Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İkinci Bölüm - İslami Bilgiler - Hzomer Modernsistemler - 2. Sayfa

İkinci Bölüm - İslami Bilgiler

  İKİNCİ BÖLÜM... 3

ÖMER (R.A.) VE DEVLETTEKİ KAMU OTORİTELERİ (OMAR AND PUSLIC AUTHORITIES) 3

Genel giriş: 3

BİRİNCİ FASIL.. 4

ÖMER (R.A.) VE YASAMA ORGANI (LEGISLATIVE AUTHORITY) 4

Giriş: 4

İhtilaf Konusu Olan Kaynaklar 7

1- İstihsan: 7

1- Kur'ân Ve Sünnet Karşısında Ömer Bin Hattab (R.A.) 11

2- Ömer'in Kamu Malları Sahasındaki İçtihadı 14

A) Gelirler Karşısında Ömer (R.A,)'in Tavrı 17

devlet gelirlerinin dağıtım şekli 17

3) Ömer (r.a.)'in Diğer Sahalardaki İçtihadı 24

A) Ömer (r.a.)'in İbadetler Sahasındaki İçtihadı 24

B) Ömer'in Ceza Sahasındaki İçtihadı 25

Ömer (r.a)'in Dıger Sahalardaki İçtihadı 29

4- Ömer (r.a) Ve Çağdaş Sistemlerdeki Yasama. 33

Objektif açı: 33

Sübjektif açı: 34

İki Sistem Arasında Yakınlaşma İslâm Ve Çağdaş Hayat 34

İKİNCİ FASIL.. 35

ÖMER (R.A) VE YÜRÜTME ORGANI. 35

Genel giriş: 35

BİRİNCİ KISIM... 36

ÖMER VE HALİFELİK.. 36

Halifeliğin inşa edilmesi. 36

1- Ebu Bekir'in Seçilmesi 39

Ehl-İ İhtiyarın Görevi (Ehl-İ Hal Vel Akd) 45

Ehli hal vel akdin görevi; 45

Şura Sistemi 48

4- Halifenin Lakapları 52

5- Halifenin Hak Ve Görevleri 53

6- Halifenin Dini İhtisasları 54

7- Halifenin Siyasî İhtisasları 55

8- Müslümanların Görevi Ve Halife Otoritesinin Sınırlandırılması 56

İKİNCİ KISIM... 58

VALİLERİN SEÇİLMESİ VE HESABA ÇEKİLMESİ. 58

1- Ömer'in Vali Seçimindeki Metodu. 59

2- Valiler İçin Görev Normları 61

3- Valilerin Ve Diğer Görevlilerin Hesaba Çekilmesi 62

ÜÇÜNCÜ KISIM... 66

MERKEZİ İDARE VE YEREL YÖNETİM ARASINDA ÖMER B. HATTAB.. 66

DÖRDÜNCÜ KISIM... 73

ÖMER (R.A.) VE DEVLETTEKİ SİVİL ORGANİZASYON.. 73

1- Divanların İnşa Edilmesi 74

A) Emeviler Döneminde Divanlar  75

B) Abbasiler Döneminde Divanlar 75

2- Başkent Ve Eyaletlerin İnşası 76

A) Eyaletler Ve Emirlikler 76

B) Şehir Ve Başkentlerin İnşası 77

Basra'nın inşa edilmesi: 78

Kufe'nin inşa edilmesi: 78

3- Kamu Yatırımları 79

 


İKİNCİ BOLUM

 

ÖMER (R.A.) VE DEVLETTEKİ KAMU OTORİTELERİ (OMAR AND PUSLIC AUTHORITIES)

 

Genel giriş:

 

Çağdaş anayasa hukukları devletin görevlerini üç bölüme ayırırlar: Kendi­lerinin tabi olduğu sosyal doktrini göz önünde bulundurmaksızın, bu görevler; yasama, yürütme, yargı organlarıdır. Her düzenli toplumun, fertlerin kendi ara­larındaki, fertler ile hâkimler arasındaki tavırları koordine etmeleri için zorunlu ve açık kaidelere ihtiyacı vardır. Bu, yasama organının görevidir. Bu kaidelere istinaden hakim olan otoriteler, kamu hizmetlerini yerine getirir ve kamu niza­mını koruma görevini üstlenirler. Bu da yürütme orgamnın görevidir. Ve so­nuncu olarak her düzenli toplum, kendi fertlerine yargı görevinin kendileri ta­rafından uygulanmasına izin vermez. Fertlere düşen, çıkan anlaşmazlıklar kar­şısında kanunla hükmeden, her hak sahibine hakkını veren tarafsız otoriteye, başvurmalarıdır. Bu da yargı organının görevidir.

Şüphesiz olan şey, şu ki, her düzenli toplum bu üç görevi her ne şekilde olursa olsun, yerine getirmedikçe devlet sıfatını kazanmasına imkân yoktur. Bu sahada konu itibariyle de çağdaş devletlerle eski devletler arasında herhangi bir fark yoktur. Ama tasarı olarak yani bu üç görevin ifasının modeli ve bunun ye­rine getirilmesi için bu görevin kime verileceği zaman zaman değişebilir. Ama görevin ana noktası hep aynı kalır.

Bundan dolayı Ömer (r.a.) devrindeki yasama, yürütme ve yargı organların­dan söz edebiliriz.

Çağdaş anayasa hukuku, bu görevi üstlenen cihazlar arasındaki ilişkilerin koordinesi modelini geniş ve yoğun bir şekilde organların ayrılması (separation of powers) başlığı altında etüd etmiştir. Geçmişteki tüme varımların neticesi yasama, yürütme ve yargı organlarının bir el altında birleşmesi halinde, bunları bir arada elinde bulunduran merci halk otoritesi de olsa, kesin olarak bu işin ktatörlükle son bulması, araştırmacıların zihinlerinden yer edindi. Bu sebeple yasama, yürütme ve yargı organlarının müstakil taraflara (mercilere) dağıtılma gerekir. Ve buradan devletteki üç kamu otoritesi (public authorities) terimleri doğdu. Anayasa hukuku kitapları ile çağdaş anayasalar yasama, yürütme ve yargı organlarından söz ederek, bu terimin görev ile görevi ifa eden merci anamlarını kapsadığından söz ettiler.

Bu terimler yeni olmalarına rağmen, daha önce de belirttiğimiz gibi, günümüzde metin değişikliğinden başka bir şey değildir. Her koordine edilmiş dev­let gerek eski çağlarda gerekse günümüzde yasama işini yapan merciyi bildiği gibi, kanunların uygulanması için gerekli cihazları ve sürtüşen fertler arasında­ki uygulama için de yargı organını tanıdılar.

İslâm devletinin ve İslâm siyasî düşüncesinin bu konudaki durumu nedir? [1] Bu hususta Ömer (r.a.)'in rolü nasıl olmuştur. Önce birinci soruya cevap verelim. Tarihen sabit olan gerçek şudur ki, İslâm devletinin on asırdan beri fi­liz verdiği bu uzun süre içinde İslâm hukuk sisteminin çeşitli şekil değişiklikle­rine maruz kaldığı gerçeğidir. Dört halife devrindeki İslâm hukuk sistemi, Emevi ve Abbasi devirlerinden ve daha sonra gelen Abbasiler dönemindeki devletin yıkılma ve parçalanma dönemlerinden farklıdır.

Bu konuyu kim araştınrsa araştırsın, bu gerçeğe temas edecektir. Meşhur Arap tarihçisi Abdurrahman b. Muhammed İbn Haldun "Mukaddime"sinde bu meseleyi açık bir şekilde tebarüz ettirmiştir. Ona göre Arap devleti, son döne­mine kadar dört merhale geçirmiştir:

Birinci merhale:

Din esasları üzerine kurulmuş olan halifelik. Hukukçular bunun için "El-Hİlâfe el-Kamile" (Kamil halifelik) terimini kullanmışlardır. İbn Haldun bu merhaleyi şu şekilde nitelendirmektedir: İlk merhale halifelikti. Bu dönemde nefsi caydırıcı faktör din idi. Bu, onların helak olmalarına sebep olsa da dinin gereklerini uygularlar ve dini dünyaya tercih ederlerdi. [2]

İkinci merhale:

Halifeliğin krallığa transformu: Ancak bu krallık dinî esaslara dayanmakta idi. İbn Haldun bu dönemi açıklarken şöyle demektedir:

"İş, krallığa dönüştü. Halifeliğin anlamı mezhep araştırmalarında ve hak metoduna dayanan uygula­malarda kaldı. Değişiklik sadece dindeki caydırıcılık faktöründe oldu. Daha sonra asabiyet ve kılıca dönüştü. Muaviye, Mervan ve oğlu Abdülmelik dö­nemleri ile bazı oğullarına kadar durum bu minval üzere idi.

Üçüncü merhale:

Krallığın halifeliğe galip gelmesi: Bu tarihçi bu dönemi de şöyle dile getir­mektedir:

"Daha sonra halifelik ortadan kalktı. İsminden başka hiçbir şey kal­madı. İş tamamen krallığa dönüştü. Hâkim olma tabiatı gaye haline getirildi, is­tekler ve arzular içinde kaybolmamak için, baskı ve kuvvet kullanıldı. Abdül Melik'in çocuklarında ve Harun Reşid'den sonra gelenlerde durum bu merkez­de idi.

Kendilerinde arap asabiyetinin hâkim olması sebebiyle halifelik ismi de on­larda kaldı. Halifelikle krallık birbirine karıştı. [3]

Dördüncü merhale:

Halifelik anlamının tamamen ortadan kalkıp bütün her şeyiyle krallığa transformu: Bu konuda İbn Haldun şunları söylemektedir:

"Arap asabiyetinin kaybolmasıyla, neslinin tükenmesi ve durumlarının kötüleşmesiyle halifelik te­sirleriyle birlikte yok oldu. Doğudaki Acem krallıklarında olduğu gibi, halifeye mübarek olduğu için itaat edilmeye başlandı."

İbn Haldun çizdiği gelişme işaretlerinde şuna temas eder. İslâm Arap devle­tinin kendine has hüküm sistemi ve felsefesi vardır. Bu felsefe, dört halife dev­rinde tam manasıyla uygulanmıştır. Daha sonra ortaya çıkan şartlara göre, ideal uygulamadan az veya çok uzaklaşılmıştır. İslâm devleti bu sahada bir başlangıç teşkil etmez. Eski ve yeni sistemlerin hepsi onun geçirdiği merhaleleri geçirir­ler. Çağdaş devletlerin büyük bir çoğunluğu demokrasi esaslarını uygularlar. Ama hemen ifade edelim ki, demokrasi pratik açıdan devletten devlete göre de­ğişmektedir. Hatta bu değişiklik nesilden nesile bile görülmektedir. Batılı de­mokrasilerin temeli sayılan İngiltere bunun en güzel örneğidir. İngiltere'de bu­gün görülen demokrasi, yüzyıl önceki demokrasiden çok açık bir şekilde farklı­dır.

Sistemler ve uygulamalardaki bu farklılıklar, anayasa kanunu ilim uzmanla­rının demokrasi etüdleri yapmalarına, özelliklerinden ve uygulamalarından so­nuçlar çıkarmalarına engel teşkil etmedi.

Halife Ömer devri, İslâm düşüncesindeki hükümet sisteminin gerek teorik gerekse pratik sahada hiç şüphesiz ideal örneğidir. Hükümet sisteminin büyük esasları Kur'an ve sünnet üzerine kurulmuş ise de, bu esasın ayrıntıları ve deği­şen şartlara göre olan uygunluğu halifenin gerçekleştirdiği şahsî bir işti. Ömer (r.a.) bu sahada eşine rastlanmayan güçlü kişiliğini, fitraten lider olma özelliği­ni ortaya koymuştur.

Ömer (r.a.)'in hayatını tetkik eden herkes bu gerçeği kabul etmiştir. Abbas Mahmud el-Akkad, bu manada daha önce ismini zikrettiğimiz eserinde şöyle demektedir:

"İslâm devletinin idarî sisteminde Ömer (r.a.)'in kaide koymadığı hiçbir husus yoktur. Takvimi ilk defa o koydu, yeni bir medeniyet başlattı, hü­kümet kurdu, divanlar inşa etti, adlî ve idarî usuller düzenledi. Beytü'l-mal yap­tı. Devletin bölgeleri arasında posta teşkilatı kurdu. Düşmana karşı sınırları, koruyucu muhafızlar vasıtasıyla murakabe altına aldı. Zamanın gereği olan ve yapılması icap eden her konuya eğildi. Özet olarak diyebiliriz ki, Ömer b. Hattab, her şeyi yeni bir anayasa ortaya koydu. Daha sonra gelenlerin bu temeli esas almalarını sağladı."

Ömer (r.a.)'in İslâmî hükümlere nassen ve ruhen bağlı kalarak bütün bunları gerçekleştirmesi kasıtlı iddialara verilen en iyi cevaptır. Bu iddialara göre İslâm, medenileşmeyi ve ilmî metodlan almayı engeller. Suç daha öncede be­lirttiğimiz gibi İslûm'da değil, zihnî donuklukta, toplumda yeni yeni çıkan mes'elelere cevap teşkil etmek üzere içtihat yapma konusunda düşülen zaafta­dır. Önsözde de belirttiğimiz gibi, bizim bu teklifi meydana getirmemize sebep oldu. Sistemleri tetkik etmeden Önce, liderliğin metodlarım ortaya koymaya bi­zi teşvik eden o oldu. Liderlik ruh, sistemler ise cesettir.

Birinci fasılda Ömer (r.a.)'in yasama görevine karşı olan durumunu, ikinci fasıl da yürütme görevine karşı olan pozisyonunu, üçüncü fasılda ise yargı gö­revine karşı olan vaziyetini inceleyeceğiz.

Şartların elverdiği ölçüde, Ömer (r.a.)'in bu husustaki metodu ile çağdaş metodlar arasında eski durumlarla çağdaş durumları yaklaştırma metodunu keş­fetme çabasıyla kıyaslama yapmaya çalışacağız.

 

BİRİNCİ FASIL

 

ÖMER (R.A.) VE YASAMA ORGANI (LEGISLATIVE AUTHORITY)

Giriş:

 

Demokrasi ile idare edilen çağdaş ülkelerde, yasama organının halka ait ol­duğu inkâr edilemez. Halk tavırlarını düzenleyen kaideleri, hür iradesiyle ken­disi seçer. Bu teorik prensibe istinaden halk bu işi direkt olarak üstlenir. Fakat hüküm metodlarından olan bu metod direkt demokrasi diye adlandırılan çağ­daş devletin oluşturduğu bazen bu sayının yüzlerce milyonları bulduğu tüm halkın bir yerde bir araya gelmesinin verdiği imkânsızlık bir taraftan, diğer ta­raftan ise büyük toplantıların kötü sonuçlarla neticelenmesinin dezavantajları sebebiyle pratik olarak bu metod uygulanmamaktadır.

Bu sebeple gelen demokrasi çeşidi bugün vekâlet demokrasisidir. [4] Deği­şik isimler altında halkın görevi, kendi adına yasama işini üstlenecek temsilci­leri seçmekle biter. Bu farklı isimler ise parlamento, millet meclisi, temsilciler meclisi v.s.'dir.

Parlamentonun sahip olduğu yasama otoritesinin sınırı nedir? Başka bir ifa­deyle, parlamento istediği her kanunu çıkarma hakkına sahip midir?

Bu konu bizi başka bir konuya yöneltecektir. O da şudur: Anayasa veya devletteki esas kanundur. Halklar mutlak düzenleri ortadan kaldırdıklarından ve yerine koydukları hükmü transfor ettiklerinden beri kazandıklarını garantile­mek ve hâkimin otoritesini sınırlandırmayı esas alan haklarını bir belgeye ge­çirme konusunda itina gösterdiler. Bu belge, hâkime hükmün metodunu, halka ait olan sallanın sınırını ve hâkimin herhangi bir sözde sebeple buna tecavüz et­me hakkına sahip olmadığım beyan eder. İşte bu belgelere "Anayasa" ismi ve­rilir.

Anayasalar parlamentoların yasama yetkisine bazı sınırlar koyarlar. Burada iki türlü anayasa karşımıza çıkmaktadır: Esnek anayasalar, katı anayasalar... Katı anayasalarda, anayasa değişikliği oldukça zordur. Kanun çıkarmak bir takım şartlara bağlıdır. Bunun için çoğunluğun sağlanması, değişiklik konusu olan maddenin halk oyuna sunulması veya değişiklik yapılmadan önce parla­mentonun kapatılması gerekir.

Esnek anayasalara gelince, normal kanunların değiştirildiği veya çıkarıldığı gibi işlem yapılır.

Katı anayasa yasama görevinde parlamentoya bir şart koymuşsa malların kamu yararına istimlâk edilmesinin yasaklanması, ceza hukukunun daha önce­sini kapsaması, vatandaşlar arasında soy, cins ve dil sebebiyle ayırım yapma­mak vs. gibi. Parlamento anayasaya göre gerektiği şekilde anayasada değişik­lik yapmadığı takdirde bu engelleri aşmakta aciz kalır. Ve buradan malum problem ortaya çıkmaktadır. O da parlamentonun direkt veya dolaylı yollardan anayasada bulunan bazı hükümlerin dışına çıkması halinde kanunların anayasa­ya uygun olup olmadığı problemidir.

Esnek anayasalara gelince, böyle bir problem mevcut değildir. Bu sebeple kanunların anayasaya uygun olup olmadığı problemi gibi bir problem söz ko­nusu değildir. Buna en iyi örnek, İngiltere anayasasıdır. Hatta şaka kabilinden şöyle söylenir: "İngiliz parlamentosu, erkeği kadına veya kadını erkeğe transformu dışında istediği herşeyi yapabilir."

Eğer dünyadaki anayasaların büyük çoğunluğu katı anayasalar olarak düşü­nülürse çağdaş devletlerdeki meşru basamaklar dört kademeden oluşur:

1- Anayasa o devletin en yüce kanunudur. Kanun ise heyet tarafından dü­zenlenir. Günümüzde inkâr edilmesi mümkün olmayan bir gerçek şudur ki, ku­rucu heyet anayasayı düzenlerken uluslararası antlaşmaları veya kendi isteğiyle zorunlu hale getirdiği şartlan esas alır. Bunun üzerinde sınır koyucu herhangi bir kural yoktur.

2- Parlamentodan çıkarılan normal kanunlar, anayasanın öngördüğü[5] ge­nel kaideler dahilinde çıkarılır. Anayasalar yasamada parlamento da bazı zayıf şartlar ileri sürmekten başka birşey koşmuyorsa da kişi parlamento otoritesinin yasama işinde sanki sınırsız kural olduğunu görür. [6]

3- Yürütme organınca çıkarılan kanun tasarıları: Kanunların uygulanması için gerekli şartların yerine getirilmesi, kanunlardaki eksikliklerin tamamlan­ması, acele zamanlarda parlamentonun açık bulunmadığı veya parlamento vekâletiyle bu işlerin koordinesi için yürütme organının koyduğu tasarılardır. [7]

4- Bahsettiğim kaideler dahilinde kişi veya kişilerin özel durumlarım koordine için çıkarılan kararlar.

İtiraz edilmesi mümkün olmayan kaide şudur ki, bahsettiğimiz kaideler kendilerinden üstün kaidenin sınırlan dahilinde ancak çıkarılabilir. Başka bir ifadeyle, kendisinden daha yüksek kaideyle şartlanmak ve kendisinden sonra gelen kaideyi de siniri amalidir.

İslâm’ın yasamaya bakış açısı bahsettiğimiz kaidelerle ne derece mutabakat sağlar?

Temas etmemiz gereken tarihî gerçek şudur ki, İslâm devleti yalnız kapla­dığı alan olarak değil, anayasal sistemleriyle de pratik uygulamalardan oluşan "Töresel anayasalar" düşüncesine daha yakındır.

İnkârı mümkün olmayan bir husus da şudur: Resulullah (s.a.v.) hayatı bo­yunca üç otoriteyi hiçbir zaman birbirinden ayırmadı. Yani Peygamberimiz hem ortaya kanun koydu, hem uyguladı, hem de kadılık yaptı. Uygulama ile yargıyı Resulullah'a ait bir iş sayarsak da yasama için durum aynı değildir. Çünkü yasama organını ana kaynağı Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an ise Allah katın­dan inmiş bir ilâhî kitaptır. Resulullah'ın buradaki rolü haber ve mesaj vermek­tir.

İslâm'da yasamanın kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'in özellikleri aşağıdadır:

1- Hadiselerin neticesi olarak nazil olmuştur.

2- Genel prensipleri ve ana mes'eleleri ihtiva etmekle yetinir.

3- Yasama ile ilgili ayetler sınırlıdır. Kur'an-ı Kerim'in ayetleri altı binden fazla olmasına rağmen yasama ile ilgili ayetler iki yüzü geçmez. [8]

Durum böyle olunca, Kur'an'ın yanısıra yasamanın Resulullah'ın sünnetine dayanması zaruridir. Kur'an-ı Kerim genel kaideleri ve prensipleri kapsıyor, Resulullah ise bunları beyan ediyordu. Başlangıçta Resulullah (s.a.v,)'ın sünne­ti kanun olarak garanti altına alındı. Bu sünnetin Kur'an karşısındaki yerini, yü­rütme organı tasarılarının normal yasalara karşı olan durumuna benzetmek mümkün değildir. Çünkü sünnet başlı başına bir yasama kaynağıdır, bu özelli­ğiyle Kur'an'daki hükümleri açıklar, yasamadaki eksiklikleri tamamlar. Peygamber'in sünnetinin Kur'an'ı beyan eden bir yasama kaynağı olduğu hakkında Allahü Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Sana zikri (Kur'an'ı) indirdik. Ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın.  [9]

Resulullah (s.a.v.) yaptıklarıyla ve söyledikleriyle kanun koyucuydu. Kur'an'da olmayan veya genel kaideler halinde bulunan hususlar için kanun ko­yucuydu. Fıtra zekâtını buna misal olarak verebiliriz. Fertlerin ve toplumların menfaatlerini esas alan ve buna göre kanun koyan Peygamberimiz ilhamını Kur'an-ı Kerim'den alıyordu. Dolayısıyla en büyük kanun koyucu Allah'tır.

Şurası bir gerçektir ki, yasama hakkı Peygamberimize Allah tarafından ve­rilmiştir. Bununla ilgili ayetler hem kesindir hem de sayıca çoktur. Bazıları aşağıdadır:

"Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladtysa ondan sakının. [10]

"Allah'a ve Resulüne itaat edin." [11]

"Kim Resule itaat ederse, Allah'a atiat etmiş olur" [12]

"Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni ha­kem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duyma­dan (verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup) tam anlamıyla teslim olma­dıkça inanmış olmazlar." [13]

"Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve ahiret günü­ne gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resulüne götürün." [14]

Böylece Yasama, İslâm devletinin ilk döneminde Resulullah'da ya kendisi­ne gelen Kur'an'da veya sünnette toplandı.

Resulullah (s.a.v.)'ın vefatıyla Müslümanların kendisine başvurduğu yasa­ma kaynağı ortadan kalkmış oldu. Ondan sonra yeni yasama problemleri ortaya çıktı.

Ancak şurasını da belirtmemiz gerekir. Gerek İslamî yasamanın yeniliği ge­rekse sahabilerin Resulullah'a olan yakınlıkları dört halife devrinde bu proble­mi azalttı. Bu devirde mes'eleler kolayca hallediliyordu. Tabiinin büyüklerin­den Meymun b. Mehran bunu şu şekilde tasvir etmektedir:

"Ebu Bekir (r.a.) kendisine bir hüküm geldiği zaman Allah'ın kitabına bakar­dı. Cevabını orada bulursa gereğini yerine getirirdi. Bulamazsa Resulullah (s.a.v.)'ın sünnetine başvururdu. Aradığını sünnette bulursa Peygamber Aleyhisselâm'ın hükmettiği gibi hükmederdi. Sünnette de bulamadığı takdirde halka sorardı. Resulullah'ın bu konuda hükmettiğini biliyor musunuz? Belki de halk kalkar, kendisine şu veya bu şekilde hükmettiğini söylerlerdi." Meymun b. Mehran daha sonra şöyle der:

"Ömer de böyle yapardı. Şayet Kur'an'da ve sün­nette aradığı hükmü bulamazsa halka şu şekilde sorardı:

"Bu konuda Ebu Bekir'in herhangi bir hükmü olduğunu biliyor musunuz?" Eğer bu sahada Ebu Bekir'in bir hükmü varsa ona uyardı. Yoksa halk arasında­ki alimleri toplar, kendileriyle istişare yapardı. Bu alimlerin görüşleri aynı nok­tada birleştiği takdirde ona göre hüküm verirdi." [15]

Şüphesiz bu husus diğer iki halife için de doğrudur.

Ancak Resulullah'tan sonra İslâm devletinin sınırları oldukça genişledi. Alimler bu geniş sahanın muhtelif noktalarına dağıldılar. Araplar, medeniyette kendilerinden daha ileride olan milletlerle karıştılar. Bütün bunlar dört halife devrinde görülmeyen mes'elelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Ortaya çıkan bu yeni ihtiyaçlardan ve problemlerden dolayı İslâm'da yasama sisteminin sabit esaslar temrine kurulması gerekiyordu. Böylece hicretin ikinci asrında hukuk il­mi inşa edilmiş oldu. [16]

Gayemiz bu hareket hakkında burada açıklama yapmak, ihtilaf konusu olan bu mes'eleleri beyan etmek değil, İslâm yasasının kaynaklarını tasvir ederek çağdaş yasama kaynaklarıyla mukayese etmektir.

İslâm hukukunun ana kaynaklan, İslâm hukuku ilmî uzmanlarına göre şu kısımlara ayrılır:

1- Kur'an-ı Kerim: Allah'ın kitabıdır.

2- Sünnet: Resulullah'a ait söz, hareket veya takrirdir. [17]

3- İcma1: Herhangi bir yüzyılda, bütün İslâm fıkıhçılarının herhangi bir olay veya herhangi bir mes'ele hakkında verdikleri toplu hükümdür. [18]

4- Kıyas: Kur'an'da, sünnette veya icmada hükmü olmayan bir konunun il­let ve hikmette ortak olan ve Kur'an'da, sünnette ve icmada hükmü bulunan başka bir hükme iltihak etmesidir. [19]

Bu kaynakların, tertiplediğimiz şekilde birbirine öncelikleri vardır. Yani sı­ralama şöyledir: Kitap, sünnet, icma, kıyas...

 

İhtilaf Konusu Olan Kaynaklar

 

1- İstihsan:

 

Herhangi bir mes'elede, kuvvetli delile sahip olmasına istinaden, bir mes'eîenin hükmünden vazgeçip ona eş olan diğer hükmü almak veya onu ter­cih etmektir.

Hanefi mezhebi bu kaynakla meşhurdur. Daha sonra başkaları da bunu ta­kip etti. İslihsan ile mücerred olarak aklî içtihad kastedilmemektedir. Bu delil­lere dayanan aklî içtihaddır. İstihsan için iki basamak gereklidir:

a) Kıyas: Bilinen manasıyla.

b) Cüz'i bir meseleyi küllî bir asıldan veya genel bir kaideden istisna ederek bunu gerektiren özel delile dayandırmaktır. Buna bir örnek verelim: Şayet asıl olmayan bir şeyin satılmasına hüküm veriyorsa bir şeyin yapılması (üretilmesi) caizdir. Meselâ mobilya üreten üreticiyle mobilya yapılması için anlaşma yap­mak caizdir. Anlaşma yapıldığında mobilya henüz tamamlanmamış olsa bile. Çünkü burada menfaat söz konusu olduğundan istihsan olur.

 

2- Mesalih-i Mürsele:

 

İtibarı veya itibarsızlığı kanun koyucu (Allah) tarafından mukayyed (sınırlı) olmayan her menfaattir. Şayet itibar edilirse, zararın uzaklaştırılması menfaatin sağlanması ile birlikte şeriatin herhangi bir gayesine, bilinen herhangi bir deli­line ters düşmemesi, gerçekten içtimai menfaati sağlaması veya en azından ger­çek zararın def edilmesi iledir.

Bunun için şu örnekler verilebilir:

Açlık yılı manasına gelen er-Rimade'de hırsızlık için kol kesme cezasının Ömer (r.a.) tarafından uygulanması. Ordu kurmak, silâh teçhizatı temin etmek için valiler zenginlere karşı zor kullanabilirler. Milletin menfaatini esas alarak onları belli bir miktarda mal ödemeye mecbur eder. Merhum Dr. Muhammed Yusuf, buna örnek olarak ziraî ıslâh kanununu gösterir.

İstihsan ile mesalih-i mürselede benzerlik var ise de aralarındaki fark önem­lidir. İstihsanda hükmedilen bir mes'elenin, daha önce kendisine benzer bir mes'elede hükmedilmiş olması gerekir. Ve bu mes'elenin kendine eş mes'elelerden istisna edilerek gerekli delille hükmedilmesidir. Ama mesalih-i mürsele ise hüküm başlangıçta sabittir. Kendisine benzer mes'elelerin bazen hükümleri ol­mayıp menfaat hükmün (daha önce benzer mes'elelerde) tersine olur.

3- Örf:

Halkın kendi arasında alışkanlık haline getirdiği fiiller veya özel anlam ver­diği durumlardır. İslâm hukukuna ters düştüğü takdirde örf delil olarak kabul edilemez. Fakat şer'i hükümlere ters düşmediği sürece örfe itibar edilir. Örfün uygulandığı en geniş saha ticaret sahasıdır.

4- Daha önceki yasalar:

Allah'ın peygamberler vasıtasıyla bizden önceki milletlere gönderdiği yasa­ların hükümleri ve İslâm yasası geldikten sonra feshedilmeyen hükümler kaste­dilmektedir.

5- Sahabelerin sözleri:

Sahabi uzun süre Resulullah ile birlikte olan kişidir. Dört halifeyi, Resulullah'in eşlerini ve büyük sahabileri zikredebiliriz. Büyük sahabileri örnek ver­mek gerekirse Ebu Hureyre, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas v.s. gibi zatları gösterebiliriz. Bu muhterem zatlar Müslümanları ilgilendiren mes'eleler­de görüş bildirmişler, fetvalar vermişlerdir.

6- el-İstishab:

Daha önceki bir zamanda isbat edilmiş bir işe binaen durumu değiştirmek için aksi delil buluncaya kadar şimdiki zamanda işin isbat edildiğine dair hük­metme anlamına gelir. Buna en iyi örnek ise aksi delil mevcut olmadığı takdir­de asıl kaide eşyalar unsurlar için mubahtır. Tersi isbat edilmedikçe zimmetin yerine getirilmeyişi gibi.

İslâm hukukunun kaynaklarını şu şekilde sıralayabiliriz: Kur'an, sünnet ve rey. [20]

Bu araştırmada gaye edindiğimiz hedefin etrafında dolaşırken kaynakların iki dereceli olduğunu görüyoruz. Kur'an, sünnet, sonra rey gelir. Çağımızda ya­pılan tanımlan esas alırsak, Kur'an'ı ve sünneti anayasa olarak görebiliriz.

Kur'an'ın ve sünnetin dışında, başka kaynaklardan rey adı altında toplanan prensipleri ise normal yasama sistemine denk olarak görebiliriz.

Bu benzetme genel hatlarıyla doğdu ise de birkaç açıdan açıklanması gere­kir.

1- Kur'an'dan ve sünnetten alınan hükümler ve kaideler Allah'ın iradesinin yorumu olarak direkt bir yolla veya dolaylı bir yolla ebedilikle isimlendirilir ve hiçbir zaman değiştirilemez. Çünkü bu kurallar bir grup Müslüman tarafından ortaya konmamışür, dolayısıyla değiştirilmesi mümkün değildir. Çağdaş amme hukuku ilmî uzmanlarının terimlerine dayanarak Kur'an ve sünneti anayasal ka­idelere benzetmek bile mümkün değildir. Çünkü husus kesindir. Çünkü toplum mutlak hürriyetini kullanarak anayasasını her zaman değiştirebilir.

Ancak bahsettiğimiz kaidenin, Kur'an ve sünnetle olan hükümlerin ışığı al­tında anlaşılması gerekir. Bu kaide gerçekte genel kaide ve düzeltmelerdir. Muhtelif toplumlarda, çeşitli zaman ve mekânda uygulanabilir. [21] Bu kaide açık hükümlere dönüştürüldüğünde bu hükümler sabit ve tam olarak tanımla­nır.

Kur'an-ı Kerim yasama ayetlerini arzederken bir metoda bağlı kalmamıştır.

a- Çoğu zaman ayrıntılara yer vermeden genel prensipler getirmiştir. Bun­lardan bazıları aşağıdadır:

"Allah alış verişi helâl, faizi haram kılmıştır"  [22]

"Ey inananlar, mallarınızı aranızda batılla (doğru olmayan yollarla, hak­sız yere) yemeyin. Kendi rızanızla yaptığınız ticaret olursa başka"  [23]

"Alış veriş yaptığınız zaman şahit tutun"  [24]

"Ey inananlar, cuma günü namaz için çağırıldığı(nız) zaman, Allah'ı an­maya koşun. Alış verişi (işi gücü) bırakın"  [25]

"Onların kusurlarından geç. Onlar için mağfiret dile. (Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış"  [26]

"Allah insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi em­reder"  [27]

"Sevdiğiniz şeylerden (Allah için) harcamadıkça asla iyiliğe eremezsi­niz" [28].

"Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kötülüktür"  [29]

Kur'an bazı durumlarda da ayrıntılı hükümler getirmiştir. Başka bir ifadeyle, uygulamaya geçildiğinde ayrıntılı hükümlere ihtiyaç kalmaz. Bunların en meşhu'ları öldürme suçu, hırsızlık, yeryüzünde fesat çıkarma, zina, namuslu kadına iftiradır. Allah'ın kitabında bu beş ceza açık bir şekilde varid olmuştur.

Bazı kamu mallarının sarfedilmesiyle ilgili sınırlandırmalara örnekler;

"Bilin ki ganimet aldığınız şeylerin beşte biri Allah'ın Resulüne, (Ve Allah'm Resulü ile) akrabalığı bulunan(lar)a, yetimler, yoksullar ve yolcu(lar)aaittir" [30]

"Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan borç farz olarak ancak fakirlere, düşkünle­re, onlar üzerinde çalışan (zekât toplayan) memurlara, Allah yoluna ve yolcu­ya malısustur" [31]

b) Bazı durumlarda ise Allah, hükmü hikmetiyle kıyaslayarak yasamanın sebebini açıklamıştır. Buna dair örnekler aşağıdadır:

"Şeytan, şarap ve kumar (yolu) ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık (bunlardan) vazgeçti­niz değil mi?"  [32]

"De ki: O, eziyettir. Adet halinde kadınlardan çekilin" [33]

"Onların mallarından bir miktar sadaka al ki, onunla onları temizleyesin veyüceltesin" [34]

c) Kur'an, bahsettiğimiz açık yasalarla birlikte usul alimlerinin üzerine iç­tihat ettikleri genel esasları ve prensipleri de kapsamıştır.

Şu ayete istinad eden kaideye göre eşyalar mubahtır.

"O ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı [35].

İnsanlara kolaylaştırmayı sağlayıp zorluğu kaldırma kaidesi:

"Allah size güçlük çıkarmak istemiyor" [36].

"Allah dinde size bir güçlük yüklemedi" [37]

"Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez"[38]

"Allah sizden (ağır teklifleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratıl­mıştır" [39]

"Ama kim mecbur kalırsa (başkasına) saldırmadan ve sınırı aşmadan (bun­lardan) yemesinde bir günah yoktur.[40]

Hak sahiplerine haklarını verme kaidesi:

"Ey inananlar, (yaptığınız) akitleri yerine getirin" [41]

"Ahdi yerine getirin" [42]

"Adaklarını yerine getirsinler" [43].

"Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder" [44]

Sünnetin de kaideler koyduğunu görmekteyiz. Buna da bir iki örnek vere­lim: Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

"Müslüman kardeşine zarar vermediği gibi, iki Müslüman da birbirine zarar veremez."

"Müslümanlar (işlerinde alışverişlerinde) şart koştukları gibidirler. Ancak haramı helal kılan şart (bu koştukları şartlardan olamaz.)"

"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız."

2- Ayrıntılı hükümlerin Kur'an ve sünnetten iktibas edilmesi hürriyeti, ehli rey için ne kadar olursa olsun, onlar ile çağdaş devletteki kanun koyucular ara­sında esaslı bir farklılık vardır. Anayasanın açık bir şekilde ihtisasından uzak­laştırdıkları dışında, çağdaş kanun koyucu yasama görevini istediği bir şekilde dilediği kanunları ve hükümleri garantileyebilir. Bu ise az görülen durumlar­dandır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, İngiltere anayasası buna örnektir. Bu şekilde bir anayasaya sahip olan parlamento, dilediği kanunları çıkarma hakkı­na sahiptir.

İslâm yasasındaki rey'in de Kur'an'daki ve sünnetteki ebedî hükümlerin yö­rüngesinde dönmesi gerekir.

Merhum Şeyh Abdülvehhab Hallâf bu anlamı çok iyi bir şekilde ifade ede­rek şöyle demiştir:

Kanun çıkarmanın iki anlamı vardır:

a- Yasamayı icat etme: İslâm'da bunun kaynağı Allah'tan başkası değildir.

b- Mevcut olan bir yasanın açıklanması, hükmünün izah edilmesi. İslâm'da kastedilen anlam budur [45]

3- Kur'an ve sünnet en başta gelen kaynaktır. Ancak Müslümanlar ortaya çıkan yeni şartlarla karşılaştıkları zaman rey'e ihtiyaç duyarlar. Daha önce de açıkladığımız gibi, rey, çağdaş anayasalara denktir. İslâm'ın kabul ettiği içtiha­dın iki bakışı vardır: Toplu bakış, şahsî bakış...

Toplu bakış: Devlet başkanının belli bir konuyu çağının müçiehitlcrine ar-zetmesine, müstebitlerin de yaptıkları araştırma sonucu oy birliğiyle bir görüşe varmalarına denir. Bu, İslâm yasasının üçüncü kaynağı sayılan icma'dır. Bu anlamıyla icma' kanunî hükümler için zorunlu bir kaynaktır.

Ancak icma birinci ve ikinci halifenin devrinin dışında gerçekleşmedi. Pra­tik olarak büyük fitnenin vuku bulması ve üçüncü halife Osman b. Affan'ın şehid edilmesinden sonra Müslümanların parçalanmaları ile, bölgelerde gruplara ayrılmaları ile icma sona erdi.

Şahsî bakış: İçtihat şartlarını kendisinde toplayan her Müslümandır. Şahsî içtihadın hükmü ise kişinin şahsından başka hiç kimse için zorunlu değildir. Kendisinin uygun görmediği bir şeyi başkasının taklit etmesi doğru olmadığı gibi, biç kimsenin de onu taklit etmesi zorunlu değildir. Bu kaide, ancak kamu hizmetinde çalışmayan müçtehidler için geçerlidir. Müçtehid şayet kamu hiz­metinde halifelik, bakanlık, kadılık gibi bir görevde çalışıyorsa kendisine arz edilen mes'elelere göre ve içtihadıyla varmış olduğu sonucu dikkate alarak hük­meder. O zaman görevinin kapsadığı bölgedekiler için onun içtihadı zorunlu olur.

Daha önce de isminden bahsettiğimiz Prof. Şeyh Mahmud Şeltut, eserinin 475. sabitesinde şöyle demektedir:

"Bakıp araştırma yapabilen her Müslüman için İslâm'da içtihat hakkı sabit­tir. Bu meselede kadınla erkek, idare edenle idare edilen, büyük bir görevde ça­lışanlarla hiçbir görevde çalışmayanlar eşittirler. İslâm'a göre sadece Resulul­lah hatadan masundur. Diğer herkes hata yapabilir. Bundan da anlaşıldığı gibi, İslâm metinleri tefsir etmek için hiç kimseyi ihtisas sahibi kılmaz. Görüşünü halka zorla kabul ettirmek ise hiç kimsenin hakkı değildir. Araştırma kapasite­sine sahip olan her Müslümana bu hak verilir. Kapasite sahibi olmayanın göre­vi ise ihtiyaç duyduğu konuları kapasite sahibi olanlara sormaktan, ona tabi ol­maktan ibarettir. Allah ve Resulünün emrettiği her şey vaciptir. Bu sebeple ha­lifenin veya imamın hatadan masun olmadığını biliyoruz. Böylelerine vahiy gelmediği gibi ayrı bir özellikleri de yoktur. Ona düşen nasihat etmek, Allah'ın emrine göre kanunları ve hükümleri uygulamaktır. O, görevi itibariyle milletin temsilcisidir. Allah'ın hükümleriyle hükmettiği sürece millet kendisine uyar, onu görevinde bırakır, azletmez. Ona itaat eder. Şayet Allah'ın koyduğu sınırla­rı aşarsa halk onu görevinden azleder. Bu özellikler sadece halifeye mahsus de­ğildir. Kadı, müfti, şeyhülislâm için de aynı şey söz konusudur.

Müçtehid belli bir konuda görüşe varıp da daha sonra değişik bir görüşe sahip olursa bu normaldir. Eski görüşünden vazgeçmesine engel olacak bir du­rum yoktur, ancak müçtehit hakim olduğu, belli bir konuda içtihat ettiği takdir­di eski içtihadından vazgeçmek isterse bu mümkün olamaz. Yasanın geriye önmemezliği adı altında çağdaş yasalar da bu görüşü benimsemektedirler. Hz. Ömer (r.a.)'in meşhur el-Mesele el-Heceriye'de vardığı sonuç bilinmektedir. Bu hususta şöyle der:

"O, hükmettiğimiz gibi, bu ise şu anda hükmettiğimz gibidir."

Bütün bunlar İslâm yasasının esas çizgileridir. Ömer yeni toplumun esaslarını ederken bu çizgiler doğrultusunda hareket etti. Acaba bu çizgiler, onun hareket hürriyetini sınırlandırdı mı, hedefini tesbit etmede engel çıkardı mı? Yoksa bu hederlerin gerçekleşmesinde kendisine yardımcı mı oldu?

İslâm devletinin ilk kanun koyucusu Ömer (r.a.)'in içtihadını arzetmeden önce; İslâm siyasî düşüncesi ve çağdaş devletlerin yasama durumunu sabit bir şekilde özetleyip takdim etmek bizim görüşümüze göre zaruridir.

Ömer (r.a.) idare sahasında bazı şeyleri ilk defa olarak gerçekleştirmiştir. Bundan kastedilen mana, o zamana kadar bilinmeyen, ancak Ömer (r.a.) tara­fından ortaya konulan birtakım icraatlardır. Bu icraatlar için "yenilikler" sözü­nü kullanabiliriz. Tantaviyan'ın eserinde işaret ettiği bu yenilikler aşağıdadır:

Medine'de geceleri gezer, elinde âsâsı olduğu halde halkı ikaz ederdi.

Cebel-i Irak'taki arazileri ölçer, topraktan haraç, zimmilerden cizye alırdı.

Bazı beldeleri ilk defa inşa etmişti: Küfe, Basra, Cezire, Mısır'da Fustat gi­bi...

Bölgelere kadılar gönderir, divan ve nüfus sayımı yaptırır, gemilere yiye­cekleri yükler, un depoları inşa eder, hurma, kuru üzüm ve diğer ihtiyaç mad­delerini depo eder; Mekke ile Medine arasındaki yolcuların bir konaktan diğe­rine gitmelerine yardımcı olacak şeyleri yaptırırdı.

Resulullah'ın mescidini ilk defa o genişletmişti. Eskiden eve yapışık olan makamı geri alarak bugünkü duruma getirmişti.

Halifeler içinde "mü'minlerin emiri" lâkabını ilk defa o almıştı.

İslâm'da ilk vakfı Resulullah devrinde yine o yaptı. Halife olmadan önce de Müslümanların işlerini üstlenmişti. Ebu Bekir zamanında kadılık yapmıştı. Re­sulullah'ın ve Ebu Bekir'in zamanında mevcut olmayan beytülmali ilk defa Ömer tesis etmiştir. Çocuk sahibi olan (cariye) annelerin satılmasını yasakladı.

Çamur üzerine mühür ve tarih altı. Resulullah'ın çok değer verdiği zatlar­dan birini öldüren delikanlıyla cariyeyi çarmıha gerdi. İslâm'da öşürü koydu. Mezara ilk olarak çadır yerleştirdi. Mü'minlerin annesi Zeyneb binti Cahş, ve­fat ettiği zaman mezar kazanların güneşten korunmaları için çadır gerdirdi.

Ramazan ayında birlikte teravih kılınması için halkı camilere topladı.

Attan ilk defa zekât aldı.

İçki içme cezasım seksene çıkardı. (Abdurrahman b. Avf'ın sözü üzerine).

İlk olarak Arapların mevalilerinden miras almalarını ve öldürme suçlarının karşılığı olarak ödenecek diyetin onar onar olduğuna dair hükmetti.

Namazda yüksek sesle selam verdi. Ramazan ayının yarısından sonra ilk defa kunut duasım okudu.

Başkasının bir arada bulundurma imkânına sahip olmadığı içtihat şartları kendisinde mevcut idi. Akide esaslarını Resulullah'tan ilmî ve pratik bir şekilde aldı. Daha önce bir hadis-i şerifte de zikrettiğimiz gibi İslâm ümmeti içinde ilmî ve dinî açıdan en büyük mevki sahibi idi. Arap dili ve edebiyatındaki ma­hareti başkaları tarafından örnek gösterilecek seviyedeydi. Çağının ilimlerini kavramış, insan nefsinin gizliliklerini idrak etmişti. Halkın içine karışır, onlar gibi yaşardı.

Ali b. Ebu Talib, Osman b. Affan, Abdurrahman b. Avf, Abdullah b. Abbas gibi büyük sahabileri etrafına toplamıştı. Bunlar gerek dinî sahadaki bilgileriy­le, gerekse Resulullah'a olan yakınlıklarıyla Ömer'in vazgeçemeyeceği ve ken­dilerinden istifade ettiği mümtaz şahsiyetlerdi. Bu zevat, yasama konusunda adeta bugünkü parlamentoyu temsil ediyorlardı. Bu sebeple onun içtihadı, ken­disinden sonra gerçekleşmeyen icmaı temsil ediyordu. Müslümanların bir ko­nuya itiraz edeceklerini sezdiği zaman istişareyi esas alıyordu. Buna en iyi ör­nek, toprakların ganimet konusu olamayacağı ve fatihler arasında paylaştırılamayacağı hususu idi. İçtihadıyla varmış olduğu görüşü, devlet başkam olarak uygulama hakkına sahip olmasına rağmen, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu­nu reddetmişti. Ümmetin alimlerini toplar, karşılaşılan mes'elelerin çözümünü onlarla birlikte yapardı. Allah'ın kitabından hüküm çıkarma ve Müslümanların menfaatlerini koruma konusunda mutlaka ümmetin alimlerinin görüşüne baş­vurdu. Şüphesiz kendisine arzedilen işlerde, insanları bir fikir etrafında toplaması kolay değildi. Özellikle bunlar yasama ile veya siyasî sistemle ilgiliyse bu zorluk kendini daha çok gösterirdi. Ancak ilham sahibi liderin yüce kişiliği, di­ğer sahalarda olduğu gibi, bu sahada da parlak bir şekilde zuhur etti. [46]

Bu yüce zatın içtihadıyla hayatın değişen problemleri karşısında İslâmî ida­renin esaslarım nasıl tesis ettiğim yakından görelim, büyüklüğünü bir kere daha takdir edelim. Şimdi burada bazı açıklamalar yapmamız gerekiyor:

Fıkıh usulü sahabiler zamanında konmuş değildi. İlk muallim olan Resul-i Ekrem efendimiz içtihat yapmaları için sahabileri deniyordu. Bunun en bariz örneği Muaz b. Cebel mes'elesidir. Resulullah Muaz b. Cebel'i Müslümanlara dinlerini öğretmeleri maksadıyla Yemen'e gönderdiği zaman kendisine şöyle söyledi:

“Ne ile hükmedeceksin?”

“Allah'ın kitabıyla.”

“Allah'ı kitabından bulamazsan?”

“Resulullah'ın sünnetiyle.”

“Orada da bulamazsan?”

“Kendime göre içtihad ederim.”

Resulullah, Muaz b. Cebel'i tasdik etti ve kendisine şöyle söyledi:

“Allah'ın ve Resulünün sevdiği şeylerde Resulünün elçisini başarıya ulaştı­ran Allah'a hamdolsun.”

Bir başka vesileyle de Abdullah bin Mes'ud'a şöyle buyurmuştu:

“Şayet hükmedilecek konuda bir hüküm bulursan Kur'an ve sünnete göre hükmet. Eğer Kur'an'da ve sünnette bulamazsan, kendi reyine göre hükmet.”

Kelâm ilminin ortaya çıkmasına sebep olan muhtemel ve teorik varsayımla­ra karşı cephe almakla içtihad kastedilenıez. İçtihad, değişmekte olan İslâm toplumunun ihtiyaçlarını karşılamak için bir vesiledir.

Müslümanlar gerek Resulullah'ın devrinde gerekse Ebu Bekir ve Ömer (Al­lah onlardan razı olsun) zamanında fazla soru sormazlar, zaruret olmadığı tak­dirde herhangi bir konuyu arzetmezlerdi. Kur'an onları terbiye etmiş, fazla soru sormaktan kendilerini men etmişti.

"Ey insanlar, açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın " [47]

Bu sebeple İbn Abbas (r.a.) şöyle demektedir:

"Resulullah (s.a.v.)'ın sahabiterinden daha hayırlı bir kavim görmedim. Ve­fat edinceye kadar kendisine on üç mes'elede soru sordular. Bu mes'elelerin hepsi Kur'an'la ilgiliydi. Kendilerine fayda sağlayan şeylerden başkasını sor­mazlardı. Ömer b. Hattab, olmayan bir şeyi soran kimseye lanetler yağdırırdı."

 

1- Kur'ân Ve Sünnet Karşısında Ömer Bin Hattab (r.a.)

 

Kur'an ve sünnetin İslâm ümmeti için anayasa olduğunu daha önce belirt­miştik. Dolayısıyla içtihadın bu sınırlar içinde olması gerekmektedir. Daha ön­ce de gördüğümüz gibi, çağdaş anayasaların çoğu yazılı anayasalardır. Müslü­manlar Kur'an'ı yazılı metodla, hadisi ise sözlü metodla aldılar. Bu konuda Ömer b. Hattab, farklı bir özelliğe sahipti.

Resulullah, Kur'an ayetleri iner inmez, hemen yazdırmayı bir mecburiyet haline getirmiş, bu hususta büyük itina göstermişti. Günün veya gecenin hangi saatinde olursa olsun, ayetler nazil olur olmaz hemen vahiy kâtiplerini çağırır ve yazdırırdı. Kur'an'dan olmayan şeylerin bu ilâhî kitaba sızmaması için sahabilerine şöyle söylerdi:

“Benden Kur'an'dan başka birşey yazmayınız. Kînî benden Kur'an'dan baş­ka bir şey yazmışsa, onu yok etsin.” Herhangi bir olay karşısında ayetler ya tek tek veya toplu halde nazil oluyor, daha sonra peygamberimiz o ayetlerin surelerdeki yerlerine konması için emir veriyordu. Resulullah Efendimiz, Kur'an-ı Kerim'i, vefat edinceye kadar Cebrail ile birlikte her ramazan ayında tekrar ederdi.

Bu hususta en sağlam rivayet şudur: Kur'an ayetlerinin bugünkü şekilde ter­tip edilişi, Resulullah'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkmıştır. Başka bir ifa­deyle, Cebrail Aleyhisselâm'a arzettiği en son şeklidir.

Resul-i Ekrem Efendimiz dar-i bekaya göç edince, Kur'an sureleri, o zama­nın ibtidaî yazı malzemelerine yazılı olarak sahabilerin elinde bulunuyordu. Sahabiler Kur'an ayetlerini hurma ağaçlarından alınan parçalara, geniş ve beyaz taşların üzerine, derilere yazıyorlardı.

SahabiIer namaz kılarken okumak için Kur'an-ı Kerim'in hepsini veya bazı ayetlerini ezberliyorlardı.

Yemame vak'asında aralarında Kur'an hafızları bulunan büyük sahabilerden otuz dokuz kişi, bütün Müslümanlardan ise toplam bin ikiyüz insan şehit olmuştu. Bu hadise Ömer b. Hattab'ı çok düşündürdü. Bundan sonra durum ne olacaktı. Çıkacak savaşlarda yine bu şekilde hafız-ı Kur'an olan Müslümanlar şehid olabilirdi. Bu, ihtimal dışı bir şey değildi. Nihayet bir karara vardı: Zarurî durumlarda Müslümanların problemlerini çözmek üzere Kur'an bir kitap halin­de toplanmalıydı. Bu konuyu açmak üzere Ebu Bekir (r.a.)'e gitti. Onu mescidde buldu. Kendisine dedi ki:

“Yemame gününde, ölüm insanlar için şiddetlendi. Korkarım ki ölüm Kur'an hafızları için başka yerlerde de şiddetini korur. Bu şekilde Kur'an'ın ayetlerinin birçoğu kaybolur. Binaenaleyh Kur'an'ın bir araya toplanmasını lü­zumlu görüyorum.”

Ebu Bekir (r.a.) bu teklif karşısında biraz şaşırdı ve dedi ki:

“Resulullah'ın yapmadığı bir şeyi ben nasıl yaparım?”

İkisi arasında başlayan diyalog sonunda Ömer (r.a) görüşü itibariyle isabetli bulundu. Düşüncesinin uygulanması için Zeyd b. Sabit'i çağırdı. Buhari'nin Zeyd b. Sabit'ten rivayet ettiğine göre, Ebu Bekir (r.a.) kendisine şöyle dedi:

“Sen gerçekten akıllı ve genç bir delikanlısın. Seni suçlamayız. Resulullah'a vahiy nazil olunca yazıyordun. Kur'an'ı lakip et ve bir araya getir.” Zeyd b. Sabit şu cevabı verdi:

“Vallahi dağlardan herhangi bir dağı bir yere taşımamı emretseydin, Kur'an'ı bir araya getirmek için verdiğin bu emirden daha ağır olmazdı.” Zeyd b. Sabit de aynı şekilde sordu:

“Resuîullah'ın yapmadığı bir şeyi ikiniz birlikte nasıl yaparsınız?” Ebu Bekir:

“Vallahi bunda hayır vardır,” dedi. Zeyd b. Sabit (r.a.) şöyle konuştu:

“Allah Ebu Bekir ile Ömer'in (Allah onlardan razı olsun) kalblerini nasıl aydınîattıysa, benim de kalbimi aydınlatıncaya kadar bu mes'eleyi düşündüm. Kur'an-ı Kerim'i hurma ağaçlarından alınan parçalardan, derilerden ve geniş taşlardan toplamaya başladım. Kur'an hafızlarından aldım. Tevbe suresinin iki ayetini Huzeymetü'l-Ensari'den başka kimsede bulamadım.

Andolsun içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. Size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir. Eğer (inan­maktan) yüz çevirirlerse de ki:

"Allah bana yeter, ondan başka tanrı yoktur. Ona dayandım, o, büyük arşın sahibidir"  [48]

Ayetler mushaflara kaydedilirken Ahzab suresinden bir ayeti kaybettim. Bu ayeti Resulullah'ın okuduğunu daha önce de duyardım. Resulullah'ın şahitliği­ni, iki kişinin şahitliğine denk kabul eden Huzeymetü'l-Ensari'den başka kimse­de bu ayeti bulamadım.

"Mü'minlerden Öyle erkekler var ki, Allah'a verdikleri sözde durdular. On­lardan kimi adağım yerine getirdi. (Şehid oluncaya kadar çarpışacaklarını adamışlardı. Çarpıştılar ve şehid düştüler.) Kimi de (şehidlik) beklemektedir" [49]

Bu ayetleri surelerine ekledim. Bu sahifelerle toplanan Kur'an, vefat edin­ceye kadar Ebu Bekir'de kaldı. Daha sonra ise mü'minlerin annesi, Ömer b. Hattab'ın kızı Hafsa validemizde muhafaza edildi.

Ebu Bekir (r.a.)'e nisbet edilen bu mes'ele kesinlikle onun faziletinden kay­naklanmaktadır. Bu hareketiyle Müslümanların semavi olan anayasalarını mu­hafaza altına almıştı. Ali b. Ebi Talib bununla ilgili olarak şöyle buyurur:

“Allah, Ebu Bekir'e rahmetler yağdırsın. Kur'an'm toplanması işinde en bü­yük mükâfat sahibi odur!”

Bu düşüncenin sahibi olan Ömer ile birlikte kendimize şu soruyu sormalı­yız:

“Allah'ın kitabı böyle erken bir zamanda toplanmamış olsaydı netice ne olurdu?” [50]

Şimdi gelelim sünnete. İslâmî yasama sisteminin ikinci kaynağı olan sünne­te karşı halifelerin durumu ne idi? Hemen ifade edelim ki, her iki halifenin de Kur'an'a karşı takındıkları tavır, sünnete karşı takındıkları tavırdan çok farklıy­dı. Bu tavrın sünnete olan saygıyla ilgisinin bulunmadığını ayrıca belirtelim. Bu tavır Kur'an'ın yazılmasiyla ilgiliydi. Rivayete göre, Ebu Bekir (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'ın vefatından sonra halkı topladı ve kendilerine şöyle dedi:

“Resulullah (s.a.v.) hakkında konuştuğunuz hadislerde ihtilâfa düşüyorsu­nuz. Sizden sonra gelecekler, daha fazla ihtilâfa düşecekler. Resulullah (s.a.v.) hakkında bir şey söylemeyin. Size kim sorarsa, bizimle sizler arasında Allah'ın kitabı vardır deyin, onun helâlini helâl, haramını da haram kılın!”

Halifelik Ömer (r.a.)'e geçince, o da Ebu Bekir (r.a.)'in uyguladığı metodu takip etti. İhtilâfa düşmemeleri için, halka Resulullah hakkında konuşmamala­rını emretti. Bu emrin uygulanması konusunda o kadar kesin kurallar ortaya koydu ki, işi üç büyük sahabinin hapsedilmesi derecesine vardırdı. Bunlar, İbn Mes'ud, Ebu'd-Derda ve Ebu Mes'ud el-Ensari idi. Bu sahabiler rivayet mes'elesinde çok titiz davranmalarına rağmen fazla rivayette bulunmuşlardı.

Bazı sahabiler Irak'a gitmeye hazırlanırken Ömer kendilerine şöyle nasihatta bulunuyordu:

“Sizler ehlü'l-Karye'den geliyorsunuz. Arıda bulunan ilâç gibi onlarda da Kur'an ilacı (şifası) vardır. Onları hadislerle meşgul etmeyin, Kur'an'ı en iyi bir şekilde açıklayıp Resulullah (s.a.v.)'dan rivayeti azaltın. Bu konu sebebiyle meydana gelecek hayır ve serde ben sizin ortağınızım.

Ortaya çıkan yeni durumlar karşısında Müslümanlar Resulullah'dan hadis­ler rivayet ediyorlar, Ebu Bekir ve Ömer (Allah ikisinden de razı olsun) buna engel olmuyorlardı. Çünkü içtihad, ancak Allah'ın kitabında ve Resulullah'ın sünnetinde belli bir hüküm bulunmadığı zaman caiz idi. Buna ilâve olarak Müslümanlar, herhangi bir mes'eleyle karşılaştıkları zaman araştırmak mecbu­ri yetindey diler. Resulullah (s.a.v.)'ın bu konuda söylediği bir söz, yaptığı bir iş veya ikrar var mıydı acaba?

Bu sebeple Ömer (r.a.) hadis konusunu da uzun uzun düşündü. Kur'an'da olduğu gibi, hadislerin de bir araya toplanmasını arzu ediyordu. Her zaman yaptığı gibi sahabileri çağırıp bu mes'eleyi istişare etti. Sahabilerin büyük bir kısmı, hadislerin bir araya toplanması fikrine taraftar oldular. Sünnetin yazıl­masını ima ettiler. Takva sahibi halife, bir ay süreyle bu konuyu düşündü. Daha sonra bir gün Allah'ın kendisine verdiği bir azimle halka şunları söyledi:

“Bildiğiniz gibi sünnetin yazılmasını sizlere söylemiştim. Ancak daha son­ra şunu hatırladım: Sizden önceki kitap sahipleri Allah'ın kitabıyla birlikte baş­ka kitaplar da yazdılar. Bu kitaplara meylederek Allah'ın kitaplarım unuttular. Vallahi Allah'ın kitabına hiçbir şeyle leke sürmem!”

Ömer (r.a.) hadislerin yazılmasından vazgeçti, şu haberi bütün beldelere gönderdi:

“Kimin yanında bir şey varsa yok etsin!”

Merhum Dr. Muhammed Hüseyin Heykel diyor ki; Ömer (r.a.) hadisleri yazma işinden vazgeçmekte haklı mıydı? Yoksa hata mı yaptı? Daha sonraki hatalar bundan mı kaynaklanıyordu? Yazar bu soruya şöyle cevap vermektedir:

"Hata yaptığı söylenebilir." Bu hatasının üzerinden zaman geçti. Ondan sınırsız bir şekilde hadisler doğmaya ve tedavül etmeye başladı. Osman (r.a.) öldürül­mesinden sonra Ümeyye oğulları ile Haşim oğullan arasında zuhur eden düş­manlık daha sonra Ali b. Talib ile Muaviye b. Ebi Süfyan arasında kendini gös­terdi. Patlak veren iç savaş esnasında Aişe (r.a.) Ali (r.a.)'ye cephe aldı. Bir kısım insanlar ise Ali'yi desteklemeye başladılar. Ali (r.a.) kendi lehine ve aley­hine mevzu hadislerin çoğaldığını görünce buna karşı çıktı ve dedi ki:

"Size, Kur'an'dan başka okuyacak kitabımız yoktur. Resulullah'dan aldığım bu sahifede zekât farizeleri vardır."

Bu sözler, hadisle meşgul olanları vazgeçirmedi. Onlara göre, hadislerin Resulullah'a mal edilmesiyle halk kendisine tabi olmak için hadislerin fazileti­ne daha fazla inanacak ve itina göstereceklerdi. Siyasî maksatla ortaya atılan veya herhangi bir siyasî amacı olmayan çok sayıda mevzu hadisler rivayet edildi. Müslümanlar bu mevzuda çok itina gösterdiler.

Emeviler zamanında bu türlü hadislerin rivayet edilmemesi için çaba sarfedildi, ancak başarılı olunamadı. Üstelik bu sahadaki faaliyet kat kat artmaya başladı. Abbasiler zamanında, Resulullah'ın vefatından yaklaşık iki asır sonra, Me'mun devrinde, bu şekilde mevzu hadislerden onbinlercesi, yüzbinlercesi ya­zılmıştı. Bunların arasında aklın almayacağı, çelişkili ve tutarsız mevzu hadis­ler vardı.

Buhari'nin altı yüz bin hadisten seçtiği sadece dört bin hadisi rivayet ettiğini zikredersek, artık siz düşünün. Ebu Davud bir araya getirdiği beş yüz bin hadis­ten ancak dört bin sekiz yüz hadisi kitabına almıştır. Hadis toplayıcıları tarafın­dan doğru olarak tesbit edilen hadisler bazı alimler ve fakihler tarafından tenkit edildi. Eğer Ömer (r.a.) hilafeti zamanında sahih hadisleri bir araya toplayıp tanzim etmiş olsaydı, daha sonra bu şekilde bir hadis türetme işi ortaya çıkmaz­dı. Darekutni dediği gibi, beyaz öküzdeki siyah kıl gibi, sahih hadis, mevzuundan hemen tefrik edilir, Muaviye'nin söylediği gerçekleşirdi; o şöyle demişti:

"Ömer (r.a.)'in devrine ait hadisleri alın. Çünkü o, halkın Resulullah'dan hadis rivayet etmesini yasaklamıştı. Bu hususta onları korkutmuştu."

Daha sonra hadis rivayetleri çoğaldı. O kadar ki, halk hangi hadisin onun devrine ait hangisinin ondan sonra ortaya çıktığını birbirinden ayıramıyordu. Bunun sonucu olarak, yukarıda da temas ettiğimiz gibi, uydurma hadisler orta­ya çıktı. Yazılı olan hadislerin yok edilmesi için emir verdiği ve sünnetin top­lanmasından vazgeçtiği zaman Ömer hata yapmış oluyordu.

Bu konuda şüphe edeceğin gibi, bu şekilde de söyleyebilirsin. Fakat bu hü­kümde şüphe edersen, insafsız davranmış olursun. Ömer (r.a.), kendisinden sonra gelecek olan emirlerin yolunu takip ederek hadis rivayetlerini yasaklaya­caklarını, Resulullah'dan fazla hadis rivayet edenleri kendisi gibi hapse atacak­larını sanıyordu.

Daha sonraki halifeler böyle yapmadıysalar, aksine siyasî veya gayr-i siyasî birtakım sebeplerle ortaya çıkan hadislere kasıtlı olarak göz yumduysalar, hatta bu türlü hadislerin oluşması için teşvikte bulunduysalar bunun günahı Ömer (r.a.)'in değil, bu işi yapan halifelerindir. Bu büyük günah, bu gibi hadislerin ortaya çıkmasını teşvik edenleredir. Hatanın Ömer'e yüklenmesi adilce bir yar­gılama değildir.

Dr. Muhammed Hüseyin Heykel şöyle devam ediyor:

Farz edelim ki, Ömer (r.a.) sünnetin yazılması için emir verdi. Kendisinden sonra da fitne meydana geldi. Ali (r.a.) ile Muaviye ve Emevilerle Haşim oğul­ları arasında iç savaş patlak verdi. Bu fitne ve savaşlarda Resulullah'dan rivayet edilen hadisler propaganda aracı olarak kullanıldı. Acaba halk mevzu hadisle­rin rivayetine ve yazılmasına karşı çıkacak mıydı? Yoksa bunun için politikacı­ları teşvik mi edecekti? Ömer (r.a.)'in hadisleri bir araya topladığı gibi, bir ara­ya mı getireceklerdi? Daha sonra ortaya çıkan menfaat sahipleri, hadis otoritelerinden ilâve hadisler mi isteyeceklerdi? Ömer (r.a.)'in yazılı resmî belgelerin değer kazanmasından çekinerek şu şekilde konuşması hiç de yadırganacak bir durum değildir.

"Vallahi, Allah'ın kitabına hiçbir şeyle leke sürmem!" Bir keresinde de şöyle demişti:

"Allah'ın kitabıyla birlikte başka kitapları yazanların, bu kitaplara meylet­tiklerini ve Allah'ın kitabını terkettiklerini hatırladım."

Eğer Ömer (r.a.), hadislerin bir araya toplanma işini gerçekleştirmiş olsay­dı, söylediği bu sözün delili daha çok kendini gösterir, fitne ortaya çıkmaz, sa­hih hadisler siyah öküzdeki beyaz kıl gibi aşikâr olurdu. Bu durumda halk kar­şısında iki kitap bulacaktı: Birincisi, Allah'ın vahiy yoluyla peygambere gön­derdiği kitap, diğeri ise Resulullah'ın halka tebliğ ettiğiydi. Bunlar yazıldıkları zaman birbirlerine yakın olacaklardı.

Bu durum karşısında Ömer (r.a.) insanların hadis kitaplarına yönelerek Allah'ın kitabını terketmelerinden korkuyordu. Bu sebeple Ömer ihtiyatlı davran­dı ve bu ihtiyatı ona başarı sağladı. Allah'ın kitabı o günden bugüne kadar Pey­gamber Aleyhisselâm'a indirilen şekildeydi ve bu özelliğim kıyamete kadar muhafaza edecekti. Beşeriyete nur saçmaya devam edecektir.

Daha sonra muhaddisîer, hadisleri toplama işinde yepyeni metodlar gerçek­leştirdiler. Tesbit edilen salıih hadislerin Allah'ın kitabına karşı bir durum orta­ya koymayacağı bilinen bir gerçekti. Bu sebeple kimsenin Allah'ın kitabını terketmesi mümkün değildi. Tam aksine bu hadisler Resulullah'a isnad edildiği için, hadislere büyük bir değer verildi.

Büyük yazar analizini şöyle sonuçlandırıyor: Hadisin yazılması konusunda Ömer'in içtihadı, daha sonra bundan vazgeçmesi içtihadının gerekçesi olup onun bu görüşünü paylaşıp paylaşmamak arzettiğimiz açıklamadan sonra size kalmış bir şeydir.

Ömer (r.a.)'in içtihat etmek suretiyle ortaya koyduğu devlet anayasası çağ­daş terimleri kullanarak ifade edecek olursak iki kısımdan oluşmaktadır: asıl kaynak olarak kabul edilen ve hiçbir şüphenin söz konusu olmadığı yazılı kı­sımdır ki bu Kur'an-ı Kerim'dir. Öteki de Resulullah'dan rivayet edilen hadis­lerdir. Hadisler tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Diğer bir ifadeyle, Allah'ın kitabında hüküm bulunmadığı zaman veya genel bir prensibin açıklanmasına ihtiyaç duyulduğu sırada ancak hadise başvurulur. Ömer (r.a.)'in bu içtihadının gerçek sahasına yerleştirilmesi gerekir. Ömer (r.a.) hadislerin yazılmasını ve ri­vayet edilmesini yasaklarken bunu hadisleri haşa küçümsediğinden dolayı yap­mıyordu. Onun gayesi Allah'ın kitabını korumaktı. Allah'ın kitabı ise Resulul­lah'ın ebedî bir mucizesidir. Hadisin ravisi ve senedi doğru olduğu takdirde ge­rek Ömer, gerekse diğer bütün halifeler buna uymak zorundadırlar.

Daha önce bahsettiğimiz ve sınırladığımız manaya istinaden içtihad halifenin yaptığı ilk tasarruftur. Bu içtihadın genel bir kaideyle ilgili olması, içtihada sebep olan mes'eleyi ortaya çıkarması, gelecekte bunun benzerleri olan konula­rı ihtiva etmesi neticeyi değiştirmez. Yasama, çağdaş manasıyla birinci anlamdaki içtihadı kapsar. Başka bir ifadeyle ve çağdaş genel tanımlama ile mücerred kaidelerin meydana gelmesine sebep olan, gelecekte uygulanması mümkün bulunan içtihaddır. Ömer (r.a.)'ın diğer mes'elelerdeki içtihadını ise yürütme ve yargı organlarına karşı olan pozisyonunu arzettiğimizde işleyeceğiz.

Daha sonra arzedeceğimiz kaidelerin çoğu, şayet usulü fıkhın ilk kaideleri olup günümüzde talebelere okutulan kaideler ise Ömer'in bu kaideleri okuma­dığını hatırlatmakta fayda vardır. Bu kaideler onun zamanında ilmî bir metodla henüz ortaya konmamıştı. İmam-ı Şafii ve benzeri fıkıh bilginleri bu ilmin kai­delerini ortaya koyarken Ömer (r.a.)'in içtihadını esas almışlardır. Ömer bunun liderliğini yapıyor, fukaha ise bu kaideleri ilmî bir metodla gözler önüne seri­yorlardı.

 

2- Ömer'in Kamu Malları Sahasındaki İçtihadı

 

Devlet teşkilatında kamu malları özel bir ehemmiyet arzetmektedir. Ömer (r.a.) devrinde devletin gelirleri aşağıdaki şekilde idi:

1- Zekât.

2- Fey.

3- Ganimetler.

Bu gelirlerin her biri, belirli sınırlar dahilinde belirli yerlere sarfedilirdi.

Biz burada Ömer'in içtihadının kapsadığı kadarım arzedeceğiz. Daha ayrın­tılı araştırma yapmak isteyenler Ebu Yusuf'un "Kitabü'l-Haraç" isimli eserine başvurabilirler.

Zekat: Zenginin malında fakirin bilinen hakkıdır. Bu özelliğiyle zekât İslâm'da ilk toplumsal vergidir. İlk İslâm devletinin temelleri istikrara kavuşup fakir Müslümanların elinden tutmak için sabit gelire ihtiyaç duyulunca bu vergi hicretin ikinci yılında kanunlaştı. Bu vergi farz kılındıktan sonra Resulullah (s.a.v.) toplama işine başladı ve zekât görevlilerini de göndermek suretiyle İslâm'a giren kabilelerden bu vergileri toplamaya gönderdiği elçilerine şöyle diyordu:

"Şayet İslâm'a girerlerse zenginlerin mallarından zekât alıp fakirlere geri verin."

Resulullah'ın vefatından sonra bazı kabilelerin irtidad etmelerine bizzat se­bep olan bu vergi idi. Bu kabileler zekâtı Medine'deki hâkimlere verilen cizye olarak nitelendiriyorlardı. İlk halife Ebu Bekir onlarla savaşmaya karar verince bazı sahabiler Müslümanların arasına ayrılık gireceği endişesiyle karşı çıktılar. Ancak Allah, Ebu Bekir (r.a.)'in kalbine hakkı ilham etmişti. Kendisine karşı çıkanlara şu meşhur sözleri söylemişti:

"Vallahi Resulullah'a verdikleri deveyularını bile bana vermezlerse onlarla savaşırım." Ayrıca kendilerine şunları da söylemişti:

"Vallahi, sizleri bir araya geüremeyip tek başıma kalsam bile onlarla tek başıma savaşırım. Böylece ya muvaffak olur onlardan istediğimi alırım ve ya helak olurum."

Bu mes'elede kesin kararını veren Ebu Bekir (r.a.) Ömer (r.a.)'in sakalından sert bir şekilde tutar, kendisine şöyle haykırır:

"Annen seni kaybetsin! Ya İbn Hattab, cahiliyede cebbar, İslâm'da korkak mısın?"

Ebu Bekir (r.a.), muhaliflerini ikna edinceye kadar bu konuda kendileriyle tartıştı. Sonunda Allah onların kalblerini teskin etti. Zekât için savaşıp irtidad fırtınasını bastırdılar.

 

Zekâtın uygulandığı mal:

 

Kendisinden zekât alınan mal, gelişmeye hazır olan yani çoğalan maldır. Resulullah devrinde servet kaynakları sınırlı olduğu için, zekât alınan mallar dört kısma ayrılırdı:

a) en-Niam: Deve, inek ve koyunlardır. Bu hayvanlar yılın büyük bir kıs­mında kimsenin malı olmayan otlaklar otlatılıyor, iş için değil de artış için bes­leniyorsa bunlar zekâta tabi oluyorlardı. Bu uygulama Peygamberimizin bu ha­disinden kaynaklanmaktaydı:

"Güdülende zekât vardır." Bu mallardaki zekât miktarı paradaki zekât miktarına yakındır.

Rivayetlere göre Ömer b. Hattab (r.a.), görevlileri güdülen zekâtı toplamak için gönderirken halkın en iyi mallarını seçmelerini kendilerine söylerdi. Ebu Yusuf "Kitabü'l-Haraç"da şöyle demektedir: Halife bir defasında zekât koyun­larını gözden geçirirken onların arasında memesi büyük olan bir koyun gördü ve şöyle dedi:

“Bu nedir?” Kendisine cevap verdiler:

“Zekât koyunlanndandır.” Ömer (r.a.) sordu:

“Sahipleri bunu verirken herhangi bir baskıya maruz kaldılar mı? Halkın malını zorla elinden almayın. Halkın seçkin mallarını ellerinden almayın.”

er-Rimade yılında zekât almayı erteledi ve bu iş için kimseyi göndermedi. Kuraklık ortadan kalkınca, görevlileri gönderdi ve kendilerine zekâtları almalarını, topladıklarının yarısını getirmelerini, diğer yarışım ise (bir yıllık zekât) almamalarını emretti.

b) Altın ve gümüş:

Bunlardan alınması gerekli olan miktar ise onda birin 1/4'üdür. Bu da yine Resulullah'ın hadisine dayanmaktadır: "Her iki yüz dirhemde beş dirhemdir."

c) Ticarete hazır olan mal:

Bu mallara da zekât uygulanır. Çünkü bu mallar kazanç sağlayan mallardır. Resulullah yetimlere vasilik edenlere, yetimlerin mallarının zekât vermekle tü­kenmemesi için ticaret yapmalarını emrettiğinde bunun farz olduğuna işaret etmişti. Sahibi bu mala sene bovu sahipse, ödenmesi gereken onda birin 1/4'üdür.

d) Ekinler ve meyveler: Bu da Resulullah (s.a.v.)'ın şu hadis-i şerifiyle sabittir:

"Toprağın verdiğinde (toprak gelirlerinde) zekât vardır." Resulullah, ziraatten, hurma ağaçlarından zekât toplatırdı. İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu şu hükme varmışlardır: Bunun için bir senenin geçmesi şart değildir. Çünkü ziraat, üretim zamanında (rekoltenin elde edildiği vakit) tayin edilir. Bunun miktarı ise ayetin hükmüyle kesinleşmiştir:

"Her biri meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin. Hasat günü hakkını (sa­dakasını) verin." [51]

Şayet ziraat için kullanılan toprak herhangi bir alete müracaat etmeksizin sulanıyorsa, bu toprak için ödenmesi gereken zekât miktarı onda birdir. Ama aletle sulanıyorsa o zaman onda birin yarısıdır. Resulullah, zekâtı bu esasa göre topluyordu.

Şunu da belirtmemiz gerekir ki, zekât menkul mallarda yalnız sermayenin getirdiği kazançtan değil, sermayeden de alınır. Günümüzde buna benzer bir vergi türü yoktur. Çünkü vergiler bütün çeşitleriyle yalnız gelirlerden alınırlar. Hatta zarar edilen yıllar hesaplanıp daha sonraki yıllarda bu zararlar kârlardan düşürülür. Bu vergiler menkul olan mallarda zekâtın aksinedir. Zekâtta ise, ka­pital zekât alınacak miktarda olduğu takdirde buna zekât uygulanır.

Zekâtın sarfedileceği yerler ise Kur'an-ı Kerim'de hükme bağlanmıştır:

"Sadaktılar (zekâtlar), Allah tarafından bir farz olarak ancak şunlar için­dir: Fakirler, miskinler, zekât toplayıcıları, kalbleri Müslümanlığa ısındırıl­mak istenenler, mükâteb köleler, borçlular, Allah yolundaki gaziler ve yolda kalmışlar. Allah alimdir, hakimdir." [52]

Bu sahada Ömer (r.a.)'in içtihadı, müellefe-i kulübün (kalbleri İslâm'a ısın­dırılacak olanların) sehmini iptal etmesiyle zuhur eder. Onlar İslâm'ın daha başlangıcında Resulullah'a ve İslâm'a güç ve kuvvet olmaları için kalbleri ısın­dırılacak kimselerdi. Böylece onların fitneden kurtarılması esas alınmıştı. İslâm güç ve kuvvet kazanınca, Ömer kendi içtihadıyla bunlara arlık zekât verilmesi gerekmediği kanaatine vardı. Dolayısıyla onlara zekât verilmesini men etti. Bu karar, halife Ömer (r.a.)'in ayetin hükmünü iptal elliği anlamına gelmez. O aynı ayette, belirtilen hükme göre hareket etti. Kalbleri İslâm'a ısındırılacak diğer gruplara yönelme konusunda itinalı hareket elti. Onlara öncelik verilmesi dü­şüncesinde karar kıldı.

Resulullah (s.a.v.)'ın vermiş olduğu zekât gaye itibariyle belirli süre ile sı­nırlıydı ve devamlı bir rızık değildi. Zekât ise belirli olaylarda ganimetlerin da­ğıtımıydı. Daha sonra Müslümanların halifesi tarafından yasaklanması caiz olmayan kazanılmış hak değildi. [53]

Cizye:

Fethedilen memleketlerin halkı İslâm'a girmeyi kabul etmeyip dinlerinde kalmayı arzu ederlerse, savaşlara katılmamalarının karşılığı olarak, kendilerin­den alınması gereken para miktarıdır. Buna delil olarak, Müslümanlarla birlikte savdan Hıristiyanlar cizye vermekten muaf olurdu. [54]

Ömer (r.a.)'in adam başına koyduğu cizye miktarı, yılda yirmi dört dirhem idi. Kadınlar, çocuklar, güçsüz ve aciz olanlar ile ihtiyarlar cizye ödemekten muaf idiler. Kör Yahudinin örneğinde gördüğümüz gibi, halk arasında dilenir­ken halife kendisine beytülmalden yardım verdiği gibi, cizyeden de muaf tut­muştu.

Zımminin İslâm'ı kabul etmesi halinde ise cizye kendiliğinden düşmektedir. Tarihî rivayetlerden anlaşıldığına göre, zımmilerden biri Müslüman olmasına rağmen, vali kendisinden cizye almaya devam ediyordu. Müslüman olan zımmi, uğradığı zulmü Ömer (r.a.)'e arzetti. Halife kendisine şöyle söyledi:

“Herhalde sen cizyeden kurtulmak için islâm'a girdin?” Adam şu cevabı ver­di:

“Beni kurtaran İslâm'dır.” Halife:

“Evet,” dedi ve valilere yazdığı mektuplarda sözü edilen kişiden ve benzer­lerinden cizye alınmamasını emretti.

Ömer devamlı olarak valilerini zımmilere zulüm etmemeleri için uyarıyor, güçlerinin yetmediği şeyleri kendilerine yüklememeleri için emirler veriyordu. [55]

Haraç:

Müslümanların Mısır'da, Şam'da ve Irak'ta savaş yoluyla elde ettikleri top­raklar ve Ömer (r.a.)'in bu topraklara uygulamış olduğu para miktarıdır. Daha önce de detaylı olarak açıkladığımız gibi, buralar fatihlerine taksim etmeyi red­dettiği topraklardır. İçtihadıyla şiddetli tartışmalardan sonra Müslümanların kabul ettiği bu toprakların sahipleri olan zımmilerin elinde kalması sonucuna vardı. Halifenin bu içtihadındaki delilleri ise şöyle idi:

"Şayet bu topraklar dağıtılır, sizlerden sonrakilere bir şey kalmaz, daha son­ra gelen Müslüman nesiller toprakların taksim edildiğini, babalarından çocuk­larına miras olarak geçtiğini ve mülkiyet sahibi olduklarını anlarlarsa o zaman ne olacakü. Bu, kesinlikle isabetli bir görüş değildi. Gelecek nesillere, dul ka­dınlara Şam ve Irak topraklarından geriye ne kalacaktı?"

Sanki Ömer (r.a.) içtihadını üç menfaat üzerine tesis etmişti:

a) Büyük mülkiyete sahip olmayı men etmesi:

Irak toprakları milyonlarca dönümden oluşuyordu. Bu topraklar onbinlerce kişi arasında paylaşılacak, böylece bu zirai topraklar tekel altına alınmış ola­caktı.

b) Bu toprakların haraçlarının taksim edilmesi yasaklandığı takdirde, devlet çıkarlarına uygun olarak ve Allah yolunda sarfedilmiş olacaktı.

c)  Şayet bu topraklar taksim edilirse zavallılara, dullara ve yetimlere, düşkünlere infak edilecek mal geriye kaim ayacaktı. [56]

Halife, bu toprakların yüz ölçümünü çıkarmak için uzman sahabiler gönder­di. Daha sonra da bir cureyb [57] üzüme on dirhem, bir cureyb hurmaya beş dir­hem, bir cureyb arpaya iki dirhem, sebzelere üç dirhem, pamuğa beş dirhem, sarımsağa ise sekiz dirhem vergi (haraç) [58] uyguladılar.

Öşür:

Bu vergi ne Müslümanlardan ne de zımmilerden alınır. Darülharbden İslâm topraklarına ticaret amacıyla gelen tüccarlara mahsustur. Müşrik olan Menbec halkı, Ömer (r.a.)'e bir mektup yazarlar ve şu istekte bulunurlar: "Topraklarını­za girmek için bize izin ver ve bizden öşür al." Ömer (r.a.) sahabilerle istişare yıptıktan sonra Irak valisi olan Ebu Musa el-Eş'ari'ye şunları yazar:

“Onların Müslüman tüccarlardan aldıkları gibi kendilerinden vergi al.”

Ancak Ömer (r.a.), zımmi tacirleri yirmide bir (1/20) dirhem, vergisine bağ­lamıştı. Lâkin bazı valiler, aşağıda da görüleceği gibi, bu farizenin zamanlama­sını idrak edemediler. Ömer (r.a.), Ziyad b. Hedir el-Esedi'yi Irak ve Şam öşür­lerini toplamak için gönderdi. Kendisine Müslümanlardan çeyrek Öşür, zımmi­lerden ise yarım öşür almasını emretti.

Hıristiyan araplardan Benî Tağlib'e mensup bir adam yamndan geçti. Bera­berinde bir de at vardı. Ata yirmi bin kıymet biçtiler. Vali kendisine dedi ki:

“Bana atı ver, on dokuz bin dirhem al. Veya atı kendine al, bana bin dirhem ver.” Adam atı kendisine ayırarak bin dirhem ödedi. Aradan bir sene geçtikten sonra vali aynı şahsa şunları söyledi:

“Bin dirhem daha öde.” et-Tağlibi valiye dedi ki:

“Buradan her geçişinde benden bin dirhem alacak mısın?” Vali "Evet" ceva­bını verdi. et-Tağlibi Mekke'ye gidip Ömer (r.a.)'i buldu ve kendisine durumu izah etti. Ömer, et-Tağlebi'ye dedi ki:

“Sen bundan fazla ödemeyeceksin. Çünkü yeteri kadar ödedin.” Adam Zi­yad b. el-Hedir'e geldiğinde, kendisinden önce Ömer (r.a.)'in mektubunun ulaş­mış olduğunu gördü. Mektupta şunlar yazılıydı:

“Yanından kim geçerse ondan sadakamı alırsın. İlk karşıladığın günkü gibi olduğu müddetçe ondan hiçbirşey alma. Ancak artış olmuşsa o zaman al.”

 

A) Gelirler Karşısında Ömer (R.A,)'in Tavrı

 

Ömer (r.a.) öşürün miktarının değişmesinde bir yarar görürse, hemen değiş­tirirdi. Çünkü asıl olan halkın menfaati idi. Şehrin ihtiyacını gidermek ve nak­ledebilmek için nebatî yağdan ve buğdaydan öşürün yarısını alıyordu.

Zımmi mevcut borçlarının malına denk geldiğini isbat ettiği takdirde öşür­den muaf tutuluyordu.

Hıristiyan Araplardan olan Benî Tağlib'e cizye ödeme işi ağır gelince bazı Müslümanlar onlar hakkında halife ile şöyle konuştular:

"Ey mü'minlerin emiri! Benî Tağlib halkı Araptır. Onların malı yoktur, zye ödemek kendilerine zor geliyor. Onlar ziraatle ve hayvancılıkla uğraşmaktadırlar. Düşmana karşı kin duymaktadırlar. Onları cizye konusunda zorlarsan Rumlarla ndarla birleşirler. Onları kendine düşman edip kendine karşı düşmanına yardım etme.

Ömer (r.a.), zekâtı iki katına çıkardı, cizye almamak suretiyle kendileriyle anlaştı. Buna karşılık olarak onlara çocuklarını Hıristiyanlaştırmamaları şartını koştu.

Ganimetler:

Askerlerin savaş esnasında elde ettikleri mal ve eşyadır. Bunun beşte biri ayeti kerimeye göre beytülmalindir.

"Bilin ki ganimet aldığınız şeylerin beşte biri Allah'a, Resulüne, ve (Al­lah'ın Resulü ile) akrabalığı bulunan(lar)a, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir" [59]

Devlet Gelirinin Dağıtım Şekli

Zekâtın sarfedileceği sahalar sınırlıdır. Ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi mü'minlerin emiri zekâtı başka herhangi bir sahada sarfedemez. Geriye kalan diğer gelirler ise, zenginleriyle ve fakirleriyle bütün Müslümanların hakkı olup veliyyül emir bu gelirleri kamu hizmetlerine ve Müslümanları ilgilendiren işle­re sarfeder. Bu mes'elede Ömer (r.a.)'in şu şekilde içtihad ettiğini görüyoruz:

Doğumundan ölümüne kadar her Müslümamn beytülmalde mevcut olan hakkı:

Ömer (r.a.), bu prensibi şu sözleriyle ilân etti: [60]

"Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki, bu malda hakkı olan herkese hakkını veririm, hakkı olmayanı ise men ederim. Buna köleden daha müstehak kimse yoktur. Bu mes'ele karşısında benim durumum, ancak sizlerden herhangi biri gibidir. Allah'ın kitabına göre herkesin mertebesi Resulullah'tan aldığımız hisseye göredir. Kişinin İslâm'daki eskiliğine, kişinin İslâm'daki zenginliğine ve kişinin İslâm'daki ihtiyacına göredir. Vallahi hayatta kaldığım sürece, San'a dağındaki çoban bile gelse, bu maldaki hissesini zorluk çekmeden alır."

Bu hususta şurasını belirtmek gerekir ki, bu sistem dünyada bu tarzda uygu­lanan ilk sistemdir. Çünkü hiçbir devlet normal şartlar altında, memurların ve çalışmaktan aciz olan kimselerin dışındakilere beytülmalden maaş ödemez. Halbuki Ömer (r.a.) ortaya koymuş olduğu bu cihanşümul sistemle, gerek ka­dın gerekse erkek Müslüman olarak doğan herkese belli bir miktarda maaş bağ­lıyordu.

Ömer (r.a.), bu hususta Ebu Bekir (r.a.)'in aksine bir tavır almıştı. Ebu Be­kir (r.a.), halk arasında eşitlik prensibini benimsiyordu. Halk arasında herhangi bir sebeple ayırım yapmıyordu. Hatta kişinin İslâm'ı daha önceden kabul etme­si bile ayrı muameleye tabi tutulmasına sebep teşkil etmiyordu.

Ebu Bekir devrinde Medine yakınlarında altın yatağı bulunmuştu. Buradan elde edilen altınları herkese eşit miktarda dağıttı. İlk Müslümanların daha fazi­letli olduğu, dolayısıyla onlara öncelik tanınması gerektiği kendisine söylendiği zaman şu cevabı verdi:

"Onlar İslâm'a Allah için girdiler. Dolayısıyla mükâfatları da Allah katındadır. Kendilerini ahirette mükâfatlandırır."

Ömer b. Hattab'a gelince, daha önce de belirttiğimiz gibi, o İslâm'a ilk gi­renlere öncelik tanıyordu. Bazı Müslümanlar Ebu Bekir (r.a.) daha hayatta iken Ömer (r.a.)'in bu görüşüne karşı çıktılar. Bunlardan Süheyl b. Amr Ömer (r.a.)'i uyararak kendisine dedi ki:

“Biz, İslâm'da kardeşleriniz, nesebde babalarınızın çocukları değil miyiz? Allah sizlere bu işle bir imkân tammışsa bizim haklarımızı hakir görür ve eli­mize geçmesini engeller misiniz?” Ömer (r.a.), kendisine şu cevabı verdi:

“Vallahi sizlere söylediklerimden sizlere iletilen daha önce İslâm kabul edenler için nasihatten, aramızda adaletin uygulanması için Müslümanların en faziletli olanlarını araştırmaktan başka bir şey değildir.”

Bu esaslara dayanarak sire kitapları Ömer (r.a.)'in beytülmalde şöyle bir taksimat uyguladığı göstermektedir:

Resulullah (s.a.v.)'ın eşlerinin her birine on iki bin dirhem.

Resulullah (s.a.v.)'a olan yakınlığı sebebiyle Abbas (r.a.)'a beşbin dirhem.

Bedir savaşına katılan Muhacirlerin ve Ensarın her birine yılda beşbin dir­hem.

Bedir Müslümanları gibi olan Müslümanlara, Habeşistan'a göç edenlere, Uhud savaşına katılanlara daha sonra Hudeybiye'de bulunanlardan herkese dört bin dirhem.

Mekke'nin fethinden önce hicret eden herkese üçer bin dirhem.

Bedir savaşına katılanların çocuklarına ve Mesleme el-Feth'in her birine ikişer bin dirhem.

Daha sonra mertebelerine, Kur'an okuma derecelerine ve Allah yolundaki cıhadlanna göre halka beytülmalin gelirlerini taksim etti. Geriye kalan Müslü­manlardan ise bir grup meydana getirdi. Medine'ye gelen her Müslümana ve onlarla beraber olan diğerlerinin herbirine yirmi beş dirhem, Yemen halkına, Şam’daki el-Keys ve Iraklı her erkeğe iki bin ile bindokuz yüz arasında değişen miktarlarda dağıtım yaptı. Kimsenin nasibi üç yüzden aşağı olmadı.

Rivayete göre şöyle demiştir:

"Eğer gelirler çoğalmış olsaydı, her bir erkeğe dört bin dirhem öderdim. Bin rnem yolculuğu, bin dirhem silâhı, bin dirhem ailesi, bin dirhem de atı ve katırı için verirdim."

Hemen belirtelim ki, bunlar genel kaidelerden ibarettir. Gerektiği zaman bunların dışına çıkardı. Halk arasında yaptığı bu farklı uygulama İslâm'ı erken kabul etmelerine ve Resulullah'a olan yakınlıklarına dayanmaktaydı. Bunlardan bazı örnekler verelim:

Bedir savaşına katılan Müslümanların çocuklarına verilen iki bin dirhem kaidesine istinad ederek, Hasan ve Hüseyin (Allah onlardan razı olsun)'e Resulullah (s.a.v.)'a olan yakınlıkları sebebiyle beşer bin dirhem ödedi.

Üsame b. Zeyd'e dört bin dirhem ödedi. Oğlu Abdullah b. Ömer (r.a.) bu­nun üzerine kendisine şöyle söyledi:

“Bana üç bin dirhem, Üsame'ye ise dört bin dirhem ödedin. Benim babam­da bulunmayan fazilet onun babasında mevcut değildi. Bende olmayan fazilet de onda mevcut değildir!” Ömer (r.a.) oğluna şu cevabı verdi:

“Ona daha fazla verdim. Çünkü Resulullah onu senden daha fazla severdi. Babası da Resulullah tarafından senin babandan daha fazla sevilirdi.”

Muhacirlerin ve Ensarın çocuklarına da ikişer bin dirhem ödedi. Ömer b. Ebi Seleme'ye dört bin dirhem ödedi. Muhammed b. Abdullah b. Cahş kendisine şöyle söyledi:

“Neden Ömer'i bize tercih ediyorsun? Bizim babalarımız hicret olayını ya­şadılar.” Ömer (r.a.) şöyle buyurdu:

“O Resulullah'a olan yakınlığıyla en faziletli kişidir. Bir anne için tenbih (ihtar, nasihat) vermek isteyen Ümmü Seleme gibi anneyi getirsin, ben de tenbihliyeyim.”

Mekke halkına fert başına sekiz yüz dirhem ödediğinde Talha b. Ubeydullah ve kardeşi Osman geldiler, onlarada sekiz yüz dirhem ödedi. O sırada en-Nadr b. Enes oradan geçiyordu. Ömer:

“Ona iki bin dirhem ödeyin” dedi ve konuşmasına şöyle devam etti:

“Bunun babası Uhud günü bana rastladı. Bana Resulullah ne yapıyor diye sordu. Ben kendisine gördüğüm kadarıyla Resulullah (s.a.v.)'ın şehid edildiğini söyledim.” Kılıcını çekti, kınını kırdı ve dedi ki:

“Şayet Resulullah öldürüldüyse Allah sağdır. Şüphesiz ki o ölmez. Şehid edilinceye kadar savaştı. Bunun babası falanca mekânda koyun güderdi.”

Safiye bint Abdülmuttalib'e altı bin dirhem, Esma bint Umeys'e, Ümmü Gülsüm bint Ukbe ve ümmü Abdullah b. Mes'ud'a biner dirhem ödedi.

Takip ettiği ölçüleri esas alarak Muhacirlerin ve Ensarın eşlerine altı yüz, dört yüz, üç yüz ve iki yüz dirhem ödedi.

Yeni doğan herkese yüz dirhem, biraz büyüyünce iki yüz dirhem öder, er­genlik çağına gelince bu miktarı daha da artırırdı.

İlk başlarda yeni doğan çocuklara sütten kesilinceye kadar bir şey ödemiyordu. Daha önce de ayrıntılı olarak izah ettiğimiz gibi, çocuğun annesinden doğduğunu duyar duymaz kendisine maaş bağlattı.

Kendisine gayr-ı meşru bir çocuk getirildiğinde, buna yüz dirhemlik maaş bağlar, her ay kendisine yetecek kadar gıda maddesini velisine teslim eder, bu durum her sene sürerdi. Gayr-ı meşru çocuklar için hayırlı vasiyetler verir, em­zirilme masrafları ve nafakaları beytülmal tarafından karşılanırdı.

Rivayetlere göre, altmış fakiri toplayıp onlara yemek yedirirdi. Daha sonra onların yediklerini hesaplayınca iki ceribcden [61] ibaret olduğunu gördü. "Fütuhü'l-Buldan"da işaret edildiği gibi, Ömer (r.a.), bir cerib yemek getirilmesini emretti. Öğütülüp pişirtildikten sonra sivili bir yemek halinde otuz kişiye öğle yemeği olarak takdim etti. Daha sonra aynı işlemi akşam yemeğinde de uygula­dıktan sonra dedi ki:

“Bir kişiye ayda iki cerib yeterlidir” [62]

Bir erkeğe, bir kadına ve bir köleye her ay iki cerib yeterliydi. Bir kimse ar­kadaşına beddua etmek istediği zaman:

“Allah senin ceribini kessin,” derdi.

Bu genel ianenin (yardımın, bağışın) bolluğuna rağmen, Müslümanın bu­nunla beraber beytülmalden veya beytülmalin dışında herhangi bir yerden gelir elde etmesine engel değildi. Buna örnek olarak askerleri ve devlet işleriyle uğ­raşanları gösterebiliriz. Bunlar kendilerine beytülmalden verilen ianenin dışın­da, işlerinin karşılığı olarak bedel verilerek ödüllendirilirdi.

Ömer (r.a.) bu şekildeki ianede askerleri diğerlerinden ayırdı. Şam ve kadisiye ehline ikişer bin dirhem ödedi. El-Bela'ı el-Bari'i ehline ise iki bin beşyüz dirhem verdi. Kendisine şöyle söylendi:

“Kadisiye ehlini bir zamanların halkına mı kavuşturdun? (Yani onları aynı mertebeye mi getirdin?)” Ömer (r.a.) şöyle cevap verdi:

“İdrak etmedikleri dereceyi kendilerine vermedim. (Onları o dereceye ka­vuşturmadım.)” Kendisine şöyle söylendi:

“Kendilerini feda ederek savaşanlarla evleri veya kabileleri uzak olanları eşit tuttun.” Ömer (r.a.) cevap verdi:

“Evleri veya kabileleri yakın olanlar, daha fazla almaya müstehaktırlar. Çünkü onlar hakka destek olurlar, düşmana ise hüzün verirler. Onlardan önce­likle Ensar arasında eşitlik yaptığımızda Muhacirler sizin söylediklerinizi söy­lediler. Ensarın zaferi onların fena olmasıyla gerçekleşti. Onlardan sonra Mu­hacirler oralara hicret ettiler.”

Kadisiye ve Yermuk savaşlarından sonrakilere de her birine bin dirhem ver­di.

Acizlere, diğer bir ifadeyle kavmin en son kesiminde yer alanlara ise beşer yüz, onlardan sonra gelenlere üçer yüz dirhem vererek güçlü ile güçsüz, Arap ile Acem arasında fark gözetmedi. Onlardan sonra gelenlerin her birine de iki yuz ellişer dirhem, onlardan sonra gelen kölelerin ve göç edenlerin her birine ise ikişer yüz dirhem verdi. Daha önce de bahsettiğimiz gibi Ömer (r.a.), valile­rine, mevkilerine ve hizmetlerine uygun olarak beytülmalden tahsisat verirdi.

Küfe valisi Ammar'a ianesine ilâve olarak, altı yüz dirhem ödedi. Ayrıca Osman b. Huneyf e her gün için beş dirhem ve çeyrek koyuna ilâve olarak onun ianesine olan yıllık beş bin dirhemi de kendisine ödedi. Abdullah b. Mes'ud'a aylık yüz dirhem ve on cerib ödedi.

Ömer b. Hattab (r.a.), Mısır valisi olan Amr b. As (r.a.)'a yazdığı mektupta şöyle diyordu:

“Benim divandaki icraatım (verilen iane) Medine'ye gelenlerden, Medine halkı ve Medine halkı olmayanlardır. Bunlar sana gelenlerdir, diğer memleket­lere gidenleri de kapsar. Kendilerine verilen maaşlara bak. Sen de benim kendi­lerine verdiğim maaş kadar ver. Sana gelenlere, onların çocuklarına ve torunla­rına kendilerine vermediklerimden sana gelenlere verdiklerime benzer durum­ları görürsen onlara maaş bağla. Kendine de iki yüz dinar al. Bu Muhacirlerin ve Ensarın Bedir ehli farizeleridir. Seninle aynı seviyede bulunan başka kimse­ye bunu bildirmedim. Çünkü sen Müslümanların idarecilerindensin. Seni bun­dan daha yüce mertebeye kavuşturdum. Senin gıda maddelerine ihtiyacın oldu­ğunu anladım. Haraçtan biriktir ve ondan ihtiyacın olan gıda maddelerini al. Haraç toplama işleminden sonra ihtiyaçları düşür (muaf tut). Tahsilatını (hara­cını) topladıysan ondan Müslümanların ianesini ve ihtiyaçtan kaçınılmaz olan­larını çıkar, arta kalanları bana gönder. Belki senin gördüğün Mısır toprakların­da humus (1/5) yoktur. Çünkü barış toprağıdır, sulhle alınmıştır. Müslümanlar için fey de yoktur. Onların en zenginlerinden almakla başla. Onların emeklerini taksim ederek düşür. Geriye kalanı Kur'an için harca.” [63]

Hiç kimse zannetmesin ki, bu malları beytülmalden alanlar, Arap yarımada­sındaki veya devletin diğer bölgelerindeki yalnız Araplardır. İane nerede bulu­nursa bulunsun her Müslümanın en tabii hakkı idi. Hatta Ömer (r.a.) bununla bile yetinmeyerek, Yahudi hadisesinde de belirttiğimiz gibi, zımmileri de işin içine alıyordu.

Ömer (r.a.), bu ianeden Acemlere de verdi. Fütuhu'l-Buldan'da zikredildiğine göre Ömer (r.a.), Dehkan el Mülk, İbn Nehkir Can, Halid, Cemil İbn Bisebheri, Dehkan el-Felalic, Babil hanı Bustan bin Teres, Heterni, Al hanı Refil, Hurmuzan ve el-Cefine el-İbadi'ye biner dirhem ödedi. Ayrıca Hürmüzan'ı ter­cih ederek ona iki bin dirhem ödediği de söylenir.

Değeri ne kadar olursa olsun, savaşçının savaş ganimetinden nasibinin ta­mamını alması:

Ganimetlerin beşte birinin beytülmale verileceği, geri kalamn ise savaşçıla­rın haklan olduğu konusundaki ayet-i kerime sarihtir. Bu konudaki hadis-i şerif de kesinlik ifade etmektedir.

"Kim birini öldürürse onun malı onadır."

Ömer (r.a.) bu hükümleri uygularken hiç kimsenin aklına gelmeyen yön­temler uyguladı. Bunlardan biri Calinos'un öldürülmesi olayıydı. Calinos Farsların büyük emirlerinden ve ileri gelen zenginlerindendi. Onu Zehre adında Müslüman bir genç öldürdü. Ve gani metleriyi e Sa'd b. EbiVakkas'a geldi. Sa'd ganimetlerinin hepsinin ona verilmesini çok gördü. Ömer (r.a.)1 mektup yaza­rak bu konudaki görüşünü istedi. Ömer kendisine verdiği cevapta şöyle diyor­du:

"Zehre gibilerine kasıt mı var? O, ganimete nasıl kavuşulması gerekiyorsa öyle kavuştu. Senin savaşından geri kalan henüz kalmıştır. (Yani savaş henüz devam etmektedir). Onun savaştaki cesaretini kısar, kötülük ekerek kalbini bo­zarsın. Ona ganimetini ver. Ganimetleri dağıttığın zaman onu arkadaşlarından üstün tutarak kendisine beş yüz dirhem ver."

Sa'd b. Vakkas Zehre'ye ganimetini verdi. Zehre almış olduğu ganimeti ri­vayetlerin zikrettiklerine göre yetmiş bin dinara sattı. Buna benzer başka bir rivayet de aşağıdadır:

es-Saib b. el-Akra Nihavend savaşında ordunun başında bulunuyordu. Al­lah Müslümanlara zafer nasip edince çok büyük ganimetlere kavuştular. Müs­lümanlar arasında ganimetleri taksim ederken bir İranlı gelip kendisine ve aile­sine can güvenliği sağladığı takdirde Kisra'nın hazinelerini ona göstereceğini söyledi. İranlıya ve ailesine güvence verildi. İranlı kendilerine inci, yakut ve zebercetlerle dolu iki büyük sepet gösterdi. es-Saib b. el-Akra' bu hazineyi Medine'ye getirip halifeye teslim etti. Ömer mes'eleyi tetkik edene kadar adı geçen hazinenin beytülmale bırakılmasını ve Saib'in ordunun başına dönmesini emretti. Saib ordunun başına dönmek için yoluna devam ederken halifenin elçi­si kendisine yetişerek tekrar Medine'ye geri dönmesini istedi. es-Saib b. el-Ak­ra'a şöyle konuştu:

“Mü'minlerin emiri beni görür görmez dedi ki:

"Sana Ve İbn Ümmü es-Saib'e ne? İbn Ümm es-Saib ve bana ne?" Ben kendisine:

“Ey mü'minlerin emiri! Kastettiğin şey nedir?” Şu cevabı verdi:

“Yazıklar olsun sana! Vallahi senin buradan ayrıldığın gece, yatağımda ( abbımin melekleri beni ateşle kıvılcımı anan iki  sepetin altına çekerek bana "Seni bunlarla ütüleyeceğiz" dediler.” Ben dedim ki:

“Bunları Müslümanların arasında taksim edeceğim. Bunları benden uzak­laştır. Benim bunlarla işim yok. Bunları al ve sat. Müslümanların ianeleri ve er­zakları için harca.” Es-Saib b. el-Akra' diyor ki:

"Bu hazineyle birlikle yola çıktım. Küfe camisine vardım. Orada Amr b. Ha­ris el-Mahzumi benden bir milyon dinara satın aldı. Daha sonra Acem memle­ketlerine gitti ve oralarda dört milyon dinara sattı ve ondan sonra Küfe halkı hep servet sahibi oldular. Bu misal ile verilmek istenen mesaj şudur: Ömer, Saib'in getirdiği malların sahiplerinin savaş meydanını görmüş kimseler olduğunu belirtti.. Beytülmale beşte bir hissesinden daha fazla verilmesine hak tanımadı­ğı gibi, buna ek olarak mevcut servetin bütün Müslümanlara değil, yalnız zafer kazanan Müslümanlara dağıtılması gerekmektedir,” dedi.

Bahsettiğim bütün bu olaylardan sonra düşünen kişi için aşağıdaki hususlar ortaya çıkar:

Ömer (r.a.) iane dağıtma konusunda halk arasında farklı bir metoda sahip­tir. Ömer (r.a.)'in bu icraatı ortaya koyarken dayandığı delilleri gördük. Bu de­lillerin tartışılması mümkündür. Bilinen bir gerçektir ki Ebu Bekir (r.a.) hem takva hem de huşu yönüyle Ömer (r.a.)'den daha faziletliydi. Onu birinci hali­fenin takip ettiği metodun dışında bir metod ortaya koymaya teşvik eden se­bepleri araşlırırsak aşağıdaki hususlar ortaya çıkar:

a) Ehl-i Beyt'i tercih etmesi:

Ömer halifelik mes'elesinde Benî Haşim'e imtiyazlı bir hak tanımadı. Buna rağmen Resulullah'ın sünnetine ve Ebu Bekir'in metoduna uyarak onlardan her­hangi birine kamu idaresinde görev vermedi. Ancak bu bölümün ikinci faslında da göreceğimiz gibi, onlara özel muamelelerde bulunarak imtiyazlar tamdı. Bu imtiyaz iane işinde açıkça kendini gösterir. Ömer (r.a.) maaş bağlama divanını teşekkül ettirme konusunda kesin karara varınca Kureyş'ten yazı ehli olan Akil b. Ebi Talib'i, Marzeme b. Nevfel'i, Cübeyr b. Mut'im'i çağırarak kendilerine şöyle dedi:

“Halkın mertebelerine (herbirine) yazın!” Bu şahıslar yazmaya başladılar. Önce Benî Haşini ile işe başladılar. Ondan sonra Ebu Bekir'i ve kavmini takip ettiler. Daha sonra Ömer'i ve kabilesini yazdılar. Ömer (r.a.) yazdıklarına ba­kınca dedi ki:

“Vallahi böyle olmasını isterdim. Resulullah (s.a.v.)'ın yakınlığıyla başla­yın. Yakınının yalanıyla devam edin. Böylece Ömer (r.a.)'i koyduğu yere kadar devam edin.”

Bu durum Ömer (r.a.)'in akrabaları olan Benî Adiy'i memnun etmedi. Ken­disine gelerek şöyle dediler:

“Sen Resulullah'ın hak halifesisin. Bunların seni koyduğu yere sen de ken­dini getirsen (onların koymuş olduğu sırada sen kendini kabul etsen) ne olur?” Ömer (r.a.) taaccüb ederek dedi ki:

“Ya Benî Adiy! Sizler benim sırtımda yemek istiyor ve iyiliklerimi sizlere bağışlamamı taleb ediyorsunuz. Hayır, vallahi sizler halkın en sonuncusu olarak yazılsanız bile (ben bunu kabul etmem). Benim iki arkadaşım bir metod ta­kip ettiler. Ben onlara muhalefet edersem, ihtilâfı başlatan ilk kişi ben olurum. Vallahi ne dünyadaki fazileti idrak etmeyi ne de ahirette Allah'ın amellerimize olan sevabını Muhammed'den başkasından istemeyiz! O bizim şerefimizdir. Onun kabilesi Arapların en şereflisidir. Ondan sonra kendisine en yakın olan­dır. Araplar Resulullah ile şereflendi. Biz onunla birkaç babadan sonra birleşir ve Âdem'e kadar kendisinden ayrılmayız.[64] Bununla beraber Acemler iyilikle dolu olarak gelir, biz amelsiz kalırsak kıyamet günü onlar Muhammed'e daha yakın olurlar. Kişi akrabalığına güvenmesin, iyi ameller yapmaya baksın.”

Ka'b

Adiy

Rezah

Abdullah

Riyah

Kurd

Abduluzza

Nufeyl

El Hattab

Ömer (r.a.)

Mürre

Kilâb

Kusay

Abdimenaf

Haşim

Abdulmuttalib

Abdullah

Muhammed (s.a.v.)

Ömer (r.a.) ehl-i beyte karşı göstermiş olduğu itibar ile aşırıya kaçtı. Bunla­rın başında ise Ali bin Ebi Talib ile oğulları Hasan ve Hüseyin gelmektedir. Bu husustaki rivayetlere göre, Resulullah'ın sahabilerini elbiselerle giydirirdi. Ha­san ve Hüseyin'e yakışan elbise bulamadığı için Yemen'e elçi gönderdi. Elçi Yemen'den getirdiği elbiseleri kendisine verince Ömer (r.a.) dedi ki:

“Şimdi nefsim rahata kavuştu. Hüseyin b. Ali halifeyle görüşmeye gider­ken yolda halifenin oğlu Abdullah kendisine rast geldi. Halifenin elbiseyi ken­disine vermek istediğim, Abdullah'a vermek istemediğini öğrenince Hüseyin geri döndü. Yolda Ömer'e rastladı, halife ona gelmeyişinin sebebini sordu.” Hü­seyin (r.a.) niçin gelmediğini söyleyince Ömer (r.a.) dedi ki:

“Sen benim nezdimde onun gibisin, sen benim nezdimde onun gibisin!” Bu sözüyle Ömer (r.a.) Hüseyin (r.a.)'i oğlu Abdullah'dan daha üstün görüyor ve tercih ediyordu. Bu sebeple Hasan ve Hüseyin'e babaları Ali (r.a.)'ye verdiği maaşın aynısını bağladı.

Ömer (r.a.)'in kâmil bir imana sahip oluşundan hiç şüphe etmediğimiz gibi, Resulullah'a ve akrabalarını gözetme konusundaki muhabbetinden asla kuşkumuz yoktur. Bununla beraber şu soruyu kendi kendimize sorabiliriz: Acaba Ha­sımoğullarının, halifeliğin Benî Haşim'İn dışına çıkmasına razı olmadıklarını düşünüp bu tavırlarıyla onları razı etmek mi istiyordu?

b) İlk Müslümanları üstün tutması:

Ömer (r.a.)'in bu mes'eledeki gerekçesini araştıracak olursak, onun sahabileri veya en azından büyük sahabileri Medine'de alıkoymasına ve onlara cihat için izin vermemesine sebep olan politikasını idrak edebiliriz. Onun bu konu­daki açık delili, bu sahabilerin Resulullah ile beraber yeteri kadar cihad etmiş olmaları idi. Ancak buradaki gerçek sebep şuydu: Devlet işlerinin idaresinde onlarla yardımlaşmak suretiyle idareyi tanzim etme arzusuna dayanıyordu. Ay­rıca halife onların muhtelif ülkelere dağılarak bölünmelerine engel olmak isti­yordu. Büyük sahabilerin ilk Müslümanlardan olmaları ve Resulullah'a olan ya­kınlıkları sebebiyle, ne kadar büyük bir şerefe sahiptirler. Arap ordularının ger­çekleştirdiği zaferler sonucu bazı tanınmayan (meşhur olmayan) askerlere ne büyük servetler kazandırma imkânını sağladığını daha önce gördük. İlk Müslü­manların helâl kazançtan mahrum edilmeleri ve Medine'de kamu işlerine ken­dilerini vakfetmeleri sebebiyle bunların mükâfatı andırılmaları adaletin ta kendisidir. [65]

c) Ömer (r.a.)'i mutlak eşitlik prensibinden alıkoyan asıl sebep, bizim görü­şümüze göre, Halifenin Müslümanlar arasında bir teşebbüse hız kazandıran kuvvet mefhumunu ortaya atma arzusudur. Resulullah bir Müslümanı cennetle müjdelediğinde onun Resulullah'a başvurduğunu ve şöyle konuştuğunu gördük:

“Müjde alıp bir köşeye çekileceğine, bırak ki o korkuyla hem dünya hem ahiret için iş yapsın.” Resulullah'ın da onun bu görüşünü kabul ettiğini ve şöyle söylediğini gördük:

“Onları serbest bırak. Dünya ve ahiret için yapsınlar.”

Şayet Ömer (r.a.), Ebu Bekir (r.a.)'in takip ettiği metodu takip edip halka eşit miktarda iane ödeseydi, yeni kurulmuş devlete hizmet için her vatandaşın kendiliğinden çok çaba harcayarak hizmet etmesini nasıl garanti edebilirdi? Bunu açık bir şekilde Zehre olayında görebiliriz. O ki Farslıların komutanı Colinos'u öldürmek için kendi nefsini tehlikeye atmış biriydi. Sa'd b. Ebi Vakkas, Zehre'nin eline geçirmiş olduğu ganimetin çok fazla olması sebebiyle bu gani­metlerin hepsini ona vermekte tereddüde düşmüş, bunun üzerine Ömer (r.a.) şöyle demişti:

“Zehre gibisine kasıt mı var? O ganimete kavuşması gerektiği gibi kavuştu. Senin savaşından henüz geri kalan kalmıştır. (Yani savaş devam etmektedir.) Bununla onun savaştaki cesaretini kırar ve kötülük ekerek kalbini bozarsın. Ona ganimetlerini ver. Ganimetleri dağıttığında onu arkadaşlarından üstün tutarak kendisine beş yüz dirhem fazla ver!” Buradaki anlam açıklamaya ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. Bazı pozisyonlarda kişilerin ona ihtiyaçları oldu­ğunda onun muayyen bir kabileye Müslümanlara verilen hisseden daha fazla ganimet vermekte tereddüd etmediği gibi, bazı rivayetlere göre bu pay ganime­tin dörtte biri kadardı.

Yine bazı rivayetlere göre, Ömer (r.a.) ile vardıkları ittifaka binaen Cerir ve kavmi Sa'd b. Ebi Vakkas'a gelip fazla hisselerini kendilerine vermesini istedi­ler. Sa'd, Ömer (r.a.)'e bu konuyu yazarak kendisinden izin almak istedi. Ömer (r.a.) yazdığı mektupta şöyle diyordu:

“Şayet Cerir ve kavmi (kalbleri İslâm'a ısındırılacak olanlar) kadar savaştıysalar, onlara ianeleri (buna göre) ver. Yok şayet onlar ellerinde bulunanlarla savaşıp muharebeyi de ona göre (istiyorlarsa) onlardan Müslümanlardan olup Müslümanlar için geçerli olan kâra onlar da ortak oldukları gibi Müslümanlara olan zararları da üstlenirler Bu söz üzerine Cerir der ki:

“Mü'minlcrin emiri doğruyu söyledi ve adil davrandı. Bizim bu gelirlere ih­tiyacımız yoktur.”

Ömer (r.a.)'in üstün tutma (birini diğerinden ayırt etme) metodu Müslüman­lar arasında sonucu güvenceli olmayan bazı zengin grupların meydana gelmesi­ne sebep teşkil etti. Aşırı fakirlikten sonra gelen aşın zenginlik sapıtmak için en iyi ortamı ve fırsatı hazırlar.

İşin garip tarafı, bazı Müslümanların bu tehlikeyi sezip durumu halifeye iletmeleridir. Bu konuyla ilgili gelişmeler Fütuhu'l-Buldan'da zikredilmektedir. Aynca İbn Sa'd da şöyle rivayet etmektedir: Halid b. Urfuta, Medine'de bulu­nan halifeye geldi. Ömer (r.a.), geliş sebebini sorunca şunları söyledi:

“Ey mü'minlerin emiri! Herkes, kendi ömürlerinden sana bahşedilip senin ömrünün uzun olması için Allah'a dua etmektedir. El-Kadisiye'ye ayak basan herkes en az iki bin veya iki bin beşyüz iane almaktadır. Erkek veya kız doğan her çocuk her ay iki cerib yiyecek ve yüz dirhem almaktadır. Bize katılan her erkek beş yüz veya altı yüz (iane olarak) almaktadır. Şayet bu para kendi ailele­rine ödenirse belki aile fertlerinden bazıları bundan yiyebilir. (İstifade edebilir). Bazıları ise bu paradan (ianeden) nasıl istifade edebilir? Nasıl bir tahminde bu­lunuyorsunuz? Kişi bu ianeyi gerekli veya gereksiz olduğu yerde harcamakta­dır!”

Ömer (r.a.) şöyle cevap verir:

“Yardımcı Allah'tır. Bu iane ise onların hakkıdır. Haklarını kendilerine ve­rin. Ben bu haklarını kendilerinden almayıp aksine kendilerine iade ettiğim için çok mutluyum. Müstahak olan kimseye hakkım verdiğim için bana minnet duymayın. Şayet bu mallar İbn Hattab'ın olsaydı bu şekilde vermezdim. Anladım ki bu mallarda fazlalık vardır ve bunları halktan gizleyip saklamak uygun değildir. Herhangi bir kişiye iane verildiğinde bununla kazanç sağlayacak ve bu kazancı artacaktır. İkinci bir defa kendisine iane verildiğinde kişi bunu serma­yesine katar. Yazıklar olsun sana ya Halid b. Urfuta! Korkarım ki benden sonra başınıza geçecek emirler zamanında iane mal olarak kabul edilemeyecek kadar az olur, onlardan (bugün iane alanlardan) biri veya çocukları hayatta kalırlarsa bu iane ellerinde olursa buna dayanarak geçimlerini sürdürebilirler. Sen şu an­da yammda oturuyorsun, sana olan nasihatim, Müslümanların sahip olduğu toprakların en ücra sınırındaki bir Müslümana olan nasihatimdir. Çünkü Allah beni onların işlerini yoluna koymakla görevlendirdi.” Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

"Kim ki raiyesini dolandırarak (kandırarak, sahtekârlık yaparak) ölürse, cennetin kokusunu koklayamayacaktır"[66]

Bu diyalogdan Ömer (r.a.)'in halka ianelerini vermeyi kendi haklan olması sebebiyle kolaylaştırdığı açığa çıkar. Aynı zamanda Müslümanları, bu malların tamamım harcamamaları için uyarmakta, daha sonraki zamanlarda başlarına Allah'ın hukukuna riayet etmeyen biri geçerse kendilerine dayanak olması için biriktirmelerini istiyordu.

Ömer (r.a.)'e karşı insaflı olursak şunu kaydetmemiz gerekir:

Yeni doğan devletin aşın zenginliğinin tehlike arzettiğini ilk olarak sezen kendisidir. Celûla savaşından sonra Müslümanların ganimet olarak ele geçir­dikleri fey kendisine getirildi. Bu ganimetleri camiye koydu. Abdurrahman b. Avf ile Abdullah b. Erkam'ın sabaha kadar nöbetçi olarak bıraktı. Sabahleyin Ömer (r.a.) halka namaz kıldırdıktan ve güneş yükseldikten sonra fey'in kendi­sine gösterilmesini emretti. Yakutlara, mücevherlere, altınlara ve gümüşlere bakınca ağladı. Abdurrahman b. Avf kendisine dedi ki:

“Seni ağlatan nedir ey mü'minlerin emiri!” Ömer (r.a.) şöyle cevap verdi:

“Vallahi beni ağlatan bu değildir. Tallahi, Allah bunları bir kavme verdi­ğinde (bu kavim) ancak birbirine haset eder, (birbirlerini çekemezler ve birbir­lerini kıskanırlar) ve birbirlerine karşı kin ve düşmanlık beslerler. Birbirlerini çekemeyen ve haset eden kavmin ise gücü ve şiddeti kendi aralarında olur! (Güçlerini birbirlerine karşı kullanır ve birbirlerini yok ederler.) Sanki zekâ ve sezgi sahibi Halife derinliklere işleyen ferasetiyle gaybdan okuyordu.”

Ömer (r.a.)'in arazi konusundaki tutumu da ayrı bir özellik arzediyordu. Sa­vaşlardan elde edilen ganimetlerin Müslümanlara dağıtılmasındaki cömertliği­ne rağmen, fethedilen gayr-ı menkul arazilerin devlete ait kamu malı olarak kalmasına itina gösterdi. Fethedilen topraklar, toprak sahiplerinin ellerinde kal­dı. Bu, kendilerine verilmiş mülkiyet hakkı değil salâhiyet ve yetki hakkı idi. Başka bir ifade ile kanunî tabirle onlara mülk edilen menfaat olup (toprağın işletilmesinden elde edilen menfaat) rakebe değildi. Şüphesiz Ömer (r.a.) dirayetiyle tüketim mallarıyla üretim malları arasındaki çağdaş ayırdetme özelliğini idrak etmişti. Ömer zamanında ziraat başta gelen devamlı bir gelir kaynağı idi. Savaş ganimetleri ise ne kadar çok ve alındığı yerde ne kadar bol olursa olsun netice itibariyle sonu gelecek bir kaynaktır. İşte burada Ömer (r.a.)'in içtihadı fethedilen toprakların fatihlere dağıtılmamasıyla zuhur etti. Böylece beytülmalin savaş ganimetleri azaldığı takdirde, bu arazilerin beytülmal için devamlı bir finans kaynağı olması temin edildi.

Tarih, Ömer (r.a.)'in İslâm topraklarını kamulaştırdığını kaydetmektedir. Günümüzün deyimiyle ifade etmek istersek, bunun için "korunan toprak, hazi­ne arazisi" gibi sözlerle anlatmamız gerekir. Bu toprakların kişiler tarafından mülk edinilmesi ve şahsî amaçlar için kullanılması yasaktır. Fakir Müslüman­larla fazla sayıda hayvana sahip olanlar tercih edilmektedir. Ebu Yusuf "Kitabü'l-Haraç" isimli eserinde şöyle demektedir:

"Ömer b. Hattab'ın Heni'e ismindeki mevlâsını zekât için görevlendirdiğini ve kendisine şöyle söylediğini işittim: Ya Heni'e! Kollarını halka aç. (Onlara karşı yumuşak ve şefkatli davran). Mazlumun duasından sakın. Çünkü mazlu­mun duası kabul olur. Malı az olanı zekâta dahil et. Osman bin Affan ve İbn Avfın hayvanlarına dikkat et. Onların hayvanları helak olsa bile hurma ağaçla­rının ekimine ve ziraate geri dönerler.” Fakat serveti az olanın malı helak oldu­ğunda sana şu delil ile gelir der ki:

“Ey Mü'minlerin emiri! Su ve yiyecek kazanmak, altın ve gümüş kazan­maktan daha kolaydır. Şayet ben yiyecek kazanmayı terketüysem seni kınamı­yorum. Bizim onlara zulmettiğimiz nazarıyla bize bakarlar. Cahiliyette toprak­lan ve suları için savaştılar. Topraklan ve suları için İslâm'ı seçtiler. Vallahi ta­şıdığım sorumluluk Allah yolunda olmasaydı, halkın memleketlerinden hiçbir §eyi almalarına engel olmazdım.”

Ömer (r.a.)'in bu topraklar için gösterdiği itina, tahsis edildiği maksat için kullanılması konusunda gösterdiği titizlik öyle bir merhaleye vardı ki, bu top­rakları bizzat ziyaret eder, her şeyleri ile ilgilenirdi. Muhammed b. Ziyad diyor ki:

“Dedem, Osman b. Maz'un'un mevlasıydı. Osman'a ait olan, sebze ve acur iştin toprağa velayet ederdi.” Dedem diyor ki:

“Bazen Ömer b. Hattab (r.a.), elbisesiyle başını örtmüş bir şekilde gün orta­sında bana gelir, araziyi gözden geçirir, ağaçların kesilmemesini ve kırılmama­sını emreder, yanıma oturur ve benimle konuşurdu. Ben ise kendisine sebze ve acurdan takdim ederdim.” Bir gün geldiğinde bana şöyle dedi:

“Öyle görüyorum ki sen buradan hiç ayrılmıyorsun?”

“Evet, diye kendisine cevap verdim.” Dedi ki:

“Seni burası için görevlendiriyorum. Herhangi birinin bir ağaç kestiğini ve­ya kırdığım görürsen elindeki ipi ve baltayı kendisinden al.”

Yine bu sebeple Ömer (r.a.), rızık gelirlerini artırmak için, ziraate elverişli olmayan verimsiz toprakları ıslâh etmeye gerek özel gerekse kamu araçlarıyla halkı teşvik etti.

Yerleşme projelerine gelince, ikinci fasılda bunu takdim edeceğiz.

Ömer (r.a.) özel projeleri iki metodla teşvik etti:

a) Verimsiz ve kurak arazileri ıslâh etme:

Halife minberden halka şu hadis-i şerifi hatırlatıyordu:

"Kim ki verimsiz (kurak) bir toprağı ıslâh ederse (verimli hale getirirse) o toprak onundur."

Ancak Ömer (r.a.) bu sahada tekelcilikten nefret ediyordu. Bazı kişilerin toprağa el koyup toprağı işletmediklerini ve başkalarını da bu işten alıkoyduk­larını işitince, bununla ilgili olarak bu kesin kaideyi ortaya koydu:

"Muhtecire üç seneden sonra bu toprak üzerinde hak yoktur." Kim ki verimsiz toprağa el koyup daha sonra üç sene ihmal ederse (işletmezse) elinden geri alınır. [67]

b) el-İkta': Verimsiz (kurak) toprağın ıslâh edilmesinin bir türüdür. Resulullah'dan ve ondan sonra Ebu Bekir'in ve Ömer'in (Allah onlardan razı olsun) ye­ni bir uygulamasıyla karşılaşıyoruz: Kimsenin ıslâh etmediği, Müslümanın ve muahidin sahip çıkmadığı, cizye arazisi olmayan ve içinde cizye suyu geçme­yen verimsiz toprağı Müslümanların emin, başka birisine verebilirdi. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, Müslümanların emiri, bu türlü toprakların ıslâh edilmesini ve üretimini tahsis edebilir.

Ömer (r.a.), açık arazilerin imar ve ıslâh edilmesi için halkı iktaa teşvikte bulunuyordu. Bu husustaki rivayete göre, Basra halkından ve Sakif ten Nafı Ebu Abdullah adında bir zat Ömer (r.a.)'e gelip kendisine şöyle dedi:

“Basra'da bir toprak parçası karşımıza çıktı. Bu toprak, haraç toprakların­dan değildir. Uygun görüp bana verirseniz atlarını için otlak olarak kullanaca­ğım.” Ömer (r.a.) Ebu Suca el-Eş'ari'ye şunları yazdı:

“”Onun söylediği gibiyse, o toprağı kendisine islâh etmesi ve üretim yapma­sı için ver!”

 

3) Ömer (r.a.)'in Diğer Sahalardaki İçtihadı

 

Ömer (r.a.)'m içtihadı, hayatın çeşitli yönlerini içine almıştır. Çünkü İslâm, din, devlet ve ideolojidir. Şayet fıkıh ve sire kitaplarının Ömer (r.a.)'in içtihad hakkında kaydettiklerim bir araya toplamayı isteseydik, onun siresini başından sonuna kadar yazmamız gerekirdi. Fakat ilmi taksim etmenin, yani belli bir ko­nudaki uzmanlaşmanın ve buna bağlı kalmanın lüzumuna saygı duyduk. Bu eserimizde onun içtihadından bazı örnekler vereceğiz:

Sözü edilen bu içtihad, kendisinden sonra gelenlerden başka kimsenin idrak edemediği, yalnızca onun başardığı ve kendisi için esas kabul ettiği, gerekli gördüğü hususları temsil eder. Bunun özeti de şudur: İslâm'ın sabit usulleriyle değişen ihtiyaçlar arasında uyum sağlamak esastır.

 

A) Ömer (r.a.)'in İbadetler Sahasındaki İçtihadı

 

Ömer (r.a.) bid'atlara karşı oldukça sert bir tavır ortaya koydu, bu hususta en büyük şiddeti gösterdi. Müslümanları Resulullah (s.a.v.)'ın sünnetine tabi ol­maları için irşad etti.

Bu sahadaki büyük delillere sahip olan bazı pozisyonları aşağıdaki gibidir:

Rıdvan Bey'atı'nın altında gerçekleştiği ağacı kesmesi:

Halkın, Rıdvan Bey'atı'nın yapıldığı ağacın altına giderek namaz kıldıkları Ömer (r.a.)'e haber verildi. Bu haber Ömer (r.a.)'e çok ağır geldi ve kendisini korkuttu. Söz konusu ağacın kesilmesi için emir verdi. Bu emir üzerine ağaç kesildi. Halife daha sonra şunları söyledi:

“Ey insanlar! Görüyorum ki sizler Uzza'ya döndünüz. Bugünden itibaren, herhangi biriniz buna benzer bir şey yapmaya kalkışırsa mürtedin öldürüldüğü gibi kendisini kılıçla öldürürüm.”

Ömer (r.a.) Kabe'yi tavaf ederken Hacerü'l-Esved'i öptü ve dedi ki:

"Biliyorum ki sen bir taşsın. Senden ne bir kâr ne de bir zarar gelir! Vallahi Resulullah (s.a.v.)'ın seni öptüğünü görmemiş olsaydım, seni öpmezdim!"

Ömer (r.a.), bir defasında hacca gitmek için yola çıktı. Halkla birlikte sabah namazını kıldıktan sonra bir grupla yolda yürürken bir camiye rastladılar. Halk camiye girmek için acele etmeye başlamıştı. Durumu gören Ömer (r.a.)

"Bu ne­dir?" diye sordu. Dediler ki:

“Bu cami Resulullah (s.a.v.)'ın namaz kıldığı camidir.” Ömer (r.a.) kendile­rine hitap ederek şunları söyledi:

“Sizlerden önceki kitap ehli işte böyle helak oldu. Onlar peygamberlerinin eserlerini bid'atlar haline getirdiler. Kim namaz zamanında buraya gelirse naazını kılsın, kim namaz zamanı olmadığı bir sırada buradan geçerse yoluna devam etsin.”

İmran b. Husayn (r.a.), Basra'da ihrama girerek hacca gitmek için yola düş­tü. Ömer (r.a.)'e geldiğinde kendisine katıca davrandı ve onu bu şekilde ihrama girmekten men elti. Kendisine şöyle söyledi:

“Halk der ki, Muhammed (s.a.v.)'in sanabil erinden biri ülkelerin birinde ih­rama girdi.” [68]

Ömer (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'ın sünnetine son derece bağlı olmasına rağ­men, Müslümanlar için daha faydalı gördüğü hususlarda dinde içtihad yapmayı tehlikeli bulmadı. Bunlardan bazıları aşağıdadır:

Ramazan ayında halkı teravih namazına topladı. Urve b. Zübeyr Aişe'den yaptığı rivayete göre şöyle demektedir: Resulullah gece yarısı evden çıkarak camiye gitti ve namaz kıldı. Halk da kendisiyle birlikte namaz kıldı. Halk bu namazdan söz etti. Üçüncü gece camide bulunanların sayısı oldukça çoğaldı. Bu kalabalık Resulullah ile birlikte namaz kıldı. Dördüncü gece camiye gelen­ler mabede sığmadılar. Resulullah (s.a.v.) sabah namazına kadar evden çıkıp camiye gitmedi. Sabah olunca halkın karşısına çıkıp ederek dedi ki:

“Bu gece sizlerin durumunu unutmadım. Fakat gece namazının üzerinize farz kılınıp altından kalkamayacağınızdan korktum.

Yine Urve diyor ki:

“Bir Ramazan gecesi Ömer'le birlikte dışarı çıktık. O sı­rada camiye uğradık. Camidekilerin her biri tek başına namazını kılıyordu. Ba­zıları da gruplar halinde bir imamın arkasında namaz kılıyorlardı.” Ömer (r.a.) dedi ki:

“Vallahi öyle sanıyorum ki bunları bir cemaat haline getirip bir imam bun­lara namaz kıldırırsa daha ideal olur.” Daha sonra birinin arkasında namaz kıl­maları için kesin karar verdi. Übey b. Kâ'b'a Ramazan'da namaz kıldırması için emir verdi. Ömer'le birlikte çıktığımızda halk tek kişinin arkasında namaz kılı­yordu. Ömer (r.a.) bana dönüp dedi ki:

“Bu ne mükemmel bid'atdır.”

Ömer (r.a.) sünnet konusunda ihtilâfa düşmediği gibi, bid'atın meydana gel­mesine de sebep olmadı. Fakat ona göre teravih namazının yasaklanması illeti­nin Resulullah döneminden sonra Peygamberin vefatıyla farz olma korkusunun ortadan kalkmasıyla bu yasağın da ortadan kalkmasıdır.

Genel kaideye göre, "mani ortadan kalkarsa, memnu geri döner." Resulullah (s.a.v.)'ın mescidinin aydınlatılması ve yerlerinin hasırla döşenmesı:

Ömer (r.a.) halkın mescitteki tozdan rahatsız olduğunu görünce içini hasırla döşedi. Mescidi lâmbalarla aydınlattı. Ali b. Ebi Talib bu hususta şöyle diyor­du:

“Mescidlerimizi nasıl aydınlattıysa, Allah'ın nuru kabrinde Ömer'in üzerini aydınlatsın.”

Daha önce Kabe'ye bitişik olan makamın bugünkü yerine alınması:

Bunu Kabe etrafından özellikle hac mevsiminde yüzbinlerce kişinin buraya gelmesi sebebiyle, tavaf eden insanlara kolaylık sağlaması için yaptı.

Namazda yüksek sesle ilk selâm veren odur:

Mücahid diyor ki: "Ömer önce sağına sonra da soluna yüksek sesle selâm verirdi. İlk olarak Ramazan ayının ikinci yarısında Kunut duasını okuyan odur."

Yatsı namazından sonra oturup sohbet ederek zaman geçirmeyi yasaklayan odur. Âsâsıyla halkı evlerine sürer ve derdi ki:

"Evlerinize gidiniz!"

 

B) Ömer'in Ceza Sahasındaki İçtihadı

 

Kur'an-ı Kerim'de yasama ile ilgili varid olan ayetlerin sayısı sınırlıdır. Ay­nı zamanda Kur'an-ı Kerim'in cezalandırdığı suçlar da sınırlıdır. [69]

Her düzenli toplumun, sapıkların işleyecekleri, Kur'an tarafından yasak kılı­nan münker olan fiillerinden alıkoymak için caydırıcı cezaları kanunlaştırma ihtiyacı vardır. Ömer (r.a.) döneminde İslâm toplumu esaslı bir şekilde gelişti ve kalkındı. Onun vazifesi, sapıklara mani olmak için gereken çabayı göster­mek, Kur'an ve otorite ile birlikte daha beşikte iken bu sapıklıkları yok etmekti. Bu sebeple onun döneminde kanunlaşan veya suç ağırlığı artan cezalar çoğaldı. O kadar ki bu türlü cezalara Resulullah'ın ve Ebu Bekir (r.a.)'in devrinde rastlanmıyordu.

Cezaların en meşhuru şüphesiz ki içki haddidir: Araplar cahiliye devrinde içkiyi çok seviyordu. Daha önce de belirttiğimiz gibi Ömer'in kendisi de cahiliye döneminde içkiye ve kadınlara düşkündü. Dolayısıyla içkinin İslâm toplumu için ne büyük bir tehlike oluşturduğunu idrak etmiş, haram kılınması için defa­larca Resulullah (s.a.v.)'a başvurmuş, içki hakkında ayet nazil olana kadar buna devam etmişti. Ama Kur'an içki içen için muayyen bir ceza getirmemişti. İslâm orduları zengin bölgeleri fethedip bu topraklara yayılınca Araplardan bazıları tekrar içki içmeye başlamıştı. İçki içenler kendileri için bir günah olmadığını ileri sürdüler. Çünkü Allah içki içen kimse için belli bir ceza sınırı çizmemişti. Bu durum Şam ordusunda öyle bir merhaleye geldi ki, içki içmeyi önemseme­yerek açık bir şekilde içenler ve komutan Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'ın yasağına uymayanlar oldu. Bunun üzerine Ebu Ubeyde b. Cerrah Ömer'e mektup yaza­rak kendisinden fetva vermesini istedi ve yazdığı mektupta şöyle dedi:

“Bazı Müslümanlar içki içtiler.” Kendilerine sorduğumuzda te'vil yaparak dediler ki, Kur'an'da Allah şöyle buyurmaktadır:

"Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?" [70]

Bizden seçmemiz (tercih etmemiz) istendi. Biz de seçtik. Bize ısmarlandı (sunulmadı). Bunun üzerine Halife rey sahiplerini Medine'de topladı ve Ebu Ubeyde'nin mektubunda söylediklerini kendilerine izah eyledi. Rey sahipleriyle vardığı görüşe göre:

"Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?" ifadesinin emir anlamına geldiği kanaatine varıldı. Halife onlarla içki haddini (cezasını) kararlaştırmak için gö­rüşmeye devam etti.

Ali b. Ebi Talib (r.a.), içki içene iftira edenin haddini uygulanmasını, yani seksen değnek vurulmasını teklif etti. Bu teklifini şu gerekçeyi göstererek sa­vundu: Kişi içtiği zaman sarhoş olur. Sarhoş olduğu zaman makul olmayan bir biçimde konuşur (saçmalar). Saçmalayınca da iftira eder.

Ömer (r.a.) bu görüşü benimsedi, uygulama safhasına koyarak içki içenin cezasını kanunlaştırdı. (Veya birkat artırdı. [71]Yani seksen celdeye çıkararak içki içeni fasık ilân etti. Şahitliğini kabul edilmez bir hale getirdi. Ömer (r.a.) Ebu Ubeyde'ye yazdığı mektupta içki içenlere içkinin helâl mi yoksa haram mı olduğunu sormasını istedi. Şayet helâl olduğunu iddia eden olursa (mürtedler gibi) öldürülmesini, haram olduğunu iddia edenlere de seksen celde vurulması­nı bu mektubunda yazıyordu. Ebu Ubeyde mektubu aldıktan sonra içki içenleri halkın karşısına çağırarak kendilerine içkinin helâl mi yoksa haram mı olduğu­nu sorduğunda dediler ki:

“İçki gerçekten haramdır.” Bunun üzerine onların her birini seksen celde ile cezalandırdı.

Ömer (r.a.) bu zehirin yeni kurulmakta olan İslâm devletinin ilk merhaleleri üzerindeki tehlikesini idrak ettiğinden içki haddinin uygulanmasında kesin ka­rarlıydı. Bu konuyla ilgili olmak üzere, oğlu Abdurrahman (r.a.)'a karşı olan katı pozisyonunu hatırlatmakla yetinelim. Buna daha önce de başka bir konuda.

Lâkin şurasını belirtmek gerekir ki, Halife'nin şiddeti ve katılığı, suçlama­nın kesin bir şekilde isbat edilmesi şartına bağlı idi. Suç delillerine herhangi bir şüphe sızdığı zaman Halife başka bir tavır alırdı. Evinde içki içen adamın ceza­sını uygulamaktan nasıl kaldırdığını daha önce görmüştük. Halife bu olayda, duvara çıkarak gayr-i meşru harekette bulunduğundan, bunun da suçu meşru yolla tesbit etmekle alâkası bulunmadığından ceza vermekten vazgeçmişti.

Bu hususta en katı delillerden biri de şudur: Ömer (r.a.) bir gün, güçlü, kuv­vetli ve kahraman bir Müslümanı sorar. Kendisine, sorduğu kişinin içki içtiği söylenir. Kâtibini çağırarak, içki içmekle suçlanan şahsa şu mektubu yazdırır:

“Ömer b. Hattab'dan falanın oğlu falana: Selâmün aleyküm. Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a hamdederim. O Allah ki Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmuştur:

"Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin olan, lütuf sahibi (Al­lah tarafından). Ondan başka ilah yoktur. Dönüş O'nadır" [72]”

Daha sonra Halife ile yanındakiler Allah'ın bu günahkârı affetmesi için dua ettiler. Adam mektubu alınca okudu ve şöyle dedi:

“Günahı bağışlayan Allah beni bağışlayacağım vaadetti. Tevbeyi kabul eden, azabı çetin olan Allah, cezasıyla beni uyardı. Lütuf sahibi, lütuf ve hay­rının, bol olması, sebebiyle dönüş onadır.”

Bu sözleri ağlayıncaya kadar kendi kendine tekrarladı. Daha sonra da içki içmeyeceğine dair tevbe etti. Bu haber kendisine ulaşınca Halife şöyle dedi:

“Bir kardeşinizin hata işlediğini görürseniz, işte böyle yapınız. Onu doğru yola irşad ediniz. Başarılı olması için yardımda bulununuz. Onu affetmesi için Allah'a dua ediniz. Şeytana yardımcı olmayınız.” [73]

Ömer (r.a.) Ramazan'da içki içen kimsenin cezasını ağırlaştırdı. Kendisine Ramazan'da içki içen birini getirdiler. Adamı seksen celde ile içki içtiği için, yirmi celde ile de bu işi Ramazan'da yaptığı için cezalandırdı.

Ömer (r.a.) sahte devlet mührü yapanların cezasını da ağırlaştırdı. Fütuhu'l-Buldan'daki bir rivayete göre, Muin b. Zaide adındaki bir Arabi devlet mührü­nün sahtesini yaptı. Bu sahte mühürle Küfe haracından bir miktar ele geçirdi. Haber Ömer (r.a.)'e iletilince Küfe valisi olan Muğire b. Şu'be'ye kendisine son emir gelinceye kadar söz konusu olan kişinin yakalanıp hapsedilmesini emretti. Ancak suçlu hile yaparak hapisten kaçmayı başardı. Medine'ye gelerek Ömer'den af diledi. Ömer (r.a.) affedilmesine yanaşmadı. Halkı toplayıp yaptıklarını onlara anlattı. Ve kendilerinden şûra yapmalarını istedi. Halktan kimisi elinin kesilmesini, kimisi de çarmıha gerilmesini istedi. Ali b. Ebi Talib ise konuşmuyordu. Ömer (r.a.) kendisine sordu:

“Ya Ebal Hasen! Bu konuda sen ne diyorsun?” Ali (r.a.) cevap verdi:

“Malları ele geçirdiği zaman ne kadar sevindiyse, o sevince eşit olacak şe­kilde cezalandırınız.”

Ömer (r.a.) kendisini fena halde dövdükten sonra hapsetti. Uzun bir süre hapiste kaldıktan sonra Kureyş'ten bir arkadaşına haber gönderdi. Serbest bıra­kılması için mü'minlerin emiriyle görüşmesini istedi. Kureyşli olan zat bunun üzerine gelip Halife ile görüştü. Ömer (r.a.) kendisine dedi ki:

“Onu unutmuştum. Bana hatırlatın. Muin'i bana getirin.”

Muin'i kendisine getirdiklerinde onu tekrar dövdü ve hapishaneye yolladı. Bunun üzerine Muin, bütün arkadaşlarına gönderdiği haberde şöyle diyordu:

“Beni mü'minlerin emirine hatırlatmayın. Adam bir süre daha hapiste kal­dıktan sonra Ömer (r.a.) kendisini hatırladı ve yanına getirilmesi için emir ver­di. Servetini taksim ettikten sonra da onu serbest bıraktı.”

Burada görülen ceza üç türlüdür: Dayak, hapis ve malın taksim edilmesi... Cezanın şiddeti Arabinin işlemiş olduğu suçun büyüklüğünden kaynaklanmak­tadır. Çünkü suçlu hilâfeti temsil eden sahte mühür yaptırmış, bununla kamu mallarını haksız olarak ele geçirmişti. Çağdaş yasalar da buna benzer suçları ağır bir şekilde cezalandırmaktadırlar.

Kendisine şüpheli duruma düşüren bir kimseyi cezalandırması: Benî Müzeyne'den bir adam, Ensar'dan birinin kapısından geçti. İkinci kişi onu karısıyla ilişki kurmak istemesiyle suçluyordu. Adam (Benî Müzeyne'den) şöyle bir şiir okudu:

“Anladım ki benim terk ettiğim (bırakmış olduğum) hâlâ gizlidir.” Ömer (r.a.) adamı çağırdı ve kendisine sordu:

-“Ne demek istiyorsun?” Adam "Şiir okudum" cevabını verdi. Ömer şöyle cevap verdi:

“Bu söylediğinin söyleneceği yer burası değildir, onun söyleneceği yer baş­ka yerdir,” dedi. Adamın cezalandırılması için emir verdi ve adam cezalandırıl­dı.

Kadını zinaya teşvik eden birini celde etmesi:

Ebu es-Seyyare adında bir adam, Ebu Cendeb isminde bir Arabinin eşinin aşkıyla tutuşmuştu. Kadını baştan çıkarmak istiyor, ancak kadın onu sürekli azarlıyordu. Bütün bunlara rağmen adam tavrından vazgeçmeyince kadın duru­mu kocasına izah etti. Adam evinde gizlendi. Ebu Seyyare eve gelinceye kadar gizliliğini sürdürdü. Ebu Seyyare'yi iyice dövmek suretiyle cezalandırdıktan sonra, taşıyarak develer için tahsis edilen bir yere attı. Durum Ömer'e iletildi. Halife olayın doğru olduğuna kanaat getirdikten sonra Ebu Cendeb Ebu Seyyare'yi dövdüğü için cezalandırmadı, bilâkis beraat ettirdi. Ebu Seyyare'yi ise cezalandırarak kendisine yüz celde vurulması için emir verdi.

Irzı korumak için katletme izni:

Bir genç Allah yolunda cihat etmek maksadıyla ailesini bir arkadaşına emanet etmiş, cihad için evinden çıkmıştı. Söz konusu olan arkadaş, arkadaşının eşini gece gündüz gözetliyor ve koruyordu. Bir gece yanında bir Yahudinin ol­duğunu ve şöyle bir şiir okuduğunu gördü:

“Eş'as'i İslâm tahrik ederek (benden uzaklaştı).

Bir gece boyunca geliniyle birlikte kaldım v.s.”

Müslüman genç içeri girdi, Yahudiyi öldürdükten sonra yolun ortasına attı. Sabah olunca Yahudilere arkadaşlarının öldürüldüğünü gördüler. Ancak öldü­renin kim olduğunu bilmiyorlardı. Ömer b. Hattab'a gidip olayı kendisine anlat­tılar. Ömer (r.a.) halkı cemaatle birlikte namaza çağırdı ve Müslümanlardan bu olayın failini kendilerine söylemeleri için yemin etmelerini istedi. Cemaat ara­sındaki bir delikanlı ayağa kalkarak olayı başından sonuna kadar anlattı. Ömer (r.a.) delikanlıya şöyle söyledi:

“Yahudinin kanı boşuna aktı. Bunu yaptığın için Allah seni cezalandırmaz. Eline sağlık!”

Ömer (r.a.) başka bir hadisede de aynı prensibi uyguladı: Arabinin biri, bir cariyeyi baştan çıkarmak istedi. Ancak cariye onun bu isteğine uymadı. Bunun üzerine Arabi zora başvurdu ve ona saldırdı. Kumların üzerinde bir süre boğuş­tular. Genç cariye adama taşla vurarak öldürmeyi başardı. Haber Ömer'e iletil­diğinde Halife şöyle söyledi:

“Onu Allah öldürdü. Asla namazı kılınıp toprağa gömülemez!”

Çağdaş hukuk düşüncesinin suç kabul etmediği bazı fiilleri Ömer suç saya­rak bunlar ceza sistemi getirdi. Bu da İslâm hukuku ile çağdaş hukuk sistemleri arasındaki farkı ortaya koymakladır. Çağdaş yasalar akıl ve mücerred mantık mefhumlarına dayanmaktadır. İslâm hukuku ise dini caydırıcılık esasına ve toplumdaki geniş içtimaî değerlere binaen ayrıntılar göz önünde bulundurul­maksızın insana hareket kazandıran vicdana dayanır. Bunu dile getiren bazı ör­nekler aşağıdadır:

Bir adam genç bir kızla evlenmek istedi. Saçlarını boyadıktan sonra kızın akrabalarına hile yaparak kendisini genç gibi gösterdi. Onları oyuna getirdi. Kafasındaki boya kaybolup beyaz saçlar meydana çıkınca kızın ailesi Ömer (r.a.)'e gelip dedi ki:

“Biz onu genç sanmıştık.” Ömer o adama dayak attıktan sonra şunu söyledi:

“Milleti oyuna getirdin. (Onları kandırdın!).”

Ömer (r.a.) evin birinden ağlama seslerini duyunca elinde âsâsı olduğu hal­de içeri girdi. Oradakilere yöneldi, yüksek sesle ağlayan kadına varıncaya ka­dar önüne geleni dövdü. Kadının başındaki peçe düşünceye kadar kendisini dövdü. Sonra yanındaki hizmetçiye şöyle söyledi:

“Yas tutan ve ağlayan şu kadına vur. Çünkü onun hürmeti yoktur. Çünkü o sızın hüzünleriniz için ağlamıyor. Dirhemlerinizi almak için gözyaşlarını dökü­yor. Bunu yapmakla da mezarlarındaki ölülerinize eziyet etmekle kalmıyor, hayattakilere de sıkıntı veriyor. Bu hareketiyle Allah'ın emrettiği sabırdan uzakla­şıyor. Allah'ın yasakladığı sabırsızlığı emrediyor.”

Bu sahada Ömer (r.a.)'in içtihadı iki esas prensipte açık bir şekilde kendini gösterir: Günümüzde tartışılmaksızın kabul edilen bu iki prensibi Ömer (r.a.) kanuni aştırdı. Bu prensipler aşağıdadır:

a) Şüpheli durumlarda cezanın hükümsüz kalması:

Bu husustaki prensibi şöyledir:

"Şüpheli durumlarda hududu (cezayı) hü­kümsüz kılmam (uygulamamam) uygulamamdan daha hayırlıdır."

b) Zarurî hallerde cezanın hükümsüz kalması:

Ömer (r.a.)'in bu iki prensibi uygulama safhasına koyduğu bazı davalar aşa­ğıdaki gibidir.

Ömer (r.a.) Mina'da bulunduğu sırada kendisine eşeğe binmiş, ağlayan iri yapılı bir kadın getirdiler. Etrafındaki kalabalık kendisine:

“Zina ettin! Zina ettin!” diye söyleniyordu. Kadın yaklaşınca Halife sordu:

“Sana ne oldu? Belki sana karşı zor kullanıldı?” Kadın cevap verdi:

“Ey mü'minlerin emiri! Ben uykusu çok olan bir kadınım. Allah bana gece namazını kılmayı nasip etmişti. Bir gece namazını kıldıktan sonra uyudum. Vallahi uyandığımda bir adamın ırzıma geçmiş olduğunu gördüm. Ona baktım ama kim olduğunu tanıyamadım.” Ömer şöyle konuştu:

“Bunu öldürdüğüm takdirde iki ağacın cehennem ateşinde yanmasından korkarım.” (İki ağaçla kastedilen Mekke'yi saran iki dağdır. Bunlar da Ebu Kubeys ve el-Ahmer dağlarıdır.) Ve kadına herhangi bir ceza uygulamadı.

Aynı duruma benzer bir pozisyonda Ömer (r.a.) aynı prensibi uyguladı. Gençlerden biri cariye kıyafetine bürünmek suretiyle, komşusu olan bir hanım­la, kadın uykuda iken cinsî ilişkide bulunduğunda kadın onu sezdi ve onu öldü­rüp cesedini yolun ortasına attı. Ömer (r.a.) suç işleyeni tesbit etmesine rağmen onu ne zina ne de katletme suçundan yargılamadı.

Birgün Halife'ye zinada bulunan ve bunu itiraf eden bir kadın getirdiler, ha­life, recmedilmek suretiyle cezalandırılması için emir verdi, Ali b. Ebi Talib (r.a.) dedi ki:

“Belki bir özrü vardır?” Kadına sordu:

“Seni bu suça iten nedir” Kadın cevap verdi:

“Benim bir ortağım (su içme, yol hakkı v.s.) vardı. Onun develerinde su ve süt vardı. Benimkilerde ise yoktu. Susadım ve kendisinden su istedim. Ancak, o kendimi ona verirsem su vereceğini söyledi. Onun bu isteğini üç defa reddettimse de susuzluktan öleceğimi anlayınca onun isteğini karşıladım o da bana su verdi.” Ali bin Ebi Talib bu sözden sonra şu ayet-i kerimeyi okudu:

"Allahu ekber, başkasına saldırmadan ve sının aşmadan kim mecbur kalır­sa, kendisi için bir günah yoktur. Muhakkak kî Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir" [74]

Bunun üzerine Halife kadını serbest bıraktı.

Buna benzeyen olaylardan biri de baskı altındayken hırsızlık cezasının uy­gulanmamasıdır:

Olay kıtlık yılında vuku bulmuştur. Hatıb b. Ebi Beltea'nın bazı hizmetçile­ri Müzeyne'den bir adamın devesini çaldılar. Onları Ömer'e getirdiklerinde de­ve çaldıklarını itiraf ettiler. Kesir b. el-Sult, ellerinin kesilmesi için emir verdi. Cezanın infazı için gittiğinde Halife kendisini çağırarak dedi ki:

“Vallalıi onları çalıştırıp aç bıraktığınızı bilmemiş olsaydım, onların ellerini keserdim. Sizin bu yaptığınızla onlardan herhangi biri, Allah'ın haram kıldığını yese bile onun için helâldir.”

Daha sonra Abdurrahman b. Hatıb b. Ebi Beltea'ya dönerek kendisine şöyle dedi:

“Vallahi böyle yapmazsam (onları affetmezsem, o zaman) seni öyle ceza­landıracağım ki bu ceza sana acı çektirecek.” Sonra şöyle devam etti:

“Ya Müzenî! Deven için sana ne kadar teklif ediyorlardı?”

“Dört yüz, diye cevap verdi.” Ömer (r.a.) İbn Hatıb'a dedi ki:

“Git ve kendisine sekiz yüz öde. Hırsızlık yapanların cezalarını da affet. Çünkü onlar açlık sebebiyle mecburi olarak hırsızlık yapmışlardır.”

Ömer (r.a.) halifeliği devam etliği sürece, iş sahibinin ve beytülmalin mal­larını çalan hiç kimseye kol kesme cezasını uygulamadı.

Ömer (r.a.), askerî komutanlara verdiği emirlerde, düşman ülkesinden uzaklaşılmadığı sürece Müslümanlara verilen cezaların hiçbirinin uygulanmaması için direktifte bulunuyordu. Çünkü suçlunun şeytanın korumasına sığınarak kâfirlere iltica edeceğinden korkuyordu.

Ömer (r.a.), cezalan dar bir şekilde tefsir eden, kanunla kararlaştırılmış olan cezada ifrata ve israfa yer vermeyen ve günümüzde uygulanmakta olan çağdaş kaideyi idrak etmişti. Bu hususta şöyle bir rivayet vardır: Vali Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.), içki içen birini celde ettikten sonra, saçını tıraş etmiş, yüzünü siya­ha boyamış, insanların kendisiyle oturmamaları ve yemek yememeleri için du­yuruda bulunmuştu. Olay Ömer'in kulağına geldiği zaman valinin bu hareketi­ne çok hiddetlendi. Çünkü içki içmenin haddi seksen celdedir. Valinin uygula­mış olduğu arta kalan cezalar ise ek cezalardı ve bunu kendisi ortaya koymuş­tu. Bu sebeple içki içen adam kendisine gelip valinin kendisine yaptıklarını şikâyet edince Ömer ona tazminat olarak iki yüz dirhem ödedikten sonra Ebu Musa'ya şunları yazdı:

“Bir daha başka birine böyle yapmaya kalkışırsan yüzünü siyaha boyar seni halkın arasında gezdiririm. Buna ilâve olarak söz konusu olan kişiyle Müslü­manların oturup yemeleri için emir verdi. Kendisine tevbe etmesi için zaman anımasını, tevbe ettiği takdirde şahitliğinin kabul edilmesi için de ayrıca emir verdi.”

Müctehid Halife, iç güdülerinin ve arzularının tatmin edilmesi ve eğlenmeleri için, herhangi bir ceza infaz edilirken halkın toplanmasına karşıydı. Bir defasında yoldan geçerken, bir grubun şüpheli birini takip ettiğini gördüğü zaman kendilerini azarlayarak şöyle söylemişti:

“Serden (kötülükten) başka bir şey görmeyen bu yüzlere merhabalar olma­sın!”

Ömer (r.a.)'in ceza sahasındaki içtihad konusunu bitirmeden önce, özet ola­rak İslâm hukukundaki ceza ile çağdaş kanunlardaki cezayı mukayese etmeden bu konuyu geçmeyi uygun görmüyoruz.

Bu sahada çağdaş yasalar, iki esas prensibe dayanmakta ve anayasaların bü­yük çoğunluğu en önemli bendlerinde bu iki prensibi vurgulamaktadır. Bunlarda şunlardır:

a) Kanun maddesi olmaksızın ne suç ne de ceza söz konusudur.

b) Ceza hukukunda makabline şamil (önceyi kapsayan) bir husus yoktur. Bu prensiplerin getirmek istediği mana şudur: Toplum kişiyi ancak suçu gerçek anlamda işlemişse, daha önce devletteki yasama organı otoritesinin sahibi olarak atanmış olan organ bunu suç kabul etmiş ve bu suç için belli bir ce­za koymuşsa o zaman kişiyi cezalandırabilir. Toplum herhangi bir fiili veya be­lirli bazı fiilleri suç saydığı zaman bu fiiller ancak tasarı kanunlaştıktan sonra işlenirse bu suçtan dolayı cezalandırılabilir. Burada söz konusu olan tabii ki, ceza hukuku ile ilgilidir, meşhur prensibinin hükmettiği medenî tazminatları ih­tiva etmez. Yaptığı hata sonucu kim ki başkasına zarar vermeye sebep olursa, sebep olduğu zarar kadar, zarar verdiği kişiye tazminat ödemek zorundadır. Ömer (r.a.)'in metodunu araştıracak olursak, bahsettiğimiz iki kaideye mutlak surette uymadığım görürüz. Kur'an'ın kendilerine bir sınır getirdiği suçlar, bu suçlara karşı takdir ettiği cezalar bahsettiğimiz çağdaş yasaların hükümleri kap­samına girer. Ömer (r.a.), devletteki yasama organının başı olarak, bazı fiilleri tayin etmek suretiyle, cürüm sayıp Müslümanları bu fiilleri işlemekten alıkoy­ma, onların buna muhalif harekette bulunmaları halinde mukarrer olan cezayı kendilerine karşı uygulayabilme yetkisine sahipti. Buradaki durum da yine çağ­daş prensiplerin kapsamına girmektedir.

Fakat bir Müslüman cürüm işlediği ve daha önce bu fiili cürüm sayan açık ve kesin bir hüküm olmadığı zaman Ömer (r.a.), bu cürme uygun olan cezayı takdir eder, suçu işleyen şalısa uygulamak suretiyle çağdaş kaidenin mantığının dışına çıkardı. İşte bu, İslâm hukukunda bilinen devlet başkanına verilen ta'zir [75] otoritesidir.

Mücerred teorik açıdan bakıldığında, söz konusu olan durum açık bir şekil­de görülüyorsa da, derin düşünülüp ayrıntılı olarak gözden geçirildiği zaman, bizim tasvir ettiğimiz gibi basit değildir. Çünkü İslâm müçtehidi, istediği yasa­yı yasa haline getirmekte hür değildir. Onun işi daha önce de bahsettiğimiz gi­bi semavi olan Kur'an ve sünnet usûlünden fer'i hükümleri meydana çıkarmak­la sınırlıdır. İşin aslı şudur: Müçtehid çağın tanımıyla icat eden değil, keşfeden­dir. Şayet devlet başkanı daha önce cezalandırılmamış herhangi bir fiil sebebiy­le birini ta'zir ederse bu, devlet başkanına göre bu fiilin malum İslâm usullerine ve her Müslümanın bilmesi gereken görevine uygun olmadığı anlamına gelir. Bununla devlet başkanı suçu icad eden değil, keşfedendir. İslâm hukuku Al­lah'ın hükmü ise, ta'zir; mücerred olarak halk tarafından suçlu Müslümana uy­gulanan kısas olmayıp her şeyden önce ve birinci plânda, günah işlemiş olan Müslümanın Allah'a karşı günahını "temizlemesi" ve "af dilemesi"dir. Bu bize Abdurrahman b. Ömer ve arkadaşı el-Bedri'nin bilmeden, kasıtsız olarak, sar­hoş edici olmadığını sanarak yanlışlıkla içki içmelerine rağmen neden içki iç­me haddinin kendilerine uygulanmasını talep ettiklerini açıklar. Yalnızca bu ifade bize tüm çirkinliğine rağmen recm cezasını tefsir ederek açıklar. Bu ce­za, suçu işleyen kişinin ikrarının ve itiraf etmesinin sonucu olarak infaz tarihin­de infaz edilmiştir ki bu, kişinin dünya azabım hayatı bahasına da olsa ahiret azabına tercih ettiği anlamına gelir. Bu ise imanın en yüce mertebelerindendir. Bu mertebeye kavuşabilenler de çok azdır.

Ta'zir şayet Ömer'in İslâm'ın daha ilk döneminde bahsettiğimiz gibi hakkı ise, bizim görüşümüze göre genel ve fer'i hükümleri bilinmiştir. Halk için en faydalı olan ve istikrar için arzu edilen cürümlerin kanunlaştırılması, Allah'ın kitabında ve Resulullah'ın sünnetinde varid olduğu gibi ve Müslümanların de­ğişen ihtiyaçlarına göre cezalarının tahdid edilmesi gerekliliğidir. Bundan son­ra hâkime düşen görev, daha önce tahdid edilmiş cezaların infazı ile yetinmek­tir. Daha önceden suç sayılmamış fiillere yeni cezalar koyma anlamıyla ta'zir otoritesine gelince; bize göre yasama organına sahip olan tarafın bu yetkiyi elinde bulundurması Müslümanların yararınadır. Yine bize göre, fiili cürüm kabul eden yasanın çıkmasından sonra suç işlenmişse buna ceza uygulanmalıdır. Bu durum gününüzün ifadesiyle şu şekilde dile getirilir:

"Ceza hukukunda makabline şamil madde yoktur!"

 

Ömer (r.a)'in Diger Sahalardaki İçtihadı

 

Daha önce de zikrettiğimiz gibi, bu sahaların hepsini kapsam içine almak imkân dahilinde değildir. Fakat aşağıda da görüleceği gibi bazı örnekleri vere­biliriz:

1) Ömer (r.a.) mut'a nikâhını haram kıldı.  [76]

Mut'a nikahı geçici bir süre için yapılan evliliktir. Bu nikah cahiliye döne­minde bilinen bir nikahtı. Resulullah'ın döneminde mubah kılınmış, Ömer za­manında ise yasaklanmıştı. Ömer (r.a) bununla ilgili olarak şöyle demektedir:

“Geçici bir süre için ber kadını nikahı altına alan erkek bana geldiği zaman kendisini taşla recmetmekten başka şey yapmam.”

Havle bint Hakim, Ömer b. Hattab'a gelerek dedi ki: Rabia b. Ümeyye'nin bir kadınla mut'a nikahı yapması sonucu kadın hamile kaldı.

Ömer öfkeli bir şekilde dışarı çıktı, elbisesinden çekti ve dedi ki:

“Bu, mutadır. Eğer böyle bir şey yaptıysan seni recmedeceğim!”

2) Çocuklu cariyelerin satılmalarının yasaklanması:

Çocuk sahibi olan cariyeler Resulullah'ın ve Ebu Bekir (r.a)'in devrinde sa­tılıyorlardı. Halifelik Ömer (r.a)'e geçince onların satılmasını yasakladı. Ali b. Ebi Talib'in halifeliği döneminde onların tekrar esirler gibi satılmasına dönmek istediğinde ve satılmama kararının kendisiyle Ömer arasında ittifak edilen bir görüş olduğunu söylediğinde kadısı Ubeyde es-Selmani (r.a.) şöyle söylemişti:

“Senin Ömer ile vardığın ortak görüş, senin tek başına vardığın görüşten bizim için daha sevimlidir.” O zaman Ali (r.a.) şu cevabı verdi:

“Daha önce hükmettiğiniz gibi hükmedin.” Çünkü Ali bin Ebi Talib ihtilaf­tan nefret ediyordu.

3- Bir defasında (tek sözle) üç talakın mubah edilmesi:

Sahih-i Müslim'de varid olduğu gibi, İbn Abbas şöyle rivayet etmiştir:

“Resulullah'ın, Ebu Bekir'in ve Ömer'in döneminin ilk iki yılı üç talak (her biri ayrı ayrı olarak) bir idi.”

İyas b. Seleme'nin babasından yaptığı bir rivayete göre der ki:

“Mekke'nin fethinde Resulullah bize üç gün mut'a nikahı için izin verdi. Da­ha sonra da yasakladı.” [77]

Sebre'den edilen rivayete göre der ki:

“Resulullah mut'a için bize izin verdi. Bir arkadaşımla birlikte Benî Amir'den bir kadına gittik. Kadın genç ve güzeldi. Kendimizi ona takdim ettik.” Ka­dın:

“Bana ne verirsin,” diye sordu. Dedim ki:

“Elbisemi.” Arkadaşım da kendisine:

“Elbisemi veririm,” dedi. Arkadaşımın elbisesi benimkinden daha kaliteliy­di. Ama ben ondan daha gençtim. Arkadaşımın elbisesine bakınca onun elbise­sini, bana bakınca da beni beğendi. Sonra dedi ki:

“Seni ve elbiseni seçiyorum.” Yanında üç gün kaldıktan sonra Resulullah şöyle buyurdu:

“Kimin yanında mut'a şeklinde kadın varsa onu serbest bıraksın.” [78]

Sebre el-Cühenî'nin babasından yaptığı rivayette, babası Resulullah ile be­raberken Resulullah şöyle buyurdu:

“Ey halk. Ben sizlerin kadınlarla mut'a nikahıyla yaşamanıza izin vermiş­tim. Allah, mut'ayı kıyamet gününe kadar haram kıldı. Kim ki bir kadınla mut'a nikahıyla birlikte yaşıyorsa o kadını bıraksın. O kadınlara verdiklerinizden her­hangi bir şeyi geri almayın.”[79]

Sebre el-Cühenî babasından, babası da babasından ettiği rivayette şöyle de­mektedir:

“Fetih yılında Mekke'ye girdiğimizde Resulullah bize mut'a için emir verdi. Daha Mekke'den çıkmadan mut'ayı bize yasakladı.”[80]

Ali b. Ebi Talib'in rivayetine göre Resulullah Hayber gününde kadınlarla mut’a halinde yaşamayı ve evlerde yaşayan evcil eşeklerin etini yemeyi nehyettı. Rivayetin yer aldığı kaynak eserler:

1- Muvatta : Malik b. Enes.

2- Sahih-i Buhari:

3- Sahih-i Müslim :

İbn Kayyım el-Cevziyye Zâd el-Mead isimli eserinin dördüncü cildinin, al­tıncı sayfasında şöyle demektedir:

“Mut'a nihakıhını fetih yılında mubah kılınmış, yine Fetih yılında yasaklan­mıştır. Hayber yılında yasaklanması ise ihtilaf konusudur. Gerçek olan yasakla­ma fetih yılındaki yasaklamadır. Hayber gününde nehyedilen ise evlerde yaşa­yan evcil eşeklerin etleridir.”

İbn Kayyım şöyle devam ediyor:

“Ali b. Ebi Talib'in rivayetine göre, Resulullah mut'ayı haram kıldı ancak mut'a daha önce mubah idi. Daha sonra haram oldu. Bu tahrim mutlak ve nihai bir tahrim midir yoksa ölü eti, kan gibi zaruri durumlarda mubah olan tahrim gibi midir? İbn Abbas başta helal olduğuna dair fetva vermiş ise de daha sonra halkın zaruri durumlarla yetinmeyip bu hakkı her zaman için kullanmaları ihti­malinden dolayı fetvasından bilahare vazgeçmiştir.”

Ömer b. Hattab bu hususta şöyle demektedir:  [81]

“Kendileri için sabrın söz konusu olduğu işte halk acele etti. Biz onların bu yaptıklarına göz yumarsak, onlar boşanmaya devam ederler.”

Ömer'in bu içtihadı ayete ters düşer gibi görünmektedir:

"Boşama iki defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak ya güzellikle sal­maktır. (Ey zevçler) Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi (mehri) geri alma­nız sizlere helal olmaz. Meğer ki, erkekle kadın Allah'ın sınırlarım (evlilik hak­larını) ayakta tutamayacaklarından korkmuş (ümitlerini kesmiş) olsunlar. Eğer bu suretle siz de onların (zevç ve zevcenin) Allah'ın sınırlarını hakkıyla muha­faza ve ifa edemeyeceklerinden kırkarsanız o halde (kadının serbest boşanma­sı için) fidye vermesinde (hakkından vazgeçmesinde) ikisi üzerinde de vebal yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlandır. Onları (çiğneyip) geçmeyin... Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir. Yine erkek, zevcesini (üçüncü defa olarak) boşarsa, ondan sonra kadın kendinden başka bir ere nikahlanıp varıncaya kadar ona (o birinci zevcine) helal olmaz."  [82]

Ayette açıkça görülen ifade, bilfiil kocanın üç defa karısını boşamasıdır. Durum böyleyken Ömer (r.a.) nasıl böyle bir içtihadda bulunabildi? Ve devrin Müslümanları onun bu içtihadını nasıl ikrar ettiler?

İbn Cerir tefsirinde bu mes'ele ile ilgili olarak şöyle demektedir:

“Bu ayet nazil olduğu sırada, cahiliyet ve İslam toplumunda ayetin nazil olu­şundan önce boşanmanın ve kadının kurtulmasının bir sonu yoktu. Erkek kadı­nı daha iddeti bitmeden geri getirebilirdi. Bu sebeple Allah buna bir sınır koya­rak, erkek eşini boşadıktan sonra başka biriyle evleninceye kadar boşamış ol­duğu kadını tekrar geri getirmesini haram kıldı. Bununla da kadın kendi nefsine malik oldu.”

Bu konuda Katade der ki:

"Cahiliyet devrinde erkek üç kere, on kere ve daha fazla eşini boşar sonra daha iddetinde iken kadını geri getirirdi. Allah bunu üç boşama ile sınırlandır­dı."

Dr. Heykel de bu tefsire şu yorumu getirmektedir:

Ayetin nazil olmasından şu sebep tecelli eder: Erkeğin eşini geri getirmesi hakkının sınırlandırılması, iddetinin bitmesi esasına mademki dayanamayıp iki defadan fazla geri getirme hakkı yoksa bununla istenilen şey, erkeğin kadına zarar vermemesi ve hayatı boyunca muallak bir şekilde kalıp kadının aşağılanmamasıdır. Bu ise İslam’ın ruhu olup kadına duyulan fazilet ve şefkatle uyum sağlamaktadır. En kuvvetli tahmine göre Ömer (r.a.),devrinde eşlerini boşayanların, eşlerini boşadıktan sonra kendilerine merhametli olmamalarıdır. Bu se­beple sevdikleri esir kadınları razı etmek için eşlerini boşamakta acele ettiler. Esirin kalbine sahip olduğunu, kalbinin mutmain olmasını sağlamak için bir kelimede boşamayı üç kere söylüyorlardı.

Bu dönemdeki Müslümanların, boşama işini zararlı bir şekilde böylesine hafife almalarının başka sebeplerinin de var olduğunu sanıyorum. Bu sebeplerden biri, erkeğin esir olmayan Arap ve Acem'den biriyle evlenmek istediğinde, söz konusu olan kadının erkekten eski eşini başkasıyla evleninceye kadar ken­disine helal olmayacak şekilde onu üç kere boşamasını şart koşmasıdır. İşte bu ve buna benzer sebepler Ömer'i bu şekilde bir fetva vermeye şevketti. Bu fetva­ya göre bir kelimeyle, üç talak (boşama) söylediğinde sanki ayrı ayrı üç boşan­ma söylenmiş olur. Onun görüşüne göre erkek, evlilik bağını şayet o kadar ha­fife almış, önemsememişse ve üç talakı bir kelimede söylüyorsa, bu erkek evli­liği ciddiye almayan ve alay konusu eden biri olup evliliği böyle hafife almanın cezasını yüklenmelidir. Ömer (r.a.) bunu şu sözüyle ifade eder:

“Kendileri için sabrın gerekli olduğu işte halk, acele etti. Biz onlara bunu devam ettirirsek, (onların bu yaptıklarına göz yumarsak) onlar boşanmaya de­vam ederler.”  [83]

Ömer (r.a.)'nin miras sahasındaki içtihadı:

Ömer (r.a) birçok miras kaidesiyle ilgilendi. Bunların en meşhurlarından bi­ri, fıkıh kitaplarından olan "el-Mes'ele el-Ömeriye" veya "el-mes'ele el-Heceriye" davasıdır. Miras varisler arasında taksim edildiği zaman, murisin (ölenin) anneden olan kardeşine pay düşmesine rağmen, murisin öz kardeşine (hem an­neden hem de babadan) bir şey kalmayınca söz konusu olan dava Ömer'e geti­rildi. Ömer verdiği hükümde, öz kardeşin aynı zamanda anneden kardeş oldu­ğunu, öz kardeş olduğu için mirastan mahrum edilmesinin insaflı bir iş olmaya­cağını dile getirerek bu hususta şunları söyledi:

“Farzedin ki, babası taştır.”

Başka bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

“Farzedin ki, babası eşektir, anneleri bir değil midir? Buna binaen öz kar­deşe, anneden olan kardeşmiş gibi, anneden olan kardeşlerle birlikte, miras al­maya ortak etti.”

Gerek hata sonucu gerekse kasten öldürdüğü zaman, katilin maktulün mira­sından herhangi bir şey almayacağını ilk olarak o uyguladı.

İlk olarak annenin mirası için o hüküm vererek, iki mes'elede geriye kalan (2/3) üçte ikisini ona verdi.  [84]

Bu iki mes'elede, eş (kadın), anne ve baba veya eş (erkek), anne ve baba (arasında mirasın mahsur kalmasıdır. Yani bu üç kişiden başka, varis olmaması durumudur) Bu iki mes'le fıkıh kitaplarında "el-Ömeriyeteyn" diye isimlendiri­lirler.

İlk olarak mevalilerden Arapları varis yapan yine odur.

Öyle sanıyorum ki, Ömer isminin miras davalarıyla özellikle irtibat halinde olması binlerce Arabın helak olmasına sebep sebep teşkil eden Şam'daki salgın veba hastalığıyla bağlamilidir. Veba kısa bir süre içinde, onlardan birçok insa­nın canını alınca, miras işleri birbirine karıştı. Bu durum adliyenin uzun yıllar boyu, miras işleriyle meşgul olmasına sebep oldu. Ömer (r.a.) dirayetli düşün­cesiyle, bu karışıklığın normal yollarla çözülmesi için, adli nakamlara terketmemesi görüşüne vardı. Çünkü normal, kanuni yollarla işlemlerin çözümlen­mesi yoluna gidilmesi halinde fertler arasında gizli düşmanlıkların ve görüşle­rin ters düşmesiyle mes'elelerin daha fazla karışıp dikenleşeceğini, üstün zeka­sıyla idrak etmişti. Daha önce de belirttiğiğimiz gibi, işlemlerini yoluna sok­mak için Medine'yi terk ederek Şam'a gitti. Oradaki varislerin miraslarını tak­sim etti. Bazı varislerden (ölen varisler) diğer varislere, onlardan da her birinin hayatta olan varislerine miraslarını dağıttı. Bütün bunları birkaç haftada kesin hükme bağlamakta muvaffak oldu. Halk Ömer'in adaletinden emin idi. Öyle bir adalet ki, çelişkinin ve değişikliğin herhangi bir yönden kendisine etki etmesi­ne imkan yoklu.

Bizim görüşümüze göre, Ömer (r.a.)'in yaptığı, delil ardından delil pekiştir­diği asil liderlik sanalıdır. Öldürücü kolera benzeri bazı vebalı hastalıklar çağ­daş ülkeleri yok edip yüzbinlerce kimseyi helak etmesine rağmen Ömer'in karşı koyduğu gibi, herhangi bir devletin harekete geçtiğini görmedik.

Bunun tam aksine halkın davaları, hem onları hem de adli makamları meş­gul ettiği gibi, nefislerde gizli düşmanlıklar meydana getirdi, sevgi bağlarını kopardı. Bütün bunlara ilave olarak herhangi bir adaletin gerçekleştiğinden söz edilemez. Bu davalar yıllarca çözülmeksizin askıda kaldı.

5- Asırlar boyu Ömer için kalıcı içtihadı temsil eden hicri takvimi meydana getirmesidir:

Ömer (r.a)'den önce İslam ümmetinin Müslümanların özel ve kamu ilişkile­rindeki tasarruflarını düzenleyen bir takvim yoktu. Valiler bu durumdan şikayet ettiler. Bunlardan Ebu Musa el-Eş'ari Ömer (r.a.)'e yazdığı mektupta şöyle di­yordu:

“Mü'minlerin emirinden gelen mektuplar tarihsizdirler. Hangi belgeye göre işlem yapacağımızı bilmiyoruz.” Meymun b. Mehran eliyor ki:

“Bu hangi Şabandır? Geçen şaban mıdır, içinde bulunduğumuz şaban mı­dır, yoksa gelecek şaban mıdır?”

Kurre b. Halid diyor ki:

“Ömer (r.a.)'in görevlilerinden biri Yemen'den gelmişti.” Kendisine dedi ki:

“Takvim yapmayacak mısın? Yemen'de takvim diye nitelendirdikleri bir şey gördüm. Falanca yıl ve falanca ay, diye yazıyorlar.” Bunun üzerine Ömer dediki:

“Bu, gerçekten güzel bir şeydir. Takvim yapalım.”

Başka bir rivayete göre Ömer (r.a.) sahabileri topladı ve kendilerine dedi ki:

“Devlet gelirleri oldukça çoğaldı. Biz bu malları taksim ederken belli bir tarih gözetmiyoruz. Bunu tanzim etmek için nasıl bir şey yapabiliriz?”

Kimisi dedi ki:

“Rum tarihine göre yazalım.” Bir kısmı ise şunları söyledi:

“Bu uzun sürer. Onlar Zülkarneyn'den itibaren yazıyorlar.” Bir bölümü ise düşündüklerini şöyle dile getirdiler:

“Tarihin Farsların yazıtlarına göre belirtilmesi gerekir. Bunun üzerine Ömer (r.a.) Hürmüzan'ı getirtti ve bu konuyu ona sordu.” Hürmüzan dedi ki:

“Mahroz diye isimlendirdiğimiz bir tarihimiz vardır.” (Ayların ve günlerin hesabı) Bu sistemi kendilerine izah etti. Bunun üzerine Ömer ve diğer sahabiler Resulullah'a peygamberliğin geldiği tarihten itibaren yazılmasını istediler. Ba­zıları ise Muaftan itibaren yazılmasını söylediler. Ali. b. Ebi Talib (r.a.) şunları söyledi:

“Resulullah'ın şirk topraklarını terk ettiği tarihten itibaren. Ali (r.a.) bunun­la Hicret'i kastediyordu. Bu teklif üzerine Hicret yılının başlangıç olmasını ka­bul ettiler. Ve böylece Müslümalar için Hicret yılı sıfır kabul edildi.”

Resulullah Mekke'den Medine'ye Rebiülevvel ayında hicret etmişti. Ömer (r.a.) sahabilere sordu:

“Yılbaşını hangi aydan başlayarak kabul edelim?” Onlar kendisine dedilerki:

“Recep ayından başlayalım. Cahiliye döneminde halk bu aya çok yüce bir ay olarak bakardı.”

Bir kısmı ise şunları söyledi:

“Ramazan ayını kabul edelim.” Bazıları da dediki ki:

“Zilhicce ayını kabul edelim.” Şunu söyleyenler de oldu:

“Resulullah'ın Mekke'den ayrıldığı ay olsun.” Osman b. Affan (r.a.) dedi ki:

“Muharremden itibaren yılbaşını tarih yapalım. Çünkü o haram ayıdır, iddet aylarının ilkidir, insanların hacı terkettiği aydır.”

Hicreti takvim başlangıcı yapmaya azmettiklerinde el-Kehkeri'yi altmış se­kiz gün geri alarak tarihi muharrem ayının başı olarak belirlediler. Daha sonra Muharrem ayının ilk gününden itibaren Resulullah'ın ömrünün sonuna kadar saydılar. Hicret'ten sonra Resulullah'ın ömrü on sene, iki ay idi. Tarih on altı Muharremden itibaren yazıldı. Ama gerçekten Resulullah'ın ömrü Hicret'ten itibaren yazılırsa, Resulullah'ın dokuz sene, on bir ay ve yirmi iki gün yaşadığı anlaşılır.

 

4- Ömer (r.a) Ve Çağdaş Sistemlerdeki Yasama

 

Şimdiye kadar arzettiğinıiz etüdle, Ömer (r.a) devrindeki yasama kaideleriyle ki bu İslam'dan yasama düşüncesini temsil eder çağdaş İslam ülkelerin­deki yasama kaidelerini esaslı bir şekilde mukayese etmeden bu etüdün amaç­ladığı hederi gerçekleştirdiğine inanmıyoruz. Çünkü İslam ülkelerinin büyük çoğunluğu çağdaş yasama metodlarını uygulamaktadırlar. Çağdaş metoddaki kanun hazırlama ile daha önce işaret ettiğimiz İslam kaideleri arasında ne dere­ce ittifak söz konusudur? Şayet ihtilaf söz konusu ise acaba her iki metod ara­sında inübak (adaptasyon) mümkün müdür?

Şüphesiz ki, her iki durumdaki yasama metodunda esaslı farklılıklar mev­cuttur. Bu farklılıklar gerek sübjektif açıdan, diğer bir ifade ile yasama otorite­sine sahip olan kişiler, gerekse objektif açıdan, diğer bir ifadeyle yasanın ihtiva etmesi mümkün olan konular veya durumlarda yasama organının yasama işlem yaparken bu otorite üzerine uygulanan sınırlandırmalardır. Aşağıda görüleceği gibi, ihtilaf yönlerini önce objektif, sonra da sübjektif

açıdan arzedeceğiz:

 

Objektif açı:

 

Çağdaş devlette yasama organı seçimler yoluyla belirlenir. Çağdaş demok­rasi düşüncelerine göre, seçim sistemi, temsil sahasını genişletmek için müm­kün olduğu kadar en fazla düzeye çıkarma kaidelerini garanti eder. Bu sebeple­dir ki, çoğunluk sistemini temsil eden demokrasiyi benimsemiş ülkelerdeki seç­menlerin sınırlandırılması bunlardan Mısır Arap Cumhuriyeti genel seçim dü­şüncesine binaen yapılır. Buna göre seçmene ilmi veya mali yeterlilikle ilgili herhangi bir şart koşulmaz.

Millet meclisi adaylarına gelince; kültür açısından genel olarak, kendi gö­revlerini ifa etmeleri için en düşük düzeydeki okuma yazmayı bilmelerinden başka bir şart aranmaz.

İslam'daki yasamaya gelince; daha önce de ifade ettiğimiz gibi içtihada da­yanıp yalnızca kendilerinde içtihat şartları mevcut olan kişileri içine alır. Bu şartlar ağır şartlar olup müçtehidde iki şart mevcut olursa bu hakkı elde eder:

1- Verasetten gelen kişisel hazırlık.

2- İçtihat sebeplerini ve vesilelerini ihata etmesini garanti eden eğitim. Müslümana, içtihat mertebesine ulaştığını kabul eden herhangi bir otorite yoktur.

Daha önce, de Ömer (r.a.)in Müslümanlarla istişare yaptığı konuları ve bu konulara zaman ayırdığını belirtmiştik. Söz konusu olan iş, yasal hükümlerle il­gili olduğu zaman, bunun Allah'ın kitabından ve Resulullahın sünnetinden alı­nacağı kastedilmekte olup şûra ve içtihat yapma kudretinin kendilerinde bulun­duğu farzedilen sayı olarak az kişileri kapsardı. Bu ya Allah'ın Resulü'nden nakletme (rivayet etme), metoduyla veya İslam yasası usullerini muhafaza et­mek suretiyle (İslam yasası usullerine parelel olarak) halkın menfaatleri gözeti­lerek yapılırdı. Bu konuyla ilgili birçok örnek zikrettik. Bunların çoğunun İmam Ali'nin tekliflerini ileri sürmesiyle gerçekleşen haller olduğunu gördük. Ama istişare konusu şayet yasal en iyi çözüm yollarını araştırmak için dünyevi işlerle bağlantılı ise o zaman istişare tüm adil Müslümanları kapsayacak şekilde sahasını genişleterek kadınları, çocukları (erginlik çağına ermiş olanlar) Hürmüzan ve onun benzeri olan yabancıları bile kapladı.

Diğer bir açıdan baktığımız zaman, çağdaş anayasalar, yasama işini anaya­sanın belirlediği çoğunluğa binaen bir topluluğa (Millet meclisindeki üyelere) verir. [85] Genel olarak bu çoğunluk, normal çoğunluk olup ancak bazı istisnai durumlarda farklı bir çoğunluk şartı koşulmaktadır. Bu da meclisteki, üyelerin yarısı (gündemde olanlar değil), üyelerin üçte ikisi veya dörtte üçü gibi... v.s. [86] bir çoğunluk şartı koşulmaktadır.

İslam'da yasama ise esasen kişisel içtihad esasına dayanır. Ayrıca ne kadar fazla olursa olsun, herhangi bir çoğunluk, (meclis v.s.) herhangi bir görüşe zo­runluluk (kanun) özelliğini kazandıramaz. Bu ancak icma' ile olurki, o da fiili olarak ilk iki halife Ebu Bekir ve Ömer denemlerinden başka bir dönemde ger­çekleşmedi. Daha önce ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi, toplu içtihat (icma') Müslümanlar için zorunluluk sıfatını taşır. Kişisel içtihad ise yalnız içtihad eden kimse için zorunludur.

 

Sübjektif açı:

 

Burada iki metod arasındaki ihtilaf daha bariz bir şekilde ortaya çıkar.

Çağdaş doktrine göre, yasama organı (Kurucu meclis veya parlamento) di­lediği yasayı çıkarma hakkına sahiptir. Özellikle anayasayı değiştirme yetkisi olan "Pouvoir Constituant" için bir sınır yoktur.

İslam hukukundaki içtihada gelince; yasal olan hükümlerin semavi kaynak­tan alınmasıyla sınırlıdır. Bu kaynaklar da Kur'an ve Sünnet'tir. Bu sebepledir ki, içtihad sahasında İslam hukuku usulünde uzman kişiler, iki çeşit hükmü bir­birinden ayırt etmektedirler: Ebedi olup içtihad yapılması caiz olmayan hü­kümler, söz edilmemiş bazı konular ve içtihad yapmanın caiz olduğu hükümler.

İçtihad yapmanın caiz olmadığı hükümler:

Delil ve sübut olarak hakkında kafi (kesin) nas (kanun maddesi ayet) varid olan hükümler olup bunlar; zina haddinin gerekliliği, hırsızın elinin kesilmesi, Müslüman kadının Müslüman olmayanla evlenmesinin haram kılınması; faizin, içkinin, kumarın ve muharremlerin (anne, kızkardeş, teyze, hala, kız evlat, anneanne, babaanne v.s.) evlenmesinin haram kılınması gibi belirlenmiş bazı kefa­retler ve cezalardır.

İçtihad yapmanın caiz olduğu hükümler:

Hakkında nas varid olmayan hükümlerdir. Burada müçtehid dilediği hü­kümleri icat etme hakkına sahip olmadığı gibi, aksine yeni hüküm Kur'an ve sünnet in koymuş olduğu kaidelerin ve hükümlerin üzerine bina edilir. Bu sebeple içtihad için, istenilen hedefe ulaşmayı gerçekleşmeyi garantilemek için ayni olarak bu şartların kişide bulunması gerekmektedir.

Diğer taraftan dikkat edilmesi gereken bir şey daha vardır. O da içtihat sa­hası bahsettiğimiz bazı engellere rağmen geniştir. Çünkü üzerine bina edilen genel usuller göz önünde bulundurulursa, fıkıh usulü ilminin açıkladığı gibi esnektir. Bütün zaman ve çağlarda toplumun yasal ihtiyaçlarına karşılık verme­ye garanti eder.

Bu sebepledir ki nem İslam hukuku hem de çağdaş hukuk kültürüne sahip olan bazı İslam hukuku uzmanları büyük çoğunluktaki çağdaş yasaların İslam undaki içtihad kaidelerine muhalefet etmedikleri sonucuna vardılar. Bu anlamda büyük üstadımız merhum Şeyh Abdurrahman Tac şöyle der:

"Tek cümle ile ifade etmek gerekirse, kamu yararına gerçekleştirilmesi için yapılan yasanın hükümlerinden bir hüküm veya tasarruflardan bir tasarruf İslam hukuku delillerinden bir delile zahiri muhalefet ettiğine binaen, kişinin İs­lam hukukuna ters düştüğünü görmesi doğru değildir. Bunun tam tersine delil­lerin anlaşılması, ruhunun açıklanması (tanıtılması) amaçlarının teşhis edilme­si, yasamanın sırlarını açıklayıp özel sebeple varid olan ile ilgili hükümleri bir­birinden ayırmak gerekir. İkinci çeşit hükümlere muhalefet İslam hukuku saha­sındaki siyasi hükümlere müdahale etmek anlamına gelip buna teşebbüs etmek yasak ve zarar vericidir. [87] [88]

 

İki Sistem Arasında Yakınlaşma İslâm Ve Çağdaş Hayat

 

Şüphesiz bahsettiğimiz şekilde ferdi içtihat, çağdaş devletle yasama kayna­ğı olmaya uygun değildir. Halkın çıkarları göz önünde bulundurularak gerekli ve şu anda yapılması icap eden, idare edenler ve idare edilenlerin herkesin bo­yun eğeceği zorunlu ve genel bir kaidenin olması gerekliliğidir.

Çağdaş demokrasilerde halk, kendi kendisini temsilcileri vasıtasıyla idare ediyorsa, bize göre bu iki sistem arasında uyum sağlamak aşağıdaki gibi müm­kün olabilir:

Müçtehidde bulunması gereken özelliklerin günümüzde kazanılması, belli miktardaki İslam kültürüne sahip olan bir kişide ancak mümkün olabilir. Çağ­daş devlet mademki eğitimi israfı altında bulunduruyorsa içtihad şartlarının be­lirlenerek, devletin resmen kabul ettiği bir diplomayı taşıyana, yapılacak kesin tesbitten sonra, içtihad mertebesine ancak varmış olan kişiye, bu diplomanın verilmesiyle bu mümkün olabilir. Daha sonra bu diplomaya sahip olan kişiler­den oluşan istişare meclisi meydana getirilerek, bu meclise İslam hukuku genel usullerine mutabakat düzeyini değerlendirme ve yasama organı yasayı yasallaştırmadan önce kanun tasarılarının tümü arzedilir. Daha sonra kanun, kanun sı­fatını kazanmadan önce, bu görüş yasama organına arzedilir. Bu metod hiçbir şekilde çağdaş anayasa usullerine ters düşmez, çünkü seçilen meclislerin gö­revlerini ifa etmeleri ve eksikliklerini kapatabilmeleri için adaylardan teknik ihtisas şartını mutlaka aramaları sebebiyle üyelerindeki eksiklikleri kapatabilmeleri için adaylardan teknik ihtisas şartını mutlaka aramaları sebebiyle üyele­rindeki eksiklikleri kapatabilmelerî için, teknik ve uzman kişilerin yardımlarına ihtiyaçları vardır. Bu sebepledir ki çeşitli sahalarda devlet düzeyinde teknik meclisler çoğalmış durumdadır.

Büyük çoğunlukta, Arap ülkelerinin anayasalarındaki ilk maddelerinde "İs­lam, devletin resmi dinidir", "İslam hukuku, yasama (esas veya ana kaynak) kaynağıdır" kitabın başında da zikrettiğimiz gibi ifadesi garanti edildi ise de, uygulama safhasına konulmadığı takdirde, bu maddeler mücerred lafta kalan sloganlardan ibaret olarak kalacaklardır. Ömer b. Hattab (r.a.) sabit İslam usulleriyle halkın değişen ihtiyaçları arasında uyum sağlamayı başardıysa, turasımızı muhafaza etmek istiyor, Müslüman toplulukların çıkarlarını korumayı gerçekleştirmek için aynı zamanda gelişmiş olan çağdaş sistemlerden iktibas etmek istiyorsak, neslimizin bu uyumu gerçekleştirmeye daha fazla ihtiyacı vardır. İslam dini, gerek semavi gerekse semavi olmayan diğer dinlerin aksine fıtrat dinidir. Bu din Müslümanların nefislerine işlemiştir. Halkın günah işle­miş, kompleksiyle yaşaması toplumsal çıkarların zararınadır. Bu kompleks ise gerçek değildir ve vehimlerden başka bir şeye dayanmaz. Birçok dindar kişi il­mi esaslara dayanmadan yasamızın İslami olmadığım görmekledirler. Bu ise İslam ve çağdaş hukuk kültürünü bir arada ihtisas eden araştırmacı alimlerin is-bat ettikleri gibi, araştırma ve tasarlama yapıldığında, gerçek bir mesele değil­dir. Hayatın gereklilikleri ile akidelere (ideolojiler) arasındaki zahiri sürtüşme­leri ortadan kaldıracak, teklif ettiğimiz çözüm yolu aynı zamanda pratik olarak kolay çözüm yoludur. Anayasal olarak kabul edilmiş, tartışmanın söz konusu olmayacağı prensiplerden herhangi birini de iptal etmediği gibi, buna ilave ola­rak ciddiyet ve aktivitesiyle bir Arap ülkesi düzeyinde değil, bütün Arap alemi düzeyinde yasama uyumu sağlar. Çünkü seçilmiş ilmi bir heyete "yasama pren­sibi" sevkedildiğinde Müslümanların nefislerinde sükun ve rahatlamaya ne se­beple olursa olsun, haksız olarak, dinden başka ortaya atacakları (silah olarak çekecekleri) bir şeyleri olmayan ve ıslah için her çabaya karşı çıkan dondurucu taraftarlarının da yolunu keser.

Aynı zamanda bizim teklif etmiş olduğumuz çözüm yolu, çağdaş Arap ana­yasaları gölgesinde kabul edilen vesiledir. Çünkü bu anayasalar yasama işini seçilen meclislere terk etmektedirler ki, bu meclisler üyeleri için en düşük eği­tim düzeyinden başka şart koşmanlaktadırlar. Bu şart da okuma yazma bilme şartıdır. Şayet millet meclisi üyeleri, halkın ihtiyaçlarını güzel bir şekilde dile getiriyortarsa, halkın ihtiyaçlarının karşılanması İslam yasasımn üzerinde inşa olduğu büyük esaslar muhtevasında gerçekleşmesi mümkün olabilir. Bu sahada müçtehidlerin rolü, kanun tasarısı kanunlaştıktan sonra, veto etmekle daraltılmamalı, bunun aksine daha iyi olan önceden tedbir alma yolu benimsenerek yeni yasalar henüz hazırlama merhalesinde iken bu heyete arzedilmelidirki, bu heyet önceden (tasarı kanunlaşmadan) kanun hakkındaki görüşünü ifade edip yasamada İslam prensiplerine mutabakat sağlamasına öncülük etsin. Yasa­ma İslam esaslarını okuyan şunu bulacaktır ki, bizim teklif etliğimiz çözüm, se­çilmiş millet meclisinin yasamadaki otoritelerine herhangi bir engel teşkil et­mez. Çünkü yasamada İslam prensipleri bir taraftan Müslüman topluluklar, di­ğer taraftan ise Müslümanların işlerinin koordine edilmesine ve dünyevi çıkar­larına mani olmaz.

 

İKİNCİ FASIL

 

 ÖMER (R.A.) VE YÜRÜTME ORGANI

 

Genel giriş:

 

Daha önce detaylı olarak açıkladığımız gibi, yasama esasları Resulullah'ın döneminde lesis edilmişse de, hüküm sisteminin kemale vardığı usul, ancak Resulullah'ın vefatından sonra tamamlanmıştır. Bu sebeple yürütme organının koordinesiyle ilgili işler, gerçekle gördüğümüz gibi İslam ruhundan alınan ya­samanın aksine Müslümanların içtihadıyla meydana gelmiştir. Arapları vasfederken İbn Mukaffa'ın kastetmiş olduğu anlam işte buradadır. İbn Mukaffa1 der ki:

"Daha önce kendilerine kimsenin örnek olmadığı, eşi görülmemiş bir şekil­de hükmettiler." [89]

Yürütme organı, modern anlamıyla ve çağdaş terimlere binaen, devlet ve hükümet başkanlarını bir araya toplamakla belirli bir şekil alır. Modern anlam­da devlet başkanlığı sistemi. İslami sisteme daha yakındır.

İslam hukuk bilginleri, Hilafet meselesinde olduğu kadar hiçbir konuda ih­tilafa düşmediler. Bu konu Arap devletinin tesisindeki ilk parçalanma olup, Ömer (r.a.)'in üslün zeka ve basireti ve Ebu Bekir'in feraseti olmasaydı, nere­deyse daha beşikte iken diri diri gömülecekti. Üçüncü halife şehit olunca fitne devletin başını sardı. Öyle ki, halifelik makamıyla yetinmeyip, birçok islami si­yasi teorilere, birçok dini akidelere de yayıldı.

Fıkıh usulü kitapları açıklı ki arıyla, seçiklikleriyle biliniyor. Ömer devrinde gerçekleştiği gibi, çoğunluktaki Müslümanların bu ilmin üzerine tesis edildiği esasi prensipler, çevresinde toplanıyor ve ittifak ediliyor ise, Hilafetle ilgili ko­nular hiç de öyle değildir. Şia hukuk ilmi uzmanları ilk olarak imam konusunda te'lif yaptılar. Yazdıkları eserler onların akidelerini dile getiriyordu. Sünni hu­kuk ilmi uzmanları ise, ancak geç tarihlerde, bu sahada onlara karşı eserler telif ettiler.

Ömer (r.a.) şayet İslam içtihadında bir bayrak ise -birinci fasılda gördüğü­müz gibi, onun gerçek üstün kişiliği siyasi ve idari liderlik sahasında zuhur ederek parıldar.

Bir taraftan güvenilir uygulama, diğer taraftan tasarruf sahasında daha geniş hürriyete sahip olması, onun üslün liderlik kişiliğinin parıldayarak en güzel yönleriyle zuhur etmesini sağladı. Ömer (r.a)'in konulara karşı başlıca pozisyo­nunu aşağıda olduğu gibi arzedeceğiz:

1- Ömer ve hilafet.

2- Ömer zamanında valilerin seçilmesi ve hesaba çekilmesi.

3- Ömer ve divanların inşa edilmesi.

4- Ömer ve merkezi idare. Yerinden yönetim.

5- Ömer ve kamu projeleri.

 

BİRİNCİ KISIM

 

 ÖMER VE HALİFELİK

 

Halifeliğin inşa edilmesi.

 

Resulullah (s.a.v.) hayati boyunca Medine'de kurulan ilk Arap devletinde kanun koyan, yargı organını yürüten ve yargılayandı. Onun hükümeti dış görü­nüş itibariyle, dini olup Müslümanların imanına dayanıyordu. Onlara göre Pey­gamber nevadan konuşmaz ve hatadan masundu. [90]

Resulullah, genel prensipleri ilgilendiren ve bunların en önemlilerinden olan şûra prensibi dışında kendisinden sonraki hüküm sistemi hakkında açıkla­ma yapmadan vefat etti. Şûra prensibi hakkında Kur'an'da varid olan birden fazla ayet vardır. Bunların bazıları aşağıdadır:

"... Yapacağın işler hakkında onlara danış." [91] Allah, Müslümanların özelliklerini bildirirken şöyle buyurur:

"İşleri, aralarında danışma (konuşma) iledir." [92] Şûra hakkındaki hadis-i şeriflerden bazılarını da aşağıya alıyoruz.

"İşlerinizi halletmek için müşavereden yardım (güç) alın."

"Hiçbir diktatör, görüşüyle (tek başına) iflah olmadığı gibi, hiç kimse de müşavereden helake gitmez."

"İşlerini en doğru şekilde yoluna koyanlar, ancak müşavere edenlerdir"

Resulullah'ın uyguladığı metod, söylediklerine mutabıktı. O, günah işle­mekten masun olmasına rağmen, Müslümanlarla müşavere yapmadan herhangi bir mes'elede neticeye gitmezdi. Çoğu zaman, herhangi bir Müslüman onun gö­rüşünün aksi bir görüş ortaya attığı zaman, kendi görüşünden vazgeçerdi. Ebu Hureyre (r.a.) bu konuyla ilgili olarak diyor ki:

"Resulullah (s.a.v.)'dan daha fazla arkadaşlarıyla müşavere yapan kimse yoktu."

Devlet başkanlığı makamının boşalması Müslümanlar için şaşırtıcı bir sürp­riz oldu. Bu olay, soğukkanlılığıyla ve cesaretiyle tanınan Hz. Ömer'i bile etki­ledi. Ömer Müslümanların karşısında duruyor ve şöyle diyordu:

"Bazı münafıklar Resulullah'ın vefat ettiğini iddia etmektedirler. Vallahi O ölmedi. Musa b. İmran gibi o da Rabbinin yanına gitti. Kırk gece halkından ay­rı kaldı."

Daha sonra kendisi için öldü denildikten sonra onlara geri döndü.

"Vallahi Musa nasıl döndüyse, Resulullah da dönecek. Onun öldüğünü iddia eden er­keklerin ellerini ve ayaklarını keseceğim." dedi.

Ömer'in bu tavrına Ebu Bekir'den başka kimse karşı koymaya cesaret ede­medi. Resulullah'ın Rahmet-i Rahmana kavuştuğunu tesbit ettikten ve Ömer'in sözlerinin tehlikesini anladıktan sonra halkın karşısına çıkıp ünlü sözlerini söyledi:

"Kim ki, Muhammed'e tapıyorsa bilsin ki, Muhammed vefat etti. Kim ki, Allah'a tapıyorsa, bilsin ki, Allah vardır ve birdir Allah ölmez." Daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu:

"Muhammed bir peygamberden başka (birşey) değildir. Ondan evvel daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür, yahut öldürülürse ökçelerini­zin üstünde (gerisin geri) mi döneceksiniz? Kim böyle iki ökçesi üzerinde (ar­dına) dönerse elbette Allah'a hiçbir şey zarar vermiş olmaz. Allah, şükür (ve sebat) edenlere mükâfat verecektir."  [93]

Bunun üzerine Ömer (r.a.), ayetin anlamını idrak etti, sanki daha önce hiç okumamış gibi ayaklan kendisini taşımayıp yere yıkıldı.

Ömer'in bazı insani zaaflarını ortaya koyan bu pozisyon, aynı zamanda onun kusursuz bir siyasi kişiliğe sahip olduğuna da işaret etmektedir. Müslü­manlar üzerine yapmış olduğu bu ağır etkiye rağmen bu musibet, onu meşgul edip ümmetin geleceğini düşünmekten alıkoymadı. İslam Ümmeti liderini kay­betmişti. O, Müslümanların tarihin bu kritik merhalesinde tefrikaya düşmeleri tehlikesini idrak etmiş, gayet sür'atli bir şekilde harekete geçmişti. Onun bu ka­rarlı ve sür'atli hareketi, milletin birliğini korumayı ve ümmetin irtibatım sağla­dı.

Resulullah'ın yerine kim geçecekti? Devlet Başkanı kim Olacaktı?

Resulullah'ın vefatı kesinleşince, gündemdeki mecburi soru bu idi. Eski çağlardan beri, beşeriyetin tanımış olduğu devlet başkanlığı seçme yollarını kı­sa bir şekilde arzetmemiz gerekir.

Devlet başkanını seçme yolları kesinlikle iki metodun dışına çıkmaz. Mut­laka bunlardan biri uygulanır:

1- Veraset: Hükmün, hakeme en yakın olan kişiye intikal etmesidir. Ne şe­kilde isimlendirilirse isimlendirilirsin krallığın tesis edilmesine sebep olmuştur. [94]

2- Seçim: Bu metoda göre hüküm belli bir aileyi kapsamaz. (Kanunla belir­tilen) mukarrer yol ile halkın seçeceği her vatandaşın hakkı olarak tayin eder.

Günümüzde devlet başkanlıklarını ve seçim sistemlerini gözden geçirdiği­miz zaman, üç gruptan birine mensup olduklarını görürüz:

a) Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesi: Bu sis­tem, devlet başkanlığı sistemlerinde olduğu gibidir. Bunların en meşhuru Ame­rika Birleşik Devletleridir.

b) Cumhurbaşkanının parlamento tarafından seçilmesi: Parlamento ister tek isterse iki meclisten oluşsun, çoğunlukla bu sistem, parlamento sistemini be­nimseyen ülkelerde görülür. Buna en güzel örnek, Fransa'daki Üçüncü Cumhuriyet'tir. [95]

c) Cumhurbaşkanının (iki sistemin karışımından) seçilmesi: Yani bahsetti­ğimiz iki sistemin bir araya gelmesiyle mümkün olur. Başka bir ifade ile, cum­hurbaşkanının seçilmesinde hem parlamentonun hem de halkın rol oynaması­dır. Bu en modern ve ikinci dünya savaşından sonra ortaya çıkan ve aynı za­manda en yaygın olan metoddur. Mısır anayasası 1956, bu güne kadar bu meto­du benimsemiş, halen de uygulamaktadır.

Şüphesiz böyle bir etüd Resulullah'in sahabileri için kolay değildi. Çünkü onlar milletin liderini kaybettiklerinden şiddetli hüzün ve keder içindeydiler. Fakat şimdi Halifeliğin uygulanmasındaki metod ve Ömer'in bu konudaki po­zisyonunu arzetmeden önce şu soruyu,sorabiliriz: Bu, verasetle intikal eden krallık metodu mu, yoksa seçime dayanan cumhuriyet metodu mudur?

Şayet Ali'nin Şia'sını istisna edecek olursak İslam hukukçuları tek noktada birleşmektedirler: Halifenin belirlenmesi ancak seçim yoluyla mümkündür.

Şia ise bundan farklı bir yol seçti. Onların görüşlerine göre halifeyi Resulullah (s.a.v.) seçer. İbn Haldun onların mezhebini şu şekilde özetlemektedir:

Şia mezhebinin tamamı ittifak ettiler ki, imamlık ve onu tayin edecek biri­nin tayin edilmesine terk edilecek kamu çıkarlarından değildir. O, dinin rüknü ve İslamın kaidesidir. Peygamber'in bu işi unutması (ihmal etmesi) veya halkın seçmesi için halka terk etmesi caiz değildir. Peygamber'in imamı tayin etmesi ve imamın büyük ve küçük günahlardan masun olması gerekir. Mezheplerin­den naklettikleri ve te'vil ettikleri metinlere dayanarak ne Sünni alimlerin ve eleştirmenlerin ne de İslam yasasını nakledenlerin bilmediği, çoğu mevzu (da­ha sonradan uydurulmuş) ve rivayet yolu itibariyle itiraz konusu olan ve söyle­dikleri bozuk düşüncelerden ibaret olan mezheplerine göre, Ali b. Ebi Talib Resulullah tarafından halife olarak tayin edilmiştir.

Çağın tabiriyle bu iki metodu açıklamak gerekirse, Şia mezhebi verasete dayanan halife seçim sistemini seçer diyebiliriz ki, bu veraset de yalnızca İmam Ali'nin zürriyetini kapsamaktadır.  [96]

Ehl-i Sünnetin büyük çoğunluğu ise halifenin seçim yoluyla işbaşına gel­mesine taraftardırlar.

Halifenin seçilmesinde Ehl-i Sünnet'in ittifak ettiği kanuni vasıf, halife ile halk arasında yapılan bir kontrattan ibarettir. Bu sebeple seçim veya seçme iş­lemi "Bey'at" tabiriyle isimlendirilir. Bu anlamda İbn Haldun şöyle demektedir.

"Emire biat edip onunla kontrat akdettiklerinde ahdi vurgulamak için elleri­ni emirin veya halifenin eline koyarlardı. Buradaki işlem alıcı ile satıcı arasın­daki ilişkiye benzer. Bu sebeple "bey"at" diye isimlendirilmiştir. Bey'at ise bai'in maştandır."

Resulullah Ali b. Ebi Talib'i direkt veya dolaylı bir şekilde vefat etmeden önce halife olarak tayin etti mi? Bu hususta (fitnenin patlak vermesinden bugü­ne kadar) karşılıklı delilleri göz önünde bulundurmaksızın, İslam tarihini göz­den geçiren herhangi tarafsız ve insaf sahibi bir kişi, şüphesiz bu soruya olum­suz olarak cevap verecektir. Bu konudaki akli deliller çok olup kesindirler. Bazılarını aşağıda sıralıyoruz:

a) İnsaf sahibi olan kişinin Ebu Bekir'in ve Ömer'in imanlarında şüpheye düşmesine imkan yoktur. Acaba onlar Resul Allah'ın Müslümanlardan birini kendisinden sonra halife tayin ettiğini bilselerdi veya yalnızca tahmin etseler­di, Allah'ın Resulü'ne muhalefet etmeyi akıllarına getirebilirler miydi? Genç ol­ması, hayatta gerçekleştireceği emellerinin önünde olması itibariyle şayet bu tartışmayı Ömer için doğru kabul edecek olursak bu konuda mücerred düşün­mek bile kabul edilmeyeceği gibi aynı itibar Ebu Bekir, Allah'tan korkan yaşlı zat için doğru olabilir mi? O ki, hayatı boyunca Resulullah'a yalan söylememiş, vefatından sonra mı yalan söyleyecekti?

b) Şayet Allah'ın Resulü Ali b, Ebi Talib'e, halifeliği bırakmış ve bu konuda kendisine bilgi vermişse, bu kadar önemli bir konuda Resulullah'ın isteğinin aksini Ali'nin kabul etmesini mantık alır mı? Çünkü O Resulullah'ın iradesinin Allah'ın iradesinden kaynaklandığım biliyordu. Acaba Ali (r.a.) "bey'a"ı yap­mayacak kadar cesaretsizmiydi? Oysa bu imanın en zayıfıdır.

Tarih kaydeder ki, biraz sonra göreceğimiz gibi bütün Müslümanlar, toplu olarak Ebu Bekir'i halife kabul ettikten sonra, Hazreç'in lideri Sa'd b. Ubade Ebu Bekir'e halifelik için bey'at yapmayı reddetti.

Kendisine:

"Herkes, senin kavmin de bunlara dahil bey'at yaptı. Sen de bey'at yapma­yı kabul et," denildiği zaman Sa'd bunu kesin bir şekilde reddederek dedi ki:

“Vallahi, mızrağımın ucunu boyar, ok torbasında bulunan oklarla sizlere ok atar, elimden geldiğinde kılıcımı elime alarak sizlerle çarpışır, kendi evimin halkı ve bana itaat eden kavmimle sizlerle savaşırım ama sizin bu isteğinizi yi­ne yerine getirmem.”

Bu haber Ebu Bekir'e ulaşınca Ömer kendisine dedi ki:

“Bey'at yapıncaya kadar onu bırakma.” Orada hazır bulunanlardan bazıları Ömer (r.a.)'e muhalefet ederek dedilerki:

“O, reddetti ve inat etti. Ölünceye kadar da sizlere biat etmez. Çocuklarını, aile fertlerini ve bir grup aşiretini öldürmedikçe onu öldüremezsiniz. Onu ser­best bırakmak size zarar vermez. O tek bir kişidir. Ebu Bekir bu görüşü benim­seyerek Sa'd'ı kendi haline bıraktı. Sa'd onlarla namaz kılmaz, hacca gittiğinde de onlarla ifaze yapmazdı. Ebu Bekir vefat edinceye kadar bu durum devam et­ti. Acaba Ali (r.a.),Hicret gecesinde Peygamber'in yerinde yatarak kendisini ölüme manız bırakan, hiçbir savaşta yenilmeyen Benî Haşim'in savaşçısı, Sa'd b. Ubade'den daha mı az cesurdu?”

Bunun tam aksine, Ali'nin ve Benî Haşim'in Ebu Bekir'e daha sonra da Ömer'e biat ettiklerini, ayrıca Ali'nin Ebu Bekir ve Ömer'le işbirliği yaptığını hem de en mükemmel manasıyla bunu gerçekleştirdiğini biliyoruz. Halife Ömer Şam'a gittiği zaman yerine kendisi bakardı. Daha sonra Ali (r.a.) kızı ü Gülsüm'ü Ömer (r.a.) ile evlendirdi.

Ali (r.a.) bütün dindarlığına, takvasına ve cesaretine rağmen Resulullah'ın halifelikle ilgili vasiyetine muhalefet eden kişilerle mi işbirliği yapıyordu?

c) Halifelik konusu ilk olarak ortaya atıldığında daha sonra ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi her grup kendi delillerini takdim edince hiçbir grup uzaktan veya yakından Peygamber'in veraseti prensibine işaret etmedi. Şayet Benî Haşim'in Sakîfe toplantısında temsilcilerinin bulunmadıkları ve bu işin onlardan uzak bir şekilde tamamlandığı söylenirse Evs ve Hazreç'ten olan Ensarın Benî Haşim'i, hakkı olan halifelikten uzaklaştırmaları gibi bir komploya az veya çok iştirak etmeleri, özellikle Sa'd b. Ubade'nin almış olduğu pozisyondan sonra, mümkün değildir. Halifelik şayet kendine intikal etmiyorsa, en azından Resu­lullah'ın tayin ettiğine gitmesi en uygun olanıydı. Fakat ne Evs ne de Haz­reç'ten bir kişi yakından veya uzaktan halifeliğin ne Benî Haşim'in hakkı oldu­ğunu ne de Ali'ye Resulullah'tan vasiyet olduğuna işaret etmedi.

d) Farzedelim ki, Ömer Ali'yi veya Benî Haşim'i uzaklaştırıp halifeliği Ebu Bekir'e takdim etmeyi aklından geçirdi. Eğer Resulullah'ın halifeliği Ali'ye bı­raktığı doğru ise mallarını ve canlarını Allah'ın Resulü'ne ve onun dinine feda eden bu Müslümanlar acaba Ömer'e boyun eğerler miydi?

Bu sebeple, en küçük bir şüphe olmaksızın söyleyebiliriz ki, Resulullah ve­fat ettiği zaman kendisinden sonrası İçin herhangi bir kimseyi halife olarak ta­yin etmedi. Kur'an ve Sünnet'te varid olan hükümlerin ışığında, bu işi Müslü­manların şûrasına bıraktı. Şia'nın dayandığı bütün nakli deliller, İbn Haldun'un da zikrettiği gibi mevzu deliller olup İslam devletinin tesis edildiği merhaleler­den bu merhaledeki gerçek tarihle bağdaşmaz.

Bu konunun başında sorduğumuz soruyu cevaplandırmakla Sakıfe'de bir birlerine cephe alan Müslümanların akıllarından veraset düşüncesinin geçmedi­ği sonucuna varabiliriz. Onların düşüncesi daha iyi olan seçime yöneldi. Yani başka bir ifade ile içgüdüsel ve selim bir fıtrat ile cumhuriyet metoduna daya­nan seçime yöneldiler. Bu sahada Ömer b. Hattab'm siyasi hayatının en tehlike­li dönemlerde rol oynadığını görürüz. Sakîfe'de Sakıfe'ye karşı tavır olup o ta­vırla onu uçurumdan kurtaran ve emniyetli sahile çıkaran odur.

Sakîfe'deki tartışmalar, Müslümanların benimsedikleri ve alıp uyguladıkları proje ile "seçim prensibi" sonuçlandı. Veya günümüzün ifadesiyle, "seçim" ise Ömer'in hayatı (tarihi) halife seçmede üç metodla ilişkili oldu. Bu metodlar ışığındaki gibidir:

1- Mutlak seçim: Ebu Bekir'in seçilmesinde görüldüğü gibidir.

2- Halife istihlafı: Ömer'in seçilmesinde olduğu gibidir.

3- Ehl-i Şûra: Osman'ın seçilmesinde görüldüğü gibidir.

Bu metodlardan her birini ayrı ayrı arzetmek suretiyle Ömer (r.a.)'in ne de­rece içtihad ettiğini göstermeye çalışacağız.

 

1- Ebu Bekir'in Seçilmesi

 

Ebu Bekir (r.a.)'in halife seçilmesindeki metod ve bunun önemi:

Bir taraftan İslam devletinde gerçekleşen ilk örnek seçim, diğer taraftan ise yeni kurulmuş devletin fitneye kapılarını kapatmasına dayanmaktadır. Buna ilave olarak ayrıca Sa'd b. Ubade ve Fatıma binti Muhammed'in babasına kavu­şuncaya kadar ilk halifeye kırgın olduğunu istisna edecek olursak, bu seçim bü­tün Müslümanların onayı ile gerçekleşmiştir.

Olaylar Resulullah'ın vefatının sabit olmasından sonra başlar.

Tarihin kaydettiğine göre, geleceği ilk düşünenler Ensar olmuştur. Çünkü şehirleri otorite merkezi ve devletin başkenti olmuştu. İslam'dan önce onlar şe­hirlerinde söz sahibi idiyseler de İslam'a girmekle şehirlerinde kendilerine işti­rak etmek suretiyle yaşayan çok sayıda Muhacir buldular. Sevgi ve mukaddeslik sıfatlarını ihtiva eden Resulullah'ın şahsiyeti, hayatı boyunca kötülük ala­metleri görülür görülmez kesin sonuca bağladı ise de, Resulullah Rahmet-i Rahman'a intikal ettikten sonra, Ensar'ın Evs ve Hazreç müstakbel için binler­ce hesap yapması onların hakkıydı. Sorumluluk hissinin tamamen kesildiği ve durumun tehlike derecesinin hissedildiği Resulullah'ın defnedildiği esnada meşhur Sakıfe toplantısı gerçekleşti.

Ensar birbirlerini çağırarak Sakıfe-i Benî Saide'ye geldiler. Hazreç'in lideri Sa'd b. Ubade hasta olduğu için evinde yatıyordu. Onu evinden çıkardılar. Tari­hin aşağıdaki gibi kaydettiğine göre, işte o zaman Ebu Bekir'in seçilmesiyle so­nuçlanan tarihi tartışmalar başladı.

Sa'd şöyle dedi:

“Ey Ensar topluluğu! Bizde hiçbir Arap kabilesinde bulunmayan İslam'da fazilet ve dinde (daha önce İslama girmekle) örnek olma vardır. Muhammed (s.a.v.) putları terketmeleri, Allah'a ibadete dönmeleri için halkının arasında on sene ve birkaç sene kaldı ise de kavminden kendisini tasdik edenler sayıları az olanlar erkeklerden ibaretti.”

Onlar ne Resulullah'ın dinine güç katabiliyor, ne onu alıkoyabiliyorlar, ne de onlara yapılan zulmü kendilerinden uzaklaştırıp defedebiliyorlardı. Rabbiniz size fazilet bahşetmek isteyince nimetleri ve izzet-i nefsi vererek Allah'a ve Resulüne iman etmeyi, ona ve sahabilerine (düşmanlarına karşı) engel, kendisi ve dinine karşı güç ve kuvvet düşmanlarına karşı ise cihat etmeyi nasip etti. Sizler onun düşmanlarına karşı herkesten daha şiddetli davranır ve zarar verdiniz. Böylece Araplar Allah'ın dinine gerek isteyerek gerekse istemiyerek girdi­ler. O kadar ki, uzaktaki bir kişi az bile olsa biriktirdiği malı verdi. Böylece si­zin vasıtanızla Allah resulüne yeryüzünü fethetmeyi nasip eyledi. Araplar ona sizin kılıçlarınızla boyun eğdi. Sizden razı olarak vefat etti. Bu işe herkesten önce sizler başlayın. Halifelik herkesten önce sizindir. Orada bulunanlar dediler ki:

“Görüşünde başarılı oldun. Doğru konuştun. Senin görüşünden vazgeçme­yiz. Halifeliği sana bırakalım. İçimizde ikna gücüne sen sahipsin ve Müslü­manların çıkarlarını onları razı edecek şekilde gözetirsin.”

Halk, bu görüş üzerinde ittifak etmiş olsaydı tarihin yönü değişecekti.

Ancak bazıları tereddüde düştüler. Belki de bu tereddüt eskiden beri Evs ile Hazreç arasındaki rekabetten kaynaklamyordu. Belki de Evs halifeliğin Haz-reç'e intikal etmesini istemiyordu. Saad'e doğru mübaya için henüz kimse iler­lememişken onlardan biri dedi ki:

“Kureyş'in muhacirleri ya karşı çıkar ve şöyle derlerse: Bizler Muhacirler olarak Resulullah'ın ilk arkadaşları, aşireti ve akrabalarıyız. Bundan sonra bu konuda neye dayanarak bize karşı çıkarsınız derlerse?”

Biz de o zaman deriz ki: Bir emir bizden bir emir de sizden olsun. Böyle bir çözümden başka hiçbir reye kesinlikle razı olmayız.

Görüşlerindeki ayrılığın etkileri Sa'd b. Ubade'nin gözünden kaçmıştı. Dedi ki:

“Bu, ilk rehindir.”

Ensarm pozisyonu buydu. Acaba Muhacirlerin vaziyeti nasıldı?

Tarihin kaydettiğine göre, ilk başlangıç adımını atan veya günümüzün ifa­desiyle ilk defa mukabil hücumda bulunan Ömer b. Hattab idi. Onun sür'atli ta­vırları olmasaydı, işler bilindiği istikamete girmeyecekti. İbn Sa'd "Tabakat" isimli eserinde diyor ki:

Ömer, Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'a geldi ve kendisine dedi ki; elini uzat, sana bey'at edeyim. Resulullah'ın tabiriyle sen bu ümmetin eminisin. Güvenilir kişisisin. Ebu Ubeyde Ömer'e verdiği cevapta şöyle dedi:

“İslamı kabul ettiğinden beri bir hata işlediğini görmedim. Sıddik aramızda varken bana mı bey'at edeceksin?” Onlar bu şekilde konuşurlarken Ensar'ın Sakîfe toplantısı ve bu konuyla ilgili gelişmeler kendilerine yetişti. Ömer, Ebu Bekir'in kendilerinin yanına gelmesi için Aişe'nin evine haber gönderdi. Ebu Bekir, Resulullah'ın vefatı sebebiyle meşgul olduğunu belirterek özür beyan et­ti. Ancak Ömer dışarı çıkması için ısrar ediace Ebu Bekir dışarı çıktı. Ömer Sakîfe'deki gelişmeler hakkında kendisine bilgi verdi. Bu toplantıma tehlikesi Ebu Bekir'in gözünden kaçmış değildi. Üçü birlikte sür'atle oraya doğru yürü­düler. Ensar onları aralarında gördüklerinde bu durum kendileri için sürpriz ol­du. Belli bir süre sessiz kalmayı gerekli gördüler. Ömer diyor ki:

“Oraya varınca aralarında konuşmak için hazırlanmıştım. Onlara doğru gi­dince, bu gidişimin amacı konuşmaya başlamaktı.” Ebu Bekir bana dedi ki:

“Yavaş ya Ömer! Bırak da ben konuşayım. Ondan sonra istediğin gibi ko­nuş!”

Ebu Bekir muhtemelen Ömer'in şiddeüi ve hiddetli konuşacağından çekini­yordu.

Ebu Bekir (r.a.) ayağa kalktı, Allah'a hamd ve senada bulundu, Resulullah'ı ve getirdiği tevhit risaletini zikrettikten sonra konuşmasına şöyle başladı:

“Araplara babalarıma ve atalarının dinlerini terketmek çok ağır geldi. Al­lah, Resulullah'ın kavminden olan ilk Muhacirleri ona iman etme, onu tasdik etme, onunla acı çekme, onunla sabretme, kavimlerinin onlara şiddetli işkence­de bulunmalarına ve onları yalanlamalarına rağmen onunla sabretmeyi kendile­rine tahsis etti. Özellikle onları seçti. Herkesin onlara karşı olması ve onlara if­tira etmeleri, onların sayı bakımından az olmaları, onlara özlem çektirmediği gibi, halkın onlara karşı olan nefret, kızgınlık ve kavimlerinin onlara karşı top­lu olarak cephe almaları için Allah taralından onlar yani Muhacirler tahsis edil­diler. Yeryüzünde Allah'a ilk tapan, Allah'a ve Resulüne ilk iman edenler on­lardır. Onlar Resulullah'ın aşireti ve dostu olup kendisinden sonra bu iş için en haklı olan kimselerdir. Bu konuda onlarla ancak zalimler sürtüşmeye girer. Ey Ensar! Kimse sizin dindeki faziletinizi ve İslamdaki samimiyetinizi inkar ede­mez. Allah dinine ve Resulüne sizleri Ensar (yardımcı) olarak kabul ederek hicretini size getirdi. İçinizde Resulullah'ın büyük sahabileri ve eşleri mevcut­tur. İlk Muhacirlerden sonra bize göre sizin makamınıza kimse ulaşamaz. Emirler bizden, vezirler (bakanlar) sizden olsun. Sizler olmadan ne bir istişare yapılacak ne de herhangi bir işte hükmedilecektir.

Ne var ki, Ebu Bekir'in delilleri itibarlı ve sağlam olmasına rağmen Ensarın tamamını ikna edemedi. Aralarından biri ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Bizler Allah'ın Ensarı ve İslamın taburuyuz. Sizler ey Muhacirler, bizler­den (içimizde ileri gelen) bir grupsunuz. Kavminizden bir grup (Medine'ye, içi­mize) geldi. Şimdi onlar bizleri başarısız koymak (bizleri parçalayıp saf dışı ederek bu işe tek başlarına hakim olmak istiyorlar) ve halifeliği gasbetmeyi ar­zu ediyorlar.

Ebu Bekir (r.a.) bir daha cevap verdi:

“Ey halk! Bizler İslamı ilk kabul eden, en fazla şeref sahibi olan, mali du­rumu orta halli bulunan, yüz olarak en güzel çehreye sahip olan, Araplar içinde en fazla çocuk sahibi ve Resulullah'a yakınlığı açısından en fazla yakın Muha­cirleriz. Bizler sizlerden önce İslamı kabul ettik. Kur'an sizden önce bize önce­lik tanıdı.” Allah, kitabında şöyle buyurmaktadır:

"(Ulamda) birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar (yok mu?) Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'dan razı olmuşlardır. (Allah) bunlar için kendileri içinde ebedi kalıcı olmak ü'zere altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, en büyük bahtiyarlık." [97]

Bizler Muhacirler, sizler de dinde kardeşlerimiz, fey'de ortaklarımız ve düş­mana karşı destekçimiz olan Ensarsınız. Kendinizle ilgili bahsettiğimiz fazilet­lerin hepsine sahipsiniz. Yeryüzündeki insanların hepsinden daha fazla teşek­küre değersiniz. Ancak Araplar halifeliği sizin için kabul etmezler. Ancak Kureyş'ten olan bunlar için kabul eder. Emirler bizden, bakanlar da sizden olsun.

Fakat Ensar, bu kafi deliller karşısında ümitsizliğe kapılmadı. Hubab b. Münzir b. el-Cemuh ayağa kalkarak şöyle konuştu:

“Ey Ensar topluluğu! İşinize (halifeliğe) sahip çıkın. Halk sizin re'yinizdedir. Hiçbir cesur kişi size ters düşmeye cesaret edemez. Sizin görüşünüzden başka halk başka bir karar çıkarmaz. Siz servete, izzet-i nefse, tecrübeye, çıka­ra, savaş için gerekli olan malzemelere, cesarete ve şiddete sahipsiniz. Halk şu anda yapacaklarınızı beklemektedir. İhtilafa düşmeyin. Görüşleriniz aleyhinize, içiniz ise aksine dönüşür.”

Bunlardan duyduğunuz ancak onların (bizim için olması gerekeni) reddetmeleridir. Bizden bir emir sizden bir emir olsun.

İşte burada Ömer (r.a.) kendisini tutamadı, ayağa kalkarak şöyle konuştu:

“Her şey olabilir, ama bu asla. Aynı asırda iki halife bir arada bulunamaz. Vallahi, Peygamber'i başkalarından (Kureyş'ten) iken Araplar sizin hükmetme­nize razı olmaz. Fakat Araplar peygamberliğin kendilerinde olanlara, halifeliği kabul etmekten kendilerini alıkoyamazlar. Araplardan bize karşı çıkacak olan herkese karşı bu, bizim için bariz delil ve açık yücelik (hakimiyet) tir. Biz Muhammed (s.a.v.)'in akrabaları ve aşiretiyiz. Onun hakimiyetini ve imaretini biza karşi tartışanın ancak delili batıl, günah işlemeye meyilli ve heîakete kendisini atan kişidir.”

el-Hubab Ömer (r.a.)'e şöyle cevap verdi:

“Ey Ensar! Kendinize sahip olun. bunun ve arkadaşlarının sözünü dinleme­yin. Halifelikteki nasibinizi elinizden almak istiyorlar. İstediklerinizi kabul et­medikleri takdirde onları bu memleketten (Medine'den) sürün ve bu işe sahip çıkın elinizde bulundurun. Vallahi bu işe siz onlardan daha müstehaksınız. Bu dine boyun eğmeyenler sizin kılıçlarınızla itaat etti. Bu işin aslı bendedir. Val­lahi, isterseniz yeniden baştan başlayalım.

Bunun üzerine Ömer (r.a.) :

“O halde Allah canını alsın,” dedi. El-Hubab:

“Senin canını diye cevap verince Taberi'nin zikrettiğine göre el-Hubab ko­nuşurken kılıcını çekti, Ömer eline vurup kılıcını düşürdü. Daha sonra kılıcı yerden alarak Sa'd b. Ubade'ye doğru sıçradı!” O zamana kadar hiç konuşma­mış olan Ebu Ubeyde b. el-Cerrah (r.a.) müdahale ederek şöyle söyledi:

“Ey Ensar! İslamı ilk defa destekleyen ve ona güç veren sizlersiniz. İlk de­ğişen ve teodil olan da yine siz olmayın.”

Hazreç'in liderlerinden Beşir b. Sa'd bu basiretli sözü Ebu Ubeyde'den du­yunca halkına hitabem şöyle söyledi:

“Biz Allah'a aitiz. Şayet müşriklere karşı cihat etmekte en faziletli ve dine en önce girenlerden isek, bunları ancak kendi rızamızla peygamberimize olan itaat ve nefsimizi frenlemek için yaptık. Bunları yaptığımız için halka dil uzat­mamız uygun değildir. Biz dünyadan herhangi bir çıkar beklemiyoruz. Böyle­likle üzerimizde nimet sahibi olan (bize nimetleri bahşeden) Allah'tır. Muhammed (s.a.v.) Kureyş'ten değil midir? Onun kavmi bu iş için bizden daha önceli­ğe sahip ve müstehaktır. Vallahi Allah bu iş için onlarla sürtüşeceğimi asla görmeyecektir. Allah'tan korkun, onlarla ihtilafa düşüp sürtüşmeye girmeyin.”

Bu söz üzerine Ebu Bekir (r.a.), işin düzeldiğinden ve çözüm anının geldi­ğinden emin olunca ayağa kalktı. Ömer ile Ebu Ubeyde'nin arasında oturuyor­du ve her ikisinin elinden tutarak Ensarı bir araya toplamayı ve bölünmekten kendilerini uyararak dedi ki:

“Bu Ömer, bu da Ebu Ubeyde. İkisinden hangisini istiyorsanız ona bey'at edin.”

Bu sırada gürültü çoğaldı ve ihtilaf çıkmasından korkuldu. Ömer ayağa kal­kıp gür sesiyle dedi ki:

“Elini uzat ya Ebu Bekir!”

Ebu Bekir elini uzattı, Ömer kendisine bey'at ederken şunları söylüyordu:

“Müslümanlara namaz kıldırman için Allah'ın Resulü sana emretmemiş miydi? Ya Eba Bekir. Sen Allah'ın halifesisin. Biz sana bey'at ederiz Sen ki, Resulullah'ın hepimizden daha fazla sevdiği hayırlı bir kişisin.”

Ebu Ubeyde ayağa kalkıp bey'at ederken şöyle söylüyordu:

“Sen Muhacirlerin en faziletlisisin.”

“Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde, inkar edenler kendisini (Mek­ke'den) çıkardıkları sırada ikisi mağarada iken arkadaşına "Üzülme, Allah bi­zimle beraberdir" diyordu.” [98]

Ve namazda Resulullah'ın halifesi, İslam dininin en faziletli ferdi, sensin. Halifeliği senden almak ve senin önüne geçmek kim için uygun görülebilir ki?

Beşir b. Sa'd sür'atle gelip bey'at etti. Hubab b. Münzir onun biat ettiğini görünce dedi ki:

“Ya Beşir b. Sa'd, parçaladın. Bu yaptığına iten nedir. Emirlikte amca oğlu­na rekabet mi ettin?” [99]

Beşir cevap verdi:

“Hayır vallahi, Allah'ın kendilerine hak verdiği (tanıdığı) bir kavimle sür­tüşmekten nefret ederim.”

Evs'in lideri Üseyd b. Hudayr kavmine göz attığında onların Beşir b. Sa'd'ın yaptıklarını seyrettiklerini gördü ve kendilerine dedi ki:

“Vallahi, Hazreç halifeliğe bir kere siz olmadan sahip olsaydı, bunun sizin üzerinizde faziletleri olurdu. Kendileriyle birlikte size asla bir nasip (pay) ver­mezlerdi. Kalkın ve Ebu Bekir'e bey'at edin.”

Evs ayağa kalkü ve Ebu Bekir'e bey'at etti. Daha sonra Hazreç'ten Beşir'in sözüyle tatmin olanlar kalkıp sür'atle bey'at etmeye başladılar. Öyle ki, Sakîfe'de yer daraldı, biat için o kadar insan toplanmıştı ki, neredeyse Sa'd b. Ubade'yi ayaklarının altında ezeceklerdi.

Sa'd'ın arkadaşlarından bazıları:

“Sa'd'ı ayaklarınızın altında ezmekten sakının,” dediler. Ömer:

“Onu öldürün, Allah canını alsın, dedi.” Sa'd'a ağır sözler söyledi. Ebu Bekir kendisine yönelerek:

“Ya Ömer, biraz sabret burada iyilik ve şefkat daha yerindedir,” dedi.

Sa'd'ın arkadaşları kendisini taşıyarak evine götürdüler. Evinde günlerce ka­palı kaldı. Daha önce de bahsettiğimiz gibi hayatı boyunca Ebu Bekir'e bey'at etmeyi reddetti.

Sire kitaplarının rivayetlerine göre [100] "Sakîfe konferansı" böyle idi. İslam devletinin hayatındaki önemli delili dile getiren ilk tecrübe olduğundan burada bu konferansı naklettik.

Ancak, Sakıfe Beni Saide'de olan özel bey'atla Ebu Bekir (r.a.) halife olma­dı. Ertesi günün sabahı camiye gitti. Ömer yanında ayağa kalkarak Resulullah'ın vefatıyla ilgili söylediklerinden dolayı özür diledi ve kendilerine şöyle dedi:

“Allah, en hayırlı olanınızın halife olması için aranızda birlik sağladı. O, Resulullah'ın arkadaşı ve mağarada olan iki kişiden biridir. Kalkın ve ona bey'at edin.”

Sakıfe'deki özel bey'attan sonra bütün halk genel bey'at olarak kalkıp ona bey'at etti. Bazı rivayetlere göre Beni Haşim ve Ensardan bazıları başlangıçta bey'at etme konusunda tereddüde düştüler. Fakat zaman geçmeden onlarda bey'at ettiler. Gerçek tarihte Resulullah'ın sahabilerinden Ebu Bekir'e tesbit et­mekten kaçınan ve etmeyen Sa'd b. Ubade'den başka hiç kimseye rastlanma­mıştır.

Bu ilk örnek olay, halifelik için siyasi İslam düşünürlerinin de tesbit ettik­leri gibi, (bunların başında da el-Maverdi, İbn Haldun ve diğerleri gelir) hukuki esasların kurulmasına sebep oldu. Onlar düşüncelerini, Sakîfe toplantısı ve ge­nel bey'edeki ileri sürülen delilleri esas oalarak bina etmektedirler. Halifelik makamına aday olacak kişi, için şart koşulan kültürel ve fiziki şartları bir yana bırakacak olursak, ve yine halk grupları arasından ve tarafından halifenin seçil­mesine binaen Ensan halifelikten mahrum eden kafi delil, Muhacirlerin Resu­lullah'ın kavmi ve aşireti olmaları ve Arapların ancak Kureyş'ten olan bir haki­me itaat edip boyun eğeceği delilidir.

Ama Resulullah'a olan yakınlığına gelince; şayet peşpeşe delil gösterilirse, halife adayının Resulullah'ın ailesi sınırları dahilinde olması sonucunu doğurur. Yani halifenin Benî Haşim'den olması gerekir. Bu kişinin gerek Resulullah'ın amcası, Abbas (r.a.)'ın zürriyeti gerekse amcasının oğlu ve kızının eşi Ali b. Ebi Talib'in zürriyetinden olması gerekir. Bu sebeple bazı rivayetlere göre Ali b. Ebi Talib (r.a.), Ebu Bekir (r.a)'e bey'at etmeden önce şöyle demiştir:

“Size bey'at etmem. Bu işe ben sizden daha layıkım. Sizin bana bey'at etmeniz daha önceliklidir. Halifeliği Ensardan aldınız ve onlara delil olarak Resulul­lah'a olan yakınlığınızı gösterdiniz. Biz Ehl-i Beyt'ten gasp ederek alıyorsunuz. Ensar'a Muhammed'in sizden olduğunu ileri sürerek bu işte öncelik sahibi ol­duğunuzu iddia eden sizler değil misiniz? Bu iddialara istinaden size emirliği teslim ettiler. Otoriteyi verdiler. Sizin Ensar'a delil beyan ettiğiniz gibi, ben si­ze beyan ediyorum. Diri veya ölü olarak Resulullah'a en yakın (öncelik sahibi) biziz. İnanıyorsanız insaf edin, yoksa bile bile zulmünüze devam edin.”

Ali (r.a.)'ye isnad edilen bir sözde de şöyle dediği rivayet edilmektedir:

“Allah, Allah! Ya Muhacirler! Muhammed (s.a.v.)'in Araplar içindeki ha­kimiyetini evinden çıkarmayın, evinin ortasından çıkarıp kendi evinize götürmeyin. Akrabalarının halk içindeki yerini (statüsünü) def ederek onlardan ol­mayın. Çünkü bu, onların hakkıdır. Ya Muhacirler, vallahi biz buna en müstehak olanlarız. Çünkü biz Ehl-i Beyt'teniz. Allah'ın kitabını okuyun. Allah'ın di­ninde alim ve fakih olan, Resululah'ın sünnetini bilen, raiyenin işiyle ilgilenen, raiyenin kötülüklerini def eden, eşit şartlarda hakları taksim eden bizde bulun­duğu müddetçe bu iş sizden daha fazla bizim hakkınızdır. Vallahi bu özellikle­re sahip olan bizde mevcuttur. Hevaya tabi olmayın. Allah yolundan sapan, dalâlete gider ve Hak'tan daha fazla uzaklaşır.”

Rivayet edildiğine göre Sakîfe'de Ebu Bekir (r.a.)'e bey'at edilmesinde etkili olan Beşir b. Sa'd oradaydı. Ali b. Ebi Talib'in bu sözlerini duyunca şöyle ko­nuştu:

“Ya Ali! Ebu Bekir'e bey'at etmeden önce Ensar bu sözü senden duymuş olsaydı, senin halife olman için kimse ihtilafa düşmezdi.”

Bu rivayetler şayet doğru ise ki, tasdik edilmekten izak değildir bu Benî Haşim ve Ali'den amme işleriyle ilgili olan görüşlerinin açıklandığı içtihatlarını temsil eder. Fakat aynı zamanda daha önce de bahsettiğimiz gibi, herhangi bir şekilde Ali'nin halifeliğiyle ilgili açık veya kapalı bir şekilde vasiyet bulundu­ğunu ifade etmez.

Fakat Ali ve Benî Haşim'in ileri sürdükleri delillere karşı, karşı deliller ileri sürüldü. Gerek Sakîfe toplantısında gerekse camideki genel bey'atte bu deliller Resulullah'ın bütün sahabilerinden Ebu Bekir'i üstün kılan ve ayırt eden delil­lerdir. Erkekler içinde ilk Müslüman olan, Müslümanlar için Resulullah'ın en çok sevdiği kişi odur. Şartların bütün ağırlığına rağmen Resulullah'ı tasdik eden ve en fazla destekleyen odur. Öyle ki, Resulullah hicret edince, onunla bir­likte hareket etmeye itina gösterdi. Bu sebeple şu ayet-i kerime nazil oldu:

"Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde, inkar edenler kendisini (Mek­ke'den) çıkardıkları sırada ikisi mağarada iki arkadaşına 'üzülme, Allah bizim­le beraberdir' diyordu "  [101]

Ve son olarak kafi bir şekilde sabit olan Resulullah'ın kendisine vekil ola­rak Müslümanlara namaz kıldırması için onu seçmiştir. Öyle ki, Ömer'in sesini duyduğunda (namaz kıldırırken) çok şiddetli bir şekilde sinirlendi. O, namazla gayesinin Ebu Bekir'in halife olmasını halka açıklamak ve ifade etmek istiyor­du. Bu sebepledir ki, bütün sahabiler, Resulullah'a daha yakın olanların bulun­duklarını bilmelerine rağmen, bu sıfatların Ebu Bekir'de bulunması sebebiyle oy bicliğiyle seçtiler.

Ali (r.a.) daha sonra Ebu Bekir'in halifeliğe daha layık olduğunu ikrar ede­rek ve Müslümanların parçalanmalarından korkarak ona bey'at edip komutası altında çalıştı. Vefatından sonra da onu hep övdü. İkisinin arasında olan ilişki, Resulullah'ın iki sahabisi arasında olması gereken en iyi arkadaş ilişkisinden ibaretti.

Bu sebeple Ehl-i Sünnet, halife adayı olan kişi için Resulullah'a olan özel akrabalık şartını kaldırdılar. Ancak Kureyş'ten olması şartını aday için şart koş­tular. Kureyşliler muhtelif derecelerde Resulullah ile birleştiler.

İbn Haldun, Ehl-i Sünnet'in bu şartını şu sözüyle ifade eder:

"Kureyş nesebine gelince; Sakîfe gününde sahabenin icma etmesi ve Ensar'a Sa'd b. Ubade'ye bey'at için, bir emir bizden, bir emir sizden, demelerine karşı Kureyşlilerin Resulullah'ın "İmamlar Kureyş'tendir" hadisini delil olarak göstermeleridir. Ayrıca hadis kitaplarında gerçek ve sabit olan bu konudaki ha­disler çoktur."

"Bu işe (halifelik) Kureyş'ten olan bu (kalbleri bir araya toplayan) kaimde­dir. Veya "Bu işe (halifelik) Kureyş (boyunun) dur."

Buna benzer deliller çoktur.  [102]

Ehl-i Sünnet ulemasının te'kit ettikleri gibi bu şart doğru ise acaba bu şart kalıcı ve daimi bir şart mıdır? Şüphesiz halifelik için Müslümanların ilk dö­nemlerinde Kureyş nesebinin şart koşulmasının Resulullah'a olan yakınlık bağ­ları, İslamın daha yeni olması sebebiyle, hemen hemen içtihad şartlarının yal­nızca kendilerinde bulunması gibi gerekçeler vardı. Ancak Resulullah'ın döne­minden sonra Müslümanların muhtelif bölgelere dağılmalarından ötürü cahiliyede ve sadrül İslam’da olduğu gibi, soy ilişkileri aynı güç ve açıklıkla kalmadı.

Bu sebeple bu şart özelliğini ve önemini kaybeder. İbn Haldun'un ancak bir başka metodla vardığı sonuç budur.

İbn Haldun Mukaddime'sinde diyor ki:

"Şimdi nesebin Kureyşî olarak şart koşulması hikmetinden bahsedelim ki, bu dokrinlerdeki doğru olan görüş ortaya çıksın. Deriz ki, yasal hükümlerin şüphesiz tamamının belli gaye ve hikmetleri olup bunları kapsamakta ve bu amaçla yasama işlemi gerçekleşmektedir. Biz şayet Kureyş nesebinin şart koşulmasındaki hikmeti ve kanun koyucunun (Allah ve Peygamberi) buradaki maksadını araştıracak olursak, savunma ve savunma isteğini oluşturan asabiyet (akrabalık) itibarından başka bir şey olmadığını ve bunun mevcut olmasıyla otorite sahibi için ayrılıkların ve bölünmelerin yok olduğu, milletin ve (onun) halkının (o hakim olduğu için) sükun içinde yaşaması ve birliğin organize edil­mesidir. Kureyş, "Mudar" soyundan gelen ve hakimiyet sahibi olan halk olarak bilinirler. Bütün Araplar onları bu şekilde kabul eder. Onların hakimiyetieriyle sükun bulurlardı. Şayet halifelik onlardan başkasına verilseydi, onlar lider ol­mayıp buna karşı gelselerdi, görüş ayrılıkları doğar ve birlik bozulurdu. Bunun aksine halife Kureyş'ten ise onlar istedikleri şekilde halkı galibiyetleri ve haki­miyetleri sebebiyle diledikleri yöne sevkedebildikleri gibi, herhangi birinin on­lara muhalif düşmesinden korkulmadığı gibi, hiç kimse çıkarmaya teşebbüs edemezdi. Sürtüşmelerin önüne hakimiyet ve asabiyetleriyle geçmeleri için, Kureyş için bu şart tesbit edilmişse bildiğimiz gibi kanun koyucu (Allah ve Re­sulü) hükümleri ne bir nesile ne belli bir aşıra ne de belli bir toplum için tahsis eder. Bunun da yeterli olduğunu gördük ve Kureyşi kasteden illetin kapsamım terk ederek asabiyetin var olması olarak kabul ettik. Müslümanların işlerini üstlenen asabiyetin güçlü, çağdaşlarına galip olan bir kavimden olması şartını koş­tuk ki, herkes ona tabi olsun ve en iyi şekilde güvenlik için fikir ve oy birliği sağlasın."

Gerçekte İslam ruhu, mücerred nesep için siyasi hükümlerden bir hükmün düzenlenmesini kabul etmez. Bu anlamda Kur'an ayetleri ve hadis-i şerifler kafi deliller ifade etmektedirler. Bu sebeple İbn Haldun'un neseb şartı, takdim ettiği açıklama kabul edilir olarak nitelendirilebilinir. Eskiden olduğu gibi, güç ve itaat artık asabiyete dayanmıyorsa, ve halife güç ve ittati devletin sistemi ve sahip olduğu silahlı kuvvetlerden alıyorsa bu şart artık söz konusu olamaz. Ye­ter ki, halifenin seçilmesi meşru yolla olsun ve Müslümanların rızasını elde et­miş bulunsun. [103]

Ömer (r.a.)in devletin başında iki emirin bulunması düşüncesine kesin bir şekilde karşı çıkarak kabul etmemesi tavrı karşısında biraz durmamız gerek­mektedir. Ensardan bazıları bu düşünceyi ileri sürmeye teşebbüs ettikleri za­man Ömer bununla ilgili olarak şunları söylemişti:

"İki kişi, bir çağda asla halife olamaz."

Şayet çağdaş siyasi sistemlerde hakim olan düşünce, devletin başında kral olsun, cumhurbaşkanı olsun bir kişinin bulunması düşüncesi hakim ise, beşeri­yet eski çağlarda ve günümüzde devletteki yüksek politika otoritesi üzerinde birden fazla kişinin bulunmasını tanımış ve tanımaktadır. Eski Roma bunu bir­den fazla konsolos, Fransa'daki devrim hükümeti ise bunu meclis suretiyle tanı­yordu. İsviçre'de ise halâ bugüne kadar başkanlık meclisi olarak bu durum bi­linmektedir. Sosyalist ülkelerde ise "toplu liderlik", "müşterek veya ortak lider­lik" devlet düzeyindeki liderlerin toplu liderlerden seçilmesi bu ülkelerde sapıt­mayı önlemek, liderleri genç liderlerle yenilemek ve atılgan devrimcilerin te­minatı için idari liderlerin "toplu liderler" den seçilmesi bu ülkelerde başta ge­len garanti olarak görülmektedir. Acaba yeni tesis edilmiş olan İslam devletin­de müşterek liderlik düşüncesi başarılı olabilir miydi? İnsaf sahibi kişi buna inanmaz. Çünkü devletler ilk kuruluş merhalelerinde güçlü yürütme organı ve sağduyu sahibi liderlere muhtaçtırlar. Bu merhalede yürütme organının dağıtıl­ması halinde bu dağılma devletin dağılmasına ve bilahare yıkılmasına sebep olur. Özellikle İslam devletinin pozisyonuna baktığımız zaman, Ebu Bekir mürtedlere karşı koyduğu gün aynı şekilde Ömer'in Kisra ve Kayser'in ordula­rına karşı koyduğu gün devletin başında şayet iki emir bulunsaydı durumu nasıl tasavvur edebilirdik?

Şüphesiz bu düşünce henüz beşiğinde iken Ömer'in bunu ortadan kaldrması ve birden fazla veya iki emirin bir arada olması düşüncesine basiretle karşı koyması konusunda Ömer (r.a.) haklıydı. [104]

Resulullah defnedilirken Ehl-i Sünnet, Sakîfe toplantısındaki Müslümanla­rın tavırlarından çıkardıkları sonuca göre halifenin seçilmesi vacip, hatta her şeyden önce geldiği sonucuna vardılar. Said b. Zeyd'in rivayetine göre Taberi bu konuda şöyle demektedir:

Said b. Zeyd'e soruldu:

“Resulullah'ın vefatına şahit oldun mu?” Said:

“Evet, dedi.” Kendisine soruldu:

“Ebu Bekir'e ne zaman bey'at edildi?” Said cevap verdi:

“Resulullah'ın vefat ettiği gün. Birkaç gün toplu (belli bir başkan ve sistem­li toplum) olmadan yaşamaktan nefret ettiler.”

Kendisine soruldu:

“Onun seçilmesinde kimse ihtilafa düştü mü?” Dedi ki:

“Hayır, ancak mürted (dinden çıkan) veya Ensar'dan Allah eğer onları kurtarmasaydı neredeyse mürted olacaklardı.”

Kendisine soruldu:

“Muhacirlerden kimse ona bey'at etmekten kaçındı mı?”

“Hayır, Muhacirleri kimse çağırmadan kendileri peşpeşe gelerek ona bey'at ettiler.”

Son olarak, İslam politika düşünürleri Sakîfe toplantısında olup bitenlere kıyas olarak halifenin seçilmesi için ideal bir metod çizerek, halk arasında üç grubu birbirinden ayır ettiler. Bunlar:

İmam olmaya ehliyeti bulunan, yani imam olmanın şartlarını taşıyan.

İmamı seçme şartlarına sahip olan.

Geriye kalan diğer Müslümanlar.

Bu anlamda Maverdi şöyle demektedir:

"Halife seçimi farz-ı kifayedir. Başka bir ifade ile, hilafete ehil olan kişi, görevini yapmak suretiyle ifa ederse herkes üzerinde farz olan zorunluluk dü­şer. Şayet kimse bunu yerine getirmezse halktan iki grup ayrılır: Bunlar biri el-ihtiyar, (seçme hakkı olan) olup imamı seçmekle görev alır. İkincisi ise imam olma şartlarına sahip olan kişi olup bunların arasından biri imam olarak seçilir. İmamın seçilmesindeki gecikmede ümmet içinde bu iki grup dışında kimse için ne günah ne de haram söz konusudur."

Müslüman siyasi ilim uzmanlarına göre, bu makamı elde edecek şahısta bu­lunması gereken şartlara kimseler sahip ise halife onların arasından seçilir. Ge­riye kalan iki grubun buradaki rolleri nelerdir?

 

Ehl-i İhtiyarın Görevi (Ehl-i Hal Vel Akd)

 

Halife adayı için İslamî teoriye binaen çok ince ve sayıca birçok şart ileri sürülüyorsa, Müslümanlardan belli bir gruba bu şartların adayda mevcut olup olmadığını araştırmak ve şayet adaylar birden fazla iseler bu önemli makama en uygun olanını adaylar arasından tercih ederek, aday gösterme hakkı, Müslü­manların arasında belli bir gruba verilmelidir. Bunun gerekliği ortaya çıkar. İs­lam hukuku uzmanlarının bu gruba tahsis etmiş oldukları rol işte budur. Onla­rın omuzlarına yüklenen görevin tehlikesi göz önünde bulundurulursa halife makamı adayı için istenilen şartların katılığında olmamakla birlikte onlar da belirli şartların bulunması gerekliliğidir. Aşağıda görüleceği gibi, Maverdi bu şartları üç grupta toplamaktadır:

a) Adalet

b) İlim, imam seçerken ondaki şartlan göz önünde bulundurarak bu maka­ma seçilenin buna müstehak olduğunu temkin (sağlayan, muktedir eden) ilim.

c) İmamlık için en iyi, kamu çıkarlarım en değerli ve en iyi bilerek yoluna koyan, imamı seçmeye sebep olan görüş, sağduyu ve basirete sahip olmak.

Bu şartlardan da aydınlığa kavuştuğu gibi, "ehl-i hal vel akd" veya "ehl-i ihtiyar" anlamı "müçtehid" anlamından daha geniş kapsamlıdır. Her iki grubun görevi göz önünde bulundurulduğunda müçtehidlerde aranan şartlar, ehl-i hal vel akdde aranan şartlardan daha katıdır. Müçtehidden yasal hükümlerin (Kur'an, Sünnet) anlamlarından sonuca varmayı üstlenirler. Bu da gayet hassas olan yasama görevidir. el-İhtiyar ise buna karşılık olarak siyasi görev üstlenir­ler. Bu ise adayların şartlarım araştırma, birden fazla oldukları takdirde arala­rında tercih yapmadan ibarettir. Bu sebeple her müçtehid, ehl-i hal vel akd grubundandır. Ama bunun aksi doğru değildir.

el-İhtiyar "ehl-i hal vel akd"in sayısı ne kadardır veya kaç kişiden oluşur? Bu konuda İslam hukuku ilim uzmanları farklı görüşlere vardılar. Bunlardan bazıları belli bir sayı veya rakam şart koşmadı. Bazıları ise minimum bir rakam şart koştu. Buna göre ancak bu minimum rakamı sağlayan kişi aday olabilir şartını koştu. Kimisine göre bu rakam beş kişi, başka bir gruba göre ise kırk ki­şidir. Bu görüşler, söz konusu olan grupların ellerinde bulunan doğru delillere istinadendir. [105]

Hakikatten bu araştırma tamamen teoriktir. Çünkü ehl-i hal vel akidin sıfatı belli şartların kişide bulunmasıyla bağlantılıdırlar. Bu sebeple daha önceden kesin olarak kaç kişide bu şartların mevcut olacağını kestirmek mümkün değil­dir. Fakat sayı ne kadar fazla olursa amaçlanan hedefin gerçekleşmesine o ka­dar yakın olur. Kabul edilen ve bilinen şudur ki, başkentte oturamn başka yerde oturana bir üstünlüğü yoktur. Daha önce de zikrettiğimiz şartları dahilinde bu şartlar kimde mevcut ise seçimi işlemine katkıda bulunmaya hakkı vardır.

 

Ehli hal vel akdin görevi:

 

Bu görev, aday gösterme ve adayların arasında tercih yapmakla sınırlıdır. Maverdi bu konuyu ayrıntılı olarak açıklamış ve seçim için bazı kaideler koymuştur. Maverdi bu konuda şunları söylemektedir:

"Ehl-i hal vel akd, seçim işlemi için toplandığında, aralarında imam adayla­rının durumlarını ve imamlık için gereken şartları araştırır. Bu adaylar arasın­dan en faziletli olan, şartlara en fazla sahip bulunan, halkın kendisine sür'atle itaat edeceği ve ona bey'at etmekten kaçınmayacağı kişiyi bey'at için takdim eder. Ehl-i hal vel akd cemaatten (gruptan) birini içtihadları üzerine seçmek is­tediklerinde halife olması için bu talep kendisine arzedilir. Şayet olumlu karşı­larsa ona bey'at ederler. Onların biat etmeleriyle de imam seçilmiş olur. Bütün ümmetin ona bey'at etmesi ve ona itaat etmesi zorunlu olur. Şayet imam olmayı reddeder ve kabul etmezse bunun için zorlanmaz. Çünkü hür irade ve seçim ile olan bir sözleşme olup zor kullanma ve baskı yapma gibi metodlar uygulana­maz. Kendisini seçmekten vazgeçilir ve başka birine bu teklif arzedilir."

Şayet adaylar arasında birini diğerinden ayırt edici bir özelliği yoksa, Ma­verdi aşağıdaki prensipleri koyarak herhangi bir adaya öncelik hakkı tanır: "Şa­yet iki kişi halifelik şartlarında eşit iseler, daha yaşlı olanı tercih edilir. Reşit olduktan sonra daha fazla yaşlı olmakta şart olmadığına göre, şayet yaşça daha küçük olanına bey'at edildiyse, bey'at geçerlidir ve uygundur. Şayet adaylardan biri daha alim, diğeri ise daha cesur ise o günün şartlarına göre gerekli olanına itina gösterilmelidir. Şayet cesaret faziletine ihtiyaç varsa, yani zalimler zuhur etmiş ve haydutlar her tarafa yayılmış iseler daha cesur olan halife seçilmeye müstehaktır. Şayet ilim faziletine daha çok ihtiyaç olur, amme tabakası için sü­kunu sağlıyorsa ve bid'at ehli zuhur etmişse alim olan tercih edilir."

Diğer Müslümanların rolü:

Ehl-i hal vel akdin halifeyi seçmesiyle, halifenin seçilmesi kesin olabilir mi? Bu konuyu etüd eden İslam hukuku ilim uzmanlarının hepsi halifenin aday gösterilmesinin ehl-i hal vel akd vasıtasıyla olması gerekliliğiyle ittifak etmiş­lerdir. Ancak bu merhalede hukuki açıdan olan etkisiyle ilgili sözleri açık ve seçik değildir. Ancak onların söylediklerini düşünen ve tasarlayan, şüphesiz şu sonuca varır:

Halifenin tam manasıyla seçilmesi ancak geriye kalan diğer Müslümanların kabul etmeleriyle, ehl-i hal vel akdin halifeyi seçmesi için açık veya kapalı ola­rak ikrar etmeleriyle mümkün olabilir. İmam-ı Gazalî bu konuya temas ederek bu anlamda en güzel ne şekilde ibraz edilebiliyorsa, o şekilde ibraz etmiştir. Ona göre ehl-i hal vel akdden biri, vasıtasıyla şayet aday gösterme doğru ise bu, aday gösterilen kişinin halife olduğu anlamına gelmez ve söylediğine delil olarak da birinci halife Ebu Bekir'in seçilmesini ve o zaman olan gelişmeleri göstererek der ki:

Şayet Ömer (r.a.)'den başkası ona bey'at etmeseydi, geriye kalan bütün ya­ratıkları muhalif olsalardı, veya eşit şekilde bölünselerdi, yenilen ile yenen (azınlık ile çoğunluk) ayırt edilmeseydi, imam seçilemezdi. Halife seçmenin (aday göstermenin) başlıca şartları, (gayesi) düğümün çözülmesi (dikenin orta­dan kalkması) kalblerin birleşmeye yönelmesi ve bey'at için açık ve gizlinin mutabakat sağlamasıdır. İmamı talep etmemizin gayesi, çarpışan ve çatışan de­ğişik ve zıt meyillerin değişik görüşlerini bir araya toplamak olup, diken ancak her zaman itibar sahibi olan çoğunluğu muvaffakı yetiyle ortadan kalkar. [106]

İşte bu şekilde Ebu Bekir'in seçilmesindeki ilk örneğin önemi ve Müslü­manların onu oy birliğiyle seçmeleriyle icma1 zuhur eder. İslam tarihinde bu kesin ve kafi anlarda olanları Ömer, Ebu Bekir'in biatini hesap ve takdir ederek bunun bir kayma ve geçiş olduğunu tasvir etli.

Ebu Bekir (r.a.) kendi yerini dolduracak kişi için kendisinin seçilmiş olduğu aynı metoda tabi olmak istemedi. Henüz hayatta iken Müslümanlardan birinin ismini söyleyip öldükten sonra da Müslümanlardan onu seçmelerini istemekle yeni bir metod seçti. Müslümanlar onun vefatı sırasında normal şartların içinde yaşamış olsalardı, Ebu Bekir bu metoda başvurmazdi. Çünkü o Resulullah'ı en fazla taklid edenlerden, ve Resulullah'ın bu işi (halifeliği) Müslümanların şura­sına terkettiğini de bilenlerdendi. Fakat Ebu Bekir'in içinde bulunduğu şartlar, onu içtihat etmeye ve kendisinden önce kimsenin takip etmediği yolu seçmeye zorladı. Bu metod halife tayin etme metodu idi. Bu söz konusu olan şartları aşağıdaki gibi sıralayibilir:

a) Şayet Resulullah halife tayin etmiş olsaydı, Müslümanlar bunun semavi bir kanun olduğuna ve Müslümanların bunun dışına çıkmalarına imkanları ol­madığına itibar ederlerdi. Bu ise halifeye kudsiyet sıfatlarını akseder ve bu ma­kamı işleten, mücerred olarak Müslümanların hakimi olur. Görevlerinin dışına da çıkabilirdi. Bu sahada bazı çağdaş Şia mezheplerinin İslam düşüncesinin dı­şına çıkarak imamlara verdikleri önem ve aksettikleri (imam) ilahi sıfatlan dü­şünmek yeterlidir. Ebu Bekir'in halife tayin etmesi ise bu derece önemli değil­dir. Çünkü Müslümanları bağlayan içtihad olarak kabul edilmeyecekti. Müslü­manların çıkarları olması halinde Ebu Bekir'in yapmış olduğu içtihadın dışına çıkabileceklerdi.

b) Ebu Bekir (r.a)'in halifelik süresi kısa idi. Resulullah kabrine konurken Saîıfe toplantısı ihtimalle daha o zaman Ebu Bekir'in hafızasında yaşıyordu. İş, peygamberlikten krallığa benzer halifeliğe transformasyon olduktan, dünya ar­zuları arttıktan, ihtilafın yalnızca Ensar ile Muhacirlerin kapsamını aştıktan sonra, başka ve yeni unsurların da bunlara katılmasıyla küçük bir şehir olan Medine'nin transformasyonla büyük bir devletin başkenti olması neticesi olarak emreder ve devletin her tarafı ona itaat ederse durum nasıl olacaktı?

c) Bütün bunlardan daha önemli olan, Müslümanlar Irak ve Şam'da meydan savaşlarıyla kesin olarak karşı karşıya idiler. İlk halifenin hayatında Müslü­manlar bazı zaferleri gerçekleştirdi iseler de kesin meydan savaşları henüz ol­mamıştı. İlk İslam devletinin tarihi için dönüm noktası olan Yermük Meydan savaşının, birinci halifenin Rabbine kavuşmasından sonra olduğunu burada zik­retmek yeterlidir.

İşte bu sebeple takva sahibi halife, taklit ve tabi sahasından çıkarak içtihad ve keşif metodunu seçti ve ruhunun inceliği ve sadeliğiyle sancağın kendisinden sonra Ömer b. Hattab'a devredilmesinin Müslümanların çıkarları için fay­dalı olacağı görüşünü benimsedi.

Ömer'in pozisyonuna karşı olan takdiri ve kendisinden sonra Müslümanları idare edecek en kişi olduğuna inanmasına rağmen Sakîfe'de olup bitenler onun zihninde silinmiyor ve rüyalarını bölüyordu. Bu sebeple istişare metoduna baş­vurdu. [107]

İyi kalbli halife Resulullah'ın büyük sahabileriyle işe başladı. Tarih kitapla­rının kayıtlarına göre Abdurrahman b. Avf ile başladı ve kendisine Ömer (r.a.) hakkında sordu. Abdurrahman:

"Sorduğun işi sen benden daha iyi biliyorsun" dedi. Ebu Bekir:

"Şayet onu size halife seçersem?" dedi. Abdurrahman:

"Valla­hi, o senin (onun hakında) bildiklerinden daha iyi ve daha faziletlidir. Ancak o katıdır" cevabını verdi. Ebu Bekir: (r.a.) şöyle dedi:

"Çünkü o beni ince ve yu­muşak buluyor. Şayet halifelik ona geçerse kendisinde bulunan alışkanlıkların birçoğunu terk edecektir. Ya Eba Muhammed, onu gözledim ve gördüm ki, bi­rine (herhangi bir şey için) sinirlendiğim zaman, o kişiye rıza gösterir, (yumu­şak davranır) Kendisine (kişiye) esnek, yumuşak davrandığımda da ona karşı şiddetli olduğunu bana gösterir."

Daha sonra Ebu Bekir, Osman b. Affan'ı çağırdı. Kendisine Ömer hakında sordu. O dedi ki:

“Onun hakkında bildiklerim şunlardır: Onun gizli yönleri aşikar olanların­dan daha hayırlıdır. İçimizde onun gibisi yoktur.”

Halife kendisine dedi ki:

“Allah sana rahmetler yağdırsın. Vallahi onu terk etseydim seni çağırmazdım.”

Daha sonra Ebu Bekir (r.a.), bu ikisinden ardından Said b. Zeyd, Üseyd b. Hudayr'la ve onlardan başka Muhacir ve Ensarla istişarede bulundu. Üseyd kendisine şöyle dedi:

“Allah'ım onu Ebu Bekir'den sonra en iyi şekilde öğret. Onu en iyi şekilde eğit. Razı olunacağı zaman olsun, kızması gerekeceği zaman kızsın ve yaptığı hayın ilan etmeyen, gizleyen olsun. Bu işe halifelik için ondan daha güçlü kim­se gelemez.

Resulullalı'ın bazı sahabilcri, Ömer'in halife olması için Ebu Bekir'in istişa­reler yaptığım duydular, onun katılığına, kuvvetine ve heybetine dikkati çekti­ler.” Hasta olan halifenin yanına girdiklerinde Talha b. Ubeydullah halifeye şöy­le söyledi:

“Rabbim sana Ömer'i neden halife seçtiğini sorduğunda sen O'na ne cevap vereceksin? Sen O'nunla beraber iken halkın ondan neler çektiğini gördün. Sen Rabbine kavuştuktan sonra o, onlarla yalnız kalınca durum nasıl olacak?”

Halife söylenenleri dinledikten sonra etrafındakilerden kendisini oturtmala­rını istedi. Ve orada bulunanlara şöyle söyledi:

“Beni korkutuyor musun? Sizin işlerinizde zulme başvuran başarısız olur. Derim ki, Allahım, senin halkın içinde en hayırlı olanım onlara halife tayin et­tim.” Daha sonra Talha'ya dönerek şunları söyledi:

“Sana söylediklerimi burada olmayanlara ilet.”

Ebu Bekir (r.a.) Müslümanlar içinde rey sahibi (ileri gelen sahabilerden ehl-i hal ve akd) olanlarla da istişare yapmakla yetinmedi. Evinin camiye bakan bir odasından halka hitap ederek şunları söyledi:

“Size tayin edeceğim halifeye razı olur musunuz? Vallahi ben ne rey (oy) güçlüğünden ne de yakınlıktan (akrabalıktan) dolayı onu size halife seçtim. Ben sizleri idare etmesi için Ömer b. Hattab'ı seçtim. Onu dinleyin ve itaat edin.” Orada bulunan halk şöyle cevap verdi:

“Duyduk ve itaat etlik.”

Ebu Bekir elerini havaya kaldırarak şöyle söyledi:

“Allahım, ben bununla ancak onların iyiliğini istedim. Onların fitneye düş­melerinden korktum. Senin bildiğini yaptım. Sen her şeyi bilensin. Kendi görü­şüme göre içlihad ederek onlar için içlerinden en hayırlısını, en güçlüsünü ve onlara doğru yolu göstermekte en fazla hırslı olanını seçtim. Senin emrinle ba­na olan oldu. Onlar senin kullarındır. Emir'lerini onlar için ıslah eyle. Rahmet Peygamberi1 nin hidayetine ve kendisinden sonra gelen salihlerin yoluna tabi olan "Hulefayı Raşidin" halifelerinden eyle. Raiyesini onun için ıslâh eyle.”

Halife bütün bunları yazılı bir belgeye kaydetmek istiyordu. Osmant çağırdı ve aşağıdaki gibi, Ömer'in halileliğiyle ilgili belgeyi ona yazdırdı:

"Rahman ve Rallim olan Allah'ın ismiyle, bu Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe'nin dünyayı terk etmek üzereyken son döneminde, kâfirin iman elliği, facirin ikna olduğu ve yalancının doğruladığı alıirelteki ilk dönemine girerken kendisi hak­anda bildirmek istediği belgedir. Kendimden sonra size halife seçtim."

Herhangi birinin ismini yazmadan derin bir baygınlığa daldı. Osman onun baygınlık geçirdiğini görünce "Ömer b. Hatlab" yazdı. Daha sonra Ebu Bekir Kentlisine gelince Osman'dan yazdıklarını okumasını istedi. Osman, Ömer'i zikrederek okudu. Ebu Bekir tekbir getirerek dedi ki:

“Görüyorum ki, bu baygınlığımda öleceğimden ve dolayısıyla halkın ihtila­fa düşmesinden korktum. İslama yaptığın hizmetten dolayı Allah senden razı olsun.”

Sonra belgenin geri kalanının tamamlaması için kendisinden yazmasını is­tedi:

"Onu dinleyin ve ona itaat edin. Allah'a, Resulüne, dinine kendi nefsim ve sizler için hayır istedim. Şayet adil davranırsa, bu benim ondan beklediğim ve onu öyle bildiğimdir. Yok değişirse bu her kişinin kazanacağı hayır ve serdir. Benim arzulamış olduğum hayırdır. Ben gaipten bilmem.”

"O Zulmeden yakında hangi inkilab ile sarsılacaklarını bileceklerdir."  [108]

Vesselâmü aleyküm ve rahmetullah.

Sonra katlayıp yapıştırması için emretti. Ve Osman (r.a.) emrettiği gibi yaptı.

Ebu bekir (r.a.)'in Ömer (r.a.)'i halife tayin etmesiyle Ömer acaba halife ol­du mu?

Şayet cevabımız olumlu olsaydı, Ömer'in Ebu Bekir defnedildikten sonra Müslümanların bey'atına ihtiyacı olmazdı. Gerçekte vuku bulan şudur:

İlk halife akşam vefat etti ve geceleyin defnedildi. Sabah olup Ömer camiye gitmek için dışarı çıkınca halk toplandı ve namazdan sonra halk ona doğru ge­lip kendisine bey'at etti. Sanki Ebu Bekir'in Ömer'i halife tayin etmesi sadece Müslümanlar için zorunlu olmayan bir aday göstermekten ibaretti. İbn Teymiye bu anlama işaret ederek der ki:

"Ebu Bekir halifeliği Ömer'e intikal ettirdikten sonra halk ona bey'at edip itaat edince imam oldu. Şayet onlar Ebu Bekir'in ahdini uygulamayıp bey'at et­memiş olsalardı Ömer imam olamazdı. " [109]

Ebu Bekir'in meydana getirdiği yenilik, aday gösterme merhalesiyle sınırlı­dır. Bu da daha önce Maverdi'nin işaret ettiği ehl-i hal vel akd veya el-ihtiyarın üstlendiği görevdir.

Ancak buradaki halife tayin etme metodu ile çağdaş anlamdaki veliaht (prens) arasındaki farkı ayırt etmemiz gerekir. Krallık sistemindeki veliaht ka­nun zoruyla direkt olarak tahtta oturanın ölmesi sonucu veya bu makamın her­hangi bir sebepten dolayı boşalmasıyla veliaht onun yerine intikal eder. Halife tayin etme ise veya İslam'daki veliaht, sadece aday göstermeden ibaret olup ge­nel bey'atta Müslümanların kabulüyle söz konusudur. Müslümanların yaptığı bey'at tarihinden itabaren halife adayı "halife" sıfatını kazanır.

Ancak Emevi daha sonra da Abbasi halifeleri bu sistemin ruhunun dışına çıkarak bu sistemi bugün bildiğimiz verasete dayanan veliaht sistemine trans­formasyon ettiler.

 

Şura Sistemi

 

Sıhhat ve afiyetin en mükemmel döneminde olduğu ve ümmetin onun şah­sına, sağduyusuna, liderliğine en fazla ihtiyacı olduğu zamanda Halife Ömer hile sonucu ve tamamen kalleşçe öldürüldü. O liderlik ki, onun komutasında Müslümanlar Kisra'nın mülkünün tamamına ve Kayser'in mülkünün çoğunlu­ğuna varis oldular. Müslümanlar halifenin ölümden kurtulmasının imkansız ol­duğunu anladıkları zaman halifelik konusu tekrar kafalarını meşgul etmeye başladı. Ömer (r.a.)'dan sonra halife kim olacaktı?

Kendisinin en yakınlarından ve en sevdiği oğlu Abdullah (r.a.) gelerek kendisine Ebu Bekir (r.a)'in metodunu takip etmesini ve Müslümanlara birini halife seçerek fitnenin kapısını kapamasını talep etti. Sire kitaplarında zikredildiği gibi. Ömer'e şöyle söyledi:

“Şayet topraklarını idare edeni ve bununla meşgul olam bir yere göndedir-sen o geri dönünceye kadar, yerine birini görevli olarak bırakmak istemez mi­sin?” Ömer:

"Evet" cevabını verdi. Abdullah b. Ömer:

“Koyun çobanını bir yere gönderirsen dönünceye kadar yerine birini ata­mak istemez misin?” diye sordu. İşte o zaman Ömer (r.a.) şu meşhur sözünü söyledi:

“Şayet halife tayin edersem, benden daha hayırlı olanı tayin etti (Ebu Be­kir'i kastediyor.) Şayet terk edersem (tayin etmezsem) yine benden daha hayırlı olan terketti.” [110]

Said b. Zeyd kendisine şöyle söyledi:

“Müslümanlardan birini işaret edersen (aday gösterirsen) halk sana güve­nir.” Ömer de ona şöyle cevap verdi:

“Sahabelerimde bu hususta kötü itina (ilgi) gördüm. Ben bu işi Resulullah vefat ettiği zaman kendilerinden razı olarak huzuru ilâhiye gittiği altı kişiye terk ediyorum: Onların isimleri şöyledir: Osman b. Affan, Ali b. Ebi Talib, Talha, Zübeyir, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas'dır.”

Abdullah b. Ömer'i onlardan değil, onlarla birlikte olup istişare için görev­lendirildi ve kendilerine üç gün süre tanıdı. Süheyb'e de namaz kıldırması için emretti.

Bazı rivayetlere göre Ömer (r.a.) şöyle söylemiştir:

“İkisinden biri hayatta olmuş olsaydı, bu işi ona bırakırdım. Salim Mevla Ebu Huzeyfe veya Ebu Ubeyde b. el-Cerrah. Şayet Rabbim Ebu Ubeyde için bana sorsaydi derdim ki: Peygamberinden bu ümmetin emini olduğunu söyle­diğini duydum. Salim için bana sorsaydı derdim ki: Peygamber'in şöyle söyle­diğini duydum:

"Salim'in Allah sevgisi (aşkı) çok şiddetlidir."  [111]

Mugîre b. Şu'bc şöyle söyledi:

“Halife olması gerekeni ben size göstereyim. O, Abdullah b. Ömer'dir.” Bu söz üzerine yaralı halife şöyle konuştu:

“Allah canını alsın, Vallahi, ben bunu Allah'tan dilemedim. Sizin işlerinize (halifeliğe) ihtiyacımız yoktur. Ailemden birine bu işin verilmesini istemiyo­rum. Şayet hayırlı ise nasibimizi aldık. Yok şer ise Ömer ailesinden birinin he­saba çekilmesi Ömer ailesi için yeterlidir. Kendi nefsime sıkıntı çektirdim. Eh­limi, akrabalarımı nimetlerden mahrum ettim. Şayet hesap günü günahsız ve sevapsız olarak kurtulursam ben kendimi çok mutlu kabul edeceğim.”

Ömer bu altı kişinin anlaşmazlığından doğacak akıbetten korktu ve hazır ol­mayan Talha dişındakileri yanına çağırdı ve kendilerine şunları söyledi:

“Sizin için halkı inceledim. Sizde bulunmadığı takdirde onlardan herhangi bir tefrikanın olmayacağını buldum. Şayet bir tefrika ve ihtilaf varsa o sizden­dir.” Daha sonra şöyle devam etti:

“Kavminiz üçünüzden birinin halife olması için, emreder: Abdurrahman b. Avf, Osman b. Affan, Ali b. Ebi Talib. Ya Ali! Allah'tan kork. Şayet Müslü­manların işlerinden bir şey üstlenirsen (halife olursan) Benî Haşim'i halkın boynuna boyunduruk yapma.” Sonra Csman'a baktı ve dedi ki:

“Allah'tan kork! Şayet Müslümanların işlerinden bir şey üstlenirsen, Benî Muid'i (Emevileri, Osman'ın kavmini) halkın boynuna boyunduruk etme. Ya Abdurrahman! Halkın işlerinden birinde sorumlu olursan, akrabalarım halkın boynuna boyunduruk etme.” Sonra üçüne birden hitap ederek konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Kalkın, istişare edin ve içinizden birini emir olarak tayin edin!” Rivayete göre, onlar Ömer'in yanından ayrıldıktan sonra Ömer şöyle konuştu:

“Bu el-Ecleh (saçı dökülmüş) halifelik işini üstlenirse kendilerini doğru yo­la sevkeder. [112] Yanında bulunan oğlu Abdullah babasına:

“Ey mü'minlerin emiri! Ali'yi halife olarak tayin etmekten seni men eden nedir?” Ömer cevap verdi:

“Halifeliğin sorumluluğunu hem diri, hem ölü üstlenmekten nefret ederim.” Halile adayları aralarında anîaşamayıp ihtilaf çıkınca Ömer kendilerine üç gece mühlet tanıdı ve şunları söyledi:

“Oy birliği sağlayın. İçinizde Müslümanlarla istişare yapmadan emreden kişinin boynunu vurun.

Ömer (r.a.) vefat etmeden bir saat önce, Müslümanların uzun süre halifesiz kalmamaları için gerekli son ihtiyatıda yerine getirdi, Ebu Talha el-Ensari'yi çağırarak kendisine şöyle dedi:

“Kavmin olan Ensar'dan elli kişiyi beraberine al. Şûra sahipleriyle (tayin ettiğim alü kişiyle) birlikte ol. Anladığım kadarıyla onlar birinin evinde topla­nacaklar. Arkadaşlarınla kapıda onları bekle ve içeri hiç kimsenin girmesine izin verme, üçüncü günleri dolmadan kendilerine emir seçmedikçe onları ser­best bırakma, başlarındadur. Şayet beş kişi birini kabul edip birini reddederse o kişinin kafasını kılıçla vur. Şayet dört kişi birinin halife olmasına razı olur, iki kişi karşı çıkarsa o iki kişinin kafasını vur. Şayet üç kişi birinin diğer üç kişide başka birinin halife olmasına rıza gösterirlerse hakem olarak Abdullah b. Ömer'i seçin. O hangi grubu seçerse, o grubun istediği kişi halife olsun. Şayet Abdullah b. Ömer'in hükmüne razı olmazlarsa Abdurrahman b. Avf hangi grupta ise o grupla olun. Şayet halkın vardığı kararı kabul etmezlerse onları öl­dürün. Dördüncü gün girmeden mutlaka emiriniz olmalıdır.”

Ömer (r.a.) defnedilince Ebu Talha (r.a.) ve arkadaşları onun isteğini yerine getirdiler. Şûra sahiplerini zorladılar. Şûra sahipleri halife seçme işini Abdur­rahman b. Avf a bırakınca Ebu Talha ve arkadaşları Osman b. Afian'a bey'at edilinceye kadar Abdurrahman b. Avfin kapısından ayrılmadılar.

Ömer'in kanun haline getirdiği bu yeni metoda binaen halife nasıl seçildi?

Sire kitaplarının rivayetlerine göre, Ömer (r.a.) defnedildikten sonra, şura ehli toplandı. Ebu Talha, Ömer'in vasiyetine biaen onları halktan ayırdı ve halkla olan bağlantılarını kesti. Aralarında tartışma uzun süre devam etti. So­nunda Abdurrahman b. Avf adaylara asilce bir teklif yaptı. Bu teklife göre altı adaydan biri adaylıktan çekilecek ve geçici olarak halife olacak, ondan sonra en faziletliler onu takip edecek şekilde sıraya girecekler. Adaylardan herhangi biri bu teklifi uygulama safhasına koymaya teşebbüs etmeyince Abdurrahman b. Afv öne atıldı ve orada bulunanlardan Osman. Affan, Sa'd b. Ebi Vakkas ve Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avfı kabul ettiler. Ali b. Ebi Talib susu­yordu. Abdurrahman kendisine sordu:

“Ya Eba el-Hasan, ne söylüyorsun?” Ali b. Ebi Talib cevap verdi:

“Hakkı tutacağına, arzularına ve isteklerine kapılmayacağına, yakınlarının çıkarlarını konamayacağına, ümmete nasihat etmeyi ihmal etmeyeceğine dair söz ver.”

Abdurrahman b. Avf, Osman b. Affan ile akraba ve Sa'd b. Ebi Vakkas'ın da amca oğlu idi.

Abdurrahman şu cevabı verdi:

“Değişiklik yapmak isteyene karşı benimle olacağınıza ve seçeceğim kişiyi kabul edeceğinize dair bana söz verin. Allah'a yemin olsun ki, akrabalıktan dolayı kendilerine tahsis etmeyeceğim ve Müslümanlara nesihatten geri kalmaya­cağım. Abdurrahman bu şekilde hem onlardan söz aldı hem de söz verdi.”

Abdurrahman asıl iki rakip olan Osman ve Ali ile ayrı ayrı yalmz kaldı. Ön­ce Ali ile yalnız kaldı ve kendisine sordu:

“Resulullah'a olan yakınlığın, İslam'a ilk girmen, dindeki bırakmış olduğun izlerden dolayı bu iş için buraya gelenlerin hepsinden daha müstehak olduğunu söylersin. Şayet buraya gelmemiş olsan ve bu işte senin bulunmadığım kabul edersek bu adayların içinde bu işe en müstehak olan sence kimdir?” Ali:

"Os­man" dedi. Daha sonra Abdurrahman Osman ile yalmz kaldı ve kendisine sor­du:

“Benî Abdi Menafin büyüklerinden, Resulullah'ın amcası oğlu ve akrabası olduğunu, İslama girenlerden fazilet sahibi bulunduğunu söyler ve bu iş benden başka kime gidebilir dersin. Fakat şayet sen gelmemiş olsaydın, bu işe en fazla layık olan sence kim olurdu?” Osman:

"Ali" dedi.

Abdurrrahman b. Avf şûra adaylarının hepsiyle görüştü. Kendilerinden hak­ları olan halife seçilmeden üç kişinin çekilmesini ve aralarından kalan üç kişiye intikal etmelerini taleb etti ki, bu anlaşmazlık açısını daraltsın. Zübeyr hakkım Ali'ye, Saad b, Ebi Vakkas hakkını Abdurrahman'a, Talha ise hakkını Osman'a terk etti. Daha sonra Abdurrahman da adaylıktan çekilince adaylık Ali ile Os­man'ın arasında kaldı. Bu ikisinin arasında tercih yapma ise Abdurrahman b. Avf a bağlı idi.

Abdurrahman Resulullah'ın sahabileriyle görüşüyor, hacdan sonra Mek­ke'den gelen lider ve halkın ileri gelenlerinden ikisi arasında tercih yapmayı kendilerinden soruyordu. Zikredilen rivayetlere göre, Abdurrahman bu araştır­ma sonucu açık bir şekilde çoğunluğun Osman'ı tercih ettiğini anladı.

Abdurrahman vadedilen günün sabahı, camiye gitmek için dışarı çıktı. Ca­miye vardığında halkla dolup taştığını gördü. Uzun süren duadan sonra şöyle konuştu:

“Ey insanlar! Halk, başka memleketlerin halklarının kendi memleketlerinin halklarıyla birleşmelerini istediler ve sevdiler.” Ve emirlerini tanıdılar. O zaman Said b. Zeyd şöyle konuştu:

“Biz seni bu iş için yeterli görüyoruz.” Abdurrahman şu şekilde cevap verdi:

“Söylenen başka bir şey için benimle istişarede bulunun.”

Ammar b. Yasir ve Mikdad b. Amr Ali'yi işaret ederek halifelik için onu uygun gördüler. Abdullah b. Ebi Şerh ve Abdullah b. Ebi Rebia ise Osman'ı uygun gördüler. İki gurup arasındaki anlaşmazlık Ammar b. Yaseir ile Abdul­lah b. Ebi Şerh arasında şiddetli tartışmaya sebep oldu. Bunun üzerine Sa'd b. Ebi Vakkas hay kırarak şöyle dedi:

“Ya Abdurrahman! Halk birbirine girmeden söyleyeceklerini söyle.” Abdur­rahman:

“Ben gözden geçirdim ve istişarede bulundum,” dedi. Ali b. Ebi Talib'i ça­ğırdı elinden tutarak şöyle söyledi:

“Allah'ın kitabına Resulullah'ın sünnetine ve ondan sonra gelen iki halife­nin sirelerine göre hareket edeceğine dair bana bey'at der misin?” Ali dedi ki:

“Gücümün yettiği kadar bunu yapmaya çalışacağım.” Daha sonra Abdurrah­man Osman (r.a.)'ı çağırdı, elinden tutup kendisine sordu:

“Allahın kitabına, Resulullah'ın sünnetine, ondan sonra gelen iki halifenin sirelerine göre hareket edeceğine dair bana bey'at eder misin?” Osman:

"Evet, vallahi" dedi.

Abdurrahman başım caminin tavanına doğru kaldırarak, elleriyle de Os­man'ın elini tutarak ve üç kere tekrarlayarak şunları söyledi:

“Allahım Sen de duy ve şahit ol!” Daha sonra şöyle devam etti:

“Ya Rabbi! Bu işte boynumda olanı çıkarıp Osman (r.a.)'ın boynuna yükledim.” Ve Osman'a bey'at etti, camideki kalabalık arttı, hep birlikte Osman (r.a.)'a bey'at ettiler.

İşte böylece, birinci ve ikinci halifenin seçilmesinde takip edilen metodlara göre değişik olan bir metodla üçüncü halife seçilmiş oldu.

Burada insan kendi kendine sorabilir: Acaba Ömer bu altı kişiden birini ni­çin bizzat kendi kendine seçmedi?

Büyük bir ihtimalle Ömer (r.a.), şayet birini seçmiş olsaydı, Müslümanların toplu olarak onları kabul etmeyeceklerini idrak etmişti. Çünkü Benî Haşim ile Benî Ümeyye arasındaki eski rekabet alametleri ortaya çıkmaya başlamış, Ömer'in Ali'ye ve Osman'a yaptığı vasiyetinde de bu tecelli etmişti. Halifeliği vesile edinerek kavimlerini Müslümanların boyunlarına boyunduruk yapmala­rım vasiyet etmişti. Daha sonra Osman işte bu hataya düştü, bu da Müslüman­ların arasında büyük bir fitnenin patlak vermesine sebep oldu. Bir yandan Ebu Bekir ve Ömer tecrübeleri, Müslümanlar arasındaki kariyerleri ve ilimleri onla­rın tercih edilmelerine sebep oluyorsa, Ali ile Osman arasında yapılacak tercih bu derece bariz ve aşikar olmayıp Ali (r.a.) zati karakterleri sebebiyle tercih edilir. Buna ilave olarak Resulullah'a olan yakınlığı da eklenebilir. Fakat sanki Kureyş özellikle bu akrabalıktan dolayı kıskanıyor ve Ali'yi halifelikten uzak­laştırmak için çalıştı.

Bu husustaki rivayetlere göre, Ömer şura düşüncesine başvurduğunda Abbas (r.a.) Ali'ye şöyle dedi:

“Onlarla bu işe (şuraya) girme.” Ali verdiği cevapta:

“Ben ihtilaftan nefret ederim,” dedi. Abbas Ali'ye verdiği cevapta şunları söyledi:

“O zaman nefret ettiğin şeyi göreceksin.” Ömer (r.a.) şuraya katılanlara şöyle demişti:

“Şayet üç kişi birine, diğer üç kişi de birine razı olurlarsa, Abdullah b. Ömer aralarında hakem olsun. Şayet Abdullah'ın hükmüne razı olmazlarsa Abdurrahman b. Avf in içinde bulunduğu gruptan olun.”

Ömer (r.a.)'in yanından çıktıktan sonra Ali beraberinde olan Haşini oğulla­rına şöyle söylemişti:

“Ben itaat ettiğim müddetçe kavminiz asla emreden olamaz.” Ve amcası Abbas'a şöyle söylemişti:

“Halifelik bizi terk elti.” Ve ona Ömer'in sözünü tekrarladı:

“Abdurrahman b. Avf in olduğu grupla birlikte olun.” Sonra dedi ki:

“Sa'd, amcası oğluna muhalif olamaz ve Abdurrahman ise Osman'ın akra­basıdır. Bunlar ihtilafa düşmezler. Bunlardan biri diğerini halife seçer. Geriye kalan iki kişi benimle olsalar bile bir faydaları dokunmaz.”

Abbas kendisine şöyle dedi:

“Seni bir şeye ne kadar teşvik etliysem, sen benim nefret ettiğim şekilde hep geç kaldın. Resulullah'ın vefatı esnasında sana bu işin kime ait olması ge­rektiğini sorman için işaret etlim ise de sen kabul etmedin. Ömer, seni şurada gösterince, onlarla birlikte olma, dediğimde yine reddettin. Şunu unutma, Seni halife yapmadıkları müddetçe sana ne kadar teklilde bulunurlarsa onlara hayır de. Ve bunlara dikkat et. Başkası bu işe sahip oluncaya kadar onlar bizim bu iş­ten uzakta kalmamız için bizi defedecekler. Vallahi, beraberinde hayrın fayda­sı olmayan, ancak şerle (kötülükle) biz bu işe sahip olabiliriz.”

Bu, Ömer'in Abbas'a söylediği rivayete benzemektedir.

“Halk hem peygamberliğin hem de halifeliğin sizde bir araya gelmesinden nefret etti. Kureyş kendisini seçti (ve bu seçiminde) doğrusunu yaptı.”

Ebu Bekir (r.a.)'den bir rivayete göre, ölüm yatağında iken Ömer'in halife seçilmesi Müslümanlar tarafından kesin olarak kabul edilmesinden sonra Ab­durrahman b. Avf şöyle dedi:

“Terketmek istediğim üç şeyi yaptığım, yapmak istediğim üç şeyi terkettiğim ve üç şeyi Resulullah'a sormak istemem ve sormamamdan başka dünyanın hiçbir şeyine üzülmüyorum. Terketmek istediğim üç şey şunlardır:

1- Savaş sebebiyle kapatılmasına rağmen, Fatıma'nın evinden bir şey çıkar­mak istemezdim.

2- el-Fucae es-Selma'yı yakmak islemezdim. Ya onu kolay (acı çektirme­den) bir şekilde öldürmek veya serbest bırakmak isterdim.

3- Benî Saide Sakifesi gününde halifeliği ikisinden birine yüklemeyi ister­dim. (Bununla Ömer ve Ebu Ubeyde b: el-Cerrah'ı kastediyor) Onlardan biri emir, ben de ona bakan olurdum.

Terkedip yapmadığım ancak yapmayı istediğim üç şey ise şunlardır:

1- el-Eş'as İbn Kays esir olarak bana getirildiğinde boynunu vurmak ister­dim. Bana öyle geliyor ki, o nerede bir kötülük görürse o kötülüğe mutlaka yar­dımcı ve destekçidir.

2- Halid b. Velid'i İslamdan çıkanlara gönderdiğimde kendisine şunu söyle­mek isterdim: Şayet Müslümanlar zafer kazanırlarsa, zaten kazanırlar. Kazanamazlarsa ben onlara gider, onlarla buluşur ve kendilerine yardım gönderirdim.

3- Halid b. Velid'i Şam'a gönderdiğimde, Ömer b. Hattab'ı da Irak'a gönder­miş olmayı isterdim. İkisinin de bu şekilde Allah yolunda fetihler yapmalarına sebep olurdum.

Resulullah'a sormak istediğim üç şey ise şunlardır:

1- Resulullah'a halifeliğin kime ait olduğunu sormak isterdim. Böylece an­laşmazlık konusu ortadan kalkardı.

2- Ensar'a da bu meselede hisse var mı diye sormayı isterdim.

3- Hala ve kardeşin kızının miraslarını sormayı arzu ederdim. Benim nef­simde bu iki meselede farklı iki şey vardır.”

Bütün bu rivayetler görünüşte Ebu Bekir'in ve Ömer'in halifelikleri icma' ile olmuş görünümünü sağlamış olmasına rağmen kesin bir şekilde Benî Haşim'in bu iş için kendilerini daha haklı bulduklarını gördüklerini de ifade eder. Kureyş'ten büyük bir grup ve bunların başında Benî Ümeyye bu şerefte onlarla rekabet ettiler.

Kureyş şayet halifelik Beni Haşim'e geçerse bir daha onların elinden asla çıkmaz şeklinde kendi nefislerinde tasavvur ettiler. [113]

Ömer'in söylediği gibi sözün anlamı budur.

“Halk hem peygamberliğin hem de hilafetin sizde toplanmasından nefret etti. Kureyş kendisini seçti (ve bu seçiminde) doğru olanı yaptı.”

Rivayetlere göre Ömer (r.a.)'in Ali (r.a.)ye daha meyilli ve daha taraftardı. Çünkü Ali, Müslümanlar içinde ona ilimde, zühdde, İslam hukukunun hüküm­lerine icabette olmada en fazla benzeyen kişi idi. Buna rağmen bu ortamda Ömer'in Ali'yi seçmesi kolay değildi.

Unutmamamız gereken husus şudur: Ömer (r.a.) kalleşçe darbelerle aniden vuruldu. Ondan önce Ebu Bekir'in yaptığı gibi, istişareye ve tasarlamaya fırsat verecek normal bir hastalıkla hastalanmış değildi. Şunu da zikretmekte fayda vardır: Ömer'in katili Ebu Lu'lu Fîruz keskin ve iki ağızlı bir hançerle Ömer'i üç veya altı yerinden vurmuştu. Bu darbelerden biri göbeğinin altında idi. Bu darbe kasları ve iç organları saran, bağlayan ve derinin altında bir tabaka mey­dana getiren liflerden oluşmuş bağ doku ile bağırsakları kesmişti. Bu sebeple darbe öldürücüydü. Ömer bundan sonra ayakta duramadı. Yaralı olarak düştü ve şiddetli acılar içinde kıvranırken evine taşındı. Şu soruyu soruyoruz: Allah korkusu, sorumluluk duygulan yaraların acılarından çok daha büyük olmadık­ça, bu kadar kritik bir durumda acaba kişi, Müslümanların işlerim nasıl düşüne­bilir? Nasıl tartışıp münakaşa ederek çözümler arasında tercih yapabilir?

Özellikle o zamanki tıbbın bildiğimiz yatıştırıcı ilaçlara, mikroplan öldürü­cü kimyevi maddelere henüz sahip olmadığı ve zaman geçtikçe yaraların, elem ve eziyetlerin ağırlaştığı ilkel durumu göz önünde bulundurursak onun sorum­luluk hislerinin yüceliğini hissederiz.

Bununla beraber, şayet çağın ölçülerine göre, meseleyi ele alırsak, Ömer'in metodunun Ebu Bekir'in metodundan demokrasi düşüncesine daha yakın oldu­ğunu görürüz. Ebu Bekir bir kişi seçti ve onu kabul etmeyi veya reddetmeyi Müslümanlara bıraktı. Oysa Ömer altı kişiyi aday gösterdi ve Müslümanlara bunlann arasından tercih yapma hakkı vererek kendilerine seçim için geniş bir saha bıraktı.

Ebu Bekir'in metodu halifeliği kesinleştirdi ise de modern demokrasilerin tercih ettiği metod, Ömer'in metodudur. Ebu Bekir'in metoduyla halifeliğin ke­sinleşmesi, aday olan Ömer'in sahip olduğu özelliklere bağlanır. Ondaki özel­likler herkesin onu kabul etmesine sebep oldu. Hiç kimse bey'at konusunda te­reddüde düşmedi. Hattâ bazı rivayetlere göre işin başlangıcında, Ebu Bekir'e bey'at etmekte tereddüd eden Ali b. Ebi Talib ona bey'at etmekte hiç tereddüd etmedi.

İlk üç halifenin seçilmesinde takip edilen metod ne olursa olsun, aralannda farklılıklar bulunmakla birlikte asil ve tek bir anlam etrafında birleşirler. O da bütün Müslümanlar tarafından genel bey'at gerçekleşmedikçe halife bu makamı işletemez. Buna göre bütün Müslümanlar hiçbir etki altında kalmadan, hür ira­deleriyle seçim yaparlar, dolayısıyla kendilerine bir baskı söz konusu değildir.

 

4- Halifenin Lakapları

 

Müslüman tarihçiler İslam devlet başkanını başlıca üç lakapla isimlendirmiş­lerdir. Bunlar aşağıdaki şekildedir:

"Halife", "Emirü'l-Mü'minin", "İmam". Bu isimlerin her birinin tarihi birer geçmişi vardır. Bu lakaplarla belirli bir amaç ifade edilmiştir. Şayet bu gerçek anlamıyla idrak edilirse, devlet sisteminde imam, genel tabiatın idrak edilmesi için bir metod olur. [114]

Bu lakapların ihtiva ettiği anlamı ve meydana geliş şartlarını izah edeceğiz.

a) Halife: Halifenin lügat manası bariz bir şekilde aşikar olup, bir kişi mevcut olmadığı zaman onun yerine geçen kimseye denir. Ancak devlet başkanını ifa­de etmek için bu kelimenin kullanılması Resulullah'ın vefatından sonra Müslümanlann ihdas etmelerinden meydana gelmiştir. Bu lakapla ilk defa birinci ha­life Ebu Bekir, Müslümanların devlet başkanı olarak, Resulullah'ın yerine geç­mesi itibariyle isimlendirilmiştir. İbn Haldun bu hususta şöyle demektedir:

"Devlet başkanının halife olarak isimlendirilmesi, ümmet içinde peygamberin makamına geçmesi doyasıyladır. Bu sebeple devlet başkanına halife veya Re­sulullah'ın halifesi diye hitabedilirdi." [115]

Halife sözü aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'de varid olmuştur. Kur'an'da varid olan anlam, daha sonra tahsis edilen anlama da yakındır. Bunlardan bazıları aşağıdadır:

"Ey Davud, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yap­tık. İnsanlar arasında adaletle hükmet; keyf(in)e uyma. Sonra seni Allah'ın yo­lundan saptırır." [116]

"Bir zamanlar Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti." [117]

Şüphesiz halife Müslümanlara karşı Resulullah'ın görevlerini yerine getir­mekle yükümlüdür. Ancak Allah'ın halifesi olarak kendisine hitap edilmesi acaba caiz midir? Bu hususta İbn Haldun der ki:

"Allah'ın halifesi lakabı üzerinde ihtilaflar olmuştur. Bazdan insanlar için genel hilafetten iktibas ederek şu ayetlere binaen bu şekildeki isimlendirmeyi caiz görmüşlerdir:

"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." [118]

"Sonra onların ardından, sizi yeryüzünde halife yaptık. (Onların yerine sizi hakim kıldık) ki, nasıl davrandığınızı görelim." [119]

Bu çoğunluk ise ayetlerin bu anlama gelmediğini ileri sürerek bu lakapla hi­tap edilmesini yasaklamışlardır. Ebu Bekir'e böyle hitap edildiği zaman, bunu yasaklayarak şöyle demişti:

“Ben Allah'ın halifesi değil, Resulullah'ın halifesiyim. Çünkü halifelik hazır olmayan için söz konusudur. Hazır olan için mümkün değildir.” [120]

Bütün bu arzettiklerimizden açıkça anlaşılan husus şudur: İslam devlet başka­nının "halife" kelimesiyle isimlendirilmesi halifenin ümmete karşı olan pozis­yonu gibi bir itibara delalet eder. İleride İslam devlet başkanı olarak halifenin ihtisaslarıyla ilgili olan bu etkinlikleri göreceğiz.

Gördüğümüz gibi halife lakabı ilk zuhur eden lakap olduğu gibi, aynı zaman­da en yaygın olması da göz önünde bulundurulmalıdır.

b) Emiru'l-mü’minin: Bu lakap birincisinden daha sonra gelmektedir. Bu la­kapla kendisine hitap edilen ikinci halife Ömer b. Hattab'tır. İbn Haldun bu la­kabın gerekçesini aşağıda olduğu gibi dile getirmektedir:

Ebu Bekir'e bey'at edildikten sonra, sahabiler ve diğer Müslümanlar kendisi­ne Resulullah'ın halifesi diye hitap ediyorlardı. Vefat edinceye kadar bu durum böyle sürdü. Ömer'e hilafet intikal edip kendisine Resulullah'ın halifesi diye hi­tap ediyorlardı. Bu lakabın uzun olması ve gelecekte halifelerin ölümünden sonra bu lakabın dahada uzayacağı düşüncesiyle bu lakapla hitap etmek onlara ağır gelmiştir. Daha sonra bu lakaptan vazgeçerek buna eşdeğer münasip başka bir lakabı tercih etmişlerdir. Onlar ordu komutanlarına "emir" diye hitap ediyorlardı. Cahiliyet döneminde Resulullah'a "emir, Mekke'nin emiri" "Hicazın emiri" diye hitap ediliyordu. İslamın doğuşundan sonra da sahabiler Sa'd b. Ebi Vakkas'a Müslümanların büyük çoğunluğundan oluşan İran'daki ordu komutanı olması itibariyle "Mü'minlerin emiri" diye hitap ediyorlardı.

İbn Haldun Halife Ömer'e bu lakabın resmi bir sıfat olarak nasıl takıldığını izah eder ve der ki: Oy birliğiyle kabul edilir ki, önceleri bazı sahabilerin Ömer (r.a.)'e ya emirü’l-mü'minin diye hitap etmiş olmalarıdır. Daha sonra halk bu hi­tabı güzel görerek kendisine bu şekilde hitap etti. Bu şekilde hitap eden ilk kişi­nin Abdullah b. Cahş olduğu söylenmektedir. Başka bir rivayete göre de ilk de­fa Amr b. As bu şekilde hitap etmiştir. [121]

Başka bir söylentiye göre Mugîre b. Şu'be, bu şekilde hitap etmiştir. Riva­yetlere göre, fetihleri gerçekleştiren ordu komutanlarından gelen postacı Medi­ne'ye girer ve Ömer'i sorarak:

“Emire'l-Mü'minin nerede,” derdi. Bunu gören sahabiler güzel kabul ederler ve derlerdi ki:

“Onun ismini doğru seçtin. Gerçekten o mü'minlerin emiridir. Bundan son­ra halifeye emir diye hitap etmeye başlamışlardır. Lakap halk arasında bu şekil­de yayılmış, ondan sonrakiler de bu lakabı kendilerinden başkasının kullanma­ması suretiyle bu lakapla hitap edildiler. Emevi halifeleri de bu lakabı kullan­mışlardır.” [122]

Resulullah'ın halifesi olması itibariyle, halifelik lakabı İslamın en yüce oto­rite sahibi için dini yapıyı gösteriyorsa da ikinci lakap dünyevi anlamı daha açık bir şekilde ibraz etmektedir. Çünkü bunun anlamı, mü'minlerin güç ve kuvvet gereği seyretmeleridir. Devlet başkanı da bu güç ve kuvvetin tasarruf sahibidir. Özellikle "emir" lakabı Araplar için yeni bir şey olmayıp cahiliyet döneminde ordu komutanları için de kullanmışlardır.

c) el-İmam: Bu lakap, Şia hukuk ilmi uzmanlarının dördüncü halife Ali b. Ebi Talip için kullandıkları lakaptır. (Ali (r.a.) bununla meşhur olmuştur. Daha önce de zikrettiğimiz gibi ilk olarak bu sahada Şia te'lifler yaptığına göre, bu pozisyonla ilgili araştırmaları "el-imame" başlığı altında toplamışlardır. Daha sonra da Ehl-i Sünnet hukuk ilmi uzmanları buradan nakletmişlerdir.

Buna bir örnek verecek olursak Maverdi "Ahkamü's- Sultaniye" isimli meş­hur eserinin birini kısmını buna tahsis etmiş ve şöyle tanımlamıştır:

"El-İmame'nin konusu peygamberliğin hilafeti olup dini korumak ve dünya politikasını yapmaktır."

İmam lafzı Kur'an-ı Kerim'de de varid olmuştur. Bununla ilgili bazı ayetler aşağıdadır:

"Ve hatırlayın o zaman ki, Rabbi, İbrahim'i bir takım kelimelerle (emirle­riyle) imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince, 'seni insanlara imam (rehber) yapacağım' buyurmuş."  [123]

"Onları emrimizle doğru yolu gösterecek rehberler kıldık. Kendilerine ha­yırlı işler yapmayı, dosdoğru namaz kılmayı, zekat vermeyi, vahyettik. Onlar bize ibadet edicilerdi."  [124]

"Biz ise diliyoruz ki, o yerde zaafa uğratılanlara lütfedelim. Onları (hayır­da) muktedabihler yapalım. Onları (Fir'avn mülkünün) varisler(i) kılalım." [125]

Bu terim aynı zamanda İslam'da namaz münasebetiyle de yakında ilgili ol­muştur. İmam, namaz kılanlara önünde duran, onlara rehberlik eden kimsedir. Resulullah bunu hayatında yapardı. Hastalanınca da Ebu Bekir (r.a.) vekaleten bu görevi yerine getirmiştir. Ömer b. Hattab, Ebu Bekir'in halifelik için daha layık olduğuna dair en önemli delili buna dayanarak ortaya koymuştur.

İbn Haldun bu konuda Mukaddimesinde şöyle der:

"Daha sonra Şia, halifeliğin eşi olan imamlığı Ali'ye sıfat olarak tahsis ede­rek mezheplerine ve bid'atlanna göre Ali'nin Ebu Bekir'den müstehak olduğunu savunarak bu lakabı ona ve ondan sonra geleceklere tahsis ettiler.

Buna ek olarak, Şia imam terimini imam olmadığı zaman dua ederlerken kullanırlardı. Ancak otorite imanın eline geçip devlet idaresine hakim olunca, "kendisinden sonra gelen Abbasiler döneminde olduğu gibi, "mü'minlerin emiri" diye hitap ederlerdi." [126]

Arzettiklerimizden açık bir şekilde anlaşıldığı gibi, gerçekte iki manayı da ihtiva etmesine rağmen "imam" lakabı dünyevi otoriteden çok, dini anlamı açıklamaya daha yakındır.

Şimdiye kadar arzettiklerimizden de anlaşılıyor ki, ilk olarak "mü'minlerin emiri" lakabıyla lakaplandırılan ve herkesten çok bu lakapla bilinen Ömer b. Hattab (r.a.)'dır. Hayatı boyunca kendisine imam diye hiç hitap edilmemiştir.

 

5- Halifenin Hak Ve Görevleri

 

Ömer'in halifelik makamına karşı olan pozisyonunu, halifenin hak ve gö­revlerini kısa bir şekilde arzetmeden ve bununla İslam siyasi devlet sisteminde­ki halifelik ile çağdaş sistemler arasındaki radikal farkını okuyucunun idrak et­mesini pekiştirmeden bu etüde kısa bir şekilde son vermemiz imkan dahilinde değildir. Biz zaten etüdümüzün bu yöne yönelmesini istiyoruz. Bu sahada sade­ce tarihi etüd, tarihle bugünkü Müslümanların çağdaş durumları arasında bir ilişki kurmadıkça ve her Müslüman gerçekleşen değişim boyutunu ikna edici bir şekilde idrak etmedikçe ve meydana gelen bu değişikliklerin sabit İslam prensipleriyle ne derece uyum sağladığın idrak etmedikçe bir yarar sağlamaz. İslam devletinde "yasama organı" hususunda yapağımız açıklamada olduğu gi­bi, İslam devletinde başkanlığın sembolü olarak "halifeliği" de aynı şekilde arzetmeye çalışacağız.

Halifelik İslami görüşe göre din ve devlet işlerinde genel vekalettir. Bu sebeple İbn Haldun "Mukaddime"sinde halifeliği şöyle tanımlar:

"Dini ve dünyevî çıkarların ona bağlı ve ona yöneldiği, kanuni görüşün za­ruret ve gerekliliğini bütün topluma yüklemeden ibarettir. Kanun koyucunun Allah nezdinde dünya alıvali (dünyadaki durumlar) ahiret çıkarlarına yönelme itibarını ifade eder. Gerçekte bu dünyadaki politika ve dinin korunmasından ibaret olan kanun koyucunun (Allah'ın) hilafetidir."

İşte büyük tarihçi bu anlam ile değişik politik sistemler arasında İslam poli­tik sistemini gerçek yerine oturtmuştur. İbn Haldun'a göre, bütün politik sis­temleri üç gruba ayırmak mümkündür:

a) Tabii monarşi: Şehvetlerin ve arzuların yerine getirilmesi ve gerçekleş­mesinin bütün toplumdan istenmesidir diye tanımlar İbn Haldun. Diğer bir ifa­deyle, günümüzde yönetilenlerin despot idareciye ve kaprislerine boyun eğdiği idare sistemidir diyebiliriz.

b) Politik monarşi: İbn Haldun bunu da şu şekilde tanımlar: Bilinç veya akli görüşün zaruretlerine göre, toplumun yönetilmesidir. Diğer ifadeyle bu sistem­de halk sadece akli normlara boyun eğmekte ve bu normlarla idare edilmekte­dir diye biliriz. Bu mutlak veya demakrasi, günümüzün çağdaş yönelim siste­midir.

c) Halifelik: Aklın doldurmuş veya meydana getirmiş olduğu hükümlere boyun eğmemekle büyük bir farklılık gösterir. Bu sistemde normal olarak Al­lah'ın kanunlarından iktibas edilir. Çünkü Allah yaratıkların ihtiyaçlarını en iyi bilendir. Bu sebeplere Müslümanlara düşen görev, içtihad etmektir. İçtihad bö­lümünde arzettiğimiz gibi, Allah’ın beyan ettiği doğrultuda ve bu sınır dahilinde Müslümanların akıllarıyla çalışmaları gerekmektedir.

işte bu sebeple İslam devleti, din ve devlet işlerinin ayırt edilmesini, birbirinden ayrılmasını tanımaz.

Ancak burada halifenin dini liyakatiyle kastedilen şeyi tahdit etmemiz ge­rekmektedir. İlk başta, İslâm devletinin başkanı olarak halife ile Katolik akidesi başkanı papa arasında bazı benzerlikleri olabileceği akla gelebilir. [127] Halifenin kendisine has dini ihtisasları ve görevleri mevcut olup yeri geldiği zaman bun­lara temas edeceğiz. Bununla beraber halifenin ruhani hiçbir otoritesi yoktur. Katolik kilisesinin başkan olan papanın durumunda olduğu gibi, günahları af­fetmeye hakkı olmayıp bir yetki sahibi değildir. Aynı zamanda herhangi bir gü­nahkarı kovmak, günahkarın itiraflarını kabul etmek veya bereket bahşetme haklarına ve yetkilerine de sahip değildir.

Bütün bunlar İslam düşüncesine göre Allah'a ait olan işlerdir. Sapık Şii dü­şüncesini istisna edecek olursak, İslam halifenin ne hatadan masun olduğunu ne de kendisine mukaddes bir sıfatın izale edilmesini kabul eder. Bu hususta büyük üstad merhum Şeyh Mahmud Şaltut "Akide ve Hukuk olan İslam" isimli eserinde bu manada şöyle der:

“Buradan da anlaşılıyor ki, halife veya İslam, hata işlemekten masun olmadı­ğı gibi, kendisine vahiy nazil olmaz. Ona doğru yolu gösterme, nasihat ve irşad etme ve Allah’ın çizdiği istikamette hududunu, ceza hükümlerini uygulamaktan başka bir şey düşmez. O görevi itibariyle ümmetin vekilidir. Bu görevi ona üm­met verir. Görevinde kalması da şuna bağlıdır. Görevini kanunlara uygun ola­rak yaptığı takdirde ümmet kendisine itaat eder. Allahın çizmiş olduğu sınırla­rın dışına çıkarsa, ümmet onu azleder.”

Halifenin dini görevleri İslam hukukunu korumak ve dini dogmaların kaim olmalarım sağlamaya münhasırdır. O, hukuku tefsir ederken, bu görevi müçte-hid sıfatıyla yapar. Daha önce de gördüğmüz gibi, o, yapmış olduğu bu içtihadı aktivitesiyle başka müçtehidlerin içtihad sahasındaki haklarını ellerinden al­maz. Yani onun içtihad yapması başkalarının içtihad yapmasına engel değildir.

Maverdî halifenin ihtisaslarını on madde halinde ifade etmek suretiyle inhi­sar etmiştir. Bunu yaparken halifenin dini ihtisasları arasında bir ayrıcalık gö­zetmemiştir. Ancak, dini ve dini olmayan ihtisasları arasında temyiz yapmamız ilmi klasifikasyon açısından faydalı olacaktır. Daha sonra da halifenin ihtisasla­rının sınırları bunu izleyecektir.

 

6- Halifenin Dini İhtisasları

 

a) Dini korumak:

Bu sahada dini koruma ile Müslümanların düşünce ve ibadet özgürlüklerini sınırlamayı birbirine karıştırmamak gerekir. îşte bu sebeple bu görevi zikreder­ken halifenin ilk on görevinden ilkini zikrederken Maverdi şu şekilde tehdit eder:

"Sabit olan usuller ve ümmetin icmaına parelel olarak dini korumaktır. Di­nin bozuk düşüncelere karşı korunması ve ümmetin hata işlemekten men edil­mesi için biri yeni bir şey ortaya atar, keşfeder veya sapık bir şüphe ortaya çı­karsa ona delil açıklamak, doğruyu beyan etmek ve layık olduğu hakları kendi­sine vermek, müstehak olduğu ceza ile de cezalandırmaktır."

Bu sebeple devlet başkanı olarak bu sahada müçtehidlerin tahdid ettikleri gibi, halifenin yerine getirmesi gereken görev; dini usulleri öğretmek ve yay­mak, İslam hukuku normlarına uygun olarak, İslam hukukunun hükümlerine ters düşenleri cezalandırmakla inhisar olunur.

b) Allah yolunda cihad etmek:

Bu pozisyonda cihadla kastedilen; kendisine çağrı yaptıktan sonra, İslama karşı inat eden kimseye İslama girmeyi ve zımmi olmayı kabul edinceye kadar Allahın hakkım kaim kılmak ve bütün dinlere hakim hale getirmek için yapılan savaştır. Bu anlamıyla cihad farz-ı kifayedir. Diğer bir ifadeyle, savunma sava­şının tam aksine, bazı Müslümanlar bu görevi yerine getirdiklerinde, diğer Müslümanlar için bu hak düşer. Savunma savaşında ise, düşman kuvvetleri Müslümanlara karşı saldırıya geçtikleri takdirde cihad farz-ı ayın olur ve savaşabilen her Müslüman için cihad zorunlu hale gelir.  [128]

Çağdaş düşünce prensipleri, saldırı savaşı anlamıyla dini amaçlı savaşı ka­bul etmiyorlarsa da halifenin bu sahadaki görevleri iki konuya inhisar olur:

Barışçı yollarla çağrı yapmak ve İslami düşünceyi bid'atlardan temizlemek için, İslama ilave edilen veya edilmek istenen hataları açıklamak ve ibraz etmek içindir.

c) Fey ve zekâtları toplamak:

İslam, zenginlerinden mallarından fakirler için belli bir miktar hak kabul et­miştir. Bunun en bariz örneği ise zekattır. İşte bu sebeple halifenin görevi, feyi ve sadakaları hukukun, nasların ve içtihadın gerekli gördüğü doğrultuda, kötüye kullanmadan ve adaletsizlik etmeden toplamaktır. Bu şekilde toplanan feyi ve sadakaları yerlerinde, kanuna uygun bir şekilde harcamaktır.

d) Dini normlara göre uygulama yapma:

Bunların en önemlileri aşağıdaki gibidir:

Namaz kıldırmak: İlk dönemlerde alışılmış bir şekilde Resulullah Müslü­manlara namazlarda imamlık ederdi. Daha sonra dört halife bu sahada aynı şe­kilde kendisini takip eltiler. Ebu Bekir (r.a.)'in namazdaki imamlığı, halife ol­ması için sahabiler tarafından benimsenmesinin en büyük kriterlerindendir. An­cak daha sonra Müslümanlar çoğalıp çeşitli bölgelere dağıldıklarında namazlar-daki imamların sayıları arttı. İşte bu sebeple Maverdi namaz imamlarını üçe ayırmaktadır:

1- Beş vakit namaz: Her cami için halifenin seçmiş olduğu imam bu görevi yerine getirir.

2- Cuma namazı: Halifenin veya vekil olarak tayin ettiği kişinin cuma na­mazını kıldırması zarureti konusunda farklı görüşler mevcuttur.

3- Bu durumlar dışında kalan imamlık: Halife tarafından imanım tayin edil­mesi caizdir. Namazın sıhhatli olması için halifenin veya vekilinin imam olması şarttır diye bir şey söz konusu değildir. Her Müslüman cuma namazının dışın­da tek başına namaz farzını yerine getirebildiği gibi, cuma namazı için Müslü­manlar kendi aralarında da imam seçebilirler.

Bu sahada halifeye düşen görev ise namazların kılınması, camilerin korun­ması ve mabedlere riayet edilmesi itina gösterilmesi, hazır olduğu zamanlarda ise namazlarda Müslümanlara imamlık yapma ve dini normların devamlılığına yardımcı olmak amacıyla camilere devamlı imamları tayin etmektir.

Oruç: Bu sahada halifenin rolü, kontrol etmeye münhasırdır. Ramazan ayının baş­langıcını ve bitişini o ilan ettiği gibi, adli makamlar vasıtasıyla aynı zamanda açık bir şekilde, makul bir özrü olmadan oruç yiyenlerin cezalandırılmalarını da o sağlar.

Hac: Halifenin buradaki görevi, eskiden ulaşım araçlarının zorluklan sebe­biyle oldukça güç olan Müslümanların bu farzlarını yerine getirmeleri için ge­rekli kolaylıkları sağlamaktır. Bunun için gerekli görevlileri tayin etmek sure­tiyle bu görevliler hacıların karşılaşabilecekleri bütün zorluklan kolaylaştırmayı üstlenirler. Onun görevi, bunların yerine getirilmesi için gerekli yetkilileri tayin etmekle sınırlıdır. Maverdi'nin dediği gibi Hac'ca velayet etmek iki şekilde olur:

1) Hacıların hac görevini yerine getirmelerini kolaylaştırmak.

2) Hacıların ikamelerini sağlamak.

 

7- Halifenin Siyasî İhtisasları

 

Halifenin dini sahadaki otoritesi sınırlı ve pozisyonu katı olarak isimlendiri­liyor ve nitelendiriliyorsa bunun sebebini dini normların Resulullah'ın hayatın­da istikrar bulmasına bağlamak ve bunu göz önünde bulundurmak gerekir.

"Bugün size dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım. Ve size din olarak İslam'ı beğendim."  [129]

Halifenin siyahsî ihtisasları, asırların değişmesine ve İslam toplumunun ih­tiyaçlarına göre gelişim ve değişim sağlayarak tekamül eder. Daha sonra da gö­recelimiz gibi, İslam, organik açıdan kazai (yargı), yürütme görevleri arasında bir temyiz yapıyorsa, İslam hukuku ilim uzmanları halifenin siyasî ihtisaslarını zikrettiklerinde çağdaş terimlerde olduğu gibi, yürütmenin anlamını ihtiva eden ihtisaslar ile yargı sahasına giren ihtisasları birbirlerinden ayırmamaktadırlar.

Maverdi'nin sıraladığı gibi, halifenin dünyevi veya siyasî ihtisaslarını şu şe­kilde sıralamak mümkündür:

1) Adaletin halk arasında uygulanmasına yol göstermek: Maverdi bu konu­yu iki şekilde sıralamaktadır:

a) Savaş edenlere kanuni hükümleri uygulamak ve sürtüşenler arasında düş­manlığı ortadan kaldırmaktır. Böylece tasfiye gerçekleşir ve genelleşir. Zalim başkasına saldırmaz, mazlum da zor durumda kalmaz.

b) Allah’ın haram kıldıklarının kötüye kullanılmamasını garanti etmek için cezayı uygulamak ve kullarını telef ve tüketime karşı korumaktır.

Gelecek bölümde, yargı organını, bu organın ihtisaslarını ve İslam’ın bu or­gana bakış açısını inceleyeceğiz.

2- Devletin kanun nizamını ve güvenliğini sağlamak: Maverdi bu görevi şu sözüyle dile getirmektedir: Halife, aile nüvesini, kadınları korumak, halkın ge­çimini temin etmek, yolcuların can ve mal güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Günümüzde bu ihtisasa "Polis" adı verilmektedir.

3- Dış, düşmanlara karşı devleti savunmak: Mücahid veya Müslüman kanı­nın akıtılmasını önlemek veya muharrem olan haklan düşmanların saldırıları vasıtasıyla ihlal edilmesini önlemek için gerekli araç, gereç, savunma kuvvet ve güçleriyle sınırlan korumak.

4- Devletin mali idaresini yönetmek: Bağışları takdir etmek, israf ve kısıtla­ma olmaksızın Beytülmal'dan alacaklı olanlara haklarını vermek ve bu ödeme­ler yapılırken ne önceden ödeme ne de erteleme yapılmaksızın zamanında ger­çekleştirmek.

5- Görevlilerin tayin edilmesi: Maverdi bu hususta şöyle demektedir: Halife­nin buradaki görevi, akıllı ve zeki olanlara görev vermek, onları malların üze­rinde vekil kılmaktır. Böylece liyakat sahibi kişiler sayesinde işler sağlamlaşır, malları güvenilir kişiler ile emniyet altına alınır.

6- Kamu işlerini halifenin bizzat denetlemesi: Maverdi bu göreve de temas etmek suretiyle halifelikle olan ilişkisinin hikmetini dile getirir ve der ki: "Kamu hizmetlerinin bizzat kendisi tarafından denetlenmesi, durumları inceden in­ceye gözden geçirmek suretiyle devlet politikasını yüceltmesi ve halkı koruma­sıdır. İbadetle veya herhangi bir lezzetle meşgul olup görevi başkasına tafviz et­memesi gerekir. Çünkü güvendiği bu kişi ihanet edebilir."

Bizim rakamlarla saydığımız halifenin görevlerinin bu kadarla sınırlı oldu­ğu manasının anlaşılmaması gerekir. Halife de bütün devlet başkanlarının gö­revlerine sahiptir. Gerçekte İslamda kendisine has bir pozisyona sahip olan hali­fenin yasama dışında kamu otoritelerinin hepsi onun yetkisinin kapsamı dahi­lindedir. İşte bu sebeple İslam toplumunun mutluluğunu garantilemek için mü­nasip gördüğü icraatları uygulama yetkisi dahilindedir. Bunu yapabilmesi için iki şartın yerine getirilmesi gerekmektedir:

a) Kur'an, Sünnet veya icma' da varid olan açık bir norma ters düşmemesi.

b) İslam hukukçularının açıkladıkları gibi, icraatlarının İslam hukukunun, ruhu, gaye ve amaçlarıyla uyum sağlaması.

Bundan dolayı Maverdi veya başka islam hukukçularının ortaya koydukları şartlar, örnek olarak ileri sürülen şartlar olup anlamı da sözünü ettiğimiz gibi İslam toplumunun ihtiyaçlarına ve zamanın ihtiyaçlarına göre değişiklikler gös­terir.

 

8- Müslümanların Görevi Ve Halife Otoritesinin Sınırlandırılması

 

Hilafet bir sözleşme olduğuna göre, gerek halifeye gerekse Müslümanlara karşı bazı yükümlülükler doğurmaktadır.

Halifenin görevlerini daha önce arzettik. Müslümanların görevlerine gelin­ce; Maverdi bunları bir cümle halinde şöyle ifade eder:

"Şayet imam zikrettiği­miz ümmetin haklarım yerine getirirse onların lehlerine ve aleyhlerine olan Al-lahın hakkını yerine getirmiş olur ve onun bunun neticesi olarak onlar üzerinde iki hakkı olur: Birincisi itaat, diğeri de durumları değişmedikçe destektir."

Ancak halifenin otoritesi nasıl ve ne çeşit bir otoritedir? Bu mutlak bir oto­rite midir acaba? Bu görüşü benimseyip ileri sürenler bazı müsteşrikler olup bu konudaki etüde karşı cephe aldılar. Hilafetle ilgili meşhur eserinde müsteşrik Orfold bu konuda şöyle demektedir:

"Halifelik diye kabul edilen sistem, zalim despotizm hükümet çeşitlerinden biri olup idare eden kişi hiçbir kayıtla sınırlandırılmamış mutlak otoriteye sahip olup hiç tereddüt etmeden raiyesinden kendisine itaat etmelerini ister..."

Hakikatte bu ve benzeri görüşler yüzeyseldir. Hukukçuların kabul ettikleri ve onayladıkları sistemle uygulamada meydana gelen bazı kötüye kullanmaları birbirine karıştırmaktan ibarettir. Tartışmasız olarak kabul edilen şudurki, ana­yasayı hazırlayanların dilediği gibi ne geçmişte ne de günümüzde anayasal sis­temlerin arzu edildiği şekilde uygulanmamasıdır. Çoğu zaman kısa bir periyot müddetinde sistemler uygulamalarda sapıklıklara maruz kalırlar. Durum böyle iken asırlar boyu yaşayan bir sistemi artık siz düşünün. Teorik etüdlerde göz önünde bulundurulması gereken husus, sistemin üzerine kurulmuş olduğu esas­lar olup herhangi bir sebeple bazı sapmalarla karşı karşıya bulunması değildir.

Bazılarının iddia ettiklerine göre, halifenin otoritesi mutlakiyet ve despo­tizm üzerine mi kurulmuştur?

İslam hukuku ilim uzmanlarından hiçbiri, İslam hüküm sistemi esaslarına karşı ileri sürülen bu görüşü benimseyip ne söylemiş ne de desteklemiştir. On­lar aşağıdaki esaslar üzerinde ittifaka varmışlardır:

1- Halife kanuna boyun eğer, Müslümanların sahip olmadığı hiçbir imtiya­za o da sahip değildir. Halifenin bu sahadaki pozisyonu, demokratik ülkelerdeki devlet başkanlarının pozisyonundan daha düşük bir seviyededir. Çünkü o hiçbir imtiyaza sahip değildir. Bu durum İslam’ın ilk halifesinin konuşmasında çok açık bir şekilde kendini göstermiştir. [130]

2- Devlet başkanı olarak yasama sahasında halifeye ihtisas hakkı yoktur. Çünkü İslam'da yasama Allah'a ve Resulüne aittir. İçtihadın rolü ise daha önce de gördüğümüz gibi sınırlıdır. Ve bu sebeple devlet başkanı olarak halifenin ro­lünü ancak bu önemli hakikatin ışığında anlamak mümkün olabilir. Gördüğü­müz gibi yasama işlevi müttehidlerin ihtisasları dahiline olup bunlar pozisyon­larım halifeden değil, kişisel basanlarından elde ederler. Bu ise devletin meşrui­yeti için en büyük güvencedir. Ve yine bilinen ve kabul edilen şudur ki, despotik sistemler, devlet başkanlarının iradelerinin kanun olduğu esası üzerine kuru­lurlar. İdeal halifelikten uzak ve saptırılmış en aşın şekliyle bilinen İslam devle­tinde bile hiçbir İslam devlet başkanının bunu söylemediği bilinen bir gerçektir.

3- Kur'an ve Hadis idare sistemine sınırlı temas etmelerine rağmen, bu hu­susta zorunlu bazı esasları halifeye veya halifenin bazı ihtisaslarını kendisine tafviz ettiği ve daha sonra ayrıntılı olarak açıklayacağımız gibi, garanti altına almışlardır. Bunlardan bazıları aşağıdadır:

a) Şûra prensibi: Bu husustaki naslara daha önce değinmiştik.

b) Adalet; İdarenin gayesi adalettir. Bu hususla ilgili olmak üzere Kur'an-ı Kerim'de bir çok ayet varid olmuşturki, bazıları aşağıdadır:

"Şüphesiz ki, Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmeylemenizi emreder." [131]

c) Kanun önünde eşitlik: Resulullah meşhur hadis-i şerifinde bu konuyu açık bir şekilde ifade eder ve şöyle buyurur:

"Sizlerden önceki kavimlerin helak olmalarının sebebi, onların asillerinden biri hırsızlık yaptığı zaman onu serbest bırakırlar. Zayıflarından biri çaldığı zaman ise onu cezaya çarptırırlardı. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kı­zı Fatıma hırsızlık yaparsa Muhammed onun elini keser."

d) Politik ve dini azınlıklara karşı iyi muamelede bulunma: Bu anlamı ifade eden hadisiyle Resulullah buyurur ki:

"Kim ki bir muahide (İslam devletiyle anlaşma gereği banş halinde olan kimseye) zulmeder, gücünden fazla kendisine sorumluluk yükler, hakkını azal­tır (hepsini kendisine vermez) veya kendisinden gönül rızası olmaksızın bir şey alırsa, kıyamet gününde ben onun deliliyim."

4- Şayet durum bununla kalmış olsaydı, bu görevlerin ahlaki yükümlülükler kabilinden sayılan sorumluluklar olduğu söylenebilirdi. Ancak İslam hukuku ilim uzmanları oybirliğiyle halifenin görevleri dışına çıkması halinde, görevin­den azledilmesi ve Müslümanların ona itaat etmemeleri hükmüne varmışlardır. İbn Hazm bu anlamda halifenin görevlerini sıraladıktan sonra şöyle demektedir:

"O Allahin kitabı ve Resulullahın sünnetiyle bizi idare ettiği sürece kendisi­ne itaat edilmesi gereken imamdır. Şayet Kur'an ve sünnetten uzaklaşırsa bun­dan alıkonması ve kendisine karşı hakkın ve müeyyidelerin uygulanması gere­kir. Bu müeyyideler yeterli gelmezse, görevinden azledilir ve yerine başkası se­çilir."

Şayet Müslümanlar bazı despot halifelerin azledilmelerini gerçekleştirmek­ten aciz kalmışlarsa da İslam idare usulünün dışına çıkan bu gibilerin hükümle­rinin meşru olduğunu kabullenmek şeklinde yorumlanmaması ve kabul edilme­mesi gerekir. İslam hukuku ilim uzmanları, bu hususu gözden kaçırmamışlardır. Bugün oybirliğiyle kabul edilen esasları onlar çok daha önce ileri sürmüş ve ce­vaplandırmışlardır. Bu hususta en açık ve seçik olarak söylenen İmam-ı Gazali'nin "el-İktisad ve fı'l-İtikad" isimli eserinde zikrettikleridir. İmam-ı Gazali bu hususta der ki:

"İlim hususiyetiyle bize müsamaha eder misiniz, denirse o zaman adalet hu­susiyeti ve başka hususiyetler sebebiyle müsamaha etmemiz gerekli olur. O za­man deriz ki, bu müsamaha hür irade ile seçilmiş bir müsamaha değildir. Zaru­retler yasak olan şeyleri mubah kılarlar. Biliyoruz ki, kesilmeden ölmüş hayva­nın etini yemek yasaktır. Fakat ölü insanın etinin yasak oluşu ondan daha şid­detli bir şekilde yasaktır. İmamın yerine birini seçmekten aciz olunmasına rağmen, çağımızda imamlık şartlarının yeterli olmaması sebebiyle imamlığın butlanına hükmedilirse, acaba bu durumlardan hangisi daha iyidir? Hakimlerin az­ledilmeleri, velayetlerin batıl (geçersiz) olmaları, nikahların akitsiz oldukları, bütün valilerin tasarruflarının geçersiz ve bütün insanlar harama doğru gitmek­tedir demek midir, yoksa imamın mevcut olduğu, zorunlulukların ve şartların emr-i vakisine göre velayetlerin ve işlemlerin geçerli olduğunu söylemek mi yidir?"

Bu sözler bize fiili veya emr-i vaki hükümet düşüncesini hatırlatmaktadır. Fiili görevlilerin yaptıkları işler ise, "Kamu hizmetlerinin sistemli ve devamlı seyretmesi" meşhur normuna binaen doğru ve sıhhatli sayılmaktadır."[132]

İKİNCİ KISIM

 

VALİLERİN SEÇİLMESİ VE HESABA ÇEKİLMESİ

 

Bey'atın kurulmasıyla halife, daha önce açıkladığımız görevleri, ümmete karşı yerine getirmekle sorumludur. Halife zevklerine ve hattâ ibadete zamanı­nı ayırmak suretiyle bu görevini ihmal edemez. [133]

Çünkü halife şahsi sıfatlarından dolayı seçilmiştir ve Müslümanların haklarını korumak için Allah'a ve ümmete karşı sorumludur. Çağdaş idare sistemleri arasında devlet başkanı olarak halifenin pozisyonunu bu durum açık bir şekilde ifade eder. İslam devletinin başkanı yürütme organının merkezi olup icraat işini yürütür. Büyük idareciler ancak ondan yetki almak suretiyle icraatta bulunabi­lirler. Görüldüğü gibi, ihtisaslarının işleyişi bakımından ümmete karşı sorumlu­dur. Bu ölçülerden dolayı hilafet, günümüzde devlet başkanlığı sistemi olarak bilinen sistemden başka bir şey değildir.

Halifenin ihtisaslarını bizzat yerine getirmekle zorunlu olması otoriteye tek başına sahip olması anlamına gelmez. Çünkü böyle bir sonuca varmak imkan dahilinde değildir. İşte bu sebeple halife, ilk başta ihtisaslarının bazı yönlerini ifa edebilmek için muhtelif bazı yardımcılardan destek almak suretiyle gerçek­leştirebilir. İslam devletindeki yürütme organı bu yardımcılardan teşekkül eder. İdare koordinasyon Resulullah'ın ve birinci halifenin devirlerinde açık bir şe­kilde tecelli etmediyse de, İslam devletinin topraklarının genişlemesi sebebiyle bu belirtiler ikinci halife Ömer b. Hattab döneminde açık bir şekilde kendini gösterdi.

Daha önce de gördüğümüz gibi, Ömer (r.a.)'in bu sahadaki doktrini, birden fazla yerde gerek halifeliği üstlendikten sonra gerekse hilafet dönemi esnasın­daki kendisi tarafından verilen nutuklarında bizzat sınırlanmıştır. Bunlardan bazıları aşağıdadır:

a) Halifelik konusunda birinin benden daha fazla güçlü olduğu bilseydim, bu görevi üstlenmektense başınım vurulması daha sevindirici olurdu.

b) Allah, sizleri benimle, beni de Ebu Bekir'den sonra sizlerle denedi. Her­hangi bîr işinizin çözülmesinde ben hazır olmadığım zaman bu işi çözüme bağ­laması için başka birine havale edin. Ancak onun doğru ve güvenilir kişi olma­sı gerektiğini aklınızdan çıkarmayın. İyilikle hareket ederlerse ben de onlara iyilikle yaklaşır, kötülük ederlerse başkalarına ibret olacak şekilde onları ceza­landırırım.

Başka bir rivayet de şöyledir: Hazır olduğumuz zaman (sonuçlanması gere­ken işleri) kendimiz salisen yerine getirir, hazır olmadığımız zaman ise bunun için güç ve güven ehlini tayin ederiz. Kim iyilik ederse biz ona daha fazla iyilik ederiz. Kim de kötülük ederse onu cezalandırırız.

c) Birinin başka birine zulmetmesine veya tecavüzde bulunmasına izin ver­mem. Zulmeden kimsenin yanağını yere kor, hakka boyun eğinceye kadar di­ğer yanağına ayağımı basarım. Bütün bu şiddetimden sonra faziletli ve dürüst halk için yanağımı ben yere koyarım.

d) Bir defasında da şöyle diyordu: En iyi bildiğim kişiyi sizin için görevlen­dirip adaletle hükmetmesini emretmekle üzerime düşen görevi yaptığımı ve ye­rine getirdiğimi görebiliyor musunuz? Cevap verdiler:

“Evet.” Ömer dedi ki:

“Hayır. Emrettiğim şekilde iş yapıp yapmadığını görmedikçe görevimi ye­rine getimiş olamam.”

Bu normların anlamı çok açık olup çağdaş idarenin en modern metodlarıyla uyum sağlamaktadır.

Mü'minlerin emirine düşen görev, gücünün yettiği kadar kamu işlerini biz­zat kendisinin yönetmesi, kendisine olan güveni ne derecede bulunursa bulun­sun, başkasına vekaleten bu İşi teiikelmemesidir. Daha önce de belirttiğimiz gi­bi, bütün kuvvetlerin ayrılması ve ihtisas normu sınırları dahilinde gerçekleş­mesi gerekir.                                  

Ve mü'minlerin emirine düşen, kamunun işlerini üstlenecek kişileri, Müslü­manların arasından bu görevi en iyi şekilde yerine getirebileceklerden seçmek, yaptıkları işleri dürüstlükle ve iyi bir şekilde yerine getiriyorlarsa iyilikle, kötü­lük yapıyıyorlarsa kötülükle cezalandırmak hesaba çekmek ve kontrol etmektir.

Ömer (r.a.) hayatı boyunca ne söylemişse hepsini uygulamıştır. Onun söy­ledikleri dünyanın birçok medeni ülkesinde günümüzde müşahede ettiğimiz, insanları razı etmek için sadece seçim vaadlerinden ibaret değildi.

 

1- Ömer'in Vali Seçimindeki Metodu

 

Ömer (r.a.) Ali, Osman, Talha, Abdurrahman b. Avf (Allah hepsinden razı olsun) büyük sahabileri vali olarak görevlendirmeyi reddetti. Kendisine bunun sebebi sorulduğu zaman şunları söyledi:

“Onları kendilerine verdiğim görevle kirletmekten korkarım.”

Diğer bir ifadeyle onların fitneye maruz kalmalarından çekiniyordu. Daha önce de belirttiğimiz gibi, onları Medine'de alkoymasımn sebepleri çoktur. Bunlardan bazıları aşağıdadır:

1) İçtihad işlerinde kendisine yardımcı olmaları. Çünkü onlar içtihad konu­sunda en yetkili kimselerdi. Devletin sağlam içtihad sahiplerine ihtiyacı vardı.

2) Dünya arzularından ve isteklerinden, lüks hayattan uzak olmaları ve akidlerinin sadakati sebebiyle kamu işlerinde kendisine nasihat etmeleri ve yar­dımcı olmaları.

3) İslam'da ilk cihad edenlerden olmaları ve Resulullah'a olan yakınlıkları sebebiyle devletin diğer bölgelerine dağılıp fitne sebebi olmalarını önlemek.

4) Onun arzuladığı cezanın uygulanmasında hataya düşmeleri ve Ömer'in kendilerini bundan dolayı hesaba çekmeme korkusu. Daha önce de görüldüğü gibi Ömer valilerini en şiddetli şekilde cezalandırıyordu. Bunun ayrıntılarını ileride göreceğiz.

İşte bu sebeplerden dolayı Ömer (r.a.) Resulullah'ın yakınlarından birini gö­revlendirmeyi reddetti. Bu hususta rivayet edilen olay aşağıdaki gibidir: Abdul­lah b. Abbas şöyle rivayet eder:

Ömer, Abdullah b. Abbas'ı henüz çocuk olmasına rağmen İslam hukukun­daki ve dindeki yüce ilmi sebebiyle çok seviyordu. Abdullah diyor ki,

“Ömer, beni çağırmıştı, yanına gittiğimde şunu söyledi”:

“Ya İbn Abbas! Humus valisi vefat etti. O, faziletli kişilerden biriydi. Böyleleri az bulunur. Senin fazilet ve iyilik sahibi olan bu kişilerden olmam Al­lah'tan temenni ederim. Seni çağırmamın sebebi, onun yerine seni tayin etme arzusudur. Ancak içimde senin için korktuğum bir şey var; bunu sende bulamı­yorum. Senin için endişeleniyorum. Senin görüşün nedir?”

“İçinden geçenleri söylemedikçe senden herhangi bir görev alma niyetinde değilim,” dedim. Ömer sordu:

“Hangi sebepten dolayı bunu arzuluyorsun?” İbn Abbas diyor ki:

“Benim istediğim, şayet onun gibi (söz konusu olan vali) suçsuz isem de biliyorum ki, bu işin ehli değilim. Senin benim için duyduğun endişeyi ben de duyuyorum. Seni her gördüğümde, düşündüğün şey üzerine vahiy nazil olmuştur.” Ömer diyor ki:

“Ya İbn Abbas! Ben senin durumunu arzuluyorum. Sen beni ancak önemli buluyorsun. Benim senin için endişelenmemin sebebi, sen iş başında iken feyin rana gelmesi ve sana bize doğru gel denir. Resulullah'ın başkalarını bu işlerde görevlendirip sizleri terketüğini gördüm.” İbn Abbas der ki:

“Vallahi senin uygun gördüğün ve vardığın görüş en doğrusudur. Nasıl uy­gunsa öyle yap.” Ömer cevap verdi:

“Vallahi sizler bu işin ehli olduğunuzdan sizleri bu görevle görevlendirip yükseltmek mi yoksa makamla statünüz gereği koordine yapıp üzerinize kına­maların yağmasından korkayım mı bilemiyorum. Kınama ve itab kesinlikle olacaktır. Ben sana sen de bana içini döktün. Bu hususla senin gürüşün nedir?”

İbn Abbas dedi ki:

“Seninle birlikte çalışmak istemiyorum.”

Ömer,

“Peki niçin” diye sordu. İbn Abbas cevap verdi:

“Senin içinde bu duygular olduğu sürece görev konusunda gözüne gire­mem. Ömer o zaman benimle istişare et,” dedi. İbn Abbas dedi ki:

“Senin nazarında doğru olanı, aleyhinde de olsa doğru olanı tayin etmeni istişare ederim.”

Çağın ölçülerine göre, Ömer (r.a.)'in valilik konusunda ileri sürdüğü şartlar, örnek şartlardı. Valilerde ilim ve Allah korkusu şartlarının yanı sıra şu şartla­rında bulunmasını istiyordu:

a) Kuvvet: Geleneksel ve meşhur sözüne uygun olarak şöyle söylediği riva­yet edilir: Kendimi kendisinden daha güçlü bulduğum birini tayin etmekle ken­dimi suçlu sayarım.

Ömer b. Hatta b, Şurahbil b. Hasene'yi Şam'a vali olarak tayin ettikten son­ra, onun yerine Muaviye b. Ebi Süfyan'ı tayin elmesi, bu hususun en büyük de­lilleri ndendir. Görevinden alınan vali halifeye sordu:

“Beni görevden almanız herhangi bir kızgınlığın sonucu mudur?” Halife kendisine şöyle cevap verdi:

“Hayır, seni gerçeklen çok seviyorum. Ancak ben idari yönden daha güçlü­sünü istiyorum.” Bunun üzerine Şurahbil şöyle söyledi:

“O zaman halka bir ayıptan dolayı görevden alınmadığımı bildirmenizi isti­yorum.” Ömer (r.a.) ayağa kalktı ve halka şöyle hitap etli.

“Ey halk! Vallahi ben Şurahbil'i suç işlediğinden ötürü görevinden alma­dım. Benim istediğim daha güçlüsünü görevlendirmekti.”

İdari demokrasi bu formda tecelli eder. Biliyoruz ki, bugün dünya ülkeleri­nin çoğunda yürürlükte olan geleneksel uygulamalara uygun olarak devlet baş­kanlarına büyük idareci liderlerin almalarına herhangi bir sebep gösterilmeksizin yetki verilmiştir. Görevden alınan kişi, bunun sebeplerinin açıklanması için devleti zorlayamaz. Ömer'in metodu ise azledilen kişinin ibra edilmesi şeklinde idi. Ancak azledilen kişinin ibrası şayet onun dediği gibi daha güçlü olanı bulma amacıyla yapılan değişiklik ise veya Sa'd b. Ebi Vakkas'ın ve Halid b. Velid'in durumlarında olduğu gibi, herhangi bir sebeple azledilenin ahlak ve şere­fine dokunmayan sebeplerden dolayı kişinin azledil meşindeki durumlarda bu metod geçerliydi.

b) Tevazu ile birlikte heybet: Bunu da şu sözüyle ifade eder: Öyle birini is­tiyorum ki, kavminin emiri olduğu halde sıradan bir kişi gibi hareket etmelidir.

Halifenin son derece mütevazi olmasına karşı fıtraten mü'minlerin emirinin heybetli olması ve halkın kendisine saygı göstermesi ihtiyacım idrak etmişti. İşte bu sebeple otoritenin heybetini muhafaza etmeye itina gösteriyor ve raiyenin hakime karşı cür'etkar olmamasına ayrı bir önem veriyordu. Bu prensibi kendi şahsına ve valilerine uyguladı. Bu husustaki rivayetler aşağıdadır:

Ömer b. Hattab bazı eşyaları getirip halkın arasında dağıtıyordu. Halk onun etrafında toplandı ve kalabalıklaştı. Sa'd b. Ebi Vakkas geldi, Ömer'in yanına varıncaya kadar halkı yararak ilerledi. Durumu gören Ömer asasını kaldırdı ve şöyle dedi:

“Bu şekilde gelmekle Allah’ın yeryüzündeki otoritesini korkutmak mı isti­yorsun? Allanın otoritesinin senden korkmadığını sana öğretmek istedim.”

el-Medinî'nin bir rivayetine göre der ki:

“Amr b. Ma'dikerb, emiri olan Sel-man b. Rabia'nın seriyyesinde (beşten az, dörtyüzden fazla olmayan askeri grup) idi. Süvariler gelip geçtiklerinde Amr kendisine ait bir ata binmişti.” Bunu gören Selman dedi ki:

“Bu at yarış atı değildir.” Bunun üzerine Amr dedi ki:

“Hayır, bu at yarış atıdır.”

Selman bir kurna getirilmesi için emretti. Kurna getirildiğinde ona su bo­şalttı. Ve yarış atının getirilmesi için emir verdi. At gelip kurnadan su içti. Amr'ın atını getirdiklerinde ön ayakları üzerine çömelerek su içti. Koşu atı ol­mayan at böyle su içer. Emir Selman b. Rabia, Amr'a dedi ki:

“Görmüyor musun?” Amr:

“Evet, görüyorum. Yarışçı olmayan, yarışçı olmayanı tanır.”

Bu haber Ömer b. Hattab'a ulaştı. Ve ona şöyle bir mektup yazdı:

"Emirine söylemiş olduklarını öğrenmiş bulunuyorum. Semsame diye isim­lendirdiğin bir kılıcın var. Bende Allahın verdiği güç ve kuvvetle keskin ve katı bir kılıç vardır. Bu kılıçla sana bir darbe vuracak olursam topuklarına kadar ke­secektir. Söylediklerimin haklı olduğunu bilmeni ve seni memnun edecekse söylediğinden geri dönmeni isterim.” [134]

Bu, erdem sahibi olan her sistemin unsuru olan taatin yok olmasına ve sis­teme karşı çıkılmasına sebep olan raiyenin cür'etiyle emirin kudreti ve arzusu dahilindeki tevazu arasındaki farklılığın olağanüstü imasından başka bir şey değildir.

c) Halka karşı şefkatli olmak: Bu hususta Ömer hakkında meşhur bir riva­yet vardır. Bir gün bir Müslümanı vali olarak tayin etmek için yanına çağırdı. Katip konuyla ilgili yazıyı yazarken Ömer'in çocuklarından biri gelip Ömer'in kucağına oturdu. Halife onunla eğlendi ve kendisini öptü. Adam Ömer'e dediki:

“Ey mü'minlerin emiri! Onun gibi benim on tane çocuğun var, fakat onlar­dan hiçbiri şimdiye kadar bana yanaşmadı.” Bunun üzerine Ömer şunları söyledi:

“Allah, rahmeti senin kalbinden koparıp atmışsa, bunda benim günahım ne­dir? Allah, rahmet sahibi kullarına rahmet eder.”

Valilik için yazılan yazıyı kendisine vermelerini emretti. Yazıyı eline alarak yırttı ve daha sonra şunları söyledi:

“Çocuklarına karşı acıma duygusu olmayan bir kimse raiyesine karşı nasıl merhametli olabilir?” [135]

d) Kişinin valilik için aday olarak kendisini ileri sürmemesi: Bu husustaki rivayetlere göre Ömer (r.a.), birini vali olarak tayin etmek istedi. Bu isteğini adama iletmeden önce adam kendisine gelerek iş talebinde bulundu. Bunun üzerine Ömer (r.a.) kendisine şöyle söyledi:

“Daha önce bu görev için biz seni istiyorduk. Ancak bu görev, isteyene ve­rilmez.”

Bütün bunlardan sonra Ömer, raiyesini çok iyi bilmesine ve durumlarım id­rak etmesine rağmen tek başına hiçbir valiyi seçmedi. Müslümanlarla yaptığı istişareden sonra seçim işini yapardı.

 

2- Valiler İçin Görev Normları

 

Ömer (r.a.) iyi valileri tayin etmekle yetinmiyordu. Hareketlerini tahdit edi­yor, kendilerini hesaba çekeceğini belirtiyordu. Bu normların tahdit edilmesi, valinin tayini esnasında olduğu gibi, ya özel bir formla veya valilerin toplu ola­rak katıldıkları konferanslarda olduğu gibi, toplu bir farkla gerçekleşirdi. Bun­ların en meşhuru ise hacdır.

a) Özel şartlar: Ömer (r.a.) bunu "valilik yazısı"yla garantiye alıyordu. Her­hangi birini görevlendirdiği zaman ona bir yazı yazar, Muhacir ve Ensar'dan bir gruba bunu göstermek suretiyle onları şahit tutarak yazısında şunlara yer verir­di:

"Hiç kimsenin canına, malına zulmetme. Makamını bir çıkar veya menfaat için kötüye kullanma." Aynı zamanda görevlinin otoritesinin sınırlarını da tes­pit ediyor ve kendisine şöyle diyordu:

"Ben seni Müslümanların kanlarına ve namuslarına karşı tavır alman için görevlendirmedim. Seni görevlendirmemin sebebi, onlara namaz kıldırmak, aralarında feylerini dağıtmak ve yine aralarında adaletle hükmetmek içindir."

Ömer valiler için dört şart ileri sürüyordu:

1- Vali özel yetiştirilmiş Arap atlarına binmeyeceklir. Çünkü bunun sonun­da gösteriş ve gurur vardır.

2- Lüks elbiseye ilgi göstermeyecektir.

3- Nefis, seçilmiş yemekler yemiyecektir.

4- Halkın kendisine ihtiyacı olduğu zaman, kapısını onların yüzüne kapatmayacaktır.

b) Genel şartlar: Bunun en bariz örneği hac konferanslarıdır.

"Ben sizi emirler ve cebbarlar olarak göndermedim. Kendileriyle hidayet olunan, sizleri hidayet imanları olarak gönderdim. Müslümanların haklarını kendilerine verin. Onları döverek zelil kılmayın. Seslerini kesmek suretiyle akıllarını başlarından almayın. Yüzlerine kapılarınızı kapatmak suretiyle güçlü­lerin güçsüzleri ezmelerine sebep olmayın.

Kendilerine zulmetmeyin. Başlarına gelen herhangi bir problemi görmemezlikten gelmeyin. Onlarla güçleri yettiği kadar kafirlerle savaşın. Kendileri­ne güçsüzlük veya zayıflık gördüğünüz zaman savaşmaktan vazgeçin. Bu, düş­manlarınıza karşı yaptığınız cihad için yeterlidir.

“Ey insanlar! Bölgelere gönderdiğim emirler için sizleri şahit gösteriyorum. Vallahi ben onları ancak halka dinlerini öğretmeleri, feylerini kendilerine tevzi etmeleri ve aralarında bir mes'ele çıktığında hükmetleri için gönderdim. Arala­rında çözemedikleri mes'eleleri bana havale etmeleri için kendilerini görevlen­dirdim."

Ömer (r.a.) başka bir vesileyle de halka şu şekilde hitap etti:

"Ey insanlar! Vallahi ben yüzlerinize vurmaları, ellerinizdeki mallan alma­ları için sizlere görevli göndermiyorum. Benim onları sizlere göndermemin se­bebi, dininizi ve Peygamberimizin sünnetini sizlere öğretmeleridir. Kim böyle hareket ederse gerekeni yapmış olur. Kim böyle hareket etmezse onun durumu­nu bana havale edlin. Allah adına yemin ederim ki, onu hesaba çekip gerekli şekilde cezalandıracağım."

Amr. b. As ayağa fırlayarak şöyle dedi:

“Ey mü'minlerin emiri! Şayet Müslümanlardan biri raiyesinin üzerine vali olup onlardan bazılarım te'dip ederse, valiyi cezalandırır mısın?”

Ömer (r.a.) cevap verdi:

"Evet, Allah adına yemin ederim ki onu cezalandırırım. Resulullah'ın kendi nefsine kısas uyguladığını gördüm. Müslümanları döverek onları zelil kılma­yın. Onları haklarından malınım etmek sureliyle küfre götürmeyin. Müslüman­ları parçalamak suretiyle yok etmeyin."

Halkın arasından biri ayağa kalkarak dedi ki:

“Ey mü'minlerin emin, valin bana yüz kırbaç vurdu.” Ömer sordu:

“Ona yüz kırbaç vurmak ister misin? Kalk, o seni nasıl cezalandırdıysa sen de aynı şekilde cezalandır.”

Amr b. As ayağa kalktı ve dedi ki:

“Ey mü'minlerin emiri, bizi serbest bırak, önce kendi aramızda anlaşalım.” Bunun üzerine Ömer (r.a.) anlaşmaları için onları serbest bıraktı Adamı, her kırbaç için iki dinar ödemek suretiyle toplam iki yüz dinara razı etti.

Bir defasında Ömer (r.a.), emirlerine şu şekilde mektup yazdı:

"Ey valiler, sizlerin raiye üzerinde haklarınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Allah katında sabır ve metanetten daha çok sevilen bir şey olmadığı gibi, imamın sabrı ve müsamahası kadar da değerli bir şey mevcut değildir. Allah katında en sevilmeyen şey ise cehalettir."

Huzeyme b. Sabit, Ömer birini vali olarak tayin ettiği zaman kendisine şöy­le söylediğini zikreder:

"Ben seni Müslümanların kanlarına musallat kılmadığım gibi, onların yüz­lerine vurman için seni otorite sahibi yapmadım. Seni görevlendirmemin sebebi onlara namazlarını kıldırmak, aralarında feylerini taksim etmek, adaletle hük­metmek, aralarında hükmederken hakkın gereğini yerine getirmektir. Arapları vurmak suretiyle zelil kılma, cahil bırakıp akıllarını başlarından alma. Acele ederek mahrum etme. Kur'anı tecvid ile oku, Resulullah'tan az rivayette bulun. Kur'ana sarıl, hükümleri ondan çıkar. Mümkün olduğu kadar Resulullah'dan az rivayette bulun. Allah'tan kork. Bil ki, bu işte ben de sana ortağım. Yapacağın iyilik ve kötülükte senin ortağınım."

Bir defasında Ebu Musa el-Eş'ari'ye şunları yazdı:

"Meclisinde ve yüzüne karşı halkı eşit tut. Ta ki, zayıf adaletinde ümitsizliğe kapılmasın. Güçlüler de zulmetmeni arzulayip beklemesinler."

Ömer (r.a.)'in bugün kamu ilişkileri diye nitelendirdiğimiz düsturunun kap­samını gözden uzak tutmamak gerekir. O, herhangi bir valinin hastaları ziyaret etmediğini, güçsüzleri kabul etmediğini öğrendiği zaman, söz konusu görevliyi hemen azlederdi. Bu hususla Irak fatihi Sa'd b. Ebi Vakkas'a bir defasında şun­ları yazmıştı:

"Müslümanların hastalarını ziyaret et. Cenazelerine katıl, kapın onlara açık olsun. Onların işlerini bizzat kendin halletmeye çalış. Sen ancak onlardan bir kişisin. Ne var ki, Allah sana daha ağır bir yük yüklemiştir. Bana gelen ve ya­yılan haberlere göre, senin aile fertlerinin Müslümanların elinde bulunmayan elbiseler, yiyecekler ve binek atları mevcuttur. Ya Abdullah! Elinde tereyağın­dan başka bir şeyi olmayan ve ölümü ondan olan, verimli bir vadiden geçen bir hayvanın pozisyonunda ol m ayasın. Bilmelisin ki, idarecinin Allah katında bir muradı vardır. Kendisi sapıttığı takdirde raiyesi de sapıtır. İnsanların en bed­bahtı raiyesini bedbaht edendir. Vesselam". Mısır valisi Amr b. As'a şöyle yazdı:

"Emirinin sana karşı nasıl olmasını isliyorsan, raiyene karşı öyle ol. Seninle ilgili olarak bana gelen haberlere göre, meclisinde otururken bir şeye dayana­rak oturuyorsun. Oturduğun zaman herhangi bir kişi gibi olur. Herhangi bir şe­ye yaslanma."

Şam ordularının emiri Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'a şöyle yazmıştı:

"Allanın emirlerini ancak gafletten uzak, sağduyu ve akıl sahibi kişiler uy­gulayabilir. Halk onun herhangi bir açığını yakalı yamayacağı gibi, o da raiyesine karşı kin ve nefret sahibi olamaz, Allah yolunda levm edenin sözünden korkmaz."

 

3- Valilerin Ve Diğer Görevlilerin Hesaba Çekilmesi

 

Bu yönlendirmeler, takip edilmeden terk edilmiş olsaydı ideal vaazlardan ve minber hutbelerinden farkı olmayan ve gerçek hayatta bir değeri bulunma­yan sloganlardan ibaret kalırdı. Fakat Ömer b. Hattab kendi nefsini hesaba çe­kip en katı şekilde bu muhasebeyi yapıyorsa çocuklarım ve yakınlarını da aynı şekilde hesaba çekiyor onlara hayat düşüncesini ve metodunu empoze ediyor­du. Ölüm yalağında iken itiraf ettiği gibi, onları konlrol etmiş ve ağır bir şekil­de gerekli şeyleri uygulamıştır. Görevlendirdiği kişileri kontrol eden casusları mevcuttu. Bu casuslar bülün haberleri ayrıntılı bir şekilde kendisine intikal etti­rirlerdi. Öyle ki bu görevlilerden bazıları kendileri için en yakın ve şahsi kişile­ri Ömer'in casusudur diye suçlamışlardı. Bunların ne derece sadakat sahibi in­sanlar olduklarını mütevatir rivayetlerden müşahede etmekteyiz. Mesafenin bü­tün uzaklığına rağmen suç işleyen kişi anında cezalandırılıyordu.

Ömer (r.a.)'in bazı valilerini nasıl hesaba çektiğini gösteren birkaç örnek takdim edeceğiz; böylece okuyucu, İslamdaki geçmişi ve toplumdaki mevkii ne olursa olsun, hiçbir vali bu hesap verme işinden kurturamadığını görecektir. [136]

 

1- Sa'd b. Ebi Vakkas'ın hesaba çekilmesi:

 

Birden fazla yerde zikrettiğimiz gibi, Sa'd Resulullah'ın dayısı ve ilk Müslümanlardandır. Ayrıca Irak'ın fatihidir. Ancak daha sonraları, nifak ve bölücü­lükle, kötü ahlaklarıyla tanınan bir kavimle tecrübeler yaşadı. Kendisine defa­larca aslı astarı olmayan suçlamalar yönelttiler.

Ömer, Sa'd'ın suçsuzluğuna inanmasına rağmen, kendisine yöneltilen suçla­maları araştırmaktan sakınmadı. Bu durum öyle bir merhaleye geldi ki, Ömer onun adaletinden, namazından ve dininden şüpheye düştü. Müslümanların düş­manlarından İranlılar Nihavend'de Araplarla kesin zaferi, belirleyecek meydan savaşı için toplanmışken Ömer, Muhammed b. Mesleme'yi suçlamaları araştır­mak için Sa'd'a gönderiyordu.

Soruşturma gizli olarak yürütülmedi. Tam aksine, günümüzde normal ve sı­radan bir memurun bile kabul edemeyeceği bir şekilde görüldü. Şunu da belir­tilmek gerekir ki, Sa'd Irak'taki orduların başkomutanı dini ve içtimai statüye sahip yüce bir kişi idi. Muhammed b. Mesleme Sa'd'ı yamna alarak camiden camiye geçmek suretiyle halktan tasarruflarını soruyor ve kendilerinden şu ce­vabı alıyordu:

“Onun hakkından iyilikten ve hayırdan başka bir şey bilmiyoruz. Onun ye­rine başka birisinin gönderilmesini de istemiyoruz.” Nihayet Mesleme Benî Abs camisine vardı ve dedi ki:

"Allah adına yemin et. Hakikati bilen kişinin söyle­yeceği ne olabilir?" Üsame b. Katade diyor ki:

“Yemin ederim ki, Sa'd eşit olarak taksim etmez. Raiyesine adaletle hük­metmez. Ve ordusuyla gazada bulunmaz.” [137]

Sonunda Muhammed Sa'd ve diğerleriyle birlikte Ömer'e gelerek haberi ilettiler. Ömer (r.a.) Sa'd'a dedi ki:

“Ya Sa'd, nasıl namaz kıldırıyorsun?” Sa'd cevap verdi:

“İlk rekattan uzatır, sonrakileri ise kısaltırım.” Ömer dedi ki:

“Senin hakkında böyle bir kanaatte sahiptim.” Daha sonra kendisine şöyle söyledi:

“İhtiyatı elden bırakmış olsaydım, onların gittiği yol aşikardı.” Daha önce de bahsettiğimiz gibi bununla bahsettiği Sa'd'ın suçsuz olduğunu daha önceden bi­liyordu. Buna rağmen ihtiyat babından soruşturma yaptırdı.

 

2- Ebu Musa el-Eş'ari'yi hesaba çekmesi:

 

Arabinin biri ona bazı suçlamalar yöneltmişti. Şöyle ki: Dihkanlardan ken­disine altmış uşak seçmişti. Ukayle adında bir cariyesi vardı, iki kafız (yüz kırk dört zira' boyunda toprak parçası) ve iki yüzüğe sahipti, işlerini yürütmesi için Ziyad'ı görevlendirmişti, el-Hatie denilen vurup yere sermeyi bin dinar veya dirhem karşılığında caiz görmüştü.

Ömer (r.a.) Ebu Musa el-Eş'ari'yi çağırdı. Kendisini şikayet eden kimseyle yüzleştirdikten sonra vali kendisine yapılan ithamları aşağıdaki şekilde çürüttü:

Uşaklar için büyük bir fidye ödeneceğini bildiğini, bunları fidye karşılığı serbest bıraktığını ve fidyeyi Müslümanların arasında taksim ettiğini isbatladı.

İki kafizden birinin valiye ve ailesine, diğerinin ise erzaklarını elde etmek için Müslümanlara tahsis edildiğini belirtti..

Ziyad'ın görevlendirilmesine gelince; Ebu Musa onun gün görmüş, ilim sa­hibi olduğunu, asil bir kimse olarak tanındığını gerekçe göstererek kendisinden faydalandığını dile getirdi.

el-Hatie'yi caiz görmesinin sebebini ise kimsenin kendisine küfretmemesini ve ağızını kapamasını sağlaması için yaptığını ifade etti...

Ancak vali cariyesi Ukayle için makul bir özür beyan edemedi.

Bunun üzerine Ömer b. Hattab onu görevine iade ederek kendisine şöyle dedi:

“Bana Ziyad ve Ukayle'yi gönder.”

Ziyad kendisine geldiğinde, feraiz, hadis ve Kur'an'dan kendisine sorular yöneltti. Kendisini bu konularla ilgili ilim sahibi buldu. Yaptığı işlemleri de in­celedikten sonra tasarruflarının iyi olduğunu tesbit etti. Ve tekrar Ebu Musa'ya geri gönderdi. Daha sonra Basra emirlerine yazdığı mektupta, Ziyad'ın görüşle­rini, yapacakları işlemlerde dikkate almalarını ve ona göre hareket etmelerini emretti.

Cariyeye gelince; valiye ceza olmak üzere onu Medine'de bıraktı, tekrar ge­ri dönmesine müsaade etmedi.

Şikayetçiye gelince; Dubaa el-Anezi diye isimlendiriliyordu. Vali Ebu Mu­sa el-Eş'ari'ye karşı olan kızgınlığının sebebi Ömer'e feyi götüren gruba kendi­sini de katması ve Ebu Musa'nın onun bu isteğini reddetmesiydi. Halife onun hakkında şöyle bir beyan çıkarmak suretiyle yetindi. "Haklı olmadığı halde Du­baa el-Anezi Ebu Musa'ya kızdı. Dünya menfaatlerinden birini elinden kaçırın­ca Ebu Musa'yı terketti. Önce onun hakkında doğru, sonra da yalan söyledi. Onun yalanı doğruluğunu ifsad etti. Yalan söylemeyin. Yalan kişiyi ateşe götü­rür."

Aynı vali için başka bir soruşturma da şöyledir:

Ebu Musa ile birlikte bir adam vardı. Çok cesurdu, yüksek bir sese sahipti, düşmanı ezen bir kahramandı. Birlikte savaştılar ve büyük çapta ganimet elde ettiler. Ebu Musa kendisine hissesini verdi. Ancak o bunu kabul etmeyerek bü­tün ganimetleri almakta ısrar etti. Ebu Musa kendisine yirmi kırbaç vurdurdu ve başını tıraş ettirdi. Adam saçlarını toplayıp Medine'ye Ömer'e yanına gele­rek saçlarını halifenin göğsüne fırlattı. Valisinin kendisine yaptıklarını anlatarak şikayet etti. Ömer (r.a.) adamın hareketlerine kızmadı ve dedi ki:

“Bütün halkın bu adamın katılığında olması Allah’ın bize ganimet olarak bağışladığı bütün ganimetlerden daha çok benim için sevindiricidir.”

Ebu Musa'ya yazdığı mektupta şunları söyledi:

"Esselamü aleyk... falanca bana şu ve şu şekilde haber vermiştir. Ona yaptıklarını şayet toplum huzurunda yaptıysan aynısını sana uygulamasını emret­tim. Ta ki, hak yerini bulsun. Şayet halkın huzurunda yapmadıysan yine aynı şekilde halkın huzurunda olmaksızın kısas uygulanacaktır."

Adam Ebu Musa'mn yanına vardığı zaman, halk kendisine dedi ki:

“Onu affet.” Adam cevap verdi:

“Hayır. Onu kimseye bırakmayacağım.” Kısasın uygulanması için Ebu Mu­sa yere oturunca adam başını gökyüzüne kaldırdı ve şöyle dedi:

“Allahım. Ben onu gerçekten affettim.”

 

3- Amr b. As hakkında yapılan soruşturma:

 

Amr b. As'ın oğlunun bir Mısırlıya saldırması hususundaki soruşturma bü­tün dünyaca meşhurdur. Muhammed b. Amr b. el-As ile bir Mısırlı at koşturdu­lar. Mısırlının atı İbn Amr'ın atını geçince İbn Amr sinirlendi ve kırbacıyla Mı­sırlının üzerine saldırarak şöyle dedi:

"Al, ben ekreminin (âli,cenab, asil) oğlu­yum" Amr Mısırlıya insaf etmedi. Haberin Ömer'e ulaşmasından korkarak bu­nu önlemek için Mısırlıyı hapsetti. Ancak Mısırlı kaçmayı başararak, halifenin yanına geldi ve tazallüm etti. Halife Amr ve oğlunu getirtten sana Mısırlıya asasını verdi ve kendisine dedi ki:

“Amr'a vur, o (oğlu) ancak babasımn otoritesinin fazileti sebebiyle sana vurdu.” Mısırlı dedi ki:

“Ey mü'minlerin emin, bana vurana vurdum.” Halife dedi ki:

“Vallahi, şayet onu vuracak olursan, sen kendin yeter deyinceye kadar vu­rabilirsin. Bu hususta sana kimse engel olmaz.”

Sonra Amr'a dönerek meşhur sözünü söyledi:

“Ya Amr! Annelerin kendilerini hür olarak doğurduğu halkı ne zamandan beri köleleştirdin?” Mısırlıya dedi ki:

“Şimdilik git. Herhangi bir şüpheye düşersen bana yaz.”

Ömer'in dönemi boyunca, bundan başka bir olay meydana gelmemiş olsay­dı bile onun adaletini tam manasıyla göstermek için yeterli olabilirdi. Ömer'in çok basit bir şekilde dile getirdiği şiarı, bütün dünya on dört asır boyunca ger­çekleştiremedi.

Bir defasında Amr, bir grup halk karşısında bir adama "ya münafık" dedi. Adam dedi ki:

“İslam’ı kabul ettikten sonra nifakta bulunmadım.” Ömer'e geldi, halife ha­beri duyunca Amr'a şunu yazdı:

"Falanca adamın söylediğine göre sen kendisine münafık demişsin. Şayet iki şahit gösterirse sana kırk değnek vurması için emrettim." Adam geri gitti ve camiye girdiğinde halka şöyle söyledi:

“Amr'ın beni münafık ilan ettiğini duyan kişi Allah aşkına ayağa kalksın ve şahitlikle bulunsun. Camide bulunanların hepsi ayağa kalktı. Adamı razı etmek istedilerse de başarılı olamadılar.” Adam dedi ki:

“Burada, Ömer'e itaat edeni göremiyorum. Halk deşarı çıkacağı sırada Amr korktu ve halkın geri dönmesini emretti, eline kırbacı verdi, cezanın uygulan­ması için önüne oturdu.” Adam kendisine dedi ki:

“Otoriteni kullanarak benim bu hareketime mani olabilir misin?”

“Hayır, sana emredileni yap,” Adam dedi ki:

“Seni affettim.”

 

4- Kudame b. Mazun'a haddin uygulanması:

 

Bu muhterem zat Bedir savaşına katılmıştı. Resulullah'ın eşi Hafsa'nın da­yısı idi. Ömer, kendisini Bahreyn'e vali olarak atamıştı. İçki içtiği kendisine is­nat edildi. Bir Müslüman buna şahit oldu. Sahabi Ebu Hureyre de buna tamk oldu. Onun şehadetine göre kendisini sarhoş olarak gördü. Ömer, bu ikisinin şehadetiyle onu cezalandırmada tereddüde düştü. Fakat Kudame'nin eşi Hind bint el-Velid şahitlik edince Kudame'nin suçu sabit oldu ve Ömer içki haddini uyguladı.

Bir gün Ömer (r.a.) Medine pazarına gitti. Bir adam kendisine gelerek dedi ki:

“Vah Ömer!” Kendisine getirdiği haberi sorduğunda adam dedi ki:

“Görevlendirdiğin kişilerden biri, bir vadinin derinliğini tesbit etmek için bir adama vadiye inmesini emretmiş, fakat adam bu isteğine hayır cevabını ver­miş, ancak vali onu vadiye inmeye zorlamış ve bu onun ölümüne sebep olmuş.” Ömer (r.a.) valiyi yanına çağırdıktan sonra dedi ki:

“Şayet Allah'tan korkmasaydım, bunun benden sonra bir gelenek olarak yerleşmesinden çekinmeseydim kafanı vuracaktım. Diyeti ödemeden buradan gitme. Vallahi seni bir daha asla görevlendirmeyeceğim.”

Ömer (r.a.) bazı valilerini de şiir söyleyip kendilerini şüpheli duruma düşür­dükleri için görevlerinden aldı. Bu husustaki rivayetlere göre, Ömer b. Hattab (r.a.), Numan b. Adiy b. Nadle'yi Meysan'a vali olarak atadı. Daha sonra aşağı­daki şiiri söylediği kendisine iletildi.

“Güzele haber veren kim ise, eşi,

Meysan'da bulut gibi kadehte (içki) takdim eder.

Dilersem şehrin tacirleri şarkı söylerler bana.

Şayet pişman ise daha büyük (kadehle) ver bana.

Küçük, etrafı kırık kadehle verme bana.

Öyle sanıyorum ki bu emirü'l-mü'minini kızdıracak

Yıkılmış (harap edilmiş) Cevsek ile bizi (yaptıklarımıza) pişman edecek.”

Ömer (r.a.) valiye şunları yazdı:

"Ha mim. (bu) kitabın indirilmesi, o mutlak galib, o (herşeyi) hakkıyla bi­len (mü'minlerin) günahını yargılayan, tevbesini kabul eden (kafirler ve muha­lifler için) azabı çetin, (ariflere) fazl(u kerem) sahibi olan Allah'dandır. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. Dönüş ancak onadır." [138]

“Söylemiş olduğun beyitte öyle sanıyorum ki, bu, emirü'l-mü'mini kızdıra­cak sözün bana iletilmiştir. Vallahi gerçekten bu sözün beni sinirlendirip kötü­leşmeme sebep oldu. Hemen buraya gel. Seni görevinden azlettim."

Ömerin yanına gelince dedi ki:

“Ey mü'minlerin emiri! Hiç içmedim. Bir şiirdi, aklıma geldi, okudum. Bi­liyorsunuz ki, ben şairim.” Ömer dediki:

“Öyle olduğunu biliyorum. Fakat benim görevlendirdiğim hiçbir işte bun­dan sonra çalışmayacaksın.” [139]

Ömer'in bu husustaki pozisyonu bize, yetkisinde kamu otoritesi bulunan ki­şinin şüpheli durumlardan kaçınması gerekliliği olan çağdaş normu hatırlat­maktadır. Aleyhinde suç tesbit edilmesi bile bu norma ters düştüğü takdirde ka­mu yetkilisi cezalandırılmaya müstehak olur.

Valiler arasında şüphesiz hesaba çekilen en meşhur (muhakeme olayı) Halid b. Velid'in muhakemesidir. O, kınından çıkarılmış olan Allah'ın kılıcı, Kenser'in hakimi, cahiliye döneminde de İslam olduktan sonra hiç yenilmeyen eş­siz kahraman Eba Süleyman'dır. Ömer'in idari metoduna uymayan bazı tasar­ruflarda Halid'in bulunduğunu öğrenen halife, kendisine mektup yazdı. Halid'in yaptıklarından biri, hamama giren Halid'in içinde içki bulunan su ile keselenmesiydi. Ömer (r.a.) mektubunda şöyle diyordu:

“Bana gelen haberlere göre içkiyle keselenmişsin. Allah içkinin zahirini ve batınını haram kılmıştır. İçkiyi vücutlarınıza sürmeyin.”

Halid kendisine şu cevabı verdi:

“İçkiyi yıkanmak amacıyla kullanmak suretiyle, içkilikten çıkarıp yıkanma suyuna çevirdik.” Bu cevap Ömer'in hoşuna gitmedi. Kızgın bir şekilde kendisine cevap ver­di:

“Halid'in ehli ve akrabaları, uzaklaşması ile hesaba çekilme ve tecrübe edil­mektedirler.”

Okun yaydan çıkmasına sebep olan asıl olay, Halid'in Eş'as b. Kays'a on bin dirhem vermesiydi. Halife, Şam'ın hakimi Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'a yazdığı mektupta Halid'i emirlikten almasını, sarığıyla kendisini bağlamasını, başında­ki miğferi kendisinden almasını ve sonra halkın karşısına el-Eş'as'a verdiği ma­lın kendisine mi yoksa devlete mi ait olduğunu sormasını emrediyordu. Şayet devlete ait olduğunu iddia ederse bununla hiyanetini, yok kendisine ait olduğu­nu iddia ederse, bununla da israfını kabullenmiş olacağını belirtiyor, her iki du­rumda da onu görevinden azletmesini, görevi kendisinin üstlenmesini emredi­yordu.

Ebu Ubeyde, Halid'i çağırdı. Geriye kalan emîrül-mü'minin emirlerinin tenfizini (uygulanmasını) onun elçisine terketti. Halk camide toplandı. Elçi, Halid'e el-Eş'as b. Kays'a ödül olarak verdiği malın kaynağını sordu. Halid cevap vermeyip sessiz kaldı. Soru tekrarlandı. Ancak Halid'in susması devam etti. Ebu Ubeyde minberde oturmuştu ve hiçbir şey söylemiyordu. İşte o zaman Bi­lal ayağa kalktı ve dedi ki:

“Ne söylüyorsun? Senin malından mı yoksa el mi koydun?” Halid dedi ki:

“Benim kendi malımdır.” O zaman Müslümanlar sevinmeye ve çığlık atma­ya başladılar. Bilal ayağa kalktı, Halid'in ellerini çözdü. Miğferini kendisine geri vererek eliyle onun sarığını başına sardı ve dedi ki:

“Emirlerinizi dinler, onlara itaat eder, mevalilerimize de hizmet ederiz.”

Fakat Ebu Ubeyde, Halid'i azletme kararıyla sürpriz bir durumla karşı kar­şıya bırakmak istemedi. Halife onun tereddüt ettiğini anladı. Elçi gönderdi, Medine'ye getirtti ve azlettiğini bizzat söyledi. [140]

Halid, Medine'ye sinirli bir şekilde geldi. Ömer'le karşılaştığında kendisine şöyle dedi:

“Seni Müslümanlara şikayet ettim ey Ömer! Hakkımda yeteri kadar bilgiye sahip değilsin.” Ömer Halid'i suçluyor ve şöyle konuşuyordu:

“Bu zenginliğin kaynağı nedir? On bin dirhem kadar ödül verdiğine göre bu bolluk nereden geliyor?” Ve bu soruyu tekrar tekrar sordu. Halid kendisine şöyle söyledi:

“Enfal ve sehimlerden, altmış binden fazla artanı sana olsun.”

Ömer, Halid'in mallarına seksen bin dirhem olarak kıymet biçti. Ona altmış binini verdi. Geriye kalan yirmi binini ise Beytülmal'e teslim etti.

Halk Halid'e karşı takındığı sert tavırla ilgili olarak Ömer'le konuştu, Halid'in itibar görmeye layık olduğunu belirttiler, halifeden mallarını kendisine İa­de etmesini istediler. Ancak Ömer bu malları iade etmeyi kesinlikle kabul et­medi. Kendilerine şöyle dedi:

“Ben Müslümanların taciriyim. Vallahi, bu mallan asla geri vermeyeceğim.” Halifenin ona karşı yaptığı işlemle Halid kendisine zulmedildiğini devamlı hissediyor ve halifenin kendisine karşı uyguladığı bu tasarrufuyla onu sorumlu tutuyordu. Halife ona katı davrandığını itiraf ederek ne kadar bu durum sürdü. Sire kitaplarının rivayetlerine göre Ömer ona şöyle söyledi:

“Ya Halid! Vallalıi sen benim nezdimde şerefli ve itibar sahibisin. Benim en çok sevdiğim kişisin. Bundan sonra beni herhangi bir şey için suçlama.”

Ömer (r.a.)'in ihtiyati icraata yöneldiğini daha önce zikretmiştik. O, valileri­ni tayin etmeden önce mallarım tesbit eder, daha sonra makul olmayan artış gördüğünde bu artan malları istimlak ederdi. Bu hususta birden fazla kişinin mallarına el koydu. Müsadere ile ilgili örnekleri daha evvel arzetmiştik.

Halife bu hususta dış görünüşe bakarak hesaba çekme işlemini başlatırdı. Bir gün taştan ve alçı taşından yapılan bir evin yanından geçti. "Bu ev kime ait­tir?" diye sorduğunda kendisine Bahreyn'deki valisine ait olduğunu söylediler. Bunun üzerine şöyle dedi:

“Dirhemler boyunlarını meydana çıkararak gizlenmeyi reddettiler. Ve vali­nin mallarını taksim etti.”

Darb-ı mesel haline gelen sözlerinden biri şöyledir:

"Her hainin nezdinde benim iki sır saklayanım vardır: Su ve çamur." Çoğu zaman, soruşturma görevlinin bcratiyle sonuçlandırdı. Ancak Ömer, ihtiyatlı davranarak fitneye sebep olur düşüncesiyle eski görevine göndermiyordu. Sa'd b. Ebi Vakkas'a aynı işlemi uyguladı. Kendisine isnat edilen bütün suçlardan beraat etmesine rağmen, onu Irak valiliğinden azlederek Medine'de kalmasını sağladı. Çünkü onun bu husustaki usulü şuydu: Valinin değiştirilme­si, raiyenin değiştirilmesinden daha kolaydır. Başka bir keresinde de şöyle söy­lemişti:

"Bir emirin başka bir emirin yerini almasıyla bir kavmin ıslah edilme­si, en basit bir işlemdir."

Aynı zamanda Ömer (r.a.), azletmiş olduğu suçsuz valilerin beraatlerini herkese duyurma konusunda da itina gösteriyordu. Daha önce de belirttiğimiz gibi Halid'e karşı olan pozisyonunda, onun suçsuz olduğunu tesbit edince dev­letin en ücra köşelerine kadar gönderdiği beyanlarda şöyle diyordu:

“Ben Halid'e ne hıyanet etliği için ne de kendisine karşı bir kinim olduğu için azlettim. Fakat halkın Halid'in başarılarından dolayı başı döndü. Halkın ta­mamen kendisine dayanmasından, güvenmesinden korktum. Her şeyi yapanın Allah olduğunu onlara göstermek isterdim. Fitneye maruz kalmalarını isteme­dim.”

Aynı şekilde Sa'd b. Ebi Vakkas'ı da görevinden aldı. Daha önce bu hususa değinmiştik.

 

ÜÇÜNCÜ KISIM

 

MERKEZİ İDARE VE YEREL YÖNETİM ARASINDA ÖMER B. HATTAB

 

Hükümet işlerinin organizasyonu için iki metod vardır. Bu iki metod organizasyon ilminin esaslı prensiplerini teşkil ederler. Bunlar merkezi yönetimle erel yönetimdir. Merkezi yönetim otoritenin bir arada toplanması ve başkentteki hükümet temsilcilerinin elinde toplanıp yığılması yönüne meyleder. Buna göre diğer otoriteler merkezi hükümete başvurmadan herhangi bir tasarrufta ulunamazlar.

Yerel yönelime gelince, kamu ihtisaslarının iki gruba ayrılmasına sebep olur. Birinci kısım, merkezi metod olmaksızın işlenmeyen grup, bu genel olarak devletin genel politikası ve buna bağlı olarak büyük kararlara ve bütün vatandaşlara eşit bir şekilde hizmet veren kamu hizmetleriyle ilgili olan hususlardır. İkinci grup ise, yerel yönetim bu hususta tam manasıyla müstakil olup başkentteki merkezi hükümete başvurmaksızın kendi sahası dahilinde tasarruflarda bulunabilir.

Yerel yönetimle kastedilen tam anlamıyla merkezi yönetimin yerini alması ulamına gelmediğidir. Çünkü bu imkansızdır. Bununla birlikte yerel yönetim, ıerkezi yönetimin yükünün bir kısmını hafifletebilir. Coğrafi konum göz önünde bulundurulmaksızın bütün halkı ilgilendiren benzer ihtisasların merkezi ükümete terk edilmesi, bölgelere göre değişen ihtisasların da yerel yönetime srk edilerek merkezi hükümetin omzundaki yükün hafifletilmesi şeklinde yorumlanabilir. [141]

Uluslararası planda şu sonucu elde edebiliriz: Devletler kuruluş dönemle­rinde merkezi metoda meylederler. Daha önce de açıkladığımız gibi. İşler istikrar kazanıp devlet otoriter devlet merhalesinden hizmet merhalesi­ne intikal ettikten sonra tedrici bir şekilde merkezi yönetimden yerel yönetime geçer.

Ömer döneminde İslam devletinin içinde yaşadığı şartlar, devlet idaresinde merkezi idare metodunun uygulanmasını empoze elti. Öyle ki, neredeyse tarih­te eşi bulunmayan, aşın merkezi metodu Ömer (r.a.) uyguladı. Müellifler Ömer'in metodunun liderlikteki bu özelliğini not ederek onun için bunu kusur saydılar. Fakat Ömer'in önünde bu vesileden başka, bir çözüm yolu mümkün olmadığına inanıyoruz. Şayet bütün yetkiler halifenin elinde olmasaydı ve dev­letin her tararında görülmekte olan bütün işler üzerinde selahiyet sahibi bulunmasaydı ne Ömer ne de Müslümanlar kısa bir süre zarfında meydana getirdik­leri mucizeleri gerçekleştiremezlerdi. Bu asla bir mübalağa kabul edilmemeli­dir.

Devletin aktivitesi bu dönemde, birinci planda askeri aktivitedir. Biliyoruz ki, çağdaş ülkelerde, bilhassa demokratik hükümette ve idare metodlarıyla gu­rurlanıp böbürlenen ülkelerde bir savaşla karşı karşıya kalındığı zaman olağa­nüstü halleri ilan ederek silahlı kuvvetlerdeki otorite sahiplerine mutlakiyet de­recesine varan yetkiler verilmektedir. Bunun bir neticesi olarak alışılmış for­muyla "meşruluk prensibi" askıya alınır, birinci planda silahlı kuvvetlerin sela­metini ve güvenliğini göz önünde bulunduran hükümler hakim olup kişilerin hakları ve çıkarları ikinci plana düşer.

Ömer (r.a.) devlet başkanlığına geçtiği zaman, İslam orduları Yermuk mey­dan savaşında Kayser'in kuvvetlerine karşı ciddi bir imtihanla karşı karşıya idi­ler. Bu savaş, komutanlarını değiştirip kesin sonuç elde etmek için hazırlıkları­nı tamamlayan Farslara yardım ediyor ve onlara rahat bir nefes aldırıyordu. İşte o ana kadar Araplar üzerinde Kayserlerin ve Kisraların manevi korkuları ha­kimdi. Devlet Başkanlığı Ömer'e geçer geçmez yaptığı ilk iş Irak'taki el-Müsenna'nın ordusuna Müslümanları davet etmesiydi. Onun bu daveti üzerine halk birbirine baktı ve ve hiç kimse bu davete karşı olumlu bir tavır takınmadı. Ömer'in bu daveti tekrarlamasına karşılık halkın Farslara karşı duyduğu eski korkudan dolayı onun bu davetini karşılıksız bıraktı. Bu durum karşısında Ömer (r.a) kendi düşüncesini uygulama safhasına koymak suretiyle Arap esir­lerin serbest bırakılmalarını emretti. Onun bu husustaki delili ise çok açık ve seçik olan şu sözünde mevcuttur:

"Araplar arasında köleliğin gelenek olarak yerleşmesinden nefret ederim." Ömer'in asil gayesi, bütün Arap kabilelerinin gelecek meydan savaşlarına hazırlanmaları için bir araya gelmeleri, onların kalblerini kazanmak suretiyle bunu gerçekletirmekti. Çünkü bu ancak bütün Arapların seferber olmalarıyla kazanılabilirdi. İşte bu sebeple Ebu Bekir (r.a.)'in yaptığının tam tersine mürtedlerden tevbe edenlerin cihada katılmalarına izin vermek zorunda kaldı.

Bunun halk üzerinde bir etkisi görülmeyince Ömer (r.a.) Arapları bekleyen ganimetlere onları teşvik ederek şöyle söyledi:

"Hicaz otlak olmaktan başka türlü size ev olmaz. Halkı bundan başka fazla bir şey elde etmez. Allah’ın kendilerine vaad ettikleri uzaktan gelen Muhacirler nerede? Allahın sizlere kitapta vaad ettiği ve sizlere miras oarak bıraktığı top­rakta seyredin.” Allah buyuruyor ki:

"O peygamberini hidayetle ve hak din ile gönderendir. (Bu da) onu (o hak dini) diğer bütün dinlere galip kılmak içindir. (Senin bu suretle gönderildiği­ne) tam şahit olarak Allah yeter."  [142]

Allah dinini bütün dinlerden üstün kılar. Onu destekleyeni izzet sahibi ve ona tabi olanları diğer milletlere varis kılar. Nerede erdem sahibi Allah'ın kul­ları?”

İşte o zaman Irak'a gitmek için Ebu Ubeyde b. Mes'ud b. Amr es-Sekafi, ileri atıldı. Bu iyi bir başlangıç idi. Kısa sürede Medine'de bin kişi daha gönüllü olarak Irak'a gitmek için müracaat etti. Komutan seçme düşüncesine sıra gelin­ce, Ömer, yeni düşüncesini uygulamakta tereddüt etmedi. Muhacirlerden ve Ensardan İslamı ilk kabul edenlerden birine komutanlık görevini vermeyi red­detti ve Müslümanlara şu sözüyle karşı koydu:

“Vallahi arzuladığınız gibi yapmam. Allah sizleri kılıçlarınızla ve düşmana karşı saldırı sür'atinizle yüceltmiştir. Sizler korkar ve düşmanla karşılaşmaktan kaçınırsanız, komutanlık içinizde davetime karşılık veren ve ilk defa ileri atılan için müstehaktır. Vallahi ilk olarak davetimi kabul edenden başkasını komutan olarak atamayacağım.” İşte bu şekilde Irak'a gidecek olan ordu komutanlığına Müslümanların uzun süre tereddüt etmelerinden sonra onun ilk olarak savaş­mak için ileri atılması sebebiyle Ubu Ubeyde'yi komutan olarak atadı.

Ömer (r.a.)'in nezdinde birinci planda askeri çaba ve aktivite etkili olmuş ise de askeri aktivitenin yanı sıra sivil ve yapılaşma yerleşim projeleri de onun­la birlikte ve paralel bir vaziyette ilerlemiş, fakat bu projeler Allah yolunda ci­hatla birlikte tamamlayıcı durum arzederek devam etmiştir. Ve bu sebepten do­layı askeri aktivitede olduğu gibi sivil aktiviteyi de aynı metoda uygulayarak merkezi metodu empoze etmiştir. Çünkü sivil idarenin lideri, çoğu zaman aynı anda hem sivil hem de askeri liderdi. Askeri itibarla çok yakından ilgili olan si­vil işlerin askeri işlerden ayrılması ne şekilde gerçekleşmesi mümkün ola­bilirdi?

Ömer'in aşırı merkezi metodunu onun için kusur sayanların hataya düşdüklerini burada açıkça ifade etmek istiyoruz. Şüphesiz yerel yönetim idare metodlarının en iyisidir. Ancak yerel yönetim istikrar için muayyen şartların bulun­masıyla yakından ilgili olup sadece sivil hayatın hakim olması ve başkentteki merkezi hükümete bağlılık hislerinin tam olması halinde gerçekleşir. Ömer'in karşı koyduğu durumlar ve şartlar için bütün bunları gerçekleştirmek imkan da­hilinde değildi.

Ömer'in dehasına sahip olan bir lider için, değindiğimiz şartların onun için gizli kalması mümkün değlidir. İşte bu sebeple valilerine ve ordu komutanları­na işlerini ona olur olmaz hatta hergün bildirmeleri ve ondan yönlendirme ve emirleri almadan hiçbir tasarrufta bulunmamalarını empoze etti. Bu hususta sire kitapları ayrıntılı bilgilerle doludur.

a) Şam'daki İslam ordularının başına Halid b. Velid'in yerine Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'ı tayin eden ve Ömer b. Hattab'dan Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'a ya­zılan ilk mektupta bu anlamda halife şöyle söylüyordu:

“Ganimet elde etmek için Müslümanları helake sürükleme. Bir yeri keşfet­meden oraya varış yollarını araştırmadan Müslümanları oraya sürükleme. As­keri herhangi bir saldırı veya görev için gönderdiğin zaman sayılarını çoğalt. Müslümanları felâkete sürüklemekten sakın."

b) Irak ordu komutanı Sa'd b. Ebi Vakkas'a gönderdiği mektupta da şunları yazıyordu:

"Bana bütün durumlarınız hakkında detaylı olarak yaz. Ne şekilde ilerli­yorsunuz? Düşmanınızın size göre mevki olarak pozisyonu nedir? Bana gönde­receğiniz mektuplarla sanki sizi seyrediyorum gibi bana savaş durumunu açık­la. Durumunuzu açık bir şekilde bana beyan edin."

Sa'd'a takip etmesi gereken savaş normlarım beyan ettikten sonra kendisine şu şekilde emretti:

"Taşlık bölge ile çenber içine almış olduğunuz bölgede ol. Atlıların yolları­nı ve girip çıkabilecekleri yerleri kapat." Bu emre gerekçe olarak da kendisine şunları söyledi:

"Şayet sabreder ve iyilikle emrederseniz onlara karşı zafer ka­zanmanızı temenni ederim. Şayet bunun aksi ise o zaman geri dönün. Ta ki, taşlık bölgeye varasınız. Sizler ona karşı o zaman daha cesur olursunuz. Onlar ise korkak olurlar ve onun hakkında bilgileri olmaz. Ta ki, fetih onların aleyh­lerine olur."

Halifenin bazı emirleri genel normları kapsamıyor, tam aksine detaylara ka­dar iniyordu. Bu hususta en meşhur ve en ayrıntılı olan mektubu ise Sa'd b. Ebi Vakkas'a gönderdiği mektuptur. O ve onunla olanlara Allah'tan korkmaları ve takva sahibi olmaları için gerekli nasihati verdikten sonra şöyle der:

"Müslü­manlara sefer esnasında yumuşak davran. Onları yoracak bir yolculukla mükel­lef tutma. Dinlenmeleri için konaklamayı ihmal etme ki, düşmanla karşı karşı­ya geldikleri zaman yorgunluk güçlerini zayıflatmış olmasın. Çünkü onlar hem kendileri hem de allan dinç olan düşmana doğru ilerlemektedirler. Her Cuma bir gündüz bir gece beraberindekilerle konakla ki, hem kendileri dinlenir, ban­yolarını yaparlar hem de silahlarının ve eşyalarının bakımını yaparlar. Bizimle barış halinde olan ve zımmi köylere yakın yerlerde konakla. Ancak dinine gü­vendiğin arkadaşlarından buraya girmesine müsaade et. Köy halkından herhan­gi birinin bir şey almasına izin verme. Onlar size karşı ne derece sabır gösterirlerse siz de kendilerine karşı iyilik­le, güzellikle davranın. Sulh ehline zulmederek savaş ehline karşı destek kazan­mayın.

Düşman topraklarına ayak bastığında kendinle düşman arasındaki haberleş­meyi sağlamak için casuslarını faaliyete geçir. Onların hareketlerinde hiçbir şey gözönünden kaçmasın. Nasihat ve sadakatine güvendiğin ve ona karşı gü­ven duyduğun Arap ve Arap olmayanlar yanında bulunsun. Bazen doğru söyle­se bile, yalancının sana getireceği haberden fayda yoktur. Sahtekar senin casu­sun değil, aleyhinde olan casustur. Düşman topraklarına yaklaştığın zaman ön­cü küvetlerin sayılarını çoğalt. Düşman kuvvetleriyle kendi kuvvetlerinin arasında askeri birlikleri dağıt ki, bu birlikler onlara gelecek olan yardımları kes­sinler ve onların içlerinde olup bitenlerden haberleri olsun. Öncü kuvvetler için arkadaşlarından sağduyu sahibi, savaşta güçlü ve kuvvetli olanları seç. Onların en sür'atli atları almalarına fırsat ver. Onlar düşmanla karşılaştıklarında bu güç düşmanı sarsacak ilk güç olsun. Askeri birliklerin işini de cihad ehline terk et. Çünkü onlar savaşta sabır sahibidirler. Keyfi şekilde herhangi bir kimseyi baş­ka bir görev için görevlendirme. Öyle yapsan verdiğin emirlerin çoğunu kaybe­dersin. Müslümanların yok olacağından veya yenilip kahrolacaklarından korkarsan düşmana karşı ne askeri birlik ne de öncü gönderme. Düşmanın yerini ve konumu tayin ettikten sonra, öncü kuvvetleri, ordu birlikleri, savaş hileleri hazırla, bütün gücünü birleştir. Savaşmak zorunda kalmadıkça acele edip onları savaşa sürükleme ki, onların asker sayısını ve içlerindeki sırlarını toprak sahip­lerinin bildiği gibi, toprağı ve çevreyi kesredesin. Araziyi ve çevreyi keşfettik­ten sonra, düşmanın sana yapmak istediğini o zaman sen düşmana yapabilirsin. Bütün bunlardan sonra askerlerine muhafız tayin et.

Sözünde durmayan bir esir sana getirildiğinde boynunu vur ki, öyle yap­makla düşmanlarını ve Allah'ın hasımlarını korkutursun. Allah senin ve seninle olanların veliyyül emiridir. Düşmanınıza karşı zaferi size bahşeden O'dur. Al­lah yardımcınız olsun."

Meşhur el-Kadisiye meydan savaşından önce yine Sa'd'a yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"el-Kadisiyc'ye vardığında bilmesin ki, el-Kadisiye Farsların cahiliyetteki kapılarıdır. Onların yapılarından dolayı bütün kapılar buraya açılırlar. Orası istenilen, bereketli, verimli iyi korunan ve etrafında yüksek köprüler ve surlar bulunan, engelli nehirleri olan bir yerdir. Silahlı askerlerini sızıntılı yerlere yer­leştir. Falanca günde askerlerinle saldırıya geç. Böylece orada büyük gemilerin bulunduğu Uzeyb'e varmış olasın."

Duruma bakıldığında Sa'd'ın Ömer (r.a.)e bazı detayları yazmadığı anlaşıl­maktadır, Ömer kendisine yazdığı mektupta şöyle demektedir:

"Bana, onların askerlerini size ne derece yaklaştıklarını yaz. Size karşı sa­vaşacak olan komutanları kimdir? Bunları bilmediğimde size yazmak istedikle­rimin bazılarından beni alıkoydu. Ne ile hücuma geçeceksiniz? Düşmanınızın vardığı son karar nedir? Bana Müslümanların yerleştiği bölgeyi, sizlerle el-Medain arasındaki yeri sanki ona bakarcasına bana tasvir et."

Sa'd yazdığı mektupta bütün bölgeleri ayrıntılı bir şekilde tasvir etti. Ömer'in arzuladığı gibi, ehl-i Sevad'ı ona izah etti. Halife kendisine şu cevabı yazdı:

"Gönderdiğin mektubu aldım ve savaşın durumunu anladım. Allah düşma­nını dağıtıncaya kadar yerinde kal (Konakladığın yerden ayrılma). Bil ki, bun­dan sonrası hayırlı olacaktır. Allah onların arkalarına geçmeni bahşederse el-Medain'i başlarına yıkıncaya kadar onların peşlerini bırakma. İnşaallah bu on­lar için son olacaktır. Onları yenip hezimete uğratacağınız içime doğdu. Bu hu­susta şüpheye düşmeyin." [143]

Sa'd Farsların başına ordu komutam olarak Rüstem b. el-Feyrezan'ın geçti­ğini ve neredeyse Müslümanlara karşı saldırıya başlayacağını öğrenince Ömer kendisine suları yazdı:

"Sana onlar hakkında gelen haberler, seni üzmesin. Sana karşı savaşmak için ileri sürdüğü kuvvetler seni üzüp ürkütmesin. Allah'a tevekkül et ve yar­dım dile. Onlara basiret sahibi, güçlü, kuvvetli ve iri yapılı cesur savaşçıların­dan İslama davet için bir grup gönder. Savaşçılarının kendilerine teklif edecekleri şey onları zayıflatacak ve bölünmelerine sebep olacaktır. Ve bana her gün yaz."

c) Ömer verdiği emirlere ve yönlendirmelere göre hareket etmeyip muhale­fette bulunanlara göz yummuyor, onları en ağır şekilde cezalandırıyordu. Buna örnek olarak, o komutanlara Müslümanları tecrübeleri olmaması sebebiyle de­niz savaşlarına sürüklememelerini emretmişti.[144] Ancak Bahreyn emiri el-Hadrami bu emire muhalefet eder, gemilerle Arap körfezini geçerek karşı taraftaki İran topraklarını fethetmek istedi. Ordusuyla körfezi geçerek karaya ayak bas­tıktan sonra İstalırr şehrine doğru ilerledi. İranlılar gemilere geliş dönüş yolunu kestiler. Geriye dönme konusunda başarısızlığa uğrayınca ve etrafı düşman kuvvetleriyle kuşatılınca yardım istedi. Ömer (r.a.) Basra ve Kufe'de bulunan kuvvetlere emir vermek suretiyle onu bu durumdan kurtardı. Fakat ceza olarak görevinden aldı.

Ömer'in talep ettiği ayrıntılı bilgiler, savaşlar meydana gelmeden önce ge­nel tasarlama yapmasını sağladı. Sa'd'a şöyle söylemesine bu sebep oldu:

"Siz­lerin onları yenip hezimete uğratmanız içime doğdu." İşte bu sebeple muayyen bir savaş için harekete geçmek amacıyla verdiği emirlerini başka yerdeki kuv­vetlere yardımcı güç olması için başka emirler izliyordu. O, sanki usta bir santranç oyuncusu gibi, her ferdi binbir hesap yaparak harekete geçiriyordu.

İranlıların Feyrezan'ın komutanlığı altında Araplara karşı saldırıya geçmek için toplandıklarını öğrendiği zaman Müslümanların komutanı olan en-Numan b. Mukarrin'e emrederek şunları yazdı:

"... aldığım habere göre, çok sayıda Acem gücü sizin için Nihavend'de toplanmış bulunmaktadır. Bu mektubumu aldığın zaman Allahın emri, yardımı ve zaferiyle beraberindeki Müslümanlarla oraya doğru yürü. Onların geçilmesi zor olan yollardan geçirerek eziyet etme. Müslümanların haklarını kendilerine yasaklayarak onları küfre sevketme. Ken­dilerini çok sık ağaçlardan ve otlardan meydana gelmiş vahşi ormanlara sokma. Benim nezdimde bir Müslüman yüz bin dinardan daha kıymetlidir. Mah'a ge­linceye kadar bu şekilde seyre devam et. Küfe halkının sana itaat etmesi için kendilerine mektup yazdım. Orada askerlerini topladıktan sonra, Feyrezan ve toplamış olduğu Fars ve diğer milletlerden kurulu ordusuna karşı harekete geç. Vesselamü aleyküm ve rahmetullah."

Ömer (r.a.), Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a.)'dan sonra, Küfe valisi olan Abdullah b. Utban'a yazdığı mektupta en-Numan b. Mukarrin'le birlikte Küfe halkından asker toplanmasını, el-Ehvaz'dan Mah'a gitmesi için kendisine mektup yazdığı­nı, kendilerinin gerekeni yerine getirmelerini ve onlarla birlikte Nihavand'e seyredeceğini bildiriyordu. Numan'a varıncaya kadar başlarına komutan olarak Huzeyfe b. Yeman'ı emretti. en-Numan'a yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"Sa­na bir şey olursa Huzeyfe b. el Yeman komutan olacak. O da şehid olursa yeri­ne Nuaym b. Mukarrin geçecektir."

Kufe'ye götürmesi için mektubu Saib b. Akra'a verdi. Ve onu fey'e sorumlu atayarak kendisine dedi ki:

“Allah size fethi nasip ederse, Allah'ın size nasip ettiği feyleri Müslümanla­rın arasında taksim et. Beni kandırmaya çalışma, batıl olan bir şeyi bana teklif etmeye kalkma. Halkın başına bir felaket gelirse, ben ne seni göreyim ne de sen beni.”

Basra valisi olan Ebu Musa el-Eş'ari'ye aynı gün yazdığı mektupta ise şun­ları söylüyordu:

“Basra halkı ile Mah'a doğru ilerle, emir en-Numan b. Mukarrin oraya doğ­ru ilerledi.” Selma b. el-Keyyin, Harmele b. Reyte ve Ehvaz ile İran arasında bulunan diğer emirlere yazdığı mektuplarda da şunları söylüyordu:

“Kardeşlerinize karşı savaşan Farsları meşgul ederek oyalayın ve bu şekil­de toprağınızı ve ümmetinizi koruyun. Size yazacağım yeni bir emir gelinceye kadar Ehvaz ile İran arasında ikamet edin.”

Bütün bunlar otoritenin Ömer'in elinde bulunmasının, Ömer'in otorite düş­künü olmadığını, kendisinden hem sayı hem de araç ve gereç bakımından daha güçlü olan düşmana karşı devlet güçlerinin yönlendirilmesi zarureti olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Olağanüstü liderlik dehasıyla silahtaki ve as­kerdeki eksiklikleri kapatarak ardı kesilmeyen zaferlerin kazanılmasını sağladı.

Halifenin otoritesi başkentte askeri işlerle sınırlı kalmadı, aynı zamanda si­vil işleri de kapsadı. Bunlardan bazıları şöyledir:

a) Yeni kurulan şehirlerdeki binaların yapılması için Müslümanların halife­den binanın modeli için izin istemeleri:

Araplar Irak'a tam anlamıyla yerleştikten sonra, çadır yerine ev yapmak is­tediler. Ancak halifeden izin almadan böyle bir teşebbüse geçmeye cesaret ede­mediler. Çünkü emirler ve ordu komutanları Taberi'nin rivayetine göre Ömer ile istişare etmeden bir şey yapmazlardı.

Önceleri halk, evlerini sazdan yapmak istediğini talep etti. Ömer (r.a.) ken­dilerine şöyle söyledi:

“Asker savaşmayı sizlerden daha iyi bilir ve sizlerden daha zekidir. Size muhalefet etmek istemem. Nasıl isterseniz öyle yapın.”

Bunun üzerine sazlıklardan evler yaptılar. Ancak uzun zaman geçmeden Kufe'de yangın çıktı ve evlerin büyük çoğunluğu bu yangında yandı.

Bunun üzerine Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.) bir grup Müslümandan kurulu bir heyeti evlerin tuğladan yapılması için izin almak maksadıyla Medine'ye Ömer'e gönderdi. Ömer, her evin üç odadan fazla olmamasını ve fazla yükseltmemeleri şartını koştu. Ve onlara sünnete bağlı kalmaları konusunda nasihat etti. Böyle yaparlarsa devletin kendilerine itina göstereceğini, israfa yönelik yapıların ya­pılmamasını ve hedefinden sapmamasını istedi. İlk olarak bir cami yapmak su­retiyle işe başladılar.

Sa'd kendisine bir ev yaptı. Evin bir bölümünü de Beytülmal'e ayırdı. Evin duvarı delinerek Beytülmal'den bir miktar çalındı. Sa'd, durumu Ömer'e yazdı ve mektubunda evin ve Beytülmal'in pozisyonlarım izah etti. Ömer, kendisine yazdığı mektupta caminin yerinin değiştirilmesini, Beytülmal'in kıbleye gele­cek şekilde düzenlenmesini emrediyordu. Çünkü camide hem gece hem gündüz insanlar bulunuyordu, bu durum onların malları için bir güvence idi.

b) Halife, devletin gidemediği bölgeleri bilmeye ve raiyesinin durumunu yakından takip etmeye itina gösterirdi:

Bu itina yalnızca askeri amaçları değil, raiyesinin bütün işlerini yakından takip etmeye yönelikti. İşte bu sebeple Mısır valisi Amr b. As'dan Mısır'ı ken­disine tasvir etmesini istedi. Arap edebiyatının olağanüstü örneklerinden olan Amr'ın bu mektubunu tarih halâ muhafaza etmektedir. Amr, halifeye hitap ede­rek mektubundan şunları yazmaktadır:

"Mü'minlerin emirinin mektubunu almış bulunuyorum. Benden Mısır'ı sor­maktasınız. Allah size uzun ömürler bahşetsin. Ey mü'minlerin emin Mısır, bit­kilere bürünmüş yeşil bir memlekettir. Yemyeşil ağaçları vardır. Uzinluğu bir ay, genişliği ise on gündür. Yemyeşil dağlan vardır. Kumları ise kızıldır. Orta­sından bazen az bazende çok akan mübarek Nil nehri geçer. O, güneşin ve ay'ın seyrettikleri gibi akar. Sütün ve sineklerin çoğaldığı belli bir dönem var­dır. Yerin su kaynakları ve pınarları Nil'e su verirler. Böylece Nil ses çıkararak yükselir. Dalgaları büyür ve her iki tarafa taşar.

Bir köyden diğerine geçmek ancak küçük kayıklarla, sandallarla ve sanki rüyalarda görülen yatlarla mümkün olabilir. Çoğalması ve taşması tamamlan­dıktan sonra sanki ilk defa akıyormuşçasına eskisi gibi akar ve bareberinde killi topraklar getirir. İşte o zaman halk dışarı fırlar ve topraklarını saban ile sürer. Tohumlarını ektikten sonra bunların yeşermesi için Allah'tan talepte bulunur­lar. Ekin yetişip parıldayınca az miktarda kendisine su verilir ve alttaki verimli toprak onu besler. Ey mü'minlerin emiri, Mısır beyaz bir inci, siyah bir anber, yeşil bir zümrüt ve benekli bir ipekten ibarettir. Allah dilediği gibi yaratır. O ki bu memleketleri yaratan ve geliştiren, içinde oturanları istikrarlı kılan, halk ta­bakasından birinin sözü reisinin yanında geçerli olmayan, zamanı gelmedikçe haracın meyvesinden ödenmediği, gelirinin üçte birinin köprüler ve kanallar için harcandığı bir memlekettir. Çiftçiler için bu şartlarda işler yolunda giderse onların gelirleri artar. Sonuçta ve prensipte başarıya ulaştıran Allah'tır."

Tarihçilerin söylediklerine göre, Amr'ın mektubu halifeye geldiği zaman, dedi ki:

"Bravo sana ey İbn el-As. Ne kadar güzel yaptın, öyle vasfetmişsin ki, sanki Mısır'ı gözlerimle görüyorum."

Bir rivayete göre Amr'un bu açıklaması halifenin "Emirü'l-mü'minin Halici"nin kazılmasına, diğer bir rivayete göre ise, Amr ile istişare etmesiyle Sü­veyş yakınlarında Nil ile Kızıl Deniz'in birleştirilmesi fikrini kabul etmesine sebep olmuştur. Fakat Akdeniz ile Kızıl Deniz'i birleştiren kuzeydeki proje pla­nının tenfizine izin vermeyerek Amr'ın bu talebini reddetti. Çünkü bu, Rum do­nanmalarının kanalı geçerek Kızıl Deniz'e ulaşmalarını kolaylaştırıyor ve Arap yarımadasının güvenliğim tehdid ediyordu. Özellikle henüz kurulmuş olan İs­lam devleti kendisine yeteri kadar bir donanma hazırlamış değildi. Daha önce Ömer'in bu husustaki görüşünü arzetmiştik.

Amr, Mısır'da başkenti beliremek isteğinde başkentin İskenderiye olması için halifeden izin istedi. Ömer (r.a.) kendisine sordu:

“Aramıza su girer mi?” Amr kendisine cevap verdi:

“Evet, Nil akarsa aramızda su olur.” Ömer kendisine yazdığı mektupta şunları söylüyordu:

“Ne yaz ne de kış mevsiminde Müslümanlarla aramızda su olan bir yerin başkent olmasını istemiyorum.”

Bunun üzerine Amr el-Fustat'ı (bugünkü) Kahire'yi devletin başkenti olarak seçti. Çünkü bu şekilde mü'minlerin emirinin arzusu yerine geliyordu. Amr el-Fustat'ta bir cami inşa ederek içine bir de minber yaptı. Bu minberin üzerinden halka hitap ediyordu. Bu haber Ömer'e ulaşınca kendisine şunlan yazdı:

"Aldığım habere göre bir minber yaptırmış ve bununla Müslümanların bo­yunlarına binmişsin (müslümanlara tepeden bakıyorsun). Sen ayakta durup Müslümanların topuklarının altında olmasını iyi hesapla, onu kırıp kaldırmana karar verdim." Amr halifenin emrini derhal yerine getirdi ve minberi yok etti.

Daha sonra Amr, Ömer b. Hattab'a caminin yanında bir ev yaptırdı. Ömer (r.a.) kendisine yazdığı cevapta şöyle diyordu:

"Benim gibi bir adamın Hi­caz'da olup Mısır'da evi bulunmasını mı istiyorsun? Bu asla mümkün değildir." Söz konusu binanın Müslümanların alış verişine tahsis edilmesini emretti.

Ancak Ömer'in vali ve komutanlarından istediği itaat, onlan düşünme hürri­yetinden yoksun etme ve karşılaştıkları olaylara karşı tasarrufta bulunmama an­lamına gelmemekteydi. Özellikle daha önce kendilerine belli bir yönlendirme veya emir verilmemişse. Bu söylediklerimizi aşağıdaki olay doğrulamaktadır:

Ömer b. Hattab soruşturma işlemlerini yürüten yardımcısı Muhammed b. Mesleme'yi kendisine bir kasır yaptığı ve kapısını Müslümanların yüzüne ka­pattığı iddia edilen Sa'd b. Ebi Vakkas hakkında araştırma yapıp söylenenlerin doğru olup olmadığını öğrenmek için Sa'd'a gönderdi. Muhammed, oradaki iş­lerini tamamladıktan sonra Medine'ye dönmek için yola çıktı. Sa'd nafaka ola­rak yoldaki ihtiyaçlarını karşılamak için kendisine teklifde bulundu ise de o bu teklifi reddetti. Medine'ye dönerken Sa'd'ın tahmin ettiği gibi oldu. Yolda azığı bitince ağaç yaprakları yemek suretiyle Medine'ye Ömer'in yanına vardı. Yolda karşılaştığı bu şartlar sebebiyle hastalanmıştı. Ömer (r.a.) kendisine sordu:

“Sa'd'dan azık almayı neden kabul etmedin?” Muhammed dedi ki:

“Böyle bir şey isteseydiniz bunu bana yazar veya bu hususta bana izin ve­rirdiniz.” Ömer (r.a.) dedi ki:

“En mükemmel görüş sahibi olan kişiler, arkadaşına karşı herhangi bir ahdi (sözleşmesi, anlaşması) yoksa kararlılıkla iş yapan veya söyleyendir.”

Buna benzer olaylardan biri de Ömer b. Hattab ile Şam valisi Muaviye b. Ebi Süfyan arasında geçen diyalogdur. Halife onun bazı tavırlarını kusur sayı­yor, bunlara karşı çıkıyor ve bu durum onu üzüyordu. Bu tavırlar, askeri alay­larla yola çıkması ve devamlı olarak halkla diyalog kurmaktan kaçınmasıydt. Vali kendisine mal edilen suçlamaları itiraf etmesine rağmen Ömer (r.a.) kendi­sine şöyle söylüyordu:

“Bu söylediklerin şayet doğru ise akılcı bir görüştür. Yok şayet yalan söy-lüyorsan bu zekice bir hiledir. Bu hususla ne sana emreder ne de söylediğinden alıkoyanın. Bunun anlamı, halife görüşü tefviz etmiş olduğu kişiye şartların durumuna ve pozisyonun gereklerine göre tasarrufta bulunmasına yetki ver­mektir.”

Başka bir örnek de Ebu Ubeyde b. el-Cerrah halife ile yaptığı istişarede düşmanı arka cephe yollardan kuşatıp kuşatmaması durumudur. Ömer kendisi­ne yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"Orada olayı müşahede eden sensin. Ben ise orada değilim. Şahidin gördüğünü gaip göremez. Sen düşmanla karşı karşıyasın. Casusların sana haberleri getirmektedir. Şayet arka yollardan sızarak düşmanı kuşatma altına almayı doğru buluyorsan askeri birlikleri göndererek onları arkadan kuşat ve topraklarına gir, onların çıkış ve kaçış yollarım üzerle­rine daralt. Şayel seninle barışmak islerlerse onlarla barış antlaşması yap."

Ömer'in Halid'i azletmesi konusunda tüm söylenenlere rağmen biz bunu Ömer'in liderlikteki metoduna bağlıyoruz. Gördüğünüz gibi Ömer görevliler­den tam anlamıyla itaatli olmalarını istemektedir. Ona başvurmadan büyük ve­ya küçük herhangi bir tasarrufta bulunmamalarını istemektedir. Halid b. Velid ise yetişmesi, yapısı, durumu ve şartlara karşı hazırlığı ve kabiliyetleri gereği, onun hürriyetini sınırlayan bu katı sınırlamalara boyun eğmesini engelliyordu.

Halid b. Velid gerek cahiliyette gerekse İslam’ı kabul ettikten sonra, hayatı boyunca hiç yenilmeyen tek Arap komutanıdır. Dünya komutanları arasında bu karekterde kendisine ortak olacak cihan tarihinde çok az kişi bulunabilir. Halid, zafer anahtarının hareket etme hürriyeti, gereklere göre şartlara karşı koşmada olduğunu idrak etmişti. Onun savaş mucizelerini gerçekleşlirmesindeki birinci sebep bu kriterinde gizlenmektedir. Ömer'in istediği şekilde bu kriterlere sahip olan bir kişinin itaat edip boyun eğmesi kolay değildi. Ömer ona karşı sınırlamalar koyunca kendisine söylediği şu sözü buna en büyük delil olarak göstere­biliriz:

“Ya benim işimi bana bırakırsın yoksa senin işin senin olsun. (Ben senin işine karışmam)”

Halid'de bir askerde bulunması gereken bütün özellikler mevcuttu. Askerle­rin en bariz özellikleri, savaş meydanları ve kadınlara karşı olan tutkularıdır. Bunun, tabiatın intikamını alması mı yoksa ölümle karşı karşıya kaldıktan son­ra eğlenmenin onlar için bir hak olduğunu görmeleri mi bilemiyoruz. Özellikle bu noktada Ömer ile Halid arasındaki akrabalık ve bazen ikisinin karıştırılacak deucede yaratılış benzerlikleri olmasına rağmen kötü ilişkinin başlangıcı oldu. Ömer, Halid'i Ebu Bekir'in hayatında Malik b. Nüveyre'yi öldürüp dul karı­sıyla evlenmekle suçlamıştı. Halid ona daha önce vurulmuş ve aşık olmuştu.

İşte bu sebeple Ömer (r.a.), halife Ebu Bekir (r.a.)'dan Halid'in azledilmesi­ni talep etmişti. Azledildikten sonra da mahkemeye çıkarmak istemişti. Ancak iyi kalbli halifenin araştırmal arına göre, suçlama için herhangi bir sebep tesbit edilemediği gibi, Müslümanların Halid'in kılıcına olan ihtiyaçlarını idrak ede­rek valiliğinin devamına karar verdi. Garip olan şudur ki, Halid bu ilk olaydan bir ders almadı. Yemame meydan savaşının hemen ardından sür'atli bir şekilde bir genç kızla evlendi. Bu evliliği gerçekleştirirken binlerce Müslümanın kanı henüz çevresinde kurumamıştı. Bunların arasında Resulullah'ın sahabileri ve Kur'an hafızları mevcuttu. Bu durum halife Ebu Bekir'i o kadar etkiledi ki, Halid'e gönderdiği mektupta kendisine ağır bir şekilde azarlıyordu:

"Ya İbn Ümmü Halid! Sen gerçekten boş, yaramaz işler yapıyorsun. Bin iki yüz Müslüma­nın kanı henüz kurumadan sen düğün dernekle evleniyorsun." Halid Ebu Be­kir'den bu kızgın mektubu alınca, hüzünlendi ve şöyle dedi:

“Bu Ömer'in işidir.”

Ancak şu da bir gerçektir ki, bu davranışlar her ne kadar nezakete ters düşü­yorsa da gayr-i meşru da değildir. Aksi takdirde muhalefet Halid'de olsaydı, halife Allah'ın hükmünü ona uygulayacaktı.

Ebu Bekir daha sonra Irak'a Farslara karşı savaşması için onu gönderdi. Ha­lid b. Velid orada bazı olağanüstü halleri gerçekleştirince halife o meşhur sözü­nü söylemekten kendisini alamadı:

"Kadınlar Halid gibisini doğurmaktan aciz kaldılar."

Askerler aynı zamanda maceraya düşkündürler. Halid gibi bir asker için sa­vaş maceraları da yeterli değildi. Hiçbir komutanın kendisinden daha önce yap­madığı yeni bir şeyi bu maceralarına ilave etmesi gerekiyordu. Halifenin emri­nin gereği bir sene hiçbir şey yapmadan Irak'ta geçirdikten sonra İlham sahibi komutan bu sene hiç bir savaşa katılmadığı için kadınlar yılı olarak isimlendir­di halifenin emri üzerine, Şam'daki Müslümanlara yardım etmesi için onu gö­revlendirdi. Bu haberi duyunca çok eğlendi ve coştu.

Kendisine has metoduyla bu görevi yerine getirdikten sonra hac mevsimi de yaklaşmıştı. Halid hiç kimsenin haberi olmadan, Allah'a minnet şükrü olarak bu farzı yerine getirmek istedi. Orduya Şam yakınlarında bulunan Fırat'tan çe­kilerek ağır bir şekilde el-Hire'ye dönmesi için emir verdi. Kendisini askerin arkasındaymış gibi göstererek birkaç arkadaşıyla en kısa ve engebeli yerleri aşa­rak Mekke'nin yolunu tuttular. Mekke'ye varınca hac görevini yerine getirdi ve yine askerlerinin arasına döndü. Halife Ebu Bekir başta olmak üzere hiç kimse onun Mekke'yi geldiğini anlayamadı. Ordu Hire'ye girdiğinde o arkadaşlarıyla birlikte ordunun en arka grubuyla birlikte Hire'ye girdiler. Onun bu seyahatin­den Irak’taki Farsların da Arapların da haberi olmadı. Halid Hire'ye varıp bütün Müslümanların hac farizelerini yerine getirdikten ve hacdan döndükten sonra halife ordu komutanının kendisinden izinsiz olarak hac yaptığından haberdar oldu.

Şüphesiz ki, Halid'in yaptığı, her devlet başkanını kızdırır. Ancak halifenin ona karşı olan hayranlığı iyi, güçlü, kalbi yumuşak halife onun kızgınlığına üstün gelerek ilham sahibi ordu komutanı hakkındaki görüşünü değiştirmedi. Tam aksine İslam kuvvetlerinin Şam'daki durumları biraz zorlaşinca halife şöy­le söyledi:

"Vallahi Halid b. Velid'le Rumları (Rumları tamamen yok etmek su­retiyle bir daha onları hatırlamayız) ve şeytan vesveselerini tamamen unutu­rum." Ve Halid'e yazdığı mektup politika sanatının bir şaheseri olup onun zatındaki yüceliği keşfetmektedir. Halife mektubunda kendisine şöyle söylemek­tedir:

"Müslümanların yardımı için Yermuk'a ilerle. Onlar çok şey yaptılar ve şu anda bize ihtiyaçları vardır. Daha önce yaptığını sakın bir daha tekrarlama. (Burada kastedilen her ne sebeple olursa olsun, izinsiz orduyu terketme) Alla­nın izniyle Müslümanlar ve sen üzülmeyeceksiniz. Senin gibi hüzün ve kederi halktan koparıp atan kimse yoktur. Sen kazandığın zaferlerle hüzünü ve kederi halka unutturursun. Ya Eba Süleyman! İleri atacağın adım ve kalbindeki niye­tinle şimdiden sana zaferin kutlu olsun diyorum. Görevini tamamla, Allah sana zaferi bahşedecektir. Kendini beğenip zaferi kaybetme, başarısızlığa düşme. Hareketlerinle övünme. Minnet Allahadır, mükafatlandıran da yine O'dur."

Yine burada mektuptaki övgülere rağmen, Taberi'nin rivayetine göre Halid mektubu okuduktan sonra, şöyle söyledi:

"Bu iş, Ömer b. Hattab'ındır. Irak fet­hi elimle gerçekleştiği için beni kıskanıyor."

Halid Şam'a giderek Müslümanların ve Ebu Bekir'in arzuladıkları zaferi gerçekleştirdi ise de bu Ebu Bekir'in vefatından sonra oldu. Ebu Bekir (r.a)'in her zaman yaptığı gibi, onun ödüllendirileceği yerde (Ömer (r.a.)'in kendisini genel kurmay başkanlığından azletme ve Ebu Ubeyde'nin emir olduğu tugaya emir olarak atanma sürpriziyle karşı karşıya kalır. Halid, halifenin bu hareketi karşısında çok şaşırdı Ebu Ubeyde'nin komutası altında, o, savaşma sanatından ve kahramanlıklardan örnekler vermeye devam etti. Halifenin bu tavrı onun azmini kırmadı. Kinnisrin meydan savaşında o, savaş sanatının bir dehasıydı. Bu örnek teşkil edecek savaş taktiklerini sunmaya devam edince Ömer onun hak­kında Ebu Ubeyde onun Kinnisrin savaşında yaptıklarını iletince şöyle söyledi:

"Allah, Ebu Bekir (r.a.)'e rahmetler yağdırsın. O insanları benden daha iyi tanı­yordu." Ömer (r.a) böyle bir sözü söylediğinde şüphesiz her şeyin farkındaydı.

Kısa bir süre sonra Ömer'i değiştiren ve ona şu sözü söyleten saik ne olabi­lir? "Vallahi herhangi bir iş hakkında Ebu Bekir ile istişare yapıp onun görüşü­nü uygulamazsam Allah'a karşı doğru hareket etmiş olamam. Vallahi Halid'i hiçbir görevle görevlendirmeyeceğim." Daha önce de arzettiğimiz gibi emret­mek suretiyle onu muhakeme ettikten sonra, hayatı boyunca alışmış olduğu sa­vaş meydanlarından uzak, askerlerinden ayrı, sivil bir hayat yaşamayı kendisi­ne empoze etti. O ki, yalnızca bir sene savaşmadan Irak'ta oturmayan, savaşsız geçtiği için yılı "kadınlar yılı" olarak nitelendiren bundan sonra sivil hayatı se­çim hakkı olmaksızın yaşamak zorundaydı.

Ömer'in kendisine karşı değişik muamele uygulamasına sebep, Halid'in bir şaire on bin dirhem vermesi ve yapılan soruşturma sonucu bu malın kendisine ait olması hakikati midir? Daha önce gördüğümüz gibi Ebu Musa el-Eş'ari, el-Hatie'ye malından vermesi sebebiyle borçlandıktan sonra Ebu Musa malını ver­diğini itiraf etti. Bu sebeple Ömer onu suçlamadığı gibi, kendisini tekrar göre­vine geri gönderdi. Sire kitaplarının rivayetlerine göre Ömer, bir gün Ebu Süfyan b. Harb'in Şam valisi olan oğlu Muaviye'nin babasına mutlaka bir şeyler verdiği Ömerin içine doğdu. Ömer onu çağırıp kendisine bir şeyler getirip ge­tirmediğini sorduğunda Ebu Süfyan bir şeyler getirdiğini inkar etti. Ancak Ömer (r.a.) ferasetiyle elini uzatarak Ebu Süfyan'ın elindeki yüzüğü çıkardı ve Ebu Süfyan'ın Şam'dan getirmiş olduğu iki heybeyi kendisine göndermesini is­tedi. Elçi heybeleri getirip açtıktan sonra içinde on bin dirhem buldu. Ömer bu paraya el koyarak Beytülmal'e vermekle yetindi. Bu hususta Muaviye'yi hesaba çektiği ve diğer mallarına el koyduğu gibi bir rivayete rastlanmadı.

Gerçekte Ömer'in görüşüne göre, Halid'in metodu, onun gerçekleştirdiği mucize kabilinden olan başarılan, diğer valilerin yaptıkları gibi onun halifenin emirlerine harfiyyen itaat etmemesi Medine'deki halifenin otoritesini sarsıyor­du.

Halid yalmzca zafer kazanan komutan değildi. Müslümanlar zafer kazanan ondan başka daha birçok komutan tanımışlardı. Fakat yalnızca Halid, herkesi eğlendirip coşturan, her mecliste söz konusu olup kendisinden bahsedilen ve onunla ilgili masallar anlatılan zaferlerinden bir sanat meydana getirdi. Halk onun meydan savaşlarında söylemiş olduğu sözleri ezberledi. Hep ondan bah­sedildi. Halid İranlı komutana şöyle söylemişti:

"Size karşı öyle bir kavimle geldim ki, sizin yaşamayı sevdiğiniz kadar on­lar şehadeti severler." Kinnisrin kalesine sığınmış olan komutana ise şunları söylemişti:

"Siz bulutların üzerinde olsaydınız Allah, bizi size yükseltmek su­retiyle getirir veya sizi bize indirirdi. Hakk ile batıl arasındaki savaş kaçınıl­mazdır. Siz bulutlarda bile olsanız Allah, ya bizi size yükseltmek suretiyle veya sizleri aşağı göndermek suretiyle bu karşılaşmayı gerçekleştirecektir." Irak'a ilk ayak bastığı sırada Müslüman ordulara söylediği sözünde ise diyordu ki:

"Yi­yeceklerin burada toz bulutu kadar bol olduğunu görmüyor musunuz? Vallahi Allah'a dua etmek ve yolunda cihadda bulunmak bizim için zorunlu olmasaydı ve bizim için sadece yaşamak söz konusu olsaydı bu toprakları öncelik sahibi olarak kendi aramızda kur'a çekmek suretiyle paylaşır, içinde bulunduğunuz açlığı ve az ile yetinmeyi dileyenlere terk ederdim."

Yermuk savaşından önce bir Arap askerinden duyduğu söz üzerine takip et­tiği metod ise, asker şöyle demişti:

"Rumlar ne kadar fazla ve Müslümanlar ne kadar az" Halid bu sözü duyunca sinirlendi ve şöyle haykırdı:

"Tam aksine, de ki, Rumlar ne kadar az, Müslümanlar ne kadar fazla. Zaferlerle askerler çoğalır, asker sayısıyla değil, yenilgiyle azalır."

Ömer Halid'i Kinnisrin'e tugay komutanı olarak atadıktan sonra, bu atama karakterinin iyice ortaya çıkmasına ve yeteneklerini kullanmasına kendisi için fırsat oldu. Şam'ın kuzeyine doğru ilerleyerek er-Reha ve Amid'e (Diyarba­kır'a) vardı. Yolunun üzerinde bulunan bütün yerleri fethediyor, ganimetler el­de ediyor ve düşmanlarının kalblerine korkular salıyordu. Daha sonra Kinnis­rin'e döndüğünde, çok miktarda fey toplamıştı. İşte bu sebeple uzak diyarlardan halk kendisiyle görüşüp ödül almak için sanki yanşıyorlardı. Kendisiyle görü­şüp ödül alanlardan biri de Es'as b. Kays idi. Halk Halid'in Ermenistan'da ve Kalkilya'daki hareketlerinden hayranlıkla bahsediyor, şanlı zaferlerini anlatı­yor, Irak'ta ve Şam'da kazandığı olağanüstü zaferleri dile getiriyor, başkalarına verdiği ödüllerden ve bağışlardan bahsediyordu. Belki de halk el-Hire ve Benî Gassan krallarının âlicenaplıklarıyla onu mukayese ediyordu. Bütün bunların Medine'de bulunan Ömer'in gözünden kaçmasına imkan yoktu.

Şayet Muaviye'nin politik sanatı ve zarafeti, Halid'de bulunsaydı halife ile olan işlerini yoluna sokabilirdi. Ancak Halid karakteri ve izzeti nefsiyle gurur duyan ve Ömer'in ona karşı tarafsız davrandığı hakkında şartlanmış, daha önce de gördüğümüz gibi, Ebu Bekir'in çıkarmış olduğu kararları ona bağlıyordu.

İşte bu sebeple bu iki deha arasında çatışma kaçınılmazdı. Bu bir veya iki olaydan dolayı değil, liderlik metodundan ileri geliyordu. Ömer şayet Halid'e göz yumar, ona karşı koymaktan vazgeçerse, örneklerle daha önce gördüğümüz şekilde katılıkla valilerini hesaba çekebilir ve bu işler normal şekilde yolunda gidebilir miydi? Yoksa, halk arasında bilinen statüsüyle Halid'i bütün ordu ko­mutanlarına ve valilere ders olacak şekilde bir pozisyona sokmak suretiyle ce­zalandırması mı gerekiyordu?

Şayet Ömer değil de başka bir lider olsaydı, Ebu Bekir'in metodu olan katı­lıkla esnekliği bir arada olan, zafer kazanan komutana katı muamele yapmakla birlikte, kılıcının Müslümanlara güç olmasını sağlamak için onun görevinde kalmasına itina gösteren birinci metodu seçerdi.

Fakat Ömer (r.a.) karakteri ve yapısı itibariyle onun için ikinci metod daha yakındı. Kendisinden sonra devletteki en büyük başı vurmakla birlikte o, bu vuruşun sonuçlarından da emindi. Bütün başların ona boyun eğmesinde hiçbir gariplik yoktu. Halid'e karşı olan aşırı hayranlığımıza rağmen, onun yaptıkları, başardığı zaferler, itaatine rağmen inanıyoruz ki, ferd olarak Ömer tarafından bu katı karara, bu şekilde cezalandırılmaya müstehak değildi. Aynı zamanda inanıyoruz ki, devlet başkanı olarak Ömer, Halid gibi eşi bulunmaz bir şahsiye­ti devlet idaresinden mahrum etse bile kendisine karşı itaati empoze etmede haklıydı. Devletler kuruluş süreçlerinde taati ve ve organizasyonu birinci plan­da tutarlar. "Kendisinden vazgeçilemeyen kişiler" normunu tamamen terke ederler. Ömer'in liderlikteki metodu bu şartlarda daha önce de zikrettiğimiz gi­bi zaruri olup bu metoda başka alternatif yoktu. Liderlik metodu herhangi bir tehlikeye maruz kaldığı zaman, lidere düşen fedakarlıklar ne olursa olsun, li­derliği güvence altına almasıdır. İşte bu sebeple Ömer (r.a.)'in devletin en ücra yerlerine kadar gönderdiği mektuplarda Halid'i kişisel bir kızgınlıktan ve hıya­netten dolayı azletmediği, bunun sebebinin halkın Halid'in icraatlarıyla başının döndüğü, onun da halkın bu durumuna uymasından korktuğu bu husustaki en açık ve doğru yorumlama olduğuna, gerçek sebebin bundan ibaret bulunduğuna şüphe yoktur. Halid'in azledilmesi ne Ömer'in onu kıskanması ne de ona karşı özel bir kini olmasından ötürüdür. Çünkü Ömer bütün bunlann üstünde yüksek bir şahsiyete sahiptir. Bu söylediklerimizin en güzel şahidi, bütün tasarruflannı kapsayan siresidir.

Ömer'in içtihadını kabul etmekten başka bir tercihimiz yoktur. Halid'i azlet­mesine rağmen, İslam orduları her zamanki gibi ilerlemekte ve zaferler birbiri­ni izlemekte ve onun şu sözünü vurgulamaktaydı:

"Zaferi bahşeden Allah'tır."

Halid azledildikten sonra dört yıl yaşadı. Vefat etmeden önce yatağının üzerinde şöyle söylüyordu:

"Ben ölümü hep savaş meydanında aradım, ancak yatağımın üzerinde ölmek nasip oldu." Müslümanlar at sırtındayken onun söz­lerini ezberledikleri gibi, son anında da kendisinden bazı sözler ezberlemişler­di. Bunlardan bazıları şöyledir:

"Yüz veya yüzden fazla savaşa katıldım. Cesedimde kılıç yarası, ok yarası, mızrak yarası olmayan yer yoktur.

Ama işte ben, devenin ölmesi gibi yatağımda ölüyorum. Korkakların gözleri uyuyamaz.” [145]

Halid Rabbine kavuşunca Müslümanlar son derece üzüldüler. Ömer b. Hattab ise en çok üzülenlerdendi. O kadar ki, Medine kadınlarının onun için ağla­masını yasaklamadı ve dedi ki:

“Bağırıp çağırma olmaksızın, Kureyş kadınlarının Ebu Süleyman için ağlamalarından başka, yapabilecekleri bir şey yoktur. Onun gibisine ağlanılır.

Bunun gibi birçok pozisyon bu hususta Ömer (r.a.) hakkında rivayet edil­miştir. [146]

Hiç şüphesiz ki, halife Halidin vefatı karşısında nezaketen değil, hakikaten üzülüyordu.

 

DÖRDÜNCÜ KISIM

 

ÖMER (R.A.) VE DEVLETTEKİ SİVİL ORGANİZASYON

 

Ömer, (r.a.)'in vaktinin büyük bir kısmını savaş aktivitesi kapsamına rağ­men, sivil açıdan devletin organizesi için gereken çabayı harcamaktan kaçın­madığı gibi, konut hizmetine ayrı bir itina gösteriyordu. Çünkü bunlar savaş aktivitesini güçlendiren faktörler olup Müslümanları güçlendiriyordu. İşte bu sebeple Ömer (r.a.) İslam devletinin bildiği büyük çoğunluktaki konut projele­rinin ve sivil sistem ve organizasyonların kurucusudur. İlk olarak divanları ted­vin eden, devleti vilayetlere (eyaletlere) ayıran ve Arap yarımadasının dışında şehirler kuran odur.

 

1- Divanların İnşa Edilmesi

 

Divan Farsça bir kelime olup sicil veya defter anlamına gelmektedir. Divan ismi divanın saklandığı yere mecazi anlamda verilmiştir. Bilindiği gibi İslam'da divanı ilk gerçekleştiren Ömer b. Hattab'dır. Müslümanların, Rumların ve Farsların hazinelerini ele geçirmelerinden sonraki döneme rastlar. Ömer'den önce İslam devletinin böyle divanları yoktu. Resulullah'ın zamanında Beytülmal mevcut değildi. Çünkü o fey'i ve sadakaları eline geçer geçmez dağıtıyordu. İlk halife de Allah'ın Resulünün metodunu takip ederek Beytülmal kurmadı. Ömer’in döneminde fey alışılmamış bir şekilde çoğalınca sahabiler onunla divanın kurulması için istişarede bulundular.

Ömer'i bu düşünceye sevkeden sebebi, tarihçiler çeşitli sebeplerle açıkla­maktadırlar. Bunların en meşhuru: Ebu Hureyre Bahreyn'den geldiği zaman, Ömer kendisine ne getirdiğini sorduğunda Ebu Hureyre dedi ki:

"Beşyüz bin dirhem getirdim." el-Kadisiye savaşından önce Müslümanların eline bu rakamda bir meblağ geçmemişti. Ömer bunu kendisinden duyunca dehşete düştü ve dedi ki:

"Ne söylediğinin farkında mısın?" Ebu Hureyre tekrar beşyüz bin dirhem getirdiğini söyledi. Halife onun yorgun olduğunu sanarak ailesine dönüp uyuması gerektiğim söyledi. Sabahleyin kendisiyle konuşacağı­nı belirtti. Ebu Hureyre mal ile kendisine geldikten ve halife malın miktarından emin olduktan sonra halka şöyle söyledi:

"Bize çok sayıda mal gelmiştir. Bu malları isterseniz sayalım, isterseniz tartalım."Müslümanlar beytülmal kurulması için kendisiyle istişare ettiler.

Sicil anlamıyla divan işte bu şekilde kuruldu. Müslümanlar sayım yaparak -gerek askerleri gerekse sivilleri- tescil ettiler ve her birisinin karşısına alacağını daha önce açıkladığınız gibi kaydettiler.

Divanın kuruluş tarihi hakkında rivayette bulunanlar ihtilafa düşmektedir­ler. Taberi'ye göre hicri onbeş tarihinde inşa edilmiştir. İbn Sa'd'a göre ise hicri Muharrem ayı yirmi yılında inşa edilmiştir Dr. Muhammed Hüseyin Heykel bu son tarihi tercih etmektedir. Çünkü bu tarih alışılmamış bir şekilde malların Medine'ye dolup taştığı büyük fetihlere rastlamaktadır. Yine ona göre Ömer (r.a.)'in divanı tedvin etmesi ve herkese maaş bağlamasının sebebi, Arapların Allah yolunda cihad için tamamen boş olmaları, dine davetin herkese açık ve serbest bulunması, Farslann ve Rumların veya Farsların ve Rumların dışında başkalarının tahakküm etmelerini engellemek idi. Bu sebeple kendi döneminde fethedilen ülkelerdeki toprakların, savaşçıların ziraatle meşgul olup cihadı ih­mal etmemeleri için taksim edilmesini yasakladı. Kaderin Arapların omuzları­na yüklediği onu yüceltmek ve dünyanın her tarafına Allanın nurunu ve hikme­tini yaymakla mükellef oldukları ve büyük davayı ihmal edip toprağın kendile­rini cezbetmesini engellemek için Ömer bu topraklan fatihler arasında taksim etmeyi reddetti.

Divanın tedvin edilmesi ve herkese maaşın verilmesi, ilk Arapların kaderin omuzlarına yüklediği davanın ifasında, yerine getirilmesinde yardımcı oldu.

Böyle bir terimi kullanmamız uygun ise, merkezi beytülmalden hibeye müstehak olan Müslümanlar için Medine'de bir sicil vardı. Herkesin hakkını el­de etmesi için Ömer (r.a.) aşırı bir şekilde itina gösteriyordu. Rivayetlere göre, bütün kabilelerin sicillerini yanına alır, yerine bizzat kendisi gider, hak sahiple­rinin haklarını kendi elleriyle verirdi.  [147]

Tabii olarak bütün Müslümanların sicillerinin Medine'de olması kolay de­ğildi. Bunun için Medine'deki sicil tarzına uygun olarak eyalet başkentlerinde sicillerin bulunması mantık gereği idi. İşte bu şekilde Yemen valisinin yanında bir divan, Basra'da ise her bölgenin emirinin yanında bir divan bulunurdu. Bu, her Müslümamn bulunduğu vilayette kendisine ait maaşım almasını kolaylaş­tırdı. Ömer, Medine ve havalisindekilere nasıl maaş dağıtıyordu ise, her vali vi­layetindeki hak sahiplerine ödeneklerini ödemekle sorumluydu. Bu hususta Ömer'in Mısır valisi Amr b. As'a göndermiş olduğu mektubu daha önce zikret­miştik.

Bazı valiler halka ödenen ödenekleri çok fazla gördülerse de Ömer, miktarı ne kadar olursa olsun, dağıtım işlemine devam edilmesini emrediyordu. Buna örnek olarak Huzeyfe'nin kendisine yazdığı mektupta halka ödeneklerin öden­diğini ve geriye daha çok mal kaldığını halife cevap verdiği mektupta kendisine şöyle söylüyordu: "Allah'ın onlara bahşettiği fey'leridir. Bu ne Ömer'in ne (Je Ömer'in ehlinindir. Onlar arasında taksim et."

Ömer (r.a.)'in ilk kurduğu divan yalmz ödenek divanı değildi. Bunun yanı sıra "Divan el-İnşa" adı verilen ve resmi evrakların korunması amacıyla kuru­lan bu divanı da o kurdu. Ömer'den önce böyle bir divan yoktu. Bazı münase­betler sebebiyle ResuluUah kendi görevlilerine ve yabancı ülke başkanlarına resmi mektuplar gönderirdi. Bu mektuplar ve verilen cevaplar, Medine'de mu­hafaza edilirdi. Ebu Bekir de aynı şeyi yapü. Ömer döneminde ise resmi yazış­malar olağanüstü bir şekilde çoğaldı. Bu sebeple Medine'de ve diğer eyalet baş­kentlerinde bu maksat için birer divan kuruldu. Şam divanları Rumca, Irak di­vanları Farsça, Mısır divanları ise Kıptice yazılıyordu. Bu sebeple divanlarda görevli olanlar Arap değillerdi. Bunlar fethedilen ülkelerden istihdam edilen Rumlar, Farslar ve Kıptilerdi.

Ömer (r.a.)'in temelini attığı bu divanlar, Emevi ve Abbasi dönemlerinde de değişik şekillerde çoğalarak onun temelini atmış olduğu çekirdekten çeşitli kol­lar meydana geldi. Bunları aşağıda göreceğiz:

 

A) Emeviler Döneminde Divanlar  [148]

 

Emeviler devrinde işler başlıca beş divanda görülürdü:

a)  Divan el-Cünd: Bu divan Ömer b. Hattabın Müslüman askere verilen ödeneği tahdit etmek İçin kurduğu divan olup daha sonra Emevi halifelerinin bazı değişiklikler eklemeleriyle oluşan divandır. Bu değişikliklerin en önemlisi Ödeneğin askerlik hizmetini bilfiil yerine getirenlere ödenmesidir.

b) Divan el-Haraç: İslam devletinin en zengin bölgesi olan es-Sevad (Irak) bölgesine ait gelirlerin idari işleriyle ilgili olan divandır. Aym zamanda devle­tin genel maliyesiyle ilgili, devletin merkezi mali idaresi kabilinden olup teslim etme ve sarf makbuzları ile bunlara ait sicillerin toplandığı divandır.

c) Divan er-Resail: Yayınların ve yazışmaların çıkarılması, bütün divanlar arasında iş uyumunun sağlanması ve bütün yazışmalarla ilgili olan divandır.

d)  Divan el-Hatim: Bunu ilk inşa eden Muaviye b. Ebu Süfyan'dır. İnşa edilmesinin sebebi ise, halifenin verdiği emirlerin hepsinin kaydedilmesi ve ha-

lifelik mührüyle mühürlenmesini amaçlamaktadır. Bu divanın inşa edilmesin­den önce, emirler mühürsüz olarak gönderilir ve sahiplerine teslim edilirdi. Ba­zı durumlarda sahte emirlere rastlandı ve halifeyi bu divanı inşa etmeye zorla­dı.

e) Divan el-Berid: Posta sistemini ilk kuran Müslüman devlet adamı Mua-viye b. Ebu Süfyan'dır. Bu başlangıçta aslında devlet amaçlarına ve hedeflerine hizmet etmek için tahsis edilmişti. Daha sonra mektupların gönderilmesi için halka bundan faydalanmaları amacıyla izin verilmiştir.

Bildiğimiz gibi divan sistemi Forslardan nakledildiğine göre, başlangıçta Farsça ve Yunanca alışılmış bir şekilde tedvinde kullanıldı. Ancak daha sonra divan sistemi istikrar bulunca Abdülmelik b. Mervan divan dilinin Arapçaya çevrilmesi için emir verdi. Gerçekleştirdiği bu adımın iki önemli etkisi oldu: Bir taraftan divanlardaki yabancı nüfuzu kısıtlandı diğer yandan Arap katipler meydana çıkarak Rumca, Yunanca ve Farsçadan birçok terim Arapçaya nakle­dildi. Divanların Araplaşmasıyla İslam devleti ile Bizans imparatorluğu arasın­da bazı ilişkilerin kopmasına sebep oldu. Özellikle Rum modelleriyle form edilmiş kırtaslann iptal edilmesi ve Arap ülkelerinde geçerli olacak paranın ba­sılarak gerçekleşmesi bu ilişkilerin büsbütün kopmasına sebep oldu.  [149]

 

B) Abbasiler Döneminde Divanlar

 

Abbasiler döneminde idari sistem çok yüksek ve dakik bir merhaleye vardı. Bu sebeple bu dönemde divanların sayısı çok arttı. Abbasiler, Emeviler zama­nında mevcut olan beş divan sistemini muhafaza ederek bunlara birçok divan ilave ettiler. Şimdi bunları görelim:

a) Divan el-Cünd: Abbasi halifeleri bununla ilgilenip ıslah etmek suretiyle ırk ayrımı yapılmaksızın silah altına asker alma görevi ile bunlara gerekli erza­kın sağlanması işini adı geçen divana bağladılar.

b) Divan el-Haraç: Emeviler döneminde olduğu gibi, merkezi maliye divanı olarak devam etti.

c) Divan er-Resail: Bu divanın ihtisası, halifeden çıkan emirlerin yazılma-sıyla ilgiliydi. Genel olarak aym zamanda siyasi yazışmaları kapsıyordu. Bu evraklar önce halife tarafından onaylanır veya bakanı tarafından vezir mührüy­le mühürler, daha sonra da halifenin armasını taşıyan devlet mührüyle mühür-lenirdi. Ayrıca resmi yazıların düzeltilmesi ve tekrar gözden geçirilmesi işlemi de bu divana bağlandı. Bu divanın denetleme açısından görevi ise kamu dava­larının hazırlanması ki, bu davalarda halife halkın şikayet ve başvuru davalarını dinler daha sonra halifenin verdiği hüküm tedvin edilir, aslı ise korunurdu.

d) Divan el-Hatim: Bu divanın Abbasiler döneminde işleyip işlemediği tar­tışma konusudur. Ancak tartışmasız olarak kabul edilen husus şudur ki, bu di­van halife Me'mun zamamna kadar kurulmuş amacına paralel olarak görevini yerine getirdi, daha sonra yerine "Divan et-Tevki'" kuruldu.

e) Divan el-Berid: Bu divan Abbasiler döneminde oldukça gelişti. Bu diva­nı denetieyen devletin yüksek kademesinden biriydi. Posta görevinin yanı sıra istihbarat işlerini de yürütüyordu. Bu sebeple kendisine "Posta sahibi ve haber­ci" denirdi. Aym zamanda hata işledikleri takdirde valiler hakkında rapor yaz­mak da onun göreviydi.

t) Divan el-Ezme (Kriz divanı)  [150]Hicri 158-168 tarihleri arasında halife el-Mehdi kurdu. Bu divanın ihtisas konusu, hesapların gözden geçirilmesi olduğu gibi aym zamanda idarenin iyileştirilmesi için müessir bir araçtı. Bütün eyalet­lerdeki hesaplan gözden geçirmekle yetkili görevliler buna tabi idiler.

g) Divan en-Nezen fi el-Mezalim: Yargı organı için tahsis ettiğimiz fasılda bununla ilgili daha sonra söz edeceğimizden şimdilik erteliyoruz.

h) Divan en-Nafakat: Bu divan görevlilerin talepleriyle ilgili hususlarda ih­tisas sahibiydi. Memurların maaşlarının denetimi, ihtiyaç duydukları gıda mad­deleri, konut ve ulaşım araçlarıyla ilgili İşleri denetleme bu divanın görevleri arasında idi.

ı) Divan es-Sevafi ve Divan ed-Dıyai: es-Sevafi devlet veya kamu toprakla­rı anlamına gelir. ed-Dıyaı ise, gayr-i menkul özel mülkiyet anlamına gelir. Bi­rinci divan kamu gayr-i menkul mallarını denetleme, ikinci divan ise halifeye ait gayr-i menkul mallarını denetleme işini yürütürdü.

i) Divan es-Sır: Tercih edilen görüşe göre, bu divan daha sonraları, Divan er-Resail'in bir kolu haline geldi. Çünkü Divan er-Resail'deki yetkili kişi bu di­vanı aym zamanda denetlemekle görevliydi.

j) Divan el-Ard: Bu divanın görevi savaş araç ve gereçlerini kontrol idi. Sa­nayi sahasına gelince, bunu denetleyen özel bir görevli vardı ve kendisine "müsrif es -Sınae" denirdi. Ancak bu divanın Divan el-Cünd'ün bir kısmı mı yoksa müstakil bir divan mı olduğu bilinmemektedir.

k) Divan et-Tevki': Büyük bir ihtimalle bu divanın Muaviye b. Ebu Süf-

.yan'ın kurmuş olduğu Divan el-Hatim'in yerini almasıdır. Abbasi hilafetinin son döneminde gerçekleşmiş olup ihtisası Divan el-Hatim'in ihtisasının aynıdır.

 

2 - Başkent Ve Eyaletlerin İnşası

 

Ömer (r.a.), başkentle ve eyaletlerde divanları inşa etme zorunda kaldığı gi­bi, iyi idare etmenin gereği olarak devleti "eyalet" veya "imaref'lere ayırmak ve her birinin başına da "vali" veya "emir" tayin etmek zorunda kaldı. Bunlar bulundukları eyaletlerde halifeyi temsil eder, halifenin sivil ve dini görevlerini yerine getirirlerdi. Ömer aynı zamanda sivil Arap şehirlerinin inşa edilmesine izin verdi. Bu şehirler devlet idaresi için kaideyi oluşturup Müslüman varlığı­nın muhafaza edilmesine yardımcı olmak suretiyle fethedilen ülkelerdeki in­sanlarla karışmalarını Önlemekteydi. Çünkü Araplar ancak bu şekilde kendileri­ne has karakterlerini koruyabilirlerdi. Bu karakterler, az ile yetinmek suretiyle zor şartlarda yaşama, zühd ve İslam dininin yücelmesi ve galip kılınması için çaba harcama ve bu uğurda kendini feda etme özellikleri olup bu sıfatlar onla­rın Kisra'nın ve Kayser'in ordularını silip süpürmelerini sağladı. Aşağıda bu hu­susa kısa bir şekilde temas edeceğiz:

 

A) Eyaletler Ve Emirlikler

 

Bu sistemin başlangıcı Resulullah'in dönemine dayanır. Çünkü Resulullah yalnız İslam'ı yaymakla yetinmiyor, yeni doğan devletteki idari sistemin esasla­rını ilk olarak ortaya koyan ve deneyen O idi. Kur'an okuyanlardan İslam'ı ka­bul edip dine yeni giren kabilelere gönderirdi. Yemen ve Hicaz'daki büyük şe­hirlere ve kabilelere kendisine vekalet edecek kişileri gönderirdi. Bu valilerin görevleri, namazlarda imamlık yapmak ve halktan sadakaları toplamaktı. Her­hangi bir savaş sebebiyle Medine'yi terkettiği zamanlarda ise sahabilerden biri­ni namazlarda imamlık yapması için vekil olarak atardı. Aynı zamanda bazı du­rumlarda askeri birliklere komutanlık etmek için komutan tayin ederdi. Mekke valisi olarak atadığı Attab b. Esid'e her gün için bir dirhem maaş bağladı. Bu maaş görevlilere verilen ilk maaştı.  [151]

Ebu Bekir'in halifeliği döneminde pek önemli bir değişiklik olmadı. Resu-lullah'ın görevlendirdiği kişilerin görevlerine devam etmesini aynı şekilde ka­bul etti. Ebu Ubeyde (r.a.) kendisine şöyle söyledi: "Mali işleri ben idare ede­rim." Ömer ise kendisine şunu söylemişti: "Adaletle ilgili işleri de ben yürütü­rüm." İslam hukukunda uzmanlaşmış, basiretli görüşlere sahip olan Ömer (r.a.), Osman, Abdurrahman b. Avf, Muaz b. Cebel, Übey b. Ka'b, Zeyd b. Sa­bit gibi sahabilerle istişare ederdi.

İslam devletinin sahası Ömer b. Hattab devrinde genişleyince, halife idare­nin kolaylaştırılması için büyük idari bölümlere veya birimlere taksim etti. Bu birimler şunlardı:

a) el-Ehvaz ve Bahreyn vilayeti

b) Kerman, Mehran ve Sicistan vilayeti

c) Taberistan ve Horasan vilayeti.

İran'ı da bu şekilde üçe ayırmıştı. Irak'ı ise iki eyalete taksim etmişti. Birin­cisinin başkenti Küfe, diğerininki ise Basra idi. Şam beldesini de ikiye ayırmış­tı: Birincisinin başkenti Humus, diğerinin ki ise Dımaşk (şam) idi.  [152]Filistin tek başına bir eyalet idi. Kuzey Afrikayı da üç eyalete ayırdı: Bunlar, Yukarı Mısır, Aşağı Mısır ve Libya sahrasıdır.  [153]

Bu eyaletlerden her birinin başında bir görevli (vali veya emir) bulunur, na­mazlarda imamlık yapar, anlaşmazlıkları çözüme kavuşturur, savaşlarda başko­mutanlık görevini yapar; vergi, zekât, haraç ve cizye gibi mallan toplar, devlet için önemli sayılan görevleri yerine getirirdi. Daha sonra valinin yanı sıra, ha­raç için de birisi görevlendirildi. Bu yeni politika sebebiyle valiler ile haraç gö­revlileri arasındaki anlaşmazlıklar paüak verdi. Valilerin Araplardan olması da gelenek haline geldi.

İlk İslam devleti EmevİIerin hilafeti döneminde maksimum derecede sınır­larını genişletti. Bu sebeple Emevi devleti beş büyük eyalete taksim edildi.

a) Hicaz, Yemen ve Arap memleketinin orta bölgeleri.

b) Yukarı ve aşağı Mısır.

c) el-Irakeyn: Arapların Irak'ı (Eski Babil ve Asur devletlerinin toprakları), Acemlerin Irak'ı ise Fars topraklarından ibarettir.

Umman, Bahreyn-Kİrman, Sicistan, Kabul, Horasan, Maveraünnehir, Sind ve Pencap'ın bazı bölgeleri.

Bu bölgelerin bütün bir eyalet olup başkenti Küfe olan Irak valiliğine bağlı

idiler. Genellikle Horasan ve Maveraünnehir bölgeleri, Irak valisi tarafından atanan bir görevli tarafından yönetilirdi. Buranın merkezi ise genel olarak Merv idi. Irak valisi tarafından atanan başka bir yetkili ise Sind ve Pencap böl­gesinin idaresini üzerine alıyordu.

d) Bilad-ı Cezire: (Arap yarımadası): Buna tabi olan bölgeler de Ermenis­tan, Azerbaycan ve Küçük Asya toprakları idi.

e) Mısır'ın batısına kadar olan Kuzey Afrika, Endülüs, Sicilya, Sardunya ve Korsika adaları olup bunların merkezi de Kayrevan'dı.

Afrika valisi tarafından atanan bir görevli, Tanca'nın, Akdeniz'deki adaların ve Endülüs'ün idaresini yürütürdü. Buraların bağlı olduğu başkent ise Kurtuba idi.  [154]

Emevi halifeleri devletin bir Arap devleti olarak kalmasına itina gösterdiler, idari sahada geniş çapta yetkiler vererek onları söz sahibi etmelerine rağmen bütün valiler Şam'daki halifeye tabi olup denetime boyun eğiyorlardı. Emevi devleti dönemindeki fetihler, en parlak ve muhteşem formla şan ve şöhretinin zirvesine ulaştı. Ulaşım araçlarının ilkel olmasına rağmen, toprağı bu kadar ge­niş olan Emevi devletinin halifeleri tarafından Şam'dan merkezi hükümetçe de­netlenmesi kişiyi hayrete düşürdüğü kadar gurur ve kıvanç da vermektedir.  [155]

İslam devletindeki idari sistem, Rum ve İran devletlerinde olduğu gibi, aynı şekilde fethedilen bölgelerde devam etti. Bu bölgelerdeki medeniyete İslam'dan önceki Araplar varamamışlardı ve yeni kurulan ilk İslam devleti işte İmparator­lukların enkazı üzerine kuruluyordu. Bu sebeple Araplar fethettikleri ülkelerde­ki idari sistemi genel olarak değiştirmeyip cüz'i bir şekilde ruhlarına ters düşen bazı lüzumlu tebeddülatı gerçekleştirdiler. Adaletle hükmetmeleri şartıyla Müslümanlar işte bu şekilde fethettikleri Irak, Şam ve Mısır'daki idareyi yöre halkına bıraktılar. Şikayet ve dert yanma gibi hususlara da tabii olarak Müslü­man vali kendisine vaşvurulacak eyaletteki en yüksek merci idi.

Bu husuta en önemli delil, Amr b. As Mısır'ı fethedip özellikle ruhani açı­dan Mısırlıları zulüm ve baskının pençesinden kurtarınca meşhur ruhani lider Bünyamin kendisiyle işbirliği yaptı. Ömer bu haberi öğrenince Amr b. As'a yazdığı mektupta halkın kendini güvencede hissetmesi ve memleketin en iyi şekilde idare edilmesi için Kıpti ruhani liderle fikir alışverişinde bulunmasını kendisinden istedi. Sire kitaplarının rivayetlerine göre Kıpti rahip Amr'a yar­dımda kusur etmedi. Rahibin Amr ile yaptığı istişarelerden ve teklif ettiği gö­rüşlerden biri de haracın toprak gelirlerinden, halk ürünlerini topladıktan, yol ve köprülerin kazılıp imar edilmesinden sonra toplanması görüşüydü. Diğer bazi görüşler ise şunlardı: Her yıl kanalların yapılması, işçilere rüşvet almamaları için aralıksız olarak haklarının zamanında ödenmesi, kimseye hakkının dışında bir ödeme yapılmaması ve halkı yönetmek için zalim görevlinin tayin edilme­mesi idi. Amr onun bu görüşlerini benimseyerek eyaletin en ücra köşesindeki yöneticilere yazdığı mektuplarda bu görüşleri benimsemelerini ve tabi olmala­rını istiyordu.

Dr. Hcykel'in fikrine göre, Emirül-mü'mİnin Halicinin kazılması patrik Bünyamin'in ileri sürdüğü nasihat ve görüşlerden sonra gerçekleşmiştir.

 

B) Şehir Ve Başkentlerin İnşası

 

Ömer döneminde Arap yarımadası, ilahi risalenin yerine getirilmesi, Al­lah'ın bu görevi yerine getirmek için onları seçmesinden dolayı Arap yarımada­sı büyük askeri kampa transform oldu. Bu ilahi risalenin yerine getirilmesinde eskilerden beri yarımadanın tabiatı, kuraklığı ve katılığına alışmış ve zor şartlar altında yaşamasını bilmeleri kendilerine yardım etti. Allah, Irak'ın, Mısır'ın ve Şam'ın fethini Müslümanlara bahşedince, Ömer (r.a.) çok önemli ve acil bir problemle karşı karşıya kaldı. Bu yeni tahrikler karşısında en fazla Arap askerlerinin karakterini ne zamana kadar muhafaza edebilirdi? Sonuç olarak, uzun süren düşünceden sonra kesin olarak Arapların fethedilen ülkelerin halklarıyla bir arada yaşamalarını reddetmesine karar verdi. Bu prepsipten yola çıkarak fethedilen toprakların fatihleri arasında taksim edilmesine karşı çıktı. Her Müs-lümana ödenek empoze ederek omuzlarına taşıdıkları büyük risale için tama­men kendilerini ayırmalarını başka şeylerle meşgul olmalarını sağladı.

Diğer taraftan yeni kurulmuş olan devletin her köşesinde daima askeri kampların bulunması askerler için karekterlerini kaybetmeksizin kolay ve rahat bir hayatın sağlanması ihtiyacını da Ömer idrak etmişti. Sonuç olarak yeni Arap kentlerinin inşa edilmesine izin verdi. Asırlar boyu ışıl ışıl parıldayan şe­hirler kuruldu. Bunların en meşhurları, Basra, Küfe, Fustat'tır.

 

Basra'nın inşa edilmesi:

 

Buraya ilk gelen komutan Utbe b. Gazvan'dır. Halifeye yazdığı mektupta, oraya indiği ve kışın konaklama için Müslümanlara mutlaka bir yer gerektiği, savaştan döndükten sonra kalacakları bir yerleşme merkezinin lüzumunu dile getirdi. Halife yazdığı cevapta bütün kuvvetlerle bir yerde toplanmasını ve bu­rasının suya ve otlak araziye yakın olmasını emretti. Her zaman yapüğı gibi, bölgeyi açık bir şekilde anlatmasını istedi. Komutan Ömer'e yazdığı cevapta Şunları söylüyordu: "Arazi kara tarafının sık sazlıklar ile kaplı olduğunu, diğer tarafında ise durgun sulu deniz bulunduğunu gördüm."

Halife bölge için muvafakat ettikten sonra, Müslümanlar buraya yerleşip sazdan evlerini inşa etmeye başladılar. Aynı şekilde sazdan bir de cami yapülar. Basranın bu şekilde inşa edilmesi hicretin on dördüncü yılına rastlar. Ko­mutan Utbe emirlik binası (hükümet konağı), divan ve hapishane inşa etti. Bir savaşa gittikleri zaman bu sazları söker, demetler halinde birbirlerine bağlar ve savaştan dönünceye kadar bir yere bırakırlardı. Döndükleri zaman tekrar binayı kurarlardı. Ömer Ebu Musa el-Eş'ari'yi Basra'ya gönderip her kabile için bir mahalle kurmak suretiyle bir şehir projesinin hazırlanması ve halka binalar ve cami inşa etmeleri için emredinceye kadar durum böyle devam etti. Ebu Mu­sa'nın Busra'ya gidip halifenin verdiği emirleri uygulamasıyla Basra kurulmuş

oldu.

 

Kufe'nin inşa edilmesi:

 

Araplar Celûla ve Tekrit'i fethettikten sonra, Medine'ye Ömer'in yanma bir heyet gönderdiler. Ömer heyeti kabul ettiği sırada heyetteki kişilerin renkleri­nin değiştiğini, yüzlerinin sarardığını ve vücutlarının zayıfladığını görünce ken­dilerine şöyle söyledi: "Vallahi ben sizleri böyle göndermemiştim. Kadisi-ye'den de heyefler geldi ama onlar sizin gibi değildi. Sizleri böylesine değişti­ren nedir?"  [156]Dediler ki: "Bulunduğumuz bölgenin nemi ve rutubeti buna se­bep oldu." Halife Sa'd b. Ebi Vakkas tarafına yazdığı mektupta şöyle soruyor­du: "Arapların renklerini ve vücutlarını değiştiren sebebi bana bildir." Komutan kendisine verdiği cevapta şöyle diyordu: "Arapların renklerini değiştiren ve bünyelerini zayıflatan Dicle ve el-Medain'in rutubetidir."

Bunun üzerine halife Sa'd b. Ebi Vakkas'a şu mektubu yazdı:

"Araplara ancak develerine yarayan ülkeler yarar. Liderlerden Selman ve Huzeyfe'yi (ikisi de orduda komutan idiler) beni sizden ayıracak köprü veya deniz olmaması şartıyla deniz kıyısında şehir kurmak maksadıyla bir yer seç­meleri için görevlendir." Bunun üzerine Sa'd, Huzeyfe ve Selman'ı gönderdi. Selman yola çıktı. Önce Enbar'a geldi. Daha sonra Fırat'ın batısından yoluna devam ederek Kufe'ye vardı. Şehre ulaşıncaya kadar geçtiği yerlerin hiçbirini beğenmedi. Huzeyfe de Fıratın doğusundan yola çıktı. Kufe'ye varıncaya kadar geçtiği yerlerin hiçbirini beğenmedi. Küfe ikisinin de hoşuna gitti. Burada indi­ler ve namaz kıldılar. Sa'd'a haber gönderdiler. Sa'd haberi aldıktan sonra ko­mutanlarını topladı, Farslann eski başkenti olan Medain'den yola çıkarak hicre­tin on yedinci yılında Kufe'de kamp kurdu.

Arkasından Ömer (r.a.)'e yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Fırat ile Hire arasında denize yakın çeşitli bitkilerin bittiği Kufe'ye gelerek kamp kurdum. Medain'de iken Müslümanlara orada veya Kufe'de yerleşmeleri için seçim hak­kı verdim. Orada kalmak isteyenleri silahlı olarak bıraktım. Orada kalıp Kufe'ye gelmeyenlerin sayıları çoktur. Bunların büyük bölümü ise Benî Abs'ten-dir."

Ömer bölgenin özelliklerinin açıklanmasıyla yetinmeyip Saad'dan ordu mü­hendislerine, şehrin projelerini çizmesini emretmesini istedi. Takip etmeleri ge­reken normları da kendilerine şu şekilde beyan etti:

“Ana caddelerin genişlikleri kırk zira' (20 metre) ondan sonraki caddelerin genişlikleri otuz zira' (15 metre) ve daha küçüklerinin yirmi zira1 (10 metre) yapılmasını emretti. Ayrıca sokak­ların genişliklerinin de yedi zira' olması için emir verdi.”

Basra konusunda bahsettiğimiz gibi, şehir ilk önce sazdan inşa edilmişti. Yine daha önce zikrettiğimiz gibi, yangın çıkıp büyük zararlar verince, halife binaların tuğladan yapılmasına izin verdi.

Mısır'da Fustat'ın nasıl inşa edildiğini, Amr b. As'ın İskenderiye'yi başkent yapma arzusunu ve Ömer'in bunu kabul etmediğini daha önce zikretmiştik.

 

3- Kamu Yatırımları

 

Arap yarımadasına dolup taşarak giren ve sayılması mümkün olan malları, bölgenin iman ve projesi için harcasaydı bu mallardan bir cennet meydana ge­tirebilirdi. Şüphesiz Ömer Kur'an-ı Kerim'de zikredilen Ma'rib barajını biliyor­du. Ancak kendisi öyle bir şey yapmadı. Onun Arap yanmadasıyla ilgili planla­rı tamamen dini projelerdi. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, bunların en meş­hurları camilerin genişletilmesi, içlerinin döşenmesi, Kabe'nin genişletilmesi, İbrahim'in makamının yerinin değiştirilmesi, Beytullah'ın el-Kabaidi'lerle örtül­mesi (Mısır'da dokunan beyaz ve ince bir örtü) geceleri camilerin aydınlatılma­sı ve yolculara Mekke ile Medine'nin arasında su sağlanmasıdır.

Belki de Ömer (r.a.) bazılarının haklı olarak endişelendikleri gibi, şayet ge­niş çapta zirai projeleri gerçekleştirecek olsaydı, Arapların toprağa bağlanmala­rından ve Allah yolunda cihad arzusundan ve şevkinden kopmalarından çekini­yordu. Durum böyleyken Hicaz topraklarının kıtlığına karşılık fethedilen ülke­lerin toprakları çok bereketli, verimliydi. Halid b. Velid Irak'ı fethetmek için ilk defa hazırlıklar yaptığı zaman askerlerine söylediklerini daha önce başka bir konuda zikrettiğimiz gibi, o bu sözüyle Arapları orduya katılmaya teşvik eden ve cihad davasına sür'atle olumlu karşılık vermelerini sağlayan fonksiyonlardan birinin de bu hayat şartları olduğu anlamına dile getirmişti.

Fakat konu fethedilen memleketlerle ilgili olunca, bu itibarlar etkilerini kaybederler. Cizye ve haraç Beytülmal'in devamlı gelir kaynaklandır. Çünkü Ömer bu toprakların fatihlere taksim edilmesini reddetmişti. Bu durum ise Ömer'in genişleme projelerini engelliyordu. Ömer (r.a.) Mısır haracının adaletiyle bilinen İslami idaresi altında despot ve tiran firavun idaresi altındaki Mı­sır in haracından neden daha eksik olduğunu sorduğunda Amr b. As çok açık



[1] "Çağdaş Arap Anayasalarında ve İslâm Siyasî Fikrinde Üç Otorite" isimli eserimizde bu ko­nuyu etüd etmiştik. Bu eser birkaç kere basıldı. En son baskısının tarihi 1974'tür.

[2] Buna delil olarak diyebiliriz ki, Osman (r.a.), İslâm kanı akmaması için, zorla da olsa bazı Müslümanların korumasını reddetti, Ali b. Ebi Talib kendisinin halifeliğini desteklemesine rağmen adaletinden şüphe edilen bazı valilerin reddetmesi gibi.

[3] Arap asabiyetiyle "Halifeler Kureyş'tendir" sözü kastedilmektedir. Ehl-i sünnet alimleri bu ha­disi şerif üzerinde İttifak etmişlerdir. Yani halifeliğin şartlarından biri de halifenin Kureyş’ten olmasıdır. Emeviler'de ve Abbasiler'de ismen de olsa halifelik devam etti.

[4] Bunun yanısıra direkt ve dolaylı demokrasi çeşitleri zuhur etmiştir. Bu demokrasilere istinaden halk yasama görevini tamamen parlamentoya terketmez ise de halk parlamentonun yanı ara bazı yasama işlerine kendisi müdahale eder. Anayasa hukukuyla ilgili kitapların verdiği ayrıntılı bilgilere göre, halkın parlamentoyla birlikte paylaştığı en bariz örnekler; halk tasarısı ve teklifi referandum hakkı ve itiraz hakkıdır.

[5] Vekâlet demokrasi sisteminde parlamento tek başına bu yetkiye sahiptir. Dolaylı demokrasi sistemlerinde ise bu işe parlamento ile seçmenler de katılır.

[6] Bu kaide en azından anayasaların büyük çoğunluğu için geçerlidir. 1958 (Dögol anayasası) Fransız anayasasını hatırlatmakta yarar var. Bu dönemde kanun çıkarma istisna, kanun tasarısı ise kaideydi. Bu sebeple hükümetin lehine parlamentonun yasama ihtisası daraldı. Buna tabi olan Fas anayasasıydı. Detay için bahsettiğimiz "Çağdaş Arap Anayasaları ve İslâm Siyasî Düşüncesinde Üç Otorite" isimli eserimize müracaat ediniz.

[7] Ayrıntılı bilgi için "İdarî Kararların Genel Teorisi" isimli eserimize başvurunuz. 4. baskı, Kahire-1976.

[8] İslâm'da Üç Otorite / Şeyh Abdülvehhab Helaf.

[9] Nahl: 16/44.

[10] Haşr: 59/7.

[11] Nisa: 4/59.

[12] Nisa: 4/80.

[13] Nisa: 4/65.

[14] Nisa: 4/59.

[15] I'lâmü'l-Muvakkıîn / İbnü'l-Cevzi c. l, s. 70-71.

[16] Bu ilmin kurucusu Şafii mezhebinin müessisi İmam-ı Şafii'dir.

[17] Burada kastedilen, sahabilerin söylediği sözün veya hareketin Resulullah tarafından kabul edilmesidir.

[18] Konu veya mes'ele, azınlık bile olsa, bazıları tarafından kabul edilir, diğerleri tarafından kabul edilmezse icma gerçekleşmez.

[19] Kısa da olsa, kıyas ile ilgili bir açıklama yapmak istiyorum. Hocamızın yaptığı açıklamadan sonra kıyasın erkânlarından söz etmek gerekir. Kıyasın unsurları şunlardır:

a) Asıl,

b) Dal ve­ya bölüm (Fer'i),

c) Aslın hükmü,

d) İllet.

Bu unsurları açıklamak için bir ayet arzedelim:

"Ey insanlar! Şarap (içki) kumar, dikili taşlar (putlar), (üzerine yazılar yazılmış) şans okları (çekmek veya bunlara göre hareket etmek) şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kur­tuluşa eresiniz " (Maide: 5/90).

Burada asıl içkidir. Aslın hükmü içkinin haram kılınmasıdır. Fer'i de aklı etkileyen her mad­dedir. Bu maddenin katı veya sıvı olması anlamı değiştirmez. Önemli olan aklı menfi olarak etkilemesidir, illet de sarhoş olmadır. Yani sarhoş eden, aklî dengeyi bozan her şeyde bu illet vardır. Kıyasa göre aslın olması, başka bir konuda hüküm yok ise de ortak hüküm ve illet var­sa asla göre fer'i de hükmedilir. Bahsettiğimiz misalde olduğu gibi. Kur'an'da sözü edilen asıl içkidir. Varid olan hüküm ise içkinin haram kılınmasıdır. Haram kılınmasının illeti ise insanları sarhoş etmesi ve aklî dengelerini kaybetmeleriyle normal olarak yapabilecekleri işleri sar­hoş iken yapamamalarıdır. Bu da insanın Allah'a karşı olan vecibeleri yerine getirmemesine sebep olur. Buna göre günümüzde çeşitli isimler altında yapılan sarhoş edici maddeler kıyasa göre haramdır. Bu madde hakkında hüküm yoktur diye gerekçe göstermek mümkün değildir. Çünkü İslâm anayasasının kaynakları olan Kur'an ve sünnetteki hükümler çoğunlukla genel kaideleri içerir.

[20] Büyük alim Şeyh Mahmud Şeltut, "El İslâm Akide veşşeria" isimli eserinde aynı sonuca varmaktadır. Bask. tarihi 1959 s. 397'de şöyle der: "İslâm yasasının kaynaklarının üç olduğu ortaya çılar: Kur'an, sünnet ve rey...”

[21] Büyük alim merhum Şeyh Abdurrahman Tac "es-Siyase eş-Şer'iye ve el-Fıkhü'l-İslâmî" isimli eserinin 1953 tarihli baskısının, 46. sayfasında bu manada şöyle demektedir:

“İslâm yasası ebedî bir yasadır. Dünya var oldukça bu ebediliği devam edecek, en küçük bir değişikliğe uğramayacaktır. Durum böyleyken işlerini tedbir için ihtiyaç duyduğu bütün hü­kümlerle ve kanunlarla yetinmiş obuası, hayatını koordine etmesi, hayatın bütün kalkınma merhalelerinde yürümesi için uygun olması, her çağın ve neslin mutluluğunu sağlayacak boş­luğu doldurması, güven ve barışı sağlaması gerekir. Burada şu uyanda bulunmak icabeder. Kur'an her şeyi beyan ediyor sözünden, her mes'elenin ayrıntılı bir şekilde Kur'an'da bulunduğu manası çıkmaz. Genel olarak Kur'an ayrıntılara girmemiş, cüz'i şeyleri arzetmemiştir. Tam aksine getirdiği hükümleri, genel kanunlara ve prensiplere arzetmiştir. Halkın günlük hayatın­da rastladığı bütün problemler bu genel kanun sayesinde çözüme kavuşur. Bu prensipler ve kanunlar muhkem ve sabittir. İhtilâf ve ihlal söz konusu değildir. Çeşitli şartlara ve ortamlara uyum sağlar. Kur'an İslâm yasasının birinci kaynağıdır. Bu özelliğiyle her konuyu beyan eder, her mes'eleye çözüm getirir. Bütün usul ve kaideleri kapsar. Kur'an'ın getirdiği kaidelerin ba­zıları adalet, istişare, şûra, zorlukları def etme, emanetleri sahibine verme v.s. Toplumların ıs­lahını ve mutluluğunu esas alan bir kanunun bunlara zıt hareket etmesi mümkün değildir.”

[22] Bakara: 2/275.

[23] Nisa: 4/29.

[24] Bakara: 2/282.

[25] Cuma: 62/9.

[26] Âl-i İmran: 3/159.

[27] Nisa: 4/58.

[28] Al-i İmran: 3/92.

[29] Şûra: 42/40.

[30] Enfal: 8/41.

[31] Tevbe: 9/60.

[32] Maide: 5/91.

[33] Bakara: 2/222.

[34] Tevbe: 9/103.

[35] Bakara: 2/29.

[36] Maide: 5/6.

[37] Hac: 22/78.

[38] Bakara: 2/185.

[39] Nisa: 4/28 .

[40] Bakara: 2/173.

[41] Muide: 5/1.

[42] İsra: 17/34.

[43] Hac: 22/29.

[44] Nisa: 4/58.

[45] Şeyh Abdülvehhab'ın "İslâm'da Üç Otorite" başlığı altında peşpeşe çıkardığı makalelerinden. "Kanun ve İktisat Dergisi" yıl 1932, s. 565.

[46] Yeni ve eski İslâm hukukçularının bu görüşü benimsedikleri kesindir. İbn Mes'ud şöyle rivayet etmektedir:

"Ömer'in takip ettiği metodun kolay olduğunu anlardık." Ed-Dehlevî Huccetü’llahi’l-Baliğa'sında şöyle demektedir:

“Ömer'in siresinde sahabilerle istişare yapüğı, kendileriyle tartıştığı ve böylece manen rahatladığı görülür. Varmış olduğu hükümler, verdiği fetvalar yüzünün doğusunda ve batısında uygulanan hükümler ve fetvalardır."

[47] Maide: 5/101.

[48] Tevbe: 9/128-129.

[49] Ahzab: 33/23.

[50] İngiliz müsteşriki Willyam bu önemli işin faziletini itiraf ederek şöyle demektedir: "Kesinlikle tercih edilen görüş şudur ki, on iki asır boyunca bütün metinleriyle değişikliğe uğramayan, ta­zeliğini, dakikliğini ve sadeliğini koruyan Kur'an'dan başka bir kitap mevcut değildir."

[51] En'am: 6/141.

[52] Tevbe: 9/60.

[53] Merhum Muhammed Ebu Zehre "El-Mücteme' el-İslâmi" (İslâm'da Toplum Düzeni)” isimli eserinde konuyu şöyle açıklamaktadır: "Ömer (r.a.) hükmü tamamen ortadan kaldırmamış, ih­tiyaç olmaması sebebiyle geçici olarak men etmişti. Durum böyle olunca bu geliri bugün İslâm davasının gerçeklerini cahiller arasında yaymak için sarfetmek doğrudur. Kalbleri İslâm'a ısındırılacak olanların sehminin (hissesinin) durumu, diğer sadaka (zekât) sahiplerinin durumundan ibarettir. Bunu hak edenler bulunmadığı zaman bu hak iptal edilmez, ancak diğer harcama yerlerinde sarfedilir.” Bu konuda şöyle rivayet edilir:

Afrika'daki sadaka (zekât) işlerini idare eden valisi halife Ömer b. Abdülaziz'e yazdığı mek­tupta beytülmalin, bugünkü manasıyla maliye bakanlığının sadakalarla dolup taştığını, bunları sarfedecek yer bulamadıklarını yazıyordu. Ömer b. Hattab'ın torunu Ömer b. Abdülaziz valisi­ne yazdığı mektupta, bu sadakaların borçluların borçlarının ödenmesine sarfedilmesini istemişti. Vali emir gereği sadakaları borçlulara Ödedi. Böylece borçlu kimse kalmadı. Daha son­ra halifeye yazdığı mektupta, beytülmalin halen sadakalarla dolu olduğunu bildirmişti. Halîfe ise kendisine gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “O sadakalarla köleleri satın al ve azat et!”

[54] Tarihî rivayetlere göre, bazı Arap Hıristiyanlarla mevaliler, Müslümanlarla birlikte aynı saf­larda çarpıştılar. Bunlardan Ebu Zeyd et-Tai, en-Nasrani'nin Irak savaşlarına iştirak ederek Müslümanları savunduğu bilinmektedir.

[55] Cizyenin alınması, İslâm devletinin zımmilere sağladığı savunma karşılığı ise halife herhangi bir bölgeyi savunamayacağını hissettiği zaman cizyenin alındığı bölgeye, toplanan cizyeyi tekrar geri iade ederdi. Bununla ilgili olarak Ebu Yusuf ile Belâzuri'nin rivayetleri şöyledir: İslâm kuvvetleri Şam savaşında Yermuk harbinden önce, Şam, Humus ve ön cephelerden çe­kilince halife adı geçen yerlerden ve onlara tâbi olan bölgelerden alınan cizyelerin geri iade edilmesi için emir verdi. Daha sonra Osman (r.a.) devrinde Kıbrıs fethedildiğinde, ada halkın­dan cizye toplanmadı. Çünkü halife, Kıbrıs halkını dış düşmanların saldırılarından koruyabile­cek güce sahip olduğuna emin değildi.

[56] El-Müctemaa el-İslâmi, s. 36.

[57] Cureyb, 3600 dirsek olan toprağın yüzölçümüdür. Bu miktar belki artabilir veya azalabilir. Çünkü ülkeden ülkeye göre değişir.

[58] Bu sistemle ilk sene elde edilen toplam gelir 86 milyon dirhem oldu. Bilâhare bu rakam on milyon dirhem daha yükseldi. İbn Hedazoviye'ye göre Ömer (r.a.)'in Irak'tan toplattığı yekûn haraç yüz yirmi sekiz milyon dirheme ulaştı. Mısır bazen kuraklığa bazen de bolluğa maruz kalınca Ömer rekolte ölçümün her yıl yapılmasına ve buna tabi olarak vergilerin yıllık rekolte değişimine göre ayarlanması için emir verdi. Her cüreyb için ortalama alınan vergi miktarı bir dinar ve buna ek olarak üç teneke buğday idi. Mısır'dan alınan yıllık vergi toplamı yaklaşık 12.000.000 dinara ulaştı.

[59] Enfal: 8/41..

[60] Ömer (r.a.) bu hususta şöyle demiştir: "Malda adaleti ancak üç şeyde buldum: Müstehak olan­dan alınması, hak edene verilmesi, batıldan men edilmesidir. Mallarınız üzerindeki sorumlulu­ğum velisinin yetime karşı olan durumu gibidir. Ondan almazsam fazilet sahibi olurum. Fakır olduğum takdirde beytülmalden ihtiyacım kadar alırım."

[61] Cerib, yemeklerin içine konduğu bir çeşit büyük kap.

[62] Çünkü iki cerib altmış kişinin yemeği için yeterlidir. Ömer, bu şekilde kişiye günde iki öğün rneği takdir etmiş oldu.

[63] Ömer (r.a.) daha sonra Amr b. As (r.a.)'a Mısır kıptilerini vasiyet ederek şöyle der: "Ya Amr! Bu ki Allah yaptıklarını görür. O kitabında diyor kî:

"Ve bizi (senin azabından) korunanlara önder yap." Bununla örnek alınmasını ister. Senin için ahd (antlaşma) ve zimmet ehli vardır. Resulullah Mısır kıptilerini vasiyet ederek onlar hakkında şöyle dedi:

"Kıptilere hayırla nasihat edin. Onların üzerimizde zimmetleri ve rahim­leri (akrabalıkları) vardır." Ümmü İsmail onlardandır. Resulullah buyurdu ki:

"Kim ki antlaş­ma yapmış birine zulmeder veya taşıyamayacağı yükü yüklerse ben kıyamet günü onun has­mıyım." Ya Amr! Seni uyarıyorum. Resulullah sana hasım olmasın. Ona hasım olana ben hı­sımım. Vallahi ya Amr, ümmetin idaresini üzerime almakla kendimi imtihana çektim. Nef­simde güçsüzlük yer edindi. Raiyem oldukça yayıldı. Şanım, gücüm zayıfladı. Allah'tan beni ifratsız olarak yanına almasını diliyorum. Vallahi hükmettiğin ülkelerin en uzak köşesinde bir devenin kaybolmasından, bunun için bir sene hesaba çekilmekten korkuyorum."

[64] Resul-ü Ekrem efendimizle Ömer (Allah ondan razı olsun) sekizinci babada birleşirler. Mürre Resulullah’ın, Adiy de Ömer'in yedinci dedesi olup ikisi kardeştirler.

[65] Mekke'de vahyin nazil olmasından Hicret'e kadar yaklaşık on üç sene zarfında ilk Müslüman­lar, müşriklerden her türlü işkence ve eziyet gördüler. Bu sebeple mal ve servetten mahrum kaldılar. O kadar ki ilk zamanlar yiyecek bile bulamıyorlar, açlıktan telef oluyorlardı. Hicret'ten sonra bu durum biraz düzeldiyse de, Resulullah ve Ebu Bekir dönemleri, müşriklerle ve mürtedlerle yapılan savaşlarla geçti. Büyük imparatorluklarla yapılan savaşlar, bunların sonu­cunda Müslümanların zenginleşmesi Ömer'in devrine rastlar. Mısır, Şam ve İranlılarla yapılan savaşlardan sonra İran'ın fethi bu dönemde gerçekleşti. Arap yarımadası, Mezopotamya, Ku­zey Afrika'nın bir kısmı, İran ve bugün Türkiye sınırları içinde kalan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri bu dönemde fethedilerek islâm devleti topraklarına katıldı.

[66] Bu hadiseye şahit olan Ömer (r.a.)'dir. Ayrıca rivayete göre mü'minlerin annesi Zeyneb binti Cahş'a ianesi getirildiğinde ianenin kendisine ait olduğuna bir türlü inanamadı. Taksim ederek halka dağıtılması için Ömer'in bunu gönderdiğini sanmıştı. Bunun üzerine şöyle dedi:

-“Allah Ömer'i affetsin! Diğer Müslüman kardeşlerim bu malı halk arasında taksim etmede benden daha güçlü idiler.” Kendisine dediler ki:

“Bütün bunlar sizindir.” Dedi ki:

“Sübhanallah!” Sonra bu ianeden sadece kendisi için bir elbiselik aldı. Geriye kalan bütün ia­nenin ihtiyacı olanlara dağıtılması için emir verdi. Kendisine sadece seksen beş dirhem geriye kaldı. Daha sonra ellerini semaya kaldırarak şöyle söyledi:

"Allah'ım! Bu yıldan sonra Ömer'in vereceği ianeyi bana bir daha nasip eyleme. Ömer'den sonra vefat eden Resulullah'ın ilk eşi odur.

[67] İhticar: İnsanın, söz konusu olan toprağın etrafını surla örmesi veya toprağa el koyduğuna de­lil olmak üzere adı geçen toprakta kuyu kazması ve toprağı işletmeden terketmesidir.

[68] Burada Ömer (r.a.)'in kastettiği şudur: Adı geçen sahabi hacca gitmek için daha Basra'da iken ihrama girmişti. Oysa ihrama girme yerlerinin hepsi Hicaz'da idi. İhrama girme yeri ne kadar yakın olursa, hac yapan kişi için o kadar kolay olur. İslâm dini zorlaştırmaz, kolaylaştırır. Çünkü ihrama giren kişi bundan sonra bazı kaidelere uymak zorundadır. İhrama girme süresi uzadıkça gerekli şartları yerine getirmesi de o derece zorlaşır, işte bu sebeple Ömer (r.a.) İmran'ın Basra'da ihrama girmesine engel olmuştur. Adı geçen sahabi o şekilde hac yapmış ol­saydı, daha sonra gelecek olan nesiller bunu gerekçe göstererek, onun gibi uzak ülkelerde ih­rama gireceklerdi. Bu da Müslümanlar için zorluklara sebep olacaktı.

[69] Merhum el-Hudari "Tarihü'l-Teşri el-İslâm" isimli eserinde diyor ki: "Kur'an'da varid olan cezalar, kısas, zina haddi, iftira haddi, hırsızlık ve yol kesme haddidir. Kur'an'da bunlardan baş-ka ceza zikredilmemişür."

[70] Maide: 5/91.

[71] Bazı rivayetlere göre Resulullah (s.a.v.), içki içee vurulmasını emretmiştir. Ebu Yusuf’un riva­yetine göre Resulullah (s.a.v.), içki içeni kırk celde ile cezalandırmış, ondan sonra Ebu Bekir de aynı şekilde uygulamada bulunmuştur. Ömer döneminde ise bu kırktan seksene çıkarılmış olup onun meydana koyduğu (kanunlaştırdığı) bir ceza değildir.

[72] Zümer: 39/3.

[73] Onu doğru yola irşad etmeyip duada bulunmaz ve kendisine yardımcı olmazsanız şeytana yardım etmiş olursunuz. Müslüman kardeşinizi şeytana teslim ederek ona yardımcı olmuş olursu­nuz.

[74] Bakara: 2/173.

[75] Kur'an ve Sünnet'te kafi hüküm bulunmadığı zaman, suç işleyen kimseyi işlediği suçtan dola­yı terbiye etmektir. Hükmü ise suçun durumu ile suçu işleyen kişinin durumuna göre değişir. Ta'zir ceza hukuku ile bir açıdan uyum sağlar. Eğitmek, ıslâh etmek ve suç işlemekten caydırmak. Ayrıca işlenen suça göre bu ceza da değişir. Cezaya (hududa) göre farklı olan yönleri ise mezheplere göre farklıdır. Şafii mezhebine göre hutlud ile ta'zir arasında üç,  Hambeli mezhe­bine göre ise iki farklı yön vardır. Ta'zirdeki ceza çeşitleri çoktur. Uygulama da en hafifinden başlanarak en katısına doğru suçluya, suçun durumuna göre uygulanır. Ta'zirin uygulanması, suçun durumu, suç işleyenin durumu ve zamanın şartlarına göre hakimin takdirine bırakılır.

Bu cezalar sınırlı olmadığı gibi, sınırlamak da mümkün değildir. İslâm hukuku bunlardan ba­zılarının suç olduğunu (nas) olarak hüküm getirmiş ise de suçun takdir edilmesini devlet baş­kanına bırakmıştır. Bunlardan bazıları ise şunlardır: Faiz, emanete hıyanet, küfretme, rüşvet alma v.s. Ancak şunu da belirtmekte fayda vardır: Devlet başkanının bu suçlar için kanun koyma yetkisi yoktur. Çünkü bu suçlar, zamana, işlenen yerin durumuna ve şartlarına, top­lumsal sistemin savunma, koordine ve çıkarlarına göre değişmektedir. Ancak şunu da belirt­mekte fayda vardır. Toplumsal çıkarlar ve sosyal sistemi ayakta tutma perdesi altında herhan­gi bir devlet adamı, bunları suç listesinden çıkarmak istese bile Kur'an ve sünnette varid olan suç her zaman suçtur. Devlet başkasının arzusuna göre değişmez. Söz konusu olan değişiklik, suçun hafifliği, ağırlığı, uygulama larzı veya yeri gibi durumlardır ki bunlar şartlara göre deği­şebilir.

[76] Mut'a nikahı hakkında kısa da olsa bilgi vermek gerekir kanaatindeyim. Çünkü hocam bu hu­susta detaylara inmeden konuyu geçmektedir. Oysa bu konu çeşitli sorulara sebep olabilir. Bunun için açıklamada bulunma  gereğini duydum. Bilindiği gibi bir şeyi helal veya haram kılmak ancak Kur'an,a ve sünnete mutabık olduğu zaman sözkonusudur. Tabii bu durum sahabe devri içindir. Günümüzde ise Kur'an, Sünnet, icma, kıyas, mesalih-i mürsele gibi kaynakları bilmek ve onlara mutabık olup olmadığını tesbit etmek gerekmektedir. Ömer (r.a) Resulullah'ın sünnetine dayanarak mut'a nikahını yasaklamıştır. Bazı kaynak eserlerden misaller ver­mek suretiyle inşaallah bu konuyu açıklığa kavuşturacağız.

Ez-Zührî, İsmail b. Ümeyye'den, o da Abdülvaris'ten, Müsedded b. Müserhed'den, rivayet ettiğine göre Ez-Zührî diyor ki:

“Ömer b. Abdülaziz'in yanındaydık. Mut'ayı hatırladık. Rebi b. Sebre adında birisi kendisi­ne şöyle dedi:

 “Ben şahidim ki babam Resulullah'ın mut'a nikahını Veda Hacc'ında yasakladığını söyledi.” (Sünen Ebi Davud c. 2, s. 233)

Yine başka bir rivavete göre Resulullah'ın mut'a nikahını haram kıldığını Muhammed b. Yahya b. Faris'den Abdürrezzak'dan, o da Muhammed'den, o da Ez-Zührî den, o da Rebi b. Sebre’den, o da babasından rivayet eder. (Sünen, Ebi Davud c. 2, s. 233).

[77] Sahih-i Müslim, c. 1, s. 586.

[78] Sahih-i Müslim, c. 1, s. 586.

[79] Sahih-i Müslim, c. 1, s. 587.

[80] Sahih-i Müslim, c. l, s. 587.

[81] O devirlerde bir insan eşini boşadiğında ilk iki boşanmadan sonra, her defasında iddet bitme­miş ise eşini yeni nikah yapmadan geri getirebilirdi. Ama iddet bitmişse yeniden nikah yap­tıktan sonra getirebilirdi. Üçüncü defa eşini boşarsa, bu takdirde o insanın evlilik konusunda ciddi olacağı söylenemeyeceği gibi, eşi ve ailesi onun için önem ifade etmez. Hu sebeple İs­lam hukukunda biri eşini üç kere boşarsa kadın bir başkasıyla fiilen evlenmeden kendisine eş olamaz. Yani yeni eşiyle bilfiil cinsi ilişkide bulunması gerekir. Bu da evlilik konusunu ciddi­ye almayan erkeğe verilen bir cezadır. Resulullah'ın ve diğer iki halifesinin ilk iki yılında bo­şanma bu şskilde idi. Daha sonra sıksık boşanmalar görülünce Ömer yukarıda sözü edilen kai­deyi koydu.

[82] Bakara: 2/229-230.

[83] Dr. Heykel analizine devam ederek şöyle der:

“Ömer'in bu içtihadına, daha sonra bazı fakihler ile günümüzün İslam ülkelerindeki bazı grup­lar ihtilaflı yanaştılar. (Onun bu içtihadına ters düştüler). Ömer (r.a.) açısından bu, kendisi için hiç de bir zarar teşkil etmediği gibi, ihtilaf edenler için de aynı durum söz konusudur. Çünkü gerek Ömer (r.a.) gerekse diğer sahabiler, fetva verirlerken, fetvalarının ne zorunlu olduğu ne de yalnızca kendi fetvalarının hak olduğundan fetva veriyorlardı. Onların sadece bir rey ve görüşten ibaretti. Şayet bu görüş doğruysa Allah'tan, doğru değilse sahibindendir. O, bunun için şayet hatalı bir görüş ileri sürmüşse, Allah'tan af dilerdi.”

[84] Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, onun vermiş olduğu emirler ve hükümler, Kur'an ve Sünnet'in paralelindedir. Hükmeüği zaman İslam’ın tesamuhunu, rahmetini ve fazileti nazar-ı iti­bara almıştır.

Çünkü ölçü İslam’dır. Ama onu anlamada ve uygulama Ömer herkesten farklıdır. Onun adale­ti, sağduyusu ve feraseti İslam’dan kaynaklanmaktadır. Allah'ın kendisine vermiş olduğu özel­ikler sayesinde hiç kimsenin ulaşamayacağı mertebeyi elde etmiş, Resulullah'tan ve Ebu Be­kir den sonra aynı ruhla İslam'ın hükümlerini uygulamıştır.

[85] Ayrıntılı bilgi için "Anayasa Hukuku Prensipleri" isimli eserimize başvurabilirsiniz.

[86] Tek meclis (millet meclisi) iki meclis (millet meclisi ve senato).

[87] Bahsettiğimiz eserin 21. sayfasında o bu konuda bazı örnekler vererek şöyle devam eder : "... Kur'an ve Sünnette mukarrer olan zekat ve öşür dışında ek olarak bugün zenginlerden ve öde­yebileceklerden vergi alınması için kanunlar çıkarılırsa ne İslam Hukuku'na ters düşer, ne de icat etme olarak nitelendirilebilir. İslam Hukukunda bunu yasaklayan naslar (kanun maddele­ri, Kur'an ve Sünnet'te) yoktur. Zekat ve öşür vergileri toplumun ihtiyaçlarına cevap veremi­yorsa, gelir ve üretim vergileri yasallaştınlabilir. Aynı zamanda savaşta öldürülen düşmanla­rın ganimetleri hakkında, kim ki, birini öldürürse ganimetlerini imamın uygun gördüğü gibi, kamu çıkarları doğrultusunda harcanması için Beytülmale getirmesi gerekir dersek, İslam Hu­kuku'na ters düşmeyiz. Biz bunu demekle Resulullah'ın hadisine de aykırı bir şey yapmış olmayız.”

"Kim ki birini öldürür ve öldürdüğü (kişi üzerinde geçerli bir) gerekçesi varsa (haklı ola­rak öldürmüş ise) ganimeti onundur." Bu hükmün genel olduğu ve her zaman uygulanması gerektiği söylenemez. (a) Buradaki durum siyasi hükümlerden olup her çağa göre çıkarların değişmesiyle değişen bir hükümdür. Örnek olarak diyebilir ki, bugün kamu maliyesinin meto­du ve infab, sınırların korunması ve ordunun eğitilip hazırlanmasında İslam devletinin ilk ku­ruluşundaki metod ve yolları uygulamamız zorunlu değildir.

[88] (a) Daha önce Ömer b. Hattab'ın bu konuda Irak topraklarının gazilere taksim edilip edilmemesindeki konu üzerinde olan gelişmeleri yazar nakletmİşti. O zaman bu, Müslümanlar tarafından (icmai) toplu olarak kabul edilmişti. Nasıl ki, Kur'an ve Sünnet hükümleri Müslüman için zo­runlu ise icma' da o derece (üçüncü kaynak ve derecede) zorunludur. Ömer (r.a.)'in bu konu­daki içtihadını daha önce başka bir konuda ayrıntılı olarak görmüştük.

[89] Bilindiği gibi, büyük edebiyatçı Abdullah b. Mukaffa', aslen İranlıdır. Ve orada yetişmiştir. Buna rağmen Arap yazarlarının büyüklerindendir. "İkdü'l-Ferid" isimli eserin sahibi, üçüncü cilt, 325. sayfada şöyle der:

Bir grup Arap Basra'da İbn Mukaffa' rastladı. İbn Mukaffa' kendilerine sordu:

"En akıllı millet, hangi millettir?" Onlar kendisine nezaket babından dediler ki:

"Parslardır." Ancak tah­minleri onları yanıltmıştı. İbn Mukaffa' kendilerine Arapların en akıllı millet olduklarını ifade ederek şöyle söyledi:

Çünkü daha önce kendilerine kimsenin örnek olmadığı eşi görülmemiş bir şekilde hükmeder. Onları hiçbir şey etkilemedi. Onlar deve ve koyun sahipleriydiler. (Onları güderlerdi.) 9iırı, birbirlerini sevmeyi, ittifak etmeyi ve akrabalığı seven kimselerdi.

Kişi gücüyle kazanır. Harcadığı çaba kadar da başkalarından üstün görülürdü. Kıvançta ve keder­de ortak olur, bir şeyi aklıyla tasavvur eder ve bu onun için delil olurdu. İyilik yapana iyilik yapar, kötülük yapana da kötülükle karşılık verirdi. Onlar kendi kendilerini eğittiler. Hüzün ve kederleri onları yüceltti. Dilleri ve kalbleri onları yükseltti. Böylece Allah onlana armağanlar bağışladı. Kendi nefislerini düşünmeleriyle (mütevazi olmalarıyla) Allah onlardan gururu ve kibİri koparıp attı ve yeryüzünün en şerefli kavmi yaptı. Onlarla dinîni ve halifeliğini başlattı. Kıyamet gününe kadar da onlarda hayır vardır ve hayır onlar içindir".

[90] Bununla beraber şunu not etmek gerekir: Resulullah'ın masumiyeti dini işlerle sınırlıdır. Yani bunlar Allah'tan naklettikleriyle ilgili dini konulardır. Dünya işlerinin büyük çoğunluğunda ise Resulullah, diğerleri gibi hareket eder. Hataya maruzdu. Bir beşer olarak. Şu hadis-i şerif bu­nu vurgulamaktadır:

“Sizler, dünya işlerini daha iyi bilirsiniz." Savaş konularında çoğu zaman kendi görüşün­den vazgeçer, herhangi bir Müslümanın ileri sürdüğü görüşü benimserdi. O, gayenin gerçek­leşmesine en yakın olduğunu takdir ediyordu. Ama pratik açıdan baktığımız zaman, şüphesiz ki, Müslümanların Resulullah'a bakış açısı gerek dünya gerekse din işleriyle ilgili olsun O'na ait her söz mukaddestir.

[91] Al-i İmran: 3/159.

[92] Şûra: 42/39.

[93] Al-i İmran: 3/144.

[94] Verasetle idare edilen sistemlerde "hakim" bazılarında kral, bazılarında sultan, bazılarında emir, bazılarında imparator, bazılarında mikado, bazılarında ise han diye isimlendirilirler.

[95] 1875.

[96] Şiî fakihlerin aynntıda kendi aralarında ihtilafa düşmelerine rağmen.

[97] Tevbe: 9/100.

[98] Tevbe: 9/40.

[99] Sa'd b. Ubade'yi kastediyor.

[100] Dr. Muhammed Hüseyin Heykel'in "es-Sıddık Ebu Bekir" isimli eserinin 47. sayfası ve sonra­sından naklettik. Baskı tarihi: 1964.

[101] Tevbe: 9/40.

[102] Maverdi'nin "Ahkâmüs-Sultaniye" isimli eserinde aynı anlamda ve yaklaşık olarak aynı söz-lerie zikredilmektedir. Sayfa 4'ten altıya kadar.

[103] Bu konuda açıklamada bulunmakta yarar vardır kanaatindeyim. Hocam burada kendi görüşü­nü beyan etmektedir. Oysa bu konuda aynı düşünceyi paylaştığımızı sanmıyorum. Çünkü bu konuda halifelerin Kureyş'ten olduğu hususunda çok sayıda ve oldukça önemli deliller mev­cuttur:

1- Hadis-i şerifler: Bu hadisler kafi olup hiç kimse bunların mevzu hadisi olabileceğini iddia ede­mez.

2- İcma': Ebu Bekir'in halife seçilmesinde hadis-i şerifler delil olrak ileri sürülmüş ve sahabiler arasında buna itiraz eden olmadığı gibi, halifenin Kureyş'ten olacağı oy birliğiyle kabul edil­mişti.

3- Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğu, bu şartı bahsettiğimiz naslara (hadis-i şeriflere ve icma'a) binaen Kureyş'ten olması şartını kabul etmiş ve Abbasilerden sonra kurulan devletlerin başkanlarına (Memlük, Fatimi, Selçuklu, Osmanlı) muhtelif (sultan, padişah, melik, şah) tabirlerle hitap edilmiş ve kendilerini halife olarak kabul etmemişlerdir. Buna ek olarak Şia mezhepleri de ha­lifenin Kureyş'ten olmasıyla yetinmeyip aynı zamanda Ehl-i Beyt'ten olması gerektiği şartını ileri sürmüş ve sürmektedirler. Yani bütün mezheplere göre, gerek Ehl-i Sünnete, gerekse Şia'ya göre, halifenin Kureyşi olması şarü ağır basmaktadır.

4- Eskiden olduğu gibi bugün de, -bizim görüşümüze göre, halifenin mevcut olduğunu farzedersek- Kureyş'ten olması İslam birliğinin sağlanması açısından bir başkasından daha etkilidir. Bütün İslam aleminin bugün de Kureyş'e karşı olan saygılı tavrı ve onu ileri sürme arzısu ha­len halk arasında mevcuttur. Halkın onu gerçekten kalbinde benimsemesi ve sevip sayması ile sağlanacak birliğin en güçlü silahlarla teçhiz edilmiş odulann yapacağından daha etkilidir. Günümüzde bunun bariz örneklerini gördük. Devletin ve silahlı kuvvetlerin tahakkümüne dayanan otoritenin ömrü pek uzun sürmez. Buna örnek olarak Mısır'daki Enver Sedat'ı, Filipinler'deki Karlos'u, İran'daki Şah'ı verebiliriz. Bu konuyu okuyucuya daha açık bir şekilde delil­lerle sunmakta yarar var sanaatindeyim.

Ebu Berze'den gelen bir rivayete göre Resulullah şöyle buyurmuştur:

"İmamlar Kureyş'tendir. Hükmettiklerinde adaletle hükmederler. Vaad ettiklerinde sözlerini yerine getirirler. Kendilerine rahmet edilince başkalarına rahmet ederler." Bununla Kureyşlilerin adalet, fedakarlık, sözünü yerine getirmek gibi sıfatlara sahip olduğu vurgulanmaktadır. (Müsned, Ebu Yala, Müsned İmam Ahmed ve Taberani) Ebu Hureyre'den bir rivayete göre Resulullah şöyle buyurmuştur:

"Mülkiyet (idare, halife) Kureyş'te, kaza (adliye) Ensar'da ve ezan Habeşlilerdedir". Senedi doğrudur. Tirmizi.

Utbe b. Ebdan'dan rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur:

"Halifeler Kureyş'te, hüküm (idare) ensar'da, çağrı (ezan) da Habeşlilerdir.” (İmam Ahmed'inmüsnedi)

Al b. Ebi Talib'in rivayetine göre Resulullah şöyle buyurmuştur:

"Emirlei Kureyş'tendir. Ebrarları (evliyaları, zahitleri, abitleri) ebrarların emirleri, facirleri (kötüleri, bozuk olanları) facirlerin emirleridirler."

Bununla Resulullah'ın ima ettiği husus şudur: Şayet halk saüh, doğru ve temiz olursa onların başlarına Kureyş'in evliya olanlarından, bunun aksine halk arasında fücur ve kötülükler yay­gın olursa halkın başına da o zaman şerir olan halife gelir.

Ebi Ya'la Muhammed b. Hüseyin Ferrai el-Hanbeli "Ahkamü's-Sultaniye" isimli eserinde ha­life adayı için gerekli olan şartları şöyle sıralar:

1- Kureyşi olması: (Kureyş b. Bedr b. en Nadr 'den (İbn Hişam'ın Siresinde olduğu gibi) Nadr b. Kinane soyundan olan Kureyşidir.)

Nadr b. Kinane b. Huzeyme b. Müdrike b. Üyas b. Mudi b. Nezar İbn Mud b. Adnan soyundan olan Kureyşidir. İmam Ahmed'in başka bir rivayetine göre, Resulullah şöyle buyurmuştur:

"Kureyş'siz halife olmaz.” (Yani Kureyş'in dışından halife olmaz.) Halifede aranan şartların di­ğerleri şu anda etüd ettiğimiz konunun dışında oldukları için onlara temas etmeden geçeceğiz. Ali b. Muhammed Habib el-Basri el-Maverdi eş-Şafii "Ahkamü's-Sultaniye" isimli eserinde halife adayının şartlarını sıralarken 7. şartta şöyle demektedir:

Neseb: Nasın varid olması (hadis-i şerif) ve üzerinde icma' olması sebebiyle Kureyşi olması şartıdır. Resulullah şöyle buyurdu:

"İmamlar Kureyş'tendir"

Diğer bir hadîs-i şerifte ise şöyle buyurulmuştur:

"Kureyş'in önüne geçmeyin. Onu önünüze geçirin". Abdullah (r.a.)'ın rivayetine göre Resulullah şöyle buyurmuştur:

"Halkta iki kişi mevcut olduğu takdirde halifelik Kureyşindir."

Öyle sanıyorum ki yaptığımız bu açıklama ile konuyu az da olsa izah etme fırsatını bulabildik. Ve yine bizim kanaatimize göre bu konuda varid olan hadisler belli bir süre için değildir. (İs­lam ulemasının icma ettiği gibi) Çünkü tarafsız ve insaf sahibi olan kişi İslam tarihine baktığı zaman, -Kureyş'in en kötü halifesi dönemi bile- daha sonraki dönemlerde gelen hakimlerden daha adil hükmetmiş ve İslam onların dönemlerinde izzet ve güç dini olmuştur. Onların dö­nemlerinden Cinden Atlas Okyanusu'na ve Fransa'ya kadar olan topraklar İslam’a boyun eğ­miş, İslam hakimiyeti buralara kadar gelmiştir. Bu fetihlerden de önemlisi, bu dönemlerde İs­lam toplumu tüm insanlığa ilim, medeniyet ve adalet meş'alesini takdim etmiş, adalet sistemi dünyada eşi görülmeyecek bir şekilde uygulanmıştır. (Dört halife dönemi, Emevilerin bazı dönemleri, Ömer b. Abdülaziz ve diğerleri gibi ve Abbasilerin bazı dönemleri) Bunların hepsini Şu anda burada açıklamamız mümkün değildir. Otorite onların ellerinden çıktıktan sonra tedri­ci olarak önce devletin idaresi ve adalet mefhumu, daha sonra da ilim, kültür ve medeniyette İslam alemi gerilemeye yüz tutmuş ve bugünkü haline gelmiştir. Zaten bir devlette devlet ida­resi, adalet ve demokrasi ortadan kalkmaya başlamışsa o devletin diğer sahalarda kalkınma­sından söz edilemez.

[104] Ömer (r.a.)'in sözüne binaen, daha sonraki tarihlerde tek imam ve birden fazla imam konusu etrafında çeşitli etüdler yapıldı. İslam hukuku ve İslam siyasi ilimlerdeki uzman kişilerin bü­yük çoğunluğu ve siyasi düşünürlerin büyük çoğunluğu "tek imam" prensibini benimsediler.

[105] Maverdi meşhur eserinin beşinci sayfasında bu anlamda şöyle demektedir: "Alimler imamın kaç kişi tarafından seçileceği konusunda farklı doktrinlere ayrıldılar. Bir grubun görüşüne gö­re, imam seçimi ancak bütün memleketlerin ehl-i hal vel akdiyle olmalıdır. Böylece imamlığın kabul etme icma ve onu kabul etme (ona razı olma) genel olsun. Bu mezhep Ebu Bekir'in se­çilmesinden dolayı ileri sürülmüştür. Çünkü hazır olan herkes halifeye bey'at etti. Hazır olma­yanların gelip bey'at etmeleri için beklenilmedi."

[106] Gazali'nin "er-Reddü'l -Batıniyye" isimli eseri, s. 64-65.

[107] Bazı rivayetlere göre Ebu Bekir (r.a.)'in hastalığı şiddetlenince halkı topladı. Kendi halifeli­ğini iptal ederek onları kendilerine bir başkasını seçmeleri için mükellef kıldı ve kendilerine şöyle söyledi:

“Ne halde olduğumu görüyorsunuz. Bu hastalıktan ancak ölerek kurtulacağımı sanıyorum. Allah sizleri benim biatımdan hür ve serbest kılmıştır. (Sizin bana halife olarak bir yükümlü­lüğünüz kalmamıştır.) Sizinle olan anlaşmamız bitti, işinizi (hilafet yetkisini) Allah size geri iade etti.

Kimi seviyor ve istiyorsanız onu kendinize emir seçin. Benden sonra ihtilafa düşmemeniz, kendinize emir seçmekten, benden utanmanızdan ve haya etmenizden daha makul ve uygun­dur.” Halk gidip istişare yaptı ve belli bir kişi üzerine ittifak etmediler ve kendisine dönüp; kendilerine halife seçmesi için onu vekil kıldılar. O zaman şöyle dedi: “Beni kaldırın. Allah'a, dine ve kullarına en uygun olanını seçeyim.”

[108] Şuara: 26/227.

[109] İbn Teymiye, aynı prensibi üçüncü halife Osman b. Affan için uyguladı ve bu konuda şöyle dedi: "... Şayet Abdurrahman b. Avf in ona biat edip Ali b.Ebi Talib ve diğer sahabilerden el-Şevke'den olanların ona bey'at etmediklerini farzedersek o zaman imam olmazdı."

[110] Resulullah'ı kastediyor.

[111] Bazı rivayetlere göre Ömer (r.a.) şöyle söyledi:

“Muaz b. Cebel hayatta olsaydı, onu halife olarak tayin ederdim. Eğer Halid b. Velid hayatta olsaydı, kendisini halil'e olarak atardım.” Onlarla ilgili Resulullah'tan hadisler rivayet ederek, “şayet Rabbim onlar hakkında bana sorar, beni hesaba çekerse bu hadislerle özrümü beyan ederim" dedi.

[112] Bu sözleriyle Ali b. Ebi Talib'i kastediyordu.

[113] Bu hususta Ali b. Ebi Talib'in şöyle söylediği rivayet edilir: "Halk Kureyş'e bakar. Halkın gö­zü Kureyş'tedir. Kureyş ise evlatlarına bakar ve der ki: Şayet Benî Haşim başınıza geçer, size emir olursa, bu hep böyle devam edecek, emirlik onların elinden hiç çıkmayacaktır. Onların dışında Kureyş'te olursa, kendi aranızda müdavele yaparsınız."

[114] Dr. er-Reys: İslam'da Politik Teoriler.

[115] El-Mukaddime.

[116] Sad: 38/26.

[117] Bakara: 2/30.

[118] Bakara: 2/30.

[119] Yunus: 10/24.

[120] el-Mukaddime.

[121] Amr b. As'ın ikinci halife Ömer (r.a.)'e gönderdiği  mektub tarihen sabittir. Ömer'in talebi üzerine Mısır'ı kendisine açıklamakta, yeni lakabıyla birden fazla yerde "ya emire'l-Miü'minin" diye hitap etmektedir.

[122] el-Mukaddime.

[123] Bakara: 2/124.

[124] Enbiya: 21/73.

[125] Kasas: 28/5.

[126] el-Mukaddime.

[127] el-Mukaddime.

[128] Cihad, -saldırı savaşı anlamıyla- İslam’ın çağrı yaptığı barış ve düşünce özgürlüğüyle bağdaş nuyorsa, cihada sebep olan tarihi konsiderasyonların ışığında cihadın anlaşılması gerekir. İşte bu sebeple İslam hukuku ilim uzmanları cihadın meşruiyetini aşağıdaki -saldırı savaşı olarak- sınırlamaktadırlar:

1- Günümüzdeki anlamıyla sömürünün değil, dini bir amacın hedef edinilmesi.

2- Amacın başarıyla gerçekleşmesine yardım için Müslümanların güç ve iktidar sahibi olmaları.

3- Daha önce de arzettiğimiz anlamıyla farz-ı kifaye olması.

4- Halife savaş yerine banş antlaşmaları yapma yetkisine sahiptir.

[129] Maide: 5/3.

[130] Ebu Bekir (r.a.) meşhur nutkunda şöyle demektedir:

"Ey halk! Ben sizleri idare etmek için seçildim. Fakat içinizde en hayırlı olanınız ben değilim. Ben iyilikle, doğru dürüst idare edersem bana yardım edin. Hak'tan ayrıbrsam bana doğruyu gösterin. Doğruluk emanet, yalancılık İse ihanettir. İçinizdeki zayıf, hakkını alıp kendisine verinceye kadar benim yanımda kuvvetlidir. İçinizdeki kuvvetli ise, Allah’ın izniyle kendisinden hakkı alıncaya kadar benim nezdimde zayıftır. Allah'a ve Resulüne itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Allah'a isyan edersem, benim sizin üzerinizde itaat hakkım yoktur. (Bana itaat et­meyiniz.)"

[131] Nisa: 4/58.

[132] Ayrıntılı bilgi için "İdare Hukukunun Prensipleri" adlı eserimize bakınız.

[133] Bu anlamı doğrulayan bazı rivayetler edebi eserlerde varid olmuştur. Halife Me'mun'un şairle­rinden biri kendisini şu beyitle medhederken o aşırı bir şekilde kızmış ve hiddetlenmişti:

“Hidayet emiri Me'mun dinle meşgulken

Halk ise dünya ile meşgul olmaktadır.”

Çünkü sürekli din ile meşgul olan halife halkın işine zaman ayıramaz. Ancak burada söz ko­nusu olan ibadet farz değil, nafile ibadetlerdir. Malum olduğu gibi halifenin Allah'a karşı olan sorumluluğu bütün sorumluluklardan üstündür. Halife de her Müslüman gibi üzerine farz kılınan ibadeti yerine getirecektir. Aksi takdirde herhangi bir Müslüman gibi cezalandırılır.

[134] Rivayete göre Irak halkı kendilerine gönderilen İmamı küçümseyerek taşladılar. Daha önce de bir imamı aynı şekilde taşlamışlardi. Ömer buna çok kızdı ve Şam halkına şunları söyledi:

“Irak halkı için hazırlanın. Şeytan onlarda yumurtladı ve yumurta piliç oldu.”

[135] Bu husustaki meşhur sözleri:

“Bu iş, güçsüzlük (kuvvetsiz, zayıf) olmaksızın esneklik, anarşi olmaksızın kuvvet olmadan yararlı olmaz. (Burada kastedilen şey, güç ve kuvvetle birlikte esnekliğin de bulunması ve anarşiye sebep olacak kuvvetin değil, anarşiye engel olacak güç ve kuvvetin bulunmasıdır.)”

“Kim ki, birini akrabalığı veya ona karşı duyduğu sevgiden dolayı veya başka bir sebepten ötürü görevlendirmemişse yaptığı bu hareketle Allah'a, Resulüne ve mü'minlere ihanet etmiş­tir. Kim ki, facir olduğunu bile bile birini görevlendirirse o da onun gibi facirdir (kötüdür.)”

[136] Daha önce, halka irtibatlarını kopardıkları için bazı valilerin hesaba çekilmelerini örnek olarak arzetmiştik. Burada bazı değişik örnekleri göstereceğiz.

[137] Taberi'nin belirttiği gibi Sa'd şöyle beddua etti:

“Ya Rabbi. Eğer o, bunu yalan, riya ve kulak­tan duyma olarak söylediyse gözlerini kör et. Çocuklarını fitneye maruz kıl. Bu bedduadan sonra adamın gözleri kör oldu. On kız çocuğu oldu ve kadın sözüne uymaya başladı.” Kendine sorulduğunda:

"Mübarek zat olan Sa'd'ın bedduasıdır" dedi.

[138] Mü'min: 23/1-3.

[139] Aynı şekilde Kureyş'ten birini vali olarak tayin etmişti. Kendisine iletilen haberlere göre vali şöyle bir şiir okumuştu:

“Bana bu içkinin daha lezzetlisinden ver

Ve aynı bunun gibisinden İbn Hişam'a da.”

Ömer , onu görevinden azletti. Vali yanma geldiğinde, "bu şiiri söyleyen sen misin diyerek şi­iri kendisine okudu" Adam "evet" diyerek şiiri tamamladı:

“Bulut suyu gibi soğuk balı

Ben gerçekten sevmem mudami.”

Bunun üzerine Ömer, kendisine şöyle söyledi:

"Allah canını alsın. Böyle söyledin demek?" ve onu tekrar eski görevine gönderdi.

[140] Halid b. Velid Ömer (r.a.)'in mektubuyla azledildiğini öğrenince, Ebu Ubeyde'ye gidip kendi­sini kınayan bir tavırla şöyle dedi:

“Allah sana rahmetler yağdırsın. Bu hareketinle ne demek istedin? Bugünden önce öğrenmek istediğim bir işi benden sakladın.” Ebu Ubeyde sevgi ve şefkat dolu bir tavırla kendisine dedi ki:

“Vallahi, bu haberi sana vermekle, senin hislerini sarsmak istemedim. Sana bu haberi ver­mekle hislerinin sarsılacağını biliyordum.”

[141] Ayrıntılı bilgi için "İdare Hukuku" isimli eserimize başvurabilirsiniz.

[142] Fetih: 48/28.

[143] Buna benzer mektuplardan biri de, Amr b. As, Mısır'ın fethinde gecikince halifeneri kendisine yazmış olduğu mektuptur: "Mısır'ın fethindeki gecikmenizden hayrete düştüm, iki seneden beri onlarla savaşıyorsunuz. Bunun sebebi de düşmanınızın sevdiği gibi sizler de dünyayı sev­meye başladınız. Allah ancak doğru niyetli kavimleri destekler, onlara zafer nasip eder. Ben sana dört savaşçı göndermiştim. Onların her birinin bin savaşçıya bedel olduğunu söylemiş­tim. Ancak diğerlerim değiştirdikleri gibi onları da değişürdilerse bilemem. Bu mektubumu aldığın zaman halka hitap et. Onları savaşa teşvik et. Niyet ve sabırlı olmalarının kendilerinin arzulan olmalarını sağla. O dört kişiyi en safa yerleştir. Bütün askerlerin arasında gez ve onla-nn tek birinin vuracağı ilk darbe gibi vurmalarını sağla. Bu savaş cuma gününün bitişi sırasın­da olsun. Çünkü bu saatlerde rahmet yağar. Dualar kabul olur. Ordu Allah'a nida ederek düş­manlarına karşı zafer kazanması için dua etsin.”

[144] Rivayetlere göre, Şam valisi Muaviye b. Ebi Süfyan , kendisine mektup yazarak deniz yoluy­la fetihlerde bulunmak için izin istedi. Ömer (r.a.) kendisine yazdığı mektupta şunları söylü­yordu: "Marangozun doğradığı ve kalafatçının demir mıh. çaktığı (kaymayı önleyen çivi çaktığı) tahtalar üzerine Müslümanları taşıyın. Müslümanların düşmanı olan bu gemi onlar, başka düşmana taşır."

Müslümanlara karşı olan şefkatinden ve sevgisinden halifeliği süresince onların denizler yoluyla fetihler yapmasına izin vermedi. Müslümanlar deniz savaşına ancak Osman (r.a.) hilafeti zamanında katıldılar.

[145] Rivayete göre Halid, son nefesinde ayağa kalkar ve yatağında ölmek istemediğini söyleyerek son nefesini ayakta verir ve Rabbine kavuşur.

[146] Rivayetlere göre Ömer (r.a.) annesinin şöyle söylediğni duydu:

"Sen bir milyon kişiden daha hayırlısın. Şayet onlar ölseydi (burada kastedilen senin yerine bir milyon kişi ölseydi, çünkü sen onlardan daha değerlisin)" Ömer kendisine dedi ki:

"Vallahi doğru söyledin. O, gerçekten öyle idi."

Ömer b. Hattab Benî Mahzumdan bazılarıyla birlikte oturuyordu. İnşam b. el-Buhtüri içeri girdi. Ve Ömer (r.a.)'e dedi ki:

"Ebu Süleyman'ı sena etmede yeterli değildin. Allah onun üzerine rahmetler yağdırsın. O ger­çekten şerefi ve şeref ehlini seviyordu. Ona oh olsun diyen kişi Allah'ın intikamına maruz ka­lacaktır."

Bir gün Halid'den bahsedildiğinde Ömer (r.a.) dedi ki:

"Vallahi, o düşmanı öldürmede isa­betli ve mübarek bir kişiliğe sahipti." Ali kendisine dedi ki:

"Peki neden onu azlettin?" Ömer cevap verdi:

"Yaptığımdan daha sonra pişman oldum." Daha önce de bahsettiğimiz gibi, riva­yetlere göre Ömer ölüm döşeğinde iken şöyle söyledi:

"Halid hayatta olsaydı halifeliği kendi­sine terk edecektim." Ancak bazıları bu rivayetin doğruluğundan şüphe etmektedirler.

[147] Hizam b. Haşim el-Ka'binin babasından rivayetine göre, Ömer b. Hattab'ın Huzaa'nın divanını taşıyarak Kedid'e vardığını gördüm. Dul veya bekar hiçbir kadın onun gözünden kaçmıyor ödeneklerini ellerine teslim ediyor, sonra Gassan'a gidiyordu. Ölünceye kadar herkesin ödene­ğini bizzat kendi eliyle götürmeye devam etti.

[148] Ayrıntı için S.A. Hüseynİ'nin "el-İdare el-Arabiyye" isimli eserine başvurabilirsiniz Dr. İbra­him Ahmed el Adevi tarafından tercüme edilmiştir. Ayrıca Hasan İbrahim Hasan ve Ali İbra­him Hasan'ın "en-Nüzum el-İslamiyye" isimli eserine de başvurabilirsiniz.

[149] Başlangıçta halifeler et-Turaz'ı Rumlardan aldılar. Elbiselerin ve resmi evrakların üzerinde şi­arlar. Araplar bu şiarlardaki bazı yazıların anlamlrını bilmiyorlardı. Bu yazılar tercüme edi­lince, yazıların anlamlarının "babanın ve oğlunun ismiyle ve rul el Kuds" olduğu anlaşılınca halife Abdülmelik b. Mervan bunun hemen kaldırılmasını ve yerine "la ilahe illallah" yazıl­masını emretti. Arap parasının üzerinde de aynı şekilde "Allah'tan başka ilah yoktur" yazıldı. Bunun üzerine Rumlar eskiden Mısırdan ithal ettikleri kırtaslann ithalini durdurdular. Ve daha sonra Arap devletiyle Rum devleti arasında savaş çıktı.

[150] Bazıları bu divana "Divan ez-Zımam" ismini vermektedir

[151] Dr. Hasan İbrahim Hasan ve Dr. Ali İbrahim Hasan, "en-Nüzumü'l-İslamiyye" s. 159.

[152] Şam kelimesi bir şehri yani bugünkü Suriye'nin başkentini ifade ediyorsa da aslında geniş bir bölgeyi anlatmaktadır. Nasıl ki, Hicaz dendiğinde Arap yarımadasının büyük bir kısmı akla geliyorsa, Şam beldesi denince de eski tarih kitaplarında olduğu ve bu eserde de birkaç kere zikredildiği gibi, bugünkü Suriye, Ürdün, Lübnan, Filisün, Türkiye'nin güney, güneydoğu ve doğu bölgelerinin bir kısmını ifade etmektedir

[153] Seyyid Emir Ali'nin "A Shorf the Saracens" isimü eseri.

[154] Ayruntı için Seyyid Emir Ali / A Short History of the Saracens.

[155] Bu sistemi asıl sistemleştirip rayına koyan halife Abdülmelik b. Mervan olup idari ve mali sis­temi Arap sitiline uydurdu.

[156] Tarihte böyle bir duruma ancak çok nadir rastlanabilir. Devlet başkanının halkın yüz renkleri­nin değiştiğini görmesi ve buna çözüm yolları araması sorumluluk duygusunun hangi seviye­de olduğunu gösterir.