınlar bebeklerini sevip ok-şarken:  «Allah'ın  Rahman adıyla yemin ederim  ki; seni, Kureyşli'lerin Osman'ı   sevdiği    kadar seviyorum.» derlerdi.

Hz. Osman {r.a.) İslâm Dini'ne ilk girenlerden biri olmuş ve Müslümanların sayısı O'nunla on kişiye ulaşmıştı. Kendisine, Müslüman olmasını, Hz. Ebû Bekir Ir.a.) teklif etmişti. Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in, İs-lâm'dâvetinin yayılması için büyük zevatı seçip, onlara, İslâm Dini'ne girmelerini teklif etmesi; Allah (c.c.)'in, kendisine bahşettiği bir lütuftu. Müslüman-lar'ın sayjsı on'a ulamamda:

22

«Biz, on'.ann gönüllerinde olan kini çıkardık; artık onlar, sedirler üzerinde karşılıklı oturan kardeştirler.» (1)

Âyetinin inmesi, onun Müslüman oluşunu işaret ediyordu.

Hz. Osman (r.a.)'m İslâm Dini'ne girişi, Müslü: manlar'a kuvvet vermişti. O, her yönüyle kendini Allah (c.c.)'a adamış; Peygamber (s.a.v.)'in    yanında yer alarak, her türlü sıkıntılara katlanmış ve Peygamber {s.a.v.), kızı Rukiyye (r.a.)'yi O'nunla evlendirmiş, müşrikler tarafından kendisine yapılan işkence son haddini bulunca, zevcesiyle    beraber Habeşistan'a hicret etmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.). onların hicret ettiklerini öğrendiğinde: «Allah, onlarla beraber olsun! Osman, Lût Peygamber'den sonra, zevcesiyle beraber hicret edenlerin ilkidir.» buyurmuştu. O. Habeşistan'dan dönünce de. Müslümanlar'ın büyük . xlakârlıklar ve gayretlerle hayat sürdürdükleri, Me-dîne'ye hicret etmişti.

Hz Osman (r.a.), Bedir ve Hudeybiye hariç bütün "savaşlara katılmıştı. Bedir savaşına katılmayışının sebebi, zevcesinin hastalığıydı. Ailesine bakması için, Resûlullah (s.a.v.) kendisine izin vermişti. Ayrıca, bu savaşa katılanlar; mecbur tutulmaksızın, kendi istekleriyle    gelmişlerdi.    Hattâ,    Peygamber

 (Hlcr), 47.

23

(s.a.v.) sefere çıkanlarla beraber, O'na da pay ayırmıştı. Hudeybiye savaşına katılmaması ise, kendi isteğiyle olmuştu. Hz. Talha (r.a.), O'na karşı övünerek şöyle demişti: «Ya Osman! Ben, senden daha hayırlıyım. Çünki ben. Bedir savaşına katıldım; sen^ katılmadın! Ben, Hudeybiye savaşına katıldım; ser>, katılmadın! Sen Uhud savaşından kaçtın; ben, .ise kaçmadım!» Bunun üzerine Hz. Osman (r.a.), kendisini savunarak O'na: «Bedir savaşına katılmadım, ama Resûlullah (s.a.v.) bu savaştan bana ganimet payı ayırdı. Allah (c.c), dünyadaki payımı verip, beni, âhiret sevabından mahrum etmez. Hudeybiye savaşına katılmama hiç bir engel yokken, kendi isteğimle katılmadım.» şeklinde, karşılık vermişti. Bu durumu gören Peygamber {s.a.v.), elini yere koyarak: «Bu, Osman'ın elidir. Uhûd savaşı meselesi İse; Allah (c.c.) bizi, O'ndan bağışladı?! Allah'ın bağışladığı şeyde, sen bizi hesaba mı çekiyorsun, ya Talha?!» diye, gerçeği ifade buyurmuştu.

Hz. Osman {r.a.) hayatını, Medine'de bütün savaşlara katılmak suretiyle ve canla-başla mücadele ederek, geçirmişti. O, İslâm davası uğrunda «mal verme» yarışında bulunanlardan biri olmuştu. Resûlullah (s.a.v.), «Zor gün»de Müslümanları yardıma çağırdığında; Hz. Osman {r.a.)t bin deve ve bin dinar yardımda bulunmuştu. Resûlullah (s.a.v.), getirdiği yardımı kabul ederek, O'nu uzun süre öpmüş ve: «Bundan böyle, Osman'a hiçbir zarar gelmesin!» di-

24

ye, dua etmişti. Ayrıca, Hz. Osman (r.a.) bir parça arazî satınalarak, Peygamber (s.a.v.)'in Mescidi'ni genişletmişti. Bununla birlikte, «Maûne kuyusu»nu da bir Yahudi'den, yirmi bin dinara satın almıştı.

Hz' Osman  (r.a.)'m  halîfeiik döneminde,  İslâm toplumunda fitnenin vuku bulduğu bir gerçektir. Biz, —herkesin yaptığı gibi— bu olayın teferruatına dalmak istemiyoruz. Biz, sadece öğüt ve ibret almak için, olayla ilgili bazı haberleri sunmak istiyoruz. Çün-ki. Resûlullah (s.a.v.)'m, haklarında: «Ashabım hakkındaki tasarruflarınızda, Allah'tan korkun. Sakın hâ! sakın hâ! Benden sonra, Ashâb'ımı âlet edip onlar'ı incitmeyin! Nefsimi elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki; sizden biriniz «Uhud Dağı» kadar altın infak etse, onlardan birinin erdiği dereceye, hattâ bunun yarısına dahi ulaşamaz!»   dediği,   Selef-i Sâlihler'imiz için fikir yürütmek istemiyoruz.   Bunlar, seçkin ve yüce ruhlu kimselerdir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve benzerleri; gönlümüz, sevgileriyle dolu olan değerli isimlerden birkaçıdır. İyi bir neticeye ulaşmak ve bizi, yüce gayemizden saptırmayacak ölçüde kalabilmek için; konuyu, oldukça kısa tutmaya çalışacağım. Ömer bin Abdülazîz, bu konuda şöyle der:  «Allah (c.a), akıtılan bu kanlardan ellerimizi pâk tuttu. Biz de, dillerimizle bu kanlı olayların içine dalmayalım!» Biz, bu olayların ders verecek değerde olanlarını ve dava adamları olarak bize  ışık tutacak taraflarını

25

almak istiyoruz. Hele bugünlerde, bu gibi ibret ve ders verici hadiseleri okumaya, ne kadar muhtacız!.. Kardeşler! Eğer niyetler hâlis olsaydı, Müslümanlar, İslâm'ın kendilerine verdiği gerçeklere sımsıkı sanlsalardı; Hz. Osman (r.a.)'a yapılan tecavüz ve O'nun öldürülmesi, —hepsi şöyle dursun— olanların bazılarına bite sebep teşkil etmezdi. Fakat, Müslümanlar kötü bir şekilde parçalanmıştı; güçleri zayıflamış ve azimleri gevşemişti. Bazıları, Hz. Ali (r.a.) taraftarı; bazıları, Muaviye (r.a.) taraftarı olmuş: diğer bazıları ise, Sa'd (r.a.) ve Abdullah bin Ömer (r.a.) gibi, evlerine kapanmışlardı. Resûlullah (s.a.v.)'-ın yolundan sapmamışlar ve Resûlullah (s.a.v.) kendilerini nasıl bırakmışsa, aynı hâl üzere hayatlarını sürdürmüşlerdi. Hz. Osman (r.a.)'ın ölümüne sebep olan fitne, Müslümanlar'ın zaaflarından ve taraf tutmalarından kaynaklanmıştı. Şüphesiz ki bu olay, Müslümanlc'ı iç kavgaya sürüklemişti. Onlar samimî olsalardı; gerçeğe yüz çevirmeyi, kendilerine lâyık görmezlerdi. Lâkin bu, Allah (c.c.)'ın bir takdiriydi. Vuku bulan bu fitnenin, geride bıraktığı izler, oldukça büyük ve son derece tehlikeliydi. Eğer İslâm; esaslarıyla, gerçekleriyle güçlü, Müslümanlar üzerinde etkili olmasaydı ve Allah (c.c), Müslümanlar »çin hayır murad etmeseydi; bu fitne, İslâm'ın temellerine kadar iner ve yerleşirdi. Fakat, Allah (c.c.) buna müsâde etmedi. O, gazaptan daha fazla merhamet edicidir. Böylece İslâmiyet, bu felâketten siy-

26

rılarak gücünü korumuş ve topraklan gün geçtikçe genişlemişti. Eğer bu fitne olmasaydı; tarih'in rengi, daha başka şekilde olurdu. Belki de b.unun hikmeti; Müslümanlar'a cihad ve mücadeleyi öğretmek, mü-cahidlerin yüksek dereceyi hak ettiklerini göstermek ve münafıkların hastalıklarını ortaya koymoktı.    Bu fitne, İslâm davasının ilerlemesini oldukça etkilemişti. O günün dünya şartlarını gözönünde bulundurursak; bu. fitneye sebep olan siyâsî ..etkenler üzerinde durmamızı gerektirir. Her mü'minin içini alev alev yakan acı, bizi duygulandırır ve bizleri eskilerin sîretini okumaya, yapılan  hataların  sebeplerini  incelemeye

sevkeder.

Hz. Ömer (r.a.), Hilâfet Makamı'na gelince; İran ve Bizans gibi iki büyük devlete karşı meydan okumuş, ölmeden önce bu devletleri dize getirmeyi başarmıştı.  Bu, bize, Müslümanların bilmesi gereken bir gerçeği ifâde ediyor. Gerçek şudur: Hz. Peygamber (s.a.v.), hayatta iken ve kendisinden sonra halîfe olan Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in ve Hz. Ömer (r.a.)'in Devrl'nde; hatta, Hz. Osman (r.a.)'ın halifeliğinin ilk günlerinde, her Müslüman'a, «Allah yolunda, müca-hid asker!» adı, verilirdi. İslâm davasını yayan ve onu savunan güç, «mücahid» vasfını taşıyan. Allah (c.c.) uğrunda canını ve malını feda eden samîmi Müslümanların oluşturduğu güçtür. Bunların yegâne gayeleri; milletlerine ve dinlerine karşı yapılan saldırı-Icn, bertaraf etmekti. Onlar, cephede savaşan kar-

aeşlerinden biri şehid düşünce, «Ne mutlu bu kardeşime ki. Cenneti benden önce hak etti!» derlerdi. Müslümanlar'ın bu durumu, Hz. Osman (r.a.)'ın halifelik döneminin son günlerinde değişmişti; cihad, kazonca dönüştürülmüş ve emelleri gerçekleştirmek için tetismar edilmişti.

~Hz. Ömer (r.a.) Müslümanlar'ın bütünlüğünü korumak için gayet titiz davranırdı. Bölünmelerin halk tarafından değil; üst düzeydeki lider durumunda olan kimselerin, önayak olmalarıyla vuku bulacağını iyi biliyordu. Bunun için, O; yüksek kademelerde bulunanlara karşı sert tavır alır, onların özel toplantılar yapmalarını yasaklar ve kendilerine şöyle derdi: «Şayet toplanmak istiyorsanız; önünüzde/ mescid vardır, orada toplanın. Aksini yapacak olursanız, MüsJümanlar'ın birliğini parçalamış olursunuz.» Hz. Osman (r.a.) ise; Hz. Ömer (r.a.)'in müsâde etmediği bu çeşit toplantılara, müsamaha göstermişti. Bunun neticesi olarak da, Müslümanlar parçalanmış; gruplar, partiler hâline gelmişler ve herkes belirii bir mezhep tutmaya başlamıştı. Böylece, İslâm toplumunda muhtelif duygular, değişik istekler ve pekçok emeller ortaya çıkmıştı. Sonra da bu parçalanma; Müsrümanlar'ın, Hz. Osman (r.a.)'ın aleyhine dönmelerine sebep olmuştu. Hz. Ömer (r.a.), zekât toplama işini sıkı tutarken; Hz. Osman (r.a.), Müslümanlar'ın imanlarına güvenerek, bu işi gevşetmişti. Halbuki devlet reisinin, zenginleri sıkı bir kontrol altına alma-

28

sı;  fakirlere güvence verir.  Cemiyetin  parçalanma-sındaki içtimaî faktör; biri diğerinin zulmünü hissettiği, iki tabakanın meydana gelmesidir. Bu iki tabaka arasında bir kopukluğun meydana gelmemesi için, İslâm Nizâmı; zenginlerden, mallarının zekâtını alıp fakirlere dağıtır, zenginin kanatlarından kırpar, fakir-lerinkine ekler ve böylece her iki tabaka arasındaki bağlan dengelemiş ve nefret duygularına karşı kapıları kapcmış olur. Hz. Osman (r.a.)'ın; zekât toplama işinde gevşek davranması, Müslümanlar'ın imanlarına güvenerek, onlara karşı şiddet kullanmaması, fitnenin ortaya çıkmasına önayak olmuştu. Zenginlerin zekât verme işini gevşettiklerini gören Hz. Ebû Zer (r.a.), zekât vermeyenlerle ilgili şu Âyet'i, minberden sık sık Müslümanlar'a okurdu:

«... Altın ve gümüşü biriktirip, Aliah yolunda sar-fetmeyenlere; can yakıcı bir azabı, müjdele!»  (2)

Ebû Zer (r.a.), mal düşkünlerinin en büyük düşmanıydı. Hattâ. Muaviye (r.a.); O'nun bu durumuna tahammül edemeyerek, Hz. Osman (r.a.)'a şikâyet et-ırişti. Osman (r.a.)'da O'nu «Rebze»'de hapsederek kendisine: «Resûlullah (s.a.v.)'ın: «ya Ebâ Zer! Sen tek başına .yaşayacak, tek başına ölecek ve (kıyamet günü) tek başına diriltileceksin!» dediğini, duymadın mı?» demişti.

Hz.  Ebû Zer (r.a.), uzaklara gönderilmişti. Fa-

<2)    (Tevbe), 34.

29

kat, fakirlere karşı beslediği şefkat ve merhamet duyguları, onları iyi duruma getirmek için sarfettiği mesâiler, artık ruhundan bir parça olmuştu ve O; bu yolda yaptığı hizmetlerin mutluluğu içinde yaşıyordu. Hz. Ebû Zer (r.a.)'in yaptığı vaaz ve verdiği öğütlerden, herkes etkilenmişti. Hz. Osman, (r.a.) bu fırsatı kaçırmamalıydı. Müslümanlar'ın durumlarını düzene koyacak ve birliği koruyacak tedbirler almalıydı.

Hz. Osman (r.a.)'a karşı ayaklanmayı alevlendiren faktörler, bazı münafıkların samimî Müslümanlar'ın saflarına sızmaları ve değişik renklere girmeleridir. Bu fitne, Abdullah bin Sebe'nin işine gelmişti. Çünki O, bir yahûdî'idi. Müslüman olduktan sonra da, yahûdîliğini korumuştu. Bir defasında Resûlullah (s.a.v.)'a «âdil ol!» demiş, Resûlullah (s.a.v.) da O'na: «Yazıklar olsun sana! Ben âdil olmazsam, başka kim olacak?» diye, karşılık vermişti.

Abdullah bin Sebe, Müslümanlar arasında çıkan bu fitneden faydalanarak, Basra ve Küfe'ye gitmiş; isteğini gerçekleştirmek maksadiyle de, Kûfe'de yıkıcı gruplar oluşturduktan sonra, Şam'a ve Mısır'a geçmişti. Buralarda da fitnenin var olduğunu görünce, hileli oyunlarına başvurmuş; Hz. Ali (r.a.)'yi övmeye başlamış ve insanları kendi safına çekmeye çalışmıştı. O: «Bana yardım etmeyen, Cennet'e giremez!» diyerek, Müslümanlar'ı korkutmaya çalışıyordu. O'nun bu hareketleri, mevcut olan ihtilafın daha fazla alevlenmesine sebep olmuştu.

30

Biz Müslümanlar,    değişik kılıklarda olsa bile; bozguncuların sözlerinden korunmalıyız. Kardeşlerim! Bizim için en güzel olan, birleşmemlzdir. Çünki biz, ancak birlik ve beraberlik hâlinde anlaşabiliriz. İhtilaf ve tereddütler içinde gerçeğe varmamız, mümkün değildir. Nefisler kösteklendiği, hevâ ve şehevî arzulardan feragat edildiği takdirde; bâtıl, hakka dönüşebilir. Allah (ç.c.)'dan, selâmet ve hidâyet dileriz.

Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a-

v.)'e, Âl'lne ve Ashâb'ına olsun!

SA'D BİN EBÎ VAKKÂS (r.a.)'IN HAYATINDAN ÖRNEKLER

Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e. Âl'ine, Ashâb'ına ve Kıyamet'e kadar. O'nun dâvetine hizmet edenlere de salât ve selâm olsun!

Kardeşler! Sizi, Allah (c.c.) katından gelen islâm'ın pâk ve mübarek selâmı ile selâmlarım. AJlah (c.c.)'in selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!

Kardeşler! Bu gece, aranıza katılmamı nasib eden Allah (c.c). mutluluğuma mutluluk ve sevincime sevinç katmıştır. Çünki, Allah (c.c.) için sevme nimetini; ne gayret sarfetmekle ve ne de para ile satın almamız mümkün değildir. Allah (c.c.) için sevmenin lezzeti, O'na kulluk etmek için biraraya gelmenin değeri, hayatta başka herhangi birşeyle kıyas-lanmıyocdk kadar üstündür. İslâm kadar gönülleri bir araya getiren, ruhları birbirleriyle kaynaştıran hiç -bir şey yoktur.

Kardeşler! Bu gün, yurt dışı gezisinden yeni ao-

32

nen yüksek düzeydeki bir görevli ile beraberdim. Birçok ülkeye yaptığı bu seyahati sırasında karşılaştığı bir olayı anlatırken; kendisini, hayatında böylesine etkileyen bir olayla hiç karşılaşmadığını yeminlerle ifade ediyordu. O'nu etkileyen bu olay; gezdiği ülkelerin birinde karşılaştığı bir gencin, duyduğu heyecan ve aldığı tavırdır. Bu genç, bir Müslüman kardeşinin huzurunda olduğunu öğrenir öğrenmez, hemen gözlerinden sevinç yaşları akıtmış, daha önce bir karşılaşma ve herhangi bir    tanışma . olmadığı hâlde, son derece samimî ve çok tatlı bir sohbet havası içine girmiştir. Böylesine samîmi bir karşılaşmayı, din kardeşliğinin verdiği ince ve derin duyguların dışında, başka herhangi    birşeyle    gerçekleştirmek mümkün değildir. Seyahatten dönen bu Müslüman kardeşimizin ifadesine göre;    bu tanışma, kendisini son derece etkilemiştir. Çünki O, aralarında manevî bağ bulunan bir Müslüman kardeşiyle karşılaşmıştı. Bu durum, kendisine; gönüllerin samimî   ve   Allah (c.c.) sevgisiyle dolu olduğu sürece/İslâm'ın kurduğu kardeşlik bağları kadar sağlam ve metin bir bağın bulunmadığı gerçeğini öğretmişti.

«... Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı...» (1)

(1)    (Âl-i İmrân), 103.

33

Peygamber (s.a.v.) de bir Hadîs-i Şerifinde şöyle buyurur:

«Mü'minlerin; birbirlerini sevmede, karşılıklı şefkat ve merhamet göstermede, tek bir vücut gibi olduklarını görürsün!»

Kardeşler! Kişi, içinden geçen herşeyi insanlara açıklama hakkına sahip değildir. Fakat, ben çok kez içimden geçen bazı duygularımı ve kalbimde yer alan bazı düşüncelerimi sizlere açıklamak zorunda kalıyorum. Beni buna iten sebep; belki de, günümüzde İslâm'ın kalkınması için eksik kalan halkanın, kardeşlik ve sevgi bağları olduğuna inanmamdır. Cün-ki ben, Müslümanların güçlerini birleştirmelerini, tek bir saf olmalarını ve aralarındaki bağları kuvvetlendirmelerini, birbirine kenetli, yalçın duvar gibi metin olmalarını, candan arzu ediyorum.

Müzminler, kendilerinden büyük olanları baba, akranlarını kardeş ve kendilerinden küçük olanları da evlât kabul ederlerdi. Çünki gerçek mü'min, Müslüman kardeşiyle kendi arasında, sadeee ilim veya iş gereği gelişen bağlarla yetinmeyip, bu bağlara kardeşlik ve sevgi bağlarını da ilâve eder. İşte bu şekilde kurulan bağ, bağların en iyisidir. Allah (c.c). Kendisi için sevme ve taatında bulunma nimetini, bizden esirgemesin!

Kardeşler» Hz. Ömer (r.a.)'ln sîreti üzerinde dur-

Risaleler 9

F. 3

34

duğumuz sırada, sözünü ettiğimiz zâtlardan biri de. Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.) idi. Bu gece, O'nun sîreti üzerinde durmak ve kişiliğini dile getirmek istiyorum. Hz. Sa'd (r.a.), Seief-i Salih Devrindeki bariz şahsiyetlerden biridir. O, Ben! Zühre koluna bağlı bir Ku-reyşli'dir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in annesi Âmine Ha-tun'un amcazadesi olup soyları,   dedeleri Zühre'de birleşir. Resûlullah (s.a.v.) ile de Murre'de birleşir. Resûlullah (s.a.v.) O'nu, dayısı olarak kabul ederdi. Sa'd (r.a.) Medine'ye gelince. Resûlullah O'nun elinden tutarak dolaşır ve herkese «Bu benim dayımdır. Siz de bana dayılarınızı gösterin!» diyerek, O'nun-la övünürdü. Sa'd (r.a.). şen ve zengindi. Müslüman olduğunda henüz on yedi yaşındaydı. On dokuz veya yirmi üç yaşında olduğu da söylenmiştir. Bu yaşta olan kimseler, yapılan davetlere icabet etmek için, dâima hazır durumda olurlar. Sa'd (r.a.) Müslüman olduğunda, Müslümanların sayısı beş'e çıkmıştı. Başka bir rivayete göre, ilk Müslüman olanların yedincisi olmuştu. O. her akıllının yaptığı gibi, kavminin gittiği bâtıl yoldan uzak durur, onların âdetlerinden kurtulmayı temenni ederdi. Sa'd, Müslüman olunca, İslâm davasına içten İnanmıştı. Zaten, bâtıl işlerden yüz çevirip, gönülden gerçeğe inanan kimseler; gönüllerinde mevcut olan inanca uygun düşen bir davetle karşı karşıya geldiklerinde, hemen buna inanır ve sımsıkı sarılırlar. Hz. Sa'd  (ra.a), başından geçen bir olayı şöyle anlatır:

35

«Annem, Müslüman olduğumu öğrenince bana: cDinini değiştirdin ha! Yemin ederim ki, eğer Müslüman olmaktan vaz geçmezsen, yazgeçinceye kadar ne yer, ne de içerim» dedi. Ben de anneme: «Eğer senin bin tane canın oisa ve bunlar teker teker çıkarak bitse; yine de ben, inandığım bu davadan geri dönmem. Sen —en iyisi hemen—, yapmak istediğinden vazgeç!» diye, karşılık verdim. Annem, bir gün bir gece aç-susuz durduktan sonra, bunun fayda vermeyeceğini anlayınca, tekrar yemeye ve içmeye başladı. Bunun üzerine:

«Ey insanoğlu! Ana baba, seni, körü körüne Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme, dünyâ işlerinde onlarla güzel geçin; Bana yönelen kimsenin yoluna uy...» (2) âyeti indi.

Kardeşler! Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.), Cahiliy-yet Devrinin karanlık perdesini yırtarak İslâm'ın nuruna kavuşmuş ve Peygamber (s.c.v.)'le dost olmuştu. Hicret etme zamanı gelince, hicret eder, savaşa çağırılınca da hemen emre uyardı. O, bütün savaşlara katılmıştı. Böylece, Peygamber (s.a.v.)'le kurduğu dostluğunun gereğini en güzel bir şekilde yerine getirmişti. Peygamber (s.a.v.), O'nu Cennetle müjdelemişti. Katıldığı savaşlarda kendisine ait fevkalâde durumları vardı. Nitekim Peygamber (s.a.v.). sa-

(2)    (Lokman), 15.

36

vaşlarının birinde, beraberinde olanlara: «Allah'ın sâ-lih kullarından biri beni dâima koruyor.» der demez, bir silah hışırtısı duyuldu. (*) Bir de ne görsünler! Sa'd bin Ebr Vakkâs (r.a.) çıkagelmişti. Resûlullah (s.a.v.): «Hayrola, neden geldin?!» deyince, Sa'd (r.a.): «Bu gece bir tehlikenin var olduğunu hissettim de, seni korumaya geldim» diyerek, karşılık vermişti.

Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.), Uhud savaşında bir okçuydu. Resûlullah (s.a.v.) tirkeş'ini çıkarıp bir hedef olarak koymuş ve! «Kureyşli! Haydi okunu at. Anam, babam sana feda olsun!» buyurmuştu. Halbuki Resûluliah (s.a.v.), daha önce bir başkası için, «Anam, babam, sana feda olsun!» ifadesini hiç kullanmamıştı. Zübeyr bin Avvâm (r.a.)'ın rivayetine göre, Resûlullah (s.a.v.) Sa'd'a, «Oku, at!» dedikten sonra O'nün için: «Allah'ım! O'nun duasını kabul et ve attığı oku isabetli kıl!» diyerek, duada bulunmuştu. Hz. Sa'd (r.a.), bu savaşta Resûlullah (s.a.v.)'tan hiç ayrılmamıştı.

Hz. Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.). Hz. Ömer halife oluncaya kadar mücahidlerle beraber cihadını sürdürmüştü. Bu sefer de, oVıû'n- bir kumandanlık görevine getirildiğini, görüyoruz. Hz. Ebû Bekir (r.a.), Müslümanlar'ın menfaatlerini herşeyin üstünde tutar,

*   Silah hışırtısı: Küıcı kınından çıkartırken çıkan ses. (Musahhih)

37

işlerinde son derece titiz davranırdı. Hattâ, ölüm döşeğinde jken, Hz. Ömer (r.a.)'e tavsiyede bulunarak, şunları söylemişti: tYa Ömer! Sa'd'a iyi davranmanı, ben öldükten sonra, durum ne olursa olsun Müslümanlar'ın menfaatlerini    gözönünde    bulundurmanı öğütlerim. İranlılar'ın, Müslümanlardan ne istediklerini biliyorsun!..» Hz. Ebû Bekir {r.a.), Hakk'ın rahmetine kavuştu. Sonra da Hz. Ömer (r.a.), İlk Halîfenin tavsiyesiyle Halîfe olmuştu. Halîfe olunca da bütün arkadaşlarını toplamış, İranlılar'la yapılan savaşa bizzat kendisinin gideceğini duyurmuştu. Ancak, Ashâb'ın ileri gelenleri, «kendisinin Medîne'de kalmasını, yerine başka birini göndermesini» teklif etmişlerdi. O da yapılan teklifi kabul ederek, kendi yerine Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.)'ı seçmişti. Kendisine kumandanlık vazifesini verdiği Sa'd (r.a.)'a, Müslüman ordularını onar onar gruplara bölüp, her grubun başına bir başkan koymasını emretmişti. Sa'd (r.a.), orduların başında kumandan olarak, Medîne'-den hareket etmiş, Kadisiye'ye varınca burada konaklamıştı. İranlılar'a karşı savaşa girmeden   önc6, isteklerini bildirmek için, arkadaşlarından —aralarında Numan bin Münzir'in de bulunduğu— sekiz kişilik bir heyet seçmişti. Seçilen heyetten biri olan Numan (r.a.), arkadaşlarına:    «İsterseniz, sizin adınıza onlarla ben konuşayım; isterseniz, sizden biriniz konuşsun.» diyerek, görüşlerini beyan etmelerini fete-mişti. Bunun üzerine, arkadaşları: «Sen, adımıza ko-

38

nuş.» demiş ve O'nu sözcü seçmişlerdi. Heyet, Kis-râ'nın huzuruna çıktığında O'niara: «Niçin geldiniz?» diye sorunca; sözcü Numan (r.a.): «Allah (c.c), merhamet edip bize, hayrı emreden, kötülüğü yasaklayan ve Cennet vaad eden bir eiçi gönderdi. Sizi, dinimize davet ediyoruz. <£ğer, davetimize icabet ederseniz; Allah'ın Kitab'ını size bırakırız ve O'nda mevcut olan hükümlerle, hükmedersiniz. Eğer, kabul etmezseniz;; cizye ödemek mecburiyetinde kalırsınız. Şayet, bunu da reddedecek olursanız; sizinle, savaşacağız!» şeklinde, karşılık vermişti.

Kisrâ, Arapların cahilliklerinden ve kötü durumlarından söz ederek; heyete, Arapların eski günlerini hatırlatmaya çalışınca, heyette bulunanlardan Muğîre bin Zurâre: «Araplar'ı cahillikle vasıflandırman ve onlar'ın kötü durumda olduklarını söylemen, doğrudur. Fakat bu, İslânV'dan önceki vasıflarıdır. Şimdi ise, ya Müslüman olursun; ya da sesini keser, cizyeyi ödersin!» deyince, Kisrâ adamlarına, biraz toprak getirip, heyet başkanının başına koymalarını emretmişti. Heyet, Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.)'a geri döndüğünde; «Bu toprak da nedir?» diye sormuş, heyet de: «Allah (c.c), bizi toprağına mâlik kıldı.» şeklinde, karşılık vermişti. Sonra da Sa'd (r.a.), İranlı-lar'a, üç kişiden müteşekkil başka bir heyet daha göndermiş, fakat İranlılar bu sefer de isteklerini reddederek, savaşı seçmişlerdi. Bunun üzerine Sa'd {r.a.), onlarla savaşa girmiş, sonunda zafer ve gâli-

39

biyet Müslümanlar'ın olmuştu. Böylece, o büyük mülkü de ele geçirmişlerdi.

Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.), Kisrâ'nin sarayına varınca orayı kendisine namaz kılma yeri edinmiş ve şu Âyet'i okumuştu:

«Orada nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, eğlenip durdukları nimetler bırakmışlardı. Bu böyledir,- onları, başka bir millete miras bıraktık. Gök ve yer, onlar için gözyaşı dökmedi, onlar sonraya bırakılmamışlardır.» (3)

Sözlerimi bitirirken; sizler ve kendim için, Allah (c.c.)'dan mağfiret taleb ederim.

Salât ve selâm! Efendimiz Hz. Muhammed (s.-. a.v.J'e, Âl'ine ve Ashâb'ına olsun!

(3)    (Duhân). 25-29.

HZ. HALİD BİN VELÎD (r.a.)'İN HAYATINDAN ÖRNEKLER (I)

Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Âl'ine, Ashâb'ına ve Kıyamet gününe ka^ dar, O'nun davasına hizmet edenlere de salât ve selâm olsun!

Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!

Müslüman kardeşlerimizden biri, bana mektup göndererek; salı günleri yaptığımız toplantıda, «Te-bûk Savaşandan geri bırakılan üç kişi hakkında sizlere bilgi vermemi istemiş ve kolaylık oisun diye, bana kaynak da göstermiştir. Buna çok sevindim. Cünki bu, daha önce aklıma gelmeyen, yeni ve faydalı bir davranıştır. İnanıyorum ki, yaptığımız bu toplantılar, sadece ilmî faydalar sağlamak için değildir. Bunun ötesinde, bir başka faydanın da var olduğunu farkettim; o da, meseleteri hitabet yoluyla anlatmanın, kitaplarda okuyup anlamaktan daha farklı olmasıdır. Çünki, biz burada bir gönül alış-verişinde

42

bulunuyor, ifade ve sözlerin de ötesinde ma'nevî bağlar kurmaya çalışıyoruz. Kur'ân-ı Kerim Âyetlerini okuyup, O'na en güzel bir şekilde uyanla:- gibi yüksek seviyeye gelebilmemiz için, Müslümanlar'ı bir birlerine bağlamanın ve ruhlarını kaynaştırmanın amelî yolu da budur.

Şimdi de sizlere; Müslüman kardeşlerden birinin açıklamamı istediği, Tevbe Sûresinde geçen üç kişi hakkında inen Âyetleri okuyarak onları*, aniat-maya çalışacağım Allah (c.c). onlar hakkında şöyle buyuruyor:

«And olsun ki, Allah, bir kısmînin kalbleri kay-mak üzere iken sıkıntılı zamanda Peygambere uycn Muhacirlerle, Ensârın ve Peygamberin tevbelerini kabul etti. Tevbelerini, onlara karşı şefkatli ve merhametli olduğu için kabul etmiştir. Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse ofmadîğı-nı anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de kabul etti. Allah, tevbe ettikleri için onların tevbesini kabul etmiştir. Çünki O, tevbeleri kabul eden, merhametli olandır.» (1)

Kardeşler! Sözünü ettiğimiz bu üç kişinin kıssası şöyte cereyan etmiştir: İslâm davası Arap Yarım' adası'nın her tarafına yayılınca; Resûlullah (s.a.v.). davetini bu toprakların dışına taşırarak, getirdiği di-

I

(1)    (Tevbe), 117, 118.

43

nin belli bir topluma ve belli bir millete alt olmadığını duyurmak için, ilk adımını atmak istemişti.

««Dünyâları uyarmak üzere, kulu Muhammed'e hakk'ı bâtıl'dan ayırdeden Kur'ân'ı indiren Allah yücelerin yücesidir.» (2)

«Ey Muhammedi Biz seni, bütün insanlara ancak (müjdeci ve uyarıcı olarak) göndermişizdir...» (3)

Resûlullah (s.a.v.), son günlerini yaşadığını hissedince; gerçek mü'minlerle münafıkları, mütereddid ve zayıf Müslümanları birbirlerinden ayırdetmek için, sıcakların tam şiddetlendiği ve meyvelerin olgunlaşmak üzere olduğu zor bir zcmanda, Müslümanlar'ı Tebûk Savaşı'na çağırmıştı. Bizanslılar ve onlar'la işbirliği halinde bulunan Araplar'a karşı, savaşmalarını istemişti. Savaşa giden her on Müslüman-'a binek olarak tek bir deve tahsis etmiş ve kendilerine, belki de iki kişiye bir tane düşecek kadar, pek az miktarda hurma ve biraz arpa vermişti.

Resûlullah (s.a.v.), Ashâb'ını çağırarak, düşmanlarına karşı son derece nazik bir durumda ve tehlikeli biranda savaştıklarını hatırlatmıştı. Bu durumda münafıkların, çok zor bir zamana tesadüf eden bu savaşa katılmamaları, mütereddid ve zayıf Müslümanların da cepheye gitmemek için mazeret beyan etmeleri normaldir.

(2)     (Furkân),  1.

(3)     (Seber), 28.

44

«Onlardan; «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. BUin ki onlar, zaten fitneye düşmüşlerdi. Cehennem, inkâr edenleri şüphesiz kuşatacak-tır.» (4)

Resûlullah (s.a.v.)'ın savaş çağrısına sa -dece, samîmi ve inançlarında sabit olan Müslümanlar katılmıştı. Bazıları, savaşa katılmamıştı. İşte. bu savaşa katılmayıp geri kalanlar arasında. —bize mektup gönderen kardeşimizin sorduğu— o üç kişi de vardır. Bunlar; Ka'b bin Mâlik, Merâre bin Rabî' ve Hilâl bin Umeyye idiler. Savaşa katılmamalarına hiçbir engel olmadığı hâlde, tembelliklerinden ötürü geri kalmışlardı. Resûlullah (s.a.v.), Ashâb'ını gözden geçirmişti. Seçkin bir sahâbî olan Ka'b bin Mâlik'i göremeyince: «Ka'b nerede?» diye, sormuştu. Orada hazır bulunanlardan biri: «Ya Resûlallah! Kâ'b bin Mâlik'e ne oluyor ki; nefsi ve üzerindeki abası, O'nun savaşa katılmasına mani oluyor?!» şeklinde konuşunca, Resûlullah (s.a.v.), bu sözlerinden ötürü O'nu azarlamıştı. Zaten, müeddiblerin efendisi ve yüce ahlâk sahibi olan Peygamber (s.a.v.)'in, kendisine söylenen her sözü kabul etmesi uygun düşmezdi. Üstelik, hakkında söz söyleyen bu kimse, «O'nu, ancak hayırla anarız» diyerek övdüğü zât ise, bu hiç doğru olmazdı.

Her liderin böyle olması gerekir. Kendisine söy-

(4)    (Tevbe), 49.

lenenlerin iç yüzünü araştırmadan, kovucuları dinle-memelidir.

«...Eğer yoldan çıkmışın biri, size bir haber getirirse; onun iç yüzünü araştırın. Yoksa, bilmeden bir millete fenalık edersiniz de, sonra ettiğinize yanarsınız.» (5)

İlk Müslümanlar'ın liderleri, böyle davranırdı. Fitne yollarını kapamak için, Müslümanlar'ın da bu şekilde davranmaları gerekir.

Bir adam Hz. Ali (r.a.)'a gelerek: «Falanca, şöyle diyor!» demişti. Hz. Ali (r.a.) de O'na: «Bekle, seni onunla yüzleştireyim.» deyince; «Yüzleşmeye hazırım, ya Emîre'l-Mü'minîn!» diyerek karşılık vermişti. Başka bir adam da Ömer bin Abdülazîz'e: «Falan, seninjıakkında şöyle konuşuyor!..» dediğinde, Ömer bin Abdülazîz: «Eğer söylediklerin doğru ise, sen şu Âyet'te zikredilenlerdensin»:

«Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden...» (6)

Şayet, söylediklerin doğru değilse; sen şu Âyet'e ^nuhatab olan bozgunculardansın diyerek:

«... Eğer yoldan çıkmışın biri, size bir hcber getirirse; onun iç yüzünü araştırın...» (7)

Âyetini okumuş ve: «İstersen, seni bağışlarız!»

(5)    (Hucurât), 6.

(6)    (Kalem), 11.

(7)    (Hucurât). 6.

46

demişti. Bunun üzerine, adam: «Bağışlanmamı istiyorum, ya Emîre'l-Mü'minin» demiş ve özür dilemişti. Resûlullah (s.a.v.) Tebûk Savaşı'na gitmiş, fakat düşmanları kendisine karşı direnişte bulunmamış ve bazı ganimetlerle de geri dönmüştü. Savaşın bu şekilde sona ermesinde, Hz. Haiid bin Velid (r.a.)'-in büyük rolü olmuştu. Bu savaşta, Müslümanlar üç gruba ayrılmıştı:

a)    Resûlullah (s.a.v.)'a katılıpvsavaşa giden samîmi sahabe;

b)    Savaşa katılmamak için    gizlenip,    izlerini kaybeden; Resûlullah (s.a.v.)'ın ve Ashâb'ının başına felâket geleceğini zanneden münafıklar;

«Aslında siz, Peygamberin ve mü'minlerin, ailelerine bir daha dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu, gönüllerinize güzel görünmüştü de kötü tahminde buiunmuştunuz. Vok olacak kimselerdiniz!» (8)

c)    Mazeret  beyan  edenler;  bunlar Resûlullah (s.a.v.)'a: «Eskiden bolluk içindeydik, güçlüydük. Allah (c.c.) yoiunda savaşa gitmemize engel olan hiçbir sebep yoktu. Fakat, şimdi durumumuz değişiktir.» diyerek, mazeret beyan etmişlerdi. Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.) : «Siz burada kalın.    Allah (c.c.)'ın,  hakkınızda  indireceği  hükmünü  bekleyin!» buyurmuş ve Müslümanlar'a, bunlarla konuşmamalarını emretmişti. Bunlar mescide geldiklerinde Müslü-

I

(8)    (Fetih), 12.

47

manlar, Resûlullah (s.a.v.)'ın emrine uyarak kendilerine iltifat etmemişlerdi. Kâ'b şöyle den «Bu iş, iki arkadaşıma çok ağır geimiş ve onlar evlerinden çıkmaz olmuşlardı. Resûlullah (s.a.v.)'ın meclisine her gittiğimde, yüzünü benden çevirir ve dargın olduğunu ihsas ettirirdi.»

Resûlullah (s.a.v.) ile bu üç kişi arasında cereyan eden kırgınlık sırasında, Kâ'b'e, Gassan Kralı'n-dûn bir mektup gelmişti. O, mektubunda: : «Ya Kâ'bl Dostun Peygamber'le, aranızda olan bitenleri öğrendim.» diyor ve O'nu, kendi yanına gelmesi için tahrik ediyordu. Mektubu okuduktan sonra Kâ'b: «Bu da, bir başka musibet!» diyerek, mektubu yırtmıştı. Kâ'b ve iki arkadaşının durumu, kırk gün bu hâlde devam ettikten sonra Peygamber (s.a.v.), onlara; «Kadınlarından ayrı kalmalarını...» ve kadınlarına da; «kocalarıyla konuşmamalarını» emretmişti.

Bu kırk geceden sonra, bir on gece daha geçince,- Allah (c.c), bunlar hakkında şu ÂyetJer'i indirmişti:

«And olsun ki, Allah, Muhacirlerle, Ensâr'ın ve Peygamber'in tövbelerini kabul etti...» (9)

Kardeşler! Dava için ihlâs, işte budur! Toplumun hakkını en kâmil bir şekilde değerlendirmek, işte budur. Bir grup; bu ölçülerden saparak bazı kimseleri cezalandırmış, kendileriyle    ilişkilerini    kesmişlerdi.

(9)    (Tevbe), 117.

48

Kendilerine karşı alınan bu kararlara rağmen; prensiplerinden şaşmamışlar, imanları sarsılmamış ve hatalı olduklarını da kabul etmişlerdi. Allah (c.c). pişmanlıklarından dolayı hatâlarını bağışlamış ve Âyetler'ini indirerek, onların toplumdaki mevkilerini korumuştu.

İş, bu kadarla kalmıyor. Allah (c.c.) bu kişilerin tevbelerini kabul ettiğine dair Âyetler'ini indirince; Resûlullah (s.a.v.), tevbenin kabul haberini kendilerine müjdelemek için hemen birini yollamıştı. Haberi müjdelemekle görevlendirilen elçi, onlara bu haberi en kısa zamanda nasıl ulaştırabileceğini düşünmüş ve nihayet; «En kestirme yol, yüksek bir tepeye çıkarak seslenmektir.» demişti. Bunun üzerine, yüksek bir yere çıkmış ve buradan son avaziyle: «Ya Kâ'b! Ya Hilâl! Ya Merâre! Resûlullah (s.a.v.)'ın çağrsına kulak verin: Allah (c.c), tevbenizi kabul ettiğine dair Âyetlerini indirdi!» diyerek, seslenmişti.

Tövbesinin kabul edildiğini duyan Kâ'b, şöyle diyor: «Hiçbir tarafa bakmadan, koşarak gelip mescide girdim. Beni gören Talha, hemen beni kucaklayıp tebrik etti. Yemin ederim ki, O'nun bu davranışını hiç unutmadım. Çünki bu, samîmi duyguların en güzel bir örneğiydi.»

Kâ'b; «Sonra da Resûlullah (s.a.v.)'a doğru yöneldim. O da beni, tebessüm ederek, şakalaşarak karşıladı ve: «Seni hayırla müjdelerim, ya Kâ'b!» dedi. Ben de: «Ya Resûlullah! Tevbemi tamamlamak için.

49

bütün malımı Allah ve Resulüne bırakıyorum!» diye, karşılık verince, Resûlullah (s.a.v.): «Malın, kendinde kalsın! Vârislerini varlıklı bırakman; onları, fakir duruma düşürüp, insanlara avuç açtırmandan daha hayırlıdır!» buyurdu. Kâ'b niyetinde ısrar edince, Resûlullah (s.a.v.): «Eğer ille de ısrar ediyorsan, malının üçte birini ver; üçte biri de, çoktur!» buyurdu.

Kardeşler! Şimdi de, gecemizin konusuna dönelim ve kahraman fâtih ve muzaffer kumandan Hz. Ha-lid bin Velid (r.a.)'in sîreti'nden söz edelim.

Halid bin Velid (r.a.), Kureyş'in kollarından olan Mazûrnî kabilesindendir. Mahzûmoğulları, Kureyş'in en tanınmış kollarından biridir. Soyu; Resûlullah (s.a.v..) ile, Resûlullah'ın dedesi Murra bin Kâ'b'da birleşir. Annesi, Hâris'in kızı ve Abdullah bin Abbas'-ın teyzesi Lübâbe; babası da, Velîd bin Muğîre'dir.

İşin garip tarafı; Velîd, kavmi arasında hayırsever, ünlü ve lider bir kişi olarak tanınmış, kendisine «âdil» unvanı verilmişti. O, çok cömertti. Herkese yedirir, içirir ve hattâ «Haç mevsiminde kurduğu aşevleri yanında yemek pişirmemelerini» Mahzûmoğul-larına tavsiye ederdi. Bütün bunlara rağmen, Velîd; bile bile bâtıl inançlara devam etmiş ve dünya malından da başka birşey düşünmemişti.

Risaleler 9

F. 4

50

«... Öyle iken, insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?» (10)

«Ey Muhammedi Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez, fakat Allah, dilediğini doğru yola eriştirir...» (11)

Kardeşi Hişâm'ın oğlu Artır (Ebû Cehil) de kavmi arasında hatırı sayılan bir liderdi. Ancak, gurur ve inadı; Hz. Muhammed (s.a.v.)'in elçiliğini, kabul etmesine mâni olmuştu. Ahnas, kendisine gelerek: «Ya Ebe'lHakem! Hz. Muhammed'in yalan söylediğini hiç duydun mu?» diye. sormuştu. Ebû Cehil: «Hayır! Yemin ederim ki, O'nun yalan söylediğini hiç duymadım.» şeklinde karşılık verince, Ahnas: «Peki. O'nun Peygamberliğini kabul etmene, mâni nedir?» diyerek, ikinci sorusunu tevcih etmişti. Ebû Cehil buna cevaben: «Liderlik, Rifade ve Sikaye görevleri Hâşim oğullarının elinde bulunurken; bunun üzerine, peygamberlik görevini de onlar alırsa, Mahzûm oğullarına daha ne kalacaktır? Biz bu görevi, kesinlikle onlara vermeyeceğiz!» demişti. Ebû Cehil, Resûlullah (s.a.v.)'a: «Ya Ebe'l-Kâsim! Yemin ederim ki; biz, seni yalanlamıyoruz! Fakat biz, getirdiğin dine inanmıyoruz!» diye konuşmuştu. O'nun bu sözü üzerine Allah (c.c), şu Âyetini indirmişti:

 

51

«... doğrusu, onlar seni yalancı saymıyorlar, fakat zâlimler Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar.» (12)

Velîd;  kâfir olmasına rağmen, akıllıydı.  Birgün Resûlullah (s.a.v.)'ın meclisinde bulunmuş, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in okumakta olduğu şu Âyetleri din-. lemisti:

«Hâ, Mim. Kitâb'ın indirilmesi. Güçlü ve Bilgin olan Allah katındandır. O, günahı bağışlayan, tevbe-yi kabul eden, cezası şiddetli, lûtfu bol olandır. O'n-dan başka ilah yoktur, dönüş O'nadır. (13)

Velîd, okunan bu Âyetler'i can kulağı ile dinlemiş, gönlü Peygamber (s.a.v.)'e meyletmiş ve kendisinde büyük ölçüde bir etkilenme görülmüştü. Velîd'-in bu hâlini gören Resûlullah (s.a.v.), Âyetler'i tekrar tekrar okumuştu. Velîd; buradan ayrılıp, hemen kavminin toplandığı meclise gelerek onlara şöyle seslenmişti: «Yemin ederim ki, Muhammed'in bir konuşmasını dinledim. Sözleri ne bir sihir ve ne de bir kehanetti. Cok tatlı ve pek güzeldi. Baştan sonuna kadar, gerçeklerle doluydu. O, bir beşer sözü değildi.» Velîd'in söylediklerini duyan kavmi: «Velîd din değiştirdi. Eğer İslâmiyet'e girerse, bütün Kureyşli'-ler de Müslüman olur!» diyerek, meclisi terkedip, gitmişlerdi. Bu durumu hazmedemeyen Ebû Cehil: «Ben

(10)     (Yûnus), 99.

(11)     (Bakara), 272.

(12) (13)

(En âm), 33. (Mu'mln). 1-3.

 

52

O'nunla görüşürüm!» diyerek, yanına gelmiş ve durumu kendisine:  «Amcacığım!  Kureyşli'ler senin için; «çaresiz kalmış, zillete düşmüş ve aklı zayıflamış» diyorlar. «Aralarında, sana mal toplamalarını istediğini..» iddia ediyor ve «Muhammed'le, Ashâb'ınıri sofralarından artan kırıntıları yemek için, Muhammed'in dinine girdiğini» söylüyorlar.»    şeklinde   anlatmıştı. Bunun üzerine Velîd, kavmine: «Ey, size sesleniyorum! Muhammed'in hiç yalan söylediğini duydunuz mu?» diye. sormuş, Kureyşli'ler de: «Hayır, duymadık! Yemin ederiz ki, O, bir yalancrdeğildir!» demişlerdi. «Peki, O'nun bir kehanette bulunduğunu gördünüz mü?» şeklinde, başka bir soru daha yöneltince: «Yemin ederiz ki. O; bir kâhin de değildir!» şeklinde, karşılık vermişlerdi. Sonra da kendisi: «Sizce öyle olabilir ama, bence bu adam bir sihirbazdır!» demişti. Velîd'in bu sözü üzerine Allah (cc), şu Âyet-ler'ini İndirmişti:

«Çünkü O, düşündü, ölçtü biçti; canı çıkası, ne biçim ölçtü biçti! Canı çıkası; sonra yine ne biçim ölçtü biçti! Sonra baktı; sonra kaşlarını çattı, suratını astı; sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. «Bu sadece öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kur'ân, yalnızca bir insan sözüdür» dedi. (14)

Müşrikler, Jhj gibi oyun ve alaylarla, gönülleri hayır ve doğru yoldan koparmaya çalışmışlardır. Ve-

(14)   Müddessir), 18-25.

53

lîd de, bunlardan biriydi. Bu hususta taşkınlığı o kadar ileri gitmişti ki; Hz. Peygamber (s.a.v.)'le bile, alay etme cüretini kendinde bulabilmişti. Fakat Allah (cc); Peygamber-'ini. - O'nun alaylarından korumuştu:

«(Allah'la beraber başka bir tanrının bulunduğunu kabu! eden) alaycılara karşı şüphesiz;; Biz, sana kâfiyiz.» (15)

Ayrıca, Peygamber (s.a.v.)'ini uyarmış: «O'nd, uymamasını ve sözünü dinlememesini» emretmişti:

«Ey Muhammedi Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye... aldırış eîmeyesin!» (16)

Kardeşler! Mühim olan; Hz. Haüd bin Velîd (ra.)'-in, bu ailede doğup büyümesidir. O, Kureyş'in ileri gelenlerinden biriydi. Liderlik vasfını babasından ve sülâlesinden almıştı. Böyle bir ailede doğup büyüyen bir kimse, mutlaka yüceiik ve azizlik sevgisi ile yetişmiş olacaktır. Hz' Halid, Müslüman olmadan önce; Kavminin diğer fertleri gibi, bir müşrikti. Fakat O, diğerlerinden farklıydı. Müşrikti, ama bir dahî idi. Kureyşli'ler dâhîliği, ondan öğrendiler. O, davranışlarında ve arzuladığı şeylerde büyük bir mevhibeye sa-

U5)    (Hicr), 95. (16)    (Kalem). 10-13,

54

hipti. Kureyşli'ler kendisindeki bu mevrnbeleri görmüş ve savaştaki kumandanlık görevini O'na vermişlerdi. Ordunun silah ve cephanesi, O'nun çadırında muhafaza edilirdi.

Hz. Haiid bin Velîd (r.a.)'in bu mevhibesi iki yerde açık bir şekilde görülmüştü:

a) Uhud savaşında: Resûlullah (s.a.v.)'ın emir-lerfne muhalefette bulunup, yerlerini terkeden müs-lüman okçuları çembere almış ve savaşın., seyrini müşriklerin lehine çevirmişti. Böylece, Müslümanlar için ders olan bu savaş sona ermişti.

«And olsun ki, Allah, size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kâfirleri biçiyordunuz ki, içinizde dünyayı isteyenler ve âhireti isteyenler bulunduğundan, sevdiğiniz zaferi size gösterdikten sonra baş kaldırdığınız, verilen buyruk hakkında çekiştiğiniz ve yrt-dığınız zaman sizi denemek için Allah mağlubiyete uğrattı. And olsun ki O. sizi bağışladı. Allah'ın inananlara nimeti boldur.» (17)

b) Ahzâb savaşında, müş/iklere bağlı kuvvetler Medine'nin çevresinde birikmişlerdi. Sayıları on iki bin iken, Müslümanlar'ın sayısı da üç bin idi. Müşriklerin mağlup olacakları bir sırada, kötü bir dedikodu her tarafa yayılmıştı. Fakat Allah (c.c), Müslümanları korumuş, kulu Muhammed  (s.a.v.)'e yar-

I

(17)    (Âl-i tmrân), 152

55

dım etmiş, kendi yolunda cihad edenleri aziz kılmış vs Ahzâb'ı da yenilgiye uğratmıştı.

«Ey inananlar! Allah'ın size olan nimetlerini anın; üzerinize ordular gelmişti, Biz de onların üzerine rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görüyordu. Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi; gözler de dönmüştü; yürekler ağızlara gelmişti; Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz. İşte orada, inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı. İki yüzlüler ve kalblerinde hastalık olanlar: «Allah ve Peygamberi bize sâdece kuru vaadlerde bulundular» diyorlardı. İçlerinden bir takımı: «Ey Medîneli'ler! Tutunacak yeriniz yok, geri dönün» demişti. İçlerinden bir topluluk do Peygamberden: «Evlerimiz düşmana açıktır» diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri acık değildi, sâdece kaçmak istiyorlardı.» (18)

Bu savaşta, Hz. Halid bin Velid (r.a.)'in rolü; geri çekilmekte olan müşrikleri korumasıdır. O; çekilip kaçincaya kadar, müşrikleri iki yüz süvari ile korumuştu. Şüphesiz, müşriklerin bu görevi Hz. Halid'e vermeleri; O'nun, sabit bir karaktere ve sarsılmaz bir azme sahip bulunmasına dayanmaktadır.

Bütün bunlar, Hz. Halk? (r.a.)'in, Câhiliyet Dev-rin'deki durumudur. Hudeybiye Savaşı'ndan sonra. Kaza  Umresi zamanı geldiğinde Resûlullah  (sav.)

H8)    (Ahzâb). 9-13.

56

umre yapmak için Mekke'ye gelmişti. Kardeşlerim! Hepinizin de bildiği gibi, dava sahibi kimse; davasını, güçlü ve ilim sahibi kişilerle desteklemeye çalışır. Resûlullah (s.a.v.) umresini yaparken, Müslüman olan Velîd bin Velîd (r.a.) ile karşılaşmış; O'na Ha-lid'i sormuş ve: «O'nun aklına ne oldu? Bize katılsaydı, kendisine ikramda bulunur ve O'nu başkalarından üstün tutardık.» buyurmuştu. Oysa Halid (r.a.), umre için Mekke'ye gelen Peygamber (s.a^v.J'i görmeye tahammül edemeyeceğinden, aynı gûn Mekke'yi terketmişti. Velîd (r.a.) bir mektup yazarak; Resûlullah (s.a.v.)'ın söylediklerini, kardeşi Halid'e bildirmişti. Halid (r.a.) mektubu alınca; kendi durumu hakkında düşünceye dalarak, kendi kendine: «Neden, Müslüman olmadığını; neden, şirki terketmedi-ğini?!» sormaya başlamıştı. Hz. Halid (r.a.) içinden geçen arzusunu, Ebû Cehil'in oğlu olan amcazadesi İkrime'ye açmış; fakat İkrime, buna karşı çıkmıştı. Bu sefer de niyetini Osman bin Ebî Talha'ya açmış ve O, bu isteğini uygun bulmuştu. Bunun üzerine Hz. Halid (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)'a gelmiş; Resûlullah (s.a.v.), kendisine ikramda bulunmuş, kadrini yüce tutmuş ve O'na, lâyık olduğu yerini vermişti. Böylece, Hz. Halid bin Velîd (r.a.), Müslümanlar'm saflarına katılmış ve Hak yolunda cihad eden askerlerden bir asker olmuştu.

Hz. Halid (r.a.) Müslüman olduktan sonra, fazla bir zaman geçmeden Mu'te savaşı çıkmıştı. Bu sa-

57

vcşa katılan Müslüman askerlerin sayısı on bin; Bizanslı savaşçıların sayısı da, iki yüz bin idi. İslâm ordusunun başında, kumandan olarak Zeyd bin Harise (r.a.) bulunuyordu. Resûlullah (s.a.v.): «Müslüman ordusunun kumandanı Zeyd'dir. Eğer O şehid düşerse; yerine, Abdullah bin Revâha (r.a.), O da şehid düşerse; yerine, Cafer bin Ebî Tâlib (r.a.) geçsin. Şayet, O da şehid düşerse; Müslümanlar, aralarından bir kumandan seçsinler.» buyurmuştu.

Müslümanlar, büyük bir sayıya sahip bulunan Bizans ordusuna karşı savaşmak üzere, harp meydanına gelmişlerdi. Bu iki kuvvet arasında savaş başlamıştı. Zeyd bin Harise (r.a.) şehid düşünce; san-caği, Abdullah bin Revâha (r.a.) teslim almıştı. O da şehid olunca; sancağı, Cafer bin Ebî Tâlib (r.a.) devralmış ve Müslümanlar'm kumanda görevini üstlenmişti. O, kahramanca savaşırken; oruçlu clduğu halde, şehid edilmişti. Sonra da Müslümanlar, aralarından Hz. Halid bin Velîd (r.a.)'i kendilerine kumandan seçmişlerdi. Hz. Halid (r.a.), kumandasındaki Müs-lümanlar'la beraber düşmanlarına karşı bütün güçlerini kullanmıştı. O; elinde dokuz kılıç kırmcayoy kadar savaştıktan sonra, düşman kuvvetlerini dağıtmayı başarmış, zafer ve ganimetler kazanarak geri dönmüştü. Resûlullah (s.a.v.): «Sancağı. Zeyd aldı; sonra Abdullah, sorirg-Câfer ve sonra da İslâm'ın kîtıç-larından biri teslim aldı!»    buyurmuştu.    Resûlullah

58

(s.a.v.)'ın; «İslâm'ın kılıç» sözü Hz. Halid (r.a.)'in, bir lakabı olmuştu.

Bazı tarihçiler; «Halid (r.a.)'in bu savaştaki mahareti, savaştan ustaca, düzenli bir şekilde geri çekilmesidir.» demişlerse de; bu, gerçek değildir. Bu hususta gerçek, şudur: O, düşmanlarına zarar verdirerek, birliklerini dağıtmış; ancak, onları ülkelerine kadar kovalamamıştı.

Hz. Halid bin Velîd (r.a.) iki kasaba, iki köy ve ki kale fethettikten sonra da, birçok İslâmi savaşlara katılmış; Mekke'nin fethinde ve Huneyn savaşında hazır bulunmuştu. O, eskiden olduğu gibi, son derece cesur ve çok metindi.

Resûlullah (s.a.v.) O'nu. büyük putlardan olan Uzza'yı yıkmakla görevlendirmiş; O da, bu putu parçalayarak görevini yerine getirmişti.    -

Hz. Halid bin Velîd (r.a.)'in katıldığı savaşlardan biri de, Arap Kabilelerinden olan Huzeyde oğullarıyla yaptığı savaştır. Bu savaşta, onları mağlûp edip esir aldığında; «Din değiştirdik!» demişler ve fakat; eMüs-lüman olduk.» dememişlerdi. Hz. Halid (r.a.) onların bu sözlerini kabul etmemiş ve öldürülmelerini emretmişti. Hz. Halid (r.a.)'in emri üzerine, esirlerin bazıları öldürülmüştü. Ancak, Abdullah bin Ömer, Ammâr bin Yâsir ve Abdurrahman bin Avf, ellerinde mevcut olan esirlerin «Müslüman» olduklarını ileri sürerek, öldürülmelerine izin vermemiş; esirlerini himayelerine alarak, onları korumuşlardı. Resûlullah (s.a.v )'a dön-

59

düklerinde, Resûlullah (s.a.v.); Hz. Halid (r.a.)'e sitem etmiş, fakat onu görevinden almamıştı. Çünki, Resûlullah (s.a.v.); Hz. Halid'e «İslâm'ın kılıcı» gözüyle bakıyordu. Resûlullah (s.a.v.), öldürülenlerin diyetlerini ödemiş ve Ammâr bin Yâsir (r.a.)'in davranışını tas-vib etmişti. Sonra da Resûlullah (s.a.v.), Hz. Halid (r.a.)'e dönerek: «Ya Halid! Ashâb'ımı darıltma!» buyurmuştu.

Hz. Halid (r.a.)'in katıldığı savaşların sonuncusu, «Tebuk Savaşı» idi. Bu savaştan dönüşlerinde, Resûlullah (s.a.v.) onu; Kralını esir alıp gelmesi için, uy-metü'l-Cendel'e göndermişti. Resûlullah (s.a.v.)'ın emri üzerine; Dûmetü'l-Cendel'e giderek, buranın Kralını, yabanî boğa avlanırken yakalamış ve onu Peygamber (s.a.v.)'e getirmişti. Resûlullah (s.a.v.); cizye ödemek şartiyle, bu Kralla sulh anlaşması yapmıştı. Böylece, Hz. Halid bin Velid (r.a.); Câhiliyet Devrinde yaptığı kötülükleri, en güzel bir şekilde bağışlatmış oldu. İslâm, İslâm'dan önce yapılanları bağışlar.

Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a. v.)'e, Âl'ine ve Ashâb'ına olsun!

 

HZ. HALİD BİN VELİD (r.a.)'İN HAYATINDAN ÖRNEKLER (II)

Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Âl'ine, Ashâb'ına ve Kıyâmet'e kadar O'nun dâvasına hizmet edenlere de seiât ve selâm olsun!

Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!

Tek bir gayede birleşen ve Allah (c.c.) yolunda birbirlerine destek olan gönüllerin toplandığı bu güzel gecede, Allah (c.c.)'m rızâsından, iyilik ve takvada yardımlaşmaktan başka hiçbir şey istemiyoruz. Biz, buraya ne dünya maslahatı ve ne de şahsî menfaat için toplandık. Bu toplantının değeri, pek yücedir. Çünki burada, Allah (c.c.)'ın Dini inceleniyor, sırlarını anlamak için gayret sarfediliyor ve bizlere yüce hayat yolunu gösteren «Selef-i Salih» imizin sî-reti gözden geçiriliyor.

Kardeşler! İnanınız, bu gecenin samîmi havası gönülleri öylesine dağlamış ki, herkes toplantının yapıldığı günü sabırsızlıkla bekliyor. Ben de gerçekten

62

bu geceyi titizlikle takibediyor, onunla mutlu oluyor ve onu kendime çok yakın hissediyorum. Çünki, burada Allah (c.c.)'a inanan ve O'nun yolunda yek-vü-cut olan gönüller biraraya gelmektedir. Gayeleri Allah (c.c.)'m Dini'ni öğrenmektir. Gerçekten Müslü-manlar'ı birbirine bağlayan, — ülkeleri ne kadar uzak olursa olsun —, kendilerine farklılık hissettirmeyen güçlü bağ; Hakk Din'i İslâm'ın, ruhunda bulunan manevî bağdır.

Bir önceki konuşmamda, İslâm Devletinin mümtaz kişilerinden biri olan ve «Allah'ın keskin kılıcı» unvanını alan muzaffer kumandan ve kahraman fatih Hz. Halid bin Velîd (r.a.)'den söz etmiştim. Bu büyük şahsiyetin hayatını gözden geçirmiştik. Halid (r.a.)'in, Câhiiiyet Devri'ndeki hayatını görmüştük. Sonra da «O'na; asalet, himmet ve cesaret belirtilerinin nasıl tecellî ettiğini, müşriklerle yapılan savaşlarda nasıl kahramanlık gösterdiğini, yeni ruha ve yeni başarıya nasıl kavuştuğunu?!» dile getirmiştik. «O'nun her hareketinde başarı gösterdiğini, düşmanlara karşı keskin bir kılıç olduğunu, Mu'te savaşında; Hz. Cafer (r.a.) ve diğer kumandan arkadaşları şehid edildikten sonra, Müslümanlar'ın O'nu kendilerine kumandan seçtiklerini, bu kararın ittifakla alındığını...» beyan etmiştik. Hz. Halid (r.a.)'in Müslümanlar tarafından kumandan seçilmesi olayı. İslâm tarihinde vuku bulan ilk olaydır. Eğer İslâm Dini, kökleşen husûmetleri yok etmeseydi, İslâm dâvası için gönülleri en hayırlı

olanda birleştirmeseydi, Müslümanlar Hz. Halid (r.a.)' in kadrini bilemezlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Halid (r.a.)'e; «Müslümanların/kendilerine yapılan kötülükleri unuttuklarını ve İslâm'ın, Müslüman olmadan önce işlenen suçları bağışladığını...» ihsas ettirmek istemişti. Ayrıca, umumî maslahat söz konusu olduğunda, «Müslümanlar'ın birbirleriyle yarışmayı terk etmelerinin ve aralarındaki kinleri kaldırmalarının» gerekliliğine işaret buyurmuştu. Oysa, orduda; Hz. Haiid (r.a.)'den daha yaşlı ve îmanı daha kuvvetli olan kimseler de vardı. Fakat, Müslümanlar umumî maslahatı tercih ederek, Hz. Halid (r.a.)'i seçmişlerdi. Bunun içindir ki, Resûlullah (s.a.v.); Mekke Fethi ve Yermuk Savaşı için seriyeler çıkardığında, yine Hz. Halid (r.a.) kumandan seçilmişti. Hz. Halid (r.a.); Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) devrinde kumandanlık etmiş; bu vazifesini, Hz. Ömer (r.a.)'in hilâfetinin ilk günlerine kadar sürdürmüştür.

Şimdi de, Hz. Halid (r.a.)'in, Hz. Ebû Bekir (r.a.) Devri'ndeki hayatına bir göz atalım:

Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in halifeliği sırasında; Me -dine'den uzak yaşayan zayıf imanlı kimselerin dinden çıktıklarını, zekât vermekten kaçındıklarını ve fitnenin başgösterdiğini... hepimiz biliyoruz. Makam peşinde koşanların sayısı çoğalmıştı. Fitne öylesine genişlemiş ve .büyümüştü ki; bu durum, Sahâbe'yi son derece üzmüş ve gönüllerine korku düşürmüştü.

64

İşte, aralarında en güçlü ve en azimli olan Hz. Ömer (r.a.), halifeye şöyle seslenmişti: «Ey Resûlullah (s. a.v.)'ın halifesi! Evine kapan; meded gelinceye kadar, Rabb'ine ibâdet et!» Hz. Ebû Bekir (r.a.) de O'na: «Câ-hiliyyet'te cesur, İslâm'da korkak ha!» diye, cevap vermiş; sonra da, esen fitne rüzgârına karşı gereken tedbiri almıştı. Hz. Ayşe (r.a.), şöyle diyor: «Hz. Efc j Bekir (r.a.)'in yaşadığı o günü, hiç unutamıyorum. G; kılıcını kuşanmış, devesine binmiş bir vaziyette şöyle diyordu: «Yemin ederim ki; eğer onlar, daha önce Resûlullah (s.a.v.)'a ödediklerini — bu, develerini bağladıkları ip bile olsa — bana vermekten imtina edecek olurlarsa; şu kılıç elimde kaldığı sürece, onlarla savaşacağım!» Hz. Ebû Bekir (r.a.) ortaya çıkan bu tehlikeyi yok etmek için, seferberlik ilân etmişti. Bunun üzerine Medine'liler, hemen halifenin davetine uyarak tam hazırlıklarını yapmışlar ve on bir grup hâlinde Medine'nin etrafında toplanmışlardı. O; savaşa hazır vaziyette onların yanına gelerek, aralarından her grup için kumandan seçmişti. Hz. Halid bin Velîd (r.a.) de, seçilen kumandanlardan biriydi.

Hz. Halid (r.a.), Benû Esed ve Fezâre'nin, kendi aleyhinde işbirliği yaptığı Tuleyha'yı takibe çıkmıştı. Tuleyha ahmağın biriydi. Resûlullah (s.a.v.), ona şöyle demişti: «Sen, aşiretin ne kötü adamısın!» Bunu duyan Hz. Ayşe (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)'a, «Onun hakkında, neden böyle konuştuğunu» sorunca, Resûlullah (s.a.v.): «O, emrine itaat edilen bir ahmaktır.»

65

demişti. (*) Hz. Ebû Bekir (r.a!) Tuleyha'yı yakaladığında, Araplar kendisiyle alay ederek: «Şu mürtede bakınız!» demişlerdi. Tuleyha onlara cevaben: «Ne zaman Müslüman oldum ki, mürted olayım» karşılığını vermişti.

Hz. Halid (r.a.), Tay kabilesinin reisi Adî bin Hatim ile karşılaştığında: «Yâ Halid! Beni, kabileme gönder, sana karşı tasarladıkları kötülüğe mâni olayım.» demiş ve onlara giderek; kendilerine öğüt vermiş, uğrayacakları âkibeti izah etmişti. Ayrıca onlara; «bu davetin tek bir adam tarafından yapıldığını, Arap-, lar'ın buna karşı çıktıklarını, fakat Allah (c.c.)'ın O'nu yardımıyla desteklediğini» hatırlatmış ve: «İşte, kabilenizden olmayan birçok kimse, benim arkadaşım olmuştur» demişti. Adî bin Hatim bu sözlerini durmadan tekrarlamış ve en sonunda kavmi ona: «Bizi V\a-lid'e götür, onunla birlikte savaşacağız» demişlerdi.

Sonra da Hz. Halid (r.a.), Tuleyha ile karşılaşmış ve ona: «Resûlullah (s.a.v.)'ın halifesi bana; «seninle savaşmadan önce, sana en hayırlı olanı hatırlatmamı emretti.» demişti. Hz. Halid bin Velîd (r.a.)'in bu davranışı; yaptığı savaş ve gösterdiği kahramanlıkla-

(*) Tuleyha; Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra peygamberlik İddiasında bulunan ve büyük fitneye sebep olan kişinin adıdır. (Musahhih)

Risaleler 9

F. 5

66

rın ardından şan, şöhret ve makam hırsı taşımadığını, fakat O'nun insanları hidâyete erdirmek istediğini açıkça ortaya koymuştur.

«Eğer tevbe eder, namaz kılarlar ve zekât verirlerse sizin din kardeşiniz olurlar...» (1)

Hz. Halid (r.a.), «Müslüman olanın kendi saflarında yer alacağını» söylemiş ve Tuleyha'ya; «inadından ve küfründen vaz geçip Müslüman olduğu takdirde, güzel bir sonuca varacağını» hatırlatmıştı.

Fakat ne yazık ki, Tuleyha içine düştüğü kötülükten vazgeçmeyerek taşkın hareketlerinde ısrar etmiş ve: «Allah'tan başka İlâh yoktur ve ben de Mu-hammed gibi bir peygamberim!» demişti.

Bunun üzerine Hz. Halid (r.a.), İslâm dâvasına hizmeti geçen cesur Müslümanlardan başlayarak askerî gücünü oluşturmuştu. Öte yandan Tuleyha da kavminin en seçkin ve» en cesur kişilerini toplayarak, Hz. Halid (r.a.)'e karşı savaşa çıkmıştı. Bu savaşta Hz. Halid iki kılıç kırmış ve savaş mü'minlerin zaferi ile sonuçlanmıştı. Tuleyha'nın adamlarından Sa'd bin Utbe esir düşünce, Tuleyha'ya bağlı askerler yenilgiye uğradıklarını hissetmişler ve içlerine bir korku düşmüştü. Özellikle, Malik bin Nuveyre'nin mü-tereddid hâlini görünce, korkuları daha da artmıştı. Hz. Halid (r.a.) tam bir hamlede bulunarak, onların üzerine yürümüş, ve Malik'i mağlûp etmişti. Sonra da

(D   (Tevbe), II.

67

bunları, dinden çıktıkları ve muhalefette bulundukları için muhakeme etmeye başlamıştı. Çünki O, bunların ardında güçlü bir kabilenin var olduğunu biliyordu. Hele, savaş taktiğini çok iyi bilen Hz. Halid (r.a.); şiddetli tedbir almanın, zafere götüren en uygun taktik olduğunu da biliyordu.

«Yeryüzünde/savaşırken, düşmanı yere sermeden esir olmak hiç bir Peygambere yaraşmaz. Geçici dünyâ malını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti kazanmanızı ister...» (2)

Hz. Halid (r.a.) bu davranışıyla, onları yere serip ezmek istemişti. Çünki, kendilerinde îman kokusu kalmamıştı. Bunların öldürülmelerini emredince; bu tasarrufu, Ebû Katâde (r.a.) ve İbn Ömer (r.a.)'in hoşuna gitmemişti. Durumu hemen halifeye bildirmişlerdi. Fakat. Hz. Ebû Bekir (r.a); ilâhî mevhibesini göstererek, kendisine gelip Hz. Halid (r.a.)'in tasarrufundan şikâyetçi olan Ebû Katâde (r.a.) ile İbn Ömer (r.a.)'i ikna etmiş ve «Hz. Halid (r.a.)'in yaptığı işin doğru olduğuna» inandırmıştı. Sonra da her iki kumandan, birliklerine geri dönmüşlerdi. Mâlik ve taraftarları mağlûp olduktan sonra da, Hz. Halid (r.a.), Müseylemetü'l-Kezzâb'ın arkasına düşmüştü. Müsey-leme bu sırada, vadilerin birinde mevzilenmlşti. Be-nû Hanîfe ve müttefikleri de. Müseyleme'nin>ycınında yer almışlardı. Bunların çoğu güçlü süvarilerdi. Sayı-

(2)    (Enf&l), 67.

68

lan, kırk bini aşkındı. Oysa, Hz. Halid bin Velîd (r.a.)'in sadece on bin askeri vardi. Müseyleme'nin ordusu muhkem bir mevzide iken, Hz. Halid (r.a.)'in ordusu açık arazideydi. Kahraman, Müslüman savaşçılar; Müseyleme'nin askerlerine karşı saldırıya geçmiş, onlardan yirmi bin kişiyi öldürmüşlerdi. Ölülerin sayısı gittikçe çoğalınca, sulh istemişlerdi.

Hz. Halid (r.a.), bu seferde askerî dehâsını kullanarak modem bir yöntem uygulamıştı; .kendilerinin silâhlarını almış ve mücahidlere vermişti. Bunlara karşı güven duyunca ve durumlarına da hâkim olunca, silâhlarını kendilerine iade etmişti. Böylece, Müsiü-manlar'ın yaşadıkları her yerde güven havası esmişti. Halife İslâm birliğini teminat altına almış, dinî hükümleri uygulamaya elverişli hâle getirmişti. Halife, sonra da Hz. Halid (r.a.)'i Irak seferine göndermişti. Hz. Halid (r.a.) de hemen yola çıkmış ve süratle yolu katetmeye çalışmıştı. Bu sırada İslâm orduları, Şam topraklarında Bizanslılarla savaş halindeydi. Hz. Halid  (r.a.),  bunları  korkunç bir şekilde parçalamıştı. Öbür yandan da İranlılar'ı yenilgiye uğratmış, Bizans hudutlarına kadar gelmişti. Düşman askerlerinin sayısı iki yüz bin iken, Müslüman askerler sadece yirmi dört bin idi. Hz. Halid (r.a.), askerlerini kısımlara ayırmış ve tecrübeli olanları ileri sürmüştü. Savaş çok ateşli geçmiş, bu savaşta kadınlar da arka saflarda savaşmışlardı. Bizanslılar çok kötü bir şekilde yenil-

69

giye uğramışlar, Müslümanlar ise bu savaşta üç bin şehid vermişlerdi.

Mağlûbiyet haberi Hirakl'e ulaşınca; Bizans ülkesine gitmek üzere yola çıkmış, Suriye kapılarının yanında durarak şöyle veda etmişti: «ty Suriye! Selâm sana; seni bundan böyle göremeyecek olandan selâm!...»

İşin garip yanı, Hz.  Halid (r.a.) cesur bir kumandan olmasına rağmen;  İslâm ordularındaki kumandanlık görevi kendisinden alındıktan sonra da, Hz. Ömer (r.a.)'in emrinde bir nefer olarak İslâm düşmanlarına karşı savaşını sürdürmüş ve İstanbul yakınlarına kadar gelmişti. O, her türlü imkâna sahipti. Fakat, bir nefer olarak savaşmayı kendisi için zül kabul etmiyordu. Aksine, mü'minlerin maslahatı uğrunda bunu, kendisi için bir hizmet vesilesi telâkki ediyordu. Hz. Halid (r.a.)'in kendisinden yapılan bir rivayete göre. O, şöyle demişti: «Eskiden öleceğim diye, korkardım. Çünki, bir kumandanın ölümü,  herhangi^ bir kimsenin ölümü gibi değildir. Şimdi ise, ben bir askerim; ölmemden korkmuyorum!»

Hz. Halid (r.a.), verdiği bu uzun mücadele ve ci-had'dan sonra Medine'ye dönmüş, burada vefat etmişti. O, yüze yakın savaşa katılmış, neticede vücudunda ok veya kılıç yarası bulunmayan yer kalmamıştı. Malını ve atlarını, Allah (c.c.) yolunda cihad için vasiyette bulunmuş, çocuklarını da Hz. Ömer (r.a)'e emânet etmişti.

70

ı

Rivayet edildiğine göre; bir kadın, O'nun arkasından ağlayıp sızlanarak, «kendisinin binlerce atlıdan daha hayırlı olduğunu» söylemişti. Kadının bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): «Doğru söyledin! O, aynen dediğin gibiydi. Yemin ederim ki, Ebû Süiey-man'ın arkasından ağlandığı kadar kimsenin arkasından ağlanmamıştı.» dedi. Hz. Halid (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında bir kumandan olarak savaşmıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in halifelik döneminde de bir kumandan olarak savaştı. Hattâ Hz. Ömer (r.a.)'in hilâfetinde de bir müddet kumandanlık etti. O'nun kumandanlık vasfı, fıtrîdir. Sonra da Hz. Ömer (r.a.), kendisinden kumandanlık görevini almış; O'nu, er'liğe kadar düşürmüştü. Cok genç ve hareketli olmakla beraber, Hz. Ömer (r.a.)'in kendi hakkında aldığı karara rızâ göstermiş ve şöyle demişti: «Birimizin kumandan, diğerimizin er olması; bize, zarar getirmez!» Hz. Halid (r.a.) bu davranışı ile, bencilliği bertaraf etmede, fedakârlık rekorunu kırmıştı.

«Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmekle emrolunmuşlar-d. ...» (3)

Salât ve selâm; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Âl'ine ve Ashâb'ına olsun!

(3)    (Beyylne), 5.

ÖMER BİN ABDÜLAZÎZ (r.a.)'İN HAYATINDAN ÖRNEKLER

Allah (c.c.)'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, Âl'ine, Ashâb'ına ve kıyamet gününe kadar, O'nun dâvasına hizmet edenlere de salât ve selâm olsun!

Allah (c.c.)'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!

Kardeşler! Bu gece sizlere, daha önce geçen milletlerde bilinen şekle muhalif bir düzenden söz edeceğim. Müslümanların, çok değerli bir şahsiyet olarak tanıdıkları, hattâ insanlık âleminde adaletiyle şöhret bulan Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'in sîreti üzerinde duracağım. Ne yazık ki, idareciliği fazla sürmemişti; ama, bazen az olanda nice bereket vardır, çok olanda da: hiçbir bereket yoktur.

«...Nice az topluluk çok topluluğa — Allah'ın izniyle — üstün gelmiştir...» (1)

(1)    (Bakara). 249.

72

Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'in idare ettiği bu kısa dönemde, nice hayırlı işlerin yapıldığını, herşeyin Müslümanların yararına cereyan ettiğini, görürüz. Allah (c.c), dilediği kulun işini bereketli kılar.

Ömer bin Abdülazîz (r.a.), Abdülmelik bin Mer-van'ın kardeşi Abdülazîz'in oğlu ve Süleyman bin Ab-dülmeiik'in amca-zâdesidir. Annesi, Âsim bin Ömer bin el-Hattâb (r.a.)'ın kızıdır.

Rivayet edildiğine göre; Hz. Öffier (r.a.), bir gece dolaşmaya çıkar. Bir kadınla, kızının konuştuklarını duyar. Kadın:

«— Kalk, süte su karıştır!» der. Genç kız. annesine:

«— Mü'minlerîn Emîrinin «Süte su karıştırmayın»

dediğini duymadın mı?» Karşılığını verir. Annesi: «— Mü'minlerin   emîri   bizi   görmez.»   deyince,

kızı:

«— Fesübhânallah! Mü'minlerin emîri bizi görme-

se bile, O'nun Rabbi bizi görür.» der.

Kardeşler! İşte, İslâm dini ile diğer dinler arasındaki fark budur.

Islâhat hareketine girişenlerin birçoğu, toplumları ayakta tutmak için, değişik yollara1 başvurarak kalkınma hamlelerine girmişlerdir. Biz, onların kalkınma plânlarına katılıyoruz. Ancak, onlar kalkınma esaslarını koyarken, bunları koruyacak bir bekçi, ya da kontrol edecek birinin hesabını yapmıyorlar. Biz ise,

 

73

bu esasların başına; devamlı olarak Allah (c.c.)'a bağlı bulunan insan vicdanını, yüceliğin doruğuna eren bir vicdanı bekçi koymak istiyoruz; «Mü'minlerin emîri görmese bile, Allah bizi görür!» diyen O genç kızın vicdanı gibi! İslâm'ın inceliği, işte buradadır. O'nlar, ömrü kısa olan araç ve gereçlerle ıslâh yolunu seçiyorlar. Çünki, bu şekilde gerçekleştirilmesi istenen ıslâhat esaslarının temelleri, nefsânî arzuların üzerine oturtulmuş, insanî vicdana yer verilmemiştir.

Kardeşler! Bakınız Hz. Ömer, yukarıda sözünü ettiğimiz bu kızın dindarlığına ve ahlâkına nasıl hayran oluyor! Öylesine hayran olmuş ki, evin yerini kaybetmemek için bir nişan koymuş, sonra da oğullarına gelerek onlara; «İçinizde evlenmek isteyen var mıdır?» diye sormuştu. Oğlu Âsim: «Evet. Ben, evlenmek istiyorum!» deyince, Hz. Ömer (r.a.). tekrar aynı eve dönmüş ve süt satıcının kızını oğluna nişanlamış-tı. Cünki, Hz. Ömer (r.a.), bu derece dinine sâdık ve yüce vicdana sahip birinin, dünyaya hayırlı evlât getireceğine, inanmıştı.

Hz. Ömer (r.a.)'in, oğluna aldığı sütçü kız, dünyaya birçok evlât getirmişti. Ömer bin Abdülazîz {r.a.) de bunlardan biriydi. Garip bir tesadüf! O da, tıpkı Hz. Ömer bin el-Hattâb (r.a.) gibi zâhid, âdil ve yüksek bir ahlâk sahibi olup bunu insanlar arasına yaymıştı. Ömer bin Abdülaziz (r.a.)'in. Hicret'in altmışıncı yılında Hülvân'da   doğması; biz Mısırlılar'ın, medar-ı ifti-

74

harıdır. O, Hülvân'da doğmuş. Taabiî^nin yaşadığı yer olan Medine'de terbiye görmüştü...

Bir gün, Ömer bin Abdülazîz (r.a.) cemaate geç kalır; mürebbii O'na: «Cemaatle namaz kılmaya neden geç kaldın?» diye, sorar. O da: «Saçlarımı tararken, geç kaldım» der. Bunun üzerine mürebbî, durumu O'nun babasına bildirir. Baba, mürebbî'ye: «oğlunun cemaatten geri kalmasına sebep olan saçlarını kesmesini» emreder.                  j.

Böylece, Ömer bin Abdülazîz (r.a.), iyi bir ortamda terbiye edilerek yetiştirilmişti. O, Kraliyet sarayında terbiye görmesine, zevcesinin; Halîfe kızı, Halîfenin kız kardeşi, sonra da Halîfe'nin zevcesi olmasına ve Halîfe evinde yetişen asaletti bir kişiliğe sahip bulunmasına; yaşadığı çevrenin gereği olarak ve atalarından kalan mirasın bolluğu içinde yüzmesine rağmen; bütün bunlar, hiçbir zaman O'nu haksızlığa itmemiş-ti. O'nun kendine hâs bir kokusu vardı. Bu kokusuyla, her yerde tanınırdı. Kendisine özel yemek hazırlanırdı. Üzerinden kıymetli bir eşya düştüğünde geri dönüp onu almazdı. O eşya artık, onu ilk önce görüp alanın olurdu.

Ömer bin Abdülazîz (r.a.) son derece refah ve bolluk içinde olmakla birlikte; farzları en mükemmel bir şekilde eda ederdi. Bu hususta, en ufak bir ihmalde bile bulunmazdı. Hattâ, Medine valisi iken bite. bunları gevşetmeden sürdürmüştü. Enes (r.a.). şöyle diyor: «Bu gencin namazı kadar, Resûlullah

75

(s.o.v.)'ın kıldığı namaza daha çok benzeyen bir namaz görmedim. Arkasında namaz kıldığımda, rükû ve secdelerde, onar defa teşbihte bulunduğuna şahit oldum.»

Bolluk, Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'i, farzları yerine getirmekten alıkoymadı. Müslümanlar'ın menfaatleri için büyük özen gösterirdi. Medine'ye vali olduğunda, memurlarını toplayarak onlara şöyle derdi: «Beni, hayır üzere gördüğünüz sürece; bana, destek olunuz. Aksi hâlde, beni, uyarınız!»

Ömer bin Abdülazîz (r.a.) âlimlere büyük değer verir ve onları yüceltirdi. O, Saîd bin Müseyyeb'e elçi göndererek, bir mesele hakkında fetvasını istemişti. Ancak, gönderdiği elçi hatâ edip; «Emîr, seni istiyor!» diya, haber verince; Saîd bin Müseyyeb — kimsenin ayağına gitmemesine rağmen ¦— bu davete icabet etmişti. Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'in huzuruna çıkınca, birden şaşırmış ve: «Yemin ederim ki, elçiyi buraya gelmen için göndermemiştim. Allah aşkına, sen dön! Bizzat kendim gelip; sorumu, makamında soracağım.» demişti. Sonra da, bizzat kendisi giderek, sormak istediği meselenin fetvasını almıştı.

Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'e, Müslümanlar'ın Halîfesi gözüyle bakacak olursak; tebaasına büyük değer verdiğini ve son derece vazife şuuru içinde olduğunu görürüz. O'nun bu hâli, bütün davranışlarında açık bir şekilde görülür.

Ömer bin Abdülazîz (r.a.) halîfe olunca zevce-

76

sine: «Yâ Fatma! Ben, büyük bir görev üstlendim ve ağır bir yük altına girdim. Yoklukta, varlıkta ve her türlü sıkıntıda bana ortak olmak istersen, benimle hayatını sürdürebilirsin. Aksi hâlde; git, kendi başının çaresine bak!» deyince, zevcesi de: «Yoklukta da var-likta da, seninle kalmayı tercih ediyorum. Bundan dolayı, belki bir sevap kazanırım; en azından sana yardımcı olurum.» şeklinde, karşılık vermişti. Zevcesi, O'nun hakkında şöyle söylüyor: «Ömer bin Abdülaziz (r.a.), bir gece eve geldiğinde oturup, başını dizlerimin üstüne koydu ve ağlamaya başiadı. Kendisine: «Allah aşkına söyle, niçin ağlıyorsun?!» dediğimde, bana: «Beni rahat bırak! Müslümanlar'ın Haiîfesi oldum. Aralarında fakirler var, ancak ihtiyaçlarını gidermeye gücüm yetmiyor. Yakınlarımla ilgilenemiyorum ve mazlumun hakkını alıp, kendisine iade edemiyorum. Halbuki, onlardan ben sorumluyum. Resû-lullah (s.a.v.), Kıyamet günü onlar için, bana hasım olacaktır. Bunu hatırladıkça, kalbim parçalanıyor. Val-lâhî, kendi kendime acıyorum!» diye, sızlanarak karşılık vermişti.

Ömer bin Abdülaziz (r.a.); bir yandan İslâm top-; rakiarına ülkeler katarken, diğer yandan da Müslü-, manlar'a, yeni Müslüman kardeşler kazandırmışı: Halifeliği sırasında, işlerini en mükemmel ve en güzel bir şekilde yürüttüğünü gören Krallar ve devlet adamları, Müslüman olmuşlardır. O'nun gayesi, sadec-3 ülkeler fethetmek  değil;  daha  çok,  gönülleri  kozan-

77

maktı. O'nun zamanında Müslümanlar, İstanbul'u fethetmek için tam iki ay denizlerde beklemişlerdi. Mes-leme, İstanbul'u fethedeceğine yemin etmişti. Ancak, Ömer bin Abdülaziz (r.a.), ısrarla geri dönmesini istemiş ve O'na: «Ya Mesleme! Müslümanları helak etme. Düşmanların ânî hücumlarına uğramanızdan korkuyorum.» demişti. O, ileri görüşlü bir kimseydi; askerî bir fâtih olmaktan daha çok, İslâmî bir fâtihti.

Valilerinden biri kendisine mektup yazarak, «İslâm'a girenlerin sayısının oldukça fazla olduğunu, bunun, Beytü'l-Mâl'in gelirini azaltacağını» haber vermişti. Bunun üzerine, Ömer bin Abdülaziz (r.a.), cevabî mektubunda şunları yazmıştı:

«Şüphesiz Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v.)'i bir hidâyet edici olarak göndermişti. Allah (c.c.)'a yemin ederim ki, keşke herkes Müslüman olsa da, sen ve ben kendi kazancımızdan geçinsek! Eğer, insanlar kendi halifeliği döneminde Müslüman olmazlarsa; Ömer, insanların en bedbahtı olur.»

Ona ait hâtıralardan biri de şudur: Havâricler'-den biri, kendisine karşı çıkmıştı. Fakat O, bu kimse ile savaşmak istemeyip, O'na şu mektubu yazmıştı: «Ömer'den falana; Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!

Allah ve Resulünün rızasını gaye edinerek, karşı çıkma haberin banc ulaşmış bulunmaktadır. AHah ve Resulünün rızâsını • azanmaya; ben senden daha

78

evlâyım. Eğer. iddian gerçekse; bana, benimle tartışacak birini gönder. Haklı olduğunu ispat edecek olursa, isteğine boyun eğeceğim. Aksi hâlde; kendin gel, hesaplaşalım!» Bunun üzerine, karşı çıkan bu kimse Ömer bin Abdülzaîz (r.a.)'e; «Seninle tartışacak birini gönderiyorum.» diye, haber vermiş ve bu maksatla O'na iki elci göndermişti. Gelen bu iki elci Ömer bin Abdulazîz (r.a.)'in huzuruna çıktığında, aralarında şu karşılıklı konuşma, geçmişti:

«— Allah'ın selâmı üzerine olsun, ey insan!

—  Sizin de üzerinize olsun ey iki insan!

—  Senin, iyi bir Emir olduğunu duyduk. Fakat sen, selefinin yaptıklarını inkâr ediyorsun.

—  Ben, başkasının yaptığı işten mes'ul değilim. Bir başkasının vebali, diğer başkasına yüklenemez.

—  Neden onları lanetlemiyorsun?

—  Sizce, zâlimlere lanet okumak her Müslü-mana farz mıdır?

—  Hayır!

—  Fakat, buna rağmen ben: «Allah'ım! Zâlimlere lanet et!» diyorum. Elcilerden biri:

—  Senin Hakk üzere olduğuna şehâdet ediyorum. Bu meselede ben, seninle beraberim. Diğer elci de:

—  Kendini güzel savundun, fakat ben bir elciyim.»

Bu elci geri döndüğünde. Ömer bin Abdulazîz (r.a.)'le arasında geçenleri halkına anlatmıştı. Gerce-

79

ği öğrenen herkes, Ömer bin Abdulazîz (r.a.)'e bağlılığını ilân etmişti.

Ömer bin Abdulazîz (r.a.) tebaasına karşı   cok hassas v&ince duygulu idi. O, tebaasına hitaben şöyle demişti: «Zulme uğrayanınız varsa, bana gelsin!» İşin garip yanı; Ömer bin Abdulazîz, ülkeyi iki vezirle; on yedi yaşındaki oğlu Abdülmelik ve kölesi Muzahim ile idare ediyordu. «Beytü'l-Mâl'de mevcut olan malları Müslümanlar'a dağıtıp, geçimini kendi el emeği ile kazanmak istediğini» veziri Muzahim'e söylemiş ve bu hususta O'nun fikrini sormuştu. Muzahim: «Çocukların ne olacak?» diye, sorunca: «Onları, Allah (c.c.)'a emânet ediyorum.» şeklinde karşılık vermişti. Bunun üzerine Muzahim, Abdülmelik bin Ömer'e gelip, babasının söylediklerini haber verince; «Sen ne kötü bir vezirsin!» demişti. Sonra da, malını Beytü'l-Mâl'e bırakmasını söylemek için, babasının yanma girmişti. Babası: «Otur, istişare edelim!» deyince; «Oturup, istişare edecek kadar ömrünüz olduğuna dair garantiniz var m'ıdır?»  şeklinde,  karşılık  vermişti.  Ömer bin Abdülaaz (r.a.), oğlunun bu sözü üzerine, geçimini sağlayacak kadar iki tarla hariç, hemen, bütün malını  Beytü'l-Mâl'e  bırakmıştı.  O,  Beytü'l-Mâl'der> birşey almazdı. Kendisine; «Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve-Hz. Ömer (r.a.), Beytü'l-Mâl'den pay almışlardı.» denildiğinde, kollarını sıvayarak: «Bu,   Müslümanlar'ıo Beytü'l-Mâl'lerinden biridir.» demişti.

ölüm döşeğinde, can çekişirken oğlu Abdülme-

80

lik yanına geldi. Oğluna: «Terazimin, iyilik kefekinin ağır basmasını arzu ediyorum.» demiş, oğlu da: «Arzu ettiğin şeyin gerçekleşmesi, benim en samimi dile-ğimdir.» diyerek, karşılık vermişti.

Bir kadın Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'in evine gelir ve hayrete düşerek: «Evimi imâr etmek için yardım umduğum ev, bu mudur?!» der. Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'in kızı da: «Bu evi tahrip eden, senin gibilerin evlerine yapılan yardımlardan başkası değildir.» diye, karşılık verir. Ömer bin Abdülazîz (r.a.) sözö karışıp: «Vali zayıflarsa, tebaası semizler; Vali semizlerse, tebaası zayıflar.» diyerek, latifede bulunur.

Başka bir kadın, Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'e gelerek: «Benim, ellerinden hiçbir şey gelmeyen ve evde kdlan beş kızım vardır!» diye, dert yanınca, Ömer bin Abdülazîz ağlamış ve: «Ellerinden hiçbir şey gelmeyen beş kız çocuğu ha!» diyerek, hayretini belirtmişti. Bunun üzerine, valisine bir mektub yazarak: «Kadının beş kızına, ihtiyaçları kadar maaş bağlamasını» emredince; kızların dördü Allah (c.c.)'a hamde-derken, beşincileri Ömer bin  Abdülazîb'e teşekkür etti. Ömer  (r.a.}:  «Ben, Allah'a hamd edesin diye, sana yardım edilmesini emretmiştim. Fakat sen, bana teşekkür ettin. Sana yapacak yardımım, yoktur! Dört kardeşine söyle; sana, onlar yardım etsinler.» demiş ve kendisine teşekkür edene yardımda    bulunmaya

haya etmişti.

Ömer bin Abdülazîz (r.a.) kimseden hediye almaz-

81

di. Kendisine: «Resûlullah (s.a.v.), hediye alırdı.» denildiğinde: «O, Peygamber (s.a.v.) için hediyedir; bizim için ise, rüşvettir.» karşılığını vermiştir. O, bütün malını tasadduk etmişti.

Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'in zarif hâtıralarından biri de şudur: Kölesine: «Halkın durumu nasıldır?» diye, sormuş, kölesi de: «Senden ve benden başka herkes, iyidir!» şeklinde, karşılık verince: «Sen, Allah rızâsı için hürsün!» demiş ve kölesini azâd etmişti.

Bir gün, zevcesinin omuzlarını ovarak: «Bu geceler mi, yoksa serbest kaldığımız eski geceler mi daha güzeldi?» diye sorunca, zevcesi: «Bugün sahip olduğun imkânlar, o günden daha fazladır.» şeklinde, karşılık verdi ve Ömer bin Abdülazîz (r.a.) ağlayıp, şu âyeti okudu:

«Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım...» (2)

O, kendini dünya nimetlerinden mahrum ederdi. Tebaasına karşı, son derece hassas ve şuurlu davranırdı.

Muhammed bin Kâ'b Ömer bin Abdülazîz (r.a.) ile aralarında geçen bir hâtırayı şöyle anlatıyor:

«Halife olmadan önce, Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'-in Medine'de böbürlenerek yürüdüğünü   görmüştüm

(2)    (En âm), 15. Risaleler 9

F. 6

62

ve: «Yâ Ömer? Resûlullah (s.a.v.). insanın elbiselerini yere kadar uzatmasını yasaklamıştı. Bu hâlinin, in -sanlar arasında yayılmasından ve seni örnek almalarından korkarım.»  demiştim. Halîfe olunca, beni, gazvelerden birine göndermişti. Sonra da, haber göndererek «kendisine geri dönmemi, şayet cihâdı sürdürmek istiyorsam cephede  kalabileceğimi»  bildirmişti. Ben de, kendisine dönmeyi daha uygun gördüm ve döndüm. Huzuruna varınca bana: «Ya Muhammedi Öğüt vererek bana karşı kaba davrandığın günü hatırlıyor musun?» diye, sormuştu. Benim, kendisini inceden inceye süzerek, giyindiği elbiselere baktığımı görünce: «Ne oluyor sana, neden bana öyle dikkati dikkatli bakıyorsun?!» demişti. Ben de O'na: «Allah'ın sana verdiği nimetlere rağmen bu kıyafetinden memnun musun?» diyerek, hâlini kınamıştım. Bunun üzerine, Ömer bin Abdülazîz (r.a.) ağlamış ve şöyle demişti: «Beni, kabrimde kefenime sarılı gördüğünde ne

diyeceksin?!»

Muhammed bin Kâ'b başka bir hâtırayı da şöyle anlatıyor:

«Bir adam. Ömer bin Abdülazîz (r.a.)'e gelip, kendisine bir cübbe arzederek onu satın almasını istemişti. Ömer (r.a.) de cübbeyi sekiz dirheme satın almış ve: «yumuşak olmaktan başka, kusuru yoktur» demişti. Bu sözüne güldüğümü gören Ömer bin Abdülazîz (r.a.): «Neden gülüyorsun?» diye, sormuştu. Ben de: «Cünki. senin sekiz yüz dirhem değerinde

83

cübbe giyindiğini görmüştüm de, bunun için güldüm» şeklinde, karşılık vermiştim.»

Kardeşler! Sözünü ettiğimiz Ömer bin Abdülazîz, işte budur! Bu; insanlık bakımından, beşeriyetin kendilerine örnek oldukları hususlardan bazılarıdır. O'-nun aydınlığı, sapıklara ışık tutmuş ve hidâyet isteyenlere de, yol göstermiştir.

Salât ve selâm; Efendimiz H. Muhammed (s.a.v.)'e, Âl'ine ve Ashâb'ına olsun!

Terceme: Hüseyin Avni Çelik

RİSALELER

DAVET PRENSİPLERİ

VE BÎR DAVETÇÎNİN HATIRALARI

Terceme: Kadir Kabakçı

BİRÎNCt BÖLÜM

MUKADDİME

Allah Taâlâ'ya hamdü senalar ölsün. Peygamber olarak seçtiği kulu Muhammed (s.a.v.)'e salât ve selâm olsun.

Hasan el-Benna (r.a.) gibi muhterem bir zâtın seçkin kitabına önsöz yazmak şüphesiz ki, yazan kişiyi mutlu eder. Ve ona şeref verir. Ayrıca böyle bir hizmet insanı Allah (c.c.)'a yaklaştıran iyi amellerden sayılır. Ve bu kimse başkasına iyilik yapmaktan ziyade, kendi nefsine iyilik yapmış olur. Çünkü bu eser rastgele bir kitab olmayıp, yazarı da sıradan bir yazar değildir. Konusu ise, asırlar boyu yazar ve müelHflerin ele aldıkları konulara benzemeyen bir özellik taşır.

O hâlde benim gibi ilim ve amelden nasibini almamış, islâh ve/terbiye alanlarında mücadeleyi terk etmiş, fedakârlık yarışında çok gerilerde kalmış bir kimsenin, böyle bir kitaba ve onun yazarına ön söz yazması çok zordur. İşte bunun için uzun süre yazmakta tereddüt ettim. Sonunda manevî bir mes'uli-

s*

yetin baskısından kurtulamayarak, dahafazla gecikmenin müslüman gençliğini ve davet ordusunu büyük bir kaynaktan mahrum edeceğimden korktuğum için, bu esere önsöz yazmaya karar verdim.

Hasan el-Benna gibi; ıslahatçı, üstün mevkiye sahip ve Allah (c.c.)'ın tevfikine mazhar olmuş mücâ-hid liderlerin bulunması; islâm'ın ebediyyen   payidar kalacağına, Allah (cc.)'ın kıyamete kadar devam edecek olan seçkin dinine bağlanan ümmetinin de; insanlığı zulmetten  kurtarıp,    devamlı faydalı işlerle meşgul olmasına vesile olmak için, yeşeren, filizlenen son ümmet olduklarına, aynı zamanda bitip tükenmeden ve hedefinden hiç şaşmadan Allah (c.c.)'ın birer silâhı olma niteliğini devam ettirdiklerine en büyük delildir.

İşte bu mücâhidler; uygun olmayan bir ortamda, karanlık bir devirde, zâlim bir çevrede, fikrin ve ruhun feloe  uğradığı, maneviyatın söndüğü, iradenin , zayıfladığı, azim ve teşebbüsün iflâs ettiği, yaşayışın . ve ahlâkın bozulduğu, kuvvete boyun eğildiği ve ıslâh umudunun kesildiği bir ortamda meydana çıktılar!...

Bir nesil ki: sanki matbaadan çıkmış, sayısı ve sayfaları birbirine benzeyen bir kitap... Birisini okuduğun zaman kolaylıkla diğerlerini ona kıyas edebilirsin. Çünkü aralarında hiçbir fark göremezsin. Ne umut, ne özlem, ne üzüntü, ne sıkıntı, ne ayrılma, ne

93

sapmd, ne yenilik ne de tazelik... alışılmışın dışında hi£ bir şey bulamazsın.

Bir hayat ki, lokomotifin çektiği vagonlara benzer.

Hayat vagonlarını peşine takıp sürükleyen bu lokomotif, ya madde, ya mide, ga gaye ya maslahat, lezzet ya menfaat, ya kuvvet ya da galibiyettir. Yahut da bu hayat; senaryosu mükemmel hazırlanmış ve rol alanların kendilerine verilen rolü, başarılı bir şekiide yerine getirdikleri insanlık veya İslâm tarihi sahnesinde sergilenen ve seyircilerinin alkışlarıyla sona eren mükemmel bir oyundur.

İşte; hayat treni bu şekilde belirlenen bir hedefe doğru, alışılmış bir ses ve tekrar eden bir nağme ile yoluna devam ederken; perdenin arkasından, enkaz görünümündeki yığının altından bir zat çıkıyor. Gayesi sadece muayyen bir hedefe kavuşmak olan, günlük yaşantj, yol emniyeti ve beden rahatlığından başka bir şey düşünmeyen bu kervanı, hak yola davet ediyor. O, genel duruma bir göz atarak; insanlığın içinde bulunduğu durumdan dolayı onlara, iyiliği emretmek için meydana çıkıp bu ümmetin, sorumluluğunu idrâk etmeye çağırıyor. O, bozuk düzenin ahlâksızlık, sapık inanç, câhiliyyet âdetleri, mide ve şeh vete kulluk, hâkimiyet ve kuvvete boyun eğmek gib' hastalıklara karşı mücadele etmesini; faziletli bir hayata, dürüst bir meden; ;ete, adaletli bir topluma, sağlam b;r îmâna yöne'TvSini istiyor. Bu ses o kadar

kuvvetli çıkıyor ki. yoluna devam eden kervanın duygularını, değer yargılarını ve düşüncelerini bir anda alt-üst ediyor. Artık kervanın bu sesi işitmezlikten gelmesi, onunla alay ederek, yoluna devam etmesi mümkün değildir. Artık Allah (c.c.)'a güvenen yeni bir kervan doğmuş ve yola koyulmuştur.

Şüphesiz bunun gibi davet adamları ve ıslahatçılar, davet tarihinin sayfalarını devamiı süslemişler ve asrın hiçbir devrini boş bırakmamışlardır. Takdimi ile şeref duyduğum bu kitabın sahibi de, ilâhî kudretin ve rabbani terbiyenin hazırlayarak tam zamanında ve yerinde meydana çıkardığı şahsiyetlerden biridir. Bu kitabı taassup ve kibirden uzak olarak, sağlam bir ka!b ile okuyan kimse; *Hasan el-Benna'-nın, bu din ve ümmete değer veren, ilâhî hikmetin gereği olduğunu görecektir. O büyük dâvaya hazır-'anan mübarek bir fidan oluf£ kendisine şiddetle ih-iyaç duyulan zaman ve çevrede tek umuttur.

Yirminci asrın başlarında, müslüman arap âlemine, bilhassa islâm âleminin hassas noktasını işgal eden Mısır'a inanç, ahlâk, azim, kalb ve cisim zafiyeti isabet etmiştir. Mem!ûklerin, Hatyovi ailelerinin, İngiliz emperyalizminin, materyalist batı medeniyetinin, dinsiz çağdaş eğitimin, çıkarcı parti siyasetinin bıraktığı olumsuz bir ortam oluşmuştur. Âlim-lefin zaafı, maddeye ve yönetime boyun eğmeleri, çocuklarının yönetme ve önderlik vazifesini bırakmaları, davet, irşad, mücadele ve cihod alanlarından

95

çekilmeleri ve mevcut duruma razı olmaları, durumun vehâmetini daha da arttırmaktadır. Buna; bozgunculuk, yıkıcılık, fuhuş ve sarhoşluk, dinsizlik ve zındıklık dâvetçiierinirv azıtmalarını, ve bu bozguncuların yıkıcı faaliyetlerinin^ yayılmasını üstlenen yaygın ve etkili gazete ve dergileri ilâve edebiliriz.

Arap âleminin, özellikle Mısır'ın    içine düştüğü zaaf, gerileme, kargaşalık, ahlâkî ve ruhî çöküntü; Ehram, Mukattem, Hilâl, Musavvar   gibi dergilerde, gençler tarafından sevilen yazarların    kitaplarında, bayram, festival ve törenlerde eanlı olarak müşahade ediliyordu. Üniversite gençliğini, gazino ve kulüplerinde dinleyen, İskenderiye kentinin pilâj ve sayfiyelerini gezen, izciler, sporcular ve müsabakacılara iştirak eden, sinemada oynanan yerli ve yabancı filmleri seyreden, yayın evlerinin yayınladığı ve gençlimin büyük iştahla okuduğu romanları inceleyen; köşk ve saraylarda yaşıyan değil de, halkla    haşır-neşir olan ve hâdiseleri iyi takip eden bir kimse; Müslü-nan arap âleminin dolayısıyla bütün müslümanların «deri olması gereken bu ülkede, islâmî davetin nasıl /ok olduğunu görmemesi mümkün değildir. Halbuki asırlar boyu bu ülke ilim ve irfan yuvası olmuş, diğer ülkelerin de yardımına koşmuştu. İslâm tarihinin bir çok sıkıntılı zamanlarında, müslümanların yardımına koşmuştu. Bugün dahi el-Ezher, en büyük İslâm Kültür Merkezi olma niteliğini korumaktadır.

O devirdeki' Mısır'ın durumunu bilen ve yaşayan

96

kimsenin; aniden sahneye çıkıp Mısır başta olmak üzere bütün arap ve İslâm Âlemini davetiyle, tsrbiye-siyle, cihâdiyle, eşsiz gücü ile dehşete düşüren bu şahsiyetin üstünlüğünü kabul etmemesi mümkün değildir. Onun aydın aklı, geniş ve parlak fikri, coşan duygusu, mübarek kalbi, taptaze ruhu, beliğ lisanı, şahsî hayatındaki kanaat ve zühdü, davet ve prensipleri uğrundaki gayreti ve hassasiyeti, değerli düşünceleri,   kendini   ilgilendiren   konulardaki   tevâzû, gibi Allah (c.c.)'ın onda topladığı mevhibeler bir çok psikoloji, ahlâk, tarih ve eleştiri bilginlerinin görüşüne ters düşebilir. Ancak ne olursa olsun, yüce Allah (c.c.) bu sıfatları Hasan el-Benna'da toplamışjır.

Hasan el-Benna'daki bu sıfatlar ve değerler; dinî ve içtimai bir liderlik vasfını oluşturdu. Böylece Arap ve islâm âleminin asırlar boyu görmediği kuvvetli, etkili ve siyasî bir dinî lideri doğmuştur. Ruhların derinliklerine etki yapan, toplumun her tabakasına . yayılan, geniş tabanlı, başarılı, nüfuzlu, çalışkan ve eşsiz bir İslâmî hareket meydana gelmiştir.

Hasan el-Benna'nm dehâsı bir cok alanlarda kendisini göstermekle beraber, İslâhat, terbiye ve dâ-vetçilerin çoklarında bulunmayan şu iki hususta daha da belirgindir.

1 — Dâvetine inanmış, onun yolunda bütün hünerini, gücünü ve varlığını harcamış olmasıdır. Bu '¦•usus, Allah (c.c.)'ın kendilerine, bir çok iyilik ihsan ettiği önderlerin başlıca özelliklerindendir.

97

2 — Arkadaşları ve talebelerinin ruhlarına büyük çapta tesir etmiş, terbiye ve yayılmada müthiş başarı" elde etmiştir. Hasan el-Benna, bir neslin kurucusu, milletin terbiyecisi, aynı zamanda, ilmî, fikrî ve ahlâkî bir okulun öğretmeni olmuştur. O, kendisiyle temas kuran öğrenci ve işçilerin eğilimlerine, zevklerine, düşüncelerine, dillerine ve konuşmalarına asırlar boyu devam edecek şekilde etki yapmıştır. Yerin ve zamanın değişmesine rağmen, onun yaptığı etki devam etmektedir.

Mısır'da olsun, haricinde olsun. Hasan el-Benna ile görüşmek mutluluğuna eremedim. 1947'de Allah (c.c.) nasip etti ve ilk hacc vazifesini yapmak için Hindistan'dan yola çıktım. Ancak her sene Beytu'l-lah'a gelip İslâm âleminin her tarafından gelen heyetlerle konuşmak, müslümanlar arasındaki bağı kuvvetlendirmek ve davetini yaymak için gelen Hasan el-Benna, maalesef o sene gelmedi.

Bununla beraber bazı talebeleri ile görüştüm. Büyük liderin eserini onların üzerinde gördüm. 1950'de Mısır'ı ziyaret ettiğimde Hasan el-Benna (r.a.) Allah (c.c.)'ın rahmetine kavuşmuştu. Yaşı henüz 42 iken şehid olmuş, milyonlarca müsfümanı yasa boğmuştu. İslâm âlemi de onun gibi eşsiz bir şahsiyetten mahrum olmuştu. Hayatımın bu en büyük kaybına hâlâ üzülürüm. Ancak, onun talebeleri ile bir ailenin fert-

Risaleler 9

F. 7

98

leri gibi stkı ilişkilerim oldu. Bu arada babasını da ziyaret ettim. Ve kendisinden oğlu hakkında geniş malûmat alıp hâtıralarıma kaydettim. Arkadaşları ve çocukları ile de görüştüm. Böylece, bu davetin sahibi ve okulun müessisi hakkında bir çok malûmat toplamış oldum. İnanıyorum ki, bu bilgiler onun gerçek suretine yakındır.

Mısır'a yaptığım bu ziyaret esnasında, (Davet ve Dâvetçinin Hâtıraları) adındaki bu kitab elime geçti. Gördüm ki, bu kitab onun davetini ve şahsiyetini anlamak için önemli ve esaslı bir kaynaktır. Okuyucu, bu kitabda, Hasan el-Benna'nın kuvvet kaynağını, başarı sebeplerini ve gönüllerde yer etme özelliklerini bütün teferruatı ile öğrenir. Bu kitap; Hasan el-Benna'nın fıtratının, sağlamlığının, ruhunun berraklığının, dinine karşı olan gayretinin, islâm için yanıp tutuşmasının, fesadın yayılması karşısında duyduğu üzüntünün. Allah (c.c.)'a olan bağlılığının, ibâdete düşkün oluşunun, kalbinin enerjisini sırf Allah (c.c.)'a duâ ve istiğfar etmekle harcamasının, seherlerdeki halvetinin, bütün insanlarla, gerek toplantı gerekse çalışma yerlerinde doğrudan doğruya temas kurmasının, davet ve terbiye konularında ilâhî hikmete uymasının, davet yolunda gece gündüz çalışmasının apaçık bir j

delilidir.                                                                        '

Bu hasletler; tarih ve olayların akışını değiştirip

toplumda yapıcı bir devrim meydana getirmeyi hedef

alan dini hareketin ve islâmî davetin ana şartlarıdır.

99

Bunun içindir ki, islâm dâvetçileri ve çeşitli alanlarda islâh faaliyetlerini devam ettirenlerin bu kitabı devamlı okuması ve üzerinde derin derin düşünmesi gerekmektedir. Bu kitab; sık sık basılıp her müs-lümanın kitaplığında bulunması lâzımdır.

Son olarak derim ki; İslâm Âleminde yeni nesle, isiâmın her çağda geçerli bir din olduğu fikrini yeniden  kazandıran, onların  kalblerinde îmânı yeniden canlandıran, aşağılık duygularını ve iç dünyalarmda-ki yenilgiyi silip yeniden benliklerini kazandıran,"şehvet çemberinden ve ruh zaafından  kurtarıp büyük : islâm şairi Muhammed İkbâl'in dediği gibf: «yumuşak ve narin güvercin cisminde, arslan ve şahin kalbi» oluşturan bu davetin eserlerini yok edip onun askerlerine işkence yapma çabaları, islâm tarihinin affedemeyeceği büyük bir cinayet olacaktır. Böyle bir hareket; İslâm Âleminin unutamayacağı bir darbe olacaktır. Siyasî gerekçeler ne olursa olsun, bu davete kötülük yapanlar, Tatarların yaptığı vahşet, tarih boyunca dinî işkenceler ve hıristiyan alemindeki, teftiş muamelelerinden sonra en büyük suçu işlemiş olacaklardır!...

Eb-ul Hasan Ali el Hasanı En-Nedvî

Zilhicce 1385 — 24-3-1966 Perşembe

GİRİŞ

«Genel bir hizmette çalışanların, kendilerini her an hükümetlerle karşı karşıya getirecekse, hâtıralarını yazmakta israr etmemelerini tavsiye ederim.»

Bilmiyorum, nedense bu hâtıraları yazmgk için kendimde aşırı bir istek hissettim. Halbuki 1943'de hâtıralarım savcılığın eline geçtiğinde, gereksiz bir çok zorlamalarla kelimelerimin anlamını başka yöne saptırmış, başlangıcının işaret etmediği sonuçlar çıkarmaya çalışmışlardı. Bu hareketinde; genel savcı olması hasebiyle haklı olduğunu iddia etmişti. İşte bu yüzden, hâtıralarımı yazmaktan vazgeçtim.

Belki de bendeki bu istek, daha sonra hâtıralarımın büyük bir kısmının kaybolmasından kaynaklanmıştı. Nitekim insan, göz göre göre hâtıralarının yok olmasından veya unutulmaya terk edilmesinden korkar. Çünkü hâtıraları, onun hayat sayfalarıdır. Onu

102

her okuduğunda mutluluk duyar ve öldükten sonra

da başkalarının istifadesine sunmak ister.

Hâtıralarımın büyük kısmının kaybolmasına rağmen, hâlâ onları bugün meydana gelmiş olaylar gibi hatırlıyorum. Belki de yazmak istememin diğer bir sebebi budur. Çünkü zamanın akıp gitmesi, gece ile gündüzün birbirini takip etmesi insana bir çok hâtıralarını unutturabilir.                              "

Sebep ne olursa olsun, yazmak istedim, ve yazdım. Rahmanı ise Allah'ıma hamd ederim. Değilse O'ndan beni bağışlamasını isterim. Kesinlikle inanıyorum ki, bu yazı faydalı olmasa dahi. katiyetle zararlı değiiair. Ben hayırlı olmasını istiyorum. Tevfik

Allah'tandır.

Ancak  genel  hizmette  çalışanların,  kendilerini

her an hükümetlerle karşı karşıya getirecekse hâtıralarını yazmamalarını tavsiye ederim. Çünkü böyle bir hareket hem kendileri için, hem de diğer insanlar için, daha yararlı olur. Ayrıca yanlış yorum ve maksatlı yanlış anlamalardan uzaklaşmış olurlar.

«Hakk'ı emreden, doğru yolu gösteren ancak Al-lah'dır.»

REŞADİYE DİNİ OKULU

Reşadiye Dinî Okuiu'nun sahibi Muhammed Zan-

ran — Allah ona rahmet etsin — zeki, âlim ve takva

sahibi bir zattı. İlmin verdiği nûr ile insanlar arasın-

103

da kandil gibiydi. Işığı her tarafı aydınlatıyordu. Onun mükemmel dersleri, her ne kadar kendisini resmî ilim adamlarının derecesine yetiştirmiyor idiyse de, zekâsı, kabiliyeti, edebi ve cihâdı kendisinin, eğitim ve öğretim alanında büyük mesafeler kat etmesine yardım ediyordu. Oamide halka, evlerde ise; kadınlara ders veriyordu. Bu hizmetlerinin yanında 1915'de Reşadiye Dinî Okulu'nu kurdu. Gayesi o zaman yaygın bir iş olan, makbuz karşılığı yardım toplayıp, yeni yetişen nesli eğitmekti. Okulunun seviyesini, program ve metodu mükemmel olan diğer enstitü ve ilim merkezlerinin seviyesinde tutmak istiyordu. Bu okulda, diğer okullardaki programın yanında anlamak ve ezberlemek suretiyle hadîs dersi de okutulurdu. Her hafta sonu — perşembe gününün son dersinde — bir hadîsi talebelerine iyice anlaşılıncaya kadar açıklıyor ve tekrarlata tekrarlata ezberletiyordu. Ayrıca geçen hafta ezberlediğimiz hadîsi tekrar okutuyordu. Ders yılı sonunda; küçümsenmiyecek bir hadis servetine sahip olurduk. Nitekim, ezberimde olan hadîslerin çoğu, o zaman ezberlediğim hadîslerdir. Hadîs haricinde kompozisyon, gramer ve uygulama dersleri de programda yer alıyordu. Edebiyat, yazı sanatı, nesir ve şiirlerin iyilerinden ezberleme gibi maddeler az da olsa okutuluyordu. Üstad, psikoloji ve eğitim konularında öğrenim yapmış olmamasına rağmen, okutma ve eğitimde verimli ve etkili bir metoda sahipti. Talebeleriyim arcsında kurduğu vicdanî ortak-

104

lığa çok güvenirdi. Davranışlarından dolayı onları çok ince hesaba çeker ve kendi kendilerine güvenlerinin artmasını sağlardı. Yaptıkları iyilik veya kötülüğe karşı, onlara verdiği aeza veya mükâfat çok yerinde ve güzel olurdu. İyilik yapana verdiği mükâfat, sevindirici ve memnun edici olurken, suç işleyene verdiği ceza da o kadar acı ve üzüntülü olurdu. Çoğu zaman verdiği ceza veya mükâfatlar, ya düşündürücü bir fıkra, ya hayırlı bir duâ ya da bir beyit olurdu. Uygulama yaparken, Sorduğu soruya verdiğim bir cevabın hoşuna gitmesi üzerine, defterin alt kenarına şu beyti yazmamı emrettiğini hâlâ unutamam:

«Hasan cevap verdi. Ne güzel cevap verdi.» «Allah ona rıza ve rüşdünü ihsan etsin.» Bir arkadaşımızın verdiği cevap hoşuna gitmeyince de verdiği notun alt kısmına şu beyti yazmasını emrettiğini çok iyi hatırlıyorum: «Ey Allah'ın atı, koş gel çabuk Al şu genci, götür hemen.» Daha sonra bu arkadaşın adı (Allah'ın atı) olarak kaldı. Önu kızdırmak istediğimiz zaman (Ey Allah'ın atı) derdik. Üstadımızın gözleri görmediği için yazıyı bize yazdırırdı. Fakat beden gözü görmese de, manevî gözü, gören gözlerden daha nurlu idi. (Gözler kör olmaz. Fakat göğüslerdeki kalb kör olur.)

Belki de üstad ile talebe arasındaki ruh ve vic-ran ortaklığını, o zamon idrâk ettim. Çünkü bizi zor işler yapmaya sevk etmesine rağmen, onu çok sevi-

105

yorduk. Şahsen ben üstadımdan çok okuma ve araştırma alışkanlığını kazandım. Çoğu zaman beni, kıy-rnetJi itaplarının bulunduğu, kütüphanesine götürürdü. Orada istediğim kitaplardan, istediğim konuları araştırırdım. [Bazen kitaplığında ilim sahibi kişiler de bulunurdu}. Bir konu üzerindeki münakaşalarını dikkatle dinlerdim. Üstad ile talebe arasındaki müna--sebet, bu şekilde devam ederse, şüphesiz ki, daha iyi neticeler doğar. Öğretmen ve diğer eğitimciler de bu yolu takip ederek talebelerine önem verseler, ne kadar güzel olur.

İşte ömrümün 8-12 yaşları arasındaki kısmı bu okulda geçti.

ORTA OKULA DOĞRU

Nihayet, Muhammed Zahran'dan (r.h.) okulun yönetimini; kendisi gibi parlak ruha, geniş ilme, yüksek edep ve ahlâka sahip olmayan kimseler teslim aldı. Okulun eski hâlini çok sevdiğim için. bu kişilerin yönetiminde derslere devam etmek hoşuma gitmedi. Oysa daha Kur'an'ı ezberlememiştim. Babam da ısrarla benim hafız olmamı istiyordu. Bense, sadece Kur'an'ın yarısını ezberlemiştim. Durum bu iken hayret verici bir ısrarla, «yardımlarla ayakta duran bir okula devam edemiyeceğimi, orta okula devam etmem gerektiğini» açıklıyordum.

106

Babam, Allah'ın kitabını ezberlemeden ayrılmama şiddetle karşı koyuyordu. Ancak kendisine, Kur'an'ı evde ezberleyeceğimi vaad ettim. Böylece orta okula devam etmeye başladım. Gündüzün büyük bir kısmını okulda geçiriyor, geriye kalanını da çok sevdiğim «saat tamiri»ne, yatsıdan sonrasını da, ders mütalâasına ayırıyordum. Sabah namazından sonra okula girinceye kadar da Kur'an ezberliyordum.

AHLÂK (VE TERBİYE) CEMİYETİ

Yeni okulun hesap ve matematik hocalarından Muhammed Abdülhâlik, ahlâk ve fazilet sahibi bir zattı.  Bir gün  üçüncü sınıf talebelerine «Ahlâk ve Edeb» ismi altında bir cemiyet kurmalarını teklif etti. Cemiyetin tüzüğünü kendisi hazırladı. İdare meclisi üyelerini de talebelerin seçmelerini istedi. Cemiyetin tüzüğünde şu hususlar yer alıyordu: «Kim din kardeşine küfrederse, 1 kuruş, babasına küfrederse 2 kuruş, anasına küfrederse on kuruş, mukaddesata küfreder veya bir kimseyle kavga ederse 20 kuruş ödeyecektir.» Bu cezalar idare meclisinde toplanırdı. Cezayı ödemek istemeyenler boykot edilerek cezayı öde-yinceye kadar kendileriyle konuşulmazdı. Toplanan para ise hayr yolunda harcanırdı. Ayrıca tüzük, üyelerin birbirini, din'e sımsıkı sarılmaya, namazı vaktinde kılmaya, Allah'a, ana-babaya ve  büyüklerine

107

karşı saygılı olmaya davet etme mecburiyetini getiriyordu.

Reşadiye dînî okulunun bana verdiği servet, her konuda arkadaşlarımın önüne geçmeme ve onların dikkatini çekmeme sebep oluyordu. İdare meclisi üyeleri devamlı beni başkan seçerdi. Cemiyet, faoiiye-tine devam ediyordu. Tüzüğün getirdiği kurallara uymayanlar muhakeme edilip para cezasına çarptırılıyordu. O zaman biriken paraların bir kısmını doktor olan ağabeyinin tayini başka yere çıktığı için, onunla gitmek mecburiyetinde kalan Lebib İskender ismindeki arkadaşımıza verdik. Geriye kalanını da; okulun kenarında Nil nehrine atılmış, yabancı bir cenazenin teçhiz ve tekfinine harcadık. Şüphesiz böyie cemiyetler, ahlâkı olgunlaştırma bakımından 20 nazarî dersten daha verimlidir. Okul ve enstitülerin bu cemiyetlere itina göstermeleri gerekmektedir.

NİL NEHRİNİN KENARINDA

Bu cemiyetin; genç üyelerin ruhlarına, nasıl etki yaptığını, Nil nehrinin kenarında gezerken bizzat yaşadım. İşçiler orada ufak gemiler yapıyorlardı. Bir gemicinin, gemisinin üzerine tahtadan yapılmış, ahlâka uymayan çıplak bir kadın heykelini dikmiş olduğunu gördüm. Nil'in bu kısmına, birçok genç kız ve kadınlar, su almak için geliyorlardı. Gördüklerim be-

108

ni dehşete düşürmüştü. Hemen karakola giderek -*- o zaman Mahmudiye henüz merkez hâline gelmemişti —¦ komisere durumu anlattım ve olayı protesto ettim. Komiser benim bu hareketime hayret ederek önüme düşüp, gemicinin yanına geldi ve gemiciden bu heykeli derhal kaldırmasını istedi. Nitekim indirdiler. Ertesi gün, komiser okula geldi ve müdüre durumu sevinerek anlattı. Müdürümüz Mahmut Ruş, faziletli bir insandı. Benim bu hareketime 'ö da sevindi. Sabah toplantısında durumu talebelere anlattı ve nerede olursa olsun kötülüklere karşı tepki göstermelerini istedi. Üzülerek söyleyebilirim ki, bugün bu gibi konulara ne komiser ne de okul müdürü önem veriyor.

KÜÇÜK MESCİT'DE

Talebeler namazlarını, bilhassa öğle namazîanm okulun yanında bulunan küçük mescit'de kılarlardı.

Bir gün caminin imamı Muhammed Said (r.a.) camiye geldiğinde, gördü ki, müezzin ezanı okumuş, imam öne geçmiş, üç saf hâlinde talebe namaz kılıyor. Talebelerin camiye gelmeleri hâlinde suyu israf edeceklerini ve hasırları eskiteceklerini ileri sürerek namazdan sonra bir kısım tehditlerle bizi kovalamaya çalıştı. Arkadaşlardan bir kısmı; tehditlere dayanamayarak kaçtı. Bir kısmı ise direndi.   Bu olaydan sonra, Hoca'dan  intikam almayı düşündük.  Bunun

109

üzerine Hoca'ya içerisinde şu âyetin bulunduğu bir mektup yazdık: «Sırf Allah'ın rızâsını isteyerek, sabah-akşam Rablarına duâ edenleri koğma, onların üzerinde bir hesabın yok ki, onları koğup da zâalimlerden olasın.» (1) Bir kuruş posta parasını da intikam almanın hatırına kabul ettiler. Hoca bu tehlikenin nereden geldiğini anladı, babama gelerek beni şikâyet etti. Babam ise kendisine; talebelere karşı iyi davranmasını tavsiye etti. Bu olaydan sonra hocayla iyi münasebetlerimiz oldu. Bizden istediği; camiden ayrılmadan önce, boş bidonları doldurmamız ve çürüyen hasırlar için teberru toplamamızdı. Biz de bu şartları severek kabul ettik.

HARAM OLAN ŞEYLERİ YASAKLAMA CEMİYETİ

Okulun içinde yapılan bu faaliyet, gençlerin, is-lâhat hususundaki arzularına yetmiyordu. Nitekim aralarında; Muhammed Ali Bedir, Lebib Neccar, Ab-dülmuteâl Senkel, Abdurrahman es-Saâtı, Said Bedir'-in de bulunduğu bir gurup talebe, toplanıp «Haramları Yasaklama» adı altında islâmî bir cemiyet kurdular. Cemiyetin aidatı, haftada 5 ile 10 kuruş arasında değişirdi. Üyeler aralarında iş bölümü yapmışlardı. Bazıları yazılacak mektupların müsveddesini hazırlıyor,

(D   EN"ÂM 52.    -•

110

bazıları kaleme alıyor, bazıları matbaaya götürüyor, bazıları da mektupları gidecekleri yerlere ulaştırıyordu. Mektup gönderilen yerler, cejjıiyetçç haram işlediği tesbit edilen kişilerdi. Bu kişilerin günah işleme, ibâdetleri, bilhassa namazı gerektiği gibi yerine getirmeme ve ramazanda oruç yeme gibi yasaklan özenle ve dikkatle takip ediliyordu.

Bir kimse orucu yerse, hemen ona mektup yetiştirilir. Ve yaptığı çirkin hareket şiddetle protesto edilirdi. Bir kimse namazda kusur mu ediyor, hemen ona bir mektup yetişirdi. Bir müslüman altın mı kullanıyor, hemen bir mektup gönderilip erkekler için altının haram olduğu anlatılırdı. Bir kadın yas gününde ağlayıp dizlerini mi doğuyor veya câhilce bir duâ mı ediyor, hemen o kadının velîsine mektup yazılır ve'ou hareketin haram olduğu bildirilirdi. İşte böylece, küçük olsun, büyük olsun, her kim bir günah işlerse, hemen ona bir mektup yazılır ve yaptığı hareket şiddetle kınauırdı. Üyelerin yaşlarının küçük olup, dikkatleri çekmeyişleri, etraflarında,\ilerin işledikleri haramları kolayca öğrenmelerini sağlardı. Nihayet yapılanlardan üstad Muhammed Zahran'ı mes'ul tuttular. Bu davranıştan dolayı onu kınadılar. Derhal ona gidip; talebelerin mektup yazmamaları için ricada bulundular. Üstad Zahran kendini savunurken bir mektup da kendisine geldi: Mektupta şöyle deniyordu : «Sen öğle namazını ikindinin vaktine yaklaştırıyorsun, halbuki bu vakitte öğle namazını kılmak mek

11T

ruhtur. Sen bu memleketin hocasısın, kendin mekruhtan  sakınmalısın  ki,  halk  da  haramdan sakınsın.»

Bunun üzerine üstad beni çağırttı. Onun okulundan uzaklaşmama rağmen aramızdaki münasebet devam ediyordu. Kendisi ile Buharî'nin Şerhi Fethu'l-Bârî'de bu konuyu inceledik. Bugün gibi hatırlıyorum, konuyu kendisine okuyordum, kendisi ise mektup yazanların kimler olduğunu soruyordu. Nihayet talebelerin haklı olduklarını kabul etti. Durumu okuldaki arkadaşlara ilettiğimde sevinçleri sor.suz oldu.

Cemiyet bu faaliyetini altı ay sürdürdü. Bir gün dansöz getiren bir kahveye cemiyetin mektubu yetişti. Üyeler israf olmasın diye mektupları elden götürürlerdi. Ancak götürdükleri kişinin eline tesiim etmeyip dikkatini çekecek bir yere bırakırlardı. Ne yazık ki bu defa kahvenin patronu uyanık davranıp mektubu getiren talebeyi yakaladı. Kahvedekilerin önünde arkadaşımızı azarlayıp hakaret etti. Durumu öğrenen oemiyet, bu şekildeki çalışmanın azaltılmasına ve haramları yasaklamanın başka yollarını aramaya karar verdi.

DEMENHUR'DAKİ İLK ÖĞRETMEN OKULUNDA

Reşd okulundan çıkarken, babama verdiğim sözü tutmuş, Kur'an-ı Kerim'i yarısına kadar ezberlemiştim. Bu arada Bırıeyra eğitim müdrlüğü orta okulu

(O

f • 3

 a S

= r; •< n 2»

Q> 3   Q   3  **

CD   Q

2.  X-  O

s o

 O   §

w  5r 5-

O  q  c

-  5   3

û   — ¦<

O   X  ""

CD

t-»

(D 3_

|

C

O.

3 CD

 N

 

35  <o  o.

 m   °

er o

3

o

o» E a ö £ £ 3. ""•  — x- "a ¦<  3- 2 5"

2 - S- t

CD   Q    C    ^    =î

s: = 3-

3.   2   O

3    3

O    İS    ~   t   X

N    W    3   (Q   ¦     o

fi.       "^   *"^

&Şn2o   =¦

> en

O)

> 

Tl

< 

m

S § I = i

CD   3   H.  N

 

S-İ

w —" >> S

o  o-**?.

3   <    S Q   CD

°~   "*   O"   U. Q    O*  ^

5T 3. co -• 3 1^^"

ı -w  ^ 5;

=    2.  O

- ü- a -co

o c  o o  „

• ~ C   -**  =r- X-

O:  O  •<   İ  O

x- -o

S ö"

i

o. 3

o ¦o

o  ... ?^

3 ¦¦<    CD

 Q

 N

er

3' 3-

X"

o

i İ 75 3

Q 3

o.

C: Q

»,!¦ 11311 &

=T   -    —   O

5 x § I w x 2'

CD    3    CO

3   ¦<

O    İÜ.

O. O

X"

o

t? ^! ^ £ x- 9. F o- P x-

Q

2L o

' r~    /^    Ct    O ¦        *       J   -y*/%           "^"

'   ¦§  ğ"-co  5§  %%  °  |c

D v7   O>  C   T  c   2  -^  ^  T  O

s^Niilo-şf i

p 5. g. çd  a o: 5- „ •« 5  o

«   =   3    -   *    S

u   ¦—t f^   cd   f^ "Cfl

3       "^       ~       O.     pr~     CD

o   —        -^* c   -?

2  ->  o  °- 3  f».

o

?0

Q

x-

<  cr n co  ^- cd

O) ??   ^-

9. Q   - Q

^^        u.   3    ¦"

O   m   O

î

 3

 a

 3  3

 —  <0

<   2.   O.

9- ^ 2

? ?^ &

CD

ÎD    3

o o —.  O

-CO ^ N CD CO 3-"<    CD    ÇD

o fa

3- o. o  cd  „

I  -   S o  ~

¦CO CD

co

o  •    ";¦

~~- m Td

.ISlâfo

5   ¦«¦   C:   «    §    CD    O

— er n  cd  •   ._.   ^

<    — •   CD    3         *g

Q    ~"    2.   CD

01  -ffl   3   <

~   CD    CD    3

o   x-

co = =^ -q-j o. x- ^ ^ cd   5. 3

«5   g-cî

-1   C    3"

^   3

CD 3-  CO

-co  •£ er   ,

İ. > ^ §

Q  oT^-CO — c- a  «

< 5" 3' o

CD    O   5    CO

"*• er cd   cd ~ 5" S S

~—  _   Q

Q                            3    5    «•

a

co

CD

CD    3"    c

2. -ö)   3

CD    O    3"

3  S-

O    İt?

O.  _

O   O

"S   fo   =

5    .->   Q

c        c*

ÇD

D   CO    O

ü   3' O    CD    O

W   o    CD

c?İ.

1

m

co

CD

er co

CD

o er .0

3

x-

CD

* CO Si CD O.   3

-    O

o 9.

CD

*  o a

İ « °

§^>§

£2   S co

"                CD

•- cd 2. İ

CD

3   -<fl   Q

ali

~*    CD    »5.

2" I -w

•v 3 c

CO    CD    O CD   O.   -;

II"&

a E  -cd 3 o

® ?: o g =.

CD    °  <2. ¦<.   O

3    3    Q    3T   £

? ~  x- cr f

x=" İ 3 S -

• .   2 »  2T °

4  3  o      -

5? g  3  -<  o.

¦<S.3şP

•55  3  ~ _ 2

•<0    Q   "O

x-9_

CD O ~"    3

.- -55

co 3 §ct, 3 g" 3 Üf

C:   ÇD

Ç0     3

C:   —

3    5?

§a

CD

^  x^

co ş:

2: 3

I 5 ^§

3

3 -

S 3 o

3 çd S

= 532

? ^3

 3

 CD

 d

-"    3^  ÇD   f

co £

 CD

x co  x-

CD   CD

x- -«

114

misti, ibâdet, zikir ve itaâta büyük bir azimle sarılmıştı. Bir çok defa hacca gitmiş ve her gidişinde de birkaç defa umre yapmıştı. Arkadaşlar onun hakkında şöyle diyorlardı:. «Onun kadar Allah'a tam itaat eden, farzları noksansız kılan, sünnet ve nafiieye devam eden bir kimse görmedik.» Yaşı altmışın üstündeyken bile, davet vazifesini bırakmamıştı. Onun daveti; sağlam bir esasa dayanıyordu. Onun daveti; üme, fıkha, ibâdete, taâta, o zaman yaygın oİGn hurafe ve bid'atla mücadeleye, kitap ve sünnetin müdafaasına, yanlış te'vilden sakınmaya, iyiliği emir, kötülüğü ne-hiy ve her ne olursa olsun, nasihati yayma esasınu

dayanıyordu.

Benim hoşuma giden ve kalbime hâkim olan en güzel tarafı; iyiliği emir kötülüğü nehy etme hususundaki hassasiyeti ve bu konuda hiç tâviz vermemes. olmuştu. Bu zat devlet büyüklerinin yanında bile hakkı söylemekten çekinmemişti.

Buna bir kaç misâl verebiliriz. Bir gün başbakan Riyad paşayı ziyareti sırasında bir âlim gelip başbakana selâm verip, önünde eğiliyor. Bu duruma sinirlenen şeyh, âlimin yüzüne kuvvetli bir sille vurarak: «Kalk be adam... Rükû, sadece Allah'a yapılır. Dini ve ilmi rezil etme. Allah seni rezil etsin.» diyor. Ne paşa ne de âlim kendisine birşey söyleyemiyor. Yine başbakanın yanına, parmağında yüzük olan bir paşa geliyor. Şeyh ona dönerek: «Ey adam! Altın kullanmak erkeklere haram kadınlara helâldir. Şu parmağındaki

115

yüzüğü git karına ver. Resûlullah'ın emrine karşı gelme.» diyor. Buna kızan Paşa müdahale etmek istiyorsa da, diğer paşa araya girerek şeyhi paşaya tanıtıyor. Buna rağmen şeyh ,üzüğün çıkarılmasında israr ediyor.

Bir gün âlimlerden bazısı ite birlikte, Hidya Tevfik paşanın yanına girip selâm verdiğinde   Tevfik paşa selâmı işaretle alıyor. Şeyh büyük bir irade ve azimle ona: «Selâm ya misli ile iade edilir veya iyisi ile. Selâm alırken şöyle de: (Aleykümüssefâm ve rahmetul-lahi ve berekâtuh.) işaretle selâm almak caiz değildir.» Tevfik paşa Şeyhin dediğini yapmaktan başka çare bulamamış ve onun din hususundaki hassasiyetine teşekkür etmiştir.

Bir gün mühendislik sahasında çalışan bazı talebelerin ziyaretine gittiğinde, masaların üzerinde, alçıdan yapılmış bir heykel görmüş, yetkiliden: «Bu nedir?» diye sorduğunda: «İşimizin gereği, bundan yararlanıyoruz» cevabını almış. Şeyh: «Bu haramdır» diyerek heykeli almış, kırmış. Bu arada odaya İngiliz müfettişi girmiş ve durumu görünce Şeyh'e kızmış. Şeyh onun bu tepkisine olgun bir şekilde cevap vermiş ve İslâmın bir tevhit dini olduğunu, her ne suretle olursa olsun, putperestliğin kalıntılarını yok etmek için geldiğini, geniş bir şekilde anlatmış. İslâmın putperstlikten arınmamış olduğunu zanneden   İngiliz müfettişi şeyh'in bu açıklamasından    çok memnun kalıp kendisine teşekkür etmişti.

116

Bir gün bazı müritleriyle H. Hüseyin (r.a.) camiini ziyaret ederken H. Hüseyin (r.a.)'in kabri üzerinde şöyle duâ etmiş: «Burada yatan müminlere Allah'ın selâmı olsun.» Bunun üzerine bazı müritler: «Efendimiz H. Hüseyin'den bizden razı olmasını iste.» demişler. Şeyh bunlara kızarak: «Allah benden, sizden ve ondan razı olsun, yeter!» demişti. Döndükten sonra da onlara ziyaret hususunda geniş bilgi vermiş, sünnet ve bid'ât olan ziyaretlerin farklarını anlatmıştı.

Bir gün babam, bana; şeyhle bazı müritlerin, Mahmudiye'nin ileri gelenlerinden Hasan Said Efen-di'nin evinde toplandıklarını, şeyhin, evdeki hizmetçilerinden genç bir kızın kahve dağıtırken; kollarının ve başının '< olduğunu görünce, sinirlenerek derhal gidip kapanmasını istediğini, kapanmadığı takdirde kahveyi içmeyeceğini, kapanma hususunda ev sahibine etkileyici bir ders verdiğini, hizmetçi de olsa kapanması gerektğini, ona geniş bir şekilde açıkladığını

anlatmıştı.

Bu konularda şeyhin unutulmayacak bir çok hatıraları vardır. İşte şeyhin bu tutumu bana en büyük tesiri yaptı. Müritler, onun birçok kerametlerinden bahsederlerdi. Ancak bana daha çok tesir eden yanı kerameti değil, amelî yönü idi. Allah'ın ona ihsan ettiği en büyük keramet, islâmî davet hususundaki muvaffakiyeti olmuştu. Onun sağlam esaslara dayanan dâve,ti, yasaklara karşı olan gayreti ve iyiliği emir, kötülüğü  nehy  hususundaki  hassasiyeti, gerçekten

117

en büyük kerametti. Bu hâdiseler cereyan ederken yaşım henüz on ikiyi geçmemişti.

Şeyh Hassafi'ye aşırı derecede bağlanmamın diğer nedeni de; onun hakkında yazılan kitabı okurken, gördüğüm rüya olmuştu. Bir gün rüyamda şehrin kabristanına gittim. Büyük bir kabrin sallanıp hareket ettiğini  gördüm.   Daha  sonra   kabir  yarıldı   içinden bir ateş çıkıp göklere doğru yükseldi.  Sonra ateş uzun ve iri bir adam şeklini aldı. Her taraftan gelen insanlar onun etrafında toplandı. Etrafında toplananlara açık ve anlaşılır şekilde şöyle seslendi: «Ey insanlar! Allah size; haram şeyleri mubah kıldı. Dilediğiniz şekilde dayranın.» Topluluğun arasından çıkıp yüzüne karşı: «Yalan söylüyorsun!» diye haykırdım. Sonra da toplananlara dönerek: «Ey İnsanlar, bu gördüğünüz şeytandır.  Sizi dininiz hususunda fitneye düşürmek istiyor, ona kulak asmayın, konuşmalarını dinlemeyin.» dedim. Bu sözlerime sinirlenerek: «Seninle bu topluluğun önünde yarışalım, eğer sen beni geçersen, sağ salim topluluğun    arasına dönersin, sana brrçey yapmam ve doğru söylemiş sayılırsın.» dedi. Şartlarını kabul ettim ve önünde, bütün gücümle koşmaya başladım. Ancak onun müthiş adımları yanında benim küçük adımlarım ne yapabilirdi. Tam bana yetişecekti ki Şeyh göründü. Beni sol tarafına alıp, sağ eliyle ona işaret ederek: «Kaybol ey mel'un!» dedi. Gerçekten de hayalet kayboldu. Şeyh de kendi yoluna devam etti. Ben ise tekrar topluluğa dönüp

118

onlara şöyle dedim: «Gördünüz mü mel'un, sizi nasıl Allah'ın yolundan saptırmaya çalıştı.»

Uykudan uyandıktan sonra büyük bir özlemle şeyh'in oğlu Abdülvehhab'ın Mahmudiye'ye gelmesini bekledim. Onunla görüşmek ve tarikat dersini bizzat kendisinden almak istiyordum. Ne yazık ki gelmedi.

Bu olay bana din kardeşim ve Mahmudiye tüccarlarından Muhammed Ebû Şuşe'yi hatırlattı. Bu zatın, ruhî terbiye hususunda, üzerimizde büyük hakkı vardı. Bizi onar kişilik guruplar hâlinde toplar, kabristana götürürdü. Kabirleri ziyaret ettikten sonra orada bulunan mescitte «vazifeyi» okurduk. Sonra bize, ibretlerle  dolu  sâlih  kişilerin  hikâyelerini  anlatırdı. Sonra bize kazılmış boş kabirleri gösterir ve buraya getirilip defn edileceğimizi anlatırdı. Bazan da kabre inip bir müddet yatmamızı, bir gün gerçekte buraya ileceğimizi düşünmemizi isterdi. Hep birlkte kabrin ¦ oranlığını ve vahşetini düşünür ve ağlardık. Sonra da huşu, pişmanlık ve azm ile tevbe ederdik. Çoğu zaman da tevbemizi hatırlamamız için bileklerimize kalın bir ip bağlardı. Herhangi birimizin kalbinden bir günah  işlemek arzusu geçecek veya şeytanı galip gelecek olursa, bu ipten tutmamızı ve tevbe ettiğimizi hatırlamamızı tavsiye ederdi. Kendisinden çok istifade ederdik. Allah ondan da, bizden de razı olsun.

Demenhur öğretmen okuluna gittikten sonrş da. şeyhe kalben bağlılığım devam etti. Şeyh'in kabir ve mescidi  Demenhur'da  idi.  Her gün  kabrini  ztya*ef

119

ederdim.  Oradaki  Hassafiye  tarikatı  mensuplarının sohbetlerinde hazır bulunurdum. Müritlerin başındaki şahsı sorduğumda Besyûnî isminde sâlih bir zat olduğunu öğrendim. Kendisinden,    tarikate girmemi kabul etmesini rica ettim. Ricamı kabul etti.    Bana Şeyh  Abdülvahhap geldiğinde,     onunla  görüşmemi sağlayacağını vâad etti. O güne kadar hiç bir tarikata girmemiştim. Sadece onlardan hoşlanırdım. Nihayet Şeyh Abdülvahhap Demenhur'a geldi. Kardeşler geldiğini bana haber verdiğinde çok sevinmiştim. Hemen Şeyh Besyûnî'ye gidip, beni Şeyh Abdülvah-hab'a takdim etmesini rioa ettim. Ricamı kabul etti. Ve 4 Ramazan 1341 pazar günü görüştüm. Hassafiye (şâziliye) tarikatını onunla tanıdım. Tarikatın zikir ve teşbih görevlerini yapmama izin verdi.

Allah, Şeyh Abdülvahhab'dan razı olsun. Kendisinden çok istifadem oldu. Onun tarikatında sadece iyilik gördüm. Onun şahsiyetinde, irşadında ve davranışında  bir çok  faziletler mevcuttu.  Başkalarının yanında alçalmayan, işlerinde ciddiyet sahibi bir kişiydi. Müritlerle olsun, yalnız olsun, vakitlerini sadece ilim, öğretim, zikir, taât    yolunda harcardı. Müritlerini bilfiil, kardeşliğe, ilme ve taâte yönlendirirdi. Onun hikmetli terbiye metotlarından biri de; müritlerinin- ihtilaflı ve şüpheli konularda tartışmaya girmelerini yasaklaması olmuştu. Halkın önünde zındıklar, dinsizler veya misyonerlerle bu konuları münakaşa etmenin doğru oi- ayacağını savunurdu. Bu hususta

120

müritlerine şöyle derdi: «Bu konuları hususi meclisinizde ve kendi aranızda münakaşa edin. Halkın önünde konuşurken, onları Allah'ın taâtine sevk edecek tesirli konulardan bahs edin. Şayet ihtilaflı konuları halkın önünde münakaşa ederseniz, onlardan birinin kalbine şüphe girer, sonra şüpheyi giderecek kuvveti bulamaz da inancını sarsarsa, bunun sebebi siz olursunuz.» Bazı toplantılarda ben ve arkadaşım Ahmet Sukkeri'ye şunları söylediğini hatıcjıyorum: «İyi bilin ki, Allah toplantılarınıza gelen   müslümanların vaktinden, sizi sorumlu tutar. Eğer onlara faydalı olursanız, hem siz hem de onlar için sevap vardır. Eğer vakitlerini  boş yere geçirmelerine sebeb olursanız hem siz, hem de onlar suçlu duruma düşer.» Bütün davranışları hayırdı. Onda; hayırdan başka bir şey öğrenmedik. «Ancak   öğrendiklerimize şehödet ederiz. Gaybı bilenlerden değiliz.» (âyet)

Bu arada Mahmudiye'de (Hassafiye Hayır Cemiyeti) adı altında bir islâh cemiyeti kurduk. Ahmed Sükkeri, Cemiyete başkan, ben de sekreter seçildim. Bundan sonra cemiyet, faaliyetini iki alanda sürdürdü. Bunlardan biri; üstün ahlâka davet etmek, içki, kumar ve yas tutma gibi, yaygın haramların önüne geçmekti. Diğeri ise, memlekete gelip yerleşen misyonerler ile mücadele etmekti. Bu misyonerler, üç genç kızdan ibaretti. Başlarında bayan (Wayt) vardı. Sağlık sorunlarına eğilme, nckiş-dikiş öğretme ve kimsesiz çocukları b maye etmek adı altında hıristi-

121

yanlığı yaymağa çalışıyorlardı. Cemiyetimiz bunlarla mücadele ediyor ve çok güzel neticeler alıyordu. Daha sonra bu mücadeleyi (Müslüman Gençler Cemiyeti) üstlenmişti.

Müslüman Kardeşler Cemiyeti kuruluncaya kadar. Şeyh Abdülvahhab'la alâkamız en güzel şekilde devam etti. Bu cemiyet hakkında onun kendine göre bir görüşü, bizim de kendimize göre bir görüşümüz vardı. Herkes kendi görüşünde ısrar etti. Ne olursa olsun hâlâ, âlim, âmil ve mütteki şeyhimizin hâtıralarını samimî bir müridi olarak, en güzel şekilde muhafaza ediyoruz. Nasihat ederken de, irşâd ederken de samimî idi. Allah ondan razı olsun.

TASA.VUF HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİM

Hâtıralarımı yazarken, tasavvuf ve tarikatların, islâm tarihindeki yeri hakkında görüşlerimi açıklamamda yar olduğunu umarım. Tasavvufun doğuşunu, eserlerini, bugünkü vardığı noktayı ve islâm toplumuna nasıl fayda sağladığını açıklamaya çalışacağım. Ancak, ilmî araştırma ve istilâhî manâların derinliklerine^ inmek istemiyorum. Çünkü yazmaya çalıştığım bir hâtıra olup, sadece zihin ve duygulardaki, kıpırdamaları tescil eder.

Eğer doğruyu bulmuşsam  Allah'dandır.     O'na

122

hamdü sena ederim. Şayet yanlış olursa, ben sadece iyilik yapmak istedim. Hüküm Allah'ındır.

İslâmın ilk asırlarında islâm devletinin sahası genişlemiş, fetihleri çoğalmış, bütün dünya müslüman-lara yönelmiş ve onlara her taraftan ganimetler gelmeye başlamıştı. Müslümanların halifeleri gökteki bulutlara şöyle diyordu. «İster doğuya git, ister batıya. Damiaların düştüğü yerin haracı bana gelecektir.» O hâlde müslümanların^dünyaya yönelip onun nimet-terinden faydalanmaları,    servetinin tadını tatmaları ve bu nimetlerden istifade ederken bazen iktisat bazen de israf etmiş olmaları normaldir.

İçtimaî hayatın, Nübüvvet devrindeki o pariak, ve sade şeklinden; yumuşak ve nazik hayata do -nüşmesi karşısında; âlim, müttekî, faziletli ve sâüh kimselerin, insanları geçici dünya metaından yüz çevirmeleri için çalışmaları, unuttukları âhiret hayatını hatırlatmaları da o kadar normaldir. (Eğer bilseler âhiret âlemi hayatın ta kendisidir.) (2) Bu sâlih kişilerin başında İmam ve vaiz Hasan el-Basrî geliyordu. Daha sonrq onu bir çok davet adamı izledi. Böylece müslümanlar arasında Allah'ı zikr eden, kıyamet gününü hatırlatan, dünyaya rağbet etmemeyi telkin eden, Allah'a itaat ve takvaya davet eden bir gurup

meydana geldi.

Diğer islâm topluluklarında meydana gelen bazı

(2)    Ankebut 6-4                                                              •:

123

değişiklikler, bu topluluğun daveti sayesinde meydana geldi. Böylece, insanların davranışlarını tanzim eden, hayatta; zikir, ibâdet, mârifetu'l-lah gibi sonu cennete ve Allah'ın rızâsına varan, özel bir yol çizen yeni bir ilim şeklini aldı.

Bu kısım tasavvuf ilimleri — ki ben onu «Terbiye ve Sülük» olarak adlandırıyorum — islâmın özüdür. Şüphesiz ki mutasavvıfların, ruhu, tedavi etmek ve yüceltmek yolunda katettiği mesafeyi hiç bir terbiyeci katedememiştir. Şüphesiz ki onlar insanları; kendi üslûpları ile, farzları yerine getirmede, yasaklardan sakındırmada, doğrulukla Allah'a yöneltmede amelî bir plânın içine sokmuşlardır. Anoak, davetin yaşadığı çağın ruhuna uygun olarak susma, aç kalma, uyumama ve yalnızlık gibi konularda zaman zaman aşırı davrananlar da oldu. Aslında aşırı gitmemek şartıyla bu hususlar dinin temelindendir. Çünkü susmanın gayesi, boş konuşmadan yüz çevirme, açlığın gayesi nafile oruç tutmak, uyumamanın gayesi, gece ibâdet etmek, uzletin gayesi, nefse eziyet etmekten kaçınmaktır. Şayet tatbikat, şeriatın çizdiği bu noktada kalırsa, çok faydalı ve hayırlıdır.

Ne yazıkki, tasavvufi davet düşüncesi; «terbiye ve sülük» sınırını aştı. Şayet o sınırda kalsaydı, hem kendi, hem de insanlar için çok faydalı olacaktı. Fakat ilk çağlardan sonra, bu sınırlar aşıldı ve tasavvufa, mantık ve geçmiş milletlerin düşünceleri karıştı. Dolayısıyla dine; kendisinden olmayan şeyler ka-

124

rışmış oldu. Zındıklara, dinsizlere, inanç ve fikri bozuklara geniş bir kapı açıldı. Tasavvufa, zühde ve şeffaf bir ruhî neticeye erişmek isteği adı altında bu kapıdan içeri girdiler. Öyleki; bu konuda yazılan ve söylenenlerin, Allah'ın dinine vakıf olan, bu dinin saf ve temiz kalmasına özen gösteren ilim adamları tarafından büyük bir titizlikle, incelenmesi gerekir.

Daha sonra tasavvuf düşüncesinin fiilî teşkilatlanma devrine girildi. Çeşitli tarikatlar meydana geldi, her tarikatın kendine has terbiye usulü vardı. Politikacılar, lüzumu anında, bu .teşkilâtları basamak olarak kullanmaya başladı. Daha sonra bazıları asksri nizama benzer bir teşkilâtlanma, bazıları da özel cemiyetler şeklinde kuruluşlar halini aldı. Bugün  ise geçmişte ki uzun tasavvuf tarihinin eserini bünyesinde toplayan bir şekle büründü. Şüphesiz tasavvuf ve tarikatlar İslam'ın bir çok ülkelerde yayılmasında en büyük amil olmuştur. İslam Asya ve Afrika'da ki en ücra köşelere sadece bu kişilerin etiyle

yetiştirildi.

Şüphesiz tasavvuf esaslarının «terbiye ve sülük» yönü kalbler ve nefislere en büyük etkiyi yapmıştır. Sofilerin bu konudaki sözleri, başkalarının sözle -rine benzemeyecek kadar tesirlidir. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi; başka felsefe ve mantıklara karıştırılması bir çok faydalarını etkisizleştirmiştir.

Kendilerini İslam'a hizmet için adamış olanların, bu tarikatları İslah etme konusunu, uzun uzun dü-

125

şünmeleri gerekir. Aslında bunları islah etmek gayet kolaydır. Doğruyu bulmada büyük kabiliyetleri vardır. Diyebilirim ki iyi bir şekil de tevcih edildikleri takdirde doğruya en yakın olan bunlardır. Yeter ki bir kaç ilmi ile amil ulema, ihlaslı ve dürüst vaiz, bu toplulukları incelesin, İlmi servetinden istifade ederek bulundukları durumdan kurtarsın ve sağlam bir liderlik meydana getirsin.

Tevfik el Bekri(r.h.)'nin1|9bu hususu düşünerek tarikat şeyhleri için ilmi ve ameli bir çalışma içerisine girdiğini hatırlıyorum. Bu konuda onlara bir kitap da hazırlamıştı. Fakat kendi öldükten sonra plânı yarıda kaldı. Şeyhler ilgilenmediler. Yine hatırlıyorum ki, şeyh Abdullah Afîfî bu konu ile ilgileniyordu. Ezber uleması ve din adamları ile uzun uzun konuyu görüşüyordu. Ancak bu da bir düşünce olarak kaldı. Uygulamaya konulamadı. Eğer Mısır'da Ezher'in ilmî gücü ile tarikatların ruhî gücü ve İslâm Cemaatinin amelî kuvveti birleşseydi, Mısır yönetilen değil, yöneten, etkilenen değil, etkileyen, idare edilen değil, idare eden bir ümmet olurdu. Ve doğru yoldan sapmış olan toplum, doğruyu bulurdu.

DEMENHUR'DAKİ GÜNLERİM

Demenhur Öğretmen   Okulu'ndaki günlerim tasavvuf ve ibadetle dolu geçti. «İnsan hayatı merho-

126

letere ayrılır» derler. Mısır ihtilalini takip eden 1920-1922 yılları arası hayatımın öğretmen okuiunda geçen bir merhalesini teşkil ediyordu. Bu merhale yaşımın 14-17 sine kadarını kapsar.    Bu merhalelerde işgalcilere karşı bazı millî ve vatanî görevlerimizi de yerine getiriyorduk. Demenhur'a geldiğimde Hassa-fiye tarikatının fikirleri ile dolup taşıyordum. Demen-hur'da  Hassafinin  kabri  bulunuyordu. Ayrıca orası seçkin müritlerin merkezi idi. Şenim de bu ortanr\a karışıp vaktimi bu alanda harcamam normal sayılırdı. Üstadım H. Hilmi Süleyman'ın (öğretmen) bu tarikatın terbiyesiyle yetişip ibadet, namaz ve takvada gerçek bir mümin olması, bu tarikata daha fazla ilgi göstermemin başka bir sebebi oldu. Tarikat vasıtasıyla, onunla aramda özel ruhi bir bağ kuruldu. Üstad Hilmi'nin arkadaşı Şeyh Hasan Hezbeh    (öğretmen) evinde bir çok ilmî toplantılar düzenlerdi. Ayrıca Demenhur'da bulunan Ordu Camiinde, «İhya» kitabını okuturdu. Üstad Hilmi, devamlı beni bu toplantılara ve derslere götürürdü. Benim gibi küçük bir talebenin, okulun içinde olsun, dışında olsun üstün ilim adamlarıyla haşır neşir olması, onların da bir küçük talebe ve benzerlerini Allah yolunda ilerlemeye teşvik etmeleri benim tasavvufî    ibâdetle vakit geçirmemde en büyük âmil olmuştur.

Okuldaki hadîs ve tefsir hocamız Abdülfettah Ebû A'lâm ile tarikatlar, evliyalar ve sofiler hakkındaki itirazlar konusunda uzun uzun münakaşa etti-

127

âim'zi hiç unutamam. Münakaşa bittikten sonra tebessüm ederek beni Allah'ın taâtına teşvik eder ve meselenin gerçek yönünün aydınlanması için, İslâm Şeriutı'nı ve tarihini, mezheb ve cemaatlar tarihini derin bir şekilde inceleyip üzerlerinde uzun uzun düşünmemi tavsiye eder, «Gerçek, araştırmanın oğlu -dur» derdi.

Birçok konularda aramızdaki görüş ayrılığına rağmen, hocama karşı büyük bir sevgim vardı. Benim doğru yola yönelmemi istediği için, onu seviyor, takdir ediyordum. Aramızdaki münakaşa, delil getirerek hakkı bulma isteğinin dışına taşmazdı.

ORDU CAMIİ'NDEKI GECELERİM

Demenhur'daki Ordu camiinde geçen gecelerimi hiç unutamam. Şeyh Hasan Hezbek'in ramazan sabahları verdiği dersler gelişerek Hassafî tarikatına mensup kişilerle birlikte, gecelerimizin tamamını içine almıştı. Yatsı namazını kıldıktan sonra biraz yemek yer, zikre başlardık, biraz uyuduktan sonra gece yarısı kalkar sabaha kadar teheccüd namazı kılardık. Sabah namazından sonra da «vazife ve evrad-larımızı» okurduk. Daha sonra okula gider, diğer talebeleri aydınlatmaya çalışırdık.

Çoğu zaman evimizden kalkar, camiye giderdik. Ancak camiyi açık bulamadığımız zaman Felaka Köp-

128

rüsü'nün yanındaki küçük mescide gider, fecre kadar orada namaz kıldıktan sonra da, cemaata yetişmek için camiye koşardık.

ZİYARET VE BULUŞMALAR

Demenhur'da bir araya geldiğimiz cuma günlerinde, buraya yakın evliyaları ziyaret etmek için, geziler tertiplerdik. Bazen sabah namazımı kıldıktan sonra, yaya olarak Demenhur mescidine yirmi kilometre olan Desuk kentine yetişirdik. Orada medfun bulunan Şeyh İbrahim Desuki hazretlerini ziyaret ettikten sonra, cuma namazını kılar, biraz istirahat ederdik. İkindi namazını kıldıktan sonra, tekrar yola çıkar ve akşam namazını Demenhur'da kılardık. Bazan da Nev-vam çiftliğine gider, orada medfun bulunan, salâh ve takvası ile tanınan Hassafiye tarikatının ileri gelenlerinden şeyh Seyyit Sencer'in kabrini ziyaret eder, bir gün orada kaldıktan sonra Demenhur'a dönerdik.

SUSKUNLUK VE UZLET GÜNLERİ

Okulda bazı günlerimiz vardı ki, o günlerde insanlardan uzak kalır ve hiç kimse ile konuşmazdık. Konuştuğumuz zer an da sadece Kj- in ve zikirle

129

konuşurduk. Bazı talebeler bu durumu fırsat bilip kendi kendilerini eğlendirilerdi. Okulun müdürüne gider: «Filâna birşeyler oldu konuşamıyor» derlerdi. Müdür bize gelip durumu öğrenmek istediğinde kendisine Kufan'dan âyetlerle^ cevap verirdik. Müdür bu durum karşısında şaşar kalırdı. Hocamız Farahat Selim (r.h.) bizim durumumuzu takdir ederek talebeleri azarlardı. Diğer hocalardan da üzerimize varıp bizi zor duruma düşürmemelerini isterdi. Bütün hocalar; uzletimizin, cevap veya imtihandan kaçmak olmadığını çok iyi biliyorlardı. Oünkü derslerimiz çok iyi olup devamlı önde giderdik. Yaptığımız uzletin şer'i hükmünü de bilmiyorduk. Onu, sadece, nefsi terbiye etmek, boş lâftan kaçmak ve irademize hâki;n olmak için yapardık.

Bazan suskunluğum gelişir, insanlarla alâkayı kesme ve nefret etme derecesine varırdı. Öyle ki, bana bazı arkadaşlardan mektup gelir, fakat ben, başka bir şeyle meşgul olmamak için mektubu açıp okumazdım. Çünkü bana göre, hafiflemek isteyen bir sofinin Allah'tan başka her şeyden alâkasını kesmesi ve bu yolda bütün imkânını harcaması gerekirdi.

OKULDA DİNÎ ŞİARI YERİNE GETİRME

Bununla beraber çoğu zaman davet etme isteği ağır basardı, öğle, ikindi namazını okulun mescidinde

Risaleler 8

F. 9

130

kılardım, ikindi ezanı ders yapıldığı saate rastladığı zaman hocadan izin alırdım. Bir islâm Okulu'nda okumamıza rağmen, derslerin neden namaz vakitlerine göre düzenlenmediğine şaşardım. Ezan okumak için izin istediğim zaman bazı hocalar memnuniyetle kabul eder, bazıları da nizamı korumak gerekçesiyle kabul etmezlerdi. Ben de ona: «Allah'a karşı gelmek pahasına kula itaat edilmez» diyerek kendileri ile çok şiddetli münakaşaya girişirdim.    Benden kurtulmak için izin vermekten başka çare tıulamazlardı. Öğle tctilinde eve gitmez, mescidde ve okutun bahçesinde aıkadaşları namaza davet edeTdlm.   Öğle namazını kıldıktan sonra, derse girinceye kadar kıymetli kardeşim Muhammed Şerif ile oturup Kur'an okurduk Bazen ben okur o dinler, bazen de o okur ben dinlerdim.

KIYAFET MESELESİ

Bir gün yoklama kâğıdını vermek için müdürün odasına girdiğimde; eski müfettiş yardımcısı ve şimdiki eğitim müdürü Ragıp beyle karşılaştım. Giydiğim elbise dikkatini çekmişti. O zaman başımda arkaya sarkmış bir sarık, ayağımda hacc'daki ihram pabucuna benzer bir ayakkabı ve fistanın üzerinde beyaz bir gömlek vardı. Bana bu elbiseyi niçin giydiğimi sordu. «Sünnet olduğu için giyiyorum» dedim. «Bütün

131

sünnetleri yerine getirdin de kıyafet sünneti mi kaidı?» dedi. «Hay«r... sünnet    konusunda büyük eksiğimiz var. Fakat gücümüz yettiği kadar yapıyoruz.» dedim. «Bu kıyafetle okulun nizamını bozmuş    oluyorsun» csdi. »Oku.'un nizamına uyuyorum, hiçbir dersde yok yazılmadım. Ahlâk ve davranışlarımda bir bozukluk do yok. Hocalarımın hepsi tenden memnunlar. İlim ve derslerde gurubun önündeyim. O hâlde nasıl okulun nizamını bozmuş oluyorum?» dedim, «l&er bu kıyafette İsrar edersen tayin komisyonu; öğrencilerin bu kıyafeti garip karşılayacağı gerekçesiyle seni tayin etmeyebilir.» dedi. «Fakat henüz atama zamanı gelmedi. Atama zamanı geldiğinde komisyon dilediği" gibi hareket etmede serbesttir. Rızk Allah'tandır. Ko- ' misyon veya bakanlığın elinde değildir.» dedim. Eğitim müdürü artık konuşacak söz bulamayınca, okulun müdürü müdahale etti ve beni müdüre tanıttıktan sonra, çıkmamı istedi. Ben de çıktım.

MİLLÎ HEYECAN

1949'da Mısır ihtilâli devam ederken ben 13 yaşındaydım. Ve Mahmudiye'deki orta okulda talebeydim. O günlerde Mahmudiye'nin, baştan sona gösteri ve genel grevlerle çaikalandiğı hâlâ gözlerimin önünde canlılığını muhafaza etmektedir. Memleketin ileri gelenleri gösterilerin önderliğini yapıyor, bayrağı

132

taşımak için, âdeta yariş yapıyorlardı. Göstericilerin büyük bir Heyecanla söyledikleri şu tatlı şiiri hâlâ hatırlıyorum:

«Vatan sevgisi îmandandır, Allah'ın cenneti bizi çağırıyor. Eğer istiklâl bizi bir araya getirmezse Cennet-i firdevste buluşuruz.» İngiliz askerlerinin gelip Mahmudiye'nin yakınlarında üslendiklerini, halkla çatıştıklarını, bir vatandaşın bir İngilizi dövüp kovaladığını, hâlâ hatırlıyorum. Mahmudiye'lerin kendi aralarında bir muhafız gurubu teşkil edip; İngiliz askerlerinin, evleri basarak; ahalinin namusuna tecavüz etmelerini önlemek için, sabaha kadar nöbetleşerek beklediklerini hiç unutamam.

Bizim talebe olarak bu milli heyecandaki yerimiz; sadece okulu boykot edip göstericilere katıl-k ve vatanın içinde bulunduğu durumu, büyükler konuşurken dikkatle dinlemekti.

ŞİİR VE HATIRALARIM

Bir gün hocamız Muhammed Halef ağlayarak geldi. Niçin ağladığını sorduğumuzda; Ferit Beyin İngilizler tarafından öldürüldüğünü bildirdi. Daha sonra Ferit beyin geçmişini anlatmaya başladı. Onun na-

133

sil mücadele ettiğini, nasıl Allah ve vatan yolunda cihad ettiğini uzun uzun anlattı, Anlatırken hepimiz ağlamıştık. Onun hâtırasına söylediği şiirlerin bazı mısralarını hâlâ hatırlıyorum.

Ferit, sen îman ve emniyet içinde uyu,

Vatan için üzülme,

Vatanın tamamı, sana fedadır.

O günlerde herkes «Milner» komisyonundan bahs ediyordu. Ve bu komisyonun toplantılarına katılmama kararı aldılar. Olaylar bu şekilde sürüp giderken benim duygularım coştu ve uzun bir kaside söylememe neden oldu. Vatan sathında cereyan eden hâdiselerin, meydana getirdiği millî şuur, bir şiir divanı meydana getirmeme vesile olmuştuî Ancak öğretmen okulun-öo tasavvufî bir hayata girdikten sonra bu şiirlerin tamamını yaktım.

Muhammed Ali Bedir'le küçük camide dört mez-heb üzerine yazdığımız risaleler ve hikâyeleri de; fazla ilimle meşgul olmanın, kişiyi faydalı işler yapmaktan ve ibâdetten alıkoyduğu gerekçesiyle imha ettim. Bu husustaki kanaatim şu idi; İnsana dini için lâzım olan hükümleri bilmesi, dünyası için de lâzım   . olan rızkı temin etmesi yeterdi. Bundan sonra bütün gücünü ve kuvvetini Allah'ın zikrine ve ibâdetine har-camalıydı.

134

BOYKOTLAR VE GÖSTERİLER

Demenhur orta okuiuna devam ettiğim zaman Mısır'daki kurtuluş hareketleri az da olsa hızını kaybetmişti. Fakat boykotlar, gösteriler ve polisle çatış malar devam ediyordu. Bunların Dernenhur'daki temsilcileri bizlerdik. Sorumluluk devamlı biz talebelere yükleniyordu. Ben ise, tasavvuf ve ibâdetle meşgul olmama rağmen vatana hizmet etrrfenin cihad olduğu-r.G, bundan kaçmanın mümkün olmadığına inanıyordum. Bu inancıma bir de talebeler arasındaki durumum ekk ünce, — onların önderi durumundayım — artık bu harekette açık bir rol almam gerekiyordu. Nitekim böyle oldu.

Hiç unutmam, okulun müdürü ve hocamız sorumluluktan çok korkardı. Bir gün elimizden tutup bizi Buhayre Eğitim Müdürü'ne götürdü ve talebelerin  eylemlerinin  sorumluluğunu,  bizim    üzerimize yükleyerek: «Bunlar, diğer talebeleri boykot yapmama hususunda ikna edebilirler.» dedi. Buhayre Eğitim Müdürü bazan ikna, bazan tehdit, bazan da nasihatla, bizi vazgeçirmeye çalıştı ise de; başarılı    olamadı. Çünkü kendisine cevabımız sadece «düşünürüz» oldu. Sonunda talebelere  «akşama kadar arczide kalın» dedikten sonra biz, kendimizi okul idaresine teslim ettik. O gün okula gelip giden olmadı vo boykot sona

erdi.

Bir gün yine talebeler boykot yaptılar. Boykot

135

yürütme kurulu Hadra Şaire isminde bir hacı hanımın evinde toplandı. Polis evi hasıp, hacı hanıma talebelerin nerde olduğunu soruyordu. Hacı hanım onlara: «Sabah erkenden çıktılar bir daha dönmediler, görüyorsunuz ki, ben de bakla temizliyorum.» dedi. Gerçeğe uymayan bu cevap, hoşuma gitmedi. İçeriden çıkıp da gerçeği polise açıkladığım zaman; hacı hanım çok zor duruma düştü. Sonra pciise büyük bir cesaretle: «Senin millî görevin bizimle beraber olmanı gerektirir. Bize engel olmanı ve efe vermeni değil.» dedim.  Bilmiyorum bu sözlerim  kendisinde ne gibi bir etki yaptı ki, adamcağız askerlerini toplayıp gitti. Evde gizlenen arkadaşların yanına    gelerek onlara şöyle dedim: «Şu gördükleriniz doğruluğun bereketidir. İşimizin sorumluluğunu yüklenirken mutlaka doğru olmalıyız. Durum ne olursa olsun hiçbir zaman yalana başvurmamalıyız.»

MAHMUDİYE İLE DEMENHUR ARASINDA

Ders günlerini okulda tamamladıktan sonra perşembe akşamı Mahmudiye'ye dönerdim. Cuma ile cumartesi akşamını orada geçirirdim. Cumartesi sabah erkenden kalkar ilk der&s yetişirdim. Mahmudiye'ye gittiğim bu kısa süre içerisinde ailemi ziydreî ettikten sonra birçok faal /etlerim olurdu. Ahmed es-Sükkeri ile aramızdaki do tluk o kadar gelişmişti ki, bir haf-

136

talik ayrılığa bile tahammül edemiyorduk. Cuma ak- • samı onunla beraber Şeyh Çelebi'nin evinde toplanır (ihya) kitabında; tasavvuf bâblarını okur ve sabaha kadar zikir ederdik. Bunu hayatımın en mukaddes programı olarak kabul ederdim. Saat ve cilt yapımında da ilerleme kayd etmiştim. Gündüz dükkândaki işlerimi yapar, gece de Hassafiye tarikatına   mensup kcrdeşler'le zikir ederdim. Demenhur'da eve trenle gelir, ve hemen dükkâna gider, akşam namazına kadar saat tamir eder, iftar için eve giderdim. Çünkü perşembe ile pazartesi günü oruç tutmayı âdet ha-İlne getirmiştik.  İftar yapıp, camiye gider,  namaz kıldıktan sonra ya Şeyh Çelebi veya Ahmed Sükke-ri'nln evinde zikir ederdik. Tekrar camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra, biraz istirahat ederdik. Sonra dükkân, cuma namazı, öğle yemeği, akşam namazı, gece zikri, sabah ve okul. Hafta sonundaki günlerim böyle devam ederdi. Bu programı değiştirdiğimi hiç hatırlamıyorum.

YAZ TATİLİNDE

Yaz tatili, bu programı her gün uygulama için, bir fırsat oluyordu. Bu programa yeni bir çalışma daha ekliyordum. Sabah erkenden öğlene kadar hocam Muhammed Halefin evinde İbn-i Malik Elfiye"-sini ve onun Şerh-i İbn-i Âkıl'ını okurduk. Bunun ya-

137

nida fıkıh usulü, ve hadîs mütalâa ederdik. Bu dersler beni Darü'l-ulûm Fakültesi'ne hazırlıyordu. Oysa o zaman Darü'l-ulûm'a gitmeyi düşünmüyordum. İlmi sadece ilim için tahsil ediyordum.

SABAH NAMAZINA ÇAĞRI

Yaz tatilindeki çalışmalarımızdan biri de halkı, sabah namazına kaldırmak olurdu. Mahmudiye'yi üç bölgeye ayırdık, herkes kendine ayrılan bölgeye giderdi. Çoğu zaman üç kişiyi geçmezdik: Muhammed Dimyati, Abdülmüteâl Senkel ve ben. Özellikle müezzinleri uyarırken; içimde garip bir sevinç ve mutlu-luluk hissederdim. Onları uyardıktan sonra Nil nehrinin kenarına gider, o şairane hava içerisinde bir ağızdan çıkan ezan seslerini dinlerdim. Hatırıma, müezzinleri uyardığım için, aldıkları sevap kadar benim "de alacağım gelirdi. Çünkü bir Hadîs-i Şerifte Resû-lullah (s.a.v.) şöyle buyuruyordu: «Bir kimse hidâyete davet ederse, onun sevabı ve kıyamet gününe kadar onunla amel edenlerin sevabı vardır. Onların (amel edenlerin) sevabında da hiçbir eksilme   olmaz.» (3) Sabah namazına gittiğimde oturup cemaat bekleyenlerin en küçüğü olmam mutluluğumu daha da art-

(3)   Hadisi Müslüm rivayet etmiştir.

138

tırıyordu. Allah'a hdrrfd-ü sena eder, muvaffakiyetimin devam etmesini temenni ederim.

DARÜ'L-ULÜM'A GİRME HAZIRLIKLARI

öğretmen okulunda geçirdiğim üç sene tasavvuf ve ibâdetle geçti. Anoak okul programları dışında ilmî tahsil çabalarım da oluyordu. "Bana göre bunun

iki sebebi vardı:

1 — Babamın zengin kütüphanesi ve okuma hususunda devamlı beni teşvik etmesi. Onun bana hediye ettiği Envaru'l-Muhammediye/Nebahanı», «Muh-tosar el-Mevahib elledûniyye/Kaltclanı»,    «Nurulye -km/Huderi» adlı kitapların bendeki etkisi çok oldu. Hâlâ bu kitapları muhafaza etmekteyim. -Gösterilen teveccühler neticesinde, özel bir kütüphanem de oldu. Kütüphanemde çeşitli kitaplar ve eski mecmualar bulunuyordu. Ben daha Mahmudiye orta okulunda iken her pazar kuruluşunda gelip kitap satan Şeyh Hasan'ı sabırsızlıkla beklerdim. Çünkü kendisinden az bir para karşılığı kitap kiralar, okuduktan sonra iade eder. bir yenisini daha alırdım.

O günlerde en hoşuma giden hikâye kitabı «Gayretli prenses» adlı kitabdı. Bizim gençlik çağlarımızda okuduğumuz; heyecan, yiğitlik, vatan savunması, dine bağlılık, Allah yolunda cihâd ve yûcelmek için verilen mücadele konularını içeren hikâyeleri hatırlı-

139

yorum, bir de bugünkü gençliğin okuduğu, cıvıklığı, kadın ağızlılığı, zayıflık ve gevşekliği telkin eden ro-maniarı okumalarına bakıyorum. Ve geçmişin kültürü ile bugünkü kültür arasınaaki, garip gelişmeyi kolaylıkla idrâk edebiliyorum ve inanıyorum ki, yeni nesle sunulan bu kültür mikrobunu, kitap, roman, gazete ve dergiler vasıtasıyla ortadan kaldırmaya şiddetle ihtiyacımız vardır.

2 — 0 zaman öğretmen okulu, bir çok fazilet sahibi hocaları bünyesinde topluyordu. Hepsi de sâ-lih ve hayırlı  kimselerdi.  Devamlı talebeleri okuma ve araştırmaya teşvik ederlerdi. Benim de kendileriyle ruhî bir bağım olduğu için, daha fazla ilgi görüyordum. Hocam Abdülaziz Atiyye «pratik eğitim» öğretmeni idi. Her ay bizi imtihan ederdi. Bir defasında, benim cevaplarım hoşuna gitti ki, imtihan kâğıdının altına şunları yazdı: «Çok güzel cevap vermişsin. Eğer bu nottan daha fazla bir not verilmesi mümkün olsaydı, verirdim.» Kâğıtları talebelere dağıtırken benim kâğıdımı yanında tuttu. Sonra da beni yanına çağırarak; bana okuma ve mütalâa hususunda cesaret verdi. Ve beni nasihatları ile aydınlattı. O zaman basılmakta olan  «öğretmen»  adlı kitabının tashihini de bana verdi.

Bütün bunların ruhumdaki etkisi büyüktü. Bundan dolayıdır ki, oku! programı dışında bir çok metinleri ezberledim. Meselâ: Nohiv'de; Metehjıâtü'l-i'rab, Hanefî fıkhında, Kudûrî, Şafiî fıkhında. Gaye ve

140

Takrib, Maliki fıkhında; İbn-i Âmin manzumesini ezberledim. Bu konuda pederin şu ibare ile bana yön verdiğini hiç unutmam: «Metinleri ezberleyen, bütün ilimleri kazanır.» Bu ibare beni o kadar etkiledi ki, is-tilâhlarını anlamadığım hâlde, Şatıbiye metnini ezberlemeye kalkıştım. Nitekim başlangıç kısmını ezberledim de.

Orta okulun üçüncü sınıfında Arapça dersinde bazı müfettişle/ bizi ziyaret ettiler. Olzaman gramerde sadece Harirî'nin (Melehhâtü'l-i'rab) ını ezberlemiştim. Müfettiş «isim», «fiil» ve «harf»in alâmetlerini sordu. Dersin hocası cevap vermek için beni kaldırdı. Cevabım (Melehhât) kitabından bir şiir okumak

c'du.

Harfin alâmeti yoktur

Dinle bu sözümü ki, allâme olasın.

Müfettiş gülerek şöyle dedi: «Olur efendim, allâme olmak için seni dinlerim.» Sonra da teşekkür edip

sınıftan ayrıldı.

Elde ettiğim bu ilmî servet Dârü'l-ulûm'a girmek isteyen bazı kardeşlerimizin dikkatini çekti. «Beraber mütalâa edip beraber dârü'l-ulûm'a kaydımızı yaptıralım.» diyorlardı. Özellikle üstat Ali Nevfel kendisi ile müzakere etmem için israr ediyordu. O zaman   ben üçüncü sınıftaydım. Yani üç senelik ilk öğretmen okulunu bitirmek üzereydim. Kendisi ile müzakere edemeyeceğimi söyleyip özür dilediğimde, kardeşlik haklarının kapısından girmeye çalıştı ve bana «Kardeşle-

141

rin birbirine yardım etmesi gerektiğini» söyledi. Bunun üzerine kararımdan vazgeçtim.

İLİM VE DİPLOMA HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİM

O günlerde ilim tahsil etmek veya diploma almak hususunda, «ihya» okumamdan mütevellit kendime has bir görüşüm, ilme karşı büyük bir sevgim vardı.  Devamlı okumak  istiyordum,  fert  için olsun toplum için olsun, ilmin faydalı olduğuna, dolayısıyla; ilmi insanlar arasında yaymanın gerekliliğine inanıyordum. Bu inancımın gereği olarak «Güneş» isminde bir aylık dergi çıkarmaya yöneldim. Hattâ birinci ve ikinci sayılarının  yazısını bile yazdım.  Bu hareketimle ilk üstadım Muhammed Zahran'ın yayınladığı «İs'âd» dergisini taklit etmek istiyordum. Devamlı  okuduğum   «Menar»a da  benzetmeye  çalışıyordum. Ancak Gazalî'nin ilim ve mâarif hususundaki üslûp ve metodu ile, benim ilim tahsil etme isteğim çatışıyordu. Bu iki husu% bana da çok etki yapıyor-' du. İkisinden birisini tercih etmek için devamlı mücadele ediyordum.

Bu istek; beni daha fazla ilim tahsil etmeye davet ederken; İmam Gazzalî'nin «farz olan ilim, farzları yerine getirecek ve ekmek kazanacak kadar olanıdır. Bundan sonra kişi ibâdetle meşgul olmalıdır.» sözü de; zaruri olan ilmi alarak diğerini terk etmeye ve bo-

142

şuna vakit geçirmemeye ^^^^a kayd sındaki mücadele devam ea 'on|erjn yurt dıŞ,na oımak ve  okulu  b.rınchık           "        ,esi daha de

gönderilme fikri bel.rd.   Tercih m            ^ ^^

şiddetlendi, kendi kend'^sJ°->_ Alakam sahibi olmak ulûma niçin girmek lSt'vol?etmen dedirmek için mi? için mi? Kendine yukseK g hesjz ki bu haramdır. Eğer böyle bk fikrin varsa, -^^ ye nastaiıklann-Çünkü makam istemek; "e^ca(fe|e etmen gerekir. dan biridir. Bu has.a                Ma         artırmak, şık

Yoksa mal ıçm mı ı«tıjors                       ^ konfor!u

elbiseler giymek, pahalı yemeK     y               m yQpa.

eibiSe.er giy arabaiara b.nmek cağ, en kötü işdır. «J 0,an.ar helak oldu.» W dmlar. oğullar, kantarla alt.r»w «or. davar ve -^«

 çeken ka- nişanh at- Bun.

 ?ey.erdir. Asıl

143

günü ilk cehennemde yanacak olan, Allah için ilim tahsU etmeyen ve iımi ile âmil olmayandır. Yine kıyamet gününae en şiddetli azap görecek olan ıımınae tayca» oımayan kişıaır. Belki neısın sana: «Sen insan-iarâ^fayoalı o.mak için itim öğreniyorsun, insanlara iyiliği öğretenlere Alıah rahmet ecer, melekler ise duâ eter. Resûı 'hah sadece bir öğretmen olarak gönderildi.»* diyeb 'ir. O zaman sen ona şöyle de: «Eğer sen Allah "nzârnı orzuluyorsan, insanıara faydalı oımak için ilim tahsil ettiğinden samimî isen, niçin Dârü'l-u'ûm'a gi' m ek istiyorsun? Oysa ilim, kitcpiaraa ve ulemâlar' 1 dizinin dibinde daha iyi tahsil edilebilir.» Diploma )ir fitnedir. O dünya ve mal için bir basamaktır. Mal ve dünya ise öldürücü bir zehir olup amelteri ve kalbleri ifsad eder. limi, kitaplarda öğren, diplomalara özenme.»

Bu fikir bana gaüp gelmiş olacak ki, Ali Nevfel ile müzakere etmeyi kabul etmedim. Oysa ben Dâ-rü'l-ulûm.a yitmek istemiyordum. Ancak beni çok seven, her münasebette sevgisini izhar eden ve yanımda büyük değeri olan kıymetli hocam Şeyh Ferahat Selim (r.h.) güzel bir üslûpla, ciddî bir mütalâa yapmamı ve dârü'l-ulûm'a kayıt için dilekçe vermemi sağ-lüdı. O zaman bana söylediği söz şunlar olmuştu: «Öğretmen okulunda diploma almana az bir zaman kaldı. İlim ise insana hiç bir zaman zarar vermez. Oârü'l-ufûm imtihanına girmen diğer büyük imtihanlar için bir tecrübe of esc aktır. Bu kaybedilmeyecek

(5)    Ali imran 14-15

144

bir fırsattır. Nefsinin hakkını vermek için, imtihan olmak-zorundasın. İnşaallah başarılı olacaksın. Daha sonra önünde düşünmek için bol vaktin olacaktır. O zaman okula kaydını yaptırıp yaptırmamanda serbestsin.» Onun bu sözleri beni çok etkiledi ki kayıt olmak için dilekçemi hemen verdim. Dârü'l-ulûm'un imtihanı bizim mezuniyet imtihanından biraz önceydi.

İKİ TARİKAT

Burada, uzun zaman zihnimde tuttuğum, birisi nazarî, diğeri amelî iki hâtıramı anlatmak isterim:

1 — Horini köyünde ikamet eden faziletli , ilim adamı Ahmet eş-Şerkavi (r.h.)'yi, Demenhur'daki çocuklarını, talebelerini, müritlerini ve dostlarını ziyaret etmek için geldiğinde, gördüm. Herkesi bizzat evlerine giderek ziyaret edip, dertlerini dinledi. Bir geceyi de bizim evde geçirdi. Kendisinde gördüğüm üstün meziyetleri hâlâ unutamam.  İlmi ve bildiğini öğretmeyi bütün kalbi ile severdi. Bu sebeptendir ki köyünün tamamını ilme yöneltmeyi başarmıştı. Okumak için maddî imkâna sahip olmayanların, masrafını kendi öz malından karşılar, ve onun okumasını sağlardı. Ancak birinin öğrenimini tamamladıktan sonra, diğer fokir talebeyi okutabilirdi. Böylece Horin'de fakirliğinden dolayı okumamış kimse kalmadı. Hepsini ilmî bir eşitliğe kavuşturdu Bunun ycnında talebeleri ara-

145

sında ruhî bir bağlılık vardı. Bu zatın en büyük .eğlencesi, yaz tctilinde. Ezher'den 20, Dârü'l-ulûm'dan 20, ilköğretmen okulundan 50, bir çok da diğer okullardan, talebeyi etrafında toplamak, onlarla mütalâa etmek, onlara bilmeceler sorup cevaplandırmalarını istemekti.  Gayesi talebelerin  zihnini açmak, onları derse ve ilme vermekti. Bundan dolayıdır ki, Demen-hur öğretmen okulunun talebelerinin çoğu Horin'lN lerdendi. Bazen onları gelip okulda ziyaret eder ve bu kısa ziyaretini, talebelerle ilmî münazara etmek ve nükteler söylemekle geçirirdi. Ben de onun sual ve bilmecelerinden kurtulamazdım. Allah ona rahmetini ve cennetini ihsan etsin.

2 — Şeyh Savi Derraz (r.h.) 25 yaşını aşmamış bir çiftçi idi. Cok yaşamadı. Genç yaşta Allah'ın rahmetine kavuştu.

Bu zat çok kuvvetli bir zekâya, anlayış inceliğine ve tasvir kabiliyetine sahipti. Bir gün kendisi ile oturup evliya ve ilim adamlarından bahs etmeye başladık. Söz, kendilerine yakın olan Şeyh İbrahim De-sûkî (r.h.) ve Tanta kentinde medfun bulunan Şeyh Ahmed Bedevi'den açıldı. Bana: «Ahmed Bedevinin nasıl bir zat olduğunu biliyor musun?» dedi. Onu, ilim, takva ve fazilet sahibi bir evliya olarak tanıyorum.» dedim. «Şimdi o hâlde sana onu anlatayım da dinle.» dedi.

Risaleler 9

F. 10

146

«Seyyid Bedevi sürgünde olduğu Mekke'den Mısır'a geldi. Mısır o zaman Memlûkıerin idaresi altında bulunuyordu. Onun Memlûkler hakkındaki görüşü şöyle idi: «Memlûkler; hür olmadıkları için memleketi yönetemezler. Bu şer'an caiz değildir.» Kendisi ise Hz. Ali'nin sülâlesinden geliyordu. Ayrıca ilim ve irtan sahibi idi. O hâlde hitatet kendisinin hakkı olmalıydı. Daha doğrusu Ahmet Bedevi'ye göre: «Abbasi hilâfeti dağılmış, İslâm âlemi küçük devletlere ayrılmıştı. Bu devletleri zorla ele geçirenler haksız olarak onlara hükmetmeye başlamışlardı.   Mısır'ı idare edenler de bu zorbalardandı.» Bu durumlar karşısınaa Seyyid Bedevi'nin iki hususta mücadele etmesi gerekiyordu:

1  — Hilâfeti yeniden getirmek,

2  — İdareyi, velayet hakkına sahip olmayan bu Memlûklerin — kölelerin — elinden kurtarmak. Fakat bunu nasıl yapardı? Muhakkak ki, düzenli ve plânlı bir çalışmaya ihtiyaç vardı. Bunun üzerine, müşavirlerini topıayıp durumu görüştü ve önce daveti yayma kararı aldılar. Halkı zikir ve Kuran etrafında toplamak gerekiyordu. Zikrin işareti olarak def ve çalgının yerine, ağaçtan bir kılıç kabul ettiler. Tarikatın sembolü oimak üzere bir de bayrak seçtiler. İnsanları bu kılıç ve bayrak altında toplayarak dinin hükümlerini öğretmek gerektiğine inanıyorlardı.    Dini hükümleri öğrendikten sonra, toplumlarının içinde   bulunduğu bozukluğu ve hilâfetin müslümanların elinden çıktığı-

147

nt kolayca idrâk ederlerdi. Dolayısıyla «iyiliği emir, kötülükten nehy»in farziyetine inanarak bu bozuk düzeni ortadan kaldırmak için mücadele etmeleri ko-loyiaşıyordu. Tarikat'ın mensupları her sene, şehir merkezinden uzak ve memleketin tam ortasında olan Tanta'da «meviid» ismi altında toplanırlardı. Ahmed Bedevi hazretleri yaptığı davetin bu yolla daha tesirli olduğu kanaatiyle, yüzüne bir perde çekip; bir damın üzerine çıkar, oradan davetini yapardı. Maksadı onların kalplerinde bir heybet oluşturmaktı. O zamanın âdeti böyle idi. Hattâ müritler onu görmenin bir ölüm olduğunu kabul ederlerdi. «Şeyhi görmek isteyenin hayatından fedakârlık etmesi gerekir,» derlerdi. Davet bu şekilde yayılmış ve bir çok kimseleri etrafında toplamıştı.»

Fakat ortam, bu hareketin başarıya kavuşmasına müsait değildi. O zaman Mısır'a hâkim olan Zahir Babarus, birkaç defa haçlılara karşı başarı sağladı. Katız ile beraber Tatarları yendi. Bu yüzden yıldızı parladı, halkın sevgisini kazandı. Bununla da kalmadı, Abbasî sülâlesinden birini bulup «Halife» makamına oturtarak ona biat etti. Daha da ileri giderek, tarikat'ın Şeyhi Ahmed Bedevi ite arasını düzeltti. Ona düşmandan aldığı esirleri, memleketlerine dağıtma görevini verdi. Böylece bu büyük davâ'nın plânı, daha tamamlanmadan bozuldu. Memlûkların hâkimiyeti de sahte hilâfet adı altında devam edip gitti.»

Seyyid Bedevi'nin tarihini dinlerken, sadece köy

ilk okulunu bitirmiş bir çiftçi olan bu gencin zekâsına hayran kalıyordum. Kendi kendime şöyle diyordum-. Teoriden pratiğe geçilecek olsa, memlekette ortaya çıkamamış, gizli kalmış çok kabiliyetli akıl ve zekâlar var.

Derraz'ın anlattıkları sanki şu anda dinliyormu-şum gibi kulaklarımı çınlatıyor. Anlattıklarında ibret alınacak çok şeyler vardı. İşlerin tasarrufu Allah'ın elindedir. «Şüphesiz arz Allah'ındır. Onu kullarından dilediğine miras olarak bırakır. Akıbet takva sahiple-rinindir.» (âyet)

KAHİRE'YE YOLCULUK

Dârü'l-ulûm'a yaptığım müracaattan sonra bana, tıbbî kontrol ve imtihan gününü bildiren bir yazı geldi. Muayene ve imtihan olmak için Kahire'ye gitmem gerekiyordu ve ramazan ayında idik. Babam da benimle Kahire'ye gelmek istiyordu. Fakat ben buna gerek görmedim. Onun bana yaptığı hayırlı dualarla yetindim. Beni yolcu ederken, zengin bir kitapçı arkadaşına, yazdığı mektubu da bana verdi. Babam iyi bir insan olduğuna inanarak, ona büyük hizmetler yapmıştı.

İlk defa Kahire'ye gidiyordum. Yaşım o zaman on altı idi. İstasyona vardığımda ikindi oldu. Hemen bir tramvaya binip Hüseyin (r.a.) camiine gittim. Tüc-

149

carın dükkânını bulup, babamın mektubunu verdim. Fakat mektuba hiç ilgi göstermedi. Yaptığı tek şey, dükkânda çalışan birine, benimle ilgilenmesini söylemesi oldu. İşçi iyi bir insandı, babamı da tanıyordu. Beni sıcak bir sevgi ile karşılayarak, evine götürdü. Eve gidip, beraber iftar ettikten sonra, çıkıp biraz gezdik ve tekrar eve dönüp sahur yemeğini yedik. Sabah namazını kıldıktan sonra biraz uyudum, erkenden uyanıp ondan Dârü'l-ulûm'un yolunu bana göstermesini istedim. Okula gidip benden bir sene önce kaydolan değerli arkadaşım ve yakın dostum Muhammed Şerefi görecektim. Ondan imtihan ve tıbbî kontrol hakkında bilgi almak istiyordum. İyi kalbli işçi, bana yolu gösterdikten sonra, tramvaya binip okula gittim. Okulun kapısında talebelerin çıkmasını beklerken, arkadaşımın geldiğini gördüm. Sıcak bir müsafahadan sonra beni alıp evine götürdü. Bir kaç talebe ile beraber bir evde kalıyordu.

Ertesi sabah arkadaşım, pkula gittikten sonra, tıbbî muayeneyi olmam için gerekli olan gözlüğü yaptırmama yardımcı olur diye, tüccarın yayınevine gittim. Ancak yine ilgi göstermeylnce hemen kalkıp Ez-her'e gittim. İlk defa Ezher'e giriyordum. Gördüklerim beni dehşete düşürmüştü. Talebeler halkalar hâlinde ya ders dinliyor, ya da müzakere yapıyorlardı. Bütün halkaları dolaştım. Halkalardan birinin, Dârü'l-ulûm'-dan bahs ettiğini işittim. Onlar da Oârül'-ulûm'a girmek için baş vurmuşlar ve imtihana hazırlanıyorlar-

150

di. Hemen onlara karışıp: «Benim de böyle bir fikrim olduğunu .gözlük yaptırmak için bir doktor aradığımı»

anlattım. İçlerinden birisi beni alıp bir yunanlı kadın doktorun muayenehanesine götürdü. Yolda giderken bana onun iyi bir doktor olduğunu, daha önce kendisinin de aynı doktorda uygun bir ftatla gözlük yaptırdığını söyledi.  Muayenehanesine varınca,  hemen muayene edip karşılığında 50 kuruş aldı. Bir de göz-lükçü tarif etti. Ona da 150 kuruş verip bîr gözlük aldıktan sonra artık geriye bütün azalarımın muayene edileceği günü beklemek kalıyordu.

TIBBİ MUAYENE

Bu  muayenede, Allah'ın yardımı, bana yoldiş oldu desem, mübalâğa etmiş olmam. Çünkü bir çok -kadaşların şansının iyi gitmediğini gözlerimle gördüm. «Şansları; kulların arasında; taksim eden Allah'ı teşbih ve tenzih ederim.» Muayene eden sadece üç doktordu ve ben muayene olacaklar listesinin sonuncusu idim. Fakat birinci doktora muayene oldumv Birinci doktor çok iyi kalbli bir kimseydi. Onda muayene olanların çoğu kazanmıştı. Ali Nevfel en katı kalb-lilerinden olan, üçürçcü doktora muayene oldu. Onun muayene ektiklerinden kazanamayanlar çok idi. Ben kazanacağımdan şüpheli olduğum hâlde kazandım. O ise kazanacağından emin olmasına rağmen kaybetti.

151

Doktor, Ali Nevfel'e, bir gözlük muayenesi olup, gözlük yaptırdıktan sonra tekrar gelmesini tavsiye etti. Ali Nevfel doktorun dediğini yaptı. Ama yine kazanamadı. Daha sonra Edebiyat Fakültesi'nin Arap dili bölümüne kaydını yaptırdı. Ve sabredip diplomasını aldı. Azim sahibi olan kimseyi hiç bir şey engelleyemez.

EZHER'DE BİR HAFTA

Tıbbî kontrolün neticesi ilân edilmişti. Kazananlar arasında benim de ismimin geçmesi gerçekten benim için sürpriz oldu. Bu durum, imtihanlara büyük bir ciddiyetle sarılmama sebep oldu. İmtihan gününe sadece bir hafta kalmıştı. Çok çalışmam gerekiyordu.  Hemen  eşyalarımı  ve  kitaplarımı  toplayıp Ezher'in yolunu tuttum. Ezher Oamii'nin kıble tarafında bir köşeye yerleştim. Orada, benim gibf   Da-rululum'un giriş İmtihanına hazırlanan arkadaşlarla tanıştım.  Hep beraber bir hafta dışarı  çıkmamaya karar verdik. İftar ve sahur yemeklerini de, nöbetleşe dışardan getirlyorduk. Kahrolası Aruz ilmi'nin, bahir ve remlinden hiç anlamıyordum. Kelimenin tam anlamıyla benim için yabancı bir ilim dalı idi. Yine de onu  anlamaya  çalışıyordum.  Spor derslerinden korkmuyordum. Daha fazla sarf ve nahiv, beni endişelendiriyordu. C ıkü Ezher talebeleri    arasında;

152

imtihana gireceklerin tozu olamayacağımı düşünüyordum. Evet ben de Elfiye'yi ezberlemiş ve İbn-i Akîl'i kendi kendime okumuştum amma, tam bir randıman alamo^-^tım.

GERÇEK RÜYA

Allah'ın lütfundan biri de, kullarının kalbine sükûnet ihsan etmesidir. Allah bir işin olmasını dilerse, muhakkak ki onun sebeplerini kolaylaştırır. Sarf ve Nahiv imtihanının olacağı akşam, bir rüya gördüm. Rüyamda  bazı  fazilet  sahibi  âlimlerle  bir yelkenli kayığa binmiş, hârika Nü nehrinin üzerinde sabah rüzgârı ile seyrediyorduk. Ulemadan birisi; bana yaklaştı — Yukarı Mısır'ın elbisesini giymişti — «Elfiye'-nln şerhi İbn-i Akîl'i getir.» dedi. «İşte yanımda» dedim. «Gel bazı konuları mütalâa edelim. Filân, filân sahifeleri aç.» dedi.    Onun belirttiği sayfaları açıp okudum. Uyandığımda kendimi büyük bir sevinç içinde buldum. Sabah imtihana girdiğimde soruların çoğu onun belirttiği yerlerden çıkmıştı. Bu, Allah'ın bana büyük bir lütfü idi. İyi rüya müminin erken müjdecisidir. Allah'ıma hamd-ü senalar olsun.

BUHAYRA HARBETA OKULU

Kahire'deki imtihanı verdikten sonra ilk öğretmen okulunun mezuniyet imtihanlarını vermek için Demen-hur'a döndüm. Nihayet imtihan günü gelip çattı, ve

153

imtihanları verdim.  Neticeler ilân edildiğinde, okul birincisi ve Mısır beşincisi olduğumu öğrendim. Dâ-rül'-ulûm'un sonuçlarından ümitli idim, fakat Dârü'l-ulûm'u kazanmam benim için, gerçekten ikinci bir sürpriz oldu. Çünkü beni sözlü olarak imtihan eden Ahmet Bedir, tanımadığı talebelere alaylı bir şekilde muamele ederdi. Önüne- oturduğumda bana: «Dârü'l-ulûm'a girmek isteyen sen misin?» dedi. «Evet» dedim. Beni şöyle bir süzdükten sonra: «Dârül'-ulûm küçülecek galiba. Senin yaşın kaç?» dedi. «Onaltı» dedim. «Niçin büyüyüp de geliniyorsun?» dedi. «Fırsatı kaçıracağımdan korktum» dedim. «O zaman Elfiye'de Cem'-i Teksir babını, bana oku» dedi. İmtihanda Ab-dulfettah Aşur da vardı. Tanımadığım birisinin yanında yapılan bu şekildeki olaylı şaka, hiçte hoşuma gitmedi. Aslında  benim yaşımın  küçük olması, arkadaşları, im da dikkatini çekiyordu. Yüksek kısma rrüracaat etmemi çekemiyorlardı. Bu kısmın, imtihan yapılan bölümünde beklerken, yanımdan geçen arkadaşlar alay ederek: «Hazırlanma bölümü karşıda» derlerdi. «Ben yüksek kısma müracat ettim» derdim. Y'ne de Üstat Bedir'in bu hareketleri bana çok tesir etti. Aşur hoca olmasaydı sorularına cevap vermeyecektim. Aşur hoca, Bedir hocaya kızarak, beni, kendisi dinlemeye başladı. Kur'an'dan beni imtihan eden Ahmet Zenatî ise (r.h.) bana çok yumuşak davrandı. Buna rağmen kazanacağımdan emin değildim.

154

İşte bundan dolayı netice, benim için bir sürpriz olmuştu.

Üçüncü sürpriz de, Buhayra Eğitim Müdürlüğü'-

nün, Herbeta ilk okuluna tayinimi yapması oldu. Yaz tatilinden sonra vazifeye başlamamı bildiren bir de yazı göndermişti. Bu durumda, önümde iki yol vardı; Ya  öğretmenliği     kabul edecektim, ya  da  Dârül'-ulûm'a devam ¦etmeyi tercih edecektim. İyice düşündükten sonra, okumaya karar verdim. Kahire'ye gidip Dârü'l-ulûm'a devam etmem daha uygundu. Ayrıca Şeyh Abdüivehhap el-Hassafî'nin merkezi de oradaydı. Fakat beni, en fazla üzen, Mahmudiye'den uzun zaman uzak kalmam olacaktı. Çünkü orada sevgili kardeşim, yakın dostum Ahmed es-Sükkerî vardı. Kendisi ile görüşüp okuma isteğimin gerçekleşmesi için anlaştık. Mektup veya ziyaretlerle irtibatımızı devam ettirecektik. «İlim de bir dhâddır. Büyük de olsa bu yolda fedakârlık etmemiz gerekiyor» demiştik.

DARU'L-ULÛM'DA İLK SENE

Yaz tatili bittikten sonra, Kahire'ye gittim. Zeynep Hatun (r.h.) semtinde 18 numaralı evde bazı talebe arkadaşlarla kalmaya karar verdim.

Okul açıldığı gün, sabah erken kalktım. Büyük' bir şevkle ilim tahsil etmek istiyordum. Allah Taâiâ'-ya hamd olsun, ilme karşı bana büyük bir şevk verdi.

155

Daha kitapları almamıştık. Halk şairi Muhammed Ab-dülmuttalib hocamız — Allah; kendisini rahmetine kavuştursun — uzun boyu ile yazı tahtasının önüne çıktı. Yeni kayıt olan talebeleri tebrik ediyor ve başarılar diliyor, hem de tahtaya şu iki şiiri yazıyordu:

BLzfm bin evimiz var. Onun şerefli tarihini, amcalarımızdan, dayılarımızdan devraldık.

Bu evden, babalarımız bize şeref bıraktı. Daha sonra kendisi gayet güzel bir ses tonuyle bü iki şiiri okudu ve şiirlerin tahlilini yapmamızı istedi. Beyitlerin i'râbını yapmaya çalışırken söz, Arapların yaşayışını incelemeye geldi. Savaşlarını ve savaşta kullandıkları kılıç, ok, mızrağı inceledik. Sıra okîara gelince; okları tüylü ve tüysüz oJmak üzere ikiye ayırdık. Üstad buna bir de misâl verdi: «Bana tüyleri sürmelenmiş bir ok attı.» «Cildime tesir etmedi, ancak kalbimi yaraladı.» Sonra da okların resmini tahtaya çizdi.    Ders böyle devam ederken, ben kendimi derse kaptırmıştım. Bu metod bana ilmi, Dârü'l-ulûm ve hocalarını çok sevdirmişti.

TATLI BİR OLAY

Üstat Abdülmuttalip'ten bahsederken Dârü'l-ulûm'e kayd olmazdan önceki, bir olay aklıma geldi. Kahire'ye   ilk geldiğimde beni evine   misafir   eden

156

iyi kalbli işçi. bana şöyle demişti: «Benim Dârü'l-ulûm hocaları ile iyi ilişkilerim var. Abdülmuttalip ve Âlâm Selâme (r.h.) de bunlardandır. İmtihanda sana yardım etmeleri için, onlarla konuşabilirim.   Bu akşam Abdülmuttalib'in evine bazı kitaplar götüreceğim, istersen benimle gelebilirsin.» Kimsenin aracı olmasını istemediğim için kendisine teşekkür etmekle yetindim. Fakat bu konuşma bana;    Musa Ebû Kamer (r.h.)'ı hatırlattı.  Kendisi,  Dârü'l-Mlûm hocalarından olup aynı zamanda yakınımdı. Hemen adresini sorup öğrendikten sonra, tıbbî kontrolün yapılmasına  iki gün gibi az bir zamanın olmasını da fırsat bilerek, ziyaretine gitmeye karar verdim. Kapının önüne vardığımda zili bir defa çaldım. Daha içeriden cevap almadan beni, geri dönmeye zorlayan garip bir düşüncenin etkisinde kaldım. Şu anda hocayı görmemin, Allah'tan başkasına sığınmam ve güvenmem, anlamına geldiğini düşünüyordum. Sadece Allah'tan yardım dilemekte İsrar edip hocayı tıbbî muayene ve giriş imtihanından sonra ziyaret etmeye karar verdikten sonra, kapıdan geriye döndüm. İmtihandan sonra kendisini ziyaret ettiğimde, «Niçin doğrudan eve geimedin?» diye beni kınamıştı. — Allah rahmet etsin, çok cömertti. Evinde misafir ve ihtiyaç sahipleri hiç eksik olmazdı — Kendisine olayı anlattığımda, gülmüş ve bu düşünceye devam etmek hususunda bana cesa-.  ret vermişti. Allah ona rahmetini ve cennetini nasip etsin.

157

UMUMİ HAYAT

Kahire'de geçirdiğim ilk sene çok mutluydum. İmtihan sonuçları açıklanmış ve üstede birinci sırayı almıştım. Mükâfat olarak okul bana ayda 1 lira burs tahsis etmişti. Bu parayı okul dışı,  kitap almaya ayırdım. Bugün kitaplığımda bulunan kitapların çoğu, okul hayatım müddetince devam eden, o paranın eseridir. Bu arada her hafta cuma namazından sonra, Şeyh Hassafi'nin evindeki zikire gider, orada büyük bir mutluluk duyardım. Ayrıca haftanın bir çok gecelerinde, Hassafi'nin birinci halifesi Şeyh Ali Galip; daha doğrusu efendimizin evinde toplanırdık. Allah kendisini en güzel şekilde mükâfatlandırsın! Yine kardeşim Ahmed es-Sükkerî ile her zaman mektuplaşırdık. Yaz tatilinde de memleketi ziyaret eder, Mahmudiye'deki Hassafi Tarikatına 'mensup kişilerle görüşürdüm.

Böylece ilmî, amelî ve ruhî hayatım, hiç bir değişikliğe uğramadan devam ediyordu. Allah'ıma hamd olsun.

OLAY VEYA FELÂKET

Sene sonunda, son  imtihanın  ikinci günü bir' olayla karşılaştım. Az kalsın bir felâket olacaktı. Fakat Allah Taâlâ onu hayır ve berekete çevirdi. Çünkü bu

 

158

olay, ailemin Mahmudiye'den Kahire'ye gelmesine se-

beb oldu.

haaıse şöyle cereyan etti: Aynı sınıfta okuduğumuz ve beraber bir evae kaıaığımız bir arkaaaşımız, benim imtihanlarda önae oımamı çekememış, yaşının daha ileri olauğunu, bir çok yıllarını ilim yuva-larınaa geçirdiğini, imtihanda birinci olmanın, kendi hakkı olauğunu, bir çocuğun kendisini genae bırakmasına nasıl izin verebileceğini düşünerek, beni im-tihanaan engelleyecek bir hııe aramıştı. En sonunda, hepimizin uyuaugu bir sırada, yüzüme bir şişe ten-turaıyot doktu. Korku içerisinde bıraenbıre uyandım. Uykulu olauğum için, kim olduğunu fark edemedim. Hemen kalKip lâvabya gittim, yuzumaeki bu yakıcı suyu yıkadım. O anaa sabah ezanı okundu. Vakit kaybetmeaen namaza gittim. Namazdan döndükten sonra, imtihanlara çalışmanın verdiği yorgunluktan doıayı biraz uyuaum. O ise erkenaen çıkıp gitmişti. Daha sonra arkaaaşlardan biri, onun elinde boyalı bir şişe gördüğünü söyledi. Kendisine sorulduğunda inkar eaemeaı ve itırat etmek mecburıyetınae kaldı. Beraber kaldığımız arkadaşlar onu aögauier, eşyasını dışarı attıktan sonra da evden kovauiar. Bazı arkadaşlar savcılığa veya oku! idaresine bildirmem için İsrar ettiler. Şikâyete hazırlandığım  sıraüa, aklıma şunlar geldi: Felâketten kurtulmam, Allah'ın büyük bir lütfü ve nimeti olup, şükür ile mukabele etmeyi gerektirir. Şükür ise; ancak aftetmekle olur. «Bir kim-

159

se affeder, iyilikte bulunursa, onun mükâfatı Allah'ın üzerinedir.» (6) Böylece işi Allah'a bıraktım.

Fakat haber memlekete yetişmişti. İmtihanı verdikten sonra memlekete gittim. İmtihanların sonucu açıklandığında; hamd olsun, gurubumda üçüncü olmuştum. Ancak annem; iki husustan birini kabul etmemde İsrar etmişti: «Ya ilmi bırakıp vazifeye dönecektim, ya da annem'in benimle Kahire'ye gelmesini kabul edecektim.»

KAHİRE'YE TAŞINMA

Kardeşim Abdurrahman ortaokulu bitirmişti, ü-se'ye gitmesi gerekiyordu. Muhammed ise, ilkokulu bitirmişti. Babam onu Ezher'de okutmak istiyordu. Diğer kardeşlerimin de okuması lâzımdı. Mahmudiye'de okumak için okullar yeterli değildi. O hâlde Kahire'ye taşınmamız gerekiyordu. Nitekim de öyle oldu. Yaz tatili sona ermeden önce, pederim iş ve ev bulmak için, Kahire'ye geldi, iş ve ev bulmayi başardı. Böylece Mahmudiye'den Kahire'ye gittik. Kardeşlerimden; Abdurrahman, ticaret okuluna, Muhammed, Ez-her'e, ve diğerleri  de münasip okullara  kayıtlarını yaptırdılar.

(6)   Şura 40.

160

SEVGİ

Ailemizin bu şekilde bir oraya toplanması, kuvvetli ve coşkun bir sevginin tezanuru ıûı. t-aKat Mu-hammed es-bukkerî ile, aramızaa sırt Allah için olan karaeşıık, arkaaoşiık ve sevgi ne olacaktı? Daha önce bu hasreti yaz tatilinde gıaerıyorauk. Nihayet ikimizin de varacağı aynı memıeket oluyordu. Şu anda yem bir durumta karşı karşıyayaık. Belki de Mahmudiye'ye bir daha, hiç dönemıyecektım. Bu da üzerinde uzun uzun düşünmemizi gerektiren, ruhumuzda büyük etkisi olan bir durumdu. Bütün vasıtaları kullanarak buna bir çare bulmamız gerekiyordu.

Bu konu etrafında kendisi ile uzun konuşmalarımız ve toplantılarımız oldu. Ahmed bir tacirdi, tacirin ise vatanı yoktu. O hâlde niçin o da Kahıre'ye taşınmıyordu? Fakat ailesini ne yapmalıydı. Ailesi Kahıre'ye gitmek istemiyordu. Durum da buna müsait değildi. Bu hususları uzun uzun düşündükten sonra «bir sene ayrı kalıp, sonra ne olacağını görüşürüz.)» dedik. Ahmed etendi, Kahire'de bir ay yanımda kaldıktan sonra Mahmudiye'ye döndü. Bir sene mektuplaştıktan sonra nihayet yaz tatili geldi.

SAAT DÜKKÂNI

Yaz tatili gelmiş çatmıştı. Tatili Mahmudiye'de geçirmem gerekiyordu. Ancak yaz boyunca orada kal-

161

mam için bir sebeb bulmam lâzımdı. Babama: Mahmudiye'ye gidip, bir saat tamir dükkânı açarak, bizzat çalışmak istediğimi, sanatı iyi öğrenmem    için, müstakil hareket etmem gerektiğini anlattım. Peder, gerçek sebebi bildiği için, çok zaman beni isfedik-¦erimle başbaşa bırakırdı. Devamlı olarak bana ve yaptığım işlere güvendiğini, bana hissettirirdi. Böylece kendime güvenme alışkanlığını bana, bu yoldan kazandırdı. Mahmudiye'ye gitmeme    izin verip dua etti. Gerçekten oraya gidip, dükkân açarak, saat tamirine başladım. Şu iki mutluluğu bir anda duyuyordum: Nefse itimat ve çalışarak kazanma; diğeri de Ahmet efendi ve diğer Hassafiye tarikatine mensup kardeşlerimle görüşme. Geceleri kardeşlerle zikir ederek geçiriyorduk. Gündüzleri ise bazan camide   ba-zan evde, bazan da şehrin dışına çıkarak, kendi hâlimizde ibâdet ve ilmî çalışma yapardık. Zaman zaman da. Nil nehrinde yıkanırdık. Bazen Ahmed Efendi ile. özel sohbetlerimiz, sabaha kadar devam ederdi. Tatil boyunca onun evinde kalırdım. Birbirimizden ayrılmazdık.

İbâdet, zikir ve tarikatın vazifeleri ile meşgul olmamıza rağmen, ilmi ve okumayı çok severdik. Dinin hükümlerine ters düşen şeylerden, nefret eder, bir çok tarikat mensublarının islâmî esaslardan ayrılmalarını protesto ederdik. İbadet, zikir, edeb ve dav-

Risaleler 9

F. 11

162

ranışta tam bir ihlâsa sahip, düşüncelerimizde hür müritlerdik.

GÜZEL BİR ÖRNEK

Resûlullah (s.a.v.)'ın doğum yıl dönümüne rastlayan Rebi-ul Evvel ayının birinci gününden, onikinci gününe kadar, her gün bir kardeşimizin evinde zikri müteakip alaylar düzenlediğimizi çok iyi hatırlıyorum. Bir gecesinde sıra. kardeşimiz Şeyh Çelebi'ye gelmişti. Âdet olduğu üzere, yatsı namazından sonra evi ne gittiğimizde evini aydınlanmış ve temizlenmiş bulduk. Çay, kahve ve diğer meşrubatlar dağıtıldıktan sonra, alayımız büyük bir sevinç içerisinde kasideler okuyarak dışarı çıktı. Tekrar Şeyh Çelebi'nin evine döndükten sonra, kendisiyle biraz sohbet yaptık. Tam ayrılacağımız sırada, gayet hoş ve ince bir tebessümle şöyle diyordu: «Yarın inşallah, beni erken ziyaret edersiniz de, Ruhiye'yi defn ederiz.» Ruhiye dediği, onun biricik kızıydı. On iki senelik evlilikten sonra, Allah onu kendilerine nasib etmişti. Ona çok düşkündü. Hattâ işine giderken bile yanından ayırmazdı. Ruhiye büyümüş ve gelişmişti. Adını Ruhiye   koymuştu. Çünkü o, Çelebi'nin ruhu mesâbesindeydi. Şaşkınlık içerisindeydik, «Ne zaman öldü?» diye sorduk. «Bugün akşam namazından biraz önce.» dedi. «Daha önce haber verseydin de, başka bir evde alay düzenie-

163

şeydik.» dedik. «Ne oldu ki, üzüntümüz hafifledi, yasımız sevince dönüştü. Allah'tan bu nimetten, daha büyük bir nimet mi istiyorsunuz? dedi. Daha donra sözü tasavvuf? yöne getirdi. Şöyle diyordu: «Kızımın ölmesi, Allah'ın bana olan muhabbetindendir. Çünkü Allah sâlih kullarının kalblerinin, kendisinden başkasına bağlanmasını istemez. Hz. İbrahim'e bakın ; Kalbi oğlu İsmail'e bağlanınca, Allah İsmail'i boğazlamasını emretti. Yakub (a.s.)'ın kalbi Yusuf'a bağlanınca, Allah onu kendisinden senelerce uzak tuttu. İşte bundan dolayı insanın kalbi Allah Taâlâ'dan başkasına bağlanmaması gerekir. Aksi hâlde Allah'ı seviyorum iddiası yalan olur. Fudayl bin İyaz'a bakın; bir gün küçük kızının elini tuttu ve öptü. Kızı ona: «Babacığım, beni seviyor musun?» dedi. Babası da: «Evet kızım» dedi. Kız: «Vallahi bugüne kadar seni yalancı sanmıyordum» dedi. Babası: «Nasıl olur kızım ben sana »e zaman yalan söyledim?» dedi. Kız: «Bugüne kadar ûen seni Allah'la beraber ve ondan başkasın: sevmiyorsun biliyordum.» dedi. Fudayl ağladı ve şöyle dedi: «Ey Mevlâm, bu küçük çocuk da mı kulun Fu-dayl'in riyasını anladı?...» Şeyh Çelebi bunları anlatırken üzüntümüzü hafifletmek istiyordu. Sabah erkenden gelip Ruhiye'yi defnettik. Hiç bir ağıt sesi işitmedik. Orada Oenâb-ı Allah'a teslimiyet ve sabırdan başka bir şey görmedik!

Daha önce hocamız Muhammed Zahra'nın (r.h.) da bir kızı vefat etmişti. O da yas gününü fırsat bi-

164

lerek üç gün üc gece vaaz ve irşad'da bulundu. Bunlar, yas hususunda işlenen günahlarla savaşmak ve bu konuda insanların icad ettiği bid'at ve alışkanlıkları yoketme bakımından güzel örneklerdir... işte böyle güzel bir ortamda yaşıyorduk.

KAHİRE'YE DÖNÜŞÜMDE İSLÂM CEMIYETLERIYLE TEMASLARIM

Tekrar Kahire'ye döndüm. O zaman şu ondaki gibi İslâmî cemiyetler yoktu. Sadece «Mekârim el -Ahlâk el-İslâmiye» adı alcında bir cemiyet vardı. Başkanı ise Mahmut Hoca idi. Her hafta orada konferans verilirdi. Yer geniş olmasına rağmen ziyaretçilere dar geliyordu. Yapılan konferanslarda güzel ve faydalı mevzulara temas ediliyordu. Cemiyetin kariî. Şeyh Abbas p etkileyici sesiyle kalbleri fethediyordu. 3en de toplantılarına devam etmeye büyük özen gös-teriyordum. Kahire'de bulunduuğm müddetçe cemiyetin bir üyesi olarak kaldım.

İSLÂM DAVETÇİLERİ OLUŞTURMA

Kahire'nin bazı yayın organlarının İslâm Prensipleriyle bağdaşmayan yayınlar yapması ve halkın dinî hükümleri bilmemesi neticesinde; bazı yerlerde, şim-

165

diye kadar hiç rastlamadığım bir ölçüde İslâmî ahlâktan uzaklaşmalar old-jğunu gördüm. O zaman İslâm'ın esaslarını, insanlara ulaştırmada sadece camilerin yetmeyeceğini anladım. O tarihte bir çok ilim ve fazilet sahibi zatlar gönüllü olarak camilerde (tebliğ) görevini yerine getiriyorlardı.   Abdülaziz el Huli, Ali Mahfuz, Muhammed el-Adevî bunlardan bazıları idi. Ben de Ezher ve Dârü'l-ulûm talebelerinden camilerde, kahvelerde ve umumî toplantı yerlerinde vaaz ve irşâd etmek için bir gurup teşkil etmeyi düşündüm. Bu guruplar arasında da, kasaba ve önemli şehirlerde, İslâmî Davet görevini üstlenecek cemaatlar oluşturma düşünoesindeydim. Gerçekten de söz ve düşünceler gerçekleşti. Bazı arkadaşları bu büyük plâna   ortak olmaya davet ettim. Mahmut, Medkûr, Ha-mid Askeriye, Ahmet Abdülhamit bunlardan bazıları İdi. Talebe yurtlarında toplanır, görevin önemini ele alır ve bu sahada lâzım olacak, ilmî ve amelî hazırlıklın gözden geçirirdik. İhyâ/Gazzalî, El-Envâru'l-Mu-hammediye/Nebehânî,  Tenvîrü'l-kulûp/Kürdî ve  bazı siyer kitaplarımla özel kütüphane oluşturdum. Bu kitapları, hutbe ve konferans hazırlamaları için arkadaşların emrine verdim.

KAHVELERDE DAVET

İlmî hazırlıklar tamamlandıktan sonra; sıra amelî çalışmalara geldi. Arkadaşlara kahvelerde vaaz et-

168

meyi teklif ettiğim zaman, garip karşıladılar ve şöyle dediler: (Kahve sahipleri buna izin vermezler. Çünkü isleri bozulur. Sonra kahvede oturanlar kendi alemlerine dalmışlar. Onlar için, vaazdan daha ağır birşey olamaz. Oyun ve eğlenceden başka birşey düşünmeyen kimselere, din ve ahlâk üzerinde nasıl konuşuruz?» Ben bu fikre karşı çıkıyordum. Bu topluluğun vaaz dinleme arzusunun, diğer topluluklardan - hattâ cami cemaatından daha fazla olduğuna inanıyordum. Çünkü vaaz bunlar için, yeni bir olaydır. Mühim olan konuyu iyi seçmek, onların duygularını yaralamamak-tır. «Sergilediğimiz konu, çekici ve büyüleyici olmalıdır; konuşmayı uzatmamalıyız.» diyordum.

Aramızdaki münakaşa uzayıp gidince, onlara: «Bu konuda bir deneme yapmamız   konuyu aydınlatmaz mı?» dedim. Bu görüşümü kabul etitler. Salâhaddin Meydanı.nın etrafındaki kahvelerden başladık. Daha sonra Talun. Aişe Hatun, Selâmet Caddesi etrafında-ki **ftveleri dolaştık. Zannederim, o gece her biri beş'*» on dakika arasında değişen yirmi konuşma yaptık. Dinleyenler acaip bir duygu içindeydiler. Tam bir suskunluk içerisinde can kulağı ile bizi dinliyorlardı. Kahve sahipleri ilk anda şaşkın şaşkın bakıyor-lat. sonra da daha fazla konuşmamızı   istiyorlardı. Konuşmadan sonra mutlaka birşeyler içmemizi istiyorlardı. Biz ise vaktin dar olduğunu söyleyerek özür diliyor ve «Biz bu vakitleri sadece Allah için adadık, boşa geçirmek istemiyoruz.» diyorduk. Bu duygu on-

167

lara çok tesir ediyordu. Aslında bunun şaşılacak bir tarafı yoktu. Çünkü Allah, hiç bir peygamber göndermedi ki, onun birinci şartı «Onlara, «davetime karşılık sizden ücret istemiyorum.» de.» olmasın. Bu yönün davet edilenler üzerinde büyük etkisi olduğu muhakkaktır.

Deneme yüzde yüz başarıya    ulaştıktan sonra mutlu bir şekilde evimize döndük. Bu şekildeki mücadeleyi devam ettirmek kararındaydık. Kahvedekilere de zaman zaman bu şekilde vaazların devam edeceği hususunda, söz verdik. Bu faaliyetlere devam etmek; benim İçin, Mahmudiye'de şeklen bozulmuş da olsa, Hassafiye Cemiyeti'nden uzak olmanın bir tesellisi oluyordu. Evet, her ne kadar Cemiyette çözülmeler olmuş ise de, İslâm için çalışan, ibâdet, zikir, iyiliği emretme, kötülüğü    yasaklama gibi hayırlı işlerde bir aray gelen üyeleri vardı. Bu masum beldeye çöreklenmiş  İngiliz misyonerlerin    faaliyetleri zaman zaman ruhlarındaki heyecanı ayağa kaldırıyordu. Bu belde daha önce kendini çevreleyen böyle bir belâ ile karşılaşmamıştı. Aslında bu misyonerlerin, İslâm diyarını değil de, putperest olan memleketleri hedef almaları gerekir. Çünkü müslûmanlar, doğru îmâna, tevhide ve iyi kalbe sahiptirler. Şu kadarı var ki. Allah'ın yarattıkları üzerinde takdiri vardır,

SINIFLARDA

O zaman Dârü'l-ulûm'daki Eğitim donuk değildi.

168

Gerek talebeler ve hocaların yaşları, gerekse geçirdikleri ilmî merhalenin özelliği, onları memleket meselelerinde söz söyleme imkanına kavuşturmuştu. Sınıflarda siyaset, cemiyet hattâ talebe ve hocaları ilgilendiren en ince meseleleri konuşuyorduk.

O zaman Mısır'da siyaset kaynıyordu. Partiler arasındaki çekişmeler, bozulmalar, toparlanmalar, başarılar ve başarısızlıklar alabildiğine hareketli bir şekilde devam ediyordu. Bu hâdiseler, talebe ve hocaların karşılıklı konuşma ve yorumlarına konu oluyordu. Hocalar görüşlerini talebelerine açıkça anlatmaktan çekinmiyorlardı.

Dinî görüşler etrafında, zaman zaman talebeler ile hocalar arasında ayrılıklar olurdu. Ancak, bu konudaki münakaşalar tam bir hürriyet ve terbiye dahilinde cereyan ederdi. Bu da değerli hocalarımıza, ne kadar hürmet ettiğimizin bir delilidir. Sınıflarımızın yolu, onların toplantı salonlarının önünden geçmesine rağmen, oradan geçmekten çekindiğimizi hâlâ hatırlıyorum. Bununla beraber aramızda kuvvetli bir ruhî bağlılık, iyi muamele ve tam bir serbestlik mevcuttu.

Bazı hocalarımızı derste zor durumda bırakırdık. Hocamız bunu; ya bir nükte, ya da susturucu bir cevap ile tatlıya bağlıyarak atlatırdı. Bir talebe arkadaşın hocanın birine şu soruyu sorduğunu hatırlıyorum: «Hocam, evli misiniz?» Hoca: «Hayır.» Talebe: «Niçin evlenmiyorsunuz efendim? Yaşınız da ilerlemiş.» Hoca: «Maaşır  artar da, evlenecek ve çocuk-

169

lan iyi terbiye edecek miktara ulaşırsa, evlenirim.» Talebe: «Fakat daha gecikirseniz, çocukların terbiyesini sağ'ayacak ömrü garanti edemezsiniz. Ecel Allah'ın elindedir, efendim.» Hoca zor durumda kalınca talebeye: «Sen evli misin?» dedi. Talebe: «Evet evliyim, cocuöum her gün benimle birlikte evden çıkıyor. O kendi oku'una giriyor, ben de kendi okuluma.» dedi. Böylece münakaşa arkadaşların gülüşmeleri ile sona ermişti.

KIYAFET DEĞİŞTİRME

Dârü'l-ulûm'un dördüncü sınıfmdaydık.    Kıyafet değiştirme isteği hızlanmış ve bütün talebeler bunu olumlu karşılamışlardı. Dârülulûm mezunlarından ileri gelenlerin fiilen bu değişikliği yapmış olmaları, bu hareketin gelişmesine yardım etti. Benim ve azınlıkta kalan  bir gurup talebelerin  görüşü, aksi yöndeydi. Dârülulûm'un son aylarında okula girenler arasında feslilerin çoğalıp, sarıklıların azalması rahatlıkla müşahede ediliyordu. Nihayet sarıklı olarak İbrahim ile ben kaldık. Tatbikat zamanı gelip çattı. O zamanki okulun   müdürü  Muhammed  es-Seyyid   (r.h.)   üstün meziyetli bir şahsiyetti. Bizi yanına çağırıp, tatbikat için gittiğimiz okullarda, talebelerin önüne iki çeşit kıyafetle çıkmamak için, yeni kıyafeti kabul etmemizin daha uygun olacağını anlattı. Konuşmalarında,

170

zorlayıcı bir unsur olmamasına rağmen, onun etkileyici gücü ve görüşlerine olan saygımız, kendisine söz vermemize sebep oldu. Sözümüzü de yerine getirdik, mezun olmazdan az önce sarık ve cübbemizin yerine, takınrf elbise ve fes giydik:

MISIR'I SARAN İBÂHÎÜK VE DİNSİZLİK DALGALARI

İkinci dünya savaşının hemen arkasından, benim Kahire'de bulunduğum sıralarda önce «aklî özgürlük» adı altında fikirlerde, görüşlerde ve ruhlarda sapmalar şiddetlenmiş, sonra da şahsî özgürlük adı altında ahlâk, davranış ve amellerde çözülmeler meydana

gelmişti.

Dinsizlik ve ibâhîlik, kuvvetli, acımasız ve engel tommayan bir dalga hâlini almıştı. Olaylar da buna

yerdim ediyordu.

Türkiye'de inkılâp olmuş, hilâfet kaldırılmış ve asırlar boyu müslümanların liderliğini sinesinde barındıran bir milletin dini, devletten ayrılmıştı.

Mısır'da-, medreseler, çeşitli fakülteleri bünyesinde toplayan birer üniversite hâline gelmişti. O zaman üniversite hayatı; çoklarının kafasında garip bir şekil ve durum arzediyordü; Bu kafalara göre; üniversite ancak dine isyan eden, dinden kaynaklanan geleneklere savaş açan, batıdan gelen maddî düşün-

171

cenin arkasından bütün varlığı ile koşan mutlak lâik bir kurumdu.

Bu akımın ilk tohumunu daha doğmadan ölen «Demokrat Parti'si» ekmişti. Bu partinin programı sadece; eskiden kopma ve ileriye atlama anlamına gelen «hürriyet ve demokrasiye» davet olmuştu.

«Menah» caddesinde «Fikir Kurumu» adı altında bir dernek kurulmuştu. Orada, eski dinlere hücum eden konuşmalar ve konferanslar tertipleniyordu. Hatipler, Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanlardan müteşekkildi ve hepsi de bu yeni fikri ele alıp, değişik şekillerde yorumluyorlardı. Bu fikirlerle dolup taşan yeni kitap, gazete ve dergiler meydana çıkmıştı.

Hepsinin gayesi; dinin etkisini zayıflatmak suretiyle halkın kalbindeki dîni silip, kendilerine göre, gerçek fikrî ve amelî özgürlüğün tadını, onlara tattırmaktı.

Kahîre'deki birçok binalarda salonlar acılıyor ve oraya gidenleri bu gibi fikirlerle donattıktan sonra, aynı fikirleri gençler ve çeşitli halk tabakaları arasında yaymaya çalışıyorlardı.

KARŞI KOYMA

Ezher ve bazı İslâmî kuruluşlar dahil olmak üzere, muayyen çevrelerin bu akıma karşı tepkisi kuvvetli olmuştu. Ancak; o zamanın insanı, ya işittikleri

172

yeni fikirlerle öğünen aydın gençler; veya uyarıcı ve yöneticisi az olduğu için, bu gibi şeyler düşünmekten yüz çeviren halk'tan ibaretti. Ben bu duruma çok üzülüyordum. İşte böylece içtimaî hayatı; 14 asır boyunca miras aldığı, koruduğu, alıştığı, yaşadığı, öğün-düğü İslâm ile; batının; makam, mal, şekil, eğlence ve reklâm vasıtaları gibi yıkıcı silâhlarla teçhiz edilmiş, şiddetli saldırısı arasında kalmış aziz Mısır ülkesini görüyordum. Nefsimdeki bu duyguların bazılarını Dârülulûm, Ezher ve diğer okullardaki arkadaşlara anlatma fırsatını buluyordum. Hamit Askeriye, Hasan Abdülhamit, Hasan Fadile, Ahmet Emin. Mahmut Bişr, Muhammed Selim, Kemâl Ellebban, Yusuf el-Lebban, Abdülfettdh Kırşah, İbrahim Medkur, Sey-yit Nessar, Muhammed eş-Şerbinî, Hassafiye tarikatına mensup kardeşler, hep bu konuları konuşuyor ve buna karşı bir İslâmî Hareketin gerekliliğine inanıyorduk. Bunlar bize moral veriyor, üzüntümüzü biraz hafifletiyordu.

Bazan da «selefiye» kütüphanesine gidip mü'-min, mücahit, ilmi ile âmil, faziletli âlim, güçlü islomî gazeteci Muhiddin el-Hatîp ile görüşüyordum. Muhammed el-Hıdır, Muhammet Ahmet, Ahmet Pasa, Teymur, Azdülaziz Paşa gibi dinî hizmet ve İslâmî gayretle tanınan, üstün şahsiyetlerle konuşur biraz nefes alırdım. Reşit Rıza'nın meclislerinde bulunan bezi zevatla sohbet ederdim. Rezit Rıza (r.h.)nın da

m

OLUMLU BİR ÇALIŞMA

^n;mt^

yi de murakabeÎLTlh°.tarnWü- Her •* cephesini daha kuvveti? hî Jb°mk ve cö*"™ 'âmî cephe devanTCJn "              BUna kar9ı; ls"

»y<>*u. Bu durum ka^a(nn'an?iy°r.ve kQbuâuna çeki-t.yordu. Hattâ o sene Zl     ^^ daha da °r-vorgunluk içerisinde      ^î^ gözlerimden uykuyu ^ i?e niyet ettim v «Niçin sorumluluğu «öp. onlan bu aîfma â-rmıyorum? EğerTu "• â|â' Şayet, cevapl düşünürüz.» BöylJl '       safhasma kondu

 B,,                 Ve Ü2Üntü

 kL      ° °°k °lumlu  mSL'               ?Öy'e   dedim:

 rT        °n Iİderlerin ö«rine

 T CeV°P verirler«  °'UrSa ba*ka bl> Şey

 9ercekle?™ ve uygu

ŞEYH DECEVİ İLE

174

dile ve saf bir ruha sahipti. Tasavvuf! bir ortamda yetişmem de, onunla aramızda ruhî ve ilmî bir bağlılık kurdu. Zaman zaman kendisini Ezher semtindeki evinde ziyaret ederdim. Onun, İslâmî cepheden bazı ilim adamları ile ilişkisi olduğunu ve kendisini sevip takdir ettiklerini biliyordum. Bu yüzden onu ziyaret etmek, içimden geçenleri ona açmak, düşüncemin gerçekleşmesi ve hedefe ulaşması için; onun yardımını istemek üzere ziyaretine gittim. İftardan sonra onu ziyaret ettiğimde yanında bir gurup değerli ilim adamları ve ileri şahsiyetler vardı. Ayrıca bunların arasında, ilk defa karşılaştığım, kendisini, bir daha hiç görmediğim ve adının Ahmet Kâmil olduğunu öğrendiğim bir zat da bulunuyordu.

Hâdiseler hakkında şeyh'le konuştuğum  zaman, sadece üzüntü ve teessürlerini açıklayıp, hastalığın belirtilerini ve millet arasında yayıldığı zaman, meydana gelecek kötü sonuçları saymaya başladı. Sonunda, çirkin plânlar karşısında, İslâmî Cephe'nin zayıf kaldığı kanaâtına vardı. Ve Ezher'in, bu akımın önüne geçmek için çok çalıştığını anlattı. Daha sonra kendisiyle beraber bir gurup ilim adamının «İslâmî Gelişme» adlı bir dernek kurmalarına rağmen, bir şey yapamadıklarından, Ezher'in de misyoner ve dinsizlere karşı mücadele verdiğinden, Japonya'deki dinler toplantısından, kendisinin İslâm hakkında bir risale yazıp toplantıya gönderdiğinden bahsetti. Sonunda şu neticeye vardı: «Bütün çalışmalar boşunadır. İnsan

175

sadece kendi nefsi için çalışıp bu belâdan kurtulmalıdır.» Devamlı misâl verdiği ve bir çok münasebetlerde defterime yazdığı şu beyti tekrar okumaya başladığını, hâlâ hatırlıyorum:

«Nefsim beni kurtuluşa götürdükten sonra Ölenler, ya da helak olanlar umrumda değil.» Bana da; gücümün yettiği kadar çalışmam ve sonucu Allah'a bırakmam gerektiğini ifâde ederek; «Allah hiçbir nefse gücünün yetmediğini yükjemez» tavsiyesini yaptı.

Tabiî ki bu konuşma hoşuma gitmedi ve beni bir heyecan fırtınasının sarmasına sebep oldu. Her karşılaştığım dinî lideriri cevabı böyle olur korkusu, gözlerimin önünde korkunç bir hayalet şeklini aldı. Büyük bir güç ve cesaretle şeyh'e şunları söyledim: «Ben, bu görüşlerine tamamen karşıyım. Meselenin bir zayıflıktan ileri geçmediğine, çalışmaktan ve sorumluluktan kaçmak anlamına geldiğine inanıyorum. Neden korkuyorsunuz? Hükümetten mi? Ya da Ezher'den mi? Kazancınız size yeter. Korkmayın, evinizde oturun, islâm için çalışın. Halkla yüz yüze geldiğiniz zaman, onların gerçekten sizinle beraber olduğunu göreceksiniz. Çünkü bu millet müslümandır. Ben ounu kahvelerde, camilerde ve caddelerde bizzat müşahede ettim. Onların îmanla dolup taştığını, gözlerimle gördüm. Ne var ki onlar ihmâl edilmiş bir kuvvet olarak mülhitlerln, (Dâhilerin, bunlara ait gazete ve dergilerin eline düşmüşler. Buna da sizlerin gafleti sebeb

ftl

176

olmuştu. Eğer uyanır, onlara gerçekleri anlatırsanız, sızın yanınızda yer alacaklardır. Eğer bunu Allah için , apmıyorsanız, aünya için, yediğiniz skmek için yapın hocam: Çünkü bu mihet islam uan uzakıaşırsa tzher de yok olur. O zaman yiyecek ve harcayacak bir şey de bulamazsınız. İslam'ın varlığını savunmuyorsanız, kendi varlığınızı savunun. Ahıret için çalışmıyorsanız, dünya için çalışın. Aksi hâlde hem dünyanız hem de âhıretiniz harap olacak!»         ¦"

buyuk bir cesaret, teessür ve yanıp tutuşan bir kalble konuşuyoraum. Toplantıda bulunan bazı ulemâlar bunu çok sert cevap vererek hocayı incittiğimi, ona kurşı lâyık olmayan bir konuşma yaptığımı, ııım adamları ve bzher'ı de kotüleaıgımı, aolayısıyie İslâm'ı kotüıemış olduğumu ilen sürerek, beni suçladılar, bunlara göre ısıam ebediyyen zayıtiamazdı. Allah onun yaraımına ketildı. Bunlara cevap vermeden önce Anmet Kâmil bey kalktı ve şöyle dedi: «Hayır! Müsaaae ederseniz, bu genç doğru söylüyor. Artık ayağa kalkmanız gerekiyor. Daha ne zamana Kadar duracaksınız? Bu genç sadece İslâm'a yardım için biı araya gelmemizi istiyor. Eğer toplanmak için bir yer istiyorsanız işte evim. Orada istediğinizi yapın. Şayet mal istiyorsanız, müslümanlardan iyilikseverler tükenmiş değildir. Önder sizsiniz, siz yürüyün bizleri arkanızda bulacaksınız. Ortaya attığınız deliller ise, hiç geçerli değildir.» Yanımda oturan bir mü'mine konuşanın ismini sor buğumda; onun Ahmet Kâmil ol-

177

 meclis ikiy

Şurup da Ahme,^2 skordu. Sonra konuyu Varak şöyle dedi: «Ne it

 ça,ışma retmdedir. Zanned

.T  ^ H°Ca İSe  ° d'rmek

 ar bittikten

 du-

 Ved>l kud-

 Saü^^^^o oturan mem 'Çin Decevi'nin yanmn .D"ed'9ımi konuşabil-Muhammed Sa'd. ramazan tnt?1"^^' t6rcih etti">-Decevi-ye takdim eTyO2, lı T 9"m- Tom ^  o.dugumu his^   ek       ^o?,m. ya-

nim» dedim. «Sen de mi k  •            dıye sord"-

«Evet efendim. Qk en de m' b.2,mle gefdin?» dedl.

f-abenm» dedim  Bana1"^ kada' sizinle  lL       ? V'6r uzat°rak: «Sun-

îü yoktur, eşyalara ihtiyacim

 d"?ünmeye

er 9

F. 12

178

liderleri vakitlerini nimet içerisine batmış olarak geçiriyorlar. Bu yaptıklarınıza karşı Allah'ın sizi sorguya çekmeyeceğini mi zannediyorsunuz? Eğer sizden başka İslâm'ın koruyucuları ve liderleri varsa gösterin onlara gideyim. Belki onlarda, sizde bulamadığımı bulurum!» Bir an acaip bir suskunluk hüküm sürdü. Şeyh Decevi'nîn gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslatıyordu.  Mecliste bulunanlar da ağlıyordu.  Şeyh, cierin bir üzüntü ve teessürle şunları söyleyerek suskunluğa son verdi: «Ne yapmamı istiyorsun sen?» Ben bu soruya şöyle cevap verdim: «Yapılacak iş çok basit efendim. Allah hiç bir nefse gücünün yetmedi-ciğini teklif etmez. Sadece sizden, ilim ve fazHet sahibi kişilerden İslâm'a karşı gayret duyanların isimlerini bana vermenizi istiyorum. Yapılacak işleri düşünmek, hiç olmazsa bu ibâhîliğe ve dinsiz gazetelere karşı bir haftalık dergi çıkarıp, onların menfî propagandalarına cevap vermek, gençlerin barınacağı bir cemiyet kurmak, vaaz ve irşâd vazifesini   ifâ etmek için bu şarttır.» Şeyh: «Çok güzel.» dedi. Sofranın derhâl kaldırılmasını ve kâğıt kalem getirilmesini istedi. Bazı isimlerin müzakeresini yaptık. Bir gurup değerli ilim adamlarının isimlerini yazdı. Bunlardan bazıları şunlardı: Şeyh Decevi, Muhammed Hıdır Hüseyn, Ab-dülaziz Caviş, Abdülvahhap en-Neccar, Muhammed Hudâri, Muhammed Ahmet ve Abdülaziz el-Hûlî olduğunu iyi hatırlıyorum.

Sıra    Muhammed   Rıza'ya gelince   şeyh    De-

179

cevi: «Yazın, yazın, durum ihtilâf ettiğimiz feri konuları aşmıştır. Ortada İslâm ve Küfür meselesi vardır. Reşit Rıza, gerek kalemi Je ilmî, gerekse sahip olduğu ctergisi ile İslâm'ı en güzel şekilde müdafaa edecek güçtedir.» dedi.

Bazı konularda aralarında anlaşmazlık olduğu hâlde, Şeyh'in bu sözleri Reşit Rıza için güzel bir şahadet oldu.

Daha sonra Şeyh: «Hem senin hem de benim tanıdıklarıma git. İnşallah bir hafta sonra buluşuruz.» dedi. Bir çok defa toplantılar tertipledik ve mübarek bir topluluk meydana getirdik. Daha sonra «Fetih» ismi ile güçlü bir İslâmî dergi çıkarttık. Derginin yazı işleri müdürlüğüne Abdülbakî Surûr seçildi. Dergi, cesur ve kültürlü İslâm gençliği için, bir nur ve hidâyet meşalesi oldu.

Bu seçkin ve mübarek topluluk, ben Dârülulûm'-dan ayrılıncaya kadar çalıştı. Samimî gençler, hareketi devam ettirdiler. Sonra demeğin ismi «Müslüman Gençler Cemiyeti» olarak değiştirildi.

KOMPOZİSYON HADİSESİ

Hocamız Ahmet Yusuf Necati, kompozisyon konusuna çok düşkündü. Son sınıfta iken bize hazırlanıp takdim etmek üzere şu kompozisyon konusunu vermişti: «Öğreniminizi bitirdikten sonraki arzunuzun

180

gerçekleşmesi için, hazırladığınız vasıtaları açıklayınız.» Ben bu konuyu şu şekilde cevaplandırdım: «Ben en hayırlı nefsin; mutluluğunu, insanların mutluluğunda bulan, sevincinin kaynağını onların sevincinden alan, her türlü kötülüğü onlardan uzaklaştıran, herkesin iyiliği uğrunda, fedakârlığı en büyük kazanç ve ganimet sayan; hak ve hidâyet yolunda cihâdı —yolunun sarp ve zorluklarla dolu olmasına rağmen— bir şeref ve lezzet kabul eden, kalblerin derinliklerine inip, hastalıklarını keşfeden, toplumun her tabakasına girip insanların yaşayış ve sevinçlerinin saflığını  kirleten unsurları tesbit eden, bunları ortadan kaldıracak hususları öğrenen ve sevinçlerinin kat kat olmasını sağlayan, bunları sadece insan oğluna merhamet duyduğu için yapan, hasta kalbleri tedavi etmeye çalışan, içine dönük ve zor durumdaki gönüllere ferahlık getiren ve en mutlu ânının; bir kulu, ebedî mutsuzluğun çukurundan kurtarıp, doğru yolu gösterdiği an olarak kabul eden nefis olduğuna inanıyorum.»

«Yine inanıyorum ki, faydası sahibinden ileri gitmeyen iş, eksiktir, kıymetsizdir. İşlerin en hayırlısı; sonucunden hem kendisi hem ailesi hem de milletinin faydalandığı içtir. Faydasının genişlediği ölçüde bir iş<in büyüklüğü ve önemi ortaya çıkar. İşte bu inançtan dolayı öğretmen olma yolunu seçtim. Çünkü ben öğretmenleri, büyük bir topluluğu aydınlatan parlak bir nur olarak görüyorum. Ancak onlar, bir mum ışığı g'bidirler, insanlar onu yaktıkları zaman aydınlanır-

181

lar. İnanıyorum ki, insanın yöneleceği en kutsî hedef ve en büyük kazanç Allah'ın rızâsını kazanmaktır. Allah, rızâsını kazananı kendi himayesine alır. Ona ün-siyet elbisesini giydirir. Ve onu cehennem azabından uzaklaştırır. Bu hedefe varmak isteyenlerin önüne iki yol çıkar. Her yolun ayrı hususiyetleri ve özellikleri vardır. Bu iki yoldan dilediğine gidilebilir.

1)    İhlâs ve amele dayanan, kalbini insanların hayrından ve şerrinden uzak tutan, samimî tasavvuf yoludur. Bu yol hem yakın hem de tehlikesizdir.

2)    Samimiyet ve amelde birinci yola benzeyen; ancak insanlara karışmak, durumlarını    incelemek, topluluklarına karışıp, hastalıklarına ilâç bulmak hususunda birinci yoldan ayrılan öğretim ve irşad yoludur. Bu yol; Allah tarafından belirtilmiş en büyük ve en şerefü yoldur. Kur'an-ı Kerim ve Allah'ın Resulü bu ycla davet etmişlerdir. Ben, faydası çok yönlü vs fazileti büyük olduğu için ikinci yoîu seçtim. Çünkü bu yol; bir öğretmen için en gerekli ve bir şeyler bilen için en güzel yoldur.

«Sakınsınlar diye kavimlerine    döndükleri vakit enleri uycrmalcrı için...»

İnanıyorum ki, benim milletimin geçirdiği siyasî ve içtimaî merhalelerle birlikte, batı medeniyetinin tesiri, Avrupa'ya benzeme özlemi, maddî ve felsefî taklitçilik sebebiyle, dinî gayelerden ve kitaplarının gösterdiği yoldan uzaklaşmış, seleflerinin eserlerini ve şereflerini unutmuş, bu değru dine, zulüm ve cehalet-

ten dolayı isnat edilen, İftiralar zihinlerini karıştırmış, onun gerçek ve müsamahakâr prensipleri evham perdeleri ile kapatılarak, gözler görmez, fikirler, üzerinde durulmaz olmuştur. Halk, cehalet karanlığı içine düşmüş, gençler ve aydınlar şüphe ve şaşkınlık vadisinde kaybolmuşlar, akideyi fesatla, îmânı dinsizlikle de ğiştirmişlerdir.»

«Yine ben insan ruhunun özünde, «sevgUnin var olduğuna inanıyorum. Bu sevgiyi bir yöne sevk etmek lâzımdır. Bu sevgiyi: Ruhu benim ruhumla kaynaşan kardeşime vermek suretiyle, onun dostluğunu tercih etmekten başka sarf edecek bir yer göremiyorum!»

«Bunların hepsine, damarları ruhunda kökleşmiş, dallan ftzamış, yaprakları yeşermiş, geriye sadece meyve vermesi beklenen bir inançla inanıyorum. Okul hayatım bittikten sonra iki arzum vardır:»

1)  Özel: Ailem ve yakınlarımın    mutluluğu için çalışmak, gücümün yettiği ve durumumun el verdiği ölçüde, o sevgili dostuma karşı vefakar olmaktır.

2)  Genel: İrşad edici bir öğretmen olmak, gündüz çocuklara, gece ise babalarına dinlerinin gayesini, saadet kaynaklarını bazen konuşma, bazen telif ve yazı,' bazen de gezip dolaşmakla öğreterek geçirmektir.»

Şu ayeti'beraber okuyalım: «Eğer Allah'a yardım

183

ederseniz o da size yardım eder ve ayağınızı sabit kılar.» (1)

«fşte Rabbimîe aramdaki sözleşme budur. Bu ahdimi, hiç bir tesirin altında kalmadan, Allah'tan başka kimsenin vakıf olmadığı bir gecede kendi nefsimde tescil ediyor, hocamı da şahit tutuyorum» «Kim Allah'a verdiği sözü yerine getirirse Ailah ona büyük sevab verecektir» (2)

Bu kompozisyonu hocama takdim ettikten sonra kalemi eline alıp bazı düzeltmeler yaptı vs bana 10/7, 5 gibi normal bir puan verdi.

Kompozisyonda işaret ettiğim dostum üstat Ahmet es-Sukkerî'dir. Kendisi de bana karşı aynı duygu içindedir. Bundan dolayıdır ki dükkan ve ticaretini tasfiye edip, Buhayre eğitim müdürlüğünden vazife aldı. Gayesi, ben mezun olduktan sonra maârif bakanlığında buluşabilmemizdi. Allah, bu ameli gerçekleştirdi. Her ikimiz de maârif bakanlığında vazife alıp Kahire'ye yerleştik.

DÂRULULÛM HATIRALARI

Son sene idi. Sıkı bir şekilde kenaımı imtihanlara vermiştim. Bu mübarek okuldan    ayrılacağım;

(1)    Muhammed 7

(2)    Fetif 10

184

düşündükçe, daha ayrılmadan ders salonundaki kar-oeşlerime garip bir özlem duyuyordum. Munire camiinde, Darululûm'da ve sınıflardaki arkadaşlara çok şiddetli bir şevkle bakıyordum. Resulullah (s.a.v.) bir hadisinde ne güzel söylemiş: «Kimi seversen sev mutlaka ondan ayrılacaksın»

Ders salonlarında hocam Bedir ile aramızda geçen latifeleri hiç unutamam. Bi/gün biz üçüncü sınıf-tcyken okuiun idaresi   arap  edebiyatı, ezberler   ve kompozisyon konularını   kendisine  verdiğinde,  sınıfa üzüntülü bir şekilde girip şöyle dedi: «Allah'ın size hiç benzeri olmayan bir felâket verdiğini biliyor mu-yosunuz?» «Hcyır bilmiyoruz» dediğimizde şöyle devam etti: «Hocanız Bedir'e üçüncü sınıfın arap edebiyatı verildi. Özellikle Abbasi devrinden hiç bir şey anlamam. Size bu dersin felsefesini yapmış kişiyi göstereyim mi? İşte size Necati Hoca. Onu yakalayın, okul idaresinden, bu dersin benden alınıp ona verilmesini isteyin. Emin olun ki ben size doğruyu gösteriyorum. Hak; tâbi olmaya en lâyık olan şeydir,» Biz de talebenin hocası ile konuşabileceği şekilde olumlu cümlelerle gönlünü almaya çalıştık. Fakat onun bize oevabı şu oldu: «Beni aldatmaya kalkmayın, ben kendimi sizden daha iyi biliyorum. Sizin için faydalı olanı da biliyorum ve iyiiiğintzi istiyorum.» Söylediklerini yapmak mecburiyetinde kaldık ve okul müdüründen bu değişikliği yapmasını istedik. Okul müdürüde teklifimizi kabul etti. Gerçekten Nec?.ti Hocadan çok istifade

185

ettik. Bedir hocanın da üstün ahlâkına ve kadirşinaslığına teşekkür ettik. Allah ona rahmet etsin.

Ferit Vecdi'nin Kahire'deki evini hiç unutamıyorum. Ben de başkaları gibi onun «Hayat» mecmuasını, İslâm ve Medeniyeti hakkındaki, birçok kitaplarının okuyucusuydum. Kahire'de ikamet ettiğim müddetçe onun evine giderdim. Pederle aralarında yakın bir dostluk vardı. Evi değerli insanların toplantı yeri olmuştu. İkindiden sonra çeşitli ilim dallarında müzakere eder, sonra da gezintiye çıkarlardı. Ben ds istifade etmek gayesi ile toplantıların bir çoklarını takip ederdim.

Ferit Hoca ve arkadaşı Ahmed beyle ruhlar hakkındaki anlaşmazlığımı hiç unutamam. Fsrit bey, konuşturulan ruhların ölülere cit olduğunu iddia ederdi. Ben ise buna karşı çıkardım. Bu konuda aramızda detaylı araştırma ve konuşmalar olurdu. Sonunda herkes kendi görüşünü muhafaza ederek ayrılırdı. Toplantılardan çok istifade ederdim.

Kahire'deki  hayatım,  Şeyh  Hassafi veya  Galip efendinin evinde, Selefi kütüphanesinde, Menar yayınevinde, Reşit Rıza'nın sohbetinde. Şeyh Decevî ve. Ferid Vecdi'nin evinde dolaşmakla geçti.

DİPLOMA

İmtihan bitmiş ve neticeler açıklanmıştı. Böylece 1928 senesinde diplomayı almış oluyordum. Bu arada

186

sözlü imtihanda; 18 bin beyt, bir o kadar da nesir ve Tarfa'nın mualiâkasını komisyona takdim ettiğim hâlde sadece Tarfa'dan bir beyt, Şevki'nin Ncpolyon hakkında söylediği kasîdeler'den de dört beyt sordular. Bunların yanında Ömer Hayyam hakkında biraz da münakaşalar oldu. Buna rağmen yaptığım ezbere pişman olmadım. Çünkü bütün çalışmalarımı imtihan değil, ilim öğrenmek için yapmıştım.

uf'.

DIŞ ÖĞRENİM VE VAZİFE

Bazı değerli arkadaşlarımın dış öğrenim için dilekçe vermek düşüncesinde olduklarını gördüm. Fakat ben daha önce de söylediğim gibi iki sebepten dolayı kararsızdım. Birincisi: Çin'de de olsa, Avrupa'da da olsa ilmimi artırmak isteğimdi. Çünkü ilim mü'-minin kaybıdır. Onu nerede bulursa bulsun almaya daha lâyıktır. İkincisi: Bu gibi dış görünüşlerden kaçınmak isteği idi. İnsanların İslâm prensiplerine dönmelerini sağlamak için davet etmek, onları batı taklitçiliğinden ve batı medeniyetinin bozukluklarından nefret etirmek için bu düşünceyi sür'atle gerçekleştirmek arzusunda idim. Ancak, Dârülulûm'un o serve yurt dışında tahsil için aday göstermemesi, beni bu tereddütten kurtardı. Önümde sadece vazife tercihi kalmıştı. Vazifenin Kahire'de olacağını zannediyordum. Fakat o sene, gerek mezun olanların çokluğu gerek-

187

se bakanlığın merkezdeki ihtiyacının az olması — bakanlık sadece sekiz öğretmen istemiş, diğerlerini vi-lâyetlerdeki eğitim müdürlüklerinin emrine vermişti — Kahire'de kimseye pay bırakmadı. Sadece okul birincisi ve ikincisi Kahire'de kalabildiler. Ben İsmailiye'-ye, İbrahim Medkur ise İskenderiye'ye tayin oidu. Ancak siyaset Medkur'u, Etfu'ya fırlattı: bu münasebetle istifa etmek mecburiyetinde kaldı. Sonra da Avrupa'ya gidip kendi hesabına doktora yaptı.

İsmailiye'ye tayin edilmem, benim  için sürpriz olmuştu. İsmailiye'nin nerede olduğunu bile biimiyor-dum. İtiraz etmek için eğitim kuruluna gittiğimde hocam Abdülhamit Hüsni ile karşılaştım. Latifeleri ve cana yakınlığı ile beni sakinleştirmeye çalıştı ve kendisini ziyaret etmek için geten değerli hocamız Abdü!-hamîd el-Hûlî'nin de desteğini aldı. Ayrıca o anda gelen, İsmailiye'nin yetiştirdiği kıymetli hocalardan Ali Hasballah da onlara katıldı. Hepsi de İsmailiye kentinin, Allah'ın en hayırlı kıldığı yerlerden biri olduğuna, benim, orada rahat ve huzur bulacağıma, oranın sakinliği, tabiat güzelliği ve verimliliğine şehâdet etti/er. Konuyu pederle de istişare ettiğimde, o da: «Allah'tan hayırlısı olsun. Muhakkak ki O'nun seçtiğinde hayır vardır.» dedi.. Bu sözler gönlümü ferahlattı ve yolculuk hazırlıklarına başladım. Gerçekten bu tayindeki Allah Taâlâ'nın hikmeti, daha sonra apaçık ortaya çıktı. Allah'a sığınarak yola çıktığımda, İslâmî davet için ne gibi bir metod uygulayacağımı düşünü-

188

yordum. Çünkü bu emaneti artık İsmailiye'de yükleneceğime inanıyordum. Kardeşim Ahmed es-Sükkerî, Mahmudiye'de, Ahmet Askeriye ve Ahmet Abdüiha-mit,  Kahire'de aynı  emaneti  yüklenmişlerdi. Ahmet Askeriye doktorasını verdikten sonra Zekâzik'e vaiz olarak tayin edilmiş, Ahmet Abdülhcmit ise «Kefer ed-Devvar»'da, zirâat işleri ile meşgu! olmaya başlamıştı. Hepimiz Allah'ın muvaffak kıldığı ölçüde davet vazifesini yerine getirmek için çalışıyorduk. O sakin ve güzel İsmailiye'de, temiz, mübarek insanların ¦arasında, bir sene geçirdikten sonra, Müslüman Kardeşlenin ilk tohumu ekilmiş oluyordu.

İSMAİÜYE'YE YOLCULUK

19 Eylül 1927 Pazartesi — üzülerek söyleyeyim ki  o günün  hicrî tarihini  hatırlamıyorum — günü, İsmailiye Orta Okulu'ndaki yeni görevi teslim almak üzere, arkadaşlar beni yolcu ettiler. İsmailiye hakkında daha önce fazla bir bilgim yoktu. Sadece Nil deltasının doğusunda olup Kahire ile arasını doğu sahranın geniş kumluklarının oluşturduğunu ve Süveyş Kanalı'nda «Timsah Gölibnün bitişiğinde uzak bir şehir olduğunu biliyordum. Arkadaşlarla hem ve-da'aŞiyör, hem de çeşitli konularda konuşuyorduk. Yolcu ed-enlerin arasında Muhammed Şernubî de bulunuyordu. Takva ve ihlâs sahibi bu zat bana şöyle

189

dedi: «İyi bir insan her gittiği yerde güzel eserler bırakır. Umarız ki dostumuz da kendisi için yeni olan bu memlekette iyi bir eser bıraksın.» Bu sözler kalbimde büyük tesir yaptı. Herkes evine döndü. Bense, kuşluk treni ile yoluma devam ediyordum. İsmailiye'ye öğleye doğru varıp, yeni işime başlayacaktım.

Tren hareket ettikten sonra, aynı Okula tayin edilen   arkadaşlarla   karşılaştım.   Hatırladığına   göre bunlar arasında Muhammed Behi, Ahmet Hafız, Ab-dülhamit İzzet, Mahmut Abdünnebi vardı. Ayrıca Süveyş Orta Okulu'nda öğretmenlik yapan, Şâzüî tarikatına mensup bir arkadaşla da tanıştım ve kendisine İslâm? davet hususundaki görüşlerimi açıkladım. Sonra not defterime şunları yazdım: «Bu kısa görüşme, bir insanın kişiliği ve ruh hâli hakkında hüküm vermeye yetmez. Ancak bu zat bana; Rabbıno, dinîne ve Şeyhine inanmakla mutluluk duyan, hayatını ameli ile devam ettirmeye çalışan, çevresindeki kardeşlerinin kendisine saygı duyduğunu görünce sevinen bir insan  intibaını verdi. Oysa  ben, amelimle hayatımı devam ettirmek için yaşamayı düşünmüyordum. İnancımın sadece bu merkezde olmasını istemiyordum. Benim isteğim kardeşlerimizin bana saygı duyması değil, daha başka birşeydi.

Tren İsmailiye istasyonuna varmış, yolcular çeşitli yönlere dağılmışlardı. Böylece, o güzel şehre gelmiş oluyordum. İstasyonun peronundan bakılınca, şehrin güzelliği daha da harika oluyordu. Gördüğüm

190

harikulade manzara karşısında âdeta büyülenmiştim. Bir an durup hayâl âleminde yüzdüm. Bu güzel memlekette benim için kader levhasında yazılanları okumaya çalıştım. Allah Taâlâ'nm bana iyilik takdir etmesi, kötülüklerden uzaklaştırması için hararetle dua ve temennide bulundum. Çünkü bu memlekette benim için, diğer ziyaretçiler hakkında söz konusu olmayacak hâdiselerin vâki olacağını, ta kalbimin derinliklerinde hissediyordum.

OTELDE

Bir otele gidip yerleştikten sonra çalışacağım okulu ziyaret ettim. Müdür ve öğretmenlerle tanıştım. Çeşitli konularda konuştuk. Orada görev yapan eski dostum İbrahim el-Benhavî hoca ile de görüştüm. Beraber; bir ev yerine pansiyonda kalmamızı tercih ettiğini söylüyordu. Ben de bu görüşlere katılınca, bir ingiliz kadının pansiyonunda bir oda kiraladık. Sonra da bir İtalyan kadının işlettiği pansiyona taşındık.

CAMİ İLE OKUL ARASINDA

Vakitlerimi okul. cami ve ev arasında geçiriyordum. Çevremde bulunan çalışma arkadaşlarımın dı-şındakilerle tanışmak için hiç bir çaba harcamıyor-

19T

dum. Boş zamanlarımda bu yeni vatan parçasının sakinlerini ve özelliklerini araştırıyor veya Kur'an okuyor, ya da dersleri etüd ediyordum. Tam kırk gün böyle devam etti. Fakat beni yolcu eden dostumun şu sözü, hiç hatırımdan çıkmıyordu: «İyi bir fnsan her gittiği yerde güzel eserler bırakır. Biz de bu yeti'* memlekette dostumuzun iyi bir eser bırakacağım umarız.»

DİNÎ ANLAŞMAZLIK

Camide, İsmailiye insanının dinî ve içtimaî durumlarını öğrendim ve anladım ki, memleketi batıda İngiliz üsterinin çevrelemesi, doğuda ise Süveyş Ka-nalı'nı idare eden emperyalist şirketlerin bulunması, insanların büyük bir kısmının buralarda  çalışması, dolayısıyla; Avrupa yaşayışı ile yakından ilişki kurması, her yerde Avrupalılarla karşılaşması, burada yaşayanlarda Avrupa? eğilimi arttırmıştır. Bununla beraber İslâmî şuur hayatiyetini koruyor, insanlar âlimlerin etrafında toplanıyor, onların söylediklerini dinliyorlardı. Ben gelmeden önce burada İslâmî düşünce hakkında görüşler beyan eden bir öğretmen olduğunu öğrendim. Ancak, onun ortaya attığı İslâmî görüşler bir çoklarının hoşuna gitmemiş,  bazı ilim !  adamları şiddetle karşı çıkmış, böylece müslüman-]   lor arasında bölünmeler olmuştu. Fikirler ve görüşler

192

parçalanmış, kalbter bir fikir etrafında toplanamaz olmuştu. Hedefin gerçekleşmesi için, özlenen birliğin tesisi imkânsız hâle gelmişti.

İKİNCİ DEFA KAHVELERDE

Ne yapacağımı ve bu parçalanmaya karşı tutumumun ne olacağını düşünmeye başladım. Çünkü İs-lâmî konularda konuşan bir kimsenin bu guruplarla karşılaşacağını, her gurubun bu kişiyi kendi tarafına çekmek isteyeceğini veya en azından her grubun, bu adamın kendilerinden olup olmadığını öğrenmek isteyeceklerini biliyordum. Oysa ben, herkese hitap etmek, herkesle ilişki kurmak ve dağınıklığı ortadan

kaldırmak istiyordum.

Bu konuda derin derin düşündükten sonra, bu gruplardan uzak durmaya karar verdim. Mümkün olduğu kadar camilerde konuşmayacaktım. Çünkü cami cemaatı devamlı bu ayrılıktan bahsediyor ve her münasebette ayrılığı körüklüyordu. O hâlde cami ve cemaatini bırakıp, başka bir yoldan insanlarla konuşmayı denemeliydim. Kendi kendime: «Niçin kahvede-kilerle konuşmayayım» dedim.

Uzun zaman bu düşünceyi zihnimde dolaştırdım, sonra olgunlaştırıp uygulamaya koydum. Önce şehrin üç büyük kahvesini seçtim. Her kahvede haftada iki defa muntazan- ders veriyordum. 3u şekildeki di-

193

nî vaaz ve ders başlangıçta biraz garip karşılandı, ancak çok geçmeden herkes buna alıştı.

Seçtiğim üslûp gayet dakik ve yeni idi. Konular güzel bir vaazdan ileri geçmiyordu. Allah'ı ve kıyamet gününü hatırlatmak, hayra teşvik etmek ve ce-hennem ile korkutmak, hiç kimseyi incitecek ve yaralayacak konulara temas etmemek, bu insanları, işledikleri günah ve haramlardan dolayı kınamamak, sadece onların kalblerine biraz etki yapmaktı. Konuşma üslûbuma gelince; çok çekici ve yumuşaktı. Umumiyetle hikâye ve misallerle karışık    oluyordu. Her zaman konuşmamın tesirli olmasına çalışıyordum. Gayem kalbleri İslâm'a çekmek, söylediklerime karşı bir ibret ve şevk meydana getirmekti. Usandırıcı olmasın diye konuşmaları uzatmazdım. Her dersim on dakikayı geçmezdi. Çok uzasa 15 dakika olurdu. Konuşmalarımın, hedef alınan özel mânayı ifade itmesine, dinleyicilerin kalbinde açık ve kâfi derece* de etki yapmasına dikkat ederdim. Sergilediğim hadîs ve âyetleri iyi seçer ve gayet huşu içerisinde okurdum. İstilâhî açıklamalardan ve fennî yorumlardan kaçınırdım. Özetleyerek mâna verir, açıklayıcı misâller getirirdim.

Bu üslûbun İsmaiüye insanı üzerinde büyük tesiri oldu. İnsanlar bu konuda konuşup soru sormaya başladılar. Kahveye rağbet arttı.    Yaptığım vaazlar

Risaleler 9                                                                F. 13

194

dinleyicilerin, bilhassa devam edenlerin üzerinde büyük etki yapmıştı. Yavaş yavaş uyanıp düşünmeye yöneldiler. Daha da ileri giderek; Allah'ın hukukunu yerine getirmek, dinine ve milletine karşı olan görevini ifâ etmek, azaptan kurtulup Şeriat nimetini kazanmak için ne yapmalarının gerektiğini sormaya başladılar. Dikkatlerini çekmek, fırsatlar kollamak, kalb-leri hazırlamak için devamlı sorularını cevaplandırıyordum,                                              -i

AMELÎ ÖĞRETİM

İmanlı kalblerin soru yağmuruna   tutulmuştum. Ayak üzerinde verdiğim cevaplar, onları tatmin etmiyordu. Bir grup kardeşlerim takip etmeleri gereken yolun mutlaka çizilmesinde İsrar ediyorlardı. Müslüman olmaları için, İslâmî vasıfların gerçek    olarak üzerlerinde tatbik edilmesini istiyorlardı. İslâm şuuru vicdanlarında hareket etmeye başladıktan sonra, dinin hükümlerini öğrenmek istiyorlardı.    Kendilerine, kahve konuşmalarından önce veya sonra toplanarak dinî hükümleri mütalâa etmemiz için özel bir yer seçmelerini tavsiye ettim. Şehirden biraz uzak ve tamire muhtaç küçük bir evi uygun bulduklarını söyle -

diler.

Allah'ım... Bu millet ne kadar iyi kalblidir. Şaibesiz ve samimi bir dâvetçi bulduğu zaman hayra koş-

195

ması ne büyük bir hâdisedir!... Aralarında mimarların da bulunduğu bu kardeşlerim, evi tamir etmek, araç ve gereçlerini tamamlamak ve burayı istedikleri duruma getirmek için âdeta yarıştılar. İki gece içinde görevlerini mükemmel bir şekilde yerine getirdiler ve ilk toplantımızı bu evde yaptık.

Toplantıya katılanlar için ibâdet etmek yeni bir konu idi. Veya bir çokları böyle idi. Onlara ibâdeti öğretirken sırf uygulamaya dayanan bir yol takip ettim. Dini hükümleri konuşma yolu ile değil de doğrudan doğruya musluğa götürüp sıraya koyduktan sbn-ra teker teker abdest aldırmakla öğretmeye çalıştım. Onlara yapacakları işleri gösteriyor, birisi abdestini tamamladıktan sonra diğerini çağırıyordum. Böylece hepsi de abdestini mükemmel  bir şekilde tamamlamış oluyordu. Sonra onlara abdestin ruhî, bedenî ve dinî faziletlerinden genişçe bahsediyordum.  Resû-lullah'ın (s.a.v.) abdestin sevapları hakkında şu hadîslerini anlatıyordum: «Bir kimse abdest alır, abdestini de güzel bir şekilde tamamlarsa günahları cesedinden çıkmaya başlar. Nihayet tırnaklarının ucundan çıkıp gider.» (3) «Sizden biriniz abdest alır da abdestini mükemmel bir şekilde alırsa, sonra da iki rekât namaz kılarsa ve her ikisine de kalbi ile yönelirse cennet ona farz olur.» Bu hadîsler zevklerini daha da artırıyordu. Sonra sıra  namaza geliyordu.  Namazın

(3)   H. Müslüm rivayet etmiştir.

196

bütün rükünlerini, namazın faziletlerini, terk edenlerin cezalarını hatırlattıktan sonra, bana uymalarını istiyordum. Fatiha'yı onlarla beraber, sesli okuyor, ezberledikleri kısa sûrelerdeki hatâlarını düzeltiyordum. Bu konudaki konuşmalarım kısa oluyordu. Meseleleri dağıtmıyor, kapalı terimlere temas etmiyordum. Böylece hükümler kalblerine ve zihinlerine yerleşmiş oluyordu. Fıkhî konuların sert ve kuru gibi görünen yönü ortadan kalkmış oluyordu.                 ,     '

FITRİ İNANÇ

V   ¦

Bu arada yapılan bütün toplantılarda akide kapısını açıyor, âyet, hadis ve sahabelerin hayatından misâller vererek îmânlarını tazeleyip, kuvvetleştiriyor-dum.

Akide konusunu anlatırken felsefî görüş ve mantıkî mukayeselere iltifat etmiyordum. Dikkatleri kâinatta Allah'ın büyüklüğüne,   mahlûkatına    nazaran O'nun sıfatlarının azametine çekiyordum. Ahiret hayatını bir vaaz şeklinde açıklarken, Kur'an-ı Kerim'in dışına çtkmıyordum. Sağlam bir akideyi bina etmeden, bozuk akideyi yıkmaya çalışamazdım. Çünkü yaptıktan sonra yıkmak kolay, aksi ise çok zordu. Oysa bu hassas nokta bir çok islâhcı ve vaizlerin dikkatinden kaçmıştır.

197

H. MUSTAFA'NIN KÜÇÜK EVİNDE

H. Mustafa'nın, Allah Taâlâ'nın rızası için yaptırdığı bu küçük ev ikinci evimiz oluyordu. Burada da toplanıp Allah'ın âyetlerini ve hükümlerini tam bir kardeşlik havası içerisinde mütalâa ediyorduk.

Çok geçmeden, akşamla yatsı arasında yaptığımız bu dersin haberi yayıldı. Gerek kahvede gerekse; evde yaptığımız derslere, aralarında; ilk fitnenin kalıntılarından, münakaşa ve ihtilâflardan hoşlananların : da bulunduğu bir çok insan gelmeye başladı.

Bir gece kendimi garip bir ruh haleti içinde hissettim. O gece dinleyiciler, birbirinden ayrılmıştı. Daha konuşmaya başlar başlamaz: «Tevessül hakkında görüşümün ne olduğu» sorusu ite karşı karşıya kaldım. Bu soruyu sorana şöyle dedim: «Kardeşim, zannediyorum sen,    sadece bu meseleyi sormuyorsun. Sen, ezandan sonraki salât ve selâmı, cuma günü Kehf suresinin okunmasını, tesehhütde söylenen «sey-yid» kelimesini, Peygamber (s.a.v.)'in ve babasının şu anda nerede olduğunu, okunan Kur'an'ın ölüye yetişip yetişmeyeceğini, tarikat erbabının yaptıkları zikir halkalarının günah mı yoksa Allah'a yaklaşmak mı olduğunu sormak istiyorsun» dedim. Ve ihtilâf konusu olan ve aralarında fitneye sebeb olan konuları bir bir saydım. Adam hayret içerisinde: «Evet, bunlara cevap vermeni istiyorum» dedi. Kendisine şöyle dedim: «Kardeşim, ben âlim değilim. Ben bazı âyet, hadîs ve dinî

198

hükümleri kitaplardan okuyup ezberledikten sonra; insanları, fahri olarak okutmaya çalışan bir Öğretmenim. Bu alanın dışına çıkarsam zor duruma düşerim. «Bilmiyorum» diyen kimse fetva vermiş sayılır. Eğer benim konuşmalarımdan istifade ediyorsan ve hayırlı buluyorsan teşekküre lâyik bir kimse olarak dinle. Şayet bilgini genişletmek istiyorsan, benim dışımda ihtisas yapmış ilim ve fazilet sahibi kimselere sor. Onlar, istediğin fetvayı sena vermeye kadirdirler. Bana gelince; benim ilmim ancak bu kadardır. Allah hiç bir r.efsa gücünün yetmediğini teklif etmez.» Adam bu konuşmayı dinledi, verecek bir cevap bulamadı. Ben konuyu daha da genişlettim. Herkes konuşmamdan memnundu. Bu fırsatı kaçırmak istemedim ve onlara dönerek şöyle devam ettim: «Kardeşlerim, kesinlikle biliyorum ki bu soruyu soran kardeşimiz ve çoklarınız bu soruların arkasından, benim hangi taraftan olduğumu öğrenmek istiyorsunuz. Acaba Şeyh Musa'nın mı, yoksa Abdüssemi'nin tarafından mı olduğumu öğrenmek istiyorsunuz. Bunu öğrenmeniz size hiç bir fayda sağlamıyacaktır. Sekiz senedir, yeteri  kadar vaktinizi bu fitne içerisinde geçirdiniz. Bu meseleler etrafında müslümanlar yüzlerce sene ihtilâfa düşmüşlerdir. Hâlâ da ihtilâf etmektedirler. Allah Taâlâ bizim sevgi ve birliğimizden razı olur. İhtilâf ve ayrılığımızdan hoşlanmaz. Allah'a söz verip bu    ihtilâflardan vazgeçmenizi rica ediyorum. Hep beraber çalışıp dinin  esaslarını    öğrenelim.   Onun   fazilet ve ahlâkı

199

ile omel edelim. Farz ve sünnetleri eda edip nefisler sâfifeşinceye kadar zorlamdan ve meselenin teferruatına inmeyi terk edelim. Hepimizin gayesi Hakk'ı tanımak olsun. Herkes kendi görüşünde ısrar etmesin. İşte o zaman bütün meseleleri ihlas, birlik, güven ve sevgi hudutları içinde mütalâa etmek imkânına kavuşuruz. Bu görüşümün kabul edilip aramızda bir anlaşma olmasını rica ediyorum.» Evet, isteğim kabul   edildi.   Toplantıdan;   islâm'a   hizmet   huşu -sunda yardımlaşmaya, ihtilâfları bir kenara bırakarak bir el gibi çalışmaya söz vererek ayrıldık. Bundan sonraki dersler Allah'ın tevfikiyle ihtilâf ortamından uzak olarak devam etti, Bundan sonraki konuşmalarımda da hergün ayrı bir kardeşlik konusunu işledim. Gayem gönüllere    kardeşlik mefhumunu    yerleştir -mekti. Ayrıca, aralarında münakaşa mevzuu yapmadan herkesin saygıy'a karşılayacağı ihtilaflı meseleleri ele alır, Selef-i Sâlihin (r.a.)'in müsamahakâr davranışını misâl verirdim. Aramızdaki ihtilâfların da müsamaha ve karşılıklı saygı esaslarına dayandırılmasının gerekliliğine dikkati çekerdim.

BİR ÖRNEK

Aralarındaki ihtilâf konusunu uygulamalı bir misâlle çürütmek istedim: «Aranızda hanefî mezhebine mensup olan var mı?» diye seslendim..  İçlerinden

200

birisi çıkıp geldi. «Şafiî mezhebinde de kimse var mı?» dedim. Bir kişi daha çıkıp geldi. Onlara: «Şimdi ben her ikinize de imam olacağım» dedim ve hanefî mezhebinden olana: «Bana uyarken fatiha okuyacak mısın?» dedim: «Susarım okumam» dedi. Şafiî mezhebinden olana: «Sen ne yapacaksın?» dedim. «Ben elbette ki okurum.» dedi. Şafiî mezhebinden olana: «O hâide kardeşin Hanefî'nin namazı hakkındaki görüşün nedir?» dedim: «Namazı bâtıldır. Çünkü namazın rükünlerinden biri olan fatihayı okumamıştır.» dedi. Hanefî mezhebinde olana: «Şafiî'nin fatihayı okumasına ne diyorsun?» dedim: «Tahrimen kerahat işlemiştir. Çünkü imama uyan kimsenin fatiha okuması tahrimen mekruhtur.» dedi. «Peki, biriniz diğerinizin yaptığını kınıyor musunuz?» dedim. «Hayır.» dediler. Top-lantıdakilere dönerek: «Bunların yaptıklarına tepki gösteriyor musunuz?» dedim. «Hayır.» dediler: «Hayret doğrusu! Namazın bâtıl veya şahinliği konularında susabiliyorsunuz da; bir müslümanın teşehhütte «AHahümme Sallı alâ Muhammedin» veya «Allahüm-me Saili alâ seyyidinâ Muhammedin» demesine müsamaha etmiyorsunuz. Ve bunu; dünyayı yerinden oynatacak bir anlaşmazlık konusu yapıyorsunuz.» Bu misâlin üzerlerindeki tesiri büyük oldu. Birbirlerine karşı tutumlarını gözden geçirmeye başladılar. İslâm dininin, bir fert veya cemaâatın aklının hâkimiyetine girmeyecek kadar geniş olduğunu, bu konulardaki söz sahibinin sadece Allah, Peygamberi, şa-

201

 tesir eden faktörler erin sonunda         T .faktör vard.r.-

İSMAİLİYE TOPLUMU

^ere çalışt,m. Bu devredeki umlarını incelemek — ¦

 w toP|u-

 ' Y°Ptlğlm tes- etki Yapan dört

fot^S ^ önlerine geçmemey

"'emâdan birinin geld cemâate onu takdîn lediği için devamı, ho  ^oda bir latifeden  Ezher'de geçiren kişi münakaşay, çok  ! haşiyelerin ihtiva e *r«n mûnalan ortayî ^sürmeyi âdet hâline ^e"  ha.ka yapmakta  (as.) k

 dîkat pn™"8 Ve hütbeler- i aörri   '       °er$ Verirk«"  i        0""1 2QmQn; Cekilir  6tOt °nlan etk|- ?eyler İŞİtirdim'  eski ^   l$tİy°rum; U™  n    -    ° İQrdan birisi - Bu  Z" "* mÜderris'eri,   esk"

 ^«^P'nceve  h      ' 2°r duruf"'ara

 T 2Qttl - Bir  konuşmada

202

duruma düşürmeye çalıştı. Onun bu sorusuna cevabım şu oldu. «Muhterem Abdüsselâm hocam, (r.h.) bazı rivayetlere göre    İbrahim (a.s.)'ın    babasının    adı «Tarh» dır. Kur'an'da «Âzer» diye geçer. Bazı rivayetlere göre ise «Âzer» amccsıdır. Amca kelimesi arap-çaca bazan baba yerine de kullanıldığına göre, amcası demekte bir mahzur görülmez.  Bazı  teîsirciler de Azer'in bir put ismi olduğunu, baba veya amcası ol-mcdığinı söylemişlerdir. Azer'in İbrahim (a.s.)'in ba-bcsı olduğunu zikreden âyeti de: «İbrahim babasına: «Azer'i bırak. Putları ilâh mı ediniyorsun?» demiştir» şeklinde tefsir etmilerdir.» Bu kısa izah benim gibiler için tatminkâr olmuş ise de. üstad durumun sakinleşmesini istememiş, münakaşayı devam ettirerek: «Ancak bebesinin adı «Tarh» değil «Taruh'îur» dedi. «İsim yabancıdır, arapça değildir. Tem ielâffuz etmek için, o lügati bilmek gerekir.   Mühim olan kıssadan hisse ve ibret almaktır.» dedim. Hoca bu metodu her dersimde bana uyguluyordu. Gayesi dinleyicileri bu faydasız münakaşa ile bezdirip dağıtmak, meydanın kendilerinin faydasız konuşmalarına terk edilmesini sağlamaktı. Şeyh'i bu tutumundan caydırmanın ilâcını araştırdım. Ve sonunda onu eve davet edip, izzet ve ikramdan sonra fıkıh ve tasavvuf dallarında iki kitap hediye ettim. Daha istediği kadar kitap hediye edebileceğimi kendisine bildirdim. Hoca bu hareketime çok sevindi. Devamlı derslerime geliyor, can kulağı ile dinliyor, ve başkalarını da dinlemeye davet ediyordu. Kendi keri-

203

dime: «Allah'ın Resulü: «Heeiyeleşin ki sevişesiniz» demekJe ne güzel buyurmuş.» diyordum. Bu üslûp bir müddet başarılı bir şekilde devam etti.

2)   Tarikat erbabı: Bu iyi kalpli insanların yaşadığı memlekette, bunların sayıları çok fazla idi. Buraya başka memleketlerden şeyhler geliyordu. Şeyh Hasan Abdullah, Şeyh Abud eş-Şazilî, Şeyh Abdülveh-hab v.s.'nin meclislerini hiç unutamam. Bir ara Has-safi tarikatının halifejerinden Şeyh Abdurrahman Sâd da  İsmailiye'yi ziyaret etti. O zaman benim tarikat kardeşlerimden sayılıyordu. Önce vaaz eder, ders verir, sonra da csmâatı zikir halkasına davet ederdi. Ben  kendisini daha  önce tanıyordum. Sadece  kullandığı üslûpla onun Hassafi tarikatından olduğunu anladım, ve kendisiyle tanıştım. Fakat ben, davetin bu şekilde   bir yol ile yayılmasına   taraftar   değil -dim. Bu sebeple; tarikat e>babı ile bir husûmete girmek istemiyordum. Sonra davetin, müslümanlardan bir grubun gözetimine hasr edilmesini veya  İslâmî islah yönlerinden sadece bir yönünün ele alınmasını da hoş karşılamıyordum. Ben İslâmî davetin, esasları ilme, eğitime ve cihada dayanan genel bir davet olması için çalışıyordum. İslâm'ın toplayıcı davetinin rükünleri de bunlardı. Bunun dışında özel bir terbiye metodu seçen kimse, seçtiği metoddan kendisi mesuldür. Görüşüm bu merkezde olmasına rağmen şeyhi iyi karşıladım ve ona izzeti ikramda bulundum.

204

Hattâ tarikata intisab etmek isteyenleri ona intisab

etmeye davet ettim.

O esnada «Bahâî»lerin hile ve fitnelerinden müs-lümanları uyarmak için İsmailiye'ye gelen Şeyh Mu-' hammed Hafız et-Ticanî ile tanıştım. Bu tarikat mensuplarının; Bahâî'liğe sapmış olan müslümanlan uyarmak. Banalliğin hilelerini ve hurafelerini meydana çıkarıp bu hurafelerle mücadele etmek için kuvvetli ve yaygın davet ve dâvetçileri vardı. Şeyh'de gördüğüm ilim, fazilet ve dinî gayret hoşuma gitti. Ticanî tarika-tirvin aşırı gittiği konulardan, İslâm'a aykırı olduğu söylenen görüşler üzerinde kendileriyle uzun uzadı-ya münakaşa ettik. Şeyh,    Tieanî tarikatına nisbet edilen bazr hususların te'vilini yapar, İslâm akidesine uymayanları kabul etmez ve tarikatinin bunlardan uzak olduğunu söylerdi. İsmailiye'yi ziyaret eden şeyhlerle otururken ve konuşurken tarikat esaslarına uyardım. Onlarla başbaşa  kaldığım zaman, din ve dünya işlerinde fayda ve zararlarını bilmediklerim, dinsizlik ve ibâhîliğin dinî varlıklarını   tehdit ettiğini, dünyevî varlıklarını da, yabancıların memleketlerinin kaynaklarını istilâ etmesiyle kaybettiklerini, bu kentin batısında İngiliz askerî üssü, doğusunda ise yabancılara ait Süveyş kanalı Şirketi'nin bulunduğunu anlatırdım.  Kendilerine tâbi olanların sorumluluğunun üzerlerinde olduğunu hatırlatır ve onları iyi eğitmeleri gerektiğini söylerdim. Bütün güçlerini; bu kişilerin zihinlerinin ilim, marifet ve sağlam bir İslâmî terbiye

205

ile aydınlanması için harcamalarını, hepsini, İsiâmın izzet ve şerefi için bir araya getirmelerini isterdim. Şeyh Abdülvahhab Denderâvî ile tanışmamı hiç unutamam. Kendisi hemen hemen benim yaşımdaydı. (20-21 arası) Salih ve takva sahibi bir zattı. Umumî toplantıda yanına oturup kendisine gereken saygıyı gösterirdim. Bir gün toplantı bittikten sonra kendisinden, bir odada başbaşa kalmamızı teklif ettim. Odaya girdikten sonra, fesimi çıkarıp bir masanın üzerine koydum. Şeyhin fesini de çıkarıp benim fesin yanına koydum. Şeyh daha önce karşılaşmadığı bu hareketi garip karşıladı. Kendisine şöyle dedim: «Kardeşim, benim bu hareketimi eleştirme. Ben bunu aramızdaki şekil farklılığını ortadan kaldırmak ve şu anda sana sadece Abdülvahhab diyebilmek için yaptım. Şeyh Abdülvahhab artık dışarıda kaldı. Kardeşim, sen 20 yaşındasın. Çok şükür gençsin, kuvvetlisin ve heyecanlısın. Allah Taâlâ'nın, etrafında topladığı insanları da görüyorsun, geceleri zikirle geçiriyorsun; onun dışında hiçbir şey yapmıyorsun. Etrafında toplananların çoğu diğer müslümanlar gibi dinî konularda bir şey bilmiyorlar. İslâmî yüceliğin şuurundan uzaktırlar. Sen buna razı olur musun?» «Peki ne yapmamı istiyorsun?» dedi. «Onlara ilim, nizam öğret, Selef-i Sâllhm'in yaşayışı üzerine terbiye et.» dedim. Bu konular etrafında kendisiyle uzun uzadıya konuştuk. Şeyh bu konuşmalardan çok etkilendi. İslâm'a hizmet etmek ve onu kalblere yerleştirmek için, herkes ken-

206               '          .           .

di alanında iki kardeş gibi çalışacağımıza söz vererek ayrıldık. Sonraları ismailiye'ye her gelişinde ziyaretime gelir, verdiği sözü tuttuğunu söylerdi. Ölünceye kadar böyle devam etti. Allah ona rahmet etsin ve onu, en iyi şekilde mükâfatlandırsın.

3)   İleri gelenler: İsmailiye'nin ileri gelenleri de iki ayrı düşünceyi temsil ediyordu. — Şeyhlerin ortaya çıkardığı dinî ihtilâf onlara da tesir etmişti. — Aslında şahsî ve ailevî çıkar, bu ihtilâfı yönlendirmede büyük rol oynamıştı. Dışardan gelen bir memur mutlaka kentin ileri gelenleri ile temas kurar, temas kurdukları kişilerin  partili olmaları yüzünden  de ikiye ayrılırlardı. Her memur, ilişkiyi kurduğu tarafla beraber olurdu. Fakat ben, genel davetin özelliği olan sevgi ve kardeşlik ilkesine uyarak her iki tarafla da temas kurmaya kendimi mecbur ettim. Bir gurubun liderinin evine gittiğim zaman mutlaka rakibinden söz eder ve onun kendisi hakkında iyilik düşündüğünü, her ikisinin de bu memleketin iyiliği için yardımlaşmaları gerektiğini, İslâmın da bunu emrettiğini söylerdim. Bir kimsenin, bir liderin evinde karşı tarafı kötüleyici şeyler söylediğini işittiğim zaman karşı çi-kar ve uzlaştırıcı bir yol takip temesinin daha hayırlı olacağını, gıybet etmek için bir zaruret olmadığını ve gıybetin büyük günah olduğunu hatırlatırdım... Ta-biatiyle benim bu konuşmam karşı tarafa yetiştirilirdi. — Maalesef küçük yerlerde bu bir âdet hâlini almıştır — Karşı taraf da bundan memnun olurdu.

207

Bu üslûbla her iki tarafın dostluğunu ve saygısını kazandım. Yine bu üslûbun çeşitli grupların, ileride Müslüman Kardeşlerin davetinde toplanmalarında büyük etkisi oldu.

4) Kulüpler: İsmailiye'de bir tüketim kooperatifinin kurduğu «İşçiler Kulübü» vardı. Hâlâ işçilerin sosyal problemleri .hususunda güzel hizmetler vsr-meye devam etmektedir. Kulübün üyeleri arasında dinlemek ve öğrenmek isteyen kültürlü gençler vardı. Yine İsmailiye'de «İçkiyi Men Etme» cemiyetinin bir şubesi vardı. Orada da gayesine uygun konferanslar veriliyor ve hadîsler okunuyordu. Bu olumlu ortamı fırsat bilerek her iki tarafla da temasa geçtim. Ve buralarda dinî, içtimaî ve tarihî konularda konferanslar verdim. Bu çalışmam, bir çok kültürlü kişilerin müstakbel davete hazırlanmasına vesile oldu.

KAHİRE'YE DÖNÜŞ

İsmailiye'de İslâmî düşüncenin güçlenmesi ve nefislerin buna hazırlanması için büyük bir gayret göstermem; Kahire'de çok zayıf ilerleyen İslâmî hareketle ilgilenmeme engel olmadı. Kahire'de yayınlanan «Feth» dergisi ile temasım devam ediyordu. Onun, İslâmî hareket için çalışanların ışığında, yürüyebileceği ilk nur olduğu için İsmailiye'de yayılması ve abonesinin çoğalması için büyük çaba harcıyordum.

208

MÜSLÜMAN GENÇLER CEMİYETİ

Daha önce Kahire'de tanıştığım ve genel davet için sözleştiğim bir grup gençlerle sürekli irtibat hâ-lindeydim. Bir sabah gazetelerde «Müslüman Gençler» derneğinin kurulması için ilk toplantının yapıldığını okuduğum zaman çok sevindim ve mutlu oldum. Bu genç ve mü'min kardeşlerimizin çabaları neticesinde, Abdülhamit Said cemiyete başkan seçildi. Ab-dülhamit beye bir mektup yazarak cemiyete üye olduğumu bildirdim. Üye olduktan sonra aidatımı devamlı surette ödüyor ve gelişmelerini adım adım takip ediyordum. İlk konferansımı cemiyetin parlâmento caddesindeki lokalinde verdim. Zannediyorum konferansın konusu «İki Medeniyet Arasından idi. İslâm'a çok kıymetli hizmetler yaptıkları için kurucularına karşı büyük takdir duyuyordum. Kurucular arasında Dr. Yahya Derdiri, Mahmut Ali Fazlı, Muhiddin Hatip vardı. Allah onları en güzel şekilde mükâfatlandırsın.

Burada, İsmailiye'deki bir hâtıramı anlcrtmak istiyorum: İsmailiye'de pansiyonda kırk gün kaldıktan sonra rahat edemediğimiz gerekçesiyle bir ev kirala-, mak istedik. Tesadüfen üç katlı bir apartmanın üst katını kiralamış olduk. Sonra öğrendik ki orta katını hıristiyan vatandaşlar kiralamış ve bir kısmını da kilise ve lokal olarak kullanıyorlarmış. Alt katını da bir grup yahudi kiralamış, onlar da bir bölümünü kilise ve lokal yapmışlar. Biz de üst katının bir bölü-

209

münü mescit yaptık. Böylece bir bina sanki üç dini temsil ediyordu. Yahudi kilisesinin hizmetçisi «Ümmü Solumsun, cumartesi günü mumları ve gaz ocağını yakmamız için yardımımızı istediğini   hiç unutmam. Kendisine takılarak şöyle derdik: «Daha ne zamana kadar bu uydurma şeylere hizmet edeceksiniz. İddia ettiğiniz gibi şayet Allah cumartesi günü size ateşi ve ışığı haram ettiyse, onlardan faydalanmanızı veya bakmanızı haram kılmadı mı?» derdik. Özür diler ve münakaşa biterdi.

İSMAİLİYE'NİN VERDİĞİ İLHAM

Ismailiye'nin garip bir havası vardı. Batısında İngiliz askerî üssü. bütün heybeti, saltanatı ve şiddeti ile ayakta duruyordu. İngiltere'nin işgali neticesinde, Mısır'ın başına gelen büyük felâketler, kaybettiği maddî ve ahlâkî fırsatlar, Mısır'lılarm kalkınması ve birleşmesi için çıkardığı engeller, insanı düşünmeye sevk ediyordu.

Doğusundaki Süveyş Kanalı Şirketi'nin binası bütün güzelliği, temizliği ve. dehşetiyle dimdik ayakta duruyordu. Mısırlıları kendine hizmet ettiriyor ve onlara esir muamelesi yapıyordu! Yabancıları ise memleketin hâkimi mertebesine yükseltiyordu. Eiek-

Risaleter 9                                                          F. 14

210

trik, su ve temizlik gibi belediye hizmetlerini şirket yürütüyordu. İsmailiye'yi diğer kentlere bağlayan yolları bile elinde tutuyor, onun izni olmadan giriş ve çıkışlar yapılamıyordu.

Yabancıların oturduğu bölgeye yayılmış şahane villâlarda yabancı şirkette çalışanlar otururken, aynı semtteki arap evleri gayet basit ve elverişsiz durumdaydı. Arapların oturduğu semtlere bile, memleketin bağrına oturmuş bu kültür istilâsının lisanı ile levhalar takılmıştı. Cami sokağına bile «Rue Mosguee» yazılmıştı. Ayrıca yabancılar, isimlerini ebedîleştirmek için sokaklara bile kendi isimlerini vermişlerdi.

Bütün bu olayların özellikle İsmailiye'nin bahçelerinde, o güzel timsah gölünün kenarında, sahranın ortasındaki ormanlıkta gezip kendi nefsiyle başbaşa kalınca, insanda yapacağı etki büyük oluyordu.

Gerçekten İsmailiye'nin bu durumu davet ve dâ-vetçiyi yönlendirmede büyük bir faktördü.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER

Zülkâde 1347 H.; Mayıs 1928'de evime altı kardeş geldi. Bunlar Hafız Abdülhamit, Ahmet el-Hüseri, Fuad İbrahim, Abdurrahman Hasebullah, İsmail İ'z ve Zeki el-Mağribî idi. Verdiğim ders ve konferanslardan etkilenmiş olacaklar ki, oturup benimle konuşmaya başladılar. Sesierindeki kuvvet, gözlerindeki parlayış.

j

•i

211

yüzlerindeki îman ve azim belirtileri apaçık ortadaydı. Konuşmaya şöyle başladılar: «Sizi dinledik, dinlediğimizi anladık ve etkilendik. Şimdi İslâm'ın şerefi ve müslümanların iyiliği için amelî olarak ne yapmamız gerekiyor bilmiyoruz. Zillet içinde ve hür olmayan bu hayat artık bizi usandırdı. Görüyorsun ki müslümanların bu memlekette itibarı kalmamıştır. Yabancılara uymaktan başka bir özellikleri de yoktur. Bizim damarlarımızda sımsıcak dolaşan temiz kanımızdan, îmanla parlayan ruhumuzdan ve çocuklarımıza harcadığımız az bir paradan başka bir şeyimiz yoktur. Biz amelî çalışma yolunu, din, millet ve vatana hizmet etme metodunu senin kadar bilmiyoruz. Yapacağımız tek şey bütün varlığımızı şana takdim edip Allah'ın huzurunda sorumluluktan kurtulmaktır. O zaman bizden ve yapmamız gereken hizmetten sen sorumlu olacaksın. Dini ihya etmek ve gerekirse bu yolda seve seve canını vermekte, Allah'a samimi olarak söz veren ve bunu yaparken de, sadece O'nun rızâsını isteyen bir topluluğa, sayısı ne kadar az ve zayıf olsa da yardım etmen gerekir.»                               *

Bu samimi konuşmanın ruhumdaki etkisi gayet büyük oldu. Bana yüklenen yükün altından kaçmam mümkün değildi. Zaten senelerdir mücadele ettiğim ve insanları etrafıma toplamaya çalıştığım mâna da bu idi. Onlara derin bir teessürle şöyle dedim: «Allah sizi mükâfatlandırsın ve bu iyi niyetinizi mübarek kılsın. Allah hepimizi kendi rızâsı ve insanların faydası

212

için sâlih amel işlemeye muvaffak eylesin. Çalışma bizden, basan Allah'tan. İslâm daveti, vatan ve millet için birer asker olacağımıza Allah'a biat edelim.»

Gerçekten de biat ettik. İslâm için çalışacağımıza ve onun yolunda savaşacağımıza yemin ettik. İçlerinden birisi: «Bu topluluğa ne ad verelim? Bir cemiyet mi, kulüp mü, tarikat mı, sendika mı? Resmî bir hüviyet almamız için bu şarttır.» Bu kardeşime şöyle cevap vermiştim: «Bunlardan hiç biri bize ad olamaz. Şekilciliği ve resmiyeti bırakalım. İlk toplantımızın esasını, fikir, maneviyat ve faaliyet teşkil etsin. Biz İslâm'da hizmet hususunda kardeşiz. O hâlde, biz «MÜSLÜMAN KAP~>EŞLER»iz...»

Bu isim kulaklarda, zihinlerde ve fikirlerde yer etti... Müslüman Kardeşlerin ilk topluluğu, bu düşün-, ce etrafında, bu şekilde, bu isimde ve bu altı kişiden meydana geldi.

OLGUNLAŞTIRMA OKULU

Sonra toplantı yeri hususunda ne yapacağımızı istişare ettik. Sonunda Faruk Caddesi'nde aylık kirası 60 kr. olan bir yer tuttuk. Özel eşyalarımızı oraya yerleştirdik. Toplantılarımızı da orada yapıyorduk Ayrıca orası Müslüman Kardeşler'e ait «Olgunlaştırma Okulu» oldu. Programı ise, şu şekilde düzenledik: «Kur'an-ı Kerim'! yüzünden okumak, sonra tecvit öğ-

213

retmek, bazı sûreleri ezberlemek, sonra da âyet ve sûreleri münasip bir şekilde tefsir etmek. Hadîs ezberlemek ve açıklamak, akîde ve ibâdetteki yanlışları düzeltmek, İslâm şeriatı'nın sınırlarını ve genel adabını öğrenmek, Peygamber (s.a.v.)'imizin ve Selef-i Sâlihîn'in hayatlarını okumak, İslâm tarihini; ilmî, ruhî yönlerini hedef alacak şekilde incelemek, hitabet ve davete kabiliyeti olanları, nazım ve nesir ezberleterek ilmî yönde eğitmek, amelî yönden de önce kendi muhitinde, sonra da genel ders ve konferanslar vermeye hazırlamak.» Bu program 1927-1928 ders yılında yetmiş kadar ilk Müslüman Kardeşler grubunu oluşturuyordu. Ancak uygulanan eğitirR. programı, bu cemaatin oluşması için her şey değildi.

Aralarındaki sevgi, gerçek alâka, yaşayışlarındaki mükemmel yardımlaşma ve kendilerini iyi olan şeylere hazırlamada etkisini gösteren amelî terbiye, bu cemaatin oluşmasında en kuvvetli etkendi. Buna misâl olarak burada bir hâtıramı anlatmada yarar var sanırım. Zerzavat tüccarı Ebu Suud (r.h.)'un dükkânında Mustafa Yusuf kardeşimizin bir şişe koku aldığını gördüm. Müşteri 10 krş. vermek isterken, satıcı sadece sekiz kuruş istiyordu. Her ikisi de görüşünde israr ediyordu. Bu manzara bende derin bir etki yaptı. Duruma müdahale ederek bayiden alış faturasını istedim. Gördüm ki düzinesini 96 kr. dan almış, bu durumda-tanesi 8 kuruşa geliyor.

Satıcıya şöyfe dedim: «Ey kardeşim; dostundan

214

kazanmazsan, düşman da senden almaz, nasıl yaşayacaksın?» «Benimle kardeşim arasında hiç bir fark yoktur. 8 kuruşa alması beni gerçekten memnun edecektir.» dedi. Alıcıya dönerek: «Niçin kardeşinden bu ikramı kabul etmiyorsun?» dedim. «Ben bunu başka yerden 10 kuruşa alıyorum. O hâlde bu fazlalığı kardeşime vermem daha iyi olur.» dedi. Müdahalem neticesinde 9 kuruşa razı oldular.

Burada mesele kuruş meselesi değildir. Mesele içten gelen o büyük mânadır. Şayet insanlar bunun şuuruna varsalar ve bu mâna ruhlarına işlese, ferdî ve sosyal sorunlar ortadan kalkar ve herkes mutlu yaşardı.

Bu arkadaşlar, bir gün kardeşlerinden birinin işsiz kaldığını öğrenmişler. On kişi bana gelerek biriktirdikleri maldan ona sermaye vermek istediklerini kulağıma fısıldadılar. Bir kısmından gelen sermayeyi kabuî ettim, diğerlerine de teşekkür ettim. Kabul etmediklerim bu yardımın kendilerinden alınmamasına çok üzüldüler.

İLK ÖNCÜLERİN YAPTIKLARINDAN ÖRNEKLER

Bu kardeşler, gerek şahsî gerek diğer insanlarla olan münasebetlerinde, İslâmî hükümlere sımsıkı sarılan, söz ve fillerinde İslâmî ahlâk ve duygudan kaynaklanarak hareket eden güzel bir nümûne ve harika

215

birer örnek idiler. Bir gün kanal yüksek mühendislerinden mösyö «Solent» evindeki bazı marangoz âletlerini tamir ettirmek için Hafız kardeşimizi çağınycr ve îamir için ne kadar para istediğini soruyor. Hafız: «130 kuruş istiyorum» dediğinde, yüksek mühendis: «Sen hsrsîzsın!» diyor. Kardeşimiz sinirine hâkim oluyor ve sakin bir şekilde: «Niçin hırsız oluyorum?» diyor. Mühendis: «Çünkü hakkından fazlasını istiyor -sun.» diyor. Hafız kardeşimiz ona şöyle cevcp veriyor: «Senden fazla bir şey istemiyorum. Dilersen diğer mühendis arkadaşlarına sor, şayet fazla aldığımı söylerlerse sana bu işi ücretsiz yaparım.» Gerçekten de bir mühendis arkadaşını çağırıp soruyor. Mühendis arkadaşı «Bunun ücreti 200 kuruştur» deyince kardeşimizden işs başlamasını istiyor. Kardeşimiz: «Bu işi yaparım, ancak bana hokaret ettiğin için özür dilemen ve sarf ettiğin sözü geri alman şartiyle.» diyor. Mühendiste Fransız ırkının galiz tabiatı hâkim oluyor, bütün sinirleri ayağa kalkarak şöyîe diyor: «Benden özür dilememi istiyorsun? Sen kimsin ki senden özür dileyeyim. Kral Fuat olsan yine özür dilemem.» Hafız yine sakin bir şekilde: «Soient bey şimdi sen ikinci kez hata işledin. Sen kraîm memleketindesin. Bu memlekette konuk olman bu şekilde konuşmamanı gerektirir! Kral'ın ismini anarken bile;   bütün edep    kaidelerine uymanı isterim.» diyor. Mühendisin elleri cebinde, böbürlenerek odanın içerisinde gidip geliyor.  Hafız ise bir sandalyenin üzerinde oturuyor. Bir müddet oda-

216

da suskunluk hüküm sürüyor. Sonra mühendis Ha-fız'a yaklaşarak: «Şayet senden özür dilemezsem ne yaparsın?» diyor. Hafız: «Gayet basit. Önce buradaki konsolosluğunuza, büyükelçiliğinize, Paris'teki    Süveyş Kanalı Şirketi idare meclisine, Fransız gazetelerine yazı yazanm ve rastladığım her idare meclisi üyesine seni şikâyet ederim. Şayet hakkımı atamazsam, sokağın ortasında ve bütün gözlerin önünde sana hakaret ederim. Böylece ..senden hakkımı almış olurum. Seni; acımasız, yabancı imtiyazların zinciri ile bağlanmış Mısır hükümetine   şikâyet edeceğimi bekleme. Ancak şunu bit ki, ne olursa olsun senden hakkımı alırım.» diyor. Mühendis: «Sen benim Süveyş Kanah'nda çalışan yüksek mühendis olduğumu bilmiyor musun? Senden özür dileyeceğimi nasıl düşü-, nebilirsin?» diyor. Hafız: «Sen, Süveyş Kanalı'nın benim memleketimde bulunduğunu, sizin işgalinizin geçici olduğunu, bir müddet sonra bize iade edileceğini, sizin gibilerin de bizim emrimiz altına gireceğini bilmiyor musun? Hakkımdan vaz geçeceğimi nasıl düşünebiliyorsun?» diyor. Mühendis tekrar odanın içinde dolaşmaya başlıyor. Bir müddet sonra müteessir bir şekilde Hafız'a yaklaşarak: «Özür dilerim, sözümü geri aldım Hafız» diyor. Hafız da: «Teşekkür ederim Solent» diyor ve işe başlıyor. İşi bitirdikten sonra So-!eqt kendisine 150 kuruş veriyor. Hafız 130 kuruşunu alıp 20 kuruşu tekrar iade ediyor. Mühendis: «20 kuruş benden sana bahşiş otsun» diyor. Hafız: «Hakkım-

 

217

dan fazla alırsam hırsız olurum» diyor. Mühendis dehşet içerisinde şöyle diyor: «Niçin bütün arap sanat-kârlan senin gibi olmuyor? Sen «Famili Muhammed'-sin» (1) Hafız: «Bütün müslümanlar «Famili Muham-. med»dtr. Fakat bir çokları yabancılara karışıp onları taklit ettiler. Böylece ahlâkları bozuldu.» diyor. Mühendis elini uzatıp onunla tokalaştıktan sonra: «Teşekkür ederim... Allah hayrını artırsın.» diyor.

Kardeşimiz Hasan Mürsi, Manyo isminde bir gayri müslimin yanında çalışıyordu. Çok güzel radyo kutuları imâl ediyordu, Q zaman bir radyo kutusu 1 liraya satılıyordu. Manyo'nun dostlarından, başka bir gayri müsiim gelip Hasan'dan bazı kutular yapıp yarı fiatına satmasını istiyor, bundan «Manyo'ya söyle-mezsen 50 kr. sen, 50 kr. da ben istifade ederim.» diyor. Halbuki Manyo Hasan'a çok güveniyordu. Dükkândaki bütOn eşyaları ona emânet etmişti. Manyo'nun arkadaş; bundan yararlanmak istemiş, ancak Hasan kardeşimiz ona unutamadığı bir ahlâk dersi vermiş ve şöyle demişti: «İslâm başta olmak üzere kâinattaki diğer dinlerin tamamı hıyaneti reddeder. Ben, bana güvenen kişiye bunu nasıl yaparım? Kendi dininden olan bir dostuna hıyanet etmeyi, beni de buna zorlamayı ve âlet etmeyi nasıl düşünebiliyorsun? Sen bu yanlış; düşünceden vaz geç.   Ben dostluğunuzun bozulmaması için Manyo'ya birşey söylemem. Ancak

(i) .Famili Muhammed: Hz. Muhammed (a.s.'in fcnmetL

218

bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmeyeceğine dair bana söz vermelisin.» Adam küstahlığına devam ederek: «O hâlde ben Manyo'ya bu teklifin senin tarafından geldiğini söylerim. Şüphesiz o, beni tasdik edecektir. Çünkü o bana çok güvenir. Böylece hem işinden olur, hem de itibarını kaybedersin. Şenin için en iyisi teklifimi kabul edip, istediğimi yerine getirmen-tiir.» dedi. Hasan sinirlenerek: «Dilediğini yap. İnşallah sen rezil olacaksın.» diye cevap verdi. Gerçekten adam tehdidini uyguladı. Manyo durumu incelemek için dükkâna geldiğinde Hasan her şeyi ona anlattı. Manyo onun doğru söylediğinden şüphe etmedi. Böylece hakkın ziyası bâtılın karanlığına galip geldi. Manyo dostunu kovdu, ve Hasan'in ücretini artırdı.

İşte size bir örnek daha: Kardeşimiz Abdülaziz el-Hindî, İngiliz askerî üssünde terzi olarak çalışıyordu. Bir gün yüksek rütbeli bir İngiliz subayının karısı, sanat ile ilgili bazı işler yaptırmak istediği gerekçesi ile kendisini çağırmıştı. Eve gittiğinde, kadın çeşitli tahrik yollarını deneyerek, kardeşimizi yoldan çıkarmak istiyordu. Abdülaziz kardeşimiz nasihat ediyor, gâh korkutuyor, gâh azarlıyor, fakat kadın bir türlü vazgeçmiyor, bazen de «meseleyi herkese tersine anlatırım» diyor ve eiindeki tabancayı göğsüne dayayarak isteğine kavuşmak istiyordu. Abdülaziz kadının tehdidine boyun eğmeyerek: «Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım» dedi. Kadın: «Seni öldürür, sonra da evime hücum ederek bana tecavüze kalkış-

219

ti, derim» sözüyle de çok gülünç bir duruma düştü. Kadın gerçekten de tabancayı Abdüiaziz'e doğru uzatıp parmağını tetiğe yaklaştırmıştı. Abdülcziz ise gözlerini yumup Ke!ime-i Şehâdeî getiriyordu. Tam tetiğe dokunacağı sırada, d«şanda bir gürültü duyulHu ve tabanca elinden düştü. Kardeşimizi iki eliyle dışarı atmaktan başka çare bulamamıştı.

İşte böyle idi bu kardeşlerimiz. Bundan dolayıdır ki Allah bu daveti, bu gibi nurlu koiblerle mübarek kıldı. «Güzel bir «ke!ime»nin misâli oüzel bir ağaç gibidir. Bu ağacın kökü sağlam, dalları semaya doğrudur. Bu ağaç Rabbinin izni ile her zaman rnsyve verir. İnsanlara ibret olsun diye Aiiah onlara misâi venyor.»' (4).

İsmailiye'de kaldığım müddet içerisinde yoz tatillerimi bazen Kahire'de, bazen de Mahmudiye'de geçiriyordum. Bu sıralarda «Hassafiye Cemiyeti» de gerek hedef, gerekse şekil bakımından İsmaiiîyye'de-ki «İhvanü'l-Müsiimîn» davetinin hüviyetine bürünmüştü, ismailiye ikinci ders yılında da gerek şchsım, gerekse davetle ilgili unutulmaz olaylara sahne o!du.

HİCAZ'A DOĞRU

İsmailiye'de    kaldığım    müddetçe    «Müslüman Gençler Cemiyeti»  ile irtibatımı kesmedim.  Devamlı rapor ve düşüncelerimi onlara gönderdim. Bu demeği (A)    İbrahim 24-25   .

220

Yönetenlerle, birbirimizden uzak olmamıza rağmen, aramızdaki ruhî bağlılığın şuuruna varmıştık.   Bunu, KralSuud'un müsteşarı, değerli hoca Hafız Vehbe'nin Hicaz'daki yeni gelişen okullara öğretmen almak İçin Kahire'ye gelmesi bariz bir şeküde ortaya koydu. Mısır hükümeti; İngilizlerin iki kardeş orasına nifak sokma siyasetini uygulayarak Suud Hükümetini tanımıyordu. Oysa Mısır halkı bu anormal durumu şiddetle kınıyordu. Aydınlar grubu da Hicaz'ın kalkınmasını özlemlerinden biri kabul ediyordu. Hafız Vehbe öğretmen seçme konusunda kendisine yardım etmesi için «Müslüman Gençler Cemiyeti» ile irtibat kurdu. Bu-Ozerine cemiyetin başkanı Muhiddin el-Hatip de, ^ri.m.û temas kurarak bu konudaki görüşümü sordu. 8en prensip olarak teküfi kabul ettiğimi bildirdim. Bunun üzerine cemiyetin genel sekreteri Mahmut Fazlı bana 13-10-1928'de şu mektubu yazmıştı:

«Azizim Benna; en samimi selâm ve sevgilerimi sunar, iyi olmanı temenni ederim. Daha önce Muhiddin kardeşimiz sizinle Hicaz'da tedrisat yapmanız konusunu konuşmuştu. Abdülhamid Said bey; Mekke'de öğretmenlik yapmak istediğine dair görev yaptığın okulun aracılığı ile maârif bakanlığına bir dilekçe vermen gerektiğini size bildirmemizi istedi. Said bey, bakanlığın Mısır'daki görevini devam ettireceğini ve döndüğünde ilâve maaşını vereceğini söyledi. Bakanlar Kurulu'na sunmak üzere hemen dilekçeni vermeni tavsiye ederim.»

221

6-11-1928'de oemiyetin genel murakıbı Dr. Yahya Oerdiri'den şu mektubu aldım: «(Başlangıçtan sonra) Perşembe günü saat 8'de; Hafız Vehbe ile yol ve diğer şartları konuşmak üzere dergimizin idaresinde olmanızı rica ediyorum.»

Kararlaştırılan saatta Hafız Vehbe ile görüştüm. Kendisine arz ettiğim en önemli şart; beni sadece talimatları uygulayan bir memur kabul etmemesi, aksine müslümanların umudu olan bu yeni devlete, uygun ortamı bulmak için çalışan, şiarı; Allah'ın kitabı, Resûlullah (s.a.v.)'ın sünnet'i ve selef-i sâlihîn'in sî-reti olan bir kişi olduğumu dikkate alması oldu. Kendisine, bunun dışında; maaş ve diğer maddî imkânlar konusunu konuşma konusu yapmak istemediğimi söyledim. Bu görüş onu çok sevindirdi ve konuyu dışişleri bakanlığına iletip bana bildireceğini vâd etti. İsmailiye'ye döndükten sonra 12-1-1928'de bana şu mektubu yazdı:

«Azizim Hasan el-Benna, selâm ve saygılarımı sunarım. Mübarek mektubunuzu büyük bir sevinçle aldım. Üzülerek söyleyeyim ki; hem dışişleri hem de maârif bakanı daha önce Abdülhamid Said'e söz verdikleri hâlde bu sözlerinden dönmüşlerdir. Ben yine de çalışmalarıma devam edeceğim. Allah hepimizi rızasına uygun olan işlerde muvaffak etsin. Benim için beslediğin güzel duygulara karşı, samimi kalble teşekkür, ederim.»

Yapılan çalışmalar neticesiz kaldı. Böylece Hi-

222

caz'o gitmem engellendi. Benim yerime üstad İbrahim es-Suri gitti ve vazifesini en şüzel şekilde yerine getirdi. Bu sergilenen hâdise, neredeyken nereye geldiğimiz konusunda bize bir bilgi veriyor. Bugün çok şükür, bütün İslâm âlemine hoca gönderebiliyoruz. Müslüman devletlerle aramızdaki kültürel yardımlaşma memnuniyet verici bir noktaya varmıştır.

li*.

VAAZ VE İRŞAÖ PLANI

İslâm davetinin gelişme örneklerinden birisi" de. dinî kültürün yayılmasına gönül vsrmiş bazı kişilerin gayretiyle, Ezher'de vaaz ve irşad bölümünün açılması olmuştur. Bu bölümün başına, çalışkan ve değerli âlim Abdu Rebu Miftah getirilmiştir. Biz gençlerle, Ezher ulemâsı arasında devamlı sözkonusu olan bir özlem de çok şükür gerçekleşmiş oldu. Bu konuda ilk görev aziz kardeşim üstad Hamit Askeri'ye verildi. Ve Allah'ın yardımı ile de İsmailiye'ye tayin adildi. İsmailiye'de buluştuktan sonra kendisiyle daveti beraber yürüttük. Allah rahmet etsin, davetin en güzel yardımcılarındandı.

MÜSLÜMAN KARDEŞLERİN İSMAİLİYE'DE BİR

MERKEZİ CAMİ YAPMA TEŞEBBÜSÜ     .,           j

Müslüman Kardeşler'in bir toplantısında, İslâmİ

davetin İsmailiye"de kökleşmesi etrafında konuşma!

lar yapıldı. Kardeşlerimizden birisi; «Şu anda dâvef

223

yürütenler memurlardır. Memurlar ise devamlı nakille karşı karşıyadırlar. O hâlde, burada cemâatimize özel bir merkez yapmamız şarttır.» dedi. Başka bir kardeşimiz de: «Gerek memlekette caminin az olması, gerek yapacağımız binaya halkın yardımının sağlanmasını göz önüne alarak bir bina ve ilâveten bir de cami yapmalıyız.» dedi. Toplantıda yirmi kişi kadar kardeşimiz vardı. Hepsi bu düşünceyi destekliyordu, içlerinden birisi bana: «Bu konuda senin görüşün nedir?» dedi. Bu soruya cevabım şu oldu: «Güzel bir başlangıçtır. Ancak uygulamaya koymak için dört şart lâzımdır:

1)    Niyetimiz sırf Allah için olmalı,

2)    Nefsimizi zorluğa, sabretmeye alıştırmalıyız,

3)    Gizliliğe dikkat ederek devamlı çalışmalıyız.

4)    Harcamak ve fedakârlık yapmada önce kendimizden başlamalıyız.

Şayet söylediklerimizde samimi isek, toplantı dağılmadan önce 50 lira'yı kendi aramızda taksim edelim. Hepimiz kendi payına düşen miktarı bir hafta içerisinde kardeşimiz Ebu es-Suud efendi'ye versin. Eğer bu 50 liralık miktarı tamamlar ve gizli tutarsanız, Allah'ın izniyle yapılmasını istediğimiz müessesenin tamamlanacağına inanıyorum.» Belirlenen bir gece toplandıktan sonra 50 lirayı toplayıp kardeşimiz Ebu es-Suud (r.h.)'a teslim ettik. Bu hareket, yapılacak işin ciddiyeti hususunda güzel bir tahmin ol -muştu.

225

224

GÜZEL BİR ÖRNEK

Belirtilen bir gece toplandığımızda  kardeşimiz AH Ebululâ'nın yarım saat geciktiğinin farkına vardın; Sebebini sorduğumda bana bazı geçersiz sebepleı gösterdi. Araştırma yaptıktan sonra öğrendim ki, 50 liradan adına yazılan 150 kuruşu temin edemeyince bisikletini satmış ve şehirden altı km. uzakta olan işyerinden yaya olarak gelmek mecburiyetinde kal -

mtş.

Kardeşlerimiz bu durumdan çok müteessir oldu-

ım. Onun bu güzel duygularına karşılık aralarından • topladıkları para ile kendisine yeni bir bisiklet hediye ettiler.

CAMİ İÇİN ARSA VE MAL TEMİNİ Müslümanları emr-i vâki ile karşı kanşıya getirmek istedik, satın almak veya teberru edecek birini bulmak için faaliyete geçtik. Uzun araştırmadan sonra H. Ali Abdülkerim'in maksada uygun bir arsası olduğunu öğrendik. H. Ali (r.h.) iyiliği seven, sâlih bir kimse idi. Ayrıca kendisinin de bir cami yapmak istediğini duymuştuk. Kendisi ile bu konuyu konuştu^ ğumuzda çok sevindi ve arsayı bize devreden sened imzaladı. Bunu, Allah'ın bize ilk yardımı olarak kabı ettik.

SATAŞMALAR

Fakat, Hak davetin, her zaman ve her yerde, yıkılmasına çalışan düşmanları vardır. Sonunda yine zafer Hakkındır. «Allah'ın sünneti böyledir. Sen O'nun sünnetinde bir değişiklik bulamazsın, sen O'nun sünnetinde bir sapma bulamazsın.» (1) «Böylece biz her Peygambere suçlulardan bir düşman peyda ettik. Doğruyu göstermek ve yardım etmek bakımından Rab-bin sana yeter.» (2) «Aldatmak için birbirine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanları her Peygamberin düşmanıdır... Rabbin dileseydi yapamazlardı. Sen onları iftiraları ile başbaşa bırak.» (3) «Senden önce gönderdiğimiz hiçbir Resul ve Nebi yoktur ki bir şeyi arzuladığı zaman şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmasın. Aliah şeytanın karıştırdığını giderir, sonra da kendi âyetlerini hâkim kılar. Allah Âlimdir» Hâkimdir.» (4) İsmailiye'deki davette böyle oldu. İslâmî davet, insanların hayranlığını ve takdirini kazanıp, etrafında toplanmaya başladıkları bir anda, kin ve haset akrepleri, maksatlı kişilerin ruhlarında dolaşmaya başladı. Dolayısıyla daveti ve dâvetçileri

(1)    Fatır: 43

(2)    Furkan: 31

(3)    En am:  112-113

(4)    Hac: 52

Risaleler 9

F. 15

226

çeşitli şekillerde insanlara sundular. Bazen «Beşinci mezhep» dediler. Bazen: «Bunlar eğitilmemiş şımarık gençlerdir. Yaptıkları işler doğru değildir.»    dediler. Bazen de: «Bunlar çıkarcıdır, insanların mallarını haksız yere yiyorlar.» dediler. Nitekim H. Ali Abdülke-rim'in bir parça arsasını bize bağışladığını duyar duymaz bu iyi kalbli insanın etrafında dolaşıp, kendisini çeşitli desise ve uydurmalarla doldurdular. Fitne, anlaşma senedini geri verinceye kadar devam etti. Senedi, gönül hoşluğu içerisinde kendisine teslim ettim. Çünkü Allah'ın kuvvet ve kudretiyle bu teşebbüsün tamamlanacağına dair bende derin bir his vardı. Fesat cambazları bunu fırsat bilerek, halk arasında teşebbüsün başarısızlığa uğradığını yaymaya başladılar. Biz de aynı konuyu bir fırsat bilerek, halkın arasına karışıp içine düştükleri şüpheleri yok ediyor ve gerçekleri onlara delilleriyle açıklıyor, sonra da yaptıkları yardımları topiuyorduk. Allah, Hamit Askeriye'-yi en güzel şekilde mükâfatlandırsın ve cennetini ona nasip eylesin. Bu değerli insan gecesini gündüzüne katarak çalıştı. Çok geceler sabaha kadar müslüman-ların evlerini, dükkânlarını ve toplantı yerlerini gezip hakikati onlara anlatırdı. Çok zaman sahur yemeğini bile yemeyi unuturdu. Yine takdirle andığım akıllı ve cesaret sahibi, iyi insan Muhammed Hüseyin,, gerek malı gerek nefsi ile teşebbüsün en büyük yardımcısı oldu. 500 lira yardım ettikten sonra konu ile ilgili kurulan komisyonun üyesi oldu. Onun muha-

227

sebe işini idare etmesi bir çok insanın güvenini kazanmamıza sebep oldu. Teşebbüs tamamlanana kadar yanımızda yer aldı.

Cami yapmak-içia başka bir yer aramaya başladık. Şehrin çıkışında bir yer bulduktan sonra anlaşmayı yapmak üzere Muhammed Hüseyin ve Hüseyin e!-Ersul  (r.h.)'i görevlendirdik.

VAİZ HAMİT ASKERİYE'NİN ŞÜBRAHİT'E NAKLİ

Maksatlı kişilerin bize sataşmaları devam ediyordu. Devamlı «Vaaz ve İrşat» dairesine, isimsiz şikâyetler yapılıyordu. Nihayet kardeşimiz Hamit Aske-riye'nin Şübrahit'e naklini başardılar. O'nun nakli bizim için bir üzüntü kaynağı oldu ise de davet için bir hayır ve bereket olmuştu. Çünkü orada «İhvan-el-Müslimînsin bir şubesini açtı. Ayrıca orada inşası devam eden bir Kur'an Kursu, cami ve bunların yararına vakf edilen büyük bir binanın idaresinin, Dc-vet'in emrine verilmesini sağladı. Allah rahmet etsir Kasım Cabet — O sâlih insan bu büyük müessesenin tamamlanmasında kardeşimiz Hamit'in sağ kolu idi — Burada hiç unutamayacağım bir hâtıramı anlatmak istiyorum: Yaz gününde Ariş'teki evimizin önünde oturuyorduk. Hafif bir rüzgârın estiği gölgede, çeşitli konularda karşılıklı konuşuyorduk. Saf ve temiz emeller kuruyor, tam bir güven ve huzur içinde gerçekleşmesini temennî ediyorduk.

Bu konuşmalar, bende garip bir duygu meydana

228

getirmişti. Kardeşim Hamit'e: «Ben şimdiye kadar, bugünkü gibi bir ruhi huzur ve sevinç duymadım. Aklıma şâirin şu sözü geliyor: (gecenin sofîliğini kirlilik bozabilir). Nefsimdeki temizliği kirleten bu hatırlamama sebep nedir, bilmiyorum.» dedim, ihvân'ın genel merkezine geldiğimizde  Hamit  kardeşimizin  naklini bildiren* mektup masanın üzerinde duruyordu. Birbirimizin yüzüne bakarken her ikirnjz de şöyle diyorduk: «İnşallah hayırdır. Şüphesiz bu hareketten davet istifade edecektir. Mü'min nerede olursa olsun hayırlıdır.»

Bu hâdiseden önce, vaaz ve irşat müfettişlerinden değerli ilim adamı Abdu Rebbu Miftah ziyaretimize gelip bir gece bizimle kalmıştı. Kardeşlerimizin hepsinde evin birer anahtarı olduğunun farkına vardı. Ayrıca bir çok kardeşimizin    sabah kahvaltısını kendi evlerinden getirip misafirimize takdim ettiklerini de gördü. Bu durumlar kendisini çok duygulandırmış olacak ki büyük bir teessürle: «Bu insanlara ne yaptınız? Nasıl bu kardeşleri bir araya getirip sevgi ve ülfete dayanan maneviyatı onların kalbinde oluşturdunuz?» dedi. «Biz hiç bir şey yapmadık. Bu cemâat bizim sayemizde böyle olmamıştır. «Bütün yer yü-zündekileri harcasan yine kalblerini birleştiremezsin. Ancak Allah onları bir araya getirir.» (5) âyetinin te-cellisidir.» dedim.

229

Yaz tatilini Mahmudiye ile Kahire arasında geçirirdim. Okullar açılırken İsmailiye'ye geldim. Daha tamamlanmamış olan comi hakkında ileri geri konuşulduğunu, dedikodunun çoğaldığını gördüm. Bu gibi dedikodulara aldırmadım. Ve cevap verme ihtiyacını bile duymadım. Çünkü davetin bilfiil seyrinde çok istifade ettiğim şu kaideyi prensip kabul    etmiştim: «Yaygara ve yalanların önüne; aynı metod ve aynı yola baş vurmakla geçilemez. Bunların önüne, dikkati çekecek ve delilleri konuşturacak olumlu çalışmalarla geçilir. O zaman yaygaraların yerini hakikatler alır.»

Evet, bu dedikoduları ortadan  kaldırmak     için ciddî bir çalışmaya ihtiyacımız vardı. Kardeşlerimizle birlikte hemen harekete geçtik. Ve Mersi Metruh'dan iki gemi dolusu taş satın aldık. Gemiler geldiğinde, taşları cami inşaatına bizzat bizim getirmemiz konusunda anlaştık. İşte o gün, kardeşler için büyük bir gün oldu. Hertees bu olaydan bahsediyor ve işin .ciddiyetine inanıyordu. Duygular hareketlenmişti ve herkes para yardımında bulunmak için âdeta yarışıyordu. Hatırladığıma göre temel atma tarihini 5 Muharrem 1348 olarak iiân ettik. Arazi sahibi Muhammed Süleyman (r.h.) arsanın parasını almadı. Bu da bize Allah'ın bir tevfiki olmuştu.

TEMEL ATMA TÖRENİ

Cami ve «davet» merkezinin temel atma tcihi

 

SÜBRAHİT ŞUBESİNİN

!

231

dik. İsmailiye'deki kardeşler. Hasan Mustafa'nın yönetiminde bir araba tuttular. Yüce Allah'a tevekkül ederek Mahmudiye'ye doğru yola çıktık.

Bir gece Mahmudiye'de kaldıktan sonra oradaki kardeşlerimizle birlikte bir araba daha tutarak Şübra-hit şubesinin açılışında hazır bulunduk.

ALLAH KORUDU

Yolculuğumuz devam ediyordu. Saat onikide «Zifte» köyüne geldiğimizde köprüyü kapalı bulduk. Tahtadan yapılmış köprülerden geçmek zorunda kaldık. Bu köprülerin üzerindeki yollar çok tehlikeli idi. Şoför de bu bölgeyi tanımıyordu. Ay, su yüzüne vurmuş, su düz bir arazi görünümünü almıştı. Köprüyü geçmeye başladık. Yolumuza devam ediyorduk ki, şoförün âni fren yapması ile yerlerimizden fırladık. Etrafa baktığımızda, kendimizi suya uzanmış bir burun üzerinde bulduk. Bu demekti ki arabanın biraz hareket etmesi veya şoförün elinin sağa sola sapması ile kendimizi suyun ortasında bulacaktık. İşin garip tarafı, arabanın burnu ile su arasında yarım metre kadar bir mesafe kalmıştı.

Kardeşlerde bir ürperme meydana geldi. Bazıları arabadan çıkmak istediler. Durum tehlikeli idi. Hem arabanın hem de sinirlerin sakinleşmesi gerekiyordu. Ne yapacağımıza bundan sonra karar vermeliydik. Gülerek, yiyecekle görevli arkadaşa döne-

232

rek: «Cay getir.» dedim. «Ne yapacaksın?» dedi. «İçeceğim.» dedim. «Bu saatte şakamı yapıyorsun?» dedi. Bu kardeşimizin adı Mahmud el-Caferi idi. Hafif ruhlu, tatlı sözlü, yiğit ve vakur bir zattı. Ona: «Gayet ciddiyim, sen çayı getir.» dedim. Sözümü tuttu. Termosu getirdi've arkadaşlara çay dağıtmaya başladı. Ölümle karşı karşıya olduğumuz halde çay içiyorduk. Ancak Allah'ın korumasına güveniyorduk. Hem biz, hem şoför hem de araba sakinleştikten sonra, şoför kardeşimiz yavaş yavaş arabayı geriye doğru almaya başladı. Tam yarım saat bu gerileme hareketi dsvam etti. Sonunda düz yola çıktık. Allah bizi bu tehlikeli anların dehşetinden kurtardı. Bizi dehşete düşüren diğer bir olayda, sabah aitı'da ismaitiye'ye vardığımızda  arabanın benzin  deposunu  tamtakır bulma-  . mız oldu. Araba nasıl benzinsiz yoluna devam etti anlamadık. Belki de benzinin bitmesiyle yolun bitmesi aynı zamana tesadüf etti. Ve bu, Allah'ın bize büyük bir lutfu ve keremi oldu. «Muhakkak Rabbim dilediğine latiftir» (6)

İSTİHBARAT

Yine bu yolculuk esnasında «Deyrep» kasabası yanlarında önümüze çıkan iki yoldan hangisine gideceğimizi bilemedik. Sormak için bir kimse de bulamadık. Kardeşlerimizden onbaşı Muhammed Selis,

(6)    Yusuf:   100

232

bir karakolda görevli idi. Bizimle gelmek istemişti. Düdüğünü "de beraberinde getirmişti.  Düdüğü çıkarıp öttürünce etrafındaki    bekçiler toplandı.  Birisi yaklaşarak esos  duruşta  «kimsiniz  efendim»  dedi. kardeşimiz «Biz İstihbarattanız» bize yolu gösterin» dedi. Bekçi gereken saygıyı göstererek yolu tarif etti.  Yola  devam ederken  kardeşimize:  «Niçin  yalan söyledin»  dedim.  Gülerek:  «Yalan söylemedim.  Biz hakkın istihbaraycısıyız. Şayet ben oniara beyle de-meseydim, bizi alır karakola götürürlerdi. Antsk bize nasıl davranacakları belli olmazdı. Belki de sabaha kadar bizi karakolda tutarlardı. Oysa bizim kaybedecek zamammiz yok» dedi. Bu da, kolay kurtulmamıza yarayan güzel bir espiri oldu.

MEVCUT DÜZENE KARŞI

Caminin    yapımı başarı ile ilerliyordu. İnşaatın sonuna yaklaşmıştık. Bunun yanında fitne ve dedikodular da etrafımızı çevirmişti. Kötü maksatlı kişiler, her yerde bu hayırlı işin tamamlanması için çareler arıyorlardı. Uydurma şeyler icat edip haîk arasında yaymak ve isimsiz şikayet dilekçesi yazmaktan başka silahlan yoktu. Önce İsmailiye'de ki mahalli idareye, polis ve savcıya şikayet ettiler. Bundan bir şey elde edemeyince, İsmailiye ahalisinin bazısından imza toplayacak doğrudan doğruya zamrînın başbgkanına  yazdıları. Dilekçelerinde garip  iddialar yer alıyordu: «Bu öğretmen komünisttir, Moskova ile

234

ilişkisi var. Onlardan para alıyor. Şayet Rusya'dan mal almıyorsa, bu cami ve davet merkezini nasıl yapıyor? Üstelik kimseden zorla para da almıyor» diyorlardı. O'zaman Mısır'da komünistlik yeni bir moda idi. Başbakan Sıdkı Paşa da komünistlere savaş açmıştı. «Bu öğretmen    Vefd Partisindendir. Mevcut    ni zama karşıdır. Yapılan seçimin ve 1930 anayasasının geçersiz olduğunu söylüyor. Buheyre kentine, mevcut nizamın aleyhinde çatışmak için gitmiştir. 1930 da, işçi lokalinde «Ebu Bekir»(r.a.) hakkında verdiği konferansta; Ebu Bekir'in(r.a.) doğrudan doğruya halife seçildiğinden, iki dereceîi seçimin geçersiz olduğundan bahsetmiştir» diyorlardı. İddiaları burada bitmiyor daha da ileri giderek: «Kral Fuad'a ağza alınmayacak hakarette bulundu. Ekim ayında, Ömer bin Abdulaziz hakkında verdiği bir konferansta, Abdula-ziz halife iken beytulmaldan hiç bir şey almadığını, şimdinin krallarının ise milletin malını haksız yere gasp ettiklerini söyledi» diyorlardı. Bu haksız iddianın yapıldığı sıralarda  üstad  Akkad, kralın şahsını kötülediği gerekçesi ile haps edilmişti. Aynı suçun zanlısı olarak dört öğretmen de görevden alınmıştı. İddia devam ediyordu: «Bu öğretmen milletten mal toplayıp cami ve okulun inşaatına harcıyor. Halbuki «mâlî mevzuat», memurlarının para toplamasını yasaklıyor. Hükümetin gözü önünde devletin kanunları-j na karşı geliyor» diyorlardı. Daha buna benzer 12 id-| dia.da dilekçede yer alıyordu. Hepsi de asılsızdı. Şu

235

ayetin manasını bu dilekçedeki iddiaları öğrendikten sonra anladım:«Ey kitap ehli bildiğiniz halde, niçin hakkı   bâtıla   karıştırıp   hakkı   gizliyorsunuz.»    (7)

Gerçekten de adı gecen konferansları vermiş. Ancak, iddia edilen karşılaştırmayı yapmadım. Bu karşılaştırmaları ancak Hakkı batıla karıştıranlar yaparlar.

SORUŞTURMA

Bir sabah ders vermek için sınıfa gidiyordum. Okulun müdürünün (O zaman ki müdür Ahmet Ab-dulhadi idi) odasının önünde bana garip garip baktığını gördüm. Ona dönerek: «Esselamü aleyküm. Hayırlı sabahıar müdür bey» dedim Tebessüm ederek: «Ve aleykümselam ve rahmetullah. Senin de sabah'-ın hayırlı olsun» dedi. Selâmı alış şekli hoşuma gitmedi. Bir şeyler olduğu belli idi: «Hayırdır İnşallah» dedim: «Hayırdır. Hayırdır» dedi. «Durum nedir? Muhakkak bir şey var» dedim. «Evet, ağır ceza mahkemesi, Hasan Hoca. Ağır cuzu mahkemesi, dostum. Hepimiz oraya gidiyoruz İnşallah» dedi. «Çok güzel. Peki niçin» dedim. «Başbakandan maarif bakanlığına, senin komünist olduğuna, mevcut nizama, krala, hat ta bütün dünyaya karşı olduğuna dair bir yazı geldi.» dedi. Yalnız bu kadar mı? Alemlerin Rabbi olan Allah'ıma hamdü senalar olsun. Beyefendi eğer biz masum isek ayeti celile'yi dinle: «Şüphesiz Allah iman (V    Ali İmran: 71

İ

236

edenleri müdafaa eder. O, hain ve kâfirleri sevmez.»(8) «Şayet Allah yolunda cihad etmek ve O'nun dinine davet etmekte, insanları aldatıyorsak; c^ır ceza mah-kemeside, cehennem de, din kisvesi aitıtu'o insanları kandıranlara azdır. Sen telaşa düşme, işi A.iah'a bırak. Zalimler, nasıl bir yıkılışta yıkılacaklarını ileride anlayacaklardır. (9) Sana yemin edeyim ki sonuç hayırlı olacaktır. Müsâdenle ben derse giriyorum, dersi geciktirmeyi sevmem» dedim. Müdürü, cevaplar karşısında şaşkın bir halele bırakıp elerse girdim. Bu, çocukça bir hava ile yapılan şikâyetin boşa çıkacağına, unutulup tarihe karışacağına tam bir güvenim

vardı.                                           ,

Maarif bakanlığının müdüre gönderdiği yazıda, bütün iddiaları araştırması isteniyordu. Not defterimi, imlâ, mütalâa ve ezber hususunda verdiğim dersleri «Müslüman Kardeşler» cemiyetinin programlarını, planlarını ve etkilerini araştırması isteniyordu. Bu soruşturma kendisine faydalı olabileceğini kabul ediyorsa, hâkim, savcı, karakol kumandanı ve polis kom-serinden yararlanabileceğini bildiriyordu. Müdür, hakkımdaki bütün malûmatı topladı. Bu malûmatlara cemiyetin tüzüğünü ve faaliyetleri ile ilgili bir raporu da ekledi. Defterlerimi karıştırırken, Kral Fuad'ın Port-sait'den Süveyş'e geçerken İsmailiye'ye uğradığı sırada talebelere yazdırdığım kompozisyonu da dosya

(8)    Hac 38

(9)    Şu'va:   227

•                                                                                      237

ya koydu. 3u kompozisyonda k alın methi vt yaptığı hizmetler yazılı idi. Bu da çok önemli idi, çünkü hakkımda verilen dilekçede benim (Veft) partisinden olduğum iddia ediliyordu. Müdür de bu vaziyete çok sevinmişti. Çünkü hem hakkı hem de kendini savunmada önemli bir belge idi.

TANIKLIK

İşin garip tarafı, polis komseri yüzbaşı Hasan eş-Şerif, raporunu yazarken hakkımda ki yalan iddialara çok üzülmüştü. Bu sırada yanına, kanal şirketinin katiplerinden yabancı uyruklu bir kişi giriyor ve niçin üzgün olduğunu soruyor. Yüzbaşı ona durumu anlatınca: «Bunlar boş laftır. Ben kral Fuat İsmailiye'ye geldiği gün Hasan hoca'nın işçilere şöyle dediğini duydum: «Gidin kralı selamlayın ta ki yabancılar bizim kralımıza saygılı olduğumuzu ve onu sevdiğimizi anlasınlar. Onlar da bize saygı duysunlar. Ben Fransızca olarak şahitlik yapmaya hazırım» dedi. Zannediyorum ifadesi olınıp dosyaya konan, bu yabancı--nın ismi Tevfik Kiroz idi.

Bir polisin verdrği ifade de çok garipti. Polis raporunda şöyle diyordu: «Polisin uyguladığı çeşitli caydırma vasıtalarının yapamadığını, «İhvan» cemâatinin, kalblere tesir eden manevî vasıtaları yapmıştır. İnsanlar bunların sayesinde doğruluk timsâli olmuşlardır. Hükümete; memleketin her yerinde bunların şubelerinin açılmasına yardım etmesini öneriyorum. Eğer bu yapılırsa memleketin,ıslâh ve emniyeti in-n büyük hizmet yapılmış olur.»

 i<olan

ed         onra mu                bey

udur?» dedi. Mudur             ^

 Ben de: Beyefend,, M» J     ddim Derj| b«*«^ ^

/..dedim. Ders t

'jPjtfkkında ve Mit«^0aşbakan i J\ Bu görevi

 o dabo

 b,r

 gcne,

 olmaz.»

 c)|bel   ken

 z.» dedi.            . îddtaıann    Ya»°n

 , bu dUekçed^ddiddiaIardaki tu- r üerinde durduk             ^^^

 |bel   ken, bu dU^  .to<umar. üzerinde durduk_

239

cami ve okulumuzun inşaatını ziyaret etmenizi istiyorum. Böyle bir davetin ve cemaatin eserlerinden bazılarını görmüş olursunuz.» dedim. Akşam üzeri ziyaret edeceğine dair bana söz verdi. «İhvan» binanın ortasında bir çay ziyafeti hazırlığına girişti. Hatipler konuşma hazırlıklarını tamamladılar. Müfettiş vaadinde durdu. Sade bir ziyaret olacağını zannediyordu. Oysa ben memleketin ileri gelenlerini, yüksek devlet adamlarını, bilhassa fitnelerin neticesini görmeleri için, şikâyette imzası olanları davet etmiştim,. Davetliler gelmiş, tören başlamıştı. Hatipler peşi peşine konuşuyorlardı. Müfettiş gördüklerinin karşısında dehşete düştü. Hatiplerin marangoz, bahçıvan ve ütücü gibi çeşitli meslek dallarına mensup olması onu dehşete düşürdü ve: «Ömrümde gördüğüm en garip okuldur bu» demekten kendini alamadı. Ziyafet bittikten sonra eline bir Müslüman Kardeşler amblemi alıp (o zaman ihvanın amblemi, üzerinde İhvan-el-Müslimîn yazılı bir kumaş idi) bu cemaata katıldığını ilân etti. Tören bittikten sonra davetlileri selâmlayarak-ayrıldı.

O zaman söylediği şu sözleri hâlâ hatırlıyorum: «Bu okul ve bu cemâatin başkanı hakkında sadece şunu söyleyebilirim: «Hayret verici bir okul» ve müthiş bir adam.» Eğer kabul edersen bu günden itibaren Müslüman Kardeşler'in bir üyesi olmak istiyorum. Allah bana ömür verirse, bütün gücümle bu dâ-vet'in yanında olacağım.» Sanki ecelinin yaklaştığın! hissediyordu. Emekli olduktan sonra hemen vefat et-

240 __

ti. (r.h.) Biz ve davet onu hizmet yapmış kabul ettik. Niyetine göre bir mücâhid olarak öldü. Allah ona geniş rahmetini ihsan etsin.

IRK AYRIMI

Hiç unutamadığım bir olay da; şikâyet dilekçesinde bir hıristiyanın imzasının bulunması oldu. Hıristiyan vatandaş iddiasında şöyle diyordu: «Müslüman Kardeşler» adında bir cemiyet başkanı olan bu mutaassıp öğretmen sınıfta ırk ayırımı yapıyor. Hıristiyan talebeleri aşağılıyor, gereken ilgiyi göstermiyor. Sual sormada, yön vermede müsiümanları tercih ediyor. Eğer bakanlık bu öğretmeni başka bir yere tayin etmez ise, büyük fitneye meydan vermiş olur.» Bakanlığın, müdürden bu iddiaya da esvap vermesini istemesi, hıristiyan vatandaşların tepkisine yol açtı. Başlarında «Ortodoks» kilisesinin p pazı olmak üzere bir heyet okula gelip bu iddiaları protesto ettiler. Kilise cemiyeti başkanı Cercis, «İhsan>< cemiyeti başkanı Yakup, birer yazı ile iddiaların asn?ız olduğunu müdüre bildirdiler. Müdür bunları da dos.aya koyup altına şu ifadeyi yazdı: «Bakanlığın bu gibi asılsız iddialarla bizi oyalamamasını umarım. 8u gibi gereksiz hilelerin bir fayda sağlamayacağı kanatindeyim. Şayet bakan bey isterse kendi.yöntemleri ile soruşturma yapabilir.»

NOT: BU  KONULARIN  DEVAMİ ONUNCU RİSALEDEDİR.

...... DE SAHABELER

ÎRNEK HAYATLAR!. S. RİSALE'den devam;.

ÛÂVET PRENSİPLERİ VE BİRDÂVETÇİNİN HATIRALARI ...

ISBN 975-7449-02-4

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt9

www.kitapsevenler.com

Merhabalar

Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden

Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır

Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz

Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir

Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından

Kitapları Beyenipte  Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda

Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler

Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem

Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır

Yaşar Mutlu

Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim

ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü

bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill

alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde

satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması

ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.

T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı

Ankara

Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak

Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin

Tarayan

Süleyman Yüksel

www.suleymanyuksel.com

suleymanyuksel@suleymanyuksel.com

suleymanyuksel6@hotmail.com

Hasan Elbenna _ Risaleler Cilt9