11.Bazı Hallerde Tedaviyi Terketmenin Makbul Olup Tevekkülün Kuvvetli Oluşuna Delâlet Etmesi | Zehirli Ok - Te
11.Bazı Hallerde Tedaviyi Terketmenin Makbul Olup Tevekkülün Kuvvetli Oluşuna Delâlet EtmesiSeleften, tedaviye başvuranlar sayılmayacak kadar çoktur. Fakat büyük insanlardan bir kısmı da tedaviyi terketmiştir. Bu bakımdan onların bu hareketleri eksiklik zannedilir. Çünkü bu hareket güzel olsaydı, muhakkak Hz. Peygamber onu terkederdi; zira tevekkül hususunda başkasının hali Hz. Peygamber'in halinden daha mükemmel olamaz. Hz. Ebubekir ölüm hastalığında iken kendisine şöyle denildi: 'Senin için bir doktor çağırırsak ne dersin?' Hz. Ebubekir ise şöyle cevap verdi: 'Doktor bana baktı ve dedi ki: 'Ben istediğimi en güzel bir şekilde yaparım!' Ebu Derdâ'ya hasta iken şöyle denildi: Sen nerenden şikayet ediyorsun? Ebu Zer'in gözleri ağrıdığında kendisine şöyle soruldu: Rebî b. Hayseme'ye felç isabet etti. Kendisine denildi ki: 'Keşke tedavi olsaydın!' Rebî 'Ben tedavi olmayı istedim. Sonra Ad, Semûd ve Ress kavmini hatırladım. Onların arasında gelip geçen birçok nesilleri hatırladım. Onların içinde doktorlar olduğu halde hem tedavi edilen, hem de tedavi eden helâk oldu. Afsun yapmak ve te-davi etmek onları kurtaramadı'. Ahmed b. Hanbel derdi ki: 'Tevekküle inanıp bu yolun yolcusu olan bir kimsenin tedavi olmayı terketmesini, tedavi olmaktan daha iyi görürüm'. Sehl et-Tüsterî'ye şöyle denildi: 'Kul için tevekkül etmek ne zaman sıhhatli olur'. Sehl et-Tüsteri 'Bedeninde zarar, malında eksiklik olduğunda haliyle meşgul olup onlara iltifat etmediğinde ve Allah'ın kendisini murakâbe ettiğine dikkat ettiğinde' diye cevap verdi. Bu Hz. Ebubekir'in (r.a) tedavi olmayı terketmesine benziyor; zira o ehli keşiftendi. Çünkü Hz, Âişe'ye mirası hakkında 'Onlar senin iki kız kardeşindir!' dedi. Oysa o zaman Hz. Âişe'nin bir tek kızkardeşi vardı. Fakat Hz. Ebubekir'in hanımı o zaman gebeydi. Ölümünden sonra bir kız çocuğu doğurdu. Böylece anlaşıldı ki hanımının kız çocuğu doğuracağı Hz. Ebubekir'e keşfolunmuştu. Öyleyse ecelinin sona erdiğini de keşif yoluyla bilmesi uzak bir ihtimal değildir. Eğer böyle olmasa Hz. Peygamber'in tedavi olduğunu ve tedavi olmayı emrettiğini bildiği halde nasıl tedaviden kaçınırdı? 2. Hastanın kendi haliyle, sonucunun korkusuyla ve Allah'ın hâline muttali olduğunu bilmesiyle meşgul olmasıdır. Bu meşguliyet hastalık elemini ona unutturur. Bu bakımdan haliyle meşgul olduğundan dolayı kalbi tedaviyle meşgul olmaz. Ebu Zer Gıfârî'nin konuşması da buna delâlet eder; zira şöyle demiştir: 'Ben iki gözümle ilgilenmekten meşgulüm'. Ebu Derdâ'nın sözü de buna delâlet eder, zira o 'Ben ancak gü-nahlarımdan şikayet ederim!' demiştir. Bu bakımdan günah korkusundan dolayı kalben hissettiği elem, hastalıktan dolayı bedenen hissettiği elemden daha fazla görünür. O halde bu kimse azizlerinden birinin ölümüyle musibettar olan veya öldürülmek için sultanlardan birinin huzuruna götürülen korkak bir kimse gibidir. Kendisine 'Sen acıkmışsın, yemek yemiyor musun?' denildiğinde, cevap olarak 'Ben açlığın elemini duymaktan meşgulüm' demiştir. Sehl'in meşguliyeti buna yakındır. Nitekim kendisine şöyle soruldu: 3.İlletin müzmin olmasıdır. O illete nisbeten kullanılan ilâcın fayda vermesi mevhum ve dağlama ile efsun etmenin yerine geçmesidir. Bu bakımdan tevekkül sahibi bir kimse bu şekildeki bir tedaviyi terkeder. Rebî b. Hayseme'nin sözü buna işaret eder; zira o şöyle demiştir: 'Ad ve Semûd kavmini hatırladım! Oysa onların içeri-sinde dokorlar vardı. Tedavi eden de edilen de helâk oldu!' 4. Kul tedaviyi terketmekle hastalığın devamlılığını sağlamak ister. Böylece Allah'ın belasına karşı sabretmekle hastalığın sevabını elde etmek veya sabır hususunda nefsini' denemek ister! Zira hastalığa sabretmenin sevabı hakkında uzun uzadıya hükümler vârid olmuştur. Biz peygamberler topluluğu, insanların en fazla belaya uğrayanıyız. Bizden sonra en kuvvetli olanlar, belaya uğrar. Kul, imanı nisbetinde belaya maruz kalır. Eğer imanı sarsılmaz ise, Allah Teâlâ ona şiddetli bela gönderir. Eğer imanında zâfiyet varsa bela hafifletilir.45 Allah kulunu bela ile dener. Tıpkı sizin altını ateşle denediğiniz gibi... Sizden o altından tortusuz ve paslanmaz halis altın çıkaranınız olduğu gibi, kalitesi düşük altın çıkaranınız da olur. Kimisi de yanmış, simsiyah bir taş çıkarır.46 Muhakkak Allah Teâlâ herhangi bir kulunu sevdiği zaman, onu belaya maruz bırakır. Eğer sabrederse, onu kulluğuna kabul eder. Eğer razı olursa, onu seçer.47 Siz kaybolmuş merkepler gibi olmayı istiyorsunuz. Ne hasta olmayı ne de şifa bulmayı istiyorsunuz!48 İbn Mes'ud şöyle demiştir: 'Mü'mini kalp bakımından sıhhatli, beden bakımından da hasta görürsün! Münafığı ise bedenen sıhhatli, kalben hasta görürsün'. Haberde Allah Teâlâ'nın meleklerine şöyle ferman buyurduğu rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Bazen hoşlanmadığınız, birşey, hakkınızda hayırlı olabilir. (Bakara/216) Sehl et-Tüsterî derdi ki: 'Kişi hastalıktan dolayı ibadetlerden gevşemiş, farzlarda kusur etmiş ise de, tedaviyi terketmek sadece ibadetler için tedavi olmaktan daha üstündür'. Kendisine ilâç içilmesi hakkında sorulunca cevap olarak dedi ki: 'Tedavi olan kimse, zayıf kimseler için Allah'ın gösterdiği genişliğe girmiştir!' 5. Beşinci sebep kulun daha önce olan birtakım günahları olup kulun onlardan korkmasıdır. Onların kefaretini vermekten âciz olmasıdır. Bu bakımdan hastalık uzarsa bu günahların kefareti olacağını düşünür. Böylece iyileşmemek için tedaviyi terkeder; zira Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Bir günlük sıtma bir senenin kefaretidir!52 Bu hadîsin illetini belirtenlerden kimisi 'Bir günlük sıtma, bir senelik kuvveti yokeder', kimisi de 'insanın üç yüz altmış mafsalı vardır. Sıtma hepsine girer ve insanoğlu onların herbirinden bir elem duyar ve her elem bir günün kefareti olur' demiştir. Hz. Peygamber (s.a) sıtmanın günahlara kefaret olduğunu söyleyince Zeyd b. Sabit, Allah Teâlâ'dan daima sıtmalı olmasını talep etti. Ölünceye kadar sıtma, onun yakasını bırakmadı. Ensâr-ı kirâmdan bir cemaat aynı duayı ettiler ve sıtma onların da yakalarını bırakmadı. Allah kimin iki gözünü alırsa onun için cennetten başka hiçbir mükâfata razı olmaz.53 Hz. Peygamber (s.a) böyle buyurduğunda ensâr-ı kirâmdan iki gözlerinin kör olmasını temenni edenler oldu. Hz. İsa (a.s) 'Malına ve bedenine musibet ve hastalık isabet etmesine sevinmeyen bir kimse, bunların günahlarına nasıl kefaret olacağını bilmez!' demiştir. Rivayet ediliyor ki Hz. Musa (a.s) büyük bir belaya uğrayan bir kula baktı ve 'Yârab! Buna rahmet et!' dedi. Allah Teâlâ 'Kendisine varlığıyla rahmet ettiğim birşey hususunda ona nasıl rahmet edeceğim?' dedi. 6. Altıncı sebep kulun kendinde, uzun zaman sıhhatli kalmasından dolayı saldırganlık ve aşırılık hissetmesidir. Bu bakımdan hastalık kalkar da gaflet, aşırılık ve saldırganlık geri gelir diye korktuğu için tedaviyi terkeder veya emelinin uzunluğu, geçmişi telafi etmek hususundaki gecikmesinden ve ibadetlerin tehir edilmesinden korktuğu için tedaviyi terkeder. Çünkü sıhhat, sıfatların kuvvetinden ibarettir. Bununla nefsin hevası kabarır, şehvetler harekete geçer, insanı isyana teşvik eder. Bunun en az derecesinin insanı mübah olan şeylerden faydalanmaya davet etmesidir. Oysa bu da vakti boşuna geçirmektir. Nefse muhalefet etmek ve ibadetlere yapışmak hususundaki büyük kârı ihmal etmektir. Allah Teâlâ bir kuluna hayrı irade ettiğinde hastalık ve musi-betlerle onu uyarmaktan boş bırakmaz. Rivayet ediliyor ki Allah Teâlâ 'Fakirlik benim hapsim, has-talık kaydımdır. Kullarımdan sevdiğimi onunla hapsederim' buyurmuştur. Madem ki hastalıkta saldırganlık ve günah işlemekten alıkoymak vardır, acaba hastalıktan daha üstün ne olabilir? Bu bakımdan nefsin aşırılığından korkan bir kimse için hastalığı tedavi etmekle meşgul olmak uygun değildir. Öyleyse afiyet günahları terketmektedir. Hz. Ali (r,a) Irak'ta, bir bayram günü, Neptîler'in (bir kavimdir) süslendiğini görünce 'Şu süs nedir?' diye sordu. Dediler ki: 'Ey mü'minlerin emiri! Bu, onların bayram günüdür'. Hz. Ali 'Allah'a isyan edilmeyen her gün bizim için bayramdır!' dedi. Ayetteki 'sevdiğinizden' tâbirindeki gayenin, hastalıklardan şifa bulmak olduğu söylenmiştir. İnsanoğlu kendisini sıhhatle de müstağni görürse tuğyan eder. Sıtmanın ölümün elçisi olduğu, ölümü hatırlattığı ve uzun yaşamak emelini yok ettiği söylenmiştir'.55 Kendilerinin her yıl bir iki kere sınandıklarını görmüyorlar mı? Yine de tevbe etmiyor, öğüt almıyorlar.(Tevbe/126) Denildi ki: Bu 'Onlar çeşitli hastalıklarla deneniyorlar' demek-tir. Bunun için selef, bir sene geçip de nefislerine, ve mallarına herhangi bir bela gelmediği zaman ürkerek şöyle derlerdi: 'Mü'min bir kimse kırk günde bir defa korkutulmak veya bir bela ile mübtelâ olmaktan uzak olamaz! (Biz neden bir senedir hiçbir şey görmedik?)' Rivayet ediliyor ki Hz. Peygamber'e bir kadınla evlenmesi teklif edildi. Kadının vasıfları Hz. Peygamber'i kendisiyle evlenmeye teşvik edecek şekilde anlatıldı. Sonra denildi ki: 'Kadın hayatında hiç hastalık görmemiştir!' Bunun üzerine Hz. Peygamber 'Böyle bir kadına ihtiyacım yoktur!' buyurdu.57 Hz. Peygamber, başağrısı ve benzeri hastalıklar ve acılardan bahsetti. Bu esnada biri 'Başağrısı da neymiş? Ben onu hiç tanımadım!' deyince Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: Benden uzaklaş! Kim cehennem ehlinden bir kişiye bakmak istiyorsa şu kişiye baksın!58 45) İmam Ahmed, Ebu Yâ'lâ ve Hâkim |
İslami Okul Okulların En Önemlisi