4-DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:Ticarette İhsan (İyi Davranmak) | Zehirli Ok - Kazanc Ve Gecim - 4. Sayfa
4-DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:Ticarette İhsan (İyi Davranmak)Allah Teâlâ, insanoğluna iyi davranmayı (ihsânı) ve adâleti emir buyurmaktadır. Adâlet, kurtuluşun biricik sebebidir. Bu bakımdan adâlet, ticaret sermayesi yerine geçer. İhsan (iyi davranmak) ise, zaferin elde edilmesi ve saadetin kazanılmasına biricik sebeptir. Bu bakımdan iyi davranmak, ticarette kârın yerine geçer. Dünya muamelelerinde sadece sermayesiyle yetinip kâra ilti-fat etmeyen bir kimse, akıllı sayılmadığı gibi, ahiret muameleleri de böyledir; yani bu muamelelerde de kişi, sadece sermaye ile yetinmemeli, kâr aramalıdır. Dindar bir kimse, sadece adâletle hareket edip zulümden kaçınmakla yetinmemeli, ihsanın (iyi davranmanın) bütün kapılarını çalmalıdır. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda
bulun! 1. Kâr etmek hususundadır. Bu bakımdan müslüman bir kişi, normal olarak
insanların aldanmadığı bir şekilde arkadaşını aldatıp fâhiş kârlar elde
etmemelidir. Kâr etmenin aslına gelince, Rivayet ediliyor ki, Basralı Yûnus b. Ubeyd'in yanında fiatları çeşitli
olan abâ ve izarlar vardı. Bu giyim eşyasından bir kısmının fiatı dörtyüz
dirhemdi, bir kısmının fiatı da ikiyüz dirhemdi. Bu zat, namaza gidip
dükkanı yeğenine bıraktı. O esnada bir göçebe geldi. Kendisi için, mevcut
bulunan elbiselerden dört yüz dirhemlik bir elbise istedi. Dükkânda
bulunan adam, göçebeye ikiyüz dirhemlik bir elbiseyi gösterdi. Göçebe
elbiseye baktı. Beğenip dört yüz dirheme satın aldı ve gitti. Elbise,
adamın elinde iken camiden dö-nen Yûnus, onu gördü ve elbiseyi tanıdı.
Göçebeden kaça aldığını sordu. Göçebe dörtyüze aldığını söyleyince, şöyle
dedi: Râyici bilmeyen ve tamamen kendisini satıcının vicdanına teslim eden bir müşteriden fazla kâr almak haramdır.46 Zübeyr b. Adiy47 der ki: 'Ben Hz. Peygamber'in onsekiz ashabına
yetiştim. Onların hiçbiri doğru dürüst bir dirhem ile et almayı dahi
beceremezlerdi'. Bu bakımdan bu gibi alışverişten anlamayan zatlardan
fazla kâr etmek zulmün ta kendisidir. Eğer bu kârı kandırmaksızın elde
ederse, o vakit Allah'ın insanlardan istediği ihsanı terketmiş olur.
Üstelik fazla kâr etmek kandırmaksızın ve günün râyicini gizli tutmaksızın
pek de kolay elde edilecek birşey değildir. Rivayet edildiğine göre, Şukûk tâbir edilen elbiseler vardı. Bu
elbiselerin bir kısmı beş, bir kısmı da on dirhemlikti. Muhammed b.
Münkedir'in48 dükkânında bulunmadığı bir anda tezgâhtarı beş dirhemlik
elbiselerden birini on dirheme sattı. Dükkâna gelip bu durumu öğrenen
Muhammed b. Münkedir bütün gün elbiseyi satın alan göçebenin arkasına
düşüp aradı. Nihayet onu buldu. Kendisine şöyle dedi: Hz. Ali (r.a) Kûfe çarşısında elinde kamçısı olduğu halde gezip şöyle
derdi: 'Ey tüccarlar! Hakkı alınız ve hakkı veriniz! Böyle yaptığınız
takdirde (faizden veya felâketten) salim kalırsınız. Az kâra razı olun ki,
çok kârdan mahrum olmayasınız..' Deniliyor ki, Abdurrahman b. Avf (r.a) bin deveyi sattı. Sattığı develerde ancak yularlarını kâr etti. Sonra her yuları bir dirheme sattı. Böylece develerde bin dirhem kâr etti. Bir de o günlük deve yeminden bin dirhem kâr etti. 2. İkincisi, biraz fazlaca kâr vermeye tahammül göstermektir. Müşteri eğer zayıf bir kimseden yiyecek maddesi alıyorsa veya herhangi bir fakirden birşey alıyorsa ona biraz fazla kâr vermekte hiçbir beis yoktur. Böyle bir kimse ile alışveriş yaptığı zaman, müsamaha ve kolaylık göstermesi ve bu şekilde satıcıya iyilik yapması gerekir. Bir de böyle yapmak suretiyle Hz. Peygamber'in 'Allah, satışı kolay bir kişiye rahmet eylesin' hadîsinin kapsamına dâhil olmuş olur. Zengin ve tüccar bir kimseden herhangi bir malı satın almasına gelince, eğer satıcı ihtiyacından fazla kâr istiyorsa, böyle bir kimsenin fazla kâr istemesine karşı ses çıkarmamak iyi bir hareket değildir. Çünkü ecri olmaksızın malını zâyi etmiş ve hiçbir dua da almamış olur. Ehl-i Beyt yolu ile rivayet edilen bir hadîste şöyle vârid olmuştur: Alışverişte kandırılan bir kimse ne övülür, ne de parasının karşılığını görmüş olur.49 Basra kadısı Iyaz b. Muaviye tâbiîn-i kirâmın akıllılarındandı. Diyor ki: 'Ben hilekâr değilim. Hile ne beni, ne de Muhammed b. Sirîn'i aldatmaz. Hile ancak Hasan-ı Basrî'yi ve benim babam Muaviye b. Kırre'yi aldattı. En kâmil vasıf, kişinin aldatmaması ve aldanmamasıdır'. Nitekim âlimlerden biri, Hz. Ömer'in vasfını söylerken şöyle buyurmuştur: 'Başkasını aldatmaktan çok yüce idi ve başkası tarafından aldatılmaktan da çok daha akıllıydı'. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a) ve selef-i sâlihînin hayırlı kimseleri alışverişte titiz davranırlar, sonra mallarını hibe yoluyla müslümanlara verirlerdi. Bunun üzerine bu zevat-ı kirâmdan birisine denildi ki: 'Sen satın alırken az birşey üzerinde titizlikle duruyorsun. Sonra perva etmeksizin birçok şeyi hibe ediyorsun. Bu nasıl olur?' O zat şöyle cevap verdi: 'Hibe bir fazilettir. Kandırılmak ise ahmaklıktır'. Seleften biri şöyle demiştir: 'Ben kandırıldığım zaman, ancak aklım ve basiretimi başkasına kaptırmış olurum. Bu bakımdan beni kandırmak isteyene bu imkânı vermek taraftarı değilim. Fakat hibe ettiğim zaman, Allah için vermiş olurum. Bu bakımdan Allah için verdiğimi hiç de fazla görmem'. 3. İhsanın üçüncüsü, satılan malın bedelini tamamen almak ve halkın
boynunda bulunan alacaklarını tahsil etmektir. Bazen müsamaha göstermek
suretiyle alacağını tahsil etmekte ihsanda bulunmak, bazen mühlet vermek
ve tahsil müddetini geciktirmek suretiyle ihsanda bulunmak... Bazen de bir
kısmını affetmek suretiyle, bazen de nakdin en güzelini istemekten
vazgeçmek suretiyle ihsanda bulunmaktır. Sattığı zaman kolaylık gösteren, satın aldığı zaman kolaylık gösteren,
borcunu verdiği zaman ve alacağını istediği za-man kolaylık gösteren bir
kimseye Allah rahmet etsin! Müsamaha göster ki, sana da müsamaha gösterilsin.50 Eli darda olan bir borçluya mühlet veren veya alacağını onun için terkeden bir kimse ile, Allah Teâlâ çok kolay bir şekilde hesap görür.51 Allah'ın (veya arşının) gölgesinden başka gölge olmayan bir günde Allah o kimseyi arşının gölgesinde gölgelendirir. Hz. Peygamber (s.a), dünyada israfçı bir kişinin Allah huzuruna getirilip hesaba çekildiğini ve bir tek sevabı kalmadığı zaman, melekler tarafından kendisine 'Sen dünyada hiçbir hayır işlemedin mi?' denildiğinde, onun da 'Hayır, ben hiçbir hayır işlemedim. Ancak halka borç veren bir kimseydim ve hizmetçilerime 'borçluların zenginlerine müsamaha gösteriniz, fakirlerine de mühlet veriniz' emrini veriyordum. (Bütün yaptıklarım bundan ibaret idi) dediğini anlatmıştır. Hadîsin başka bir lâfzında "Fakirin borcundan vazgeçiniz' ibaresi vardır. Bunun üzerine Allah Teâlâ o ki kuluna şöyle der: Mademki sen, aciz bir kul olduğun halde, yoksulların bor-cundan vazgeçerdin, o halde bizim senin günahından vazgeçmemiz daha uygundur. Böylece Allah Teâlâ, o kulun azabından vazgeçer ve onu affeder7.52 Kim bir zamana kadar müslüman kardeşine bir dinar (altın) borç verirse, o borcun zamanı gelinceye kadar hergün için ona bir sadaka yazılmaktadır. Zamanı geldiğinde bir daha ona mühlet verirse hergün o alacak kadar onun için sadaka yazılır.63 Selef-i salihînden bazıları bir zamana kadar müslüman kardeşinden
borcunu edâ etmesini (sadece bu hadîs-i şerîfin ifade buyurduğu hikmetten
istifade etmek için) istemiyordu ki böylece her gününde o borç kadar
sadaka vermiş bir kimse gibi olmuş olsun. Gördüm ki, cennetin kapısında şöyle yazılıydı: 'Sadaka on misline, borç
vermek ise onsekiz mislinedir'.54 Hz. Peygamber (s.a), başkasının yakasına, alacağını istemek için
yapışan birisine baktı. Alacaklıya eliyle alacağının yarısını hibe
etmesini işaret etti. O da Hz. Peygamber'in bu emrini yerine getirdi.
Bunun üzerine borçluya şöyle buyurdu: 'Kalk ve borcunu öde!' 55 Hakkını »ister tamam ister eksik olsun- kötü söz söylemeden helâl ve meşru şekilde al ki, Allah Teâlâ seni en kolay şekilde hesaba çeksin.50 4. Dördüncü emir, borcun ödenmesi hakkındadır. Sizin en hayırlınız, borcunu ödemek hususunda en iyi davrananızdır.57 Borcunu ödemeye imkânı olduğu zaman tehir etmeksizin hemen yapmalıdır, velev ki borcun vakti henüz gelmeden de olsa... Şart koşulan maldan daha iyisini ve daha güzelini teslim etmelidir. Eğer borcunu edâ etmekten âciz ise, kalbinde Allah Teâlâ ne zaman kendisine imkân verirse borcunu edâ etmek niyeti olmalıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Bir müslüman vakti gelince ödemek üzere başkasından borç alıyorsa, Allah Teâlâ (c.c), onu koruyan ve borcunu ödeyinceye kadar kendisine dua eden bir grup meleği vekil kılar.58 Seleften bir cemaat, sadece şu geçen hadîs-i şerifteki fazilete nail olmak için, ihtiyaçları olmadığı halde borç alırlardı. Hak sahibi, borçluya karşı kaba davranırsa, borçlu tahammül etmeli ve ona yumuşak bir şekilde karşılık vermelidir. Bunu da Hz. Peygamber'e uymak niyetiyle yapmalıdır. Zira alacaklı, alacağının zamanı geldiğinde çıkıp Hz. Peygamber'e geldi. Kazara Hz. Peygamber borcunu verememişti. Kişi bunun üzerine Hz. Peygamber'e sert konuşmaya başladı. Ashâb-ı kirâm adamı hırpalamak isteyince Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: Yakasını bırakınız! Çünkü hak sahibinin konuşmaya hakkı vardır.59 Borçlu ile alacaklı arasında konuşma cereyan ettiği zaman, aracılık
yapanlar için borçlunun lehinde konuşmak ihsandandır. Zira borç veren
kimse, büyük bir ihtimalle zengindir. Borç alan ise, ihtiyacından dolayı
borçlanmıştır. Böylece satıcıdan fazla alıcıya yardım etmek uygundur. Zira
satıcı satılan maldan rağbetini kesmiş, onun paha etmesini ister. Alıcı
ise, o mala muhtaçtır. İşte böyle yapmak en güzel harekettir. Ancak borçlu
sınırı aşacak derecede aşırı giderse, o zaman zulme kaçmaktan onu menetmek
ve Kardeşine yardım et. İster zâlim olsun ister mazlum.60 Kardeşini zulümden menetmen, ona yardımdır. 5.Beşincisi, vereceğin bir kısmından vazgeçilmesini isteyen bir kimseyi
affetmektir. Zira ancak alışverişten zarar görmüş ve pişman olmuş bir
kimse affedilmesini ister. Bu bakımdan bir müslüman diğer müslüman
kardeşinin onun yüzünden zarara Kim alışverişinden pişman olan bir kimseyi affederse, yani
pişmanlığında ona yardımcı olup istediği şekilde muamele ederse, Allah
Teâlâ da kıyamet gününde onun sürçmelerini affedip kaldırır.61 6.Altıncı şey, muamelesinde bir müddete kadar borç vermek İşte buraya kadar selef-i sâlihîn'in ticarî muamelelerinin yollarını belirttik. Bu yollar şimdilik tamamen ortadan kalkmıştır. Böyle hareket eden bir kimse, bu sünneti yeniden diriltmeye ve bid'atları öldürmeye çalışmış olur. Kısacası ticaret insanlar için mihenk taşıdır. Ticaret ile kişinin dindarlığı ve takvâsı ölçülür. Bunun için de şâir şöyle demiştir: Sakın kişinin yamaladığı elbisesi veya topuğunun üstüne kadırdığı izarı (peştamalı) veya secde eseri bulunan alnı seni aldatmasın. Parayı ona göster (veya paranın yanında ona bak!) Onun dalâletini takvasından o zaman ayırabilirsin. Bunun içindir ki, şöyle denildi: 'Hazerde kişinin komşuları, seferde arkadaşları, çarşıda kendisiyle alışveriş yapanlar, kendisini övdükleri zaman, onun sâlih bir kişi olduğunda şüpheniz kalmasın'. Hz. Ömer'in yanında, birisi şahitlik yaptı. Hz. Ömer, şahide 'Seni
tanıyan birini getir' dedi. Adam giderek birini getirdi. Gelen adam
şahidin lehinde konuşmaya başlayınca Hz.Ömer şöyle sordu: ________ 46)Taberânî, (Ebu Umâme'den zayıf bir senedle); Beyhakî, (Câbir'den
hasen |
İslami Okul Okulların En Önemlisi