2-İKİNCİ KISIM:Zararı Sadece Ticaret Yapana Mahsus Olan | Zehirli Ok - 2. Sayfa
2-İKİNCİ KISIM:Zararı Sadece Ticaret Yapana Mahsus OlanMumele yapan ne ile zarara uğrarsa, o zulümdür. Adalet odur ki, kişi müslüman kardeşine zarar vermesin. Buradaki umumî kaide şudur: Müslüman kişi nefsi için neyi severse ve isterse, kardeşi için de aynı şeyi sevip istemelidir. Her muamele ki, eğer bu muameleyi yapana başkası tarafından o muamele yapılmış olsaydı, ona ağır gelecekti, o muameleyi onun da başkasına yapmaması gerekir. Müslüman kişinin nezdinde kendi parasını korumasıyla başkasının parasını korumak eşit olmalıdır. Seleften bazısı şöyle demiştir: 'Müslüman kardeşine, herhangi birşeyi bir dirhem ile satarsa -oysa eğer o şeyi satın almış olsaydı onu ancak beş danike (dirhemin altıda biridir) alabilirdi- bu kimse, muamelede müslüman kardeşine yapılması gereken nasihati terketmiş olur. Kendi nefsi için sevdiği şeyi müslüman kardeşi için sevmemiş demektir. İşte kısacası budur. Tafsilâtı ise dört emirde toplanır: 1.Satacağı malı, olan vasıfları dışında övmemek. Ancak sattığı malda müşterinin bilmediği ve eğer kendisi de söylemezse müşteri tarafından sezilmeyen vasıflar varsa, onları söymekte bir zarar yoktur. Nitekim sattığı kölenin, cariyenin ve hayvanların gizli ahlâklarını söyleyebileceği gibi... Bu bakımdan mevcut olan miktarı belirtmekte bir beis yoktur. Ancak mübalâğaya ve aşırıya kaçmamak şartıyla... Sattığı malı vasfederken müslüman kardeşini o maldaki özelliklere muttali kılmak ve onu o malı almaya teşvik, dolayısıyla onunla ihtiyacını gidermek gayesini taşımalıdır. Hiçbir zaman sattığı mal için yemin etmesi, uygun bir hareket değildir. Zira yemin eden kişi, eğer yalancı ise, bü-yük günahkârlardan olup memleketlerin altını üstüne getiren 'yemîn-i gamus' etmiş sayılır. Eğer doğru ise, o zaman Allah Teâlâ'yı kastetmek gerekmez. Bir haberde şöyle vârid olmuştur: Evet vallahi, hayır vallahi'den ötürü tüccara cehhennem vardır. Yarın veya öbür günden ötürü de sanatkâra cehen-nem vardır.30 Yalan yere yemin, ticaret malını sattırır, bereketi de yok eder.31 Ebu Hüreyre (r.a) Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: Üç zümre vardır. Kıyamet gününde Allah onların yüzüne bakmaz: a) Kibirli fakir, b) Sadakasını başa kakan, c) Ticaret malın yeminiyle satan.32 Madem doğrulukla beraber satılması istenen malın övülmesi mekruhtur -ki böyle bir övgü fuzulî birşeydir ve rızkın zerresini dahi artırmaz- o halde böyle bir yerde yemin etmenin daha şiddetli ve felâketli olması aşikârdır. Yunus b. Ubeyd -ki kendisi ipekli kumaş satan biriydi- şöyle anlatır: "Satın almak için benden ipekli kumaş istendi. Hizmetkârım bir yumak ipekli çıkarıp açtı ve o ipekliye bakarken şöyle dedi: 'Ey Allahım! Bize cenneti nasip et!' Bunun üzerine ona 'O ipekliyi yerine koy' dedim ve o malı satmadım". Hizmetçinin bu duasını belki de malının bir nevi övülmesi gibi telâkki ettiğinden ötürü onu satmaktan vazgeçti. İşte bunlar gibi kimseler, dünyada ticaret etmiş, ticaretleri uğrunda dinlerini zâyi etmemiş kimselerdir. Bunlar ahiretin kârını istemenin dünyanın kârını istemekten daha kârlı ve daha verimli olduğunu bilen kimselerdir. İkincisi; satmak istediği malın bütün eksikliğini, gizlisini ve açığını ortaya dökmek, ondan hiçbirşeyi gizlememektir. Böyle yapması farzdır. Eğer bunu gizlerse zâlim ve hileci olur. Hile ise haramdır. Eğer bunu yaparsa muamelede karşısındaki müslümana nasihat etmeyi terketmiş demektir. Oysa muamelede nasi-hat etmek farzdır. Ne zaman elbisenin iyi tarafını gösterir, diğer tarafını gizlerse hileci olur. Yine elbiseyi karanlık yerlerde müşteriye gösterirse hilecidir. Eğer mestlerin veya pabuçların ve benzerlerinin en güzellerini gösterirse, yine hilecidir. Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadîs hilekârlığın haram olduğuna delâlet etmektedir: Hz. Peygamber yiyecek maddesi satan birinin yanından geçti. Sattığı nesneler Hz. Peygamber'in hoşuna gitti. Bunun üzerine Hz. Peygamber elini gördüğü yiyeceğin içine daldırdı. İçinde ıslaklık görerek şöyle buyurdu: 'Bu rutubet nereden geliyor?' Adam 'Yağmur yedi ya Rasûlullah!'dedi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: 'O halde neden yağmur yiyen kısmı, yiyeceğin üstüne bırakmadın ki, halk onu görmüş olsun? Bize hile yapan bizden değildir'.33 Satılan malın eksikliklerini açıklamak suretiyle alıcıya nasihat yapmanın farz olduğuna Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu kıssa delâlet etmektedir: Hz. Peygamber (s.a), Cerir34 ile İslâm bîatını yaparken Cerir dönüp gitmek istedi. Hz. Peygamber onun elbisesini arkadan çekiverdi. Cerir döndü. Hz. Peygamber Cerir'e, her müslüman için nasihat yapmayı şart koştu. Bundan sonra Cerir, herhangi bir eşyayı satmak istediği zaman, müşteriye o eşyanın eksikliklerini gösterir, sonra onu, alıp almamakta muhayyer bırakıp şöyle derdi: İstersen al, istersen terket!' Bunu görenler Cerir'e dediler ki: 'Böyle yaparsan alışveriş yapamazsın'. Cerir 'Biz Hz. Peygamber'e (s.a), her müslüman için nasihat etmek
hususunda bîat ettik ve söz verdik' dedi. Kişiye ancak sattığı malın afetlerini belirtmek suretiyle bir alışveriş yapmak helâldir ve yine ancak satılan malın eksik-liklerini bilip müşteriye belirten bir kimse için helâl olur.36 Ashâb-ı kirâm nasihat'tan 'kendi nefsi için razı olduğu birşeyi müslüman kardeşi için razı olur' mânâsını anlamışlardır ve böyle yapmayı fazilet ve makamların artırılmasından saymamışlardır. Belki Hz. Peygamber'le yapmış oldukları biatlerinin cümlesine giren İslâm şartlarından sayıp inanmışlardır. Bu durum birçok kimseye zor gelir ve bu sırra binaen de ashâb-ı kirâm halktan uzak durup kendilerini ibadete vermek suretiyle halkın kalbini kırmaktan ve nefretlerini kazanmaktan sakınmışlardır. Zira halkla haşır-neşir olmakla beraber Allah'ın haklarını yerine getirmek ancak sıddikların becerebileceği bir mücâhededir. Bu, kul için ancak iki şeye inandığı takdirde mümkün olabilir: 1. Bilmelidir ki, sattığı malın eksikliklerini söylememek ve o malı yalanla tervic etmek, rızkına zerre kadar bir fazlalık getirmez. Aksine rızkını mahvedip bereketini siler. Çeşitli hilelerden elde ettiği bir serveti Allah Teâlâ bir defada mahveder. Çünkü hikâye ediliyor ki, bir adamın sağman bir ineği vardı. O ineği sagar, sütüne su karıştırır ve satardı. Bilâhare bir sel gelerek ineği boğdu. Adamın evlatlarından birisi: 'Hani o yavaş yavaş süte karıştırdığımız sular var ya! İşte onlar birikerek bir defada bendini aşarak ineğimizi boğdu!' dedi. Nasıl boyle olmasın? Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Alıcı ile satıcı doğru söyledikleri ve birbirlerine nasihat ettikleri zaman, alışverişlerine Allah Teâlâ bereketini ihsan eder. Ne zaman hakikati inkâr edip yalan söylerlerse, alışverişlerinin bereketi ortadan kalkar.37 İki ortak birbirlerine hıyânet etmedikçe Allah'ın eli onların üzerindedir. Hıyânet ettikleri zaman Allah Teâlâ elini onlardan kaldırır.38 Sadaka malı eksiltmediği gibi, hıyânet etmek suretiyle elde edilen servet de malı artırmaz... Kim artış ve eksilmeyi ancak teraziden bilirse, o Hz. Peygamberin yukarıda bahsi geçen hadîsine inanmamıştır. Kim bir tek dirhemin, bazen Allah tarafından bereketli olup insanoğlunun dünya ve ahiret saadetine sebep teşkil ettiğini ve bazen biriktirilen binlerden de Allah tarafından bereketin kaldırılıp sahibinin helakine sebep olduğunu -öyle bir şekilde helakine sebep olur ki sahibi ondan iflâs etmesini temenni eder ve bazı hâllerde iflâs etmenin kendisi için daha iyi olduğunu görürbilirse, o kimse 'Hıyânet etmek, malı artırmaz. Sadaka da malı eksiltmez' sözünün mânâsını bilmiş olur. 2. İkinci mânâ, nasihatin tamam olup kişiye yapılması kolay gelmesi için inanması gereken husus şudur: Kişi ahiretin kârının ve zenginliğinin, dünyanın kârından daha hayırlı olduğunu ve dünya malının faydasının ömrün sona ermesiyle bittiğini bilmelidir. O mallardan gelen zulüm ve günahlar ise, daimîdir. Bu bakımdan akıllı bir kimse az olan bir nesne için en hayırlıyı feda etmeyi ruhsatlı görmez. Hayrın tamamı dinin selâmetindedir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Lâ ilâhe illâllah sözü halktan -dünya alışverişlerini ahiret alışverişlerine tercih etmedikleri müddetçe- Allah'ın öfke-sini defedip uzaklaştırır.39 Halk, dinlerinin selâmeti için dünyalarından eksik olana perva etmedikçe, 'La ilâhe illâllah' onlardan Allah'ın gazabını uzaklaştırır. Ne zaman ki, dünyalarından, dinlerinin selâmeti için fedakârlık yapmazlarsa; 'Lâ ilâhe illâllah' deseler bile Allah Teâlâ onlara şöyle der: 'Yalan söylediniz. Siz 'Lâ ilâhe illâllah' derken doğru değildiniz!' Kim ihlâs ile lâ ilâhe illâllah derse cennete girer.40 Kur'an'ın haram saydıklarını helâl sayan bir kimse Kur'an'a îman etmemiştir.41 Bu işlerin imanına menfi tesir yaptığını bilen ve imanın sermayesinin ahiret ticaretinde olduğuna inanan bir kimse sonsuz hayatına hazırlanmış sermayesini elbette zâyî etmez. Elbette sayılı günlerde kendisine fayda veren bir kâr için, ebediyette kendisine lâzım olan bir sermayeyi heder etmeye yanaşmaz. Tâbiînden bir zat şöyle demiştir: 'Eğer ben mescide girsem, mescidi
tıka basa namaz kılanlanla dolu bulsam ve bana 'Bunların en hayırlısı
hangisidir?' diye sorulsa, muhakkak derim ki, İçlerinde kendilerine en
fazla nasihat eden kim ise, o onların en hayırlısıdır'. Bana 'En fazla
nasihat edeni şudur' denildiği zaman, 'İşte bu, onların en hayırlısıdır'
derim. Eğer bana 'Bunların en şerlisi kimdir?' diye sorulsa 'İçinde
kendilerine en fazla hile yapanıdır' derim. Bana 'İçinde işte en fazla
hile yapanı budur' denildiği zaman da, hiç çekinmeden 'Bu, onların en
şerlisidir' derim. Ahmed b. Hanbel'e elbise satışı hakkında sorulan soru da o ka-bildendir. Yaması ve kusurlu oluşu belli olmayan bir elbisenin yamalaması ve tamiri hakkında İmam Hanbel'e sual soruldu. Şöyle buyurdu: 'O elbiseyi satan bir kimseye yamasını ve tamirini gizlemek (ve müşteriye söylememek) caiz değildir. Tamirci bir kimse, ancak, elbiseyi tamir ettiren adamın satış anında müşteriye elbisenin kusurlarını söyleyeceğini bildiği zaman veya elbisesini satmak için değil de giymek için tamir ettiğini anladığı zaman tamir etmesi helâl olur. Aksi takdirde helâl olmaz' Eğer şöyle dersen: İnsanoğluna satılan malın ayıplarını ve kusurlarını
söylemek farz olduğu müddetçe muamele tamam olamaz. Yani müşteri, kusura
muttali olduktan sonra bırakıp gider'; cevap olarak şöyle derim:
Söylediğin şey doğru değildir. Zira tüccarın birinci şartı satış için
ancak kendi nefsine -eğer alıcı ise-razı olacağı güzel ve temiz bir malı
almaktır. Sonra tüccar, alışverişinde az bir kâr ile kanaat etmelidir ki,
Allah Teâlâ o alışverişte kendisine bereket ihsan buyursun ve hile yapmaya
muhtaç olmasın. Bunun zor olması, ancak, tüccarların az kâr ile kanaat
etmeyişlerinden doğar. Çok kârı da ancak hile yapmak suretiyle elde
edebilir. Bu bakımdan İslâm dininin istediği şekilde ticareti âdet edinen
bir kimse, malının kusur ve ayıplarını örtmez. Eğer binde bir eline ayıplı
bir mal geçerse, o malın ayıbını müşteriye söylemeli ve o malın ayıplı
olarak kıymeti ne ise, onunla kanaat etmelidir. İbn Sîrin, bir koyun sattı
ve alıcıya dedi ki: 'Bu koyuncağız ayağıyla yiyeceğini çeviriyor. Bu
bakımdan onda bir ayıp varsa, şimdiden senden tebrie ve helâllaşma
istiyorum'. 3. Üçüncüsü, satılan malın miktarında herhangi birşeyi gizlememektir. Bu ancak, terazinin tam mânâsıyla tartılmasına ve doğru dürüst kullanılmasına bağlıdır. Bir de ölçeğin dürüstçe kul-lanılmasına bağlıdır. Bu bakımdan kişi kendi nefsi için, başkasından nasıl doğru tartıp veya ölçüp alıyorsa, başkasına da aynı şekilde vermelidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Azap olsun ölçüde ve tartıda noksanlık edenlere ki, onlar, insanlardan
(haklarını) aldıkları zaman tam olarak alırlar. Fakat insanlara (verilmek)
üzere ölçtükleri yahut onlara tarttıkları zaman
eksiltirler. İnsanoğlu bu felâketten ancak, verdiği zaman ağır ağır tartıp ve ölçüp vermek, aldığı zaman da eksik almak suretiyle kurtulur. Zira bu konuda kılı kılına adâlet yapmak az tasavvur edilebilir. Bu
bakımdan kişi fazlalığın veya eksikliğin görülmesiyle yetinmelidir. Çünkü
hakkını noksansız almak isteyen bir kimse, o hakkı geçmek tehlikesiyle de
karşı karşıyadır. Ulema bunun ve bunun gibi tevbesi mümkün olmayan şeylerden -mezâlimlerden oldukları için- şiddetle sakın-dırmışlardır. Zira danelerin sahipleri bilinmez ki, onları bir araya getirip haklarını edâ edesin. Bu sırra binaen Hz. Peygamber (s.a) birşey satın aldığı zaman, tartıcı o şeyin karşılığını öderken, tartıcıya şöyle söylerdi: Tart ve ağır ağır tart.43 Fudayl b. İyaz, oğluna baktı ki, bir dinarı yıkıyor. Çocuk o dinarda
bulunan sürmeyi silip onu tertemiz yaptıktan sonra sarfetmek istiyordu ki
o sürmeden ötürü ağır gelmesin. Bunu gören Fudayl, oğluna şöyle demiştir:
'Ey oğlum! Senin şu yaptığın şey, iki hac ve yirmi umreden daha
efdaldır'. Hz. Süleyman (a.s), oğluna şöyle demiştir: 'Ey oğlum! Daneler iki
değirmen taşının arasına girdiği gibi, günah da satıcı ile alıcı arasına
girer!' .... Ki ölçü ve adâlette hududu aşmayınız. Bir de tartıyı adâletle
tutun da teraziyi noksan etmeyin. Abdullah b. Mes'ud'un kırâatinde 'Adâletle tutun' anlamına gelen
bi'l-kıst yerine bi'l-isan tâbiri vârid olmuştur. ('Bir de tartıyı
terazinin dilini düzeltmek suretiyle dikkat edip noksan tart-mayın'). Zira
terazinin eksik veya fazla tartması, ancak terazi dilinin duruşundan belli
olur. Sonuç olarak, kim nefsinin hakkı olarak başkasından bir kelime de
olsa bile, intikam alıp da kendi nefsinden başkasına karşı o şekilde
hareket etmezse o, Allah Teâlâ'nın Mutaffifin sûresinin ilk üç ayetinin
kapsamına girmiş olur. Yani azaba müstehak olmuş olur. Çünkü ölçekte ve
tartıda böyle yapmanın haram olduğu, sadece 'onlar ölçülür veya tartılır
maddelerdir' diye değildir. Belki kastedilen, bir işte adâlet ve insaf
terkedildiğinden dolayı böyle bir tehdid vardır. Bu bakımdan bu tehdid
bütün amellerde geçerlidir. O halde terazi sahibi azab tehlikesiyle karşı
karşıyadır. Her mükellef fiillerinde, sözlerinde ve düşüncelerinde
terazilerin sahibi gibidir. Bu bakımdan, eğer bu söylenenlerde adaletten
ayrılırsa, onun için azab vardır. O zaman istikametten ayrılmış demektir.
Eğer bu adâleti yerine getirmek hususu zor ve muhal birşey olmasaydı,
Allah Teâlâ'nın şu ayeti nâzil olmazdı: O halde, mâsum olmayan bir kul, kesinlikle istikametten ayrılmaktan
yakasını kurtaramaz, Ancak istikametten sapmanın dereceleri arasında büyük
farklar vardır ve bu sırra binaendir ki, insanların ateşten kurtuluş
zamanına kadar orada durma müd-detleri değişir. Hatta bazılarının ancak
girmesiyle çıkması bir 4. Dördüncüsü, günün fiyatında (rayicinde) doğru olmasıdır. Günün rayicinden herhangi birşeyi gizlememelidir. Zira Hz. Peygamber (s.a}, malını şehire satmak için getirenleri karşılamayı yasak etmiştir.44 Neces denilen alışverişi de yasak etmiştir.45 Gelen kervanları karşılamaya gelince, bu şöyle olur: Gelen kervanı karşılar. Getirilen malı daha şehire varmadan önce zapt u rapt altına alır ve şehrin geçerli narhında da yalan söyler. Oysa Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur; Sakın kervanları karşılamayın! Hz. Peygamber (s.a), şehirlinin, dışardan gelen bir kimsenin malını
satmasını yasaklamıştır. Şöyle ki, çölde yaşayan adam, beraberinde
satılacak maddeler olduğu halde şehire gelir. Onları aceleden satıp
elinden çıkarmak ister. Şehirli kendisine der ki: 'Onları yanıma bırak. Ne
zaman, daha fazla pahalılaşırsa ve narh yükselirse, o zaman satayım'. İşte
yiyecek maddeleri hususunda böyle yapmak haramdır. Yiyecek maddesi olmayan
diğer mallarda ise, haram olup olmadığında ihtilâf vardır. Fakat en açık
fetvaya göre, diğer mallarda da haram olmasıdır. Zira bu husustaki yasak,
umumî bir şekilde vârid olmuştur. Bir de böyle bir malı satıştan çekip
bekletmek insanlar için bir nevi sıkıntı olur. Üstelik bu darlığı meydana
getiren fuzulî adamın (şehirlinin) bunda herhangi bir faydası da
yoktur. Tâbiin-i kiramdan bulunan bir zattan hikâye ediliyor ki, kendisi Basra'da bulunuyordu. Horasan yakınlarında bulunan Sus şehrinde onun bir hizmetkârı vardı. Bu zat Basra'dan şeker alıp Sus'ta satılmak üzere gönderiyordu. Hizmetçisi kendisine şöyle bir mektup yazdı: 'Şeker kamışlarına bu sene hastalık isabet etti. Bu bakımdan stok etmek üzere şeker al' Bunun üzerine adam çok şeker aldı. Şekerin satış zamanı geldiğinde, o şekerden zamanın parasıyla otuz bin kâr etti. Sonra evine gitti, bütün gece düşündü. Kendi kendine 'Evet, otuz bin kâr ettim. Fakat yapmakla mükellef olduğum nasihati terkettim' dedi. Sabah olunca şeker satıcısına gi-derek parayı geri verdi ve "Allah senin için bu paraya bereket versin" dedi. Şekerci 'Bu para nereden geliyor?' deyince, adam 'Ben senden şeker alırken gerçeği gizledim. Oysa şeker pahalanmıştı' dedi. Şekerci 'Allah sana rahmet etsin. İşte şimdi bildirdin. Ben bunu sana helâl ettim' dedi. Bunun üzerine o zat otuz bini tekrar alıp götürdü. Düşündü ve o gece
uykusuz kaldı. Kendi kendine 'Ben şeker satıcısına gereken nasihati
yapmadım. Belki o benden utandı da bu parayı bana iade etti' diyerek
sabahın erken saatlerinde parayı satıcıya götürüp ona şöyle dedi: 'Allah
sana afiyet ihsan etsin. Şu malını al. Çünkü alman kalbime daha uygun
geliyor'. Bunun üzerine şeker sahibi parayı teslim aldı. ________ 30)Deylemî, Müsned'il-Firdevs, . (Enes'ten benzerini senedsiz
olarak).Irâkî'ye göre bu hadîsin aslı yoktur, |
İslami Okul Okulların En Önemlisi