Zâlim Sultanlarla Oturup-Kalkmanın Helâl ve Haram Olan Kısımları, Meclislerine Katılmanın ve Kendilerine Hürme
Zâlim Sultanlarla Oturup-Kalkmanın Helâl ve Haram Olan Kısımları, Meclislerine Katılmanın ve Kendilerine Hürmet EtmenBir insanın emirler, âmiller ve zâlimler ile üç durumu vardır: Birinci duruma gelince ki bunların huzuruna girmektir. Bu durum şer'an şiddetle zemmedilmiş bir durumdur. Bunun hakkında haberler ve eserlerde şiddetli yasaklar ve amansız hü-cumlar vârid olmuştur. Biz ilâhî nizamın bunu nasıl zemmettiğini görmeniz için, o eserleri ve haberleri nakledeceğiz. Sonra bu oturup kalkmanın ne kadarı helâl ve hangi kısmı mübah ve hangi kısmının ilmin zâhirindeki fetvaya göre mekruh olduğunu belirtmeye çalışacağız. Hadîsler Hadîsin hikmeti şudur: Çünkü onların kötülüklerini benimsemeyerek meclislerini terkeden bir kimse, işledikleri günahlardan uzaklaşır. Fakat onlar için elîm bir azap gelirse, onlarla beraber zâhirde azaptan kurtulamayacaktır. Çünkü onlarla çekişme ve muârazayı terketmiştir. Benden sonra yalan söyleyen ve zulmeden emîrler olacaktır. Bu bakımdan onların yalanlarını tasdik eden ve onların zulümlerinin yardımcısı olan herhangi bir kimse benden olmadığı gibi, ben de o kimseden değilim. (Aramızda herhangi bir rabıta yoktur) ve böyle bir kimse (kıyâmet gününde) havz-ı kevsere varamayacaktır.85 Ebu Hüreyre Allah Rasûlü'nün şöyle dediğini rivayet eder: Emirlerin en hayırlısı, âlimlere gelen emirlerdir. Âlimlerin en şerlisi emirlerin ayağına giden âlimlerdir.87 Âlimler, sultanlarla oturupkalkmadıkça, peygamberlerin Allah'ın kulları üzerindeki eminleri ve vekilleridirler. Ne zaman sultanlarla oturupkalksalar, muhakkak ki peygamberlere ihânet etmişlerdir. Bu bakımdan onlardan sakınınız ve yaptıklarını inkâr etmek suretiyle onlardan uzaklaşınız.88 Ashab'ın ve Âlimlerin Sözleri Ebu Zer el-Gifârî (r.a) Seleme b. Kays'a hitaben şöyle demiştir: 'Ey Seleme! Sakın sultanların kapılarına gitme! Çünkü sen onların dünyalığından herhangi birşey aldığın zaman, onlar onun karşılığında ondan daha fazlasını senin dininden alırlar!' Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Cehennemde bir vâdi (dere) vardır. O vâdide ancak meliklerin (kralların ve emirlerin) ziyare-tine giden kurra'lar dururlar!' Evzâî şöyle demiştir: 'Allah nezdinde herhangi bir âmilin (yöneticinin) ziyaretine giden bir âlimden daha çok buğzedilen bir kimse yoktur'. Sennun-i Abid şöyle demiştir: 'Âlimin meclisine gelindiğinde orada olmadığı müşahede edilir ve nereye gittiği sorulup 'Emîrin yanındadır' denildiği takdirde bilinsin ki bu âlim çok kötüdür!" Ubâde bin Sâmit (r.a) şöyle demiştir: 'Âbid bir kurra'nın emirleri sevmesi nifaktır. Zenginleri sevmesi ise riyadır'. Ebu Zer el-Gıfârî şöyle demiştir: 'Herhangi bir kavmin sayısını çoğaltan (onlara karışan) zâlimlerdendir'. Ömer b. Abdülâziz bir kişiyi herhangi bir vazifeye tâyin etti. Bunun üzerine kendisine 'Tâyin ettiğin bu adam Haccac-ı Zâlim zamanında tâyin edilmiş bir yöneticidir' denildi. Ömer derhal onu azletti. Adam, Ömer'e (r.a) 'Ben az birşey karşılığında Haccac-ı Zâlim'e çalıştım' diye özür beyan ettiyse de, Ömer şiddet ve hiddetle ona 'Bir gün veya bir günün yarısı o zâlim ile sohbet etmen şer ve meymenetsizlik bakımından sana yeter de artar!' diye haykırdı. Fudayl b. Iyaz (r.a) şöyle demiştir: 'Bir kişi saltanat sahibine yaklaştığı nisbette Allah'tan uzaklaşır'. Vuheyb b. Verd şöyle demiştir: 'Şu kimseler ki, meliklerin hu-zuruna girerler. Onlar bu ümmet için kumarbazlardan daha za-rarlıdırlar!' Muhammed b. Seleme (r.a.) şöyle demiştir: 'Pislik üzerine ko-nan karasinek, şu adamların kapısında bekleşen kurra'lardan daha güzel ve daha hayırlıdır'. İbn Şihab ez-Zührî sultana (Abdülmelik b. Mervan'a) arkadaşlık yapıp onunla oturup kalkmaya başladığı zaman bu zâtın dinde kardeşi olan bir kimse kendisine şu mektubu yazdı: Vaktiyle Allah kendilerine kitab verilenlerden (âlimlerden) şöyle teminat almıştı: Celâlim hakkı için kitabı muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız. Onu gizlemeyeceksiniz. (Âlu İmran/187) Unutma ki, sen hiçbir şey hakkında cahil olmayan bir zât ile muamele ediyorsun. O, hiçbir zaman gaflete düşmeden seni koruyor. Bu bakımdan dinini tedâvi et. Çünkü dinine zâfiyet düşmüştür! Azığını hazırla. Zira uzun süren bir sefer baş gösteriliştir! Bu rivayetler, sultanlarla oturup-kalkmaktan meydana gelen fitne ve fesadlara işaret etmektedirler. Fakat biz bunu fıkhî yönden izaha çalışalım. Mahzurlu kısmını, mekruh ve mübah kısmından ayıralı. İşte bu maksatla deriz ki: Sultanın huzuruna giren bir kimse ya fiiliyle veya sükûtuyla veya sözüyle veyahut da inancıyla Fiiliyle Allah'a isyan etmeye gelince... Sultanların huzuruna girmek, çoğu zaman gasbedilmiş bina ve evlerde olur. Oysa gasbedilen yerlere adım atıp, sahiplerinin izni olmaksızın girmek dinen haramdır. İtirazcının 'Bu durum, bir hurmayı veya ekmek kırıntılarını almak gibi, halk tarafından müsamaha ile karşılanan bir durumdur' şeklindeki fetvası seni aldatmasın. Zira bu fetva ancak gasbedilmemiş mal hakkında muteberdir. Gasbedilmiş mal hakkında ise geçerli değildir. Çünkü denilmiştir ki; 'Biraz oturmak, mülkü azaltmaz, o müsamaha yeridir. Gayr-i menkulden geçiş de böyle...' Bu fetva her fert hakkında geçerli olduğu gibi, bütün toplum hakkında da geçerlidir. Gasb, ancak hepsini gasbetmekle tamam olmuştur. Ancak münferid olduğu zaman böyle bir geçiş veya oturuşta müsamaha edilir. Zira eğer mülkün sahibi, o âlimin girişini ve oturuşunu bilse, çoğu zaman bunu hoş karşılar. Fakat bu diğerleriyle ortaklaşa bütün zaman mülkü meşgul etmeye yol açtığı takdirde, haram olmanın hükmü hepsi için geçerli olur. Bu bakımdan 'Kişinin mülkünden her ge-çen kimse ancak bir adım atar, o adımla mülkte herhangi bir aşınma, azalma ve tahribat meydana gelmez' fetvasına güvenerek mülkünü yol edinmek caiz değildir. Çünkü hepsinin hareketi, mülkü hakîki sâhibinin elinden çıkarmış olur. Bu, tıpkı tâlim ve öğretmek için çocuğa hafifçe vurmanın mübah olmasına benzer. Fakat bu vuruş, ancak münferid olmak şartıyla mübahtır. Eğer bir cemaat, çocuğun ölümünü icab ettirecek derecede hafifçe vurmada birleşirlerse, hepsinden kısas almak farz olur. Oysa atılan darbelerin herbiri eğer tek başına atılmış olsaydı kısası gerektirmezdi. Farzedelim ki, zâlim sultan gasbedilmiş bir yerde değildir. Ancak sahipsiz bir arazidedir. O zaman da kurmuş olduğu çadırın veya gölgeliğin malından olup olmadığı hususu dikkate alınmalıdır. Eğer öz malından olan bir çadır veya gölgeliğin altında ise, bu haramdır. (Çünkü sultanların malının çoğu haramdır). Böylece burada onun huzuruna girmek de caiz değildir. Çünkü onun huzuruna girmek, haramdan istifade etmek ve haram ile gölgelenmek demektir. Eğer bütün bunların helâl olduğunu farzedersek, o vakit kişinin huzura girmesiyle âsî olması sözkonusu değildir. Zira sadece huzura girmek, selâm vermek gibi isyanına sebep olmaz. Eğer huzuruna girdiğinde secde ederse rüku a varırsa sen onların huzuruna giren bir kimsenin eğer eliyle engel olamıyorsa mârufu emretmesi ve münkeri nehyetmesi gerekir. İtirazı onların huzuruna giren kişi nefsinden korktuğu için suisti.... mâzur sayılır cevap:Senin bu sözlerin haktır. Fakat o adamın da herhangi bir zaruret olma halde nefsini mübah olmayan bir şeyi yapmak için zorlamaya hakkı yoktur. Zira o kişi, onların huzuruna girip, o münkerleri görmeseydi, o münkerlerden sorumlu olmazdı ve özür ile yakasını o mesuliyetten kurtarmaya da muhtaç olmazdı. Fırsat gelmişken derim ki; herhangi bir yerde gayr-i meşrû bir şeyin olduğunu bildiği,oraya vardığında onu kaldıracak kuvvet ve kudrette olmadığını anladığı halde oraya gitmesi câiz değildir. Çünkü oraya varırısa,o gayr-i meşrû şey gözü önünde cereyan eder. kendisi de susmak durumunda kalır. (Bu ise felâkettir). Aksine Nitekim Hz. Peygamber (s.a) Herhangi bir kimse, herhangi bir zâlimin yaşaması için duâ ederse, bu kimse yeryüzünde Allah'a karşı gelmeyi sevmiş olur!89 Eğer huzura giren adam duâyı bitirip zâlimi övmeye başlarsa, zâlimde olmayanları söylemiş olacaktır. Böylece yalancı, münâfık ve bir zâlime ikram eden bir kimse olur. Bu üç durum da günahtır. Fâsık bir kimsenin medh ü senası yapıldığı zaman Cenâb-ı Hak gazaba gelir 90 Herhangi bir fâsığa ikramda bulunan bir kimse, İslâm'ın yıkılmasına yardım etmiş olur!91 Eğer zâlimin huzuruna giren adam, zâlimi övmeyi geçip söylediklerinde onu tasdik etmeye başlarsa, yaptıklarını övmek sûretiyle doğru gösterirse, bu takdirde iki yönden âsi olur. Nitekim kişiyi yalanlamak, onun fiilini zemmetmek, yaptıklarını kötü göstermek de onu kötülükten menetmek ve isteklerini dumûra uğratmak olduğu gibi... Günaha yarım kelime ile dahi yardım Süfyân es-Sevrî 'Uçsuz bucaksız bir çölde ölümle pençeleşen bir zâlime bir yudum su içirmek caiz inidir değil midir?' sorusuna karşılık olarak şu cevabı vermiştir: 'Hayır! Câiz değildir. Onu ölümle başbaşa bırakmak gerekir. Çünkü ona su içirmek kendisine yardım etmek demektir!' Süfyan es-Sevrî dışındaki âlimler 'Nefes alıp verecek kadar içi» rilir, sonra tekrar bırakılır ve (böylece ölünceye kadar devam edilir)' demişlerdir. Eğer zâlimin huzuruna giren bir kimse, bütün bu söylediklerimizi geçip ona karşı sevgi ve onun huzuruna gelmek için iştiyakını gösterip, onun uzun yaşamasını arzuladığını izhar ederse, buna rağmen yalan söylemiş olursa dahi yalandan ve münafıklıktan ötürü günahkâr olur. Eğer doğru ise zâlimi seven bir kimse, zulmünden ötürü Allah'a isyan etmiş olur. Böyle bir kimsenin hakkı Allah için zâlime buğzetmektir. Ona karşı nefret duymaktır. Çünkü Allah için buğzetmek farzdır. Günahın dostu ve günaha rıza gösteren bir kimse ise, günahkârın tâ kendisidir. Herhangi bir zâlimi seven kimse, eğer zulmünden ötürü onu seviyorsa sevgisinden dolayı âsidir. Eğer başka bir sebepten ötürü onu seviyorsa bu sefer ona buğzetmediğinden dolayı âsî olur. Çünkü her durumda zâlime buğzetmesi gerekir. Eğer herhangi bir şahısta hayır ile şer bir araya gelirse; onu hayırdan dolayı sevmek, o şerden dolayı da buğzetmek farzdır. Bu konu kardeşlik ve Allah yolunda sevilenlerin buğzetmekle sevgiyi neye dayanarak bir araya topladıkları bahsinde gelecektir. Eğer zâlim sultanın huzuruna giren kimse, bütün bu felâketlerden sâlim ise ki sâlim olması pek uzaktır hiç olmazsa sultanın müreffeh yaşantısına, Allah'ın ona vermiş olduğu nimetlere karşı gösterdiği lâübaliliğe baktığında, kalbine herhangi bir fesad girebilir. O zaman Allah Rasûlü'nün yasakladığını yapmış olur. Çünkü Hz. Peygamber muhâcirîne şöyle hitap etmiştir: Bahsi geçen mahzurlarla beraber zâlim sultanın huzuruna giren bir kimseye başkası da bakıp girebilir. Zâlimlerin huzuruna girmek suretiyle onların meclisini çoğaltır. Hele şan ve şöhret sahibi ise, girişiyle onlar hakkında başkasının hüsn-ü zannına sebep olabilir. Bütün bunlar ya 'mekruh' veya 'mahzurlu' hareketlerdir. Said b. Müseyyeb, Abdülmelik b. Mervan'ın oğulları Velid ile Süleyman'ın ikisine birden biat etmeye davet edildiğinde, şöyle demiştir: 'Gece ve gündüz birbirini takip ettikçe (hayatta olduğum sürece) iki kişiye birden biat edemem. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) iki bîatı birden yapmayı yasak kılmıştır'. Bunun üzerine Abdülmelik kendisine 'O halde şu kapıdan gir, arka kapıdan çık git' dedi. Said b. Müseyyeb 'Allah'a yemin ederim ki, bunu da yapmam. Halktan hiç kimse bana bu hususta aldanıp uymayacaktır. (Buna fırsat vermeyeceğim)'. Onun bu ısrarına karşılık Abdülmelik kendisine yüz sopa attırdı ve kendisine siyah bir cübbe giydirildi ,93 Zâlim sultanların huzuruna ancak iki özürden ötürü girilir. İkinci derece ise, zâlim sultanın, senin ziyaretine gelmesidir. Onun selâmına cevap vermek gerekir. Önünde kalkmak ve kendisine ikramda bulunmak, ikramın karşılığı olduğu için haram değildir. Çünkü o zâlim, ilim ve dinin ikramında bulunduğu için övülmeye müstahak olur. Nitekim zulümden ötürü uzaklaştırılmaya müstahak olduğu gibi. Bu bakımdan ona karşı gösterilen ikram onun ikramının karşılığı, selâmına verilen cevap da selâmının karşılığı olur. Fakat ziyaret edilen âlim tenha bir yerdeyse sultana dinin izzetim, zulmün hakaretini göstermek için, önünde kalkmaması daha evlâdır. Böyle yapmakla sultana, hâl diliyle 'Sana dinden ötürü Allah'tan yüz çevirenden yüz çevirmek için buğzediyorum Allah da senden kudret yüzünü çevirmiştir' demiş olur. Eğer zâlim sultan, bir cemaat içerisinde âlimin huzuruna girerse saltanat erbâbının halk arasında haşmetlerini gözetmek önemli olduğundan böyle bir durumda bu niyetle kalkmakta herhangi bir sakınca yoktur. Buna rağmen kalkmamasından ötürü halk arasında herhangi bir fesâdın doğmayacağını ve kendisi de böyle yaptığından ötürü herhangi bir eziyete mâruz kalmayacağını biliyorsa, ayağa kalkmak suretiyle ikram etmeyi terk etmesi daha uygundur. Bütün bunlardan sonra zâlim sultanla bir araya gelen âlimin, sultana nasihatte bulunması vacibdir. Eğer saltanat sa-hibi, haram olduğunu bilmediği şeyleri yapıyorsa, âlim de onun yaptıklarının haram olduğunu bildiği takdirde bırakacağını biliyorsa, ona 'Senin şu yaptığın haramdır' deyip ikazda bulunmalıdır. Çünkü bu tür ikâz âlim için farzdır. Sultanın haram olduğunu bildiği halde yaptıklarını zulüm ve israf gibi sultana hatırlatmak hiç de fayda getirmez. Bu durumda âlime düşen vazife sultanın işlediği günahlardan ötürü eğer korkunun tesir edeceğini biliyorsa korkutmasıdır. Zâlim sultanı maslahat yoluna eğer ilâhî nizama uygun bir yolu biliyor ve o yolla günah olmaksızın sultanın hedefi tahakkuk edeceğini ve böylece sultanın da hedefine vardığında zulümden el çekeceğini biliyorsa irşad etmek âlimin boynunda borç ve farzdır. Bile bile cüretkârlık yapıp işlediği günahlarda ise, onu korkutmak âlimin vazifesidir. Kendisini zulümden menedip alıkoymak ve gâfil bulunduğu yollara irşad etmek de âlimin vazifesidir. Bu bakımdan âlimin, konuşmasının herhangi bir müsbet tesirini umduğu zaman bu üç yola başvurması gereklidir. İster özürle, ister özürsüz olsun kazâra sultanın huzuruna giren her âlime bu yola başvurmak lâzımdır. Muhammed b. Sâlih şöyle anlatır: Üçüncü derece... Zâlim sultanlardan uzaklaşmak,ne onları görmek ne de onlara görünmektir. Böylesi farzdır.Zira selâmet ancak böyle yapmaktadır. Bu bakımdan kişinin zâlimlere zulümlerinden ötürü buğzedileceğine inanması gerekir.Onların yaşantısını sevmenden, onları övmemeli onların durumlarını sormamalı, onlarla ilişkisi olanlara bile yaklaşmamalıdır.Onlara yaklaşmadığından dolayı elinden kaçırdiğı fırsatlar için hayıflanmamalıdır. Bütün bunlar onların durumuları kalbine fütur getirdiği zaman sözkonusudur. Eğer hiç onlar en güzeli de budur.Eğer onların nimetler içerisinde yüzdüklerini hatırlarsa, Hatem el-Esamm'ın dediğini hatırlamalıdır: 'Benimle sultanları arasında bir gün vardır: Dünün lezzetini bir daha duymayacaklardır. Ben de onlar da yarın büyük bir korku ile karşı karşıyayız.Bu bakımdan aramızdaki fark bugündür. Bakalım bugün de neyin olması umulur?' Bir de Ebu Derdâ'nın söylediğini hatırlamalıdır: 'Servet sahipleri yerler,biz de yiyoruz. Onlar içer biz de içeriz. Onlar giyer biz de giyeriz.Onların fazla malı vardır. Ona bakarlar. Bizde onlara bakarız.Üstelik fazla maldan onlar sorumludurlar. Bizim ise sorumluluğumuz yoktur!' Bir kimse zâlimin zulmünü, günahkârın günahını biliyorsa, onların dereceleri bilenin kalbine düşmelidir. Bu, müslümanın vecibesidir. Günah ise kişinin sevmediği şey olmalıdır. Çünkü kişi ya o zâlim ve günahkârın zulüm ve günahından gâfil olacak veya ona razı olacak veya ondan tiksinti duyacaktır. Onu bildiği halde ondan gâfil olmak sözkonusu değildir. Ona razı olmak da müsbet bir mânâ taşımaz. Bu bakımdan ondan tiksinti duyması gerekir. O halde bu zâlimlerin herhangi birisinin Allah hakkında olan tecavüzünü, senin öz hakkına olan tecavüz gibi kabul etmelisin ve böyle de olmalıdır. Soru:duymak insanın isteğine bağlı değildir. Bu nasıl olurda burada tiksinmek farz olur? Cevap:Hiç de sanıldığı gibi değildir. Zira aşık olan bir kimse, tabiatın bir zarureti ve icabı olarak sevgilisinin hoşuna gitmeyen ve tabiatına ters düşeni hor görür ve hoşuna gitmez. Çünkü Allah'ın mâsiyet ve günah diye bildirdiğinden tiksinti duymayan bir kimse Allah'ı sevmiyor demektir. Allah'ı sevmeyen kimse, ancak tanımadığından sevmez. Oysa tanımak farzdır. Bu bakımdan Allah için sevmek de farzdır. Kişi Allah için sevdiği zaman hor gördüğünü hor görecek, sevdiğini de sevecektir ve böyle yapmak İtiraz:Selaf âlimler sultanların huzuruna girerlerdi. Cevap: Evet dediğin doğrudur. Fakat selef âlimlerinden girmeyi öğren de öyle gir. Nitekim hikâye edildi ki, Abdülmelik'in oğlu Hişam, hacı olarak Mekke'ye geldi. Mekke'ye geldiği zaman şu emri verdi: Bunun üzerine Tavus söz aldı: 'Minderin yanında ayakkabılarımı çıkarmaya gelince... Ben hergün beş defa izzet ve celâl sahibi olan Allah'ın huzurunda ayakkabılarımı çıkarıyorum. O beni ikab ve itab etmiyor, bana kızmıyor. Senin 'elimi öpmedin' sözüne gelince.., Ben 'Mü'minlerin emiri' Ali b. Ebi Tâlib'den (r.a) şöyle dediğini işittim: 'Herhangi bir müslümana başkasının elini öpmek helâl değildir. Ancak şehvetinden ötürü hanımının elini ve şefkatinden ötürü çocuğunun elini öpebilir'. Senin 'Bana Emîr'ul-Mü'minîn diye hitap ederek selâm vermedin' sözüne gelince... Bilmiş ol ki, bütün müslümanlar senin emîr olmana razı değildirler. Bunun için ben yalan söylemekten hoşlanmam. Senin bana 'Ebu Süleyman künyesiyle hitap etmedin' deyişine gelince... Bil ki, Allah Teâlâ peygamberlerinin ve velî kullarının özel isimle-rini zikrederek 'Yâ Dâvûd, Yâ Yahya, Yâ İsa!' demiştir. Düşmanın da künyesini zikretmek suretiyle 'Ebû Leheb'in iki eli kurusun' demiştir. Senin 'Benim karşımda iznim olmaksızın oturdun' sözüne gelince (bil ki) ben Emîr'ul-Mü'minîn Ali'den (r.a) şöyle duydum: 'Eğer sen cehennem ehlinden bir kimseye bakmak istiyorsan, kendisi oturmuş olduğu halde, etrafında ayakta duranların bulunduğu bir kimseye bak! Süfyan es-Sevrî der ki: Ben Mina'da Ebu Cafer'in96 huzuruna götürüldüm. Bana dedi ki: 'İhtiyacını bize bildir'. Bunun üzerine kendisine şöyle dedim: 'Allah'tan kork! Sen yeryüzünü zulüm ve saldırganlıkla doldurdun'. Süfyan der ki: Bu sözüm üzerine halife başını eğdi. Uzun süre düşündükten sonra başını kaldırarak yine 'ihtiyacını bize bildir' dedi. Bunun üzerine dedim ki: 'Sen Muhacir ve Ensar'ın kılıçları sayesinde bu mertebeye varmış bulunuyorsun. Oysa bugün bu zevatın çocukları açlıktan ölmektedir. Allah'tan kork! Onların haklarını kendilerine ulaştır'. Bunun üzerine halife bir hayli düşündükten sonra başını kaldırdı ve bana 'İhtiyacını söyle' dedi. Ben devamla dedim ki: 'Hz. Ömer (r.a) hacca giderken hazinedarına 'Biz bu seferimizde ne kadar infak ettik?' diye sordu. 'On küsûr dirhem' cevabını alınca, 'Oysa ben bugün şurada develerin yükleyip götürmekten âciz olduğu kadar bol mallar görmekteyim' dedi. Allah'ın intikamını zâlimlerden almak için canlarını dişlerine takarlardı. Hz. Osman (r.a) Abdullah b. Amr'ı Basra valisi olarak tayin ettiği zaman Hz. Peygamber'in sahabîleri onu tebrik etmeye geldiler. Fakat Ebu Zer el-Gıfârî gecikti. Oysa Abdullah b. Amr, Ebu Zer'in samimi dostuydu. Bunun üzerine Abdullah, Ebu Zer'e sitem etti. Ebu Zer, cevap olarak şöyle dedi: Hz. Peygamber'den şöyle dinlemiştim: Mâlik b. Dinar, Basra emîrinin huzuruna girerek şöyle demiştir: 'Ey Emîr! Semâvî kitaplardan birinde okudum; Allah Teâlâ şöyle diyordu: Acaba sultandan daha ahmak ve bana isyan edenden daha câhil bir kimse var mıdır? Acaba benden izzet bekleyen ve bana itâat edenden daha aziz bir kimse bulunur mu? Ey kötü çoban! (Zâlim sultana hitabdır), ben sana sapasağlam, besili koyunlar teslim ettim. Sen ise eti yedin, yünü giydin, onları zayıflıktan ötürü ses çıkaran kemikler yığını hâlinde bıraktın'. Bunun üzerine Basra valisi, Mâlik b. Dinar'a dedi ki: Ömer b. Abdülâziz (r.a), Arafat'ta, Halife Süleyman b, Abdülmelik'le beraber bulunuyordu. O esnada Süleyman, gök gürültüsünü işitip korktu. Göğsünü, korkusundan ötürü, eğerin önüne yapıştırdı. Fırsattan istifade ederek Ömer, kendisine şöyle dedi: 'Bu Allah'ın rahmetinin sesidir. Acaba sen onun azabının sesini dinlediğin zaman nasıl olacaksın?' Sonra Süleyman, Ömer'e şöyle hitap etti: 'Allah Teâlâ seni de bunlarla mübtelâ etsin' Abdülmelik'in oğlu Süleyman, Mekke'ye gitmek üzere Medine'ye geldi, Ebu Hâzım'ı (Seleme b. Dinar) huzuruna dâvet etti. Ebu Hâzım onun huzuruna geldi. Ebu Hâzım huzura girdiği zaman Süleyman kendisine şu suâli sordu: Ömer b. Abdülâziz, Ebu Hâzım'a şöyle dedi: Bir bedevî Süleyman b. Abdülmelik'in huzuruna girdi. Halife o bedeviye 'konuş!' dedi. Bedevî 'Yâ Emir'ul-Mü'minîn! Ben seninle bir konuşma yapacağım. Hoşuna gitmese dahi tahammül etmeni isterim. Çünkü eğer kabul edersen o konuşmanın arkasından hoşuna giden neticeler gelecektir'. Süleyman 'Ey Arabî! Biz hile-sinden emîn olmadığımız ve nasihatini ummadığımız kimseye dahi geniş müsamaha gösteriyoruz'. Bunun üzerine bedevî konuşmaya başladı: Hikâye ediliyor ki, Ebu Bekre" Muaviye'nin huzuruna gelerek şöyle dedi: Dünya âlimlerine gelince.. Onlar sultanların huzuruna gözle-rine girmek, kalplerine yaklaşmak için girerler. Böylece sultanları ruhsatlara muttali ederler. İnce hilelerle sultanların fâsık garez-lerine uygun düşen genişlik yollarını sultanlara gösterirler. Eğer bizim daha önce bir kısım âlimlerden naklettiğimiz konuşmalar gibi nasihat maksadıyla konuşsalar dahi, onların gayeleri sultan-ları ıslah etmek değildir. Aksine bu gibi konuşmalarla sultanların gözüne girip onların yanında mevki ve itibar sahibi olmaktır. Dünya âlimlerinin bu tür konuşmalarında iki çeşit aldatma vardır. O iki çeşit aldatma ile de ancak ahmak kimseler aldanır: Mâdem ki, zâlim sultanların huzuruna girme yolu böylece belli oldu, o halde biz sultanların ihtilâfından meydana gelen ârızî durumları, onların mallarını almaktan ötürü doğan müşkilleri birkaç mesele şeklinde gösterelim. I. Mesele Bu bakımdan biz deriz ki, evlâ ve en uygunu eğer üç tehlikeden eminsen o malı almandır. İkinci tehlike: Başka âlimlerin ve cahillerin sana bakarak sultan malının helâl olduğuna inanmalarıdır. Böylece onlar da sana uyarak sultanın malını kabul edecekler ve senin onu kabul etmeni onun caiz olduğuna hamledeceklerdir. Oysa kendileri o malı fakirlere dağıtmamaktalar. İşte bu ikinci tehlike birincisinden çok daha şiddetlidir. Çünkü bir cemaat, İmam Şâfiî'nin sultanların malını almasından dolayı sultanların malının alınmasının caiz olduğunu savunmuşlardır. Fakat İmam Şâfiî'nin o malı, fakirlere dağıtmak niyetiyle aldığını ve dağıttığını hiç de düşünmemişlerdir! Bu bakımdan önder olan ve örnek durumda bulunan bir kimse böyle bir şeyden şiddetle kaçınıp çekinmelidir. Çünkü önder mevkiinde bulunan bir kimsenin yapması, birçok kimsenin dalâlete düşmesine sebep olur. Vehb b. Münebbih şöyle anlatır: Âlimin biri halkın gözü önünde bir hükümdarın huzuruna, kendisine zorla domuz eti yedirilmek üzere getirildi. Adam yemedi. Adama bu esnada koyun eti getirildi ve kılıçla tehdid edilerek bu etten yemesi emredildi. Fakat yine de yemedi. Kendisine 'Haydi domuz eti yemedin! Bu ise koyun etidir, neden yemiyorsun?" denildiği zaman, şu cevabı verdi: 'Halk benim domuz etini yemeye zorlanmak için getirildiğime inanıyor. Ben eti yeyip sapasağlam çıktığım zaman, onlar hangi eti yediğimi bilmediklerinden böylece dalâlete düşerler'. Vehb b. Münebbih ve Tavus, Haccac-ı Zâlim'in kardeşi Muhammed b. Yûsuf un huzuruna girdiler. Bu adam o zaman Velid b. Abdûlmelik tarafından Yemen'e genel vali tâyin edilmişti. Huzura girdiklerinde soğuk bir kuşluk zamanıydı ve açık bir mecliste bulunuyorlardı. Vali hizmetçisine dedi ki: 'Git, o taylasanı getir! Ebu Abdurrahman'ın sırtına at!' Tavus da o sırada bir kürsü üzerinde oturmuştu. Hizmetçisi taylasanı getirdi ve Tavus'un sırtına attı. Tavus taylasanı sırtından düşürünceye kadar omuzlarını silkmeye devam etti, Bu manzara karşısında Muhammed b. Yûsuf hiddetlendi. Onun huzurundan çıktıktan sonra Vehb b. Münebbih, Tavus'a hitaben 'Onu kızdırmayabilirdin. Taylasanı alıp fakirlere sadaka verseydin daha iyi olurdu' dedi. Tâvus "Evet daha iyi olurdu, eğer o zâlim benden sonra 'Tâvus onu aldı. Benim kullandığım gibi de onu kullanmaktadır' demeseydi alırdım!" diye cevap verdi. Üçüncü tehlike, sana verdiklerinden ötürü, arkadaşlar arasında sana kıymet verdiği için kalbinin onu sevmeye doğru kaymasıdır! Eğer böyle bir durum sözkonusu ise, ondan geleni kabul etme. Çünkü bu takdirde ondan gelen, öldürücü zehir olur. Zâlimleri sana sevdiren şey ise gizli bir hastalıktır. Çünkü sevdiğin bir kimsenin saltanatına elbette taraftar olur ona müsa-maha göstermek mecburiyetinde kalırsın. Nitekim Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir: 'Nefisler kendilerine iyilik yapanlara sevgi göstermek temayülündedir ve bu temâyül nefislerde tabii bir haslettir'. Nitekim Allah'ın Rasûlü de şöyle buyurmuştur: Selman ve İbn Mesud (r.a) şöyle dediler: 'Görmese dahi her-hangi bir işe râzı olan bir kimse onu gören gibi olur. Nitekim Allah Teâlâ 'Zulmedenlere meyletmeyiniz' (Hud/133) buyurmuştur' Bazı müfessirlere göre, onların amellerine rıza göstermeyiniz. Eğer senin, onlardan mal aldığın halde onlar hakkında sevgin artmayacak derecede kuvvetli ve güçlü bir durumun varsa, o zaman onlardan mal almanda hiçbir sakınca yoktur. Basra âbidlerinin birinden hikâye olunmuştur: Bu zat emirler-den mal alıp fakirlere dağıtıyordu. Kendisine 'Onlardan mal aldığından dolayı onları sevmekten korkmuyor musun?' denildi. Cevap olarak şöyle dedi: 'Eğer herhangi bir kimse elimden tutup beni cennete sokarsa, sonra kendisi rabbine isyan ederse, kalbim onu da sevmez. Çünkü elimden tutmaya kendisini teshir eden Allah için ben ona buğzediyorum. Ona boyle buğzetmem, o adamı elimi tutmaya musahhar kıldığının bir nevi şükrü ve karşılığıdır'. İşte bununla belli oldu ki. şu zamanımızda onlardan mal almak her ne kadar o malın kaynağı belli ve helâl olsa dahi mahzurlu ve kötüdür. Çünkü belirttiğimiz bu üç tehlikenin biri mutlaka vardır. II. Mesele Cevap: Caiz değildir. Çünkü çok zaman sultanın elinde bulunan malın belli bir sahibi vardır. Sultan onu sahibine geri vermek niyetindedir.Onun malını bu şekilde götürmek, onun kendiliğinden mal göndermesi gibi değildir. Çünkü akıllı bir insan, sultanın sahibi belli olan bir malı sadaka verdiğini zannetmez. Bu bakımdan sultanın o malı vermesi, onun sahibini bilmediğine işaret eder. Eğer kişi sultanın bu gibi durumlar hakkında şüphede olduğunu biliyorsa, tam mânâsıyla onun böyle olmadığına vakıf olmadan ondan mal kabul etmesi caiz değildir. Sonra nasıl sultanın malını çalabilir? Belki sultan onu satın almıştır. Çünkü sultanın elinde bulunması onun mülkü olduğuna delâlet eder. Böyle bir fetvaya yol yoktur ve tevessül edilemez. Biz deriz ki, eğer kaybolmuş bir malı yerde bulursa, sonra o malın, meselâ sultanın emrindeki paralı askerlere ait olduğu ortaya çıkarsa ve o askerin o malı satın aldığı veya herhangi bir kimseden haksız olarak aldığı ihtimali sözkonusu ise, bu durum karşısında o malı geri vermek farzdır. Bu bakımdan sultanların mallarını ne kendilerinden ça-labilir, ne de emanet olarak yanına bırakılandan alabilir. Onların emanetlerini inkâr etmek caiz değildir. Mallarını çalana hırsızlık cezasını tatbik etmek farzdır. Eğer hırsız, o malın onların mülkü olmadığını iddia ederse, bu takdirde iddia ile hırsızlık cezasının tatbiki düşmüş olur. III. Mesele Eğer sultanlarla pazarlarda mal satın almak hususunda üc-retsiz ve karşılıksız vekil tayin edilirse, onlara yardım olduğu için böyle bir vekaleti üstlenmek mekruhtur. Eğer onlara, masiyet yolunda kullanacaklarını kesin bildiği birşeyi satın alırsa, tüysüz çocuklar, sevgi veya giymek için ipekli, zulüm ve katle gitmek için at almak gibi... Böyle bir alışveriş haramdır. Bu bakımdan satın alınan malın, günah için satın alındığı biliniyorsa haram olur. Böyle bir niyetin varlığı açık değil, fakat hâlin hükmüyle olması muhtemel ise, bu ihtimalin mevcudiyetine delâlet ediyorsa, bu takdirde kerahet vardır. IV- Mesele V. Mesele Tavus şöyle demiştir: 'Hâdiseyi bizzat görmüş olsam dahi onların huzuruna gidip şahitlik yapmam. Çünkü aleyhinde şahitlik yapacağım bir kimseye zulmetmeyeceklerinden emin değilim!' Bunun için Allah'ın Rasûlü (s.a) şöyle buyurmuştur: Allah'ın Rasûlü burada 'kurrâ'yı ancak şu hikmetten ötürü zikretmektedir: Çünkü kurra âlimlerin tâ kendisidir. Âlimlerin ilmi, Kur'ân ve Sünnet'ten anlaşılan mânâlardan ibarettir. Bunun dışında kalan ilimler ise seleften sonra ihdâs edilmiş ilimlerdir. Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Sakın ne sultan, ne de sultan ile muamele edenle muamele etme! Onlarla oturup kalkmaktan çekin'. Yine Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Kalem, divit, kâğıt ve kâğıdın mühürlenmesinde kullanılan çamur sahipleri günahta ortaktırlar!' Süfyan Sevrî doğru söylemiştir. Çünkü Hz. Peygamber içki hususunda on kimseye lânet okumuştur. Hatta yapana ve yaptırana bile lânet etmiştir. İbn Mes'ud da şöyle demiştir: 'Ribayı yiyen, yediren ve riba muamelesinde şahitlik yapan şahit ve kâtip Hz. Muhammed'in diliyle mel'undurlar'.103 İbn Sîrin şöyle demiştir: 'Sakın mektubun muhtevasını bilmedikçe sultanın herhangi bir mektubunu yüklenip getirme!' Süfyan es-Sevrî halifeye önünde bulunan diviti uzatmaktan çekinerek şöyle demiştir: 'Onunla ne yazacağını bilmedikçe sana veremem!' Bu bakımdan zâlim sultanların etrafında bulunan hizmetçiler, ona tâbi olanlar hepsi onlar gibi zâlimdirler. Allah rızası için hep-sine buğzetmek farzdır. Rivayete göre, sultanın askerlerinden biri Osman b. Zaide'ye 'yol nerededir?' diye sorunca, susup sağır olduğunu belirtti. Belki bir zulüm yapmaya gidiyor, ona yol gösterirsem ortağı olurum korkusundan yol göstermekten çekindi! Selef, fâsık tüccarlar, vurucular, haccamlar, hamamcılar, boyacılar, dökümcüler ve sanat-kârlarda yalancılık ve fâsıklık açıkça görüldüğü halde yine de böyle mübalâğalı davranmamışlardır. Hatta zimmî kâfirlere de böyle yapmadılar. Ancak onların böyle yapmaları, özellikle yetimlerin ve fakirlerin mallarını yiyen, müslümanlara daima eziyet eden zâlim sultanlar hakkındadır. O sultanlar ki, şeriat-ı garrâ-i Muhammediyye'nin belirtilerini kazımaya ve işaretlerini yıkmaya çalışırlardı. Onların böyle yapması şu hikmete dayanır: Günah iki kısma ayrılır; Yöneticilerin zulmettiklerinden ötürü yaptıkları günâha gelince, o başkasına sirayet eden bir günahtır. İşte bundan ötürü onların durumu oldukça ağırlaşır. Zulümlerinin genelliği, saldırganlıklarının genişliği oranında Allah'ın nezdinde gazab ve nefret bakımından gelişirler. Bu bakımdan onlardan o nisbette kaçınmak ve muamelelerinden sakınmak farzdır! Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: Ellerinde sığır kuyruğu gibi toplar bulunan kişilerin türemesi, kıyametin alâmetlerindendir.105 İşte bu hüküm, zâlimlerin yardımcılarının hükmüdür. Onlardan bu saydığımız vasıflar sayesinde bilinenler zâten bilinmiştir. Bilinmeyenlere gelince, onların alâmetleri, geniş abalar giymek, uzun bıyıklar bırakmak ve zâlimlere mahsus diğer meşhur hâlleri takınmaktır. Bu bakımdan bu kisvede görülen bir kimseden sakınmak gerekir. Sadece kisvesine bakılarak sakınmak, hiç de su-i zann olmaz. Çünkü eğer iyi bir insansa zâlimlerin kisvesine bürünmek suretiyle kendi kendine suç işlemesin! Kisvede eşitlik kalpte eşitliğe delâlet eder. Deli olan ancak delilik gösterir. Fâsık olan ancak kendisini fâsıklara benzetir, Evet, fâsıklar bazen kendilerini, gizlemek için salah ve takva ehline benzetirler... Fakat sâlih bir kimse ise hiçbir zaman kendisini fâsık kimselere benzetmeye yetkili değildir. Çünkü kendini onlara benzetmek, onların sayısını çoğaltmak demektir. Bu ayet müşriklere katılmak suretiyle onların cemaatini çoğaltan bir kısım müslümanlar hakkında nâzil olmuştur: Rivayete göre, Allah Teâlâ Yuşâ b. Nun'a106 şöyle vahyetmiştir: İbn Mes'ud'un rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: VI. Mesele Camiye gelince... Eğer gasbedilmiş bir arazi üzerinde kurulup başka bir camiden veya belli bir mülkten gasbedilmiş ağaçlarla örtülürse, böyle bir camiye girmek asla caiz değildir. Cuma na-mazını kılmak için bile bu camiye girilemez. Eğer imam caminin içerisinde namaza başlarsa, o da imamın arkasında caminin dışında durarak başlasın. Çünkü gasbedilmiş arazide namaza duran bir imama her ne kadar böyle bir namazın sahibi, gasbedilmiş arazide kıldığından ötürü günahkâr olursa da uymayı caiz gördük. Eğer cami, sahibi bilinmeyen bir maldan inşa edilmişse, takvâ başka bir camiye eğer varsa gitmektir. Başka bir cami yoksa, böyle bir camide cuma ve cemaat namazlarını terketmemelidir. Çünkü camiye sarfedilen malın belli bir sahibi yoksa o zaman müslümanların yararına sarfedilmiş bir mal olur. Ne zaman büyük camide zâlim bir sultanın bir binası bulunursa (ona mahsus bir mahfel bulunursa), caminin genişliğine rağmen bu camide namaz kılan takvâ babında mâzur sayılmaz. Ahmed b. Hanbel'e Tâ Ebu Abdullah! Cemaate iştirâk etme-meyi sana caiz kılan delilin nedir?' diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: 'Hasan Basrî ile İbrahim et-Teymî, Haccac-ı Zâlim kendilerimi ifsad edebilir korkusundan cemaate iştirak etmeyi terkettiler. Ben de onlar gibi fitneye girmekten korkuyorum'. Tekke ve medreselere gelince, bunların inşa edildiği arazi gasbedilmiş bir arazi ise veya tuğla belli bir yerden nakledilmişse, onu sahibine vermek mümkünse, böyle yerlere girmek caiz değildir. Eğer sahibi belli değilse, bu takdirde hayır için bekletilmiş bir mal olur. (Ondan yararlanılabilir, fakat) takvâ ondan sakınmaktır. Yalnız oralara girmek, girenin fasıklığını gerektirmez! Eğer bu binalar sultanların hizmetçileri tarafından yapılmış, umumun faydasına arzedilmişse, bu sefer iş daha da şiddetlenir. Zira sultanın hizmetçileri sahipsiz malları umumî menfaatlere sarfetmezler. Bir de onların ellerinde bulunan malın çoğu haramdır. Çünkü onlar, umumun menfaatine tahsis edilen malı alamazlar. Böyle bir malı ancak sultan, sahipleri ve idare adamları alabilir. Sarfetmek ancak onlar için caiz olabilir. VII. Mesele 84) Taberânî, (İbn-i Abbas'tan zayıf bir senedle) |
İslami Okul Okulların En Önemlisi