12.Sıdk'ın Hakîkati, Mânâsı ve Mertebeleri | Zehirli Ok - Niyet Ihlas - 1155. Sayfa
12.Sıdk'ın Hakîkati, Mânâsı ve MertebeleriSıdk kelimesi altı mânâda kullanılır: Sözde sıdk, niyette sıdk, azimde sıdk, azmi îfa etmekte sıdk, amelde sıdk, din makamlarının tahkikinde sıdk... Bütün bunlarda sıdk (doğruluk) ile sıfatlanan bir kimse Sıddîk'tır. Çünkü sıddîk demek, sıdkta (doğrulukta) ileri giden demektir. Sonra sıddîk (doğru)lar da çeşitli derecelere ayrılırlar. Kim de sıdk'ta bu altı şeyin biri varsa o, içinde nasibi olan şeye nisbeten sâdıktır. I. Dilin Sıdk'ı A) Birincisi târizlerden sakınmaktır. Nitekim şöyle denilmiştir: 'Târizlerde yalandan kaçınmaya yol vardır'. Bunun sebebi târizlerin yalanın yerine geçmesidir; zira yalanın mahzurlu olması, bir şeyi olduğu gibi değil, onun hilafına anlatmaktır. Ancak bazı hallerde yalana ihtiyaç hissedilir ve maslahat onu iktiza eder. Çocukların, kadınların ve benzerlerinin edeplendirilmesinde de bazen yalana ihtiyaç duyulur. Zâlimlerden sakındırmak için, savaşta da maslahat için yalana ihtiyaç duyulabilir. Düşmanların memleketin sırlarına vâkıf olmaması için maslahat yalan söylemeyi gerektirir. Bu bakımdan bunlardan birine mecbur olan bir kimsenin buradaki sıdkı Allah için konuşmasıdır. Hakkın ona emrettiği ve dinin istediği hususta konuşmalıdır. Öyleyse böyle konuştuğunda doğru olur. Her ne kadar konuşması muhatabına hakîkatin hilafını anlatsa bile; zira sıdk, zatı için istenilmemiştir. Hakka delâlet etmesi ve hakka çağırması için istenilmiştir. Bu bakımdan sıdkın sûretine değil, mânâsına bakılır. Evet! Böyle bir yerde, yol buldukça târizlere kaymak uygundur. Hz. Peygamber (s.a) sefere çıktığında gideceği yere değil, başka bir yere doğru giderek esas amacını gizlerdi.50 Bunun sebebi haberin, düşmanlara varmasını ve dolayısıyla da hazırlık yapmalarını engellemekti. Bu hareketin yalanla bir ilgisi yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Şu üç kişiye maslahata göre yalan söyleme ruhsatı verilmiştir: Târizin yolu, bazılarından hikâye edilen şu şekildir: Zâlimlerden biri, seleften bir zâtı arıyordu. O da evindeydi. Hanımına 'Parmağınla bir daire çiz! Parmağını dairenin üzerine koy ve 'O burada değildir de'dedi. Bunu yapmakla yalandan korundu. Zâlimi nefsinden defetti. Bu bakımdan onun sözü doğru idi. Zâlime de evde olmadığını anlattı. B) İkinci kemâl; kendileriyle rabbine münâcat ettiği lâfızlarda sıdkın mânâsını gözetmesidir. Şu sözü gibi: 'Yeri ve gökleri yara-tan Allah için yüzümü yönelttim!' Kişi kulluğun hakîkatiyle sıfatlı bulunmadığı ve Allah'tan başka bir hedefi olduğu halde bunu söylerse, konuşması doğru olmaz. Eğer 'Ben Allah'ın kuluyum!' sözünden kıyamet gününde, sıdktan dolayı mesul tutulursa, bunun tahkikinden aciz olur; zira eğer kişi dünyanın, nefsinin ve heveslerinin kölesi ise, bu sözünde doğru olmaz. Çünkü kişi bağlı olduğu şeyin kuludur. Nitekim İsa (a.s) 'Ey dünyanın kulları!' demiştir.... Dikkat edilirse kalbi bir şeye bağlı bulunan bir kimseye 'o şeyin kölesi' adını vermiştir. Oysa Allah'ın hakikî kulu Allah'tan başka her şeyden âzad olup, mutlak mânâda hür olan kimsedir. Bu hürriyet ilerlediğinde kalp boşalır, orada Allah'ın kulluğu yerleşir. Dolayısıyla Allah ve Allah'ın sevgisiyle bu hürriyet onu meşgul eder. Onun zahiri ve bâtını Allah'ın ibadetine bağlanır. Allah'tan başka bir maksadı olmaz. Sonra daha yüce bir makama varmak üzere bu makamı geçer. Bu ikinci makama hürriyet denir. Bu, şu demektir: Allah için olan iradesinde de âzad olmasıdır. Bu kimse Allah'ın kendisine irade ettiği yakınlık veya uzaklığa kanaat eder. Böylece iradesi Allah'ın iradesinin içinde yok olup gider. Bu kul Allah'ın gayrisinin kaydından âzad olmuş ve hürriyete kavuşmuş bir kuldur. Sonra nefsinin kaydından da âzad olmuş ve hür olmuştur. Nefsini kaybetmiş, mevlâsını bulmuştur. Mevlâsı onu harekete geçirirse hareket eder, onu durdurursa durur, onu bela verirse razı olur. Kısacası; onda herhangi bir talep, iltimas ve itiraz kalmaz. Hatta o, Allah'ın huzurunda tıpkı ölü yıkayıcının önündeki cenazeye benzer. Bu ise, Allah'a olan kulluktaki sıdkın en son noktasıdır. Bu bakımdan hakîki kul varlığı nefsi için değil, mevlâsı için olan kuldur. Bu derece sıddîkların derecesidir. Allah'tan başka her şeyden âzad olmaya gelince o, sâdıkların derecesidir. O derecelerden sonra Allah'a olan kulluk tahakkuk eder. Bundan önce sahibine ne sâdık, ne de sıddîk adı verilmez. İşte sözdeki sıdk'ın mânâsı budur. II. Niyet'in ve İrade'nin Sıdk'ı Âlim bir kişiye 'Öğrendiğinle ne gibi bir amel yaptın?' diye sorulduğunda 'Şöyle yaptım!' dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ "Sen yalan söyledin! Sen 'filan adam âlimdir' denilsin istedin" dedi. Dikkat edilirse, Allah Teâlâ onu yalanlayıp 'Sen işlemedin' demedi. Ona 'Sen irade ve niyetinde yalan söyledin' dedi. Sıdk (doğruluk) kasıttaki tevhid'in sıhhati demektir. Münafıklar Hz. Peygamber'e 'Muhakkak sen Allah'ın Rasûlüsün' dediler. Bu hüküm doğrudur. Fâkat Allah Teâlâ onları, sözleri bakımından değil, kalplerinde bulunan niyet bakımından yalandı. Yalanlama habere sirayet eder. Bu söz, hâl karinesiyle haber vermeyi tazammun eder; zira bu sözün sahibi içinden söylediğine inanır. Öyle ise hal karinesiyle kalbindeki mânâya delâlet etmekte yalan söyledi; zira o, kalbindeki niyete yalan söyledi. Diliyle söylediğinde değil. Bu bakımdan sıdk mânâlarından biri niyetin hâlis olmasıdır. Bu bakımdan her doğrunun elbette muhlis olması gerekir. III. Azm'in Sıdk'ı İşte bu azmi, insan bazen kalbinde bulur. Bu doğru ve kesin bir azimettir. Bazen de insanın azminde bir kayma ve tereddüd olur. Azimetteki doğruluğa zıt düşen bir zafiyet olur. Bu bakımdan bu-radaki sıdk, tamlık ve kuvvetten ibarettir. Nitekim denilir: 'Filan adamın doğru bir şehveti vardır!' Yine denilir ki: 'Şu hastanın şehveti yalancıdır!' Bu, Hz. Ömer'in (r.a) dediği gibidir: 'Eğer huzura getirilip boynum vurulsa, bu durum bence içinde Ebubekir'in bulunduğu bir cemaata baş olmamdan daha sevimlidir'. Sıddîkların azimetlerdeki mertebeleri değişiktir. Bazen azimete tesadüf edip sahibi olur. Fakat o hususta ölüme razı olacak dere-ceye varmaz. Reyiyle başbaşa bırakıldığında ölüme yanaşmaz. Eğer ona ölüm hatırlatılırsa, azmini kırmaz. Sâdık ve mü'minler arasında öyleleri vardır ki eğer nefsi ile Ebubekir'in öldürülmesi arasında muhayyer bırakılsa, kendi hayatı, Ebubekir'in hayatından daha kıymetli gelir. IV. Azim'de Vefa Hz. Enes'ten şöyle rivayet ediliyor: Amcası Enes b. Nadr (r.a) Bedir savaşına katılmamıştı. Bu durum ona gayet ağır gelmiş ve şöyle demişti: 'Rasûlullah'ın ilk savaşında hazır bulunmadım, eğer Allah, Hz. Peygamber'le beraber bana bir savaş nasip ederse ne yapacağımı görecektir'. İkinci sene amcam Enes b. Nadr Uhud savaşına katıldı. Uhud'a giderken Sa'd b. Muaz (r.a) ile karşılaştı. Sa'd ona şöyle sordu: Böylece Enes öldürülünceye kadar savaştı. Onun cesedinde seksen küsür yara sayıldı. O yaraların kimisi ok yarasıydı, kimisi kılıç, kimisi de mızrak yarasıydı. Hz. Peygamber (s.a) Mus'ab b. Umeyr'in cenazesinin başında durdu. Bu zat Uhud muharebesinde şehid olarak yüzü koyun yere düşmüştü. Aynı zamanda Hz. Peygamber'in sancağını taşıyan bir kimseydi. Bu manzarayı gören Hz. Peygamber şu ayeti okudu: Fuddale b. Ubeyd Hz. Ömer'in şöyle dediğini naklediyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Sonra sarığı başından düşecek derecede başını kaldırıp göklere baktı, (Ravi der ki): 'Fakat Hz. Ömer'in sarığının mı yoksa Hz. Peygamber'in sarığının mı düştüğünü bilmiyorum'.Bir kişi ki imam güzel, düşmanla karşı karşıya geldiğinde, sanki onun yüzüne muz dikeniyle vurulmuştur. Ona serseri bir ok gelir, onu öldürür. Bu kimse ikinci derecededir. Bir mü'min kişi ki salih bir amel ile kötü bir ameli karıştırmış. Düşman ile karşılaştığında, öldürülünceye kadar Allah'a sadakat gösterir. Bu ise üçüncü derecededir. Mücâhid şöyle demiştir: "İki kişi, kötürümlerin yanında 'Eğer Allah bize mal verirse muhakkak sadaka vereceğiz!' dediler. Allah Teâlâ kendilerine mal verdiğinde ise cimrilik yaptılar. Bunun üze-rine şu ayet-i kerime nâzil oldu: Onlardan kimi de 'Eğer Allah lütfundan bize verirse sadaka vereceğiz ve salihlerden (faydalı insanlardan) olacağız!' diye Allah'a and içtiler.(Tevbe/75) Müfessirlerden bazıları, 'Ayette bahsi geçen söz, onların içlerinden geçirdikleri niyetleri olup konuşmaları değildir' demişlerdir. Onlardan kimi de 'Eğer Allah lütfundan bize verirse sadaka vereceğiz ve salihlerden (faydalı insanlardan) olacağız' diye Allah'a and içtiler. Ne zaman ki Allah, lütfundan onlara verdi; O'n(un verdiğin)e cimrilik ettiler, yüz çevirerek (sözlerinden) döndüler. Kendisine verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalplerine ikiyüzlülük sokmuştur. Bilmediler mi ki Allah onların gizli konuşmalarını ve sırlarını bilir ve Allah gizlileri bilendir.(Tevbe/75-77) Görüldüğü gibi Allah Teâlâ bu ayette azmi, ahid (söz); ona mu-halefeti yalan ve bu konuda sözü yerine getirmeyi de sıdk olarak nitelendirmiştir. Bu sıdk, üçüncü sıdktan daha kuvvetlidir; zira nefis bazen azimle cömertlik yapar. Sonra kendisine zor geldiğinden dolayı yerine getirmesi gerektiği anda vazgeçer. Varlık ve sebeplerin husulü anında arzusundan cayar. Hz. Ömer (r.a) istisna yaparak şöyle demiştir: 'Boynumun vurulması, benim için, içlerinde Ebubekir'in bulunduğu bir kavmin başında yönetici olmaktan daha hoştur. Yârab! Nefsimin ölüm anında bana şu anda bulamadığım birşeyi hatırlatmasından dolayı beni muaheze etme! Çünkü ben, bu hareketin ağır gelmesinden ötürü nefsin azminden caymayacağından emin değilim!' Hz. Ömer bu sözüyle, azmi yerine getirmenin zorluğuna işaret etmiştir. V. Amelin Sıdkı Yezid b. Hâris şöyle demiştir: 'İçi ile dışı bir olan kul, âdil ve normaldir. İçin dıştan üstün olması fazilet; dışın içten üstün olması ise zulümdür. Pazarda ancak gerçek para geçer. Kalp parayı ise hiç kimse istemez. Atiyye b. Abdülgafûr55 şöyle demiştir "Allah Teâlâ içi ile dışı uygun olan mü'min ile, meleklere karşı iftihar ederek 'İşte şu, benim hakîki kulumdur!' buyurur". Muaviye b. Kurre b. İyas el-Müzenî56 şöyle demiştir: 'Kim bana geceleri ağlayıp, gündüzleri güler yüzlü olan birini gösterebilir?' Abdülvahid b. Zeyd 'Hasan, emrolunduğu şeyleri herkesten daha iyi yapar; kendisine yasak edilen şeylerden de herkesten daha fazla kaçınırdı. İçi dışına, onunkinden daha fazla benzeyen kimse görmedim'. Ebu Abdurrahman ez-Zâhid 'Yârab! İnsanlarla aramızda geçen işlerde emniyetle, ikimiz arasındaki amellerimde ise hiyanetle muamele ettim' der ve ağlardı. Ebu Yakub Nehrecurî57 şöyle demiştir: 'Sıdk, dışta ve içte, hakkın uygunluğudur! Öyleyse içle dış'ın bir olması sıdkın çeşitlerindendir.' VI. Dinî Mertebelerde Sıdk Muhakkak ki bunların her birinin başlangıçları vardır. Bu başlangıçların meydana gelmesiyle bunlara sıdk adı verilir. Sonra yine her birinin gaye ve hakikatleri vardır. Bunların hakikatlerine hak sahibi sâdık kimseler ermiştir. Bir şey galebe çalıp hakîkati tamamlandığında sahibine sâdık denir. Nitekim 'Filan adam çarpışmasında sâdıktır!' ve 'Bu, doğru sâdık bir korkudur! Şu şehvet, sâdık şehvettir!' denilir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki Kitab'a ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere verdi; namazı kıldı ve zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır.(Bakara/177) Ebu Zer'e iman sorulduğunda bu ayeti okumuştur. Kendisine 'Biz senden imanı sorduk?' denildiğinde de 'Kendisine imanı sorduğumda Hz.Peygamber de bu ayeti okudu!' karşılığını vermiştir. Burada, korku için bir misal verelim: Allah'a ve son güne iman eden hiçbir bir kul yoktur ki Allah'tan korkmasın ve kendisine korku (korkan) ismi verilmesin! Fakat bu korku sâdık bir korku değildir; yani hakîkat derecesine varmamıştır. Çünkü görmez misin ki sultandan veya yolculuk sırasında haydutlardan korktuğunda beti benzi nasıl uçar! Azaları nasıl tir tir titrer. Yaşantısı nasıl alt üst olur. Yemesi, uyuması nasıl düzensizleşir! Aklı fikri, aile efradı ve çocukları kendisinden yararlanamayacak şekilde nasıl darmadağın olur. Öyle ki vatanından kaçar. Alıştığı şeyler kendisine yabancı gelir; rahatı, yorgunluk ve meşakkate dönüşür. Çeşitli tehlikelerle karşı karşıya kalır. Bütün bunlar tehlikeyi sezme korkusundan ileri gelir. Sonra bu kişi ateşten korktuğunu iddia eder. Oysa, herhangi bir günah işlediğinde kendisinde bunlardan hiçbiri görülmez. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: Bu konuların incelenmesi cidden zordur. Bu makamların sonu yoktur ki tamamına varılsın! Fakat her kul için bunda durumuna uygun zayıf ya da kuvvetli bir pay vardır. Kuvvetli olunduğunda sâdık diye adlandırılır. Bu bakımdan Allah'ın marifet ve tâzîminin ve O'ndan korkmanın sonu yoktur. Hz. Peygamber (s.a) Cebrâil'e şöyle dedi: İsrafil'i nasıl bir azamet ve heybet sarmıştır ki bu duruma düşmüştür. Oysa diğer melekler, marifette değişik olduklarından dolayı böyle değildirler. İşte tâzîmdeki sıdk budur! Câbir'in (r.a) rivâyet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle bu-yurmuştur: Ashab-ı kirâm da böyle korkarlardı. Fakat onların korkusu Hz. Peygamber'in korkusu derecesine varmamıştır. İbn Ömer (r.a) 'Kul, bütün insanların Allah'ın dininde kusurlu olduklarını görmedikçe imanın hakikatine eremez' demiştir. Mutarrıf b. Abdillah şöyle demiştir: 'Halktan hiç kimse yoktur ki Allah ile arasındaki amellerinde kusurlu olmasın! Ancak bazılarının kusuru bazıların diğerlerinkinden daha ehven olur. (Peygamberler bu hükmün dışındadır). Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Öyleyse bütün bu makamlarda sıdka erişilmesi çok nadirdir. Sa'd b. Muaz şöyle demiştir: 'Üç haslet vardır ki ben bunlarda kuvvetli, başkalarında zayıfımdır: Bu sözü rivayet eden Said b. Müseyyeb 'Zannetmiyorum ki bu hasletler, Hz. Peygamber'den (s.a) başka bir kimsede bir araya gelmiş olsun' demiştir. İşte bu da bu amellerdeki sıdktır. Ashabın büyüklerinden niceleri, namaz kılmış, cenazeler teşyî etmiş; fakat bu dereceye erişememiştir. Bütün bunlar sıdk'ın derece ve mânâlarıdır. Şeylerin sıdk'ın hakîkati hakkındaki sözleri, çoğu kez ancak bu mânâların bir kısmını kapsar. Ebu Bekir el-Verrak61 şöyle demiştir: 'Sıdk üç çeşittir: Tevhidin, ibadetin ve marifetin sıdkı!' İbadet'in sıdkı ilim ve takvâ sahipleri içindir. Marifet'in sıdkı ise yeryüzünün kazıkları (direkleri) olan velayet ehli içindir. Bütün bunlar, altıncı sıdk'ta zikrettiğimiz mihver üzerinde dönüp dolaşır. Fakat bu, içerisinde sıdk bulunmayan kısımların zıddıdır ve bütün kısımları kapsamaz. Câfer-i Sâdık şöyle demiştir: 'Sıdk, mücâhededir! Başkalarını, kendi nefsine tercih etmediğin gibi Allah üzerine de başkasını tercih etmemendir!' O sizi seçti. (Hacc/78) Rivayete göre Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya şöyle vahy etmiştir: 50) Müslim, Buhârî |
İslami Okul Okulların En Önemlisi