Fak Iyr - İslami Bilgiler - Tasavvuftan Deyimler Ve Atasozleri - 2. Sayfa
Gerçek. Gerçek Erler, Gerçek Erenler — Gerçekler
Horasan Erleri, Erenleri. Horasânîler
İbâdet De Mahiî, Kabahat Da Mahiî
Kudüm-Kudümrzen. Ser Kudüm-zen
Lâ Fetâ illâ Alî Lâ seyfe illâ Zü'l-fekaar
Lâ Mekân, Bî Mekân, Lâ Mekân Âlemi
Nây, Ney. Nây-Zen, Ney-Zen. Ser-Nâyî, Kutb-İ Nâyî, Ney-Zen Bakışı
lerin bozulacağını bildirdiklerini söylerler ve* bu söz, atasözü olarak aralarında söylenir.
Fakıyr
Arapça, yok-yoksul anlamına gelir. Tasavvuf yolunu tutanlar, «ben» yerine «Biz», yahut çok defa hattâ hemen hemen umumiyetle «Fakıyr», «Fokiyrîniz» derler. Yanıalrak «ben» derlerse, hemen sözlerine «Benliğime lanet» deyimini eklerler (Er-Erenler mad. e de bk.).
Fatiha Vermek
Fatiha istemek
Fatiha vermek
Fatihasını çekmek
Fatiha, başlangıç, açış anlamına gelir ve Kur'ân-ı Mecîd'in ilk sûresinin adlarından biri ve en meşhurudur. Tasavvuf yolunda, herhangi bir işe başlanırken, yahut bir işin olması için şeyhten, yahut Tarikat ulularından, hakkında iyi zan beslenen, duasının geçtiğine inanılan birisinden Fatiha istemek, bir gelenektir. Fatiha verecek zat, kısa bir gülbang çekip «Fatiha» der. Salavât verildikten sonra Kur'ân-ı Kerîm'in ilk sûresi okunur. İmâ-miyye mezhebinden olanlar, bu sûreden sonra CXII. sûre olan «İhlâs, Tevhîd» sûresini de okurlar ve tekrar salavât verirler. Bu geleneğe «Fatiha İstemek», Tarikat büyüğünün «Fatiha» demesine, «Fatiha vermek» denir.
«Bu işin Fatihası çekildi; Fatihasını çektik» atasözü bir İşe başlandığını bildirir.
Fetâ
Genç, yiğit, er anlamlarına arapça bir sözdür. Melâmet inancını yaşayışa tatbıyk ederek esnafı teşkilâtlandıran, loncalar kuran Fütüvvet erbabı, Fütüvvet yoluna girmiş kişilere «Fetâ» derlerdi. Bu deyim, «Zülfe-kar'dan başka kılıç yok, Alî'den başka er yok» mealindeki «La seyîe illâ Zü'î-Fekaar ve lâ Fetâ illâ Ali» sözünden alınmadır (İslâm ve Türk illerinde Fütüvvet Teşkilâtı ve Kaynaklan adlı makalemize bakınız; İst. Üniv. İktisat Fakültesi Mecmuası; c. II. No: 1-4; Ekim 1949-Temmuz-1950.)
Fukara Keşkülü
Dervişlerden, nefsini alçaitmak için halktan birşeyler toplamaya çıkanlar (Selman maddesine bak), keşküllerini (bu madeye bak) uzatırlar, içine ne konursa dergâha getirip şeyhe teslim ederlerdi. Keşkülün için de para, ekmek, daha da başka şeyler bulunurdu. Bu münâsebetle karmakarışık şeyler, halk arasında «Fukara keşkülü gibi» deyimiyle tavsîf edilirdi. Gene bu münâsebetle süt, pirinç unu ve badem yağı ile yapılan, üstüne dövülmüş ceviz, badem, nar taneleri konan, yâni bir çok şeyden yapılmış olan sütlü tatlıya da «keşkül», «Keşkül-i fukara» adı verilmiştir.
Fütuhat
Beklenmeden gelen yardıma denir. «Bugün bir yerden fütuhat oldu», «Erenler, bugün fütuhatta bulundular», gibi. Manevî feyze, gönül açıklısına da «Fütuhat» denir. «Erenlerin fütûhâtiyle sorularına cevap verdim»
Fütüvvet
Fütüvvet erlere yaraşır
Gençlik, erlik, yiğitlik anlamına gelir Ahilik teşkilâtına verilen addır.
Horasânîler (Horasan Erleri'ne bk.), yâni melâmetîler, esnafı, sanat ve zanaat erbabını teşkilâtlandırarak esnafa loncalar kurmuşlar, esnafı, sanat ve zanaat erbâbtyla İşçileri bu loncalara bağlamışlardır. îran ve İrak'tan Suriye, Mısır ve Türkiye'ye hattâ bütün İslâm illerine yayılan bu müessese, Türkiye'de 1908 yılına dek sürmüştür (Fetâ, Pabuç, PeştemaL Pîr, Selman ve Şalvar mad.ierine de bak.}.
«Fütüvvet erlere yaraşır» atasözü, dilimize bu teşkilâttan geçmiştir-
G
Gaflet
Gaflet basmak Gaflet perdesi
Gaflet olmasa insan evfiyâ olur
Dalgınlık, habersizlik, yanılmak, boş bulunmak, dalmak anlamlarına arapça bir sözdür. Türkçemizde «Gaflet basmak» otururken uyuyuver-mektir. «Gaflet perdesi», birşeyden habersiz kalmak anlamına gelir.
Tasavvufta gaflet, Hak'tan habersizliktir. Gafil de, bilmeyen, kendini tanımayan, âlemi, Tanrı'nın tecellî aynası görmeyen kişidir. Yunus, bir şiirinde,
Ko gülen gülsün, Hak bizim olsun; Gafiî ne bilsün, Hakk'ı sever var
beytiyle gafleti ve gafili anlatır.
«Gaflet olmasa insan evliya olur» atasözü de bu gafleti bildirir.
Ganî
Zengin anlamına arapça bir sözdür. Tasavvufta zenginlik, gönül zenginliğidir. Gönül bakımından ganî olan kişiye, «Ganî gönüllü, Gönlü ganî» denir.
Garib
Garibin duası kabul olur Ganbsn yardımcısı Allah Garib kuşun yuvasını Allah yapar
Garib, yurdundan ayrılmış anlamına arapca bir sözdür. Asıl anlamı, «eşsiz, tekstir. «Gurbet» de yurttan ayrılmak anlaminadır Türkçemizde «Garibin duası kabul olur», «Garibin yardımcısı Allah», «Garip kuşun yuvasını Allah yapar» atasözleri, garîbe karşı duyulan esirgeyişi, acıyışı dile getirir. Şâir,
Gâh olur gurbet vatan, ğâhî vatan gurbetlenir mısraiyle, eşlerinden, dostlarından ayrılmanın, târihinden, geleneklerinden, törelerinden kopmanın, vatanda gurbete düşmenin acısını pek içli bir deyişle düe getirmiştir.
Tasavvufta garib, birlik âleminden ayrı düşen, izafî varlıkla kayıtlara bağlanmış olan kişidir. Yunus, Oldur söylenen dilde, varlık dostundur kulda, Varlığım hep ol ilde, ben bunda garib geldim
beytîyle bu gurbeti bildirdiği gibi.
Bu ile ğarib geldim ben bu ilden bezerim; Bu tutsaklık tuzağın, demi geldi üzerim
beytiyle de gene dost iline, vatanına gitmeyi tasarlar.
Garipler Semâ'ı
Mevlevîlerde, İhya gecelen yapılan mukabeleden sonra (bak: İhya Geceleri, Mukabele) vecde doymamış olanlar, herkes, semâ'-hâneden çıktıktan ve kandiller dinlendirildikten sonra semâ'-hânede, hırkalariyle on sekiz çark atarak semâ' ederler (Bak: Çark). Bu semâ', yalnız türbenin ışıklarının aydınlığı altında, yarı loş bir dekor içinde yapıldığından «Garibler Semâ'ı» diye anılır. Bu on sekiz çarktan sonra sımâ'-hâneden niyaz edilerek çıkılır.
Gaybı Allah'tan Başka Kimse Bilmez
Gayb, görünmeyen, bilinmeyen, henüz olmamış bulunan şeylerin tümüne denir. Kur'ân-ı Mecîd'de birçok âyetlerde gaybı, ancak Allah'ın biidiği beyân olunur. Bu atasözü, bu inançtan gelmedir.
Gayret
Gayrete dokunmak
Gayret kuşağı
Gayret'ullâha dokunmak
Erenler gayretli olur
Gayret, ırz ve namus, sevgi, şeref ve haysiyet, yücelik gibi değerli ve korunması gereken şeylerde titizlik ve kıskançlığa dendiği gibi bir işin üzerine, gereği gibi düşüp çalışmaya da denir. «Gayrete dokunmak», izzet-i nefse, insanlığa dokunmak anlamına gelir; meselâ, «Filânın yaptığı iş gayretime dokundu; ona şunları hatırlattım...» gibi. Sûfîler arasında, benlik, varlık güden, ululanan bir kişinin herhangi bir suretle alçalması anlatılırken, «Hareketi Gayret'ullâh'a dokundu» denir. «Gayret kuşağı», erenlere canla-gönülle hizmet anlamına gelir; «Gayret kuşağını kutsandı» gibi. Bele dolanan «Tıyg-bend»e (bu maddeye bak), kemere de «Gayret kuşağı» dendiği vardır.
«Erenler gayretli olur» atasözü, erenlere ikrar verenin, bir başka erene ikrar vermemesi lüzumunu bildirir ve erenlerin kıskançlığını hatırlatır. Bu hususta birçok menkabeler de vardır.
Geçme natnerd köprüsünden, ko aparsm su seni * Yatma tilki gölgesine, ko yesin arslan seni
Vahdet erenlerinin, icâb ederse, canlan pahasına da olsa, bâtıla baş eğmeyeceklerini ifade eder.[1]
Gel Demek Var, Git Demek Yok
Erenler yoluna davet edilebileceğini, fakat bu yoldan kimsenin mahrum edilemeyeceğini bildirmekle beraber bir yere davetin, yol töresine uygun olduğunu, fakat gelene de git denemeyeceğini ifade etmektedir. Me-fâmet erenlerinden Ahmed Sârbân'a (953 H. 1546) atfedilen şu beyit de aynı mealdedir:
Tâ ezelden meşrebimiz bı bedel,
Gelene ğit demeyiz, gidene ğel[2]
Gelmek İrâdet, Gitmek İcazet
Dergâha, bir mürşide, Tarikat ulularından birini ziyarete giden kişinin, kendi dileğiyle gideceğini, fakat giden kişinin, oradan, ancak makam sahibinin izniyle ayrılabileceğini bildirmektedr. Makam sahibi de gelenlerin işlerini, özürlerini düşünerek, zamanında «Haydi, erenler Eyvallah, hayırlara karşı» der; canlar niyaz edip ayrılırlar.
Gelmek Var, Dönmek Yok; Gidenin Malı, Dönenin Canı
Bektaşiliğe girmek isteyene, giriş töreni yapılacağı gece, baba'nın, yahut rehberin, önüne diz çöktürüp verdiği öğütler arasında bu sözler de söylenir.
Gerçek. Gerçek Erler, Gerçek Erenler — Gerçekler
Gerçek, özü-sözü bir olan, haliyle, hareketiyle de bunu gerçekleyen kişidir. «Gerçek erler, Gerçek erenier» ve «Gerçekler» de manâsız davaya girişmeyen, gerçekten de yolunun ehli olan mürşitler ve canlardır. Hatâyı' bir nefesinde,
Üç gün imiş bu dünyânın safâsı,
Safâszndan artık imiş cefâsı;
Gerçek erenlerin nutuk, nefesi, Biri kırktır, kırkı birden sayılır.
Eğer âşık menzilinde durursa, Çeraği uyanıp yağı erirse;
Eksikliğin bilip kendi gelirse O da gerçek erdir, erden sayılır
dörtiükleriyie bunu bildirir. Bektaşi ve Alevî gülbangleri, «Gerçek erenler demine Hû» yahut «Gerçeğe Hû» diye biter.
Gevher
Mücevher, değerli taş anlamına forsça bir sözdür. Bektâşiler, İmâm Huseyn'in kabrinden, kabrinin civarından alınıp Fırat suyuyla karıştırılarak kalıplara dökülüp kurutulan toprağa «Gevher» derler. Nevruz'da içilen ve fohusa şekeriyle pembeleştirilen süte, Muharremin onuncu günü, ikindi vakti meydanda herkese sunulan suya bu topraktan biraz karıştırılır.
İmâmiyye, buna «Türtep» derler ve namazda secde yerine, ibâdet için değil, teberrük için bu toprağı korlar ve secdenin toprağa, yahut topraktan meydana gelen, yenmesi, içilmesi, giyilmesi âdet olmayan bir şeye olması şarttır. Taşa, hasıra, cilâlı ve boyalı olmayan tahtaya secde edilebilir; fakat kilime, halıya baş koymak caiz değildir. İmâmiyyede, şifâ için de türbetten bir parça, suda ezilip içilir.
Göçmek - Göçünmek
Ölmek sözünün anlamında yok olmak da bulunduğundan, İslâmî inançtaysa ölümün, geçici, yalan dünyadan gerçek dünyaya göçmek do-layisiyle, ölmek yerine «Göçmek, Göçünmek», yahut «Yürümek» sözü kullanılır. «Filân göçtü», yahut «Göçündü», yahut da «Yürüdü» denir.
Gönül
Farsça «dil», arapça «kalb» karşılığı bir sözdür. İnsanın manevî varlığına, manevî gücüne, sevginin, nefretin, inancın, iyi-kötü, bütün duyguların tümünün varlığına ve ifâdesine verilen addır.
Cân-ü gönülden duâ, niyaz
Cân-ü gönülden sevmek, sevilmek
Gönül altında kalmak
Gönülden çağırmak, çağrılmak
Gönülden çıkarmak, çıkarmamak, çıkarılmak, çıkarılmamak
Gönülden geçirmek, geçmek
Gönül gözetmek
Gönül kalmak
Gönül kırmak
Gönül koymak
Gönüllenmek
Gönüllü
Gönül pazarı
Gönül vermek
Gönül yarası
Gönül yapmak Gönüt yıkmak
Gönül beklemek
Gönü! ehli
Gönül hâline varmak
Gönül bir sırça kadehtir, kırıtırsa yapılmaz
Gönülden gönüle yol var
Gönül hoşluğuyla olur ibâdet
Gönül Hak binasıdır (Gönül Kâ'desi)
Gönül kalsın, yol kalmasın
Gönü! sultan, aşk ıradet
Gönül yapmak, arş yapmaktır.
Gönlüne danış
Her gönülde bir arslan yatar
Herkesin gönlünce yaz olmaz
Gözden srağ olan, gönülden de ırağ olur
Ei işde, gönül oynaşta gerek
Gönül, türkçemize en fazla deyim ve atasözü yeren, Dîvan ve Halk Edebiyatını ören bir unsurdur. «Cân-u gönülden duâ, niyaz», bütün manevî güçle, kendini vererek Allah'a edilen duadır, yalvarış ve yakarıştır. «Cân-ü gönülden sevmek, sevilmek» bütün varlığıyla insanın sevmesini, sevgili tarafından sevilmesini bildiren bir deyimdir. «Gönül altında kalmak», birisinin hatırinı kırmak, onun manevî seyyiesi altında kalmak yerine kullanılır, «Gönül altında kaldı; iflah olmaz» denir. «Gönülden çağırmak, çağrılmak», birisini tam özlemle çağırmak, gelmesini istemek, yahut biri tarafından o çeşit özlenmek yerine kullanılır; «Gönülden çağırdınız, geldik» yahut «Gönülden çağrılmışız, geldik» denir. «Gönülden çıkarmak, çıkarmamak, çıkarılmak, çıkarılmamak», unutmak, sevmemek, unutmamak, unutulmak, unutulmamak yerine kullanılır. Meselâ mürid, şeyhine, bir yere giderken «Fakıyri gönülden çıkarmayın» der; şeyh de onu, «Gönüldesiniz, gönülden çıkarmayız» diye tatmin eder. «Gönülden geçirmek, Seçmek», birisini hatırlamak anlamınadır; birisi hatırlanır, bir müddet sonra hatırlanıldığı gün, yahut gece, gelirse, «Bugün, bu gece gönlümüzden geçirmiştik; gönlümüzden geçmiştiniz» denir. «Gönül gözetmek» herkesin gönlüne riâyet etmek, hatır - gönül kırmamaya gayret etmektir.
«Gönül kalmak», kırılmak demektir; aynı zamanda birinin bir şey umması, elde edememesi de bu sözle ifâde edilir. «Onun, bunda gönlü kaldı» gibi. «Gönül koymak», birine gücenmek anlamına geldiği gibi birşey elde etmeye niyetlenmek yerine de söylenir. «Gönüİlenmek», gücenmek, gönlü kırılmak yerine kullanıldığı gibi birisine âşık olmak anlamına da gelir. «Gönüllü», birşeyj, vazîfesi olmadığı halde uhdesine alıp başarmaya çalışan kişiye denir, «Gönüllü asker» gibi. Aynı zamanda, âşıka da denir. «Gönül vermek», hem âşık olmak, hem de birisine canla, başla sarılmak, bir işe bütün varlığıyla koyulmak demektir. «Gönül pazarı» gönül hoşluğu, râzılık anlammadır. «Gönül yarası», onulmasına imkân bulunmayan bir dert, bir elem anlatılırken söylenir. «Gönül yapmak», birinin gönlünü elde etmek, birini sevindirmek, «Gönül yıkmak» da gönül kırmak yerinde kullanılır, «Gönüle dokunmak, Gönüle değmek» de denir;
Fukara kalbine her kim dokuna,
Dokuna sînesz Allah okuna[3]
beyti, bu deyimi pek güzel dile getirir.
«Gönül beklemek», bilhassa Melâmet erlerinde, gönülden, Hakk'i çıkarmamaya denir. Her an, her yerde Tanrı'nin hikmet ve kudretini, sanat ve kuvvetini, sıfatlarının tecellîsini görmek, sıfatlarının da, zâtının aynası, mazharları olduğunu düşünmek, bu görüşü oluş haline getirmeye çalışmaktır. «Gönül ehli», tasavvufçulara göre gerçeğe ulaşanlar, gönüllerinde dâima birlik ve dirlik zevkini bulanlardır; bunlara farsça «Eh!-Î dil» denir. Halk arasında «Ehl-i dîi» her şeyi hoş gören, taassubtan kurtulmuş olan kişilerdir. «Gönül etmek», himmet etmek, duada bulunmak yerine söylenen bir deyimdir; «Erenlerim, gönül edin de şu işimiz olsun» gibi. «Gönü! hâline varmak» «rabıta» (bu maddeye bak) etmek, huzura varmak anlamınadir, söz gelişi, «Biz konuşurken o, gönül hâline varmıştı» gibi.
«Gönül bir sırça kadehtir, kınlırsa yapılmaz» atasözü, gönlün inceliğini, ehemmiyetsiz sanılan bir şeyden de kırılabileceğini, kınlırsa da bir daha yapılamayacağını bildirir. Yunus Emre, bir şiirinde,
Sakmğıl yârin gönlün sırçadır, sımayasm; Sırça sındıktan ğerü bütün olası değil[4]
beytiyle bu atasözünü dile getirir.
«Gönülden gönüle yol var» atasözü, hâl ehlinin, birbirlerinin hâllerinin, gönül yoluyla bileceklerini belirtir. Bu atasözü, arapça da, «Kalbten kalbe yol var» mealinde bir atasözüyle dile getirilmiştir.
«Gönül Hak binâsıdır» atasözüyle «Gönül Kâ'besi» deyimi, bilhassa tasavvuf! edebiyatta sonsuz örneklerle canlandırılmiştır. Meselâ Yunus Emre'miz,
Gönül mü yeğ, Kâ'be mi yeğ ayıt bana aklı eren; Gönül yeğdürür zîrâ kim ğönüldedür dost durağı[5]
der; bir başka şiirinde de.
Duruş, kazan, ye, yedir, bir gönül ele getir; Yüz Kâ'beden yeğrekdür bir gönül ziyareti[6]
buyurur. «Gönül yapmak, Arş yapmaktır» atasözü de aynı mealdedir. «Gönül hoşluğuyla olur ibâdet» atasözü, ibâdette huzurun şart olduğunu anlatır.
«Gönül kalsın, yol kalmasın» atasözü, birisinin gönlünün kalması, kırılması hesabına da olsa yoi törelerinden birinin bırakılmaması gerektiğini bildirir. Bu atasözü, «Hatır kalsın, yoi kalmasın» tarzında da söylenir. Birisini, birşeyi, sevmek, yahut sevmemek hususunda, «Gönül sultan, aşk irâdet» denir. «Gönlüne danış» sözüyse, inanan kişinin anlayışını betirîir. «Her gönülde bir aralan yatar» atasözü, herkesin bir dileği, bir isteği olduğunu ifâde eder. Bir iş istenildiği gibi sonuçlanmazsa, «Herkesin gönlünce yaz olmaz» atasözüyle teselli bulunmaya çalışılır. «Gözden ırâğ olan, gönülden de ırâğ olur» atasözü, aranmayan, sorulmayan kişinin, aramayanına, sormayanına bir sitemidir. «El iste, gönül oynaşta gerek», geçim işleriyle uğraşanın da birlikten, zevk ve şevkten ayrılmaması gerektiğini öğütler. Gönül maddesini. Divâne Mehmed Celebi'nin şu bey-tiyle bitirelim:
Belâ dildendir, ol dildâr elinden dadımız yoktur, Gönüldendir şikâyet, kimseden feryadımız yoktur.[7]
Gören Gözün Hakkı Var
Birisinin, yiyecek, içecek birşeyi görünce imrenmesi, özenmesi mü-lâhazasiyle mutlaka ona da biraz verilmesi lüzumunu bildirmektedir. Tasavvuf ehlince bu, ihmâl edilmemesi gereken şartlardandır. •
Gör, Ğeç Demişler, Sür, Git Dememişler
Yapılagelen bir iş, gençlik, yahut bilgisizlik dolayışiyle hoşa gitmeyen, erenlerce hoş görülmeyen bir işse, yapana, bu atasözüyle öğüt verilir.
Görgü – Sorgu-Görmek-Görülmek
Alevilerde, kış mevsimi gelip herkes bağının, tarlasının işlerinden kurtulunca dedeler, talihlerinin (Bak: Talip) bulundukları köylere giderler. Cuma gecelen, bir evde toplanılır. Müsâhib kavline girmiş olanlar (Bak: Müsâhib), bir yıl İçinde, yaptıkları suçlan, toplantı yerinin orasına, «Dâr» a gelerek söylerler. «Dâr» da durandan incinmiş varsa o da onun yanına gelip şikâyetini söyler. Böylece herkes, yaptığı suçun cezasını çeker, birbiriyle haklaşır. Buna «Görülmek» denir; dede de bunları «Görmüş» olur. Bu törene «Görgü - Sorgu» denir.
Görüşmek
Bilinen anlamda değildir. Bilhassa Mevlevîlerde Musâfaha (bak), iki kişi, sağ elleriyle, baş parmaklar yukarı dikilmiş olarak tutuşup birbirlerinin aynı zamanda ellerini öpmekle yapılır. Şeyhin eli de böyle öpülür, yedi yaşındaki çocukla yetmiş yaşındaki kişi de böyle Musâfahada bulunur. Buna «Görüşmek» derler.
Ayrıca bir yerden alman, bir yere konan, birine sunulan şey de «Görüşülerek», yâni öpülerek alınır, konulur, sunulur. Hattâ öpülemeyecek birşey olsa bile öper gibi ağza götürülür. Buna da «Görüşmek» denir. Unutan kişiye Tarikatça ulu olan, «Derviş kardeş, görüşmeyi unutma» diye ihtarda bulunur.
Göz
Göz boyamak Göz boyayıcı Gözden çıkarmak Gözden düşmek Göze gelmek Gözü açık
Gözlüye gizti olmaz
Gözünle gördüğünü Ört, görmediğini söyleme
Göz, insanın uzuvlarından en aziz bir uzuvdur ve dilimize birçok deyimler ve atasözleri vermiştir. Şatafatla, kılık - kıyafetle şunu-bunu aldatmaya «Göz boyamak», bu çeşit işe girişene «Göz boyayıcı» denir. Aynt zamanda olan şeyi başka türlü göstermek, hokkabazlık etmek de «Göz boyamak» tır. Birisini, yahut bir malı benimsememek, ondan vazgeçmek, «Gözden çıkarmak» sözüyle deyimfenir. «Gözden düşmek», ehemmiyet verilmemek, sevilmemek, aranmamak anlamınadır. «Göze gelmek», nazara uğramak suretiyle kötü bir hâle düşmeye derler. «Gözü açık» da ileriyi gören, işin içyüzünü sezen, yahut da akıllı ve kurnaz demektir.
«Gözlüye gizli olmaz» atasözü, erenlerin gizli şeyleri de bildikleri, insanın içini okudukları anlamını verir. «Gözünle gördüğünü ört, görmediğini söyleme» sözüyse, dervişe verilen öğütlerdendir.
Gül
İki karış uzunluğunda, ucu yassı avuç içi büyüklüğünde demir bir çubuktur. Ateşle oynayan Rıfâî şeyhleri ve dervişleri, bunları, içi ateş dolu bir mangala sokarlar. Yassı uç, ateşte kıpkırmızı olunca çıkarıp zikrederlerken yalaya - yalaya soğuturlar; «Gül» ü yalarlarken, yahut ateşte kızmış pirinç tas giyerlerken Allahû taâlâ'nın «Seîâm», yâni esenlik weren adını «Ya Selâm» tarzında zikrederler. Rıfâî güllerinin çeşitlileri, müzelerimizde teşhirdedir.
Ayrıca tarikat taçlarının tam üstüne (kubbesine) dikilen ve bir çuha üstüne işlenen şekillere de «Gül» denir.
Gün buğun, saat bu saat, dem bu dem
«Dem» maddesine bakınız.
Gürûh-ı Nâcî
Kurtulmuşlar topluluğu, kurtulanlar. Nâcî, kurtulan anlamına arapça, güruh, topluluk anlamına farsça bir söz olup ikisinden terkip yapılmıştır.
Hazret-i Peygamber'in (S.M.), «Ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecek-hepsi de cehennemdedir, ancak bir bölüğü kurtulmuştur» buyurduğu rivayet edilmiştir. Alevî-Bektâşİler, o kurtulmuş bölüğün kendileri olduğunu iddia etmişler, kendilerine «Gürûh-ı Nâcî — Kurtulmuş bölük» adını takmışlardır. Ancak türkçede «Güruh» sözü, daha fazla kötü kişiler hakkında kullanılır. «Gürûh-ı lâ yüflihûn — Felah bulmayanlar, Gürûh-ı Eski-ya — Kötü kişiler» gibi; böyle olmakla beraber «Fırka-i Nâciyye» yerine bu tâbir, onlarca umûmî bir tâbir olmuştur. Meselâ Kul Himmet, bir nefesine.
Mürşit isen müşkülümü haileyle, Neden hâsıl oldu Gürûh-ı Nücî?
Beni yasta, gamda bırakma, söyle, Evvel tatlı nedir, sonucu acı diye başlar (Alevî - Bektaşi Nefesleri, s. 140).
Gül Bânğ
Gül sesi, yâni bülbül şakıması anlamına farsça bir terkibtir; terim olarak, yüce ve bir ağzıdan bağrışa denir. Askerin davul çalınırken, Kalenderlerin, kudümlerini çalıp bir yere gidecekleri vakit, içlerinden birinin pek yüce sesle okuduğu kısa cümleli dualara denir; dinleyenler, hep bir ağızdan ve gene yüce sesle, «Âmin» yerine «Allah Allah...» diye bağırışır-lar. Meselâ Yeniçeriler, alûfe aldıkları gün, içlerinden biri şu Gül-bângi çekerdi:
«Allah Allah, İllallah; baş üryan, sine büryan, kılıç aikan; bu meydanda nice başlar kesilür hiç soran olmaz. Eyvallah, Eyvallah; kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan, kulluğumuz padişa iyân; üçler yediler, kırklar, gül-bâng-i Muhammed, nûr-i Nebî, kerem-i Alî, pirimiz, sultânımız Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî, demine, devrânına Hû diyelim, Hû» {Ahmet Rasim: Târihi Osmânî; c. II, birinci tabı', İst, 1326-1328; Kiraat-i Târîhiyye; Gül-bâng madesi; s. 636-637)
Gül-bâng, «Hû diyelim» sözüyle biter ve dinleyenler, hep bir ağızdan yüksek sesleaHû» derler. Mevleviler, Gül-bâng çekilirken dinlerler; Bektâşıler ve Alevîlerse «Allah Allah» diye zikrederler.
XVI. yüzyılda yaşadığını sandığımız Şâhî, bir nefesine,
Kurbanlar tığlanıp ğül-bânğ çekildi, Gaflet uykusundan uyana geldim;
Dört kapı sancağı anda dikildi, Üryan, büryân olup meydana geldim
diye başlar (Alevî-Bektâşi Nefesleri; s. 168) Mevlevîlerin Mukabele, İsm-i Celâl, Şeb-i Arûs, Meydan, Somât, Sefer, Bayram ve Defin gül-bângleri için «Mevlevi Adâb ve Erkânı» adlı eserimize bakınız (İnkılâp ve Aka Ki-tabevi -1963; s. 102, 104, 123, 125, 127, 127 ve 131).
H
Habbe
Habbeyi kubbe yapmak
Habbe, tane anlamına arapça bir sözdür. Habâb, su kabarcıkları demektir. «Habbeyi kubbet yapmak», ehemmiyetsiz birşeyi büyütmeye denir.
Dervişlerde, fındık büyüklüğünde, yahut daha küçük, akıykten, necef taşından yapılan yuvarlak, yahut kesme tanelere denir ki bu, ince ve gümüş bir zincire geçirilir, düşmemesi için aşağı ucunda gümüş telden bir yuvarlak bulunur; üst kısmı da iğnelidir ve bu suretle iki habbe, gömleğin, yahut Haydariyenin sağ ve sol tarafına takılır. Bunlar, «Cihâz-ı tarikat» ten, yâni Tarikat çeyizlerindendir (Bu maddeye bak).
Bektâşilerde, Ondört Ma'sûm'u, yani Hazret-i Peygamber'i (S.M), Ce-nab-ı Fatma'yı (A.M.) ve Oniki İmâm'ı (A.M.) ziyaret edenler, sağ taraflarına yedi, sol taraflarına da yedi habbe takarlardı. Mevievîlerde habbe olmamakla beraber, 1305 te (1887) vefat eden Fahreddin Celebi'nin fotoğrafında, göğsünün iki yanında birer habbe görünmektedir ki bu, her halde Bektaşilikten geçmiş olsa gerektir.
Hacı Hacıyı Mekke'de, Derviş Dervişi Tekkede Bulur
Derviş maddesine bak.
Had
Haddini bilmek, bildirmek
Haddini bilmeyene haddini bildirmek, öksüze kaftan giydirmekten yeğdir
İslâmın şartı beştir, altıncısı haddini bilmek
Had, sınır, derece, rütbe, yapılan suç karşılığı verilen, çekilen ceza anlamlarına arapça bir sözdür; cem'i «Hudûd» dur.
«Haddini bilmek, haddini bildirmek» derecesini, mertebesini, yolunu-yordamın! bilmek, bildirmek anlamına gelen bir deyimdir. «Herkes haddini bilmeli» sözü, herkesin, ne derecede olduğunu bilmesi lüzumunu öğütler.
«Haddini bilmeyene haddini bildirmek, öksüze kaftan giydirmekten yeğdir» atasözü, derecesini aşan, herşeye karışmaya kalkışan kişiler hakkında söylenen pek güzel ve doğru bir atasözüdür. «İslâmın şartı beştir, altıncısı haddini bitmek» atasözü de aynı mealdedir.
Hadim
Hadim'ül-Fukarâ
Hizmet eden anlamına arapça «Hâdim'ül-Fukarâ» yoksullara hizmetçi demektir. Şeyhlerin mühürlerinde bu terkip yer alırdı.
Hak
Hak (Çelebi hakkı, Dede hakkı, Karakazan hakkı, Pır hakkı)
Hak Erenler
Hak etmek
Hak ile Hak olmak
Hakka giden Hak uğurum hakkıyçün
Hakk'a kavuşmak - Hakk'a yürümek
Hakk'ullah
Hakkından gelmek
Haklamak (Nefes haklamak, Nutuk haklamak)
Haklı hayırlı
Hak'ta, Hak olmak, Hak vere, Hak vere olmak
Uğurun Hakk'a
Hak deyince akar sufar durur
Hak diyen mahrum kalmaz
Hak doğrudadır
Hak doğrunun yardımcısıdır
Hak geldi mi bâtıl gider
Hakk'ı tanıyan bâtıla baş eğmez
Hak'tan gelen haktır, inanmayan ahmaktır
Hak söz acıdır
Hak söz ağıdan da acıdır
Hak velî olduğunda şüphe yok ama lâfı ters anlıyorsun
Hak yerini buldu
Hak yolda yuvarlanan merdâne olur
Gerçek anlamına arapça bir sözdür. Esmâ-yi Husnâ'dan, yâni Allah'ın güzel adlanndandır. Bu kelime, türkçemize birçok da deyimler ve atasözleri vermiştir.
«Hak erenler,» gerçek erenler. Tanrı'ya ulaşmış gerçekler anlamını verir. «Hak erenler korusun, Hak erenler nasîb ederse» gibi, söz arasında söylenir. «Hak etmek», birşeye lâyık olmak demektir. «Bu dayağı Hak etmişti» gibi. Aynı zamanda, Tarikat ehli arasında, bir yemeği temamiyle bitirmek anlamına da kullanılır. «Erenler, şu lokmayı Hak et» gibi. «Hak ile Hak olmak», varlığından, benliğinden tamamiyle soyunup irâdesini Tanrı irâdesine vermek demektir. «Hakkından gehnek», bir işi gereği gibi baj sarmaktır. «Bu işin hakkından geldi» gibi. Baş eğmeyen biri hakkında da kullanılır; böyle kişiden söz edilirken, «Onun hakkından Allah gelsin» de-i iz. «Hakk'a kavuşmak, hakk'a yürümek», öfmek demektir. Birisi ölünce, aFilân Hakk'a kavuştu, Hakk'a yürüdü» denir; öldü, vefat etti denmez. «Haklamak», birşeyi tümden yapmak demektir. «Nutuk Haklamak, Nefes Haklama», sözü, öğüdü tutmak, yerine getirmek anlamınadır. «Erenler, Nutuk Hakla» gibi. «Lokmayı Haklamak» sa yemeği temamiyie bitirmek, kapta bırşey bırakmamaktır. «Haklı hayırlı», mürşidin duası, gül-bângidir. «Haklı-hayirlı dilemek», yapılan hizmet karşılığı himmet niyaz etmektir. Meselâ mummları «uyandıran» derviş, «Dar» da durarak «Hizmetimin haki! - hayırlısını dilerim Allah Eyvallah» der ve baba, ona «Haklı-hayırlı» bir «gül-bâng» çeker, «Gerçeğe Hû» der ve herkes yerine niyaz eder; böylece derviş de himmetini almış olur. «Hakta, Hak olmak, Hak vere olmak, Hak vere» sözleri, birşeyin bittiğini, bulunmadığını bildirmek için kullanılır. «Ekmek Hakta, ekmek Hak vere, Hak vere olmuş», bitmiş, yok demektir. Derviş, yanılır da «yok» derse mürşid, yahut Tarîkat ulusu, «Şeytan yok olsun» karşılığını vererek onu uyarır, edebe davet eder.
Yeni derviş olmuş birine şeyhi, «yok» demenin edebe aykırı olduğunu, bunun yerine «Hak vere» demesini tenbih etmiş. Aradan bir zaman geçmiş. Bir gece, sokakta bir gürültüdür, kopmuş, «Anadolu'nun salgını, İstanbul'un yangını» derler hani; o sıralarda İstanbul'da yangın da pek fazla oluyormuş. Gene böyle bîrşey olabileceğini düşünen şeyhf dervişe, «Derviş kardeş, sokağa bir çık da bak, yangın filân olmasın» demiş. Derviş, sokağa çıkmış, yangın olmadığını anlayıp dönmüş, «Erenlerim» demiş, «Yangın hak vere.» Bu sözü işiten şeyh, gülerek «Aman derviş kardeş demiş, her şeyi Hak vere ama yangını Hak vermeye!»
Dervişler, harman zamanı köylere çıkarak dergâha ekin toplarlar. Buna «Hakk'uMâha çıkmak» denir; verilen buğdaya, arpaya, yulafa, daha başka gerekli şeylere de «Hakk'ullah», yani Allah hakkı, Hak râztlığı için verilen şey denir. Tekkelerin açık olduğu sıralarda Hacı Bektâş'taki babalardan gelen dervişler. Alevî köylerinden «Pîr haki, Karakazan hakkı» de-rfp devşirirler. Çelebi tarafından gelen vekiller de «Çelebi hakkı» altrlar, dedelerse «Dede hakkı» nı toplarlarlardı. Hikâye ederler, Alevinin biri, ve-re-vere usanmış da kendilerinden olmayan birine, «Dede hakkın yok, Ptr hakkın, Karakazan hakkın yok; bir ye de Yezîdliğine bin şüret» demiş.
«Uğurun Hakk'a olsun» sözü, «Uğurlar olsun» diyene söylenir. «Hakk'a giden Hak uğurum hakkiçin» sözüyse yemindir.
«Hak'tan gelen haktır, inanmayan ahmaktır» atasözü, yapılan işin manevî mükâfat veya cezası gelip çatınca söylenir. «Hak deyince akar sular durur» atasözü, gerçeğe karşı durulamayacağını bildirir. «Hak diyen mahrum kalmaz» atasözü, Tanrı'ya dayanıp işe girişenin, o işi başaracağını, Tanrı'ya dayananın mahrum olmayacağını belirtir. İdrîs-i Muh-tefî'nîn (1024 H. 1615) «kalbe bakıct» larmdan (bu maddeye bak) Muhyî (Bezcizade Muhyiddin; 1020 H. 1611), bir şiirinde,
Tevhîd eden deli olmaz, Allah diyen mahrum kalmaz;
Her seher açılır, solmaz, Bahara erer gülümüz
tjörtiüğünde bu atasözünü anmıştır (Melâmîlik ve Melâmiler; s. 130).
«Hak doğrudadır» atasözü, gerçeğin gerçek kişide, gerçek işte olduğunu, «Hak doğrunun yardımcısıdır» atasözü, Tanrı'nın, doğruya yardımcı olduğunu belirtir. «Hak geldi mi, bâtıl gider» atasözü, XVII. sûrenin (İsrâ') 81. âyet-i kerîmesinin mealidir. «Hakkı tanıyan, bâtıla baş eğmez» atasözüyse gerçek inancın verdiği güvenci, direnişi, gücü-kuvveti dile getirmesi bakımından pek değerlidir. Atasözü olarak söylenegelen,
Hak kulundan intikamın gene kul île alır, Bilmeyen ilim-i ledünnî, ânı kul etti sanır
iseytiyse yapılan kötülüğün cezasının, bir başka vakitte, bir başka suretle tecellî edeceğini tesbit eder. «Hak söz acıdır», «Hak söz, ağıdan da», yâni zehirden de «acıdır» atasözleri, «Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar» atasözünü andirır ve gerçeği kabul etmeyen kişiye, gerçeği belirten sözün acı geldiğini anlatır ki bu sözün tam arapça karşılığı da orapçada atasözüdür[8]. «Hak velî olduğundan şüphe yok ama lafı ters anlıyorsun» alaylı bir atasözüdür; velilik taslayan kişilere söylenir. «Hak yerini bulur», «Hak yerini buldu» atasözleri, gerçeğin meydana çıkışında söylenen atasözlerindendir. «Hak yolunda yuvarlanan merdâne olur» atasözündeyse iki anlam vardır. «Merdâne» er gibi, ereesine anlamına getir; aynı zamanda loğtaşı denen uzunca, yuvarlak taşa ve tahta, yahut taştan çekilen şeyleri yapan âletteki yuvarlak mermere de «Merdâne» derler. Logtaşıyla, binaların toprak damları, yağmurdan sonra düz-ienir; âletteki merdâne de, yapılacak şeyleri meydana çıkarır, yapar.
Hak yolunda da yuvarlanan, yâni o yolda çalışıp çabalayan kişi, hem er-cesine yürür, er olur, hem de iş başarır demektir.
Hâk
Hâk ol ki pak olasın.
Hâk, farsça toprak demektir. Toprak temizdir ve temizleyicidir; bütün pislikten" temizler, arıtır. Toprak gibi ayaklar altına, fakat gerçeklerin: ayakları altına serilen, alçak gönüllülükte bulunan, benliğini yok eden kişi, arınır anlamını verir. Rûhı de,
Hâk ol ki Huda mertebeni eyîeye âlî, Tac-ı ser-i âlemdir o kim hâk-ı kademdir.[9]
der.
Hâl
Hâl-makam,
Hâf-kaal, Hâl Ehli-kaal Ehli Hâle gelmek, hallenmek Hâl giydirtnek
Erenler ketalimizi hâle tebdil eyleye
İnsanın bulunduğu, fakat zamandan zamana da değişen, duruma «hâl» denir. Tasavvufta varılan manevî duruma «Hâl» derler; bu duruma ulaşan manevî yolcu, o durumu kendisine mal edinirse o vakit o hâle «Makam - Durak» adını verirler.
Kaal, arapça dedi anlamına gelir; söz yerine kullanılır ve çok defa «Kıyl-ü kaal» tarzında, dedi-kodu anlamında söylenir. «Kaal Ehli», manevî hâllere sahip olmayıp gerçeğe âit sözle yetinen, sözle geçinen kişilerdir; «hâ! Ehli» olanlarsa, «vahdet-birlik» neşesine sahip olanlardır.
«Hâle gelmek», sohbet, yahut zikir esnasında, yahut bir ulunun huzurunda kendinden geçmek, cezbelenmektir; buna «Hallenmek» de derler. «Hâl giydirmek» se, bir erenin, birisine hâl bağışlamasıdır. Bu, çok defa meczupların, kendi hallerini, kendileriyle hemdem olanlara giydirmeleri, daha doğrusu, meczupla düşüp kalkanın, meczubun tesîri altında kalarak onun hâline bürünmesîdir ki bu yüzden, «Meczupların gönüllerine dokunmayın; ama onlarla da düşüp kalkmayın; hâllerini size giydirirler» tarzında öğüt veren mürşitler bulunurdu.
«Erenler, kaalimizi hâle tebdil eyle» atasözüyse, yolun-yordamın sözüyle kalmayıp haliyle hallenmeyi dilemek hususunda kullanılan bir ata-sözüdür.
Halîfe
Birinin yerine geçen, vekil olan kişi anlamına arapça bir sözdür. Kur'-ân-ı Kerîm'in II. sûresinin (Bakara) 30. âyet-i kerîmesinde Allah'ın, Âdem peygamber'i (A.M) yaratmayı irâde buyurduğu zaman meleklere, «Ben, yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» buyurduğu, XXXVIII. sûresinin (Sâd) 26. âyet-i kerîmesinde de Davud Peygamber'e, «Biz seni yer yüzünde halîfe ettik, artık halk içinde gerçek üzere hükmet» emrini verdiği bildirilir ki bu âyetlere nazaran Allâ'ın buyruklarını yerine getiren, halk arasında gerçek üzere hükmeden peygamberler, Tanrı halîfeleridir,
Tarikatlatlerde halifelik, son makamdır. Tarîkate intisab eden «Mu-hib» tir; yâni tarîkati sevendir. Sûfî tarîkatlerinde, bir müddet sonra muhibbe «bey'at» töreniyle dervişlik payesi verilir. Bektaşilikte taç giydirilir; Mevlevîlıkteyse çilesini bitirip hücre sahibi olup derviş payesini kazanır; «Dede» olur. Dervişlerden birine şeyhlik verilirse bu zat, bir dergâhta, yahut kendi evinde, muhib yapmak, derviş yetiştirmek salâhiyetini kaznmış olur; fakat birisine şeyhlik veremez; birini şeyh yapamaz. Bir halîfe tarafından kendisine hilâfet verilirse, o vakit, muhib yetiştirmek, derviş yapmak ve birine şeyhlik vermek haklarını da elde eder.
Bektâşilerde halîfeye, «Çhâr Alâmet» (bu maddeye bak) verilir. Mevlevilerde, yere serilmiş seccadeye halîfeyle, hilâfet verilecek zat kıbleye karşı otururlar; halîfe, hilâfet vereceği zâtın iki kaşı ortasından, yahut kaşlarından ve bıyıklarından, yanındaki makasla birkaç kıl keser, hilâfet destan sarılmış sikkesini tekbir eder. XLVMI. sûrenin (Feth) 10,18-19. âyetlerini okur, tefsîr eder; elini, bey'at eli tarzında (bak: Yed'i Bey'-at) tutar, XVII. sûrenin (Muhammed (S.M.) 19. âyetinin baştarafını okur, üç kere de İsm-i Celâli zikreder, hırkasını tekbîr edip giydirir, her sabah namazından sonra bu âyetin, «Artık bil ki şüphe yok, Allah'tan başka yoktur tapacak» mealindeki kısmını okuyup, nefes miktarınca çekerek «Lâ ilâ-fıe illallah» demesini tenbih eder, hilâfetini tebrik eder ve görüşürler, tören de biter (Mevlevi Adâb ve Erkânı'na bak; s. 137-141).
Bektaşi halîfeleri, tacın üstüne siyah destar sararlar; Mevlevi halîfeleri duhânî, yâni bakılınca siyah denecek kadar koyu, mor renkli destar sarınırlar.
Halil - Bereket
Dost aniamına arapça bir sözdür, IV. sûrenin (Nisa') 125. âyet-i kerîmesinde, İbrahim Peygamber'in, Tanrı tarafından «dost» diye anılması, Tanrı tarafından sevilmesi dolayisiyle İbrahim'e «HalîPullâh - Allah Halîli» denmiştir. XV. sûrenin (Hıcr) 51., U. sûrenin (Zâriyât) 24. âyetlerinde İbrahim Peygamber, konukla anılmaktadır; kendisine Lût kavmine azâb vermeye memur melekler konuk olmuşlar, onlara yemek çıkarmış, fakat melek oldukları için yememişlerdir. İbrahim'in cömertliği ve konuk severliği hakkında da birçok hikâyeler vardır. Bu sebebierle İbrahim, hemen dâima konukla, cömertlikle anılır. Tasavvuf ehli, sofra gül-banglerinde İbrahim Peygamberi bu münâsebetle ve bereketle anarlar. Mevlevîlerin Somat (bak) Gülbangi, «Nân-ı merdân», yahut «Hân-ı merdân, ni'met-i Yezdan, berekât-ı HalH'ür-Rahmân» diye başlar. Bektâşilerin sofra gül-banginde-«nûr ola, sırr ola, gittiği yer gam görmeye, yiyenlere nûr-u îmân ola, Hak erenler Halil İbrahim bereketi vere» sözleri vardır.
Halîfe
Avuçtan büyük, iç tarafı biraz çukur olan ve bu çukur yerdeki kayış-a ele geçirilerek bîr el, hafifçe aşağıya çekilmek suretiyle İki el birbirine çarpılıp tempo tutulan büyük zillere denir. Halileyle tempo tutana «Haiîie- derler.
Halk
Halka menfur olmadan Hakk'a makbul olunmaz Halka verir talkını, kendi yutar salkımı
Halk, insanlar anlamına arapçadan türkçeye girmiş bir sözdür. «Halka menfur olmadan», yâni halkın nefretini kazanmadan, «Hakk'a makbul olunmaz» atasözü, Tarîkate girenin, halktan kesilmesi, kendini kulluğa vermesi, gerektiğini, inancı, kılığı-kıyafeti bakımından halkın nefretini kazanacağını, yahut onunla alay edileceğini, fakat bu hâle düşmeden de Hak katında makbul olamayacağını bildirir. «Halka verir talkını, kendi yutar salkımı» atasözüyse dediğini tutmayan öğütçüler hakkında söylenir.
Ham, Hamlık, Ham-Ervah
Çiy, çiğlik; ruhu, mâneviyeti ham anlamlarına farsça sözlerdir. Tari-katten haberi olmayan, incelik nedir, bilmeyen kişiler hakkında kullanılır.
Hamûşân - Hâmuş - Hâne
Susanlar, susanların yeri-yurdu anlamına gelen bu farsça sözler, Mev-levîlerce ölmüşlere ve mezarlığa denir.
Hangi Bağın Gülüsün, Hangi Gülün Bülbülü?
Bu soru. Tarikat ehlinden olduğu anlaşılan kişiye, hangi tarîkatter^ ve hangi şeyhin müridi olduğu anlaşılmak üzere sorulur.
Hânkah - Hankeh
ken, herhangi bir kusur dolayisıyle, yahut gönü! alçaklığı göstermek için, «Hatâ bizden, atâ sizden; kem bizden, kerem sizden» sözünü söylerler.
Astan maddesine bak.
Harabat
Yıkıntılar anlamına arapça bir sözdür; meyhaneye de, insan, maddî arlığından yıkıldığından «Harabat» denmiştir. Şiirlerde bu sözün iki an-mı da düşünülmelidir. Ragıp Paşa (1177 H. 1763),
Hârâbatı görenler her biri bir haletin söyler; S af âsin zikreder rindân, zâhid sıkletin söyler.[10]
îmiştir. Aynı zamanda yıkık yer, kimseye mal olmayan, ne kadar onarı-sa onarılsın, bir türlü mamur hâle gelmeyen, içindekilerin her biri, bir sşit sarhoş olup sonunda yıkılıp giden şu dünyadır.
Hâşâ, Sürrtme hâ§â
Olmayacak bir şey söylenirken kullanılan bu arapça söz, inkâr ve ten-ı anlamınadır. «Haşa, sümme hâşâ, kendini pîr makamında görüyor»
Hatâ
Hatâ bizden, ata sizden; kem bizden, kerem sizden
Hatâ, yanlış anlamına arapça bir sözdür. Tasavvuf ehli, konuşurlar-
Hayalet
Havâlet, birşeyi birisine ısmarlamak anlamına arapça bir sözdür. Bu sözden gelen «havâlet», konuğun şeyhten, konuk olduğu ev sahibinden, gitmek için kendisine izin vermesini istemesine denir. Meselâ, «Havâlet Verirseniz kalkalım erenler» der.
Havâss
İki anlama gelen arapça bir sözdür ve haslar, hâssalar anlamına gelir. Birinci anlamı, avamdan oimayanfar, yâni Tarikat ehlidir. Yunus Emre,,
Sensiz iki cihan benim zindan görünür gözüme, Senin aşkınla bilişen gerek hastfül-hastan ola[11]
beytiyle bu birinci anlamı dile getirir. Tarikatçılara göre tarîkate girmemiş kişiler «Avam» dır. (Bak); girenler, Havas; gerçeğe erişmiş bulunan-larsa «Ahass'ül-hâs, Hass'ül-has», yahut daha fazla söylendiği gibi «Hass'üi-havâss» dır; yâni hasların haslarıdır.
İkinci manâsı da şudur:
İslâmda olmamakla beraber eski inançların izlerinden olarak Kur'-on âyetlerinin, yüzük taşlarının, günlerdeki saatlerin, bâzı duaların. Tanrı adlarının hassaları olduğuna, bunları, muayyen şartlarla,, muayyen miktarda okuyan, yahut herhangi bir tarzda, muayyen saatlerde yazan kişinin, dileğini elde edeceğine inananlar vardır. Bunlara «Havasçı» denir. Tarîkat erbabının bilhassa Melâmeti kabul edenleri bunlara, oyuncak, adam avlamak, hayâl gözüyle bakarlar ve inanmazlar.
Hayâl-Hayâle Kapılmak
Melâmet yolunu tutanlar, nyâzatın, zikrin, sâfiki hayâle düşüreceğini söylerler; rüyanın çoğunun da hayâlden doğduğuna inanırlar; bu ha-(e düşmeye «hayâle kapılmak», düşenlerin gördüklerine, duyduklarına da «hayâl» derler (Duş maddesine bak).
Haydan Gelen Huya Gider
Rastgeie gelen, bedavadan elde edilen şeyin değeri bilinmez, üstüne düşülmez; gene rastgeie gider, bedavaca harcanır demekse de tasavvuf ehlince, apayrı bir anlamı da vardır. «Hay-dâimâ diri», Allahu taâlânın adlarındandır; «Hû» da «O», yani Tann demektir. Buna nazaran bu atasözü «Allah'tan gelen, Allah'a gider», yâni gerçekte ihsan eden O'dur, alan da gene O anlamına gelir.
Haydarı, Haydariyye
Giyilince göğsü ancak kavuşabilecek olan dar, yakasız, kolsuz ve bele kadar gelen bir giyimdir ki hırka altına giyilir; hizmet sırasında hırka çıkarılınca sırtta bu kalır. Omuz başlarına doğru sarkan ve birer kavis teşkil eden uçları vardır. Omuzbaşları, karşılıklı harfine benzetilerek bu ad verilmiştir.
Hayret - Hayran
Tanrı'nın kudretine, sun'una, hikmetine karşı duyulan en son duygudur ki sûfîlerce ifâdeye sığmaz. Galib Dede, «Hüsn-ü Aşk» hikâyesini,
Sad şükür ola Hayy-ü Lâyemûta, Kim erdi söz âlem-i sükûta[12]
beytiyle bitirir.
Hayırlara Karşı
Giden kişiye söylenen sözdür.
Heft Selâm
Nevruz {bu maddeye bak) günü, güneşin Koç Burcuna girdiği anda içilecek süte, bir kağıda yazılıp konan ve «Selâm-esenlik» sözüyle başlayan yedi âyet-i kerîme. «Heft Selâm», yedi esenlik anlamına farsça bir terkiptir. Bu yedi âyetin bulunduğu sûreler ve âyet sayılan şunlardır:
1- XIII; Ra'd, 24,
2- XXXVI; Yâ Sîn, 58,
3- XXXVII; Sâffât, 79.
4- XXXVII; Sâffât, 109,
5- XXXVII; Sâffât, 120,
6- XXXVII; Sâffât, 130, -
7- XCVll; Kadr, 5.
Heft Sîn
Yedi tane «S» harfiyle başlıyan şey demektir. Nevruz sofrasında-(Nevrûz'a bak) bulundurulan şu yedi şeydir:
1- Sünbül,
2- Sirke,
3- Sumak,
4- Senced (İğde),
5- Sîr (Sarımsak),
6- Sebze (Yeşillik),
7- Semnû (Unla yapılan helva; un helvası).
Hercayi - Meşteb
Her yere uyar meşrebte anlamına farsça terkip. Türkçede tam karşıhğı, «Eyyârn adamı» ve «Daldan dala konar» sözleridir. Tasavvuf ehli, bu çeşit kişileri sevmez.
Her Celâlin Bir Cemâli, Her Cemâlin Bir Celâli Var
Her sıkıntının, her elemin bir ferahlığı, bir sonu, her genişliğin de bir darlığı var yerine ve teselli mâhiyetinde söylenir bir sözdür. XC!V. sûrenin (İnşirah) 5-6. âyet-i kerîmelerinin mealidir.
Her Firavundun Bir Musa'sı, Her Musa'nın Bir Firavun'u Var
Bu söz de, her kötü kişiyi kahredecek birinin bulunduğunu, fakat .her iyi kişiye karşı duran bir kötünün de bulunabileceğini bildirir.
Her Geceyi Kadir, Her Gördüğünü Hızır Bil
Kadir Gecesi Kur'ân'ın indiği gecedir ve bin aydan hayırlıdır (XCVII. sûre, 1-5)'. Hızır da, XVII. sûrede (Kehf) Musa Peygamber'in buluştuğu anlatılan kişidir (6-82). Hızır, erenlerden biridir, yahut bir peygamberdir. İnanca göre hâlâ sağdır; karada bir sıkıntıya düşenlere Hızır, denizde, bunda kalanlara İlyas yardım eder.
Her geceyi kadir bilmek, her gece, Kadir Gecesinde olduğu gibi kullukta bulunmak, feyze erişmeğe çalışmaktır. Her gördüğün Hızır bilmek de, herkese iyi bir gözle bakmak, herkesten bir feyiz ummak anlamını verir.
Her Gördüğüne Kapılma
Herkes, sözünün eri olmadığı gibi, kıhğının-fciyafetinin adamı da değildir. İrfan yolunda kılığa-kıyafete ehemmiyet ver .iş sözlere de a,dan,,ma, Bu söz, saf kişiiere bir
Herkese Hakkını Vermek
Herkese, lâyık olduğu muameleyi göstermek anlamına gelir.
Herkesin İç Yüzünü Allah Bilir
Kötü sanılan, aleyhinde bulunulan nice kişiler, Allah katında makbuldür. Mevkiine, zahirî görünüşüne bakılarak iyi sanılan nice kişilerin iç yüzleri kötüdür; bu bakımdan irfan sahibi, hiç kimseyi kınamaz; bu hususta bu atasözü, onun hareketlerini, düşüncelerini düzenler.
Herşeyden Elini - Eteğini Çekmek
Kendini yalnız yoluna vermek, onun için yaşamak anlamını verir. Yalnız bu söz, başka şeyler yapmamak, çalışmamak anlamına gelmez; başka şeyleri, gerektiği İçin yapar, fakat onları bile, yolunu yaymak, inancını yaymak için yapar; yolundan başka hiç bir şey, onca amaç değildir anlamını verir.
Herşeyi Bilen, Bir Şey Bilmez
İnsan, herşeyi değil, bir şeyin bir kısmını bile bütün künhüyle bile-^; bilgisi arttıkça bilgisizliğini anlar insan. Herşeyi biliyorum dâvasında bulunan, hiç bir şey bilmediğindendir ki aşağılık duygusuyla böyle bir tavaya girişir. Atasözü, bu gerçeği belirtmektedir.
Her Yemeğin Lezzeti Tuzladır
Tasavvuf ehli, yemeğe, tuzluğa, yahut herkesin önüne konan bir tutam tuza parmak banıp ağzına götürerek başlar; yemek bittikten sonra gene aynı tarzda tuzdan bir parçacık alarak bitirir, İslâmda, bilhassa tasavvuf ehlinde tuza büyük bir ehemmiyet verilir; tuzun şifâ hassası, yemeğe tuzla başlanıp tuzla bitirilmesi hakında birçok hadis vardır (Se-fînet'ül-Bıhâr ve Medinet'ül-Hikemi ve'l-Âsâr; II, s. 545-546; Cami'; II, s, 29).
Ey birader, her taâmm lezzeti tuzdan çıkar,
Tuz-ekmek kadrin bilmeyen, akıbet gözden çıkar
beyti, atasözü olarak söylenir.
Hırka
Hırka altında sultan
Hırka altından âlemi seyretmek
Hırka giymek-hırka giydirmek
Hırka-i fakr'u fena
Hırkaya bürünmek
Başını hırkaya çekmek
Resim hırkası, sokak hırkası
Teberrük hırkası
Hırka altında er yatar
Arapça bez parçası anlamına gelir; dervişlerin giydikleri üst libasıdır. Derviş hırkası, önü açık, yakasız, koüu, genişçe ve topuklara kadar uzundur. Cok eskiden dervişler, malının helâl olduğuna inandıkları kişilerden bez parçalan alırlar, bunları birbirine dikip hırka yaparlardı ki buna, yamalı anlamına «Murakka'» derlerdi. Zengin, ünlü kişiler, böyle palas parçasına tenezzül etmeyecekleri cihetle gerçek dervişler, «Hırka altında sultan», benliğine kul olanlarsa, süslü elbiseler içinde köle durumundadırtar. Bu yüzden «Hırka altında sultan», görünüşte yoksul, ger-çekteyse nefsine buyruk yürüten padişah anlaminadır. Mevlânâ da, «Mesnevi» dibacesinde, Celebi Husâmeddîn'i överken dervişleri «Hırka altında sultan» diye vasfeder (Mesnevi Şerhi; I, s. 5, satir. 7). «Hırka altından alemi seyretmek», görünüşte hiçbir şeye karışmaz görünmekle beraber herşeyin, neden ve niçin clduğunu, sebeplerini, sonuçlarını, bu sonuçların da nelere ve nasıl sebepler olacağını ibretle görmek anlamı-nadır. «Hırka giymek, Hırka giydirmek», dervişliğe ikrar vermek, derviş yapmak anlamına geldiği gibi birine şeyhlik ve halifelik vermek anlamına da gelir. «Hırka-i fakr-u fena-yoksulluk, yokluk hırkası», dervişlik hırkasidır ve dervişliktir. «Hırkaya bürünmek», derviş olmak, dünyaya, dünyanın gafletine bağlanmaktan kurtulmaktır; «Başını hırkaya çekmek» de aynı anlamı verir. «Resim hırkası» Mevlevîlerin, önü açık, ayaklara kadar uzun, kollar giyiîmezse dizlerden aşağıyadek uzanır, giyilirse diz kapaklarını aşar, çok geniş kollu, yakasız hırkadır ki bu, Selçuk devrinde bilginlerin de tören libâsıydı. «Sokak hırkası»ysa gene önü açık, genişçe, kollan yenden dört parmak kadar uzun, yakasız hırkadır.
Bir tarikate mensub olduğu hâlde sevgisi dolayısiyle başka bir ta-rîkate de intisab edip hilâfet alana giydirilen hırkaya «Teberrük hırkası» denir.
Hırka altında er yatar» atasözü, hırka giyinmiş, yoksul görünen nice kişilerin, manevî güç-kuvvet, bilgi, hüner ve sanat alanında er olduklarını bildiren bir atasözüdür.
Yunus Emre bir şiirinde.
Hırkam, tacım gözlerim, fâsid işler işlerim, Yola baktım, utandım, hep işim yanlış benim
beytiyie kendisini kınar; bir başka şiirinde,
Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil; Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil
diyerek dervişliğin, yalnız hırkayla, taçla olmayacağını anlatır. Şu beytindeyse, hırkayla ve himmetle dervişleri anar, onların mânevi yüceliğini dile getirin
Yer ğök aydur hırka hakkı, himmetleri olsun bâkıy, Ol padişah oldu sâkıy, esrittiler dervişleri.
Hızır
Adın Hızır rra
Htzır mısın sen
Hızır'a uğramış
Hızır gibi yetişmek
Hızır yardımcın olsun
Kul buna!mayınca Hızır yetişmez
Aslı Hızr olan bu ketime, türkçemizde Hızır tarzında sbylenir; yeşil; anlamına gelen bu söz, Mûsâ Peygamber'le çağdaş bir peygamberin, yahut erenin adıdır. Üstüne oturduğu kuru otlar, yeşerdiğinden bu adla anılmıştır. Ayağım bastığı yerlerdeki otlar da yeşerirmiş. «Âb-ı hayat-Bengi Su» denen ve içeni ebedî yaşayışa kavuşturan suyu, İlyas adlı başka bir Peygamber'le beraber bulup içmiş olduğundan kıyâmetedek ikisi de sağdır. Hızır, karada bunalanlara, İlyas, denizde yardıma muhtaç olanlara yardım eder.
Tasavvufta, erenlerin en ulusu olan «Kutb»a (bak) vaktin Hızır'ı» denir.
«Hızır-ı Vakt-
Sıkıntı ânında yetişen adama «Senin adın Hızır mı; Hızır mısın sen» denir. Hızır'ın el sürdüğü şeyin, yahut dua ettiği nesnenin tükenmeyeceği inancı doiayısiyte uzun müddet bitmeyen şeye, tükenmeyen paraya «Hızır'a uğramış» dsrier. «Hızır gibi yetişmek», tam zamanında ihtiyaç sahibine yardıma koşan kişi hakkında söylenir. «Kul bunalmayınca Hızır yetişmez» atasözü de aynı anlamdadır.
Alevîlerin gül-banglerinde, «Hızır yardımcın ola» sözü de geçer. (Le-dün Bilgisi mad. e de bk.).
Hikmetinden Suâl Olunmaz
Tanrı'nm her işinde bir hikmet olduğu, hikmetinin de ne olduğunu kendisinden sorulamayacağı inancını belirten bir atasözüdür.
Himmet
Himmete endaze olmaz Dede himmet; oğu! hizmet
Bir işin üstüne iyice düşmek, bîr işe sarılmak ve lütuf, kerem ve ihsanda bulunmak anlamlarına arapça bir sözdür. «Himmete endaze olmaz» atasözünde, çalışıp çabalamanın, aynı zamanda lütuf ve keremin ölçüsü, endazesi, sonu olmayacağı belirtilmektedir. «Dede himmet, oğul hizmet» atasözü de himmetin, hizmete karşılık olduğunu bildirir (Dede maddesine de bak).
Hizmet
Hizmet erenlere Hszmetsiz yol alınmaz
İş, vazife, iş görmek anlamlarına arapça «Hidmet» sözünün türkçe söylenişi. «Hizmet erenlere» deyimi, tekkede yapılan hizmetin, yahut her türlü hizmetin, gerçekte erenlere yapılmış olacağı inancını dile getirir. «Hizmetsfz yol alınmaz» atasözü de manevî yol almanın hizmetle mümkün olacağını bilidirir.
Horasan Erleri, Erenleri. Horasânîler
Horasan. Sultân-ı Horasan
Horasan, İran'ın doğusundaki bölgenin adıdır. Tasavvuf yayılıp sû-fîler, Suriye ve İrak'ta çoğunluğu sağlamışlar, buna karşılık sûfîlerin, kendilerine mahsus elbise, zikir töreni, bilhassa vakfa dayanan tekkeler gibi şeylerle halktan ayrılmalarını hoş görmeyen Melâmet ehH, İran ve Horasan'da temerküz etmişlerdi. Bu ikinci kısma «Horasan Erleri, Horasan Erenleri Horasânîler» denmişti. Bu tâbirle anılan erenin Horasan'lı olduğunu değil, Melâmet erenlerinden olduğunu anlamak gerekir.
«Şâh-ı Oorâsan» ve «Sultân-ı Horasan» sa Oniki İmâm'ın sekizincisi olup 203 hicrîde (818) Abbasoğullarmdan Me'mun tarafından zehirletilerek şehîd edilen İmâm Aliy'ür-Rızâ b. Mûsâ'l-Kâzım'dır. Horasan'da, şimdi Meşhed diye anılan Tûs şehrinde yattığı için bu lakabla anılır.
Hora Geçmek — Hora Geçirmek
Farsça «yemek» anlamına «horden» mastariyle yapılmış bir söz. «Hora geçmek, geçirmek», birşeyin makbul olduğunu bildiren bir söz olduğu gibi birşeyi yedik yerine de «Hora geçirdik» tâbîri kullanılır.
Hor Bakmak — Hor Görmek,
Farsça «Hwâr» sözüyle yapılmış türkçe mastar. Aşağı, bayağı görmek. «Hoş görmek» bunun tam zıddıdır. Derviş, herşeyin, herkesin iyi ve güzel tarafını görecektir. Anlatırlar; Şeyhin biri, den/işleriyle giderken yolda bir fare ölüsüne rastlar. Dervişlerin kimisi, kokusundan tiksinir; kimisi yüzünü çevirir; kimisi atana ilenir. Şeyh gerçekten bakıp «Ne de güzel inci gibi dişleri var» der.
Hoş Görmek
Herşeyin, herkesin kötülüğünü görmemek. Zâfını hoş görüp bu sû retle onu kötülükten alıkoymak. Tarikat edeblerindendir.
Hû
Hû, Yâ Hû, Yâ Mucuğum
Demine Hû
Gerçeğe Hû demişler, bir fırın ekmek yemişler
Artık bu işe Yâ Hû dedik
Arapça «O» demektir. Allahu taâiâmn adlanndandır; hattâ bâzı sû-fîlerce «İsm-i A'zâm - En büyük ad» dır. Sûfîlerce hitap ve cevap olarak kullanılır. Mevlevîlerde, Dedenin hücresinin kapısı açık olsa bile ziyarete gelen, içeriyi görmeyecek tarzda durarak son heceyi çekmek üzere orta bir sesle «Destur» der; muhib, dede, yahut şeyh, içenden, uzunca bir «Hû» derse, eşiğe niyaz edip sağ ayağıyla içeriye girer. Bu «Hû» deyiş, Allah'ı emiştir; onun her yerde hâzır-nâzır olduğunu ikrardır ve anlatıştır. Mukabelenin bitişinde, çekilen gül-bang, «Dem-i Hazret-i Mevlânâ, Sırr-ı Şerns'i Tebrîzî, Kerem-i İmâm Ali, Hû diyelim» diye son bulur, mukabelede bulunanların hepsi, yüksek sesle ve bir ağızdan, nefes miktarı çekerek «Hû» derler ve baş keserler. Bu da, Mevlânâ'nın huzurunda, Tebriz'i! Şemsin sırrına mazhar olmak için İmâm Alî'nin keremiyte Allah adını anmak ve ondan niyazda bulunmaktır. Yemek yendikten, mukabele bittikten, Ayn-i Cem sona erdikten... sonra çekilen gül-bang «Hû» ile bittiğinden «Yâ Hû» demek, birşeyin sona erdiğine de işaret sayılır ve «Artık bu işe yahu dedik» denir. Şeyh Galib,
Süzülüp o çeşm-i âhû, dedi zevk ı vasla Yâ Hû, Bu değildi neyleyim, bu; yolum intizâra düştü.[13]
beytiyle «Yâ Hû» nun bu anlamını belirtir.
«Yâ Hû, Hû» birisi çağrılırken de söylenir. Kadınına, adıyla hitab, ayıp olduğundan şeyhler, dervişler, çok defa, kadının bulunduğu dâireye «Yâ Hû», yahut «Hûcuğum», «Yâ Hûcuğum» diye seslenirler ve dileklerini söylerler.
Yemekte gül-bang çekildikten sonra herkes bir lokma ekmek alır, yahut parmağın! tuza banar; sofraya niyaz edip kalkar; yâni gül-bang'ten sonra bir lokma alınabilir, alınması da erkândandır. «Gerçeğe Hû demişler, bir fınn ekmek yemişler» atasözü, gül-bangten sonra bir lokma yerine, yeniden yemek yercesine yemeğe girişen kişiler hakkında söylenir.
Bektâşilerde gül-bangler, «Gerçeğe Hû» sözüyle biter; yâni gerçek olanın Hak katında makbul olacağı, onun, niyaza lâyık olduğu bildirilir (Dem mad. e de bk.)
Hücre-Hücre-Nişîn
Küçük ve dar oda anlamına arapça bîr sözdür; doiaba da denir. Huc-re-Nişîn» arapça ve farsça iki sözden, farsca kaidesince yapılmış terkibtir; hücrede oturan demektir. Hücre, tekkelerde, Semâ'-Hâne ve Mukabele-Hâne'yle tekkenin selâmlık dâiresinin bulunduğu alanda, birbirine bitişik küçük odalara denirdi ki bu odacıkların bir tek penceresi bulunur, o da tekkenin alanına bakardı. Alanda şadırvan yoksa hücrelerin arka tarafla^ rında musluklar ve suyun akıp gideceği kanal bulunurdu. Hücrelerde, kendini tekkeye hizmete vermiş, evlenmemiş dervişier otururlardı.
Mevlevi hücresinin ayrıca özellikleri vardi. Hücre kapısından, dar bir giriş yerine girilirdi ki burda, ayakkabıları koymağa yarayan ve dıvara çakılmış raf da bulunurdu. Asıl hücreye bu giriş yerinden iki, yahut bir basamakla çıkılırdı. Hücreye girilince, sol tarafta ve kapı karşısında dedenin oturduğu yer, yanında kahve ocağı, arkasında, gerekli şeyleri koymaya yarayan dolap, odanın karşısında boylu boyunca bir kerevet bulunurdu. Kerevetin üstündeki mindere züvvâr, yâni ziyaretçiler, müsâfirler otururlardı. Kerevetin üst tarafında, dıvarda lamba konacak yer ve lamba, yahut mum şamdanı, karşı dıvarda yatak konan bir büyük dolap, bir tarafta da Kur'ân-ı Kerîm'in ve bâzı kitapların konmasına yarıyan bir raf bulunur, bu raf yoksa, kenara konmuş bir rahle, bu İşi görürdü. Hücreye kilim döşenirdi ve bütün müştemelât, anlattıklarımızdan ibaretti.
Binbir gün çilesini, on sekiz gün de hücre çilesini çıkarıp dervişlik payesine erişen ve «Dede» ünvan.n, alan Mevlevi dervişine «Hucrenişîn» denirdi.
Hülle
Arapça, vücûdun belden aşağı ve belden yukarı kısımlarını örten ıkı libasa denir. Meşhur olarak cennet elbisesine verilen addır. Kul Himmet, bir nefesindekî.
Pazarında ğül alırlar, satarlar; Koklaşıban canı cana katarlar;
Gerçekleri bir kıl ile yederler, Mü'minlere hülle donu biçilir
dörtlüğünde Huile donunu anmıştır (Alevî — Bektaşi Nefesleri; s. 33).
I
Ikrar
İkrar vermek ikrarım hokkıyçın
İkrarında durana aşk otsun; inkâr edene yuf İnsan ıkrârıyle, hayvan yularıyla yedilir
Arapçadır; inancını söylemek, inanmak anlamlarına gelir; inkârın zıd-dıdır. Erenler yoluna girmeye «ikrar Vermek» denir. «İkrarım hakkıyçin», hâl ehlince en büyük yemindir. «İkrarında durana aşk olsun; inkâr edene yuf» ve «İnsan ıkrânyfe, hayvan yularıyla yedilir» atasözleri, ikrarın ehemmiyetini gösterir. Şeyh Galib,
ikrarımıza ser verirüz, ahde kavîyüz;
Biz Şâh-ı Velayet kuluyuz, hem Alevıyüz[14]
beytiyle inancını ıkrâr eder.
Işık
918 hicrîden (1501) önce Uzun Firdevsî tarafından toplanıp «Vilâyet-Nâme «Manâkıb-ı Hünkâr Hac. Bektâş-ı Velî» adı altında, bir kitap haline konan Hacı Bektaş Vilâyet-Nâmesi'nde (Bak: Manâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-i Velî, Abdülbâki Gölpınarli hazırlaması; İst. İnkılâp Kitabevi - 1958; Önsöz; s. XIX—XXV, Hacı Bektaş halîfesi Hacım Sultan'a, Germiyan ili şeyhlerinin, «Bre, ne kolayına söyler şol yabanî ışık» dedikleri anlatılmaktadır (Bizdeki yazma; 149.a; bastırdığımız nüshada 76.a dadır; «Velayet-Nâme'de geçen terimler; s. 142—143).» Hacım Sultan Vilâyet-Nâmesi» nde de «Işık» deyimine rastlamaktayız (Aynı bölüm; s. 143). Başbakanlık arşivindeki bir fermandan, Seyyid Gazi ve Eskişehir Alevîlerine «Işık» dendiğini öğreniyoruz (Ahmet Refik: Onaltınci Asırda Rafızîlik ve Bektaşilik; s. 13) Sarı Saltuk tekkesindeki Bektâşilerle Sarı Baba zâviyesindeki Bek-tâşilere de «Işık» dendiği gibi (aynı; s. 16—18, 22) Bayramlarda İşık taifesinin davul çalmaları da bir emirnameyle yasak edilmiş (s. 15). Varna'-daki Akyazılı tekkesindeki Bektâşiler de bir fermanda «Işık» diye anılıyor (s. 19). Hurûfîlere de «Işık» dendiğini gene fermanlardan öğrenmekteyiz (s. 31—32, 36). Ebüssüûd'un, Işıklar hakkında birçok fetvası var; hattâ Işık taifesine vakfın sahih olmadığına hükmetmiş (Mecmua; İst. Üniversitesi. Türkçe yazmalar; 4922; 18.b-19.a). Peçevî târihi de «İslâmda Işık taifesi» nin «mezmûm taife» olduğunu kaydediyor (İst. Matbaa-i Âmire —1283, c. I, s—107). Oğlaniarşeyhi İbrahim'in «Ve dahi Işık ta'birin evvel Hacı Bektâş-ı Velî vaz'eylerhiş; hakıykatten haberdâr olmayanlar zulmette ve özlerinden âğâh olanlar nûr-ı Hak'la aydınlıkta ve ışıklıkta olmak münâsebetiyle» dediğini de «Sohbet-name» bildiriyor (31.a).
Yunus Emre,
Işık ile danışman savaşırlar her zaman,
Danışman aydur şer'an sözü ma'lûl değil mi[15]
beytinde «Işık» ı, «danışman - dânışmend» le, yâni şeriat bilginiyle karşılaştırmaktadır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki «Işık», eh!-i sünnet inancına uymayan, Bâtınî inançları benimsemiş bulunan, Şia'ya temayül eden dervişlere, bilhassa Bektâşilere, Alevîlere, Hurûfilere verilen bir addır.
İ
İbâdet De Mahiî, Kabahat Da Mahiî
İbâdetin gösterilmesinde, riya olabilir; bu bakımdan Melâmet erleri, hayırlarını gizlemeyi, köîü işlerini, yahut halka kötü görünen hareketlerini gizlememeyi, hattâ açığa vurarak kınanmayı şiar edinmişlerdi. Atasözü, bir bakıma, bu şiân bildirmektedir.
İcazet
İcözet-Nâme, Hilâfet-Nâme
İzin, ruhsat anlamına gelir; arapça bir sözdür, tarîkatte ulu sayılan birini ziyarete giden kişi, ondan izin almaksızın huzurundan ayrılamaz. Ya o zat «buyurun» deyip niyaz ederek gitmelerine izin verir; yahut gidenler, «icazetinizle erenlerim» deyip ruhsat alırlar, niyaz edip görüşerek huzurundan ayrılırlar.
İcazetin bir başka anlamı da şudur:
Bir şeyh, dervişlerden, yahut muhiblerden birini şeyh yapar, muhib ve derviş yetiştirmesine izin verir; aynı zamanda bu izni, yazılı ve mühürlü bir kâğıtla da tevsik eder. Bu yazılı kâğıda «İcâzet-Nâme» derler. Halîfe yapılan kişiye verilen yazılı kağıdaysa «Hilâfet-Nâme» adı verilir (Mevlevi Adâb ve Erkânı; s. 22, 136—146. En eski bir Mevlevi Hilâfet-Nâmesi için aynı kitabın 167—186. sahifeierindeki fotoğrafyaya bakınız).
İdare
Dünya üç şey üstünde durur: İdare, düdârâ, müdârâ.
İdare arapça, döndürmek, bir işi düzenine sokup beaermek; Dübârâ, Farsça hiyle - düzen, Müdârâ da arapça iyi tarzda İşi çevirmek, yüze gülmek anlamlarına gelir. Tasavvuf ehli tarafından söylenegelen bu atasözü, kendilerinden olmayan ve olmalarına da çevreleri, yetişme tarzları, görgüleri müsait bulunmayan kişilere karşı sır vermemek, onlarla hoş geçinmek gerektiğini ifâde eder,
İhvan
Arapça kardeşler demektir. XLIX. sûresinin (Huourât) 10. âyet-i kerîmesinde, inananların kardeş olduklarını beyan buyurulur. Tarîkatteyse din kardeşliğine bir de yol kardeşliği katılmıştır ve tarikat ehli, birbirini kardeş sayar; kardeş bilir, Fakat ayrıca bir de Melâmet yolunu tutanlar, şeyh mertebesinde olsalar bile kendilerine intisâb edenlere, «İhvan, İhvanımızdan» derler. Birisinin, birisine intisabını söylerlerken de «filânın [ihvanından» sözünü kullanırlar; «müridi, dervişi» demeyi, şeyhe bir varlık vermek sayarlar; yokîuk yolunda, böyle bir tâbiri dohı caiz görmezler.
İhya Geceleri
İhya, arapça diriltmek demektir, İbâdetie geçirilecek uyunmayacak kutlu gecelere «İhya Geceleri» denir. Recep ayının yirmi yedinci, Şabanın onbeşinci geceleri ve Ramazan ayının onbeşinden itibaren- tek gecelen,
bayram geceleri, kurban bayramının ilk on gününün geceleri ...... gibi kutlu geceler, ibâdetle geçirilir, uyunmaz.
İkilik
İhvanı ayırd ediş, bir görmeyiş. Aynı zamanda yaratanın kudretini, sun'unu, hikmetini, bütün sıfatlarını izhâr eden, ona en güçlü delil olan yaratılmışı, yaratandan ayrı görüş ve bilişte ikiliktir ve bu, hakiykatte «Şirk» demektir. Hatâyı, bir nefesinde,
İkilik Perdesi yoktur gözümde, Birliktir muradım, özüm. sözümde,
Gece gündüz dâim Hak niyazımda, Kıbleğâhım Şâh-ı Merdân'a geldim
dörtlüğüyle bunu dile getirir (Alevî - Bektaşi Nefesleri; s. 187).
İkinci Doğum
Tasavvuf ehiince tarîkate girmek, ikinci defa doğmaktır; rehber, yânî yol gösteren, müridin anası, mürşidi de babası sayılır. Bilhassa Bek-tâşilerde, meydana giriş, kıdem, yâni eskilik sirasiyledir. Meydana girilirken, kimin önce gireceğinde tereddüd edilirse, «kaç yaşmdasınız» diye sorulur. Yaşlı-başlı adamlar, meselâ, «Dört» yahut «Altı yaşındayız» derler; ona göre, en kıdemli önce, Öbürleri de sırasiyle girerler, Şâhî, bir nefesindeki.
Dört kapı selâmın verip aldılar,
Pîrim huzuruna çekip yettiler;
El ele, el Hakk'a olsun dedüer,
Henüz mâsûm olup cihâna geldim
dörtlüğüyle bu doğumu anlattığı gibi (Aynı. s, 169) Münire Bacı da, bir nefesinde.
Doğdum iki âneden,
Kimdir beni ta'neden
Mürşidim imdad eden,
Haydarîyİm, Haydarı der.
Îlim
İlim başka, irfan başka
İlim cehli giderir, eşekliği değil
Amelsiz âlim, elinde fenerle gezen köre benzer
İlim, bilmek anlamınachr; fakat bilmekle anlamak, kavramak arasında fark vardır. Birisi, birşeyi, olduğu gibi bilir, fakat neden olduğunu, nasıl meydana geldiğini, iç yüzünü, doğuracağı sonuçları anlamayabilir. Bilmekle beraber anlamak, kavramak da olursa ilimle İrfan birleşmiş demektir (Arif maddesine de bakınız). Yunus Emre,
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir; Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır
beytiyle başlayan şiirinde ilimle irfanı pek güzei ayırd eder, göz önüne serer.
«İlim cehii giderir, eşekliği değil» atasözü de İlimle irfanı ayırd eöen bir atasözüdür. Meşhur fıkradır; babası oğluna, sen adam olmazsın dermiş, çocuk okumuş, devlet kapısına yamanmış, paşa olmuş; babasının köyüne gitmiş, babasını ayağına çağırtmış. Babası gelince, baba demiş, adam olmazsın derdin, bak, paşa oldum ben. Babası, oğlum demiş, ben sana paşa olamazsın demedim, adam olmazsın dedim; adam olamadı-9'nı, babanı ayağına çağırmakla ispatladın.
«Ameisiz âlim, elinde fenerle gezen köre benzer» atasözüyse, bildiğini tutmayan bilgini, hem de pek güzel yermektedir.
İlyahşi, Biz Yaman; İl Buğday, Biz Saman
Şimdiki konuşmamızda «el» olarak söylediğimiz «il», yabancı, gayrı anlamına gelir. Ululanmayı yeren, gönül alçaklığını öğütleyen bu atasözünü, Seyyid Abdüikadir-i Belhî (13«1 H. 1923) sık sık söylerler ve bu söze «Yâr ol, bâr olma; gül ol, hâr olma» sözünü de eklerlerdi[16]. Yunus,
Miskinlikte buldular, kimde erlik varışa; Nerdivenden yittiler, yüksekten bakarısa[17]
beytiyle aynı öğüdü vermektedir.
İmâm
Arapçadir; öne geçen, kendisine uyulan demektir, namazda kendisine uyulan kişiye dendiği gibi din ve devlet işlerini düzene koyan, İslâm ülkesini ve Müslümanları idare eden kimseye de denir. Namaz kıldıran ve devleti idare eden şahsın temsîi ettiği kudrete «İmamet» derler. Ehl-i Sünnete nazaran din ve devlet işlerini idare eden imâm, Hazret-i Peygamberin halîfesidir ve ümmetin seçimiyle o makama gelir. Şîa'ya göreyse, Peygamber'in sünnetini ve dînin esaslarını korumakla mükellef olduğundan Peygamber gibi masum olması gerektir; bu bakımdan da Allah'ın emri ve Peygamber'in bildirmesiyte o makama gelir. İmâmiyye'de Oniki İmâm vardır ve Onikinci İmâm, Mehdî'dir; sağdır ve zuhur edecektir.
Sûfiyyenin Ehl-i Sünnet inancına uyanları, İmâmı, kutb olarak tanırlar; ancak kutb da seçimle değil, Allah tarafından o makama gelir. Şîa inancına uyanlarına göreyse kutb, Mehdî'dir; ona en yakın olan erense, onun naibidir. Sûfîlerin içinde. Yunus gibi,
Aşk imamdır bize, gönül cemâat,
Kıblemiz dost yüzü, dâimdir salât
diyenler de vardır.
İnâbe
Arapçadir. Günahlardan tövbe ederek Allah'a yönelmek anlamına ge. lir. Tarikate giren, evvelce yapmış olduğu bütün günahlara tövbe eder bu bakımdan bir şeyhe derviş olmaya, bir tarîkate girmeye de «İnâbe» derler. Türkçemizde, «Filân şeyhten înâbe aldı», «Filân tarikate inâbe etmiş» tarzında kullanılır. Osmanlıçada terkiple geçerse «İnâbet» şeklini alır; «Filân şeyhin inâbet - kerdesî» gibi.
İnsan
İnsanın kadrini insan bilir, altının kadrini sarraf
Bu atasözü, İran sûfîlerince atasözü olarak söylenegelen «altının kadrini, kuyumcu, mücevherin değerini, mücevherci bilir; gülün kadrini bülbül tanır, Kanber'in[18] kadrini de Alî» mealindeki şu beyti hatırlatmaktadır :
Kadr e zer zer-ğer senased kadr-e gevher gevheri Kadr-e gol bolboî şenâsed kadr-e Kanberra Alî
İsm-i Celâl. İsm-i A'zam
Ululuk adı anlamına iki arapça sözden, farsça kaidesince yapılmış terkip. Kur'ân-ı Mecîd'de Allah'ın zâtı sıfatları ve yaratıklariyle ilgili, rızk veren, yaratan, Öldüren, yücelten, alçaltan.,, gibi sıfatları, hep «Allah» adına râci'dir; bu bakımdan «Allah» ve «O» anlamına «Hû» adları, Allah adları içinde en ulu ad olarak kabul edilmiştir.«Allah» sözünü, «bütün sıfatlan toplayan zât adı» diye de târîf edenler olmuştur. Allah adına, bu yüzden «!sm-i Celâl, Lafza-i Celâl» derler. «İsm-i A'zam» da, o ad anılarak duâ edenin duasının mutlaka kabul edileceği addır, Allah'ın en büyük, en ulu adıdır.
Mevleviler, esma, yâni Tanrı adlarını zikir yoluyla sülûkü kabul etmeyen Melâmet erbabından olmakla beraber yalnız «Allah» adını zikrederler.
İsteyene Vermezler, İstediklerine Verirler
Bu atasözü, gerçeğe ulaşmayı, ermişliği, feyzi, vahdet neşesini, Tanrı izniyle erenlerin, istediklerine verdiklerini, isteyenin, bu feyze, bu neşeye eremeyeceğini bildirmektedir. Kaderci bir görüşün ifâdesi olan bu atasözü, «Dede himmet, oğul hizmet» atasözüne zıddır. Ulaşmakta İstidadın şart olduğunu bildirse bile istidadı veren de Tanrı oiduğuna göre, gene de kaderci bir inanç taşımaktadır. Şeyh Galib,
Müstaid kıl yoğısa Îûtfuna isti'dâdım,
Sana güçlük mü var ey şahı kerem-mu'tâdım[19]
beytiyle âdeta bu atasözüne cevap vermektedir.
İstihare
İstiharede bulunmak, istihare etmek İstihareye yatmak
Arapça. Hayrı dilemek anlamınadır. Herhangi bir işi yapıp yapma makta tereddüd eden kişi, Allah'a yönelir, Kur'ân'ı açar; ilk âyetin anla mından o İşin hayır, yahut şer olduğunu, başlaması, yahut bırakması gerektiğini istidlal eden ona göre Allah'a dayanıp o İşe girişir, yahut da o işten vaz geçer; buna «İstihare» denir. Tespihle de istihare yapılır. Salavât getirilip Allah'a sığınılarak tespihten bir tutam alınır ve çift-çift çekilir. Son tane tek gelirse emirdir, çift gelirse o işten vaz geçilir. Üç parça kâğıda arapça «yap», üç parçaya da «yapma» yazılır. Seccadenin altına konup karıştırılır; iki rik'at nafile namazdan sonra kâğıtlar, bakılmadan birer birer alınır; üçü de «yap» gelirse hayırdır; «yapma» gelirse şer. İkisi, «yap», biri «yapma» gelirse hayra yakın sayılır; ona göre hareket edilir.
Ayrıca bir de şöyle İstihare vardır:
Abdest alınıp sağ yana yatılır; görülen rüyadan o işin hayır, yahut şer olduğuna hükmedilerek ona göre hareket olunur, buna, «Rüya yoluyla istihare» denir; Eht-i Sünnette istihare, ancak bu suretle olur, Öbür istihareler, İmâmiyye'de ve bâzı tarîkat ehlindedir. İstihare, tereddüdü gidermek, Allah'a dayancı pekiştirmek için bir vâsıtadır. «-İstihare eden mahrum olmaz, danışan nedamete düşmez; iktisada riâyet eden de yok-sullaşmaz» mealinde bir de hadis vardır (Cami1; II, s. 124). Nâbî,
Umûr-ı maslahat'i dîn içindir ey gaafil, Değil menâsıb için vaz'ı istiharelerin[20]
beytiyle istiharedeki maksadı da izah eder. «İstiharede bulunmak, İstihare etmek» yukarıda söylenen istiharelerden birini yapmaktır. «İstihareye
yatmak» da son söylediğimiz tarzda istihare etmek hakkında kullanılır.
İstiva
Sivâ, arapça iki şeyin haeım, ağırlık gibi hususlarda eşitliğine denir. Biçim, duruş, güzellik, alım gibi keyfiyetlerde de iki şeyin, iki kişinin arasındaki eşitliğe de derler, «alâ- üzerine» ekiyle müteaddî olursa kavramak, kapsamak anlamını verir.
Hurûfiler, insan yüzünün ve vücûdunun sağ ve sol uvuzlarının ayn^ olması dolayısiyle ortasından geçtiği farzedilen çizgiye «HatM İstiva -eşitlik çizgisi» demişlerdir. Onlarea iki kaş, dört kirpik ve bir saç, yedi eder ve «Fatiha» nın yedi âyetine karşılıktır, Saç, İstiva ile iki olur; bu suretle yedi hat, sekiz eder; her biri dört unsurdan meydana geldiğinden yedi hat arapçadaki yirmi sekiz harfe karşılık yirmi sekizdir; bu Kur'an harfleri, İstiva ile anasıra (dört unsura — hava, ateş, su, toprak) vurulunca Fazl'ullâh'ın «Câvidan» adlı kitabının yazıldığı harflere, yâni fars-çadaki otuz İki harfe eşit olur.
Tasavvufta, bütün varlıkları, Tanrı'nın sıfatlarının zuhuru, sıfatları da, zâtın mazhariarı bilmeye, bu biigiyi görüş ve oluş hâline getirmeye, her-şeyin, izafî varlıkla var olduğunu bilip gerçek varlığın, ancak Mutlak Varlık olan Tann'ya âit bulunduğunu anlayıp başka varlıkları nefyetmeye «Fena' - Yokluk», herşeyin gerçek varlıkla var olduğunu anlamaya ve bu kemâl mertebesine erişmeyeyse «Baka' - Hakla var oluş» derler. Bu kemâl mertebesine ulaşan kişi, herşeyi, mertebesine, istîdadına, yaratılışına göre doğru ve yerinde görür, ona, istîdat ve mazhariyetine uygun muamelede bulunur; bu bakımdan, yer yüzünde, Tanrı halîfesidir. Halk'la Hakk'ı, aynı zamanda müşahede eder; halk, Hakk'ın sıfatlarının zuhurudur; Hak'sa, halkın butânudur, özüdür; ama zât bakımından da Hak, hiçbir şeyle birleşmiş değildir; zâtı, her şeyden münezzehtir. Bu makam, «İstiva1» makamıdır.
Mevlevîlerde bu makama ulaşan kişiye Çelebi tarafından, «İstivâlı sikke» verilir. Yahut sikkesine «İstiva» çekmesine me'zun olur. Sikkedeki İstiva, destann önden arkaya doğru, iki - üç parmak enliliğinde, bir şeridinin sikkenin üstüne çekilmesidir. Bu şeridin ön kısmı, tam iki kaşın ortasına gelir, arka kısmı da sağa - sola meyletmeden dümdüz arkaya gider. Mevlevi mezar taşlarında, destarsız sikkeye de İstiva Çekildiğini görüyoruz. İstivâlı sikke, Bektâşilerin Elifî tacına da çok benzer. Biz, bunun, Hurufîlik tesiriyle Mvlevîliğe girdiğini sanıyoruz. Çünkü eski kaynaklarda İstivâ'ya dâir birşeye rastlamamaktayız.
922 de (1516) ölen ve Bektâşilerce «Pîr-i Sânî- ikinci pîr» tanınan Balı Sultan (Balım Sultan), bir nefesinde,
İstivayı gözler gözüm, Seb'elmesânıdir yüzüm;
«Eneîhakk» ı söyler sözüm, Mi'râcımız dardır bizim[21]
dörtlüğüyle «İstiva» yi anar (Alevî - Bektaşî Nefesleri; s. 24).
Esrar Dede (1211 H. 1796-1797), «İstiva'» redifli kasîdesinde.
Ol nûr-ı sebze bî ser-ü bî pâ olan erer, Bîhûde alma başına, sevdayı İstiva.
Bir Mevlevi ki râsti Âl-i Rasûl ola, Mevrûsttdur alâmet-i hadrây-ı İstiva.
Ser tâ be pay mazhar-ı nûr-ı siyah olan, Gerdûn-ı devr-i zâta olur cây-t İstiva[22]
beyitieriyle İstivâ'nm yeşil ve siyah olduğunu bildirmektedir ki her halde, destarda olduğu gibi seyyid olanlar yeşil, olmayanlar siyah İstiva taşımaktadırlar (Divan; İst. Takvim-i Vakayı' Matbaası — 1257; s. 10).
§ Semâ'-Hanenin, giriş kapısından şeyh postunun önünedek gittiği farzediien ve Semâ' - Haneyi ikiye bölen hatta da «Hatt-ı İstiva» denir ve «Sultan Veled devri» nde bu hatta basmamaya dikkat edilir.
§ Resim hırkalarında, yakadan başlayıp eteği dolaşarak yakaya varan yeşil şerit, yakanın arkasında, şu şekilde birleşir:
Bu şekil, arap harflerinden Lâmelif ( V ) harfinin dönmüş şeklidir! «Lâ», yok demektir; hırkayı giyen kişiyse elif harfine ( I ) benzer;, bu suretle «Lâ-yok», «İllâ-Ancak var» olur ki bu da Lâilâhe İllallah - Allah'tan başka yoktur tapacak» tevhîd kelimesine işarettir. Bu yeşil şeride de «İstiva» denir.
kendini tümden Tann'ya veren), erer; boş yere
§ Sokak hırkalarında da «İstiva» vardır; yakaya aynı şekilde birleşen ve hırkanın renginde olan onsekiz dikiş, göğse kadar gelir.
§ «Deste-Gül» de ve «Tennure» de de «İstiva» vardır. Esrar, bunu bu beyitlerle tesbît eder:
Yazmış kenarı hırkaya adâb-ı iakri hep Hatt-ı sebizle matla'-t ğarrây-ı îstivâ
Tennurelerde sûret-i «La» da iyândır Sme-i gayrı nefy ede tâ Lâ-yı İstiva
Fakr~ü fenada Mevlevi pervâz eylesin, Var hırkasında şeh-per-i ankaa-yt İstiva[23]
İşâret
Arapçadır, Alâmet, göstermek, yol belirtmek, yapılacak şeyi anlatış anlamlarına gelir. Tasavvuf ehlinin bâzıları, herhangi bir işi yapmak, yahut yapmamak, yahut da bir işin sonucu hakkında gönüllerine gelen şeye, yahut birisinden duyulan, bir şeyde görülen söze, belirtiye «işaret» derler. Meselâ bir işte -başarı elde edip edemeyeceği hususunda şüphesi olan, mürşidine rabıta yaparak sokağa çıkar ve ilk rastlayacağı şeyle, yahut ilk tanıdığı adamın adıyla yorumlamayı kurar. Yolda, bir cenazeye rastlarsa bu İşten vazgeçer; ilk tanıdığı adamın adı «Muvaffak» sa, bu işin olacağına hükmeder; işe girişir. Bu rastlantıya «İşaret» denir. İslâm, bu çeşit şeyleri kabul etmez, Melâmet yolunda da bunlara «hayâl» denir ve îtibar edilmez.
Bir de, herhangi birşeyi sözle açıkça söylemeyip rumuzla, meselâ bir hikâye arasında anlatmaya, yahut tavır ve hareketle belirtmeye «İşaret» denir ki irfan ehli, o rumuzlu sözden, hikâyeden, yahut tavır ve hareketten maksadı anlar. Yunus Emre'nin,
Nasihat kandilinden bir işaret göründü, Tenim içinde canım, andan yana süründü
beytindeki «işaret» budur.
İyiliğe İyilik Her Kişinin Kân, Kemliğe İyilik Er Kişinin Kârı
Bu atasözü, gerçek ehlinin, kötülüğe karşı bile iyilikle muamele etmesi gerektiğini ifâde eder. Hazret-i Alî, savaşta karşısındaki düşmana hücum edeceği sırada o kişi, «Yâ Afi» demişti, «kılıcını bana versene». Hazret-i Alî, derhâl kılıcını uzatarak «Al» demişti. Kılıcı alan müşrik şaşırmış, «Yâ Alî, böyle bir anda, kılıcını nasıl verdin bana» demiş, bu soruya, Hazret-i Alî'den «Biz, istenenî veririz; vermezsek kötü bir iş yapmış oluruz» cevâbını alınca müşrikin hâli değişmiş, kılıcı Alî'ye verirken şehâdet getirip Müslüman olmuştu.
K
Kadem
Ayak, yarım arşınlık ölçü bölümü, uğur ve meymenet anlamlarına gelir, arapça bir sözdür. Tasavvuf ehli, mihmanı giderken, «Hoş geldiniz, kademler getirdiniz, hayırlara karşı; Hak erenler gözcünüz, bekçiniz otsun» diye uğurlarlar. Genel mihmânın da, kapıda, «Kademlerinize kurban olayım, hoş geldiniz, kademler getirdiniz» diye karşılandığı olur. Mih-mân, gösterilen yere oturduktan sonraysa makam sahibi, «Aşk olsun» der,, geien de şükür secdesine kapanır.
Kafdağı
Burnu Kaf dağında Kaftan Kaî'a
Kur'ân-ı Kerîm'in L. sûresi, «Kaf, and oisun büyük ve şerefli Kur'-ân'a» âyet-i kerîmesiyle başlar. Kaf, Allahu Taâlânın adlarındandır, kudret sahibi anlamınadır diyenler olduğu gibi dünyâyı çepeçevre çeviren dağın adıdır; o dağın ardında cinler vardır; ejderhalar, insanlara zarar verince melekler, ateşten zincirlerle onları çekip o dağın ardına atarlar da denmiştir. Sûfîiere nazaran «Kaf», Kur'ân'a işarettir ki bu da, Ailahu Taâlânın bütün adlarına mazhar olan insan ve bu mazhariyetini bilen ve bildiren «İnsan-ı Kâmil», yâni zamanın İmâmı ve Kutbudur. .Bayramı Me-lâmiierinden (Hamzevîierden) İdrîs-i Muhtefî (1024 H. 1615), meşhur «Şathiyye» sinde (Bak: Şatkiyye),
Kaf dağını arkama Bahr-ı Muhiti içtim,
Yüklendim etme aceb, Kanmadım amma neden [24]
der (A. Gölpınarli: Melâmîlik ve Melâmiler; İst. Üniversitesi Türkiyat Ens titüsü yayımı - 1931, s. 125).
Halk arasında Kafdağı ve Kafr ululuk, sınırsız alan anlamlarına kui-lanılır. Çok kibirli insana, «Burnu Kafdağında» denir. Bir uçtan bir uca yerine de «Kaftan Kafa» ve «Tundan Tuna» deyimleri kullanılır; «Süleyman Peygamber, Kaftan Kafa bütün âleme hükmetti» gibi.
Kâf-Nun-Kün
Arapçada kâf ve nûn harfleri bir araya gelirse «Kûn-OI» sözünü meydana getirir. Kur'ân-ı Mecîd'de, II. sûrenin (Bakara) 117., III. sûrenin (Âlu İmran) 47., XIX. sûrenin (Meryem), 35. XXXVI. sûrenin (Yâ Sîn) 83., XL sûrenin (Mü'min) 67. âyet-i kerîmelerinde, Allah'ın, bir işin olmasını irâde buyurması ve o işin hemen olması, bu sözle bildirilir. Tasavvuf edebiyatında Allah irâdesi, «Kâf-Nûn», yahut «Kün» sözleriyle belirtilir.
XVI. yüzyıl Mevlevi şâirlerinden Yûsuf Sîne-çâk,
Onsekiz bin âlemi ma'dûm iken vâreyledi, Kâf-ü Nun emri ile bir kerre îmâ etti aşk[25]
(Mevlanâ'dan sonra Mevlevîlik; s. 496.) beytiyte bunu dile getirdiği gibi XX. yüzyılda Bektaşi Harâbî de,
Kâf-ü Nun hitabı izhâr olmadan, Biz bu kâinatın ibtidâsıyız
der (Alevî-Bektâşi Nefesleri; s. 233).
Kahriyye
Kahriye okumak Kahriyeye uğramak
Aşağılatarak üst gelmek, mahvetmek anlamına gelen «kahır» kökünden, kahredici manâsına arapça bir sözdür; birisini kahretmek, öldürmek, yok etmek için, Allahu Taâlânm adlarından «Kahhâr» adını, «Yâ Kahhâr» diye zikretmeye ve kahredici duaları okumaya «Kahriyye okumak», Kahhâr adını da ihtiva eden bu dualara da «Kahriyye» derler. Rûz-jiamçeci Süleyman Fâık (1253 H. 1837), «Mecmua» sında, Halvetiyye ta-rîkatinden «Cerrâhiyye» kolunu kuran Nûreddîn-i Cerrâhî'nin (1133 H. 1721), Koca Mustafa Paşa Şeyhin'i kahretmek için müritleriyle «Kahriyye» okuduğunu, fakat kendisinin ölüverdiğini kaydeder (İstanbul Üniver-.sitesi K. Türkçe Yaz. 9577; 4. b - 5. a).
«Kahriyye» okurken, okuyanın ölümüne, «Kahriyyeye uğramak» denir.
Kahve Nakıybı
Bu deyim, Mevlevîierle Bektâşilerden başka, bütün tarîkatlerde vardır. Kahve ocağına bakan, kahve pişiren, yamaklığını yapan zatla kahveyi mihmana sunan dervişe denir.
Bektaşi meydanında, Ebü'l-Hasan'üş-Şâzilî'yi temsil eden Kahvecimin bir de postu vardır (Bak. Meydan).
Kahve Ocağı
Mevlevîlerin Sofu (Sûfî) Tarîkatieri dedikleri esmâcı tarîkatlerin ve Bektâşilerin tekkelerinde, «Cümle Kapısı» denen ve bahçeye açılan kapıdan sonra asıl tekke kapısından girilince, giriş kısmının bir köşesindeki oda, yahut bucak, «Kahve Ocağı» diye anılır. Odanın kapısına karşı, fc köşede Kahve Ocağı bulunur, odada oturmak için boydan boya, üstü I-iimle, cecimle döşeli Kerevet vardır. Kahve ocağının yanındaki po kahveci dervişe aittir. Dergâha gelen mihman, önce buraya girer, bun ya alınır. Kahveci yamaklığını yapan derviş, pişirilen kahveyi, mihmar sunar, Mihman, şeyhi görecekse, şeyhe gidip haber verir ve müsafi alıp şeyhe götürür.
Kakvenin ve kahvecilerin pîri, Fütüvvet erkânınca, Şâzilî tarîkatini kurucusu Şeyh Ebü'l-Hasan'iş-Şâzilî'dir (656 H. 1258).
Kalb
Kalbe bakıcı
Kalb bir sırça kadehtir, çabuk kırılır
Kalb kalbe karşıdır
Kalbten kalbe yo! var
Kalb şişeye benzer, kırıtırsa yapılmaz
Kalb, arapça, kanın vücudda dolaşmasını sağlıyan ve sol memeni altında bulunan malûm uzva denir; ancak gerek arapçada, gerek fars çada, gerek türkçede kalb, insanın manevî varlığına, anlayış, duyuş \ seziş kabiliyetine verilen addır ki bunu «Gönül» sözüyle de belirtiriz.
«Kalbe bakıcı» Bayramı Melâmîlerinde, zamanın kutbu olan, Me!ö met yolundakiierce öyle tanınan kişi tarafından irşada mezun olan kişi lere verilen addır.
Atasözleriyse, «Gönül bir sırça kadehtir.... Gönül gönüle karşıdı Gönülden gönüle yok var...» gibi gönül sözüyle de söylenir. (Gönül rnad desine bakınız).
Kaalde Kalmak
Bilgisini, duygusunu hâl haline getiremiyen, gerçeğin, birliğin, zev-ikın yalnız lâfıyla geçinen kişiye «Kaalde Kalmış» denir; lafta kalmaya da «Kaalde kalmak» derler (Hâl maddesine bak).
Kalender
«Kalenderiyye» tarîkatine mensup olan kişiye «Kalenderi» denir. Ayrıca Bektâşilerde derviş olmaya ikrar veren, fakat henüz derviş oiuş töreniyle kendisine taç giydirilmiyen ve tekede arkıyye ile hizmet eden kişiye de «Kalender» denir.
Halk arasında «Kalender», yoksul, kimsesiz kişiye dendiği gibi her-şeyi hoş görüyle karşılayan, geniş meşrebli, herkesle uyuşur, geçinir kişiye de «Kalender Adam» denir.
Mevlânâ'nın «Mesnevi» sinden, kalenderlerin baş açık gezdiklerini anlamaktayız; Bursa'da, Muradiye Külliyesindeki mezar taşları müzesinde 118 No. da kayıtlı bulunan ve «Hacc Muhammed Kalendersin, Hicrî IX. yüzyıla ait taşındaki taç, Mevlevi sikkesinden biraz kısa, üstüvânî, kubbesi oniki, kubbeden aşağıyadek kırk dilimlidir; lengeri, yâni başa giyîleck yeri, dört parmak yukarıdan üç sıra, zırhla kubbeden ayrılmaktadır. İstanbul, Belediye müzesinde de başka biçimde bir kalenderi tacı vardır.
Bektâşiier, beyaz keçeden yapılan lengeri dört, kubbesi oniki dilimli ve tepesinde «düğme» tâbîr edilen kenarları dikişli bir fındık büyüklüğünde, gene beyaz keçeden yapılıp dikilen bir parça bulunan taca «Hüseynî» ve «Celâli Taç» derler; lengeri dört, kubesi oniki parça keçenin iç taraftan birbirine dikilmesiyle meydana gelen bu tacın dıştan görünen dilimlerinin kenarları da küçük ve birbirine bitişik amûdî dikişlerle dikilerek dilimler iyice belirtilmiştir. Dilimleri dıştan dikişli olmayanına ve tepesinde düğme bulunmayanınaysa «Kalenderi taç» denir (Taç maddesine de bakınız).
Kaienderîler, saç, sakal, bıyık ve kaşlarını ustura Üe tıraş ettirirler, böylece kendilerini zahirî zînetten arınmış sayarlardı {«Türk Ansiklopedisinde «Kalenderiyye» maddesine bakınız; cilt: XXI; fasikül: 163, An-Kara, Millî Eğitim Basımevi — 1973, s. 157-161}.
Kalıbı Dinlendirmek
Ölmek yerine kullanılır. «Göçtü, Göçündü, yürüdü, Hakk'a yürüdük
gibi sözler, saygıdeğer kişilerin vefatını bildirmek için söylenir; «Kalıbı dinlendirdi» sözüyse sevilmeyen kişiler ve hayvanlar hakkında söylenegel-mistir. «Bizim kedi, kalıbı dinlendirdi» gibi.
Kaalû-Belâ
Kur'ân-ı Kerîm'ın VII. sûresinin (A'râf) 172-173. âyetlerinde, Allah'ın,. Âdemoğullarının arkalarından, soylarını çıkarıp onlara, «Ben sizin Rabbi-niz değil miyim» dediği, onların da, «Evet, Rabbimizsin» dedikleri, bunun üzerine onları, birbirlerine tanık tuttuğu, bunu da, kıyamet gününde, «Bizim bundan haberimiz yoktu, atalarımız bizden önce şirk koşmuşlardı; biz onlardan sonra geldik» dememeleri için yaptığı bildirilmektedir.
Halk inancına göre, «Ben sizin Rabbiniz değil miyim,» sorusuna «Evet» diyenler, bu dünyâda mü'min olmuşlar, «Hayır» diyenlerse küfre, şirke düşmüşlerdir. «Değil miyim» sözünün arapçasi «Elestü» dür. «Kaalû-Belâ» sözüyse «Evet dediler» anlamındadır. Bu «soru-cevap», «Ezef Bezmi, Elest Meclisi» anlamına «Bezm-î Ezel, Bezm-î Elest» diye de geçer.
Sûfîlere nazaran zaman olmadığından ve «Rab» terbiye eden, geliştiren, yetiştiren anlamına geldiğinden, herkes de istîdâdına göre iş işlediğinden, hâl diliyle her an, «Sizi geliştiren, yetiştiren değilmiyim» sorusu gelmekte, herkes de istîdâdına uymakla, gene hâl diliyle «Evet» demektedir. Yunus,
Kalem çalmıcak ğörgil, haber böyîedürür bilğil:
Kaalû-Belâ kelecisin bunda haber veren benem
beytiyle bunu dile getirdiği gibi Kul Himmet de.
Tâ Kaaîû-Belâ'dan sevdik, seviştik,
Bizimle ezelî yârır mahabbet;
Üstad nazarında, ikrar kopuştuk,
Müzmine kadîm ikrardır mahabbet
demiştir (Aievî-Bektaşi Nefesleri; s. 192). «Elest» ve «Kaaiû-Beîâ», ezel. Önüne ön olmayan zaman anlamına gelir. Belâ sözü de, bâzı kere, kafiye zoruyla farsçalaştınlarak «Belî» tarzında söylenir.
Kanberiyye
Kanber, Hazret-İ Alî'nin kölesidir; Hazret-i Alî'ye ve Ehljbeyt'e can-dan-gönülden bağlıydı. Geceleri Hazret-i Alî, sokağa çıkınca o da, kendisine haber vermeden kılıcını alır, düşmanlardan korumak üzere peşine düşerdi. Bilâl-i Habeşî gibi zencî olan Cenâb-ı Kanber, Ehübeyt'e düşmanlığı ve herkese zulmüyle ün alan ve Zâlim sıfatiyle sıfatlanan, Hicretin 95. yılında (714) ölen Haccâc'a karşı Hazret-i Alî'yi, gayet fasih ve beliğ bir surette övmesi üzerine şehîd edilmişti. Kanber, edebiyatta dâima Alî ile beraber anılır.
Kanberiyye, Kanbere mensup anlamına gelir. Yünden örülmüş olan ve bir kere bele dolanacak uzunlukta bulunan kalınca bir kuşağa bir halka ile asılmış, yumruk şeklinde ve yumruktan küçük, Balım taşı denen, Kırşehir'de çıkan balgamî taştan, yahut Necef taşından yapılmış birşeydir. Tiyg-Bend, Teslim Taşı, Kemer, Palheng... gibi tarîkat cihazından olan Kanberiyye, bele sarılan kemer üstüne takılır; kuşağın bir ucu halka biçimindedir, o halkaya sokulur ve belin sol yanına doğru mâi! olarak durur. Kanberiyye, hem Ehlibeyte nispeti, hem erenlere hizmeti bildirdiği gibi takman kişinin mücerred, yâni evlenmemeye ikrar vermiş olduğuna da işarettir; fakat son zamanlarda mücerred olmayan babalar ve dervişler de Kanberiyye kuşanırlardı.
Kanberiyye, baba tarafından tekbirlenerek kuşatılır ve kuşatılırken Terceman (bak) okunur (Türk Ansiklopedisi'ne yazdığımız «Kanberiyye» caddesine de bakınız; c; XXI; fasiküf: 163, s. 157-161).
Kandil, Dibine Işık Vermez
«Mum, dibine ışık vermez» tarzında da söylenen bu atasözü, duası, başkalarına geçen, himmeti başkalarına dokunan bâzı kişilerin perişan :hâlde olmaları münâsebetiyle söylenir.
Kan Et, Kanun Etme
Erenlerin erkânına yeni bir şey katmamak gerektiğini ihtar yollı söylenir.
Kanını İçine Akıt
Melâmeti kabul edenler, cezbenin izhârını, bir çeşit gösteriş sayar lar. Bu yüzden, herhangi bir sohbette, cezbeye kapılan kişiye, tarîka' ulusu, Mevlevîlerde, mürebbîsi olan dedesi «Kanını içine akıt» diye ih tarda bulunur.
Kanun Çerağı
Bektâşilerde pirinçten yapılma, kapağı Bektaşi tacı şeklinde olar ve fitil konacak üç lülesi bulunan, Taht'ın (bu maddeye bak) ve Baiırr Taşı'nın (bak) önünde duran, zeytinyağı ile yanan çerağa bu ad verilir Kanun Çerağı iki yanındaki şamdanda duran ve Taht'ın üç basamağınır her basamağında bulunan üçer şamdandaki mumlarla, bu çerağ bir sayı lırsa onikî, lülelerindeki fitillerle sayılırsa Meydan'da, Taht üstünde ve önünde Ondört çerağ olur ki Oniki İmam'a ve Ondört Ma'sûm'a işarettir.
Cerağct, kanun çerağını uyarmadan, Taht'ın önünde şu terceman okur:
Kanûn-t evliya, Nur'üssemâvât, Seksiz bu menzildir Tûr-ı münâcat
Kaçan rûşen olur, niyaz edip ver Muhammed Alî'ye candan salavât.
Bu tercemandan anlaşılmaktadır ki «Kanun Çerağı» na, «Kanun-Evliyâ» da denmektedir.
Kapı Allah Kapısıdır
Hizmet edilen, geçim sağlanan yerferdeki hizmetin halka, doiayısiy-ie de Hakk'a hizmet olduğu, bu yüzden de; o kapının Allah Kapısı bu-Junduğu, bu atasözüyle belirtilmektedir.
Kapıdan Geçmek
Mevlevîlikte, dervişliğe ikrar veren ve binbir gün, yâni «Rızâ» sözünün ebced hesabınca tutarı kadar hizmette bulunan kişi, hücre sahibi olur; Mevfevî erkânınca hücresine götürülür ve gül-bangle hücresine girmiş olur. Buna kapıdan, yani «Rızâ», Tanrı râzılığı kasından geçmek denir (Mevlevî Adâb ve Erkânı; s. 135-136; Mevlânâ'dan sonra Mevlevîlik, s. 391-398).
Karaboğaz
«Ağzı kâra» maddesine bakınız.
Kara Kazan. Kara Kazan Hakkı
Kırşehir'de, Hacıbektaş kazasında bugün müze olan ve Hacı Bek-tâş-ı Velî'nin yattığı Hacı Bektaş tekkesinin «Aş Evi» ndeki büyük kazana verilen ad. Bu kazan, öbür kazanların ortasında bulunur. Bektaşi ve Alevîlerden, altında odun yanmadan kaynadığına inananlar vardır. Rivayete göre bu kazanı, dergâha bir Moğol kumandanı hediye etmiştir. «Kara Kazan hakkıyçin» sözü de Alevîler arasında bir and sözüdür. -
Eskiden Âşâr usûlü, hükümetçe kabul edilmişti ve köylerin ekim fıasılâtının onda biri, müzayedeyle satılırdı. KöyÖn aşarını alan ve «Mültezim» denen kişi, ekinin onda birini aldıktan sonra, köy, Alevî köyüyse,
Üçler, Yediler, Kırklar hakkı olarak üç, yedi, kırk şinik buğday da alır, köylü, sesini çıkarmazdı. «Harman kaldırma zamanı» denen bu zamanda, köye. Hacı Bektaş.tan, daha başka yerlerden gelen dervişlerle dedeler de üşüşür, Hacı Bektaş Çelebisi tarafından gönderilen «VekiUler de gelirler, kimisi «Hazret-i Pîr», kimisi «Kara Kazan», kimisi «gül yüzlü Efendim» (Gelebi) için «Hakkullâh» derer, devşirir, köylünün harmanını, îam manâsiyle savurur, giderdi.
Karınca - Süleyman
Süleyman Peygamber (A.M), kuşların, bütün yaratıkların dillerini bi-ien, insanlara, cinlere buyruk yürüten, çağının padişahı olan bir peygamberdir. Kur'ân-ı Kerîm'in XXVII. sûresi olan «Nem! Sûresi» nin 15-19. âyet-i kerîmelerinde Süleyman'ın (A.M), babası Davud Peygamber'e (A.M) vâris olduğu, bütün âleme hükmettiği, birgün ordusuyla karınca-lann yayıldığı bir ovadan geçerken karıncalardan birinin, öbürlerine, «Yuvalarınıza girin de Süleyman ve ordusu sizi çiznemesin» dediğini duyduğu bildirilir. Halk arasında, Süleyman Peygamber'in, «Ben böyle bir zulüm yapmam; peygamberden böyle birşey umulmaz, bu sözü neden söyledin» diye o karıncaya sorduğu, onun da, «Senin debdebeni görüp seyre dafariar da teşbihlerini unuturlar, ona engel olmak için bu sözü söyledim» cevabını verdiği söylenir.
Karınca, aczin, Süleyman da kudretin timsâli sayılmış, bu âyetler dolayısiyle edebiyatta dâima Süleyman'la karınca karşılaştırılmıştir. Yunus Emre de bir şiirine,
Canım, erenler yolu inceden ince imiş, Süleyman'a yol kesen sol bir karınca imiş
beytiyle başlar.
Bir karıncanın, Süleyman Peygamber'e armağan oiarak bir karınca budu götürdüğü de halk arasında söylenir. Erenler yolunda, herkesin, kadrince çalışması gerektiğini belirten şu hikâye de pek güzeldir:
Topal bir karınca düşe-kalka gidermiş. Birisi, «Nereye gidiyorsun» diye sormuş. «Hacca» demiş. Şaşıran adam «Bu hâlinle mi» demiş. Karınca şu cevabı vermiş:
— Gidemesem de yolunda ölmek var ya.
Kasık Niyazı
Bektâşilerle Mevievîlerde niyaz vaziyeti aynıdır. Sağ el üste gelmek üzere sağ eli, parmaklar hafif aralık olarak sol, sol eli de sağ omuz hizasına koymak, dirsekleri vücûda yapıştırmak, sağ ayak parmağını sol ayak parmağının üstüne koymak suretiyle başı daha fazla eğerek belden itibaren vücûdun üst kısmını öne eğmek, niyaz vaziyetidir. Yalnız Mevievîlerde, mukabele esnasında, hırkalarını atan semâ'-zenler, niyaz vaziyetinde, ellerinin parmak uçlarını, omuzlarının ardını tutacak kadar yukarı kaldırırlar; bu fark da arzettiğimiz gibi yalnız mukabelededir.
Bektâşilerin, Rumeli'nin Yunanistan tarafındakileri, kendilerini, Balım Suitan'dan ziyade Seyyid Ali Sultan'a mensup sayarlar ve bunlar, niyaz ederken, ellerini, parmaklar düz ve bitişik, parmak uçları aşağıya mail olarak iki böğürlerine korlar ve omuzlar, vücuddan biraz ayrılır; ayak mühürlemek aynidir. Bu çeşit niyazda eller, kasıkların biraz yukarısında bulunur ve bu niyaz vaziyetine «Kasık Niyazı» denir.
«Kasık niyazı» sözü anlam bakımından biraz müstehcen şakalara. da konu olmuştur. Bu hususta bir fıkra da vardır; fakat yazamıyoruz.
Kavuk
Kavuğu büyük Kavuklu
Başa giyilen ve üstüne sarık sarılan, bez, yahut yünlü kumaştan yapılmış serpuş.
«Kavuğu büyük», iri kavuklu anlamına gelir. Nefes (Bu mad. ye bk,) eden, yâni hastaya okuyup üflemekle geçinen kişilere denir. Münasebetsiz harekette bulunanlara «Git de kavuğu büyüğe okun» denir. «Kavuklu», Ortaoyununda, yan aydın ve eyyam adamı «pîşe-kâr-sanat ehli» denen oyuncunun karşısında olan, onunla alay eden ve halkı temsil eyleyen oyuncudur. Aynı zamanda, kendisini erenlerden göstermeye çalışan; kişiye de denir.
Kaygusuz
«Kaygısız Abdal» ve «Kaygusuz Sultan» diye anılan, Bektaşi edebiyatının en orijinal örneklerini veren, türkçe nesrinse gerçekten eşsiz bir üstadı olan bu zatın, esrar içmeye düşkün olduğunu şiirlerinden anlıyoruz. Bir nefesine.
Esrarı gördüm bugün binmiş, gider bir ata; Şöyle kim derviş olmuş, hergiz söylemez hatâ
diye başlar ve esrarı över (Aievî-Bektâşi Nefesleri; s. 214), Bir başka nefesi de,
Beng ile seyretmeye, ah bize bir bağ olsa, Issı, soğuk olmasa, havası hûb sağ olsa
beytiyie başlar ve sonunadek esrarı, esrar içenlerin sevdikleri şeyleri sıralar; şathiyye tarzındaki şiirlerinde, hattâ nesirlerinde de bu esrar düşkünlüğünün verdiği neşe görünmektedir. Bektâşiler, her hâlde bu yüzden ve Kaygusuz'un, esrara düşkünlüğü, ağızdan ağıza söylenegeldiğinden, rakıya «Ak Yazılı» dedikleri gibi esrara da «Kaygusuz» adını takmışlardır. Biihasa mahrem olmayanların yanında, esrardan «Kaygusuz» diye bahsederler; meselâ, «Geçen gün Kaygusuz haktaydi, filâna rastladım; o bulmuş, beraberce gördük» derler ki «haktaydı» bitmişti demektir, «Beraberce gördük», beraber çektik anlamına gelir.
Kelle sağ olsun, cihanda bir külah eksik değil (Baş sağ oldukça külah bulunur)
Dervişlerin arakıyeleri, taçları (külahları), şeyh tarafından tekbirlen-ciiği için ona nâmahrem eli değdirmezier; yâni başkalarını, hele tarikat-ten olmayanları ona dokundurmazlar. Eskir, yıpranır, giyilemeyecek hâle gelirse, dergâhın mezarlığına götürüp gömerler. Külahı eskiyen bir derviş, külahını gömmüş, yenisini de edinememiş, başı açık gezermiş. Başı açık gezmesinin sebebini soran birine, «Baş sağ oldukça külah bulunur» demiş. Sonradan bu söz, vezne uydurularak, «Kelle sağ olsun, cihanda bir külah eksik değil» tarzına dökülmüş (Al bunu da Cebrail'ine giydir» maddesine bakınız).
Keçkûl-Keşkûl
Fukara keşkülü gibi Keşkül be-dest
Farsça, fukara çanağı anlamına gelir ve daha ziyâde «Keşkül» tarzında söylenir. Büyük Hindistan cevizinin üstü kesilir ve içi oyulur; meydana gelen çanağın, iki uçuna iki halka geçirilerek bu halkalara bir zincir takılır. Derviş, bunu boynuna, yahut kemerine asar, yahut da elinde tutar. İfâhî, naat, mersiye okuyup keşkülü halka uzatır; herkes, keşküle birşey kor. Keşkül dolunca tekkesine döner ve keşkülünü, aş evinde boşaltır; toplanan yiyecek şeyler, aş evinde kalır; para varsa şeyhe teslim edilir. Bu münâsebetle içinde, birbirine uymayan şeylerin bulunduğu kap hakkında, «Fukara keşkülü gibi» deyimi kullanılır. Dergâha bir şeyler de-rip devrişmeye çıkan keşküllü dervişe de, eli keşküllü anlamına «Keşkül be-dest» denir. Süt ve badem yağıyla yapılan, üstüne badem rendesi, fıstık, üzüm, nar gibi şeyler konan tatlıya da, birçok şeyden yapıldığından «Keşkül-i Fukara» denmiştir. Bunun bir de fıkrası vardır:
Adamın biri, bu tatlıyı pek severmiş; varını-yoğunu verip hergün bu tatlıyı yaptırırmış. Sonunda yoksul bir haie düşmüş. Fakat bu tatlıyı yaptırabilmek için gene de eline keşkül alıp dolaşır, derip devşirdiğini satarr parasiyle bu tatlıyı yaptırırmış.
Şimdi bu sütlü, tatlıya kısaca «keşkül» deniyor.
Bakırdan, diğer madenlerden, hattâ gümüşten yapılmış, üstüne âyet' ler, hadîsler hakkedilmiş, değerli birer sanat eseri olan keşküller, müzelerimizde mevcuttur (Hak maddesine de bak).
Kemer
Kemeri sıkmak
Gayret kemerini kuşanmak
Kemer-Beste
Farsça bir terkibtir; kemer bağlamış anlamına gelir. Alevî ve Bek-tâşilere göre Hazret-i Alî, İmâm Hasan ve İmâm Huseyn de dahi! olduğu halde on yedi oğluna kemer ve silâh kuşatmış, her birerine Tanrı adlarından bir adı telkıyn etmiştir; bunlar da savaşta o adı zikrederek sava-şirlarmış. Bektaşi gül-banglerinde «Onyedi Kemer-Beste» sözü de geçer. Ancak şunu söyleyelim ki bu onyedi Kemer-Beste, bunların adları, kendilerine telkıyn edilen Tanrı isimleri, tamâmiyle hayalîdir (Mir'ât'ül-Makasıd fî Def'il-Mefâsid; s. 231-232).
Kem Nazarla Bakmak
Birisine, birşeye kötülükle bakmaya denir ki bu, tarikat edebine sığmaz. Yol eri, herşeye ve herkese iyilikle bakaeak, bu suretle, kötüleri de iyiliğe sevkedecektir. Yol erinin kem nazarla bakması gereken birşey varsa o da, nefsidir, nefsinin kötü dilekleridir.
Kendi Âleminde Olmak
Hiçbir şeyle oyalanmamak, kendi iç âlemine dalmak, kendi nefsiyle, kendi zevkıyle meşgul olmaktır. Sülük esnasında, sâlike böyle bir hâl de gelebilir; herşeyden eüni-eteğini çeker. Fakat bu, olgunluk hâli değildir; gelip Geçici Bir Haldır.
Kendinden Geçmek, Kendini Yitirmek — Kendine Gelmek
Arapça olarak birinci hâle «Mahv-Yok oluş», kendine gelmeye de Sahv-Ayılmak, Varlık âlemine geliş» derler. Bunlar da suluk esnasındaki hâllerdir.
Kendini Bilmek
Kendini bilene babsınin kanı helâl; kendini bilmeyene anasının sütü haram
Sen seni bif, sen seni; bilmez isen sen seni, patlatırlar enseni
Hadis olarak rivayet edildiği gibi meâlen de hadis sayılan ve Haz-ret-i Alî'nin sözü olarak nakledilen «Nefsini bilen, Rabbini bilir» sözüne dayanan «Kendini bilmek», tasavvuf ehlince esas umdelerden biridir. Kendini acizle, noksanla, yoksullukla, ihtiyaçla, yoklukla, bilgisizlikle, bütün noksan sıfatlarla bilen kişi, Rabbini, kudretle, olgunlukla, varlıkla, istiğnâla, hayatla, bilgiyle, bütün ebedî ve mutlak kemâl sıfatlariyle bilir ve bu bilgi, adama benlik vermez, yokluk verir; gerçek varlıkta yok olan-sa, gerçek varlığa bürünür. Mevlânâ, «Erce, sarhoşça bir saldırıda bulunduk da iimi verdik, malûma eriştik» mealinde,
Yek hemle-e merdâne-e mestâne bekerdîm Tâ iîm bedâdîm - o be me'lûm resîdîm
buyurur; Yunus Emre de.
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, - Sen kendini bilmezsin, bu nice okumaktır der. Hacı Bayrâm-Velî (833 H. 1429-1430),
Bilmek istersen seni, Geç canından bal anı,
Kim bildi ef'âlini, Anda yördü zâtını,
Can zçre ara canı; Sen seni bil, sen seni.
Ol bildi sıfatını; Sen seni bil, sen seni
Bayram özünü bildi, Bulan ol kendi oldu;
diyerek aynı umdeyi şiire, söze döker.
Bileni anda buldu;
Sen seni bil, sen seni
Tasavvuf ehli, «Kendini bilene babasının kanı helâl, kendini bilmeyene anasının sütü haram» atasözüyle kendini bilen kişinin, herşeyi yerinde ve gereği gibi yapacağını, kötü sanılan, kötü görünen işinin bile doğru olduğunu bildirmiştir. «Sen seni bif, sen seni; bilmez isen sen seni, patlatırlar enseni» sözüyse zevinli, anlamı gerçek bir tekerlemedir.
Kerem
Keremin var olsun Kereminiz var olsun
Yücelik, şeref, lütuf ve ihsan anlamlarına gelen arapça bir sözdür. Derviş, maddî, manevî lûtfa erince.lûtuf, sahibine karşı bu sözlerle şükran borcunu bildirir.
Keramet
Kerameti kendinden menkul (Bizim şeyhin kerâmâtı olur menkul kendinden)
Kerameti kendinden bitmek Kerâmet-Kel Ahmet
Keramet hayz-ı ricaldir
Keskin zekâ, keramete kıç attırır
Keremi-kerameti var olsun
Yücelik, şeref anlamına gelen bu arapça söz, erenlerden zuhur eden olağan üstü şeylere denir. Peygamberlerden zuhur edenlerine Mu'cize», erenlerden zuhur edenlerine «Keramet» derler. Dinden-don-dan haberi olmayan birinden, olağanüstü birşey görülürse buna «İstid-râç» derler. İİstidrâc, yavaş-yavaş, adım-adım ilerlemek demektir ki bundan maksat da, o kötü kişiden, böyle olağan üstü şeyler zuhur ettikçe bunların, onu benliğe, .bencilliğe adım-adım yaklaştırması, yavaş-yavaş da cehennem azabına çekmiş olmasıdır.
Mu'cize, peygamberin dileğiyle olur; keramet ve istidrac, insanın dileğiyle olduğu gibi insan dilemeden de olur. İnsandan, olağan üstü bir hâlin zuhuru, gördüğü rüyanın aynen çıkması, dileğinin kabul olması, ne de olsa insana bir benlik vereceğinden, bu da varlığa düşmesine sebep olduğundan erenler, kerameti hoş görmemişler, «Keramet Hayz-i ricaldir», yâni erlerin âdet görmesidir demişlerdir. Mevlâna, birisinin bir günde Kabe'ye gitmesini, samyelinin bir anda Mekke'ye gitmesiyle karşılaştırmakta, Hacı Bektâş'ın suyu kan yapışına karşılık, temizi pislemenin kolaylığını bildirmekte, mürşidin, gönüle tasarruf etmesi gerektiğini söylemektedir. (Mevlâna Celâleddin; İli. basım; s. 228-231). Hâce Abdullah-ı Ansârî (481 H. 1088), Su üstünde gidersen saman çöpü olursun, havada uçarsan sinek kesilirsin; bir gönül elde et de adam ol» der (Nasâyih ve MunâcâM Şeyh-i bozargvâr Hâce Abdullâh-ı Ansârî; İst. 1301; s. 33). Esasen mu'cize ve kerameti ikiye ayırırlar: «Mu'cize-i bâkıyye; Kerâmet-i bâkiyye, Kerâmöt-ı Urniyye-Kerâmât-ı Kevnîyye». Hazret-i Peygamber'in (S.M) bâkıy olan mü'cizesi, Kur'ân-ı Kerîm ve İslâm dînidir. Kerâmât-î İlmiyye, ilme, ilâhî bilgiye âit kerametler de erenlerin sözleri, eserleri, gönüllerdeki tasarruflarıdır; kevne âit olan kera-metlerse bir anda olan biten, geçip yiten kerametlerdir.
Şa'bânî şeyhlerinden olan ve sâliklerini Melârnetle irşad ve tesîîk eden Fâtih Türbedarı Ahmed Amiş (1337 H. 1920), «Ehl'ullah yanında ke-râmâtın ecüllî ve a'zamı tââtla telezzüz eylemektir. Halvette ve kesrette ve dahi her nefeste hâzır olup Allah'ı zikreylemek, kerâmâttandır ve dahi varidat olup inşirah hâsıl oldukça vekar ve sekînesi ziyâde olup edeb ve haya üzerine olmak kerâmâttandır ve cemî'-i ahvâlde Allah'tan razı olmak kerâmâttandır; yoksa mücerred hark-ı âde zuhur eylemek kerâmet değildir; zîrâ tasarruf ehli mahcûbdur»
Konuk'un; 1938; notlarından) .[26]
Bâzı kimseler, kendi kerametlerini kendileri naklederek halk üzerinde nüfuzlarını arttırmak isterler; bu çeşit kişilere, «Kerameti kendinden menkul», yâni nakledilir, söylenir derler. Şâir bu sözü, «Bizim şeyhin kerâmâti olur menkûl kendinden» tarzında vezne sokmuştur ve mis-ra'da atasözü olarak okur-yazarlarca söylenegelmiştir. Birisinin maddî, manevî yardımıyla bir mevkie, bir lûtfa eren kişi, bu lûtfu kendine mal ederse, buna, «kerameti kendinden biliyor» derler ve o adamı kınarlar. Zekâ sahibi kişi, olacak işi önceden kestirip söylediği eihetle de, «Keskin zekâ, keramete kıç attırır» atasözü meydana gelmiştir.
Kepenek
Kepenek altında er yatar.
Geniş,- kolsuz ve yakasız, önü açık, dövme yünden yapılan abaya denir (Abaya bak). 811 Hicrîden önce (1408- Halep'te derisi yüzülmek suretiyle .idam edilen Nesîmî'nin farsça, XVI. yüzyıl şâirlerinden Melâmî Dokakin-Zâde Ahmed Bey'in türkçe «Kepenek» redifli birer gazeli vardır Bilhassa Hurûfîlerin kepenek giydiklerini biliyoruz.
Çobanlar da kepenek giyerlerdi. Hâlâ da Anadolu'da doğu illerinde çobanlar kepenek giyerler. Çoban libâsı olması dolayisiyie kepenek giyen kişinin hor görülmemesini belirten «Kepenek altında er yatar» atasözü, kepenekli dervişler İçin söylenmiş olsa gerektir.
Kerbelâ
Kerbelâyc dönmek
Hergün Aşûrâ, her yer Kerbelâ
Kerbelâ, Irak'ta, Hazreî-i Peygamber'in kızları Hazret-i Fâtıma \\& damatları Hazret-i Alî'nin oğulları İmâm Huseyn'in, Yezîd'in emriyle Küfe valisi Ziyâd oğlu Ubeyduliâh'ın, ashaptan Sa'd b. Ebû-Vakkcre oğlu Ömer'in kumandası altında gönderdiği ordu tarafından sarılıp Hicretin 61. yılı (680) Muharreminin onuncu günü, yanmdakilerle şehîd edildiği ve defnolunduğu, türbelerinin bulunduğu yerin adıdır. Yezîd ordusu, Kerbe-lâ'da İmâm Huseyn'i ve ona uyanları. Ehlibeytini 61. yılın ilk ayı olan Muharrem'in ikinci günü kuşatmış, yedinci günü Fırat nehrinin suyunu onlardan kesmiş, onuncu günü de, kendisine uyanları ve kendilerini şehîd edip Ehlibeytini esîr etmişti. Bu fâcıa, İsiâm âlemini elemler boğmuş, bu münâsebetle de herhangi bir yerde yiyecek-içecek kalmazsa, «Burası kerbelâya döndü» deyimiyle bu facia hatırlanır olmuştur.
Ehlibeyt taraftarları, İmâm Huseyn'i ziyaret etmeyi büyük bir sevap ve bir vicdan borcu bilirler. Kerbelâ'ya gidemeyenler de, oldukları yerde ziyaret ederler. «Âşûrâ», onuncu gün demektir. Oniki İmâm'ın beşincisi ve İmâm Huseyn'in torunu İmâm Muhemmed'üi-Bâkır, «Her gün Âşûrâ, her yer Kerbelâ» buyurarak İmâm Huseyn'in her gün ve her yerde ziyaret edilebileceğini bildirmiştir.
Kesret-Vahdet
Çokluk, birlik anlamına iki arapça sözdür. Tasavvufta kesret; varlıkların varlıklarını kendilerinden bilmek, onları müstakil varlıklarla var görmektir. Vahdetse, bütün varlıkların varlıklarını Tanrı varlığından var olmuş bilmek, hepsinde Tann'nın kudretini, yaratışını, tasarrufunu, lût-funu, kahrını görmektir. Bu takdirde her varlıkta. Tanrı varlığı tecellî etmektedir. Nakşibendî umdelerinden biri, «Vahdet der Kesret», yânî çoklukta birliği görmek, bilmektir; buna «Halvet der Ençümen-Toplulukta yalnızlık» da denir ki kimseyle ilgilenmeyip Tanrı'yla huzur halinde olmak, yahut herkestte onun tecellîsini görmek demektir (Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik; s. 319-322. Arifî: Raşahât Ayn'ül-Hayât tercemesi; İst. Matbaa-i Âmire — 1269; s. 26-35; 415-419).
Kılavuz
Kılavuzu karga olanın burnu boktan çıkmaz Kılavuzsuz Kâ'be'ye bile varılmaz Kılavuzsuz menzil alınmaz Kuş bile kılavuzsuz uçmaz
Yol gösteren anlamına gelen bu söz, çeşitli münâsebetlerle dilimize şu atasözlerini vermiştir:
«Kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz.» Bu atasözü, yol-iz bilmeyen kişiye uyulmaması gerektiğini bildirir. «Kılavuzsuz Kâ'be'ye varılmaz.» Eskiden Kervanla Hacca gidenlerin, yollarını bulmaları için yerlilerden kılavuz kullandıklarını belirtir. «Kılavuzsuz menzil alınmaz» atasözü de konaktan konağa, kervanın kılavuzla gittiğini anlatır. «Kuş bile kılavuzsuz uçmaz» atasözü, göçküncü kuşların böiük-bölük, öndeki ön-cüleriyle göçtüklerini dile getirir.
Tasavvuf ehlince kılavuz, rehberdir (Bu maddeye bakiniz). Kaygusuz Abdal, bir nefesinde,
Hacca vardım der isen, Kande vardın Hacca sen?
Kılavuzsuz kuş uçmaz Bunca dağ-u dereden dörtlüğüle bu sözü kullanmıştır.
Kıldan ince
Tasavvuf ehlince erenler yolu, «Kıldan ince, kılıçtan keskin» olarak
anlatılır. Bektâşilerde, tarîkate girecek kişi, önce rehber tarafından babaya götürülür Baba, ona, «Bu yol kıldan ince, kılıçtan keskindir; ateşten gömlek, demirden leblebidir; geçilmez, giyilmez, yenilmez. Gelme gelme, dönme dönme, gelenin moh, dönenin canı demişler. Yol yakınken dönebilirsin, kurbanın da daha lığlanmadı» diye öğüt verir. Tanka-te girecek kişi, h&rşeye razı olduğunu söyledikten sonra rehber, onu meydandan çıkarır ve törene uygun olarak meydana sokar.
Kırdmsa Yap, Döktünse Doldur
Alevîlerin Görgü töreninde tölib, meydanda. Dara durup râzılık dileyince dede, ona, «Kırdmsa yap, döktünse doldur» öğüdünü verir. Bek-tâşilerde de «Baş okutmak» töreninde, baba tarafından aynı sözlere mu-hatab olur. Canların râzılığından sonra, Alevilerde, «Tanyk» den geçer (Bu mad.ye bakınız); Bektâşilerde babaya varır, baba, arakıyesini, yahut tacını tekbirler.
Kırk
Kırkayak Kırk dükkân Kırk güne kadar Kırkmı aşmak Kırkına varmak Kırk kere, Kırk yıl Kırklamak-Kırklanmak
Kırklar
Kırklara karışmak
Kırk yıllık
Kırk derviş bir sofrada yemek yer, iki padişah bir iklime sığmaz Kırk derviş bir postta yatar, iki padişah bir iklime sığmaz Kırkından sonra azanı teneşir temizler
Kırk yıl günahkâr, bir yıl tövbekar Kırk yıllık kânı, olur mu Yani Kur'ân-i Kerîm'ın VII. sûresinin (A'râf) 142. âyet-i kerimesinde, Mû-sâ Peygamber'e (A.M) Tür dağında, otuz günlük vâde verildiği ve bu vâdenin on günle tamamlandığı bildirilerek «Kırk» sayısının tamamlayış sayısı olduğu beyan edildiğinden ve Hazret-i Peygamber'e (S.M) kırk yaşlarında vahiy geldiğinden kırk sayısı adetâ kutsal bir sayı olmuştur.
Aynı zamanda Sûfîlerce, yeryüzünde Tanrı halîfesi olan «Kutub» tan sonra iki eren vardır ki birine sağ yandaki, öbürüne sol yandaki «İmâm», ikisine birden «İmâmeyn» derler. Bu iki İmâmla Kutba «Üçler» denir. Bunlardan sonra dünyânın dört yanına hükmeden dört, onlardan sonra da yedi ve kırk eren vardır; bunlara da Kutubla beraber «Beşler», Kutuptan sonraki yedi ve kırk erneyse «Kırklar, Yediler» denir. Kırklar'-dan sonra üçyüz eren gelir. Kutub vefat edince, kalb, sol yanda olduğu için onun sol yanında farz edilen eren, Tanrı tarafından Kutub tâyîn edilir, ondan açılan yere, bir derece aşağıdaki eren geçer; sayılır, aşağı derecedekiierden her birinin, bir derece yüceltilmesiyle dola ve üçyüz-lere de temiz kişilerden biri alınır.
Bu inanç, dilimizde birçok deyimin ve atasözünün meydana gelmesine sebep olmuştur. Halk, sayısı fazla olan bir şeye kırk sayısını da katıvermiş ve söz geiimi çok ayaklı bir hayvana «Kırkayak» adını takmıştır. Muhayyel yaratıklar da çok defa yedi başlı, kırk başlı olmuştur. Yedi başlı ejderha, yedi başiı dev, kırk boynuzlu hayvan gibi masaiiara, halk hikâyelerine giren sayılarda bu inançların tesiri vardır. İstanbul'da, çocuklar, kırk dükkân süprüntüsünden birer parça alınsp çörotoyia ateşe atılarak tütsülenirler, böylece nazardan korunduklarına inanılır-. di; alınan bu süpürüntüye, «Kırk dükkân süpürüntüsü» denirdi. Birisi kor-kasra, «Kırk güne kadar ölmezsem», yahut «Ölürsem bundan bilirim, sebebi budur» derdi. «Kırkına gelmek, Kırkını aşmak, KJrkma varmak», birisinin olgunluk yaşına gelmesidir; «Kırkına geldi, hâlâ adam olmadı; kırkım aştı, hâlâ uslanmadı» deyimleri bu yaşı ifâde eder. Bir sözün, bir işin üzerinde durulması da bu sayıyla bildirilir; «Kırk kere söyledim, Kırk yıldır söylerim...» gibi. «Kırklamak», çocuğun doğumundan kırk gün sonra anasıyla hamamda, yahut evde yıkanması, tasın kırk kere suya daldırıl-aıktan sonra Besmeleyle başına dökülmesidir. Lohusanın, doğumun kırkıncı günü hamama, eşiyle-dostuyia ve. törenle gitmesine de «Ktrk hamamı» denir. Kırklar, önce de arzettiğimiz gibi Yediler'den sonraki kırk erendir. Kutub'dan sonraki bu erenlere «Gayb erenleri» (Ricâl'ül-, Gayb} denir; bunlar hakkındakrhadislerin uydurma, yahut zayıf olduğu söylenmiştir. Birisi, uzun bir zaman ortalıkta görünmezse, bu yüzden ona «Kırklara karıştı» denir. «Kırk yıllık» deyimi de bîrşeyin eskiliğini bildirmede kullanılır.
«Kırk derviş bir sofrada yemek yer, iki padişah bir üfkeye (bir iklime) sığmaz» ve «Kırk derviş bir postta yatar, iki padişah bir iklime sığmaz» atasözleri, dervişierdekî birliği ve saltanattaki bencilliği bildirir. «Kırkından sonra azanı teneşir temizler» atasözü, olgunluk çağında akıllanmayanın artık akıllanmasına imkân ve ihtimâl bulunmadığını anlatır. «Kırk yıl günahkâr, bir gün (yahut sonda) tövbekar» atasözüyse, her insanın hakkındaki hükmün sonundaki hâline göre verilmesi lüzumunu ihtar eder. «Kırk yıllık Koni, olur mu Yani» atasözünü de, rivayete göre, meşhur Kâ-nî'nin (1206 H. 1792), hakkındaki bâzı dedi-kodu üzerine söylediği bir sözdür ki atasözü olup kalmıştır.
Kırk Budak
Hacı Bektâş tekkesinde, kırk kollu şamdana verilen addır. Bu şamdana konan kırk mum, Nev-ruzîarda (bu maddeye bakınız) ve Muharremin onuncu gününün akşamı olmak üzere yılda iki kere uyandırıldı (yakılırdı). Bir aralık, Hacı Bektâş tekkesinde Dedebabalık mevkiinde bulunan Mehmed Ali Hümî Dedebaba (1325 H. 1907) Merdîvenköyü Bektaşi tekkesine de bir Kırkbudak yaptırmıştı.
Kızılbaş
Bektâşilerin «Sûfîyân, Sofu Sürkleri» dedikleri Alevîlere Sünnîler tarafından takılan ad. Aynı zamanda ahlâkı dürüst olmayan, dînî emirlere uymayan kişiler de «Kızılbaş» diye yerilir. Bu çeşit kişiler, «Kızılbaş gibi» diye kınanır.
«Kızıl» sözünün kökü, pek eski devirlere dayanır. XIV. yüzyılın başlarında, Yemen'deki Bâtınî cereyanlarını yakından izleyen ve bu hususta bir kitap yazan Hasan'üd-Deyîemî, Bâtmîlere «Muhammere-Kızıllar», dendiğini bildiriyor (Kavâidu Akaaidi Âli Muhammed; R. Strothmann basımı; İst. 1938; s. 5). Bunların Mezdek'e ve Bâbek-İ Hurremî'ye mensup sayıldıklarını, bu yüzden de Mezdekiyye ve Bâbekiyye diye anıldıklarını söylüyor (s. 24); Bâbek'e uyanların, kırmızı elbise giydiklerinden Muham-ınere diye anıldıklarını da sözlerine ekliyor (s. 25). XI. yüzyılın ilk yarısında ölen Ebû-Mansûr Abdülkaadir-i Bağdadî de «El-Farku beyn'el-Firak» ında Hurremiyye ile İslâm zamanında zühûr eden Hurrem-dîniyye'ye «Bâbekiyân» ve «Mezdekiyye» dendiğini, her iki bölüğe de «Muhamme-re» adının verildiğini söylüyor (Mısır — 1910; s. 251 ve devamı). Başka kitaplarda da aynı bilgiler var. Hâsılı Sâsânîler devrinde Zertüşt dîninin aşırı inanç besleyenleriyle İslâm devrindeki Bâtınîlerin «Kızıllar» diye anıldıklarını anlamaktayız. Sonradan, «Erdîbîliyye-Safaviyye» tarikatının kurucusu Şeyh Safİyeddîn-i Erdebilî soyundan «Şeyh-i Şâh» ve «Siyah-Pûş» diye anılan İbrahim'in (851 H. 1447) oğlu Şeyh Cüneyd (864 H, 1460), Şîî boylarını elde etmiş, hattâ bir aralık Karaman'a da gelmiş, takibata uğradığından ^Anadolu'da kalamamış (Âşıkpaşazade Târihî; İst. 1332; s. 264-267), onun oğlu Şeyh Haydar, oniki terkli (dilimli) Kızı! tacı kabul etmiş, sonradan bu tacı giyen Safavî hükümdarlariyle onlara uyanlara ve bu arada Safavî şahlarını dînî reis tanıyan Anadolu Alevîle-rine «Surh-Ser, Surh-Seran» (Kızılbaş, Kızilbaşlar) denmiştir Erdebil Ocağı mümessilleriyle aralan açılan Osmanoğullan ülkesinde, Bayramı ta-rikatini yürüten ve Erdebil Sûfîlerİne mensup olan Hacı Bayrâm-ı Velî bile (833 H. 1428-1429) bu yüzden tacının rengini beyaza döndürmek, dilimini altıya indirmek zorunda kalmıştır (Sa'deddin Süleyman Müstakıym-zâde: Risâle-i Tâcİyye).
Şeriat emirlerine uymayan, «Namaz yerine bize niyaz verildi» diyen, her hususta Bâtınî inançları benimseyen Alevîlerin, onlara Isnad edilen mum söndürme ve saire gibi kötü işlerle hiçbir ilgileri olmadığını, bu söylentilerin tümünün uydurma olduğunu da burada söylemek zorundayız. Nâdir Şah zamanında; onun maiyetinde Efganistan fethine iştirak eden ve sonra Hindistan'da yerleşen, Bâtınî inançlarla ilgileri olmayan, İmâmiy-ye mezhebine mensup bulunan bir boya da «Kızılbaş» denmektedir (Şeyh Muhammed Su!tân'ül-Vâızîn-ı Şîrâzî: Şebhây-ı Pişâver; Tehrân-Dâr'ül-kü-tüb'il-İslâmiyye, 1383 H; VII. basım; S. 97; Not: 1. «İslâm Ansiklopedisinde «Kızılbaş-» maddesine; c. VI, S. 789-795 ve «Alevî-Bektâşi Nefeslerinde «iran'a bağlılık» bölümüne de bakınız; s. 83-88).
Alevîler, aleyhlerinde söylenen sözlere hiç aldırış etmezler. Onlarca Aiî de kızı! renkli elbise giymiş, şeker renginde sarık sarınmıştir. (Fazîlet-Nâme; s. 265-266). Onlar, bu «Kızılbaş» sözünü övünerek benimserler. Söz gelfmi Zikrî şöyle övünür: ;
Bu zürnre-i gül Şâh Kızılbaşı desinler; Ol Sâkı-i Kevser, bular ayyaşı desinler; Hoş hrka-i münkir bize kallâşı desinler;
Ben kahrederim kim bana Bektaşi nesinîer; Derğâh-ı Alî'nin bu da bir taşı desinler, (Alevî ve Bektaşi Nefesleri; s. 38).[27]
Kızıldeli
Bektaşilerce Balım Sultan'ın mürşidi sayılan ve XV. yüzyılda yaşayan «Seyyid Ali Sultan»a «Kızıl Deli» de denir. Bektâşiİer, şaraba «Kızıl-deli» derler (Akyazılı'ya ve «Dem» maddesine bak).
Kibrin Hasmı Allah'tır
Ululanan, kendini büyük gören, büyük göstermek isteyenlere söylenir. Tasavvufta kendini beğenmek, büyük saymak, en büyük suçtur ve en bağışlanmaz günahtır; şirkle birdir (Büyüklük Allah'a mahsus maddesine bakınız).
Kimde ne var, bilinmez
Hiç kimseyi küçük görmemek için öğüt tarzında soylenegelmiştir. Yunus Emre'nin meşhur Şathiyye'sindeki,
Bir sinek bir kartalı salladı, vurdu yere, Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu
beyti bu öğüdü, pek güzel bir temsille düe getirmektedir.
Kimseye eyvallah etmez
Kimseyi dinlemeyen kişiler hakkında kullanılır.
Kol
Tarikat şubelerine türkçede «Kol» denir. Zikre bir başka ad ekleyen, yahut tarikat cihazında bir yenilik, bir eklenti yapan şeyhe «Eİ-Müctehid fS't-Tarîka-Tarikatte içtihad sahibi» denmesi ve bu silsileden gelenlerin, o îarîkatin bir şubesi, bir kolu sayılması, o zâtın da «Pîr-î Sânî-İkinci Pîr» tanınması, esma yolunu güdenlerce bir gelenek olmuştur. Bu kollar içinde, ayrı bir tarikat sayılanları da vardır. Halvetîlik'ten ayrılan «Celvetîlik» gibi.
Kork Allah'tan Korkmayandan
Allah'tan korkmayanın vicdanî mürakabası olamaz; bu yüzden de dilediğini yapar. Bu atasözü, bunu hatırlatmaktadır.
Kör Kandil, Bardakh Tekke Müridi
Gece - gündüz içen kişiye denir.
Köçek
Kûçek sözünün Türkçeleşmiş tarzı. Ergin olmayan kız ve erkek çocuklara, büyük olmayan şeyiere denir. Aynı zamanda, düğünlerde, toplantılarda oyun oynayan delikanlılara da «köçek» adı verilir. Bu münâsebetle oynak, civelek, güzel gençlere de «Köçek gibi» denir.
Mevlevîlerfe Bektâşilerde semâ' eden gençlere, gene bu yüzden «Köçek» dendiğini Şâhidî'nin (957 H. 1550).
Mevleviler köçeği ol sanemâ giy külehi; Def-ü nây ile semâ' eyle, şalın gâh ğehi[28]
beytiyle (Mevlanâ'dan sonra Mevievîlik; s. 500), Hasan Dede'nin (XV. yüzyıl) bir nefesindeki,
Derivşlerin ğökçeğiyüz, Tekkelerin çiçeğiyüz;
Hacı Bektaş köçeğiyüz, Edeb, erkân, yol bizdedir
dörtlüğünden anlamaktayız (Alevî - Bektaşî Nefesleri; s. 30).
Ayrıca Mevleviler, şeyhin hizmetindeki dervişe de «Köçek» derier ve o derviş anlatılırken «filân şeyhin köçeği» denir. XV. yüzyıl bestegârla-rından «Köçek Mustafa Dede'nin adındaki «Köçek» lakabının bu yüzden verildiğini sanıyoruz.
Kulak
Kulağı delik Kulağı dik Kulağı çınlasın Kulağına kurşun Kulağının üstüne yatmış Kulak müsâfiri Kulaklı Baba
Duymaya, işitmeye yarayan uzuv. «Kulağı delik» herşeyi duyan, giz! şeyleri bilen anlamına gelir. «Kulağı dik, Kulağını dikmiş», herşeyi duymak, öğrenmek isteyene denir. «Kulağı çınlasın», mecliste kendisi yokker adı geçen kişi hakkında söylenir. «Kulağına kurşun», birşeyi bir sözü duymaması istenen kişiden söz edilirken söylenir. «Kulağının üstüne yatmış» hiçbir şey duymaz, aleyhinde söylenenleri işitmez kişiyi anlatır. «Külah müsâfiri», söylenenleri dinleyen, fakat söze karışmayan kişiye denir. «Kulaklı Baba», kimliği bilinmeyen yatırlara, yahut kendini erenlerden göstermeye çalışanlara verilen addır. Bu deyimin fıkrası da şudur:
Şeyhin biri, edebe uymayan dervişini seyyah etmiş (Bk. Seyahat) Derviş, Hakkuliah (Hak mad. e bk.) toplaya - toplaya köyden köye giderken bir de merkep almış. Fakat yolda, sizler bâkıy, merkep, nallan dikmiş. Derviş, köylülerin şehre giderken geçtikleri yoldaki bir tepeye merkebi sırlamış {Bk. Sır). Mezarı biraz yüceltmiş, baş ve ayak ucuna birer sopa dikmiş; eiine tespihini alıp baş ucuna oturmuş. Köylüler, pazara giderlerken mezarı ve dervişi görmüşler; merak edip yanına giderek işi sormuşlar. Derviş, mânâ (bu mad. ye bk.) âleminde, bize emredildi, gel, bizim makaamımızı uyandır buyruldu; bu azîz, her derde derman olan Kulaklı Baba Hazretleridir der. Köylüler duâ ederler, çevrelerinden kopardıkları parçaları, muratları olsun diye sopalara bağlarlar; dervişe gönüllerinden kopanı verirler. Kulaklı Baba duyulur; nezir, niyaz, derken yatırın yanına bir kulübe kurulur; iş, zamanla büyür; oraya bir büyük türbe, yatırın üstüne mükellef bir sanduka yapılır; haremlikli, selâmlıkh, mukaabele - hâ-neli, derviş hücrelerini de ihtiva eden bir âstâne meydana çıkar.
Dem geçer, devran geçer, eski dervişin şeyhinin yolu oraya düşer. Dergâha inen şeyh, dergâhın şeyhi tarafımdan karşılanır; doğru türbeye giderler; eşiğe niyaz ederek içeriye girerler. Kulaklı Baba'ya baş kesip Fatiha verirler; şeyh dâiresine giderler. Dervişler, müsâfir şeyhe kahve getirirler, çubuk sunarlar. Sohbet başlar. Müsâfir şeyh, erenler der, fakıyr sizi tanıyacak gibi oluyorum; acaba bir yerde görüştük mü?
Kulaklı Baba dergâhı şeyhi, sultânım der, fakıyr, filan vakit seyahat verdiğiniz Derviş feşmenım.
Şeyh, peki, ama bu Kulaklı Baba erenler kim?
Şeyh, sizden gizli olmaz der; işi anlatır. Müsâfir şeyh, Kulaklı Baba şeyhinin kulağına doğru şu sözü söyler:
— Kimse duymasın, sırrola, nûr ola; bizim dergâhta da onun büyük babası yatar.
Küfe
Kûfe'ye döndü, burası Küfe
Küfe, Irak'ta bir şehirdir. Hazret-i Alî'ye karşı Kûfe'lilerin vefasızlıkları. İmâm Huseyn'i davet ettikleri halde Yezîd'e uyup Huseyn'e karşı duruşları, onun gönderdiği elçiyi öldürüşleri, Kerbelâ faciasında Yezîd tarafını tutuşları dofayısiyle Ehlibeyt tarafını güdenler, bir yerin taassubunu anla-£irlaken«Kûfefye döndü», yahut «Burası Küfe» derler.
Kudüm-Kudümrzen. Ser Kudüm-zen
Gövdesi bakır ve pirinçten dökülen, dökümünde bakır daha fazla olan, bâzı kere halitasına altın zerreleri de katılan, birinin üstüne deve, öbürünün üstüne merkep derisi gerilmiş olan, birbirine eklenmiş iki yuvarlak ve bez sarılı, simit denen şeyin üstüne konmuş bulunan üstü düz, iki yuvarlak âlettir. Şark müziğinde, «Zahme» denen ve kemikten yapılmış, uçlan yuvarlak iki sopayla bu âlete vurularak usul tutulur. Kudüm, daha fazla dînî müzikte ve bilhassa Mevleviler arasında kullanılır Önce Kudümün çanağı, dut ağacından yapılırmış. :
Kudümle usul vuran kişiye, Kudüm-vuran anlamına «Kudüm-zen» denir.
Bahariye Mevlevî-hânesî şeyhi Huseyn Fahreddin Dede (Fahrî — 1329 H, 1911), bir gazelinde.
Gel derğeh-i Munlâ'ya da bak gör ne safa var, Her bir eîem-i mühîike bin derd-i deva var.
Efsâne-i zühhâd gibi zerk-u riya yok
Âvâz-i ktıdûm-tt ney-ii tanbûr-u neva var[29]
beyitleriyle «Kudüm» ü zahmelemiştir.
Halk arasında «Kudüm» e «Çifte Nâra» dendiği de vardır. Şöyle bir fıkra da söylenir:
Bir Hıdrellez günü, Kıbtîler, eğlenmek üzere kıra çıkarlar. Zurnaları varmış, fakat çifte naraları yokmuş. Yakındaki Mevlevî-hâneye giderek çifte nâra, yâni Kudüm isterler; eğlenceden sonra getirip vereceklerini söylerler. Bu isteğe muhâtab olan Mevlevî dervişi, «Kudüm»e çifte nâra dendiğini duyunca kızar; söylenmeye başlar. Bu sırada Şeyh Efendi, bunu duyup gelir; dervişe der ki:
— Erenler, ver; onların elinde çifte nâra olur; zevklerine yardım eder. Getirdikleri zaman gene «Kudüm-ı Şerîf» olup dergâha girer.
Külah
Külâh-ı Mevlevî Minare külahı
Al külahını, Eyvallah'] içinde
Gündüz külâhlı, gece silâhlı
Külahıma anlat, dinlet, söyle
Kelle sâğ olsun, cihanda bir külah eksik değil
Külah farsça, başa giyilen şeye derler. Çok defa üstü sivri olduğu için, sivri şeylere «Küİâk gibi» denir; gene bu yüzden minarelerin üst kısmında, kurşun kaplı sivri uca da «Minare külahı» denmiştir. Mevle-vîlerin giydikleri sikke'ye de (Bu mad. ye bk.) «Külâh-ı Mevlevi», yâni Mevlevi külahı denir.
«Al külahını, Eyvallah'ı içinde» deyimi, zor bir işi başaramayan, yahut bir işten usanıp bırakan kişi tarafından söylenir (Bu mad. ye bk.). İçi dışına uymayan, gösterişi doğru, hareketi uygunsuz kîşilere «Gündüz külâhlı, gece silâhlı» denir. Boş söz söyleyen, boş dâvaya girişen kişiye, «Külahıma anlat, dinlet» sözü söylenir. Bu sözün, «Kavuğuma anlat, dinlet» tarzında söylendiği de vardır, «Kelle sâğ olsun, cihanda bir külah eksik değil» mısraı, bir işten mahrum olanın, elinden birşeyini yitirenin söylediği mısra'dır (BıTmad. ye de bk.).
Küre
Kuyumcu ve mâden ocağı anlamına gelir; Türkçede kısaltılarak «Kür-re» tarzında söylenir, Bektaşi meydanında, ocağın yanında duran, ocak yoksa, ocağı temsil eden yerde bulunan, iki metre uzunluğunda, üstü düz, ustuvanî taşa da «küre» denir. Bektaşi meydanındaki makamlardan biridir (Bak: Meydan).
Kul
Kul-Kurban olmak
Kulluk kemerini bağlamak, bağlanmak, kuşanmak
Bende olmak
Bilmek istersen eğer mesiek-i dervîşâni: Sevenin bendesiyüz, sevmeyenin sultânı.
Hak kulundan intikaarmn yine kul ile alır Bilmeyen ilm-i ledünnî anı kul etti sanır
Ne buldularsa kullukta buldular Kul olmayan sultan olamaz Kul sıkılmayınca Hızır yetişmez Kula kulluk etmem
Kula kul oidum aman kurtarınız
Kul, türkcemizde çeşitli anlamlara gelir. Tanrı'ya karşı, her yaratılmış,, kuldur; insansa kulluğunu anlayan, anlaması gereken yaratıktır. «Kul-kurban olmak», Tanrı'ya karşı kullanıldığı gibi yalvarış ve sevgi bildirisi olarak da kullanılır. «Kulun, kurbânın olayım, kuşça canımı bağışla», yahut, «Kulu-kurbânı olduğum, ne olur, biraz vefa göster» gibi. «Kulluk kemerini bağlamak, bağlanmak, kuşanmak», bir işe bir hizmete canla-baş-la girişmek anlamını verir; aynı zamanda bir tarîkate intisap etmek anlamına da gelir. Erenlere kul olanlar, kendilerini kul belleyenler, bunu, farsça «Bende» sözüyle de ifâde ederler. Meselâ adlarının önüne, Mevlânâ kulu, Mevlânâ kullarının kulu anlamına, «Bende-i Mevlânâ, Bende-i bendegân-i Mevlânâ» sözlerini eklerler ve bu, bilhassa mühürlerde, imzalarda bulunur. İstanbul, Kuiekapısı Mevlevî-hânesinin son şeyhi kâmil insan Ahmed Ceîâleddin Dede'nin mühründe, kendisinin şu beyti hâkke-dilmişti:
Bende-i dîrîne müştaak-ı cemâl El-fakıyr'ül - Mevlevi Ahmed Celâl
Tasavvuf ehlinin, kendilerine intisap edenlere, kendilerini sevenlere kul olduklarını, sevmeyenlere karşıysa, eğilmediklerini belirten ve Bayramı Melâmîlerinden Ahmed Sârban'a atfedilen şu beyit de pek güzeldir:
Bilmek istersen eğer meslek-i dervîşânı: Sevenin bendesiyüz, sevmeyenin sultânı.
Allah'la kul arasına girilmez
Kulun nesi varsa sahibinindir
Kul kusursuz olmaz; arpa samaniyle, kömür dumaniyle
«Allah'la kul arasına girilmez» atasözü, farsça ve «Cenneti parayla vermezler, bahaneyle verirler mealindeki şu atasözünü pek andırır: «Behiştrâ be behâ nemîdehend, be bahane mîdehend.» Kutun nesi varsa sahibinindir» atasözüyse, tasavvuf ehlinin kendilerine varlık vermediklerini anlatır. «Kul kusursuz olmaz; arpa samaniyle, kömür dumaniyle» atasözü, insanın za'fını, kusurdan kurtulamayacağını bildirir ve kusur bağışlamayı öğütler. Kimin olduğunu bilmediğimiz
Hak kulundan intikaamın gene kul ile alır, j Bilmeyen ilm-i Ledünnî bunu kut etti sanır
beyti de, atasözü olarak söylenir-durur ve «Hak» la «Kul» u karşılaştıran bu beyitle zulümde bulunanın, er-geç, kendi zulmüne uğrayacağını ihtar eder. «Ne buldularsa kullukta buldular» ve «Kul olmayan, sultan olamaz» atasözleri, varlığın yoklukta, gerçek saltanatın kullukta olduğunu belirtmektedir. Tasavvuf, bâzılarının sandığı gibi herşeye, haksızlık bile olsa, boyun eğmek değildir (Bak: Sümüklü tasavvuf). Gerçek Sûfî, âlemin gerçek sultanına kuldur ama gerçekten haberi olmayan benlik ehline, kulluğu bilmeyenlere karşı da sultanlığını şu atasözüyle ilân eder:
«Kula kulluk etmem.»
Mecazî aşka düşen âşsksa, bestelenmiş olan şu mısra'ta insanlardan, insanlıktan yardım diler:
«Kula kul oldum, aman kurtarınız»[30]
Yunus Emre ise,
Kul padişahsız olmaz, padişah kulsuz değil Padişahı kim hileydi kul etmese yort-savul?
Tanrı kadim, kul kadim, ırılmadım bir adım; Gör kul kim, Tanrı kimdir; anla ey sahip-kabûl
beyitieriyie Hukemâ felsefesinin en müşki! bir bahsini dile getirmiştir.[31]
Tann'nm sıfatları, zâtından ayrı değildir; zâtının zuhurudur. Bu bakımdan yaratıcılığının da önü-sonu yoktur; yaratış ve yaratılmış, yaratanla daimîdir; önsüz ve sonsuzdur. Kul, Tanrt'dan bir adım bile ayrılmaz Varlık âlemi de bu şekliyle olmasa bile. Tanrı varlığıyla beraber ve dâîm< zuhurdadır.
Kutb
Mil, uç anlamlarına gelen arapça bir sözdür; türkçede «Kutup» tarzın da söylenir. Tasavvufta, âlemde Tanrı irâdesini temsil eden ve erenleriı en ulusu olan; Tanrı adına kâinatta tasarruf sahibi bulunan zattır, «Kutb: ve kutuplar kutbu anlamına «Kutb'ül-Aktâb» derler. İmâmiyye'ye gön Ktub, Onikinci İmâm Mehdî'dir. Bu mezhepte olmayanlara göreyse Kutuı vefat edince, ona en yakın olan iki imâmdan biri. Tanrı tarafından Kutup İuğa tâyin edilir ve erenlerin sayıları, birer deree aşağidakilerden biri, bi derece yükseltilerek tamamlanır (Mürşid ve Yedi mad. lerine de bk.).
Kürsî
Değil kürsîye vaiz, Arş'a çıksan âdem olmazsın
Arapça «Kirş» kökünden gelir, toplu antamınadır. Kitabın yapraklaı forma haline getirilip bir araya toplanınca bu toplu kağıtlara «kürrâse» de nir. Kirş, birşeyin aslı anlamını da verir.
Örfte, üstüne çıkılıp oturulan yüksek yerdir. Kürsî'ye, seyyar, yahu sabit merdivenle çıkılır. Vaaz verenler; kürsîye çıkıp vaaz verirler. Mev!e\< sema'-hânelerinde sağ tarafta ve türbeye karşı bulunan kürsîde Mesnev şerhedildigi için bu kürsîye «Mesnevi Kürsîsi» denir.
Kur'an-ı Mecîd'İn II. sûresinin [Bakara) 255. âyet-i kerîmesinde, Allah' m kürsîşinin, gökleri ve yeryüzünü kapladığı bildirilmektedir. «Âyet'ül-kür sî-Kürsî âyeti» diye anılan bu âyetteki kürsî, Allah'ın bilgisi, tedbîr ve tasar rufu olarak tefsîr edilmiştir.
Zahide çatan bir şâir,
Değil kürsîye vaiz, Arş'a. çıksan âdem olmazsın[32]
mısraını söylemiş ve bu mısra', tasavvuf ehli arasında, atasözü gibi sö\ lenir olmuştur.
L
Lâ-İîîâ
«Lâ» nefiy, «İllâ» da isbât sözüdür; yoktur, ancak vardır, yâni ancak O vardır anlamını verir. İslâm dîninin Tevhîd Kelimesi, «Lâ ilahe illallah-Allah'tan başka yoktur tapacak» sözüdür ve bu söz, «Muhammed'dir Ailâh'-in elçisi» sözüyle tamamlanır. «Lâ», yâni nefiy, tasavvufun «Vahdet-i Vü-cud - Varlık birliği» inancına göre varlığın ancak Allah varlığı olduğunu bilmek, bu bilgiyi görüş, görüşü de oluş haline getirmektir. Varlıkların var oluşları, ancak Tanrı varlığıyladtr ve Tanrı varlığından başka bütün var-iıklar, izafîdir. Bu izafî varlıklar, gerçek varlığa karşı yoktur. Sûfîler, bu nefiy ve isbâtı, birçok surette sembolize ederler. Meselâ Mevlevî semâ'-înda kollar açılınca, Arap alfabesinde «yoktur» sözünü gösteren «Lâ» Jıarfi belirir; ayaklar da aynı harfi belirtir. Vücutla beraber bu «Lâ», isba-îı belirten «İllâ» yi meydana getirir. Mevlevî hırkasının kenar şeridi, tennurenin, deste-gülün yan şeritleri, yakada gene «Lâ» şeklini alır; vücud-ia «İllâ» oiur (İstiva maddesine bakınız).
Mefâmı-Hamzevi mezar taşlanndaki « V » ile « «Fena» ve «Bokaa» yi, yâni yokluğu ve varlığı gösterir.
remizleri de
Lâ Fetâ illâ Alî Lâ seyfe illâ Zü'l-fekaar
«Alî'den başka er yok, Zü'I-fekar'dan başka kılıç yok» anlamına gelen ve «fâilâtün fâilâtün fâilâtün faulün» vezninde olan bu arapca sözün aslının, «Lâ seyfe illâ Zü'l-fekaar ve lâ fetâ illâ Alî» olduğu ve «Uhud» savaşındaki yaralığı dolayısıyle Cebrail tarafından, Hazret-i Alî hakkında söylendiği rivayet edilir, Farsça, türkçe birçok şiirlerde geçer; tekrar-Janan mısra'ı bu olan murabba', muhammes v.s. vardır. Heceyle yazıl-
mış nefeslere de bölümleri alınmıştır. Bu münâsebetle Hazret-i Alî'yi «Şâh-ı Lâ Fefâ-Lâ Fetö padişahı» da denir.
Bahariyye şeyhi Huseyn Fahreddin Dede'nin babası (1277 H. 1860) bir mütekerrir müseddesine
Zâhidâ, hakkıyçin ol şahın ki cûd~ı ekmeli Afaned-i MuhtâYa vahyetti kîtâb-ı miinzeli; Mevlevîyem, Ahmedîyem, Hayderîyem men belî; Bana besdır bir Huda vu bir Nebiyy-ü bir Velî;
Lâ ilâh illâ httvellâh'ül-Aliyy'ül-müncelî Lâ Nebî illâ Muhatnmed lâ Fetâ Uta Atî[33]
bendiyle başlar (Mevlânâ'dan sonra Mevlevilik; s. 230). Bektâşilerin ce-l lik tercemanının sonunda da «Lâ Fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ Zü'l-fekar» tar-| zında geçer.
Zü'l-fekaar, yivli kılıç anlamına geiir.Hazret-i Alî, Yemen'e gittiği! zaman, bir demir kaide üstünde duran ve taştan yonuimuş olan putu kır-| mış, demirini Medine'ye getirmişti. Ömer'üs-Saykal adlı bir demirci, o demirden iki kılıç dökmüştü. Biri, yedi karış boyunda, bir karış enindeydi, ortasında da kanın akması için yivler vardı. Bu yüzden o kılıca «Zü'l-fekaar» denmişti. Hazret-i Peygamber'e (S.M.) âît olan bu kılıoı Hazret, Uhud savaşı günü, Hazret-i Alî'ye vermişti. Mühaddislerden Muhammed b. Şehrâşûb, LVII. sûrenin (Hadîd), «And olsun ki biz Peygamberimizi, apaçık delillerle gönderdik ve onlarla beraber de kitap ve terazi verdik, insanlar adaletle dosdoğru muamelede bulunsunlar diye, demiri de İndirdik ki onda çetin bir azap var ve insanlara faydalar...» meâiindeki 25. âyetindeki demirden, Zü'l-fekaar'ın kastedildiğini rivayet eder [Sefînet'-ül-Bıhâr; II s. 280).
Lâle
Kırmızı renkli malûm çiçek. Türklerde eskidenberi meşhur ve adetâ millî bir çiçek olan «Lâle» arap alfabesiyle «L, A, L, H» harfleriyle yazıldığından «Allah» adında da bir elif, iki lâm ve bir h bulunduğundan tasavvuf ehli, bu çiçeğe kutsal bir mahiyet de vermişlerdir. Milîdî XIX. yüzyıl şairlerinden Refî'-i Kâlâyî, «Lâle» redifli bir kasidesine,
Subh- dem dönse noîâ mihr-i cemâle lâle, Oldu mazhar aded~i İsm-i Celâî'e lâle [34]
diye başlar ve «İsm-î Celâl» in, yâni «Allah» lafzının harflerinin «Lâle» sözünde bulunduğu gibi her iki sözün de ebced hesabında tutarının aynı olduğunu belirtir (İsm-i Celâl ve Altmış altı'ya bağlamak maddelerine bakınız). Refî'-İ Kâlâyî, bu kasîdesinde yirmi dokuz lâle adı anar. Bunlardan başka daha bu kadar, hattâ daha da fazla lâle adı vardır ve bütün bunlar, bilhassa şimdi «Lâle Devri» diye andığımız XVIII. yüzyılda yetiştirilen ve ad takılan lâlelerdendir.
İran mitolojisinde «Lâle» yeşil bir yaprak üstündeki çiy tanesine şimşeğin isabeti üzerine yaprağın alevlenip donmasından meydana gelmiştir; içindeki siyah nokta da gönüldeki dağı, yanığı temsil eder (Ferid Kam: Asâr-i edebiyye tetkikatı. Ders notları).
Lâ Mekân, Bî Mekân, Lâ Mekân Âlemi
«Lâ Mekân, Bî Mekân», arapça ve farsça yok anlamma gelen «lâ» ve «bî» ekinin, arapça «Mekân» sözüne eklenmesinden meydana gelen ve «Yersiz-yurtsuz» demek olan bir sözdür. «Lâ Mekân Âlemi» de yersizlik âlemi anlamına gelir.
Felsefeden de müteessir olan tasavvufta mekân, kevne, yâni var olan şeye tâbi'dir; birşey olmazsa, boşlukta onun mekânı, yâni yeri de olmaz; netekim zaman da olayların zihinde mukayesesinden doğar; bu mukayese olmazsa zaman da olmaz. Buna nazaran «Mekân ve «Zaman»,
gerçekte olmayan iki zihnî mefhumdan ibarettir. Aynı zamanda, gerçe varlık olan Allâh'm zâtı, mekân ve zamandan münezzehtir; her yerde her şeyde sıfatlariyle, hüküm.tedbir, tasarruf ve kudretiyle görünen ya ratıcının zâtı, her yerden, her şeyden yüeedir. Bu bakımdan da inşamı gerçek yurdu da, «Mekânsızlik Âlemi» dir. Netekîm Yunus Emre, bir şii rine,
Bîmekânam bu cihanda, menzilim, durağım anda, Sultanım ki taht-u tacım, hülle vü burağım anda[35]
diye başlar.
XVII. yüzyıl başlarında vefat eden Melâmî Huseyn'i Lâmekânî, «Lc mekânâ-mekânsızlığa mensup» mahlasını kullanmıştır.
Lokma
Lokma etmek. Lokmaya sala Bir lokma-bir hırka
Lokması boğazımızdan geçen yabanda kalmaz
Bir yudumluk ekmek ve yemek anlamına gelen arapça «Lokma» sc zü, tasavvuf ehli arasında «yemek» anlamına kullanılır. Meselâ, «Lokm ettiniz mi» demek, yemek yediniz mi demektir; «Lokmaya buyurun», yt meğe buyurun anlaminı verir. Mevlevîlerde yemek vakti, birbirine bitişi olan, Mevlevî hücrelerinin bulunduğu yerde, Matbah canlarından (bal Matbah), sıra kimdeyse, birinin, niyaz edip niyaz vaziyetinde, yüce sei le «Hû... lokmaya sala» sesiyle duyurulur. Bu çağrıdaki «Hu» ve sond) ki «sala» sözünün son hecesi, soluk miktarı çekilerek söylenir (Bak Sala).
«Bir lokma - bîr hırka» deyimi, geçimi dar olanlar, aynı zamanda fnerşeyi yeter bulanlar hakkında kullanılır.
«Lokması boğazımızdan geçen yabanda kalmaz» sözü, Ahmed Sâr-bân'ın sözü olarak nakledilir (İrşâd-Nâme; bizdeki yazma).
Bu sözün atasözü olduğunu, Ahmed Sârbön'ın da bu münasebetle söylediğini sanıyoruz. Bu sözle, bize İntisabı olanı, dünyâda, âhirette .mahrum bırakmayız anlamı kastedilir.
Lâ'net
La'nete siper olmak
«Lâ'net», rahmetten, yariıganmaktan mahrum olmak anlamına arapça bir sözdür. Ancak din ve dünya işlerinde en kötü olan kişiler hakkında kullanılır. Ehlibeyt taraftarları su içtikçe. Ehlibeytin çektiklerini hatırlayıp «Huseyn'e Allah esenliği, Huseyn'in kaatili'ne Allah lâ'neti» anlamına «Selâm'uliahi ala'l-Huseyn, Lâ'net'ullahi alâ KaatN'il-Huseyn» derler. Sektâşilerde ve Mevlevîlerin «Şems Kolu» denen, Şî'a'ya mütemayil bulunanlarında bu töreye riâyet edilir.
«Lâ'nete siper olmak», «lâ'nete müstahak olacak bir işi işlemektir. Ulular, tarikat ehline «Lâ'nete siper olmayın» diye öğütte bulunurlar.
Ledün Bilgisi
«Ledün», yan, kat anlamına arapça bir sözdür. Kurân-ı Kerîm'in XVIII. sûresinin (Kehf) 65. âyetinde, Mûsâ peygamberin, (A.M.), kendisine Tanrı katından bilgi verilen birisiyle buluştuğu anlatılır (Bak: Hızır). Bu münâsebetle okunmadan, bellenmeden elde edilen İlâhî bilgiye de «İfm-i Ledün-Ledün bilgisi» denmiştir (Hak maddesinde «hak kulundan intikamın...» beytine bakınız). Gene bu yüzden bir işin gizli sebeb-leri, «Ledünnîyyât» d'ye anılmıştır. «Bu işin ledünniyyâtını bilmek gerek» denir.
Levlâk
«Sen olmasaydın» anlamına arapça bir sözdür. Allah'ın, Hazret-f Peygamber'e (S.M), «Sen olmasaydın, sen olmasaydın gökleri yaratmazdım» buyurduğu meşhurdur; ancak hadis bilginleri, bu sözün, lafız itibariyle Kudsî Hadis (Kur'an'dan olmayan ve Hazret-i Peygamber'e ilham yoluyla bildirilen Allah sözü) olmadığını, fakat «Sen olmasaydın cenneti, cehennemi yaratmazdım; Sen olmasaydın İki âlemi yaratmazdım» Hadîg-i Kudsîlerine uyduğu cihetle meal bakımından Kudsî Hadîs sayıldığını söylemişlerdir (Aliyy'ül-Kaarî: Mavzuâîu Kebir; İst. Matbaa-ı Âmire — 1289; s. 67-68).
Hazret-i Peygamber'i övüş olarak yazılan naatlerin çoğunda geçer. Meselâ Şeyh Galib, «Hüsn-ü Aşk» mın «Naat» bölümünde,
Levlâk ile zât-ı pâki mevsûf, Kur'ân'a sıfatı zarf-tt mazruf[36]
der {Aitın Kitaplar, İst. 1968, s. 48; beyit. 23). Mir'âtî, bir nefesine.
Ol Şâh-ı Risâlet sultan-ı keyneyn, Bııyruldtt hakkında Levlâke levlâk.
Ey nûr~ı nübüvvet Cedd'ül-Haseneyn, Seninçin var oldu zemîn-ü eflak[37]
dörtlüğüyle başlar.
M
Maârif
Bilmek, tanımak anlamına gelen arapça «Ma'riîet» sözünün çoğuludur. Eskiden beri sûfîler arasında kullanılan bu deyim, sohbet esnasında, olgun bir sûfînin söylediği tasavvuf? sözlere verilen addır. Bunların bâzıları, ya o sûfî konuşurken, yahut sonradan, zihinde kalabildiği kadar, yazılarak bir kitap hâline getirilir; o kitaba da, o sûfînin «Maârifi», yahut «Makaaîâ-tı» denir (Bk. Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî'nin «Maârif Terceme-si; Türkiye İş Bankası Yayın. Edebiyat Dizisi; 32; Ankara — Tisa Mat. 1972; Sunuş; s. 7-8).
Mahabbet
Mahabbet Meclisi
Muhabbetten kaçan insan sayılmaz
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl Mahabbetsiz Muhammed'den ne hâsıl
Mahabbet şirketi kabul etmez
Bu yolun sermâyesi kuru mahabbet
Mahabbet, sevişmek anlamına arapça bir sözdür. Sûfîlerde, bir araya gelip sohbet etmeye denir. Sohbet meclisine de «Mahabbet Meclisi» derler. Tasavvuf ehli, sohbete büyük bir ehemmiyet verirler; sohbetle aşkın artacağını, insanın irfanının genişleyeceğini söylerler. Bu yüzden de «Mahabbetten kaçan insan sayılmaz» sözü, aralannda atasözü olarak söylenir. Pir Sultan Abdal, bir nefesinde,
Dîdâr ile mahabbete doyulmaz, Mahabbetten ksçan insan sayılmaz.
Münkir üflemekle cerağ söyünmez, Tutuşunca yanar aşkın çırası
dörtlüğünde bu atasözünü anar. Gene aralarında söylenegelen ve kimin olduğu bilinmeyen,
Mahabbetten Muhammed oldu hâsıl Mahabbetsiz Muhammed'den ne hâsıl
beyti de Tann'nın en olgun ve bütün sıfatlan nefsinde toplamış bulunan Hazret-i Muhammed'in (S.M), Tanrı sevgisine marhaz olduğunu, yaratılışa sebep bulunduğunu bildirerek «Sen olmasaydın iki âlemi de yaratmazdım» Kudsî Hadîsi hatırlattığı gibi Tanrı sevgisine de ona uy-makia mazhar olunacağını beyan eden III. sûrenin (Âlu İmrân) 31. âye tini dile getirir.
«Mahabbet şirketi kabul eylemez» atasözü de gerçek sevginin Tanrı sevgisi olduğunu anlatır. «Kuru muhabbet», karşılıksız sevgi anlamına gelir. Fâtih türbedarı Hacı Ahmed Amiş (1337 H. 1920), «Bu yolun sermâyesi kuru mahabbet» atasözünü söyledikten sonra «Mahabbetin yaşı da olur mu? Olur ya. Görmüyor musun babam ölse de yerine geç-sem diyen şeyh oğullarını» sözüyle bunu açıklarlarmış.
Makaalât
Bahisler, sözler anlamına arapça. Maârif mad. e bk.
Mal-Mülk
Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi
O da yalan, bu da yafan; var, sen de biraz oyalan
Dünyanın, dünya malının geçici olduğunu, ömrün, su gibi akıp gittiğini, nesillerin geçtiğini dile getiren pek güzel bir sözdür.
Ma'nâ
Tasavvuf ehli, ruyâya «Ma'nâ» ve «Seyr» de derler; ruyâyı anlatırken, «Mânamda şöyle gördüm* derler (Düş ve Seyr mad. lerine de bk.)-
Makam
Makaamı cennet olsun
Arapça, kalkılan, ayakta durulan yer demektir ki türkçede «durak»,, bunun karşılığı olabilir. Aynı zamanda, dince kutsal olan, bir büyüğün hâtırasını taşıyan yerlere de bu ad verilir; «Makaam-ı İbrahim» gibi.
Birisi, başka bir yerde ölürse, memleketinde, yahut hâtırasını taşıyan bir yerde, ona Fatiha verilmek, onu andırmak için yapılan merka-de de «Makam» denir.
«Makaamı cennet olsun» duası, sûfîler arasında, vefat eden biri hakkında söylenen bir sözdür.
Bektaşi Meydanında «Eşik, Horasan Postu, Dar, Babanın oturduğu Baba Postu, Taht, Gayb Erenleri Postu, Ocak», niyaz makamlarıdır (Meydan mad. e de bk.)
Mâ-Sivâ
Ondan, Tann'dan başka herşey anlamına arapça bir sözdür. Sûfîler-ce, gönülde, Tann'dan başka, kimin ve neyin olursa olsun, sevgisi, dileği varsa, o kişi, «Ma-sivâ» ya gönül vermiştir. Aynı zamanda, varlık âle-
mini, Tann'dan ayrı bilen, onları, Tanrı sıfatlarının, Tanrı hükümlerinin tecellîsi olarak görmeyen kişi de «Mâ-sivâ ehli»dir. Yusûf-i Sîne-çâk,
Da'vet etmek dîlesen dil hanesine dilberi, Masivâ'dan ışk câtubiyle evvel silsüpür [38]
beytiyle «Mâ-sivâ» nın gönülden süpürülmeslni sonra Mevlevîlik, s. 498).
öğütler (Mevlânö'dan
Maathah-Matbah Canı
Mutbah arapça bir sözdür; yemek pişirilen yer aniarmnadir. Pişirilen yer anlamından, bir de insanı pişiren, olgunlaştıran yer anlaşıldığı cihetle Matbah, insanı doyuran, pişiren, olgunlaştıran yer olarak kabul edilmiş, bilhassa Mevlevtlerde kutsal sayılmıştır. Mevlevîlikte sülük, yâni manevî yolculuk, hizmetledir. Bu hizmet müddetine «Çile» denir; binbir günlük çile müddetince, dervişliğe ikrar veren kişi, matbahta, kendisi gibi çileye soyunmuş olan canlara mahsus olarak ayrılan yerde yatar. Kendisine «Matbah Canı» denir. Matbah canlarının terbiye ve irşadından, dergâhın «Aşçı Başı» sı sorumludur. Yalnız «Huzûr-i Pîr» de denen Konya'dakî Mevlânâ dergâhında bu hizmeti, «Ser-Tanyk-Tarîkatcı Dede», yâni tarikat işlerine bakan en ulu Dede görür. Esrar Dede'nîn 11211 H. 1796--1797);
Muallâ dudmân-ı evliyadır Matbah-ı Muntâ Dil-ü cana ocâğ-ı kîmyâdir Matbah-ı Munlâ[39]
jnatlaiyle başlayan bir şiiri olduğu gibi Mevlevi, şâirlerinin çoğunda, Mat-bahtan, Âteş-bâz'dan bahseden şiirler vardır. Alevî-Bektâşi edebiyatında da olgunlaşmak, pişmek dolayısiyle bunu okşayan şiirler mevcuttur. Meselâ Muhyiddin Abdal, bir nefesinde,
Aşk harmanında savruîdum,
Hem elendim, hem yoğruldum;
Kazana girdim, kavruldum,
Meydana yenmeğe geldim
der (Matbah ve Matbah hizmetleri için «M evlâna'dan sonra Mevlevîlik» e; s. 291-298; ve «Mevlevi Adâb ve Erkânı» na bakınız; s. 135-136).
Matem Ayı
Ay'ın, dünyanın çevresinde dönüşünü esas tutan ve Hazret-i Pey-gamber'in (S.M) Mekke-i Mükerreme'den, Medîne-i Münevvere'ye hicretlerini yılbaşı kabul eden hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem'de, torunları. İmâm Huseyn ve ona uyanlar, Kerbalâ'da (bu madeye bakınız) şe-hîd edildiği, Ehlibeyt tutsak olarak Şam'a götürüldüğü için Ehlibeyt taraftarları bu aya «Matem Ayı» demişlerdir; kısaca «Matem» dendiği de vardır; «Yaş ayı» da denir.
Hicrî yılın, Muharrem, Saf er, Rabî'ulevvel, Rabî'ulâhır, Cümaz'el-ev-vel, Cümâz'el-âhır, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zi'l-ka'de ve Zi'l-hıc-ce aylarına türkce adlar verilmişti; İstanbul'da tarîkat ehli arasında bu adlar anılırdı.
Hicrî yılın aylarına şu adlar verilmiştir:
Yas (yahut matem) Ayı, (İmâm Huseyn'in şehâdetinin kırkıncı günü bu aya rastladığı için) İmâm Kırkı, Büyük Mevlud, Küçük Mevlud, Büyük Tövbe, Küçük Tövbe, Birinci Kandil, İkinci Kandil, Oruç Ayı (bu ve bundan önce iki aya, «Üç Aylar» da denir). Bayram, Aralık, Kurban.
Dînî gecelerde minare şerefelerinde kandil yakmak, İstanbul'da başladığı cihetle, bu ay adlarındaki «Birinci Kandil», «İkinci Kandil» den anladığımıza göre sanırız ki bu adlar, İstanbul halkınca konmuştur.
Muharrem Ayına «Şehr'ül-Bükâ-Ağlayış Ayı» adı verildiğini de, okuryazarların yazılarından anlamaktayız.
Sezâî (1152 H. 1239), bestesi de buiunan ve tekelerde okunan mersiyesine,
Ey Şehîd-i Kerbelâ'yaı ağlayan,
Ağla, matemdir, Muharremdir bugün.
Nâr-ı hasretle ciğerler dağlıyan, Ağla, matemdir, muharremdir bugün
diye başlar (Bizdeki İlahî mecmuası; s. 3).
Mangır
Mangır Hak vere
Mangır-, geldiği gibi gidiyor tıngır tıngır
Tasavvuf ehlince paraya verilen addır. Çok eski zamandan kalma bir ad olmakla beraber mangırın tedavülden kalkmasına rağmen, ne çeşit olursa olsun, paraya bu ad veriiegeimiştir. «Mangır Hak'ta» deyimi, paranm-pulun bittiğini bildirir. «Mangır Hak vere, Mangır Hak vere oldu» deyimleri de aynı anlama gelir. «Mangır; geldiği gibi gidiyor tengır-tıngır» sözüyse paranın, geldiği gibi bitiverdiğini ifâde eder.
Meczub
Âkıl-ı Meczub-nümâ
Arapça bir sözdür; kendini aldırmış, kaptırmış, aklı başında olmayan anlamına gelir (Cezbe'ye bakınız). Tasavvuf ehlinden bâzı kimseler, halkın teveccühünden kurtulmak için kendilerini meczup gösterirler; bunSara, kendisini meczup gösteren akıllı anlamına «Akıl-i Meczub-nümâ» denir.
Medrese Kaçkını, Meyhane Düşkünü
Az bucuk bilgisiyle, Yunus Emre'nin,
Aşkına düsen âşıklar, içer, ağuyu nûş eder; Topuğa çıkmayan suîar, deniz ile savaş eder
dediği gibi olgun kişilere karşı kendini bilgin göstermeye çalışan, ahlâk bakımındansa kötülüklerde bulnan kişiler hakında söylenir bir sözdür.
Melâmet-Melâmetî, Melâmî
Mal melâmeti örter.
Melâmet, arapça, kınamak, azarlamak anlamına gelen bir sözdür. «Melâmetî, Melâmî» kınanmaya amaç olan demektir. Çeşitli tesirlerle hicretin ikinci yüzyılında (VIII. M.) meydana gelen tasavvuf, bünyeleşip tarîkatler meydana geldikten sonra sûfîler, kendilerine mahsus serpuş-lariyie, giyimleriyle haiktan ayrılmışlar, zikir meclislerinin yapıldığı tekkeler kurulmuş, bir kuvvet haline gelen tasavvufa dayanan iktidar ve zengin zümre, tekkelere vakıflar sağlamak suretiyle tasavvuf ehlini kendilerine bir destek haline getirmişlerdi. Buna karşı, gene tasavvufun içinden ve tasavvuf ehlinden bir zümre, zikir törenleriyle, husûsî giyim-ku-şamla, toplantı yeri olan tekkelerle, hele vakıfla geçime dayanmayla halktan ayrılmayı boş görmemiş, bütün bunları, hem İslama aykırı, hem de tasavvufun gayesine zıt bulmuştu. Bu yüzden tasavvuf ehlinin kınamasına uğramışlar, daha da ileri giden bu zümre mensupları, yaptıkları hayrı gizlemek, kötülüklerini gizlememek, hattâ kendilerini halka kınatacak hareketlerde bulunmak esasını kabul etmişler ve «Melâmetiyye-Kınananlar» adını almışlardı. Tasavvufçular, Irak'ta temerküz ettikleri için «Irâkiyler» diye anıldıkları gibi Melâmet ehli de Horasan'da temerküz ettiğinden «HorasânîSer, Horasan Erleri, Horasan Erenleri» diye anılmışlardı. Sonradan Melâmetten, Kalenderîlik, Haydarîlik, Mevlevîlik, Bektaşîlik gibi tarîkatler de meydana gelmişti.
945 Hicrîde (1539), İstanbul'da, Atmeydanı'nda (Sultanahmet Meydanı) onikı dervişiyle şehîd edilen İİsmâil-i Ma'şûkıy, bir şiirinde.
Terk edip nâm-u nişgnı ğiy Melâmet hırkasın,
Bu Melâmet hırkasında nice sultan gizlidir[40]
beytiyle Melâmeti övdüğü gibi, meşhur Hurûfî Nesîmî'den başka bir Ne-sîmî de, bir şiirine,
Ben Melâmet hırkasını kendim giydim eğnime, Âr-u namus şişesini taşa çaldım kime ne
beytiyle başlar.
Dilimize, «Melâmet Erbabı, Metâmeî Erieri-Erenieri, Meiâmsyye, Me-lameîî, Melâmetîler, Meİâmî-Melâmiyye, Melâmiler» deyimlerini veren Melâmet, «Mal, meiâmeti örter» atasözüyle de mal-mülk sahibi olan kişinin kusuru görünmeyeceğini, kınanmayacağını belirtir (Horasan Erleri, Erenleri — Horasânîier mad. e de bk.).
Menğûş
Farsça küpe demektir. Bektaşilikte mücerredliğe, yâni evlenmemeye ikrar veren dervişin mücerredlik âyininde sağ kulağı delinir ve bu kulağa bîr küpe takılır. Ağırca ve madenî olan bu küpeye «Mengûş» denir (Bak. Mücerred). Dengûş, demirden, pirinçten, Neçef taşından, gümüşten, çeşitli şekillerde olurdu.
Seİâmî, bir şiirinde,
Mest olup bezm-i lestten taze kıldık huşumuz, Huşumuzdan cümle âlem halkına menbûşumuz; Dîdemtz Hakk'ı görüp Hakk'ı işitir ğûşûmuz; Bir güruh sultân-ı dehriz zümre-i Bektâşiyüz, Lâmakân iklimine azmedenin yoldaşıyuz[41]
bendiyle «Mengûş» u dile getirmiştir.
Mersiye
Ölen birinin güzel huylarını sayıp dökerek ağlamak, ağlatmak anlamına arapça bir sözdür. Bu hususta yazılan şiirlere de «Mersiye» denir. Türkcesi ağiî, ağıt yakmaktır. Mersiye, bilhassa İmâm Huseyn'în şehâ-deti hakkında yazılmış olan şiirlere denir.
Nakş-bendîlerle bu tarîkatten ayrılan kollardan (bk, kol) başka bütün tarîkaîierde muharrem ayında Mersiye okunması ve o gün aşure (bk. Âşûrâ-Aşure ve Çifte vav) pişirilmesi bir gelenek olmuştu. Bir şehirde bulunan ve muayyen günlerde mukaabele yapan (bk. Mukaabele) tekke mensuplarının hepsinin de bulunabilmesi için şeyhler, önceden mersiye okunacak günleri tesbît ederlerdi. Bektâşilerde, Muharremin onuncu gününden sonra herhangi bir gün, hava müsaitse, seher çağında bahçede mersiye okunurdu; çünkü Bektâşüerde mukabele ve muayyen günü yoktu.
Mersiyeler içinde, Hacı Bayram'ın halîfelerinden, «Muhammediyye» sahibi Mehmed-i Bîcân'ın (Yazıcıoğlu, Yazıcı-zâde), Sezâî ve Sâfî'nin mersiyelerinin pek güzel ve yanık besteleri de vardı ki bunların tesbîti de müzik ustalarına düşer.
Meşe Seli
Meşe, farsça orman anlımuna gelen «bîşe» sözünün Türkçeleşmiş şeklidir; meşelik, ormanlık demektir. Ova, günlük-güneşükten. Gökte bir tek bulut bile yokken birden bir sel geiir, ovayı kaplar, hayvanları sü-rer-götürür, ağaçları söker; tâ yukarlarda, ormanlığa sağnak halinde yağmur yağmıştır; bu gelen sel, o yağmurun selidir; buna «Meşe Seli» denir. Pir Sultan, bir nefesinde,
Dost elinden bade içmiş deliyim, Üstü kan köpüklü Meye Seliyim;
Ben bir yol oğluyum, yol sefiliyim; Ben de bu yayladan Şâh'a giderim
dörtlüğüyle «Meşe Seli» ni pek güzel, pek canlı bir halde anlatmıştır (Âle-vî-Bektâşi Nefesleri; s. 98).
Mevâlî
Arapça kullar-köleler anlamına gelir. Ümeyyeoğulları, arap olmayanlara, Müslüman olsalar bile «Mevâlî» derlerdi. Ehlibeyt taraftarlarıy-sa, «Ben kimin Mevlâsı», yâni sahibi «isem», kimin üzerinde tasarruf ve vilâyetim varsa, «Alî de onun mevlâsıdır», yâni onun sahibidir, velîsidir hadîsine dayanarak bu sözün anlamını, Alî bendeleri tarzında benimsemişlerdi. Hayâyî, bir nefesine,
Dinleyin netesim Mevâli canlar, Anmçin okurum lâ'net Yezîd'e;
Hasan'a, Huseyn'e kasdetti anlar, Anmçin okurum lanet Yezîd'e
diye başlar (Âlevî-Bektâşi Nefesleri; s. 48).
Meydan. Meydancı
Geniş, açık saha, alan anlamına arapca bir sözdür. Türkçeye çeşitli anlamlarla girmiştir. «Koşu meydanı, Cirit meydanı, Ok meydanı. At meydanı» gibi. Güreş yapılan alana «Er meydanı», savaş alanına «Harp», «Savaş meydanı» derler. «Meydan vermek», birşeyin oluşuna göz yummak anlamına gelir. «Meydana gelmek», belirmek demektir. «Meydan okumak», bir dâvada tek olduğunu söylemek, herkesi, aynı dâvada kendisiyle boy ölçüşmeye çağırmaktır. «Meydana çıkarmak, meydana getirmek», bir şeyi belirtmek, düzüp koşarak ortaya koymaktır. «Meydana çıkmak» belirmek, görünmek anlamına gelir. «Meydan istemek», müsâade istemektir. «Meydanda», apâşikâr demektir. «At bulunur, meydan bulunmaz» atasözü, ele fırsat geçmeyisin ifadesidir. «At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır» atasözü de erliği dile getirir, ölümsüzlüğü belirtir.
Tasavvufta «Meydan», mahabbet alanı, zikir ve vecid alanıdır. Esma ile sülük görenlerin zikirlerinde, ilâhı okuyanlar, «Yâ sâhîb'el-Mey-dân - Ey meydanın sahibi» sözüyle o tarîkatin pirini kastederler.
Mevlevîlerde «Meydan», dedelerin sabah namazından sonra kıdem, yâni eskilik sırasıyla girdikleri, en sonunda, Konya'da, tarikatçının, başka yerlerde dergâhın manevî âmiri, pîr nümessili, dervişlerin mürebbîsi olan Aşçı başının (Ser-Tabbâh) girip baş keserek selâm verdiği ve yerine oturduğu, onunla beraber bulunanların da baş keserek oturdukları, mürâkabada bulundukları müstatîl odaya denir (Mevlânâ'dan sonra Mevlevîlik; s. 409-411).
Dergahtaki Meydan hizmetlerine bakan, mukabele yapılacağı vakit şeyh postunu semâ'-hâneye götürüp seren, şeyhi semâ'-hâneye getiren, mukabeleden sonra postu düren, kaldıran, yemek zamanını, mukabele vaktini usûliyle bildirecek dervişe sala vermesini buyuran dedeye Meydancı Dede», onun hizmetinde bulunan dervişe de «Meydancı Yamağı» derîer.
Bektâşilerde Meydan, tarîkate giriş, baş okutuş, yahut ölmüş birinin ruhunu ta'zîz ediş törenlerinin yapıldığı müstatîl odaya denir. Meydanın, içeriye girilince, cephede, sol tarafta baba postu vardır. Postun solunda ve meydanın tam karşısında «Kürsî-i Gadîru Hamm», yahut «Çe-rağlık» ve «Taht» denen üç kademeli bir kürsü, kürsünün yanında ve baba postuna mukabil yerde «Gaaib Erenler Postu» vardır. Meydana girilen eşiğin sol yanında, yahut karşı tarafta «Horasan postu», yanıbaşında delîl çerağı, meydanın sağında, yahut solunda ocak ve küre bulunur. Meydanda, Onikİ hizmet sahibinin makamı olan oniki post vardır.
Hacı Bektâş tekkesindeki meydanaysa «Kırklar Meydanı» denir. Hatâyı, bir nefesine,
Kırklar meydanına vardtm, Gel berü hey can dediler.
İzzet ile selâm verdim, Gir işte meydan dediler
dörtlüğüyle başlar (Âlevî-Bektâşi Nefesleri; s. 133). Alevîler, «Kırklar» ı, Hazret-i Muhammed'în (S.M) zamanına kadar götürürler; onlarca, o zaman-da «Kırklar» mevcuttur ve kırkların toplandığı yere bu ad verilir. Şâ-hî'nin.
Kurbanlar tığlanıp ğül-banğ çekildi, Gaflet uykusundan uyana yeldim.
Dört kapı sancağı anda dikildi, Uryân biryân olup meydana geldim
dörtlüğünde bahsettiği «Meydan» sa, Bektaşi olacak kişinin alındığı «Meydanadır (Ayni; s. 168).
Meyveli Ağacı Taşlarlar
Mecazî anlamına göre, bilgisi olan, güzel söz söyleyen, yüzünün, huyunun güzelliğiyle dikkati çeken, herkesten üstün bir hünere, bir sanata sahip olan kişinin, herkesin ve bilhassa ondaki meziyeti kendilerinde bu-îamıyaniarın hasedini uyandıracağını, o hünere, o üstünlüğe sahip olamayanların, onu, türlü bahaneler bularak kınayacaklarını bildiren bir ata-sözüdür. Dîvan Edebiyatında da
Atarlar senğ-i ta'rîzî dıraht-i meyve-dâr üzre[42] yer almıştır.
Mezar Taşı-Ğibi
Manevî bir zevka sahip olmayan, ham, kuru, nükteden anlamaz, yobaz, kati kişiler, tasavvuf ehiince mezar taşına benzetilir Bu çeşit adamlara «Mezar taşı gibi adam» derler.
Mezheb - Meşreb
Mezhepten bahsoîunur, meşrepten bahsolunma
Mezheb, gidilen, gidilecek olan yol anlamınadır; dînî hükümlerde ve dünya işlerinde, Ailâh'ın emrine, Hazret-i Peygamber'in (S.M) sünnetine uygun hareket edebilmek için din bilginlerinden birinin yolunu tutmak, onun gittiği yola, onun mezhebine uymaktır. Meşreb, huy, zevk ve âdet anlamını verir. Meselâ birisi hakkında, «Meşrebi geniş» denirse, herşeyi sindirir, hoş görür, darılmaz anlamı anlaşılır. «Zâhidöne meşrepli», din hükümlerine riâyet eder anlamınadır.
Mezhepten bahsolunur, meşrepten bahsolunmaz» atasözü, şunu anlatmaktadır: Mezhepten söz edilebilir; çünkü insan, bilgisiyle, anlayışiyle herhangi bir mezhebi seçer ve o mezhebin hükümlerinden de, intikad yollu olsa bile bahsedilir; fakat meşrep, insanın yaratılışın-daki huyudur; o, ne kadar değişirse değişsin, izi kalır ve birgün o huy, gene baş gösteriverir; bu bakımdan, meşrepten bahsolunmaz; o, nasılsa öyledir.
Hiç bir inancı benimsemiyen kişiye «Mezhepsiz» denir. Her çeşit inanç sahibine karşı, o inanca bürünen, o inançtan görünen kişiye, gidilecek hangi yol olursa olsun, hepsine gider anlamına «küllü mezhebin yezheb» denir; bu söz, daha ziyade okur-yazar ve eski kişiler tarafından söylenir.
Beşiktaş Mevlevî-hânesi şeyhi Nazif Efendi (1277 H. 1860), meşhur müseddesinde,
Milletim ehî-i hakıykat halikım, Rabbim Huda, Mezhebim râh~ı mahabbet, şart-ı îmânım fena;
Kıblem ebrûy-ı Muhammed'dir, imamım Murtazâ,
Dîn-i İslâm âşkârâdır, ne lâzım İhtiiâ[43]
diyerek hakıykat ehlinin mezhebinin, sevgi yolu olduğunu belirtmektedir (Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik; s. 231). Şâhî de, Bektaşiliğe giriş erkânını anlatan bir nefesinde,
Pîrim kulağıma eyledi telkıyn,
Şâh-ı Vilâyete olmuşum yakıyn.
Mezhebim Ca'fer'üs-Sâdık'ül-Metîn Allah dost, Eyvallah peymâna yeldim[44]
der ve Ca'ferî mezhebine girmiş olduğunu, İmömiyye mezhebine girdiğini bildirir
Mihman
Müsâfir, konuk anlamına farsça bir sözdür. Tasavvuf ehli, konuk ve müsafir sözlerinden ziyâde «Mihmân» sözünü kullanır ve mihmânı konuklamak, ağırlamak, yedirip doyurmak, onlarca en büyük ibâdetlerden sayılır. Mihman ağırlamaya, mihmânın gönlünü elde etmeye dâir birçok hikâyeler vardır. Bir Türk şiarı olan konuk ağırlamak, tasavvuf erbabı taralından daha da fazla benimsenmiştir. Onlarca konuksuz evde beî-bere-ket yoktur; konuk, Hızır'dır ve eve bet-bereket getirir. Hatâyı, Mihmana dâir söylediği bir nefese,
Yine mihman geldi, gönlüm sâd oldu,
Mihmanlar, siz bize safa geldiniz.
Kar, kış yağar iken bahar - yaz oldu,
Mihmanlar, siz bize safa geldiniz
dörtlüğüyle başlar ve müsâfirtn, «Hızır» sayıldığını,
Himmet eyle mîrîm, müsaür gele; Yavan-yaşik yeyip yüzümüz güle;
Küçük - büyük anı hep Hızır bile, Mihmanîar, siz bize safa geldiniz.
dörtlüğünde dile getirir (Alevî-Bektaşi Nefesleri; s. 256). Kadem mad. e de bk.
Mihrâb
Mihrabı yerinde
Cami yıkîisa da mihrabı yerinde durur
Cami ve mescitlerde, içeriye girilen ve kıbleye açılan kapının tam karşısında, kıbleye doğru, içeriye oyuk yere denir ki imam, burda namaz kılar; cemâat da, arkasında, aralarda secde edilecek mesafe bırakarak saf düzer ve imama uyar.
Cami ve mescitlerde, esas durak olan mihrcfb, çok sağlam yapıldığı için çok defa cami ve mescit yıkılsa bile mihrabı yerinde durur. Bu yüzden «Mihrabı yerinde» deyimi, ihtiyarladığı halde güzelliği geçmemiş yaşlılar hakkında kullanılır ve «Cami yıkılsa biie mihrabı yerinde durur» atasözüyle övülürler.
Sûfîlerin, insanı kutsal sayışta ileri gidenleri. Alevî ve Bektâşiler, yüze ve bilhassa iki kaş arasına da «Mihrab» derler.
Pîr Sultan Abdal, bir nefesindeki
Benim uzun boylu serv-ü çınarım, Yüreğime bir od düştü yanarım;
Kıblem sensin yüzüm sana dönerim, Mihrabımda kaşlarının arası
dörtlüğünde bu kanâati dile getirmiştir (Alevî ve Bektaşi Nefesleri; s. 188).
Mi'râc - Mi'râciyye
Arapça, yukarıya çıkılacak âlet, merdiven anlamınadır. Hz. Peygam-ber'in (S.M), peygamberliklerinin onikinci yılında, Ramazan ayının onye-dinci, yahut Recebin yirmi yedinci gecesi, bir ân içinde Mekke'den Kudüs'e gitmelerine, oradan Melekût âlemine ağmalarına, geçmiş peygamberlerin rûhâniyetleriyle görüşmelerine, cenneti, cehennemi, melekleri görmelerine ve gene bir ân içinde Mekke'ye dönmelerine denir. Kur'ân-ı Necîd'in XVII. sûresinin (İsrâ'J 1. âyet-i kerîmesiyle LIII. sûresinin (Necm) 1 -18. âyet-i kerîmelerinde Mi'râc mu'cizesi anlatılır.
Divan Edebiyatında, Mi'râc'ı anlatan şiiriere «Mi'râciyye» adı verilir. 1142 de (1729) vefat eden Kulekapısı şeyhi Nâyî Osman Dede'nin «Mi'râciyye» si, kendisi tarafından bestelenmiştir ki bu eser, Recebin yirmi yedinci gecesi, bâzı Mevlevî-hânelerde okunurdu.
Bektâşîler, nasîb alan kişinin gördüğü törene, bu törenle manevî âleme ağmak inancıyla «Mi'rac» derler ve nasîb alan kişiyi, tören bitince, «Mi'râcm kutlu olsun», yahut «Mi'râcın mübarek olsun» diye kutlarlar (bk. Nasîb). Alevîlerin, Musâhib kavline girişlerinde de «Mi'raçlama» dedikleri bir şiir okunur (bk. Musâhib).
Miskin-Meskenet (Miskinlik)
Miskin, bir günden bir güne ihtiyacını giderecek birşeye sahip olmayan, tam mânâsiyle yok-yoksul kişiye denir; meskenet de, bu derecede yokluk, yoksulluk anlamınadır. Halk, elini-kolunu oynatamayacak kadar tembel olan kişiye «Miskin» der. Aynı zamanda cüzzam hastalığına da «Miskin hastalığı» denmiş, bu hastalığa tutulanların, halkla buluşmamalarını sağlamak İçin, şehir dışında yapılmış yerlere, miskin evi anlamına «Miskin-hâne» ve «Miskinler tekkesi» adı verilmiştir. Miskin sözünün anlamındaki tembellik dolayısiyie, tembellikle ilgili fıkralar da söylenegel-miştir.
Tasavvufta «Meskenet», manevî yokluğun en ileri derecesidir; bütün anlamiyle yok olan, kendine hiçbir varlık vermeyen kişi de miskindir. Yunus Emre,
Miskin Yunus ölicek, sini nurla dolıcak,
İmân yoldaş olıcak âhırete sîr gider.[45]
beytinde olduğu gibi bâzı şiirlerinin son beyitlerinde kendisine «Miskin» vasfını verir ki bu söz, temâmiyle tasavvuf? anlamdadır. Netekîm bir şiirine de.
Miskinlikte buldular, kimde erlik varışa,
Nerdivandan yittiler yüksekten bakarısa
diye başlar.
Bu beyitteyse «Miskinlik» ve «Miskin» in tasavvufî anlamını tam olarak verir:
Gel imdi Miskin Yunus tut erenler eteğin, Cümlesi miskinlikte, yokluk imiş çâresi.
Miyan - Beste
Farsca vasf-i terkîbî. Beli bağlanmış demektir (Kem er-Beste'ye bak).
Muhib - Muhibbân
Muhib, arapça seven anlamınadır; «Muhibbân» sevenler demektir ve muhib sözünün farsca kuralınca cemi'dir. Tarîkate intisap eden kişiye «Muhib» denir. Bu deyim, Mevlevi ve Bektâşiiere mahsustur; öbür tarîkatlerde yoktur. Muhib, dervişliğe ikrar verip dergâha girdikten, eviyle ilgisini kestikten, Mevlevîlerde çileye soyunduktan, dal sikke (sarıksız sikke) ve tennureyle hidmete başladıktan, Bektâşilerde arakıyyeyle dergâhta, kendisine verilen hizmete koşulduktan sonra «Derviş» diye anılır ve bu, tarikatın ikinci derecesidir. Mevlevîlikte, binbir gün çile müddetini hizmetle doldurup onsekiz günlük hücre çilesini de çıkaran, hücre sahibi olur, hırka giymeye hak kazanır ve «Dede» diye anılır. Bektâşilikteyse hizmet müddeti muayyen değildir; arakıyyeyle hizmet eden cana, şeyhin tensîb ettiği vakit, dervişlik töreniyle taç giydirilir, Haydariyye ve hırka giymeye, tarikat cihazlarını takınmaya, kuşanmaya hak kazanır. «Derviş» diye anılmaya başlar. Diğer tarîkatlerde, o tarîkate intisâb edene «Derviş» denir; bir müddet sonra «Bey'at» töreniyle derecesi «Mürîd» derecesine yücelir. Fakat «Mürîd» sözü, bütün tarikatlerde, o tarîkate intisâb etmiş olanlara verilen umûmî bir sıfat adıdır.
Yunus Emre, bir şiirinde,
Kırk kişi bir ağacı dağdan gücün indire, Ye bunca mürid, muhib Sırat nice keçesi
demekle «Muhib» sözünün XIII-XIV. yüzyıllardan da önceye âit olduğunu belirtmiş olur (Bektâşinin çapası, Mevlevînin çivisi, Dede ve Halîfe mad. lerin de bk.).
Mukaabele
Karşılaşmak anlamına arapça bir sözdür. Sûfîler zikir esnasında, halka hâlinde otururla ki buna «Zikir halkası» anlamına «Halka-İ Zikr» derler. Bu halkada, birbirlerine karşı oturdukları ve bilhassa şeyhin karşısında bulundukları için zikir meclisine «Mukaabeie» denmiştir.
Mevlevîlerde «Devr-i Veledî», yahut «Sultan Veled devri» denen ve semâ' başlamadan «Semâ'-Hâne» nin çevresinde üç kere dönülen törende de, şeyh postunun önünde, birbirlerine niyaz ederler; bu münâsebetle Mevlevîlerin Semâ'lanna da «Mukaabele» denir (Bk. Baş kesmek, Niyaz).
Dergâhlarda mukaabele yapılan güne «Mukaabele günü» denirdi.
Murâkaba
Göz altında bulundurmak, gözetlemek, korumak anlamlarına arapça bir sözdür. Dervişlerde, diz üstü oturup eller, böğürlere, yahut dize konmak, gözler kapanmak üzere gönülden, yâni hatırdan herşeyî çıkarmaya çalışmak, gözünün önüne şeyhin yüzünü getirip İlâhî feyiz beklemek, sMurâkabada bulunmak» dır. Melâmî-Hamzevîler, Murakaba'ya «Gönül beklemek» demişlerdir (Gönül mad. e bk.).
Murakka.'
Arapça yamalı demektir. Eskiden sûfıler, hırkalarının helâl maldan olmasını sağlamak için gerçekliğine inandıkları kişilerden kumaş alırlar, bun-iarı birbirine dikerek kendilerine hırka yaparlarmış. Bu yüzden hırkalarına, yamalı anlamına «Murakka'» denmiş, sonradan bu söz derviş hırkasının adı olmuştur. Nectâtî,
Ba§ salar sûfî gibi yasıl murakka'lar ğeyip, Şöyle benzer serv ğülsende sabâdan aldı el[46]
beytinde hem «Murakka'»!, hem de «El alma» yi dile getirmektedir.
Hattatların ayrı ayrı kağıtlara yazdıkları yazılara da «Murakka'lar» anlamına «Murakka'ât» denir. Bunlar mukavvaya yapıştırılıp tezhip edildikten sonra bir mecmua haline getirilerek saklanırdı (El almak mad. e de bk.).
Musâfaha
Parmaklar bitişik ve eller düz ve açık olarak iki kişinin ellerini birbirlerine uzatıp sürtmelerine, avuçları birbirine sürtmek anlamına arapça «Musâfaha» denir. Musâfaha, sünnettir ve çok defa salavât getirilerek yapılır; el öpmek, el sıkmak yerine iki elle yapılan bu görüşmek, is-lâmî b«r selamlaşmadır. Mevlevîlerdeyse her iki kişi, sağ ellerini aynı zamanda öpmek suretiyle musâfaha yapılır (Görüşmek maddesine bak).
Musâhib
Arapçadır; sohbetleşen, sohbet arkadaşı anlamınadır. Alevilerde, ergenlik çağına girmiş iki kişi, aynı zamanda Alevîliğe intisâb ederler ve bu iki kişi, birbirinin «Sâhib» ve «Musâhib» i olurlar; kardeş sayılırlar. Haz-ret-i Peygamber'in (S.M) ashabı birbirine kardeş etmelerinden kalan bu kardeşlik, Alevilerde, Alevîliğe ikrar töreninde şarttır; musâhibsiz Alevîlik erkânına hiç bir kimse alınmaz. Musâhib olanların canları, mallan, ırzları birdir; her hususta birbirlerini korumaları gerektir. Pır Sultan'a mensup oian Kul Himmet, bir nefesinde,
Miyân-beste olan üstadsız olmaz; Rehber olmayınca bu yol bulunmaz;
Üçü bir kimsedir, ismi bilinmez, Mürebbî farz, Musâhib sünnetidir
dörtlüğüyle musâhibliğin önemini belirtir (Alevî-Bekîâşi Nefesleri; s. 139). Bektaşilikte de berabet Bektaşi olan kişiler birbirlerine «Musâhib» sayılırlar; fakat Alevîlikte olduğu gibi Bektaşilikte Musâhiblik, şart değildir.
Mutrıb
Zevk ve neşe veren, nağmeler düzen anlamına arapçadır. Mevlevî-hâneierde «Semâ'-hâne» nin (bu maddeye bak) giriş kapısının üstünde, mihraba ve şeyh postuna karşı olan ve merdivenle çıkılan kısma «Mutrıb-Hâne», yâni zevk ve neşe veren, nağmeler düzen kişilerin, âyîn okuyanların, halîle, kudüm ve ney çalanların bulundukları yer, bunun kısalttılmışı oiarak da «Mutrıb» elenir. Mevlevî-hânelerdeki «Mutrıb», adetâ camilerdeki «Müezzin mahfeli» ne karşılıktır.
Mücerred
Mücerred pâk, müteahhit hak
Tek, yalnız, salt anlamına gelen bu arapça söz, tarikat ehli arasında evlenmemiş kişiye verilen ad ve sıfattır. Aynca Bektaşilikte, bir de Mücerredlik âyîni vardır. Mücerdedliğe ikrar veren dervişin sağ kulağı delinir ve kulağına Mengûş (bak) takılır. Aralarında «Mücerred pâk, mü-teehhiS hak» sözü, atasözü oiarak kullanılır ki bu söz, mücerded olanın, dünya kirinden tertemiz oluşunu, fakat evlenmenin de hak oiduğunu bü-dirir.
Mü'min - Müslim
«Mü'rnsn» inanan, inanmış kişi, «Müslim» de, uyan, teslim olan, Müslüman anlamlarına gelir; ikisi de arapçadır ve arap dilinde ikisi de erkeğe denir; inanmış ve Müslüman kadınaysa «Mü'mine, Müslime» denir. Alevîlerdeyse «Mü'min», erkek Alevîye, «Müslim» de kadın Alevî-ye verilen addır. «Mü'min, Müslim» dendi mi, «erkek, kadın» anlamı kas-tediiir. Alevî Ayn-i ceminde okunan ve Hatâî'ye atfedilen, fakat her, yönden bozukluğu dolayısiyle kesinlikle onun olmadığını söyleyebileceğimiz «Ms'raçlâma» denen şiirde,
Ol şerbetten biri içti, cümlesi oldu hayran^ Mü'min, müsîim, üryan ~biyran hep girdiler semâ'a
beytinde, erkek, kadın anlaminadır..
Halk arasında «Mü'min», lügat anlamiyie kullanılagelmiş ve gene bu anlamda atasözleri belirmiştir. «Mü'min yüzünden bellidir», «Mü'minin dargınlığı tülbent kuruyuncayadektir», «Mü'mine eziyet haramdır»
atasözleri, halk arasında kullanıldığı gibi tarikat erbabı arasında da söylenir.
Mürebbî
Terbiye eden anlamına arapça bir sözdür Mürşide dendiği gibi bâzı yerlerde, mürşidin bulunmadığı zamanlar, taliplerin (bak: Tâiib) târikate âit müşkilierini çözmek üzere dede tarafından atanan ve «Dikme» de denen dede vekiline «Mürebbî» denir. Kul Himmet, bir nefesinde,
Diyân-beste olan üstadsız olmaz Rehber olmayınca bu yol bulunmaz; Üçü bir kimsedir, ismi bilinmez, Mürebbi farz, müsâhib sünnetidir
dörtlüğüyle mürebbî'yi anmaktadır. Dörtlükteki «üstâd», mürşiddir, «Mürebbî» sözüyle de mürşid kastedilmektedir (Alevî-Bektâşi Nefesleri; s. 139).
Mürîd
Dileyen, isteyen anlamına arapça bir sözdür. Bir mürşide intisâb edip tarîkate girmiş kişiye denir. Mürşide, bilhassa İran'da «Muradı» do denir. Mesnevi Sarihi Sarı Abdullah (1071 H. 1660), «Mesiek'ül-Uşşak» ka-sîdesinde,
Müridi ol anın dilden muradın terk edip cümle, İrâdetsiz murâd olan nefes tutmak itaattir.[47]
beytiyle «Mürid»i dile getirmiştir.
Mürşid
Arapça, irşad eden, doğru yol gösteren anlammadır. Tasavvuf eh-lince gerçek mürşid, her zaman, Hazret-i Muhammed'dir (S.M) ve onun hakiykatine vâris olan zamanın sahibidir; yâni İmâmiyye mezhebinden olan tasavvuf ehline göre Onikincİ İmâm Hazret-i Mehdî'dir; Ehlisünne-te uyanlara göreyse zamanın kutbudur. Mürşid sayılan şeyhlerin irşâd-lan, niyabet yoluyladır; Melâmet ehliyse, irşadın ancak zamanın sahibine ait olduğu, «Kalbe Bakıcı» denen kişilerin, onun emri ve izniyle îrşâd edebilecekleri inancındadır, Bektâşilerin, Bektaşiliğe giriş töreninin sonunda okunan «İkrar tercemanı»nda (Bak: Terceman),
Sıdk ile ikrar verip bel bağladım erenlere, Mürşidim oldu Muhammed, rehberimdir Murtazâ
beyti, bu inancı gösterir (Mır'ât'ül-Makaasıd fî Def'İI-Mefâsid, s. 285)..
Mürüvvet
Arapça «Mürüwe» nin farsçada ve türkçede söyleniş tarzıdır; adam,-lık, mertlik, iyilikte, ihsanda bulunmak, lütfetmek anlamlarına gelir. Türkçede, bilhassa erkek evlâd hakkında kullanılan «Mürüvvetini görmek», ana-nın-babanın onu evlendirmesi, döl-döş sahibi olduğunu görmesidir. Türkçede daha fazla «Mürevvet» tarzında söylenir.
Tasavvuf ehlince Mürevvet, gerçek erenlerin lûtuflan, ihsanlarıdır Hayatî,
Bu yolun ötesi hakdır; Mürvet, hey erenler, mürvet. Bu yoldan özge yol yoktur; Mürvet, hey erenler, mürvet
dediği gibi (Alevî-Bektâşi Nefesleri, s. 27-28), bir nefesinde de.
Erenler kapısı, mürvet kapısı,
Sıdk ile gelenler mahrum dönülmez der (ayni; s. 183).
Müttekâ-Muiın
Dayanılacak âlet, yardımcı ve yardım eden manâlarına arapça kelimelerdir. Mevlevîlerin sûfî dervişleri dedikleri Esma ile sülük gören tarikat mensupları, «Erbain» e (bu maddeye bak) girdikleri zaman uzanıp yatmamaları için başlarını dayadıkları âlete verilen addır. Müttekâ ve Muin denen bu âlet, ucu sivri olan, yere dayanan ve toprağa batan, üç karış, yahut biraz daha uzunca demir ve çelikten, yahut dayanıklı sopadan ibarettir; üstünde, pirinçten, alın konacak bir yeri vardır. Derviş, sivri ye-i yere dayar, başını, baş dayanacak yerine kor, bu suretle uyuklar.
Mum
Muma dönmek, muma döndürmek
Mum olmak
Mumla aramak .
Mum gibi erimek
Mum yakıp derdine yanmak
Yalancının mumu yatsıyadek yanar
Mum yanmayınca pervane yanmaz
Mum dibine ışık vermez
Mum gibi doğru olmak gerek, demir gibf değil
Bu söz, Türkçemize birçok deyim ve atasözü vermiştir. «Mumc dönmek, Muma döndürmek», mumun doğruluğundan, dümdüz oluşundan meydana gelmiştir ve birisinin terbiyeyle -dümdüz olması, dümdüz, terbiyeli, edepli bir hâle gelmesi demektir. «Mum olmak», dümdüz, dosdoğru bir hâ!e gelmektir. Aynı zamanda birşeyi elde etmek için uğraşmak, bu yolda yanıp yakılmak da «Mum olmak» deyimiyle anlatılır. Meselâ, «Önce onu beğenmezdi ama şimdi mum oldu» denir. «Mumla aramak», birşeyi elde etmek için onun üstüne düşmek, görünmeyen birşeyi mum yakıp ışığıyla arar gibi aramak anlamına gelir «Mum gibi erimek», ses-sadâ çıkarmadan, içten içe dertlenip bitmek/tenden, candan kalmak demektir. «Mum yakıp derdine yanmak», düştüğü derde kimse aldırış etmediği için mum gibf kendi kendine yanıp erimek anlamınadır.
«Yalancının mumu yatsıyadek yanar» atasözü, yalan söyleyenin yalanının tükeneceğini, gerçeğin birgün ortaya çıkacağını, kendinin de karanlıkta kalacağını belirtir. «Mum yanmayınca pervane yanmaz» atasözü, bir biigin, bir olgun kişiye gönül verip meftun olanların, o kişide bir bilgi, bir olgunluk gördüklerinden dolayı ona gönül verdiklerini, meftun olduklarını anlatır ve bunu, ışık olmayan yere, yanmayan ışığa, pervanenin gelmemesiyle tarif eder. Şâir,
Aşk odu ma'şûka evvel düşer, andan âşığa;
Şem'i ğör kim yanmadan yandırmadî pervaneyi[48]
beytiyfe bu atasözünü pek güzel tarif etmiştir. «Mum dibine ışık vermez» atasözü, olgun, bilgin olan ve tasarruf sahibi bulunan kişilerin herkese hayırları dokunduğu halde kendilerine, yahut ailelerine, soylartna-sopla-nna hayırları dokunmadığını bildirir. «Mum gibî doğru olmak gerek, demir gibi değil» atasözüyse icâbında eğilmeyi bilmenin, fakat kırıtmamanın lüzumunu bildiren bir atasözüdür.
Muma ait atasözlerinin içinde, «Mum yanmayınca pervane yanmaz» ve «Mum dibine ışık vermez» atasözleri, tasavvufu ilgilendirmektedir.
N
Nakl-i Küfür, Küfür Değildir
Şeriat ehlince, söyleyen kişinin kâfir olduğuna hükmedilecek sözi birisi şöyle dedi, yahut demiş diye söylemek, insanı kâfir etmez; bu bakırr dan, küfrü îcâb eden sözü, birisinden nakletmek, küfür değildir. Oğlanlar dan, küfrü îcâb eden sözü, birisinden nakletmek, küfür değildir. Oğlanlaı şeyhi İbrahim'in, «Vahdete müteallak söz söylemek lâzım geldikte alâtc nyk'ınnakl söyleyin; nakl-i küfr, küfr olmaz mes'elesine binâen; tâ ki S€ fâmet olasız» dediği «Sohbet-Nâme» de bildirilmektedir.[49]
Atasözü olup kalan bu «Nakl-i küfr...» sözü, tasavvuf ehli arasında ye| rı geldikçe söylenirdi (s. 7).
Nalla Mıh Arası
Sıkıntı, gönül darlığı anlatılırken söylenen bir deyimdir. Tasavvuf eh ti, gönül darlığına, kavramak, tutup ovucunun içinde sıkmak, dürmek an lamına «Kabz», gönül ferahlığına da yaymak, gevşetmek anlamına «Bast: derler. «Kimdir O ki Allah'a», Allah râzilığını elde etmek için ihtiyaç için de olan kişiye «güzel bir surette borç versin de Allah onu, o kimseyt fazlasiyle, kat-kat ödemesin», dünyada da, âhırette de mislini, sevabın kat-kat vermesin? «Allah daraltır da, ferahlatır da. Hepiniz de sonundc ona dönüp ulaşacaksınız» mealindeki âyet-i kerîmedeki (II; Bakara, 245 «daraltır» ve «ferahlatır» dan «Daraltan-Kaabiz», «Ferahtatan-Bâsit» adJarının Esmâyi HunÖ'dan (Allah'ın güzel adlarından) olduğunu kabul ederler. «Câmı'us-Sagiyr» deki Tanrı adlarını sıraiıyan üç hadisin birincisinde ve ikincisinde de bu iki ad, Tanrı adlarındandır (I; s. 79).
Tasavvuf ehlince gönlün darlması, ferahlaması, korkmak ve ummak gibidir; ancak korku ve ummak, gelecek zamana aittir; gönlün daralması, genişiemesiyse sûfînin, içinde bulunduğu hâlin bir sonucudur (Ta'rİfât; İst. 1300; s. 114). Sûfîler, kabz halini «Nalla mıh arasındayım, Nalla mıh arasında kalmıştım» gibi sözlerle anlatırlar. Halk arasında da bu deyim kullanılır.
Nasıl Yaşarsan Öyle Ölürsün
«Her kul, ne üzerine, ne hâlde ölürse, ona göre, o tarzda diriltilir» mealindeki hadîsin türkçesidir. Tasavvuf ehli, bu atasözüne büyük bir önem verir {Bedî'üz-Zaman Furûzan-fer: Ahâdîs-i Mesnevi; Tehran Üniver. Yayım — 1334 ş; s. 17-18).
Namaz Okumak
Farsçada «Nemaz honden-Namaz okumak, namaz ktlmak demektin Tasavvuf ehli, belki bu sözün tesiriyle, namaz kılmak yerine, «Namaz okumak» sözünü kullanırlar.
Nasib
Pay, kısmet anlamına arapça bir söz, Bekîâşiler, Bektaşiliğe girmek isteyen ve «Âşık» denen kişinin, muayyen törenle tarîkate girmesine «Na-sîb almak», nasip almış kişiye «Nasibli», nasip almamış kişiye «Nasibsiz» derler. Herhangi bir Bektaşi babasının birisini tarîkate kabul etmesine .de «Nasib vermek» denir. Bektaşi, diğer bir Bektâşiye, kime mensup olduğunu sorarken «Nasibin kimden», yahut «Kimden Nasipiisin» der. Alevîler-deyse tarîkate intisaba «Musâhib kavline girmek» denir (Bk. Musâhib),
Naşı
Türkçedir. Yol-yordam bilmez, dinden-mezhepten dışarı, değers anlamınadır. Hayreti bu sözü,
Beztn-i gamda duştum ben bende sanma na§ıyam, Mihnet~ü derd-ü belânın ben de bîr yoldâşıyam[50]
beytinde dile getirir.
Na't Na't -Han
Övmek anlamına arapça bir sözdür. Örfte, bilhassa Hazret-i Peı gamber (S.M) hakkında yazılan şiirlere denir. Bu çeşit şiirleri, musık rnakamlariyie okuyan kişiye de «Na't-Han» derler. Bu söz, farsça kural na göre bir arapça, bir farsça sözden yapılmış terkibtir ve «Na't okı yan demektir.
Mevlevîlerde, mukabelede «Mutrıb» da, önce «Na't-Han», na't oku ondan sonra ney taksimi başlar; ondan sonra da mukabele yapılır (B Mutrıb).
Camilerde de, evvelce, cuma günleri, na't okunurmuş; «Na't-Har bu hizmete karşılık da evkaftan bir vazife, yâni maaş alırmtş.
Nây, Ney. Nây-Zen, Ney-Zen. Ser-Nâyî, Kutb-İ Nâyî, Ney-Zen Bakışı
«Nây» farsça kamış anlamına gelir; «Ney», konuşmada, «Nây»ın h fitlemiş tarzıdır. Kamıştan yapılan ve nefesle çalınan müzik âletine r bu ad verilmiştir «Nây-zen-Ney-zen», Ney çalan müzik mensubu kiş; «denir. Mevlevîlikte, bilhassa «Mesnevinin, «Dinle, şu ney nasıl şikâyet etmede; ayrılıkları nasıl anlatmada» mealindeki beyitle başlaması yüzünden ney, adetâ o îarîkate mahsus bir müzik âleti olmuştur. «Mutnb» daki (bak. Mutrıb) ney-zenleri idare eden, onların başı sayılan ve bu yüzden de tekkenin Neyzen-başısı olan ney-zene, Türkçe «Ney-zenbaşı» yahut farsça «Ser-Nâyî» denir. Ayrıca devrinin en güzel ney çalanına «Ney çalanların kutbu» anlamına «Kutub-ı Nâyî» denir; devrimizde Kutb-ı Nâ-yî, Resim müzesi müdürü rahmetli Halil Dikmen'di (Ölm.: 1964); ondan sonra bu kutubluğu mal edinmek isteynler çıktıysa da kendi kendilerine gelin-güvey oldular. Şimdi bizce, bu makama yakışan, ömrü uzun olsun, Niyazi Sayın'dır.
Mevlevîlerde ayrıca bir de «Kutub-ı Nâyî Hamza Dede» vardır. Mev-Jânâ'nın çağında yaşayan bu zâtın pek güzel ney çaldığını, bir menka-beyle «Manâkıb'ül-Ârifîn» anlatıyor (Tahsin Yazıcı'nın hazırlaması, önsözü ve haşiyeleriyle; Türk Tarih Kurumu Yayım; Ankara; Türk Tarih Kurumu Basımevi; c. I; 1959; s. 231).
Hamza Dede'nin, pek güzel yapılmış bir minyatürü de vardır.
Neyzen, neyi iki eliyle tutup, sola doğru eğerek üflediği cihetle bakışı, yukarıdan aşağıya doğru ve göz ucuyla, hele öbür yanına bakarsa şaşıca olacağı cihetle bu çeşit şaşı bakışa, «Neyzen bakışı» denmiştir.
Nâyî gibi ğeç bakma ğürûh-ı fukaraya, O şekl ile Hak anları ihfâlara saldı[51]
beyti. Neyzen bakışı hakkında söylenmiştir.
Nâz-Niyaz
Naz Ehii-Niyâz Ehli
Nâz, bildiği halde aldırış etmemek, bilmezlikten gelmek, kendini çekmek, çekmiş görünmek nazlanmak anlamına farsça bir sözdür; Niyaz da yalvarmak, dilemek, gönül alçaklığında bulunmak, duâ etmek, selâm ve hürmet anlamlarına gelir, aynı dildendir.
Tasavvuf ehlince erenlerin «Nâz Ehfi» olanları. Tanrı'ya nazlan çenleridir; bunların Şath (Bak) tarzında söyledikleri sözler, yazdıkları şiir-] ler, bu bakımdan hoş görülür. «Niyaz Ehli» olanlarıysa edebe dâima riâyet] ederler.
«Aşk-u niyaz etmek» ve «Niyaz etmek» selâm karşılığı kulanılır (AşkI maddesine bakınız).
Nâbî,
Lezzet-i nâza gerçi söz yoktur,
Leyk zevk-ı niyaza a§k olsun[52]
beytinde «Nâz» ve «Niyaz» ı karşılıklı olarak anmış ve niyazı, nazdan üstün tutmuştur (Ayak mühürlemek ve Kasık Niyazı mad. e de bk.).
Nazar
Nazardan düşmek Nazara uğramak Nazara gelmek Nazar etmek Safâ-Nazar-Kem-nazar Sâhîb- Nazar
Nazar, arapça bakmak, bakış anlamınadır. Tasavvufta bakışın büyük bir önemi vardır. Bilhassa Melâmet ehlinde, mürşidin bakışı, sâ-likte cezbeyi uyandırır ve onu, menziline ulaştırır (Kalb'e bak). Tasavvuf ehli «Ben» yerine «Fakıyr» dediği gibi «Sen» ve «Siz» yerine de «Nazarım, Nazarlarım» derler. «Nazardan düşmek», mürşidin teveccühünden mahrum olmak anlamına gelir. «Nazara uğramak», halk arasında göz değmek, nazarlanmak suretiyle hastalanmak anlamına kullanıldığı hâlde tasavvuf ehlince, erenlerden birinin teveccühüne mazhar olmak demektir; «Nazara gelmek» se göz değmektir. «Nazar etmek», birisine teveccüh, onu hâf ehli etmektir. «Safa-Nazar», temiz ve garez-siz bakıştır; «Kem-Nazar» sa kötü bakış anlamına gelir. «Sâhib- Nazar», bakışıyla insanı olgunluğa eriştirmek gücüne sâhib olan kişiye derler. Şâir,
Nazarın pâk ise aldın nazarı[53]
mısraiyla nazarın önemini belirtmiştir.
Mevleviler, «Devr-i Veledi» de denen ve semâ'a başlamadan önce semâ'hânenin çevresinde üç kere yürüyerek gidişlerinde, şeyh postunun önünde, birbirlerine karşı baş keserlerken (bak. Başkesmek), gözlerine ve kaşlarının ortasına bakmak suretiyle nazardaki feyze ermeye çalışırlar.
Yunus Emre,
Mevtana Hudavendğâr bize nazar kıtali, Atım ğörkîü nazarı gönlümüz aynasıdur
beytiyie nazardaki feyzi bildirir.
Pîr Sultan, bir nefesinde,
Bildim şahım, bildim, sahib--nazarsın; İstekli âşıkı dilde yazarsın.
Alî Şahım deyü deyü gezersin, Kardeş Mevâîîye benzer gözlerin
dörtlüğüyle «Sâhib-Nazar» sözünü dile getirmiştir (Alevî-Bektaşi Nefesleri; s. 190).
Nazenin
Pek nazlı anlamına gelen bu söz, Bektaşi tarîkatine verilen addır; Bektaşiliğe «Tarıyk-ı Nazenin» denir. Bu söze eski kitaplarda ve mezar taşlarında rastlanmamasına bakılırsa Ii. Mahmud'un, Yeniçeriliği kaldırdıktan sonra Yeniçerilere «Tâife-İ Bektâşiyan», ocaklarına «Ocâğ-ı Bektâşiyan», Yeniçeri ağasına «Ağây-i Bektâşiyan» denmesi, gülbang'Ierin-de Hacı Bektaş'ı anmaları. Hacı Bektaş'ı kendilerine pir tanımaları dola-yısîyle Yeniçerilikle ilgisi bulunan Bektaşilik tarîkatini de kaldırmasından sonra Bektâşiler tarafından, tanınmamak, fakat aralarında bilinmek, için uydurulmuş bir söz olduğu kanaatine varıyoruz.
Nefes
Nefes etmek, nefes ettirmek Nefes evlâdı Nefes haklamak Nefeslenmek Nefes öldürmek
Nefesin canı var
Kanlı gelsin, kaatil gelsin; nefes öldüren gelmesin
Soluk anlamına arapça bir sözdür. «Nefes Etmek», bir hastaya okuyup üfürmek, «Nefes Ettirmek», okutup üfürtmektir. Bu suretle hastanın İyileşeceğine inanılırdı. «Nefes Evlâdı», çocuğu olmayan kadına, erenlerden birinin himmet etmesiyle çocuğu olunca o çocuğun, himmet edenin mânevû evlâdı olduğunu bildiren bir terim olarak kullanılır. Hacı Bektaş Çelebilerini Bektâşüer, Hacı Bektaş'ın nefes evlâdı olarak kabul ederler. «Nefes Haklamak», söz tutmak anlamına gelir, «Nefes Öldürmek» se, söylenen sözü, verilen öğüdü tutmamaktır. «Nefeslenmek», yorulan kişinin oturup dinlenmesi, bunalan kişinin rüzgâra karşı oturması anlamına geldiği gibi, esrara da «Nefes» dendiği için esrar çekmeye de denmiştir.
Nefes, Bektâşilerde, hemen hepsi de hece vezniyle yazılmış olan İlâhîlere denir. Nefesler, övüş, yeriş, mersiye, erkânı, yolu-yordamı anlatış,-yahut aşktan, zamandan bahsediş konularında olur. Alevîler, nefese «Deyiş», hatta «Âyet» de derler. Yunus Emre'nin,
Dedim işbu nefesi âşıklar hükmü ile, Bahtlhksız er gerek bir karara durası
ödemesine bakılırsa, tasavvufî şiire, XIII-XIV. yüzyıllarda da «Nefes» dendiğine ve bu sözün, bundan da eski çağlara aidiyetine hükmetmek gerekir.
«Nefesin canı vardır» atasözü, erenlerin söylediği sözün, mutlaka çıkacağına işarettir. «Kanlı gefsin, kaatil gelsin, nefes öldüren gelmesin»
-atasözü de erenlerin sözü olarak söylenir ve söz tutmayanın, öğüt dinlemeyenin erenlerce istenmediğini belirtir.
Nefis
Nefisle mücâdele dünyala muharebeden güçtür Nefsini bilen Rabbini bilir
Nefis, arapça bir sözdür; kendi, öz, can, ruh, kötü istek, kötülüğe meyil anlamlarına gelir. «Nefisle mücâdele, dünyala muharebeden güçtür» atasözü, okur-yazar tasavvufçuiar arasında söylenegelmiştir. «Nefisini bilen», yâni, kendisini acizle, noksanla, bilgisizlikle, yoklukla bilen, «Rabbini bilir», yâni, Rabbini, kudretiyle, yüceliği ve kemâliyle, bilgisiyle, varlığıyla bilir atasözüyse hadîs olarak rivayet edilen, Hazret-i Ali'ye de .atfedilen sözün türkcesidir.
Hacı Bayrâm-ı Velî,
Bilmek istersen seni, Can içre ara canı;
Geç canından bul anı, Sen seni bil, sen seni
dörtlüğüyle başlayan ve beş dörtlükten meydana gelen şiirinde hep bunun üstünde durmaktadır (Melâmîlik ve Melâmiler; s. 36).
Nefir
Farsça büyük boru anlamma gelir. Eskiden mehterlerin çaldıkları boruya, nöbet vurulduğu, yahut cenge başlanacağı zaman kulakları sağır edecek kadar sert ses çıkaran boruya denirdi. Bektâşilerin, boynuzdan yaptıkları ve bellerine bir zincirle taktıkları boru da «Nefir» adıyla anılır. Derviş, seyahata çıkacağı zaman, bir yere geldiği vakit bunu çalar. Nefîre «Yuf borusu» da denir. Şîrî, bir şiirinde,
Nazar-t pîr-i tarîkatte kim olmaz üryan,
Çal ana Yuf borusun mürşididir dîv-i anıd[54]
öeytiyle bunu tesbit eder (Alevî - Bektaşî Nefesleri; s. 178).
Nerde Birlik, Orda Dirlik
Tarikat kardeşlerinin arasında ikiiik olmamasını, birlik olunca, dirliğin de olacağını bildiren ve îcâb ettikçe söylenen bir atasözüdür. Said Emre, bir şiirini,
Said aydur ki dirlik, dost ile olsa birlik, Ayrılmaksız bilelik bulmuş rûziğârmda
beytinde bu atasözünden faydalanmıştır (Alevî - Bektaşî Nefesleri; s. 67).
Neş’e
Erişmek, yetişmek, gelişmek, bitip üremek anlamlarına arapça bir sözdür. «Neşve» tarzında farsça, zevk, keyf, sarhoşluk anlamlarına gelir. Tasavvuf ehlinde, sûfînin zevki, gelişme, yetişme tarzı, huyu, meşrebi anlamına kullanılır,» «Erenlerin meşreblerl bîr değildir; birisi zühd-ü takva ile yürür; öbürünün neş'esinde rindlik üstündür» gibi. 8u hususta şöyle bir hikâye de anlatılır:
Birisi, mürşid arıyormuş, onca, mürşidin, fevkalâde sabırlı olması gerekmiş. Filân bakkal irşâd sahibidir demişler; sınamaya gitmiş. Bir okka fasulye istemiş. Adam tartıp kese kâğıdını sunarken, yanıldim demiş, mercimek olacaktı. Bakkal fasulyeyi boşaltmış, mercimeği tartmış, verirken, dalgınlığıma geldi, börülce olacaktı demiş. Bakkal, eyvallah deyip bu sefer börülceyi tartmış, sunmuş. Bu, böylece devam etmiş ve adam, bakkalın sabrını görünce sonradan huzuruna varmış, intisâb etmiş. Bir müddet sonra bakkal Hakk'a yürümüş. Onun makamına mahallenin sakası geçti demişler. Sakaya, bir dönüm su getirmesini söylemiş. Saka suyu getirip küpe boşaltınca, yanlış oldu demiş, o küpe değil, şu küpe boşaltacaksın. Saka, adamın yüzüne bakıp «Bana bak» demiş, «Ben bakkal değilim, adamın gözünü patlatırım.»
Şeyh Galib, meşhur mütekerrir müseddesinde,
Meyhaneyi seyrettim, uşşaaka matâf olmuş, Teklif-ü tekellüiten sükkânı maâf olmuş; Bir neş'e gelip meclis bî havf-u hilaf olmuş; Gam sohbeti yâd olmaz, meşrebleri sâf olmuş.
Âşıkta keder neyler, gam halk-ı cihanındır, Koyma kadehi elden, söz pîr-i Muğaanındır[55]
bendinde «Neş'e» yi, zevk, hâl, vecd anlamlarına kullanmıştır.
Nev-Niyaz
Yeni niyaz anlamına gelen bu farsça terkip, bilhassa Mevlevîlerde kullanılır ve yeni niyaza gelen kişi, tarîkate yeni intisab den anlamına gelir. Karaladığımız bir gazele,
Munlâ ki nev-nİyâzma tekbîr-i aşk eder, Uftâde-i mahabbetini pir-i aşk eder[56]
beytiyle başlamış ve bu deyimi dile getirmiştik.
Nev-Rûz
Yeni gün anlamına farsça bir söz. Martın yirmi birinci günü, güneşin Koç Burcuna girdiği an, ilkbaharın ilk günü, «Nev-rûz», yâni yeni gün sayılır. Zertüşt dininde, kâinatın yaratıldığı kabul edilen ve bayram sayılan gündür. İsîâmda Vida" Haccının Arefe günü, Martın sekizine, bayram da dokuzuna rastlamış, hacdan dönüşte, Mekke ile Medine arasındaki Gadiruhum'da, Hazret-i Peygamber'in, Alî'ye, «Ben kimin mevlâsı», yâni velîsi isem «Alî de onun mevlâsıdir» buyurduğu gün de ayın on dokuzuncu gününe tesadüf etmişti. Bu münâsebetle «Nev-rûz» a Ehlibeyt taraftarları ve tarikat ehli, İslâmî bir kudsiyyet vermişler, bayram saymışlardır. Alevî ve Bektâşilerce «Nev-rûz», Hazret-i Alî'nin doğduğu gün olarak kabul edilmiştir. Fevzî, yahut Fevri adlı Bektaşi şâiri, bir nefesinde,
Yine devreyledi deverân-ı âlem, Eyledi tecelli Nevrûz-ı Sultan.
Eyyâm-ı sürürdür, hüzün değildir, Mübarektir belî Nevrûz-ı Sultan
Bugünkü ğün oldu ol Şah-ı Merdan, Batn-ı Fâtıma'dan ğün gibi ıyan;
Harem-i Kâ'be'den oldu nümayan, Ziya verip Alî Nevruz-ı Sultan
dörtlükieriyle bu inancı bildirir.
Bektâşiler, güneşin Koç Burcuna girdiği saatten önce meydanda toplanırlar. Baba, Oniki İmâm'a salavatı ihtiva eden ve «Salavâî-Nâme» denen salâvatı, Nad-ı Alî'yi okur; sonra sâkıylik eden kişi, içinde lohusa şerbeti ezilmiş sütü, babadan itibaren kıdem sırasıyla herkese sunar; sürahiden kadehe koyup sunarken, «Yâ Muhavvil'el-hâli ve'l-ahvâi», yâni «Ey yılı, zamanı ve hâlleri evirip çeviren Tanrı» der; kendisine süt sunulan kişi, sütü içtikten sonra o ve herkesle beraberce «Havvil hâlenâ ilâ ahsen'il-hâl», yâni «Bizim hâlimizi en güzel hâle çevir» der. Sonunda kendisi de İçer ve baba güi-bang çeker; bayramlaşılır.
Mevlevîlerin Şems kotu denen ve Ehübeyt taraftarı olanlarında da Nev-rûz, bayramdır, aynı âyin İcra edilir. Yalnız, fazla olarak «Heft-Selâm» (bu maddeye bak), yâni «Selâm» sözüyle başlayan yedi âyet de İmâm Huseyn'İn toprağıyla bir kâğıda yazılmış ve süt kabına konmuştur.
İmâmiyye'deyse Nev-rûz, Gadîruhcm gününe rastlaması dolayısiyle bayramdır. Nev-rûz sofrası yapılın sofrada «Hoft-Sîn», yâni «Sîn» harfiyle başlayan yedi şey bulunur (Bak: Heft-Sîn) ve yukarıdaki duâ yılın günleri sayısınca, üçyüz altmış altı kere okunur. Bu duanın başına, «Ey geceyi, gündüzü tedbîr ve tasarruf eden, ey kalbleri ve gözleri çeviren» sözleri de ilâve edilir.
Nev-rûz, kıştan çıkış, yeni bir hayâta giriştir; bu bakımdan İran edebiyatının tesiriyle Dîvan şâirleri de «Nev-rûziyye» ve «Bahöriyye» denen, bahan kutlayan kasidelerle bu günü kutlamışlar, böylece Nev-rûz, sa-rayadek girmiştir. Sarayda, «Nev-rûziyye» denen ve baharlarla yapılan tatlı, cam ve sırça kâselere konup pembe gaz boyaması tülbende sarılarak büyüklere hediye edilirdi; bu Nev-rûziyyeye, Müneccim başı tarafından güneşin, hangi saatte Koç Burcu'na gireceğini bildiren hükmü yazılı bir kâğıt da, altın yaldızla yazılı olarak eklenirdi.
Fuzûlî, bir kasidesinde,
Her yerde tâ Nev-rûz ola, gül, bûstan efrûz ola,
Nev-rûz tek iîrûz ola eyyâm-ı Şah-ı âvliya[57]
beytiyie Nev-rûz'un, Gadîruhum'la münâsebetini belirttiği gibi Nef'î de,
İrişti bahar oldu yine hemdem-i Nev-rûz
Şâd etse nola dilleri câm-ı Cem-i Nev-rûz[58]
beytiyie bahan kutlamıştır,
Karlı, soğuk geçen Nev-ruz hakkında, «Böyle kışın böyle olur Nev-rûz'u, böyle g.... böyle olur havruzu» atasözü söyienir, aynı zamanda başlangıcı kötü olan bir işin sonu, sonucu kötü çıkmca da bu atasözü söylenegelmiştir.
Nezir
Arapça «Nezr» tarzında olan, türkçede «Nezir» diye söylenen bu söz, adak ve vaad anlamlarına gelir (Bak: Adak); tarikat ehlince bir yoksula, bir ulu kişiye, bir dergâha sunulan armağana da «Nezir» derler ve daha ziyade bu anlamda kullanılır. «Nezir» e, «Niyaz» dendiği de vardır.
«Mevlevi Nezri» nin sayısı dokuz, yahut dokuzun emsali olan onsekiz, yirmiyedi, otuzaitı ...... dır. Altıya da «Şems Nezri» denir, yâni
birisine verilen para, bu sayılarda, meselâ altı lira, yahut dokuz, on sekiz ...... lira olur. «Bektaşi Nezri» yse, Onîki İmam aşkına onikidîr.
Şâirler, tarih düşürürlerken mısra' eksik, yahut fazla gelir, bu eksiklik ve fazlalık da bu sayıyı tutarsa, tarih mısra'ından evvel «Nezr-i Mev-lânâ, Nezr-i Mevlevi» ile, yahut çıkarılarak, yahut da «Oniki» sayısıyla bu eksikliği, fazlalığı belirtirler.
Nisan Suyu
Eskiler, Marttan sonra giren ve otuz gün olan Nisan ayındaki yağmura büyük bir önem vermişlerdir. Hattâ Nisan ayında yağmur tanesinin sedefin içine düşmesi yüzünden inci olduğuna inanılmıştır. Bu yüzden Nisan ayında yağan yağmur suyu toplanır, o suya Kur'ân-ı KerînVin ilk süresiyle (Fatiha), Âyet'ül-Kürsî (II. sûre olan Bakara sûresinin 255. âyeti, bir rivayete göreyse 255-256. âyetleri), CXII. (Tevhîd, İhlâs}, CXIIİ, ve CXIV. sûreleri (Falak, Nâs) CIX. sûresi (Kâfirûn), bir rivayette XCVII. sûresi (Kadr) yetmişer defa okunur, yetmişer defa da «Allahu ekber-Allah uludur» ve «Lâ ilahe İllallah - Allah'tan başka yoktur tapacak» sözü okunarak üfürülürse o suyun, dertlere deva, hastalara şifâ olduğuna inanılırdı. Bir başka rivâyetteyse I. sûreyle, Âyet'ül-Kürsî ve ondan sonraki âyet, CX1I, CXIII ve CXIV. sûrelerle CIX ve LXXXVII. sûre (A'Iâ) yetmişer kere okunur, yetmişer kere «Allahu ekber», «Lâilâhe İllallah» denir, yetmiş kere Salâvât getirilir, yetmiş kere de «Subhan'Allâh vei'~ hamdulillâh ve lâilâhe illâllahu valiâhu ekber - Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim, hanıd Allah'a, Allah'tan başka yoktur tapacak, Allah uludur» denerek suya üflenir (Mefâtîh'ül Cinân, s. 300-301).
Mevlânâ dergâhında İlhanlılar hükümdarı Ebû-Saîd Bahâdır Han (1305-1335 M.) tarafından Musul'da yaptırılan ve 1333 yılında Emîr Sungur Ağa ile gönderilen şâh-eser bir Nisan Tası vardır. Bu tasa, yukarda söylediğimiz sûreler ve zikirler okunup üflenir, Mevlânâ'nın sarığının ucu da batırıhp çıkarılır, ziyaretçilere bu sudan verilirdi (Mehmet Önder: Mevlânâ Müzesi Rehberi; Ankara - Ajans - Türk Basımı; s. 34).
Niyaz
Niyaz âyini
Dervişlerin, şeyhlerin, birbirlerini ağırlamaları, selâmlamaları (Bk. Baş kesmek).
Mevlevi mukabelesi bitmek üzereyken şeyh, yahut canlardan, yahut da züvvâr denen ve mukabeleyi seyir için gelmiş bulunan, fakat Mevievi-fiği, Mevlevîlik erkânını bilen biri, Nezr-i Mevlânâ sayısınca bir para, bir mendil, yahut zarf içinde, birisiyle Mutrıb'a gönderilir. Bu bir cemiledir; mukabelenin biraz daha sürmesi için bir vesîyledir. Gönderilen mangır, sayısına göre, sonradan ya bölüşülür, dervişlere verilir, ya dergâha sarfedilir; yahut da tatlı birşey yapılarak o akşam, yahut gelecek mukabele günü somata çıkarılır. Gönderilen niyaz, kudüm-zenbaşi'nın kudurman üstüne görüşülerek bırakılır. Bunun üzerine son peşrev çalınmaz, ney-::ı-başı, segahtan kısa bir taksim yapar ve «Niyaz Âyîni» başlar. Hüseynî âyini okununca da şeyh, Mutrıb'a niyaz yollar, gene niyaz âyîni yapûr. «Niyaz Âyîni» nin güftesi IV. Murad devrinde yaşayan Derviş Ömer'in olduğundan bu âdetin, milâdî XVU. yüzyılda mukabeleye eklendiği anlaşılmaktadır (Mevlevi Adâb ve Erkânı; s. 95-97).
Niyâzm Hakk'a, Niyazım Hakk'a
Niyaz, yalvarmak, recâ etmek anlamınadır. tasavvuf ehlince şeyte başkesmek, onunla görüşmek, oturunca «Aşk olsun» dendiği zaman eğilip yeri öperek şükür secdesinde bulunmak, baş kestikten sonra sağ bö-nin şehâdet parmağını düz tutarak ağzına götürüp öpmek, «Niyaz Etmek» tir. Ayrıca, birisi sorulduğu zaman «Aşk-u niyaz ediyorlar, Niyaz ediyor-iar,» denerek selâmını bildirmek de niyazı bildirmektir. Niyaz edilen kişinin «Niyazın Hakk'a» sözüyle asıl niyazın, Allah'a olduğunu bildirmesi erkândandır. «Niyazım Hakk'a» sözü de bunu bildirir.
Niyaz Penceresi
Türbelerde, yatırın sandukasının görüneceği yerde-ve çok defa yatırın baş ucunda bulunan pencereye verilen addır. Türbe kapalıysa, yahut ziyaretçi, içeriye giremeyecekse o pencerede yatıra niyaz eder, Fatiha verir ve gider.
Nokta
Arapça olan bu söz, durak, yer, dikkat edilecek, dikkat edilmesi gerekli yer, bir yolun sonu, iki çizginin birleştiği yer ve yazıda, aynı şekildeki harflerin üstüne, altına, kaiem dokundurularak konan, harfin okunuşunu değiştiren karaltı anlamiarına gelir.
Sûfîlerce nokta, harflerin başlangıcı ve sonudur; bütün harfler, noktanın yayılmasından meydana gelir; şu halde harflerin hepsi de noktadadır ve bütün harfler, bir noktadan ibarettir. Netekim bütün varlık suretleri, bütün kâinat, her an, Allahu taölaânın (Mutlak Varlık'm) bilgisinde taayyün eder, bu taayyün, varlıkların zuhuruna sebeb olur; bu yüzden de kâinat, gerçekte «Taayyün-i Zâtî»nin, yâni Tanrı'nın zâtına alt sıfatı olan bilgisinde belirmiş sûrelerin yokluk âleminde zuhurundan ibarettir ve âlemlerin varlığı, izafî varlıktır; gerçek varlık, ancak Allah'ındır. Nokta, O «Zâtı Taayyün» dür adetâ, kâinatsa harflerdir. Esrar Dede, bilgiyi, Tanrı bilgisini noktaya benzeterek, «Bilgi noktasını, çalışıp çoğaltarak bir nice zaman, bir nice soluk, yokluk dersini tekrar ettim -durdum» mealinde şu beyti söyler:
Sa'y ile eyleyüben nokta-i ilmi teksir, Eyledim bir nice dem ders-i fenayı tekrir,
Bektaşi şâirlerinden Seher Abdal da, bir müseddesinin mütekerrir bey tinde,
Tövbeler bir dahi ben kimseye etmem kederi Yürü ey züli-i siyah, noktadan aldım haberi
der.
Nur
Nursuz-pirsiz
Yüzünden nur-ı İlâhî silinmiş
Arapçadır; ışık, aydınlık, varlık anlamlarına gelir. Türkçemizde «Gözümün nuru, Göz nuru, Nûr-i tiîde» gibi deyimlere girmiştir. Herhangi bir zevki, bir görüşü «Gözüm -gönlüm nurlandi» diye anlatırız. Kötü suratlı, pis görünüşlü, huyu da kötü kişiye «Nursuz-pirsiz», «Yüzünden nûr-t İfânı silinmiş», yahut «Yüzünden nûr-ı İlâhî kasap süngeriyle silinmiş» diye anlatırız. Güzel yüzlü kişiyi, hele ihtiyar do olur, sacı-saka!ı ağarmış bulunursa, «Yüzü nur gibi, Nur yüzlü» diye överiz. Pek iyi pSk güzel olan bir iş, ışık üstüne ışık, ışık mı, ışık anlamına «Nûrün alâ'nûr» diye övülür ki bu söz, Kur'ân-ı Mecid'in XXIV, sûresinin (Nur) 35 âyetinde geçer. Birşey içilince de «Nur olsun» dendiği vardır. Sofiler «Nûr-ı îmân olsun» da derler.
Bektâşilerin dem gül-banginde «Nur ola, sırr ola, şarâfaen tahûr ola gittiği yer gam görmeye» sözleri vardır.
Nutka Mürüvvet
Konuşurken sözü kesilen kişi, yahut birisi bir şey söylerken aklına o söylenen şeye dâir birşey geien, unutabileceğim düşünerek hemen söylemek isteyen kişi, söyleyenin sözünü kesmek için izin isterken «Nutka mürüvvet Erenler», yahut sadece «Nutka mürüvvet» der.
[1] «Bükemediğin eli öp de başına koy», «Etek öpmekle ağız kirlenmez» ve «Arabın elini öpmekle ağız kararmaz» atasözleriyle bu atosözünün arasında ne kadar büyük bir fark var, zamanla meydana gelen çöküntü mü bu atasözlerini belirtti; yoksa zümreler arasındaki görüş farklarını mı anlatıyor bu atasözleri? İncetenek bir mesele.
[2] Ezeldenberi meşrebimiz, eşsiz - eşitsizdir; gelene giî demeyiz, gidene de gel demeyiz.
[3] Yoksulların {dervişlerini gönüllerine kim dokunursa onun göğsü (gönlü) Aliah okuna dokunur.
[4] Dostun gönlü sırçadır, pek saktn, kırnıayasm; çünkü sırça kırıldıktan sonra artık bütün olmaz.
[5] A aklı eren, söyle bana; Gönül mü yeğ, Kabe mi yeğ? Gönül yeğdir mutlaka, Çünkü dostun (Hakk'ın) durağı, gönüldedir.
[6] Çalış, çabala, kazan, ye. yedir de bir gönül elde et, bir gönül yap; bir gönül ziyareti, yüz kere Kabe'yi tavaftan, yüz kere hacdan daha yeğdir. (Yımus'a kızmasınlar; farz olan haccı değil, onu edadan sonraki hacları kasdetmekte, «Amellerin en üstünü, bir Müsİümanı sevindirmektir» hadîs-i şerifine işaret eylemektedir
[7] Belâ gönüldendir, gönlümüzü alan o sevgiliden şikâyetimiz yok; şikâyet gönüldendir, kimseden feryadımız yok.
[8] EI-hakku murrun velev kâne durrun» yâni, hak, inci bils olsa acıdır.
[9] Toprak ol ki Tanrı, mertebeni yüceltsin; ayak toprağı olan, âlemin başına tâc olur.
[10] Meyhâneyi görenlerin her biri, oranın bir hâlini, insana verdiği ruhî bir neşeyi, bir kederi anlatır. Rindier, zevk erbabı, kaba sofu olmayanlar, safâsmı, arılığını - duruluğunu anar, zahit ağırlığını, insana verdiği çöküntüyü söyler.
[11] İki dünya da sensiz olunca gözüme zindan görünür; senin aşkınla bilişen kişiniır hasların da haslarından olması gerek.
[12] O ölümsüz, daimi diriye yüzlerce şükrolsun ki söz, susmak âlemine erdi.
[13] O âhû göz, süzülüp buluşma zevkine Yâ Hû dedi; buluşma çağının sona erdiğini söyledi. Umduğum bu değildi; ama neyliyeyim ki yolum, beklemeye düştü.
[14] İkrârım.za baş veriniz, ahde kuvvetliyiz; biz Velayet Şahrnm kullanv-z. Alî'ye mensup olanlarız
[15] İşıkla şeriat bilgini, her zaman savaşırlar; şeriat bilgini, sözünü şeriata göre söyler; fakat söylediği söz, bir sebebe bağlı (İlletli, bu bakımdan da mutlak olarak doğru almayan bir söz) değil mi?
[16] «Yahşt», iyi, güzel demektir; «yaman» da yaramaz, kötü anlamınadır. «Başkaları iyi; kötü olan biziz; başkaları buğday, bizse samanız» anlamını veriyor. «Yâr» dost demektir, «bâr» da yük; «hâr» likendir. «Dost ol, kimseye yük olma; gül ol.tiken olup kimseyi dalama» anlammadtr.
[17] «Miskin, miskinlik, şimdiki anlamda değildir; yokluk, hiçbir şeye sahip olmayış, irâdeyi "KVm'ya veriş, benlikten kurtuluş anlamınadır. «Kimde erlik varsa, erliği, yok-iukta bulmuştur; yüksekten bakanıysa merdivenden ittiler, yuvanlandı - gitti» demektir.
[18] Kanber, Hz. Alî'ye candan bağlı olan kölesidir.
[19] Ey yolu-yordamı kerem olan, ihsan etmeyi kendine âdet edinmiş bulunan pâdişâhım, sana güçlük mü var; isti'dâdım yoksa, lûtfuna ermek için isti'tiad sahibi kıl beni
[20] Ey gaofil, istiharelerin konması, yapılması, din işlerinin düzülüp koşulması içindir; dünya mevkileri için değil.
[21] Gözüm, İstivâ'yı gözler; yüzüm, Seb'ül-Mesânî'dir (Fâtiha'dır, Fâtiha'mn yedi âyetidir). Sözüm, (Mansûr'ıın dediği} «Ben Hakk'im» sözüdür; bizim Mi'râcımız, dardır (dardadır).
[22] O yeşii nura, elsiz, ayaksız olan başına İstiva sevdasını alma.
Gerçekten de Peygamber soyundan olan bir Mevlevi'nin yeşil İstiva alâmeti, kendisine mîras kalan malıdır.
Baştan ayağadek siyah nura mazhar olan (, bütün varlıktan örten zât tecellîsine eren) kişi, zâtın devreden âleminde İstivâ'ya sâhlp olur.
[23] Parlak, güzel, alımlı 'Ik beyit, doğuş beyti, yeşil yazıyla hırkanın kenarına yokluk edeplerini tümden yanmş,
Tennûreier de, İslivâ'nın «Yoktur» sözü, başkalarının, mevhum varlıkların gönüllerini, varlıklarını tümden gidfrmek için «Lâ-Yoktur» şeklinde görünmektedir. Yokluğun da yokluğunda uçup dursun Mevlevi; çünkü hırkasında istiva Zümrüdü-ankasının iri kanadı var.
[24] «Amma neden», ummandan anlamına «ummâneden» de olabilir.
[25] Aşk, kâf ve nûn buyruğuyla bir kere işaret etti, on sekiz bin âlemi yokken vârett
[26] Allah ehline göre kerametlerin en değerlisi, en ulusu, ibâdetlerden tad almaktır. Yalnızken, kalabalıkta, her solukta Tanrı'yla olduğunu bilip onu anmak kerametlerdendir. Gene gönüle gelen ilâhî şeylerden genişledikçe oîuromaklılığı, huzuru artıp edeb ve utançla sıfatlanmak kerametlerdendir. Bütün hâllerde Allah'tan razı olmak, kerametlerdendir; yoksa yalnızca, kendisinden olağanüstü şeylerin zuhur etmesi keramet değildir; çünkü halkın ve âlemin işlerini düzüp koşan kişiler, perde ardın-dadır.»
[27] Bu gül toplumu, şahın (Vilâyet Şahı Ali'nin) Kızıibaşlan; O, Kevser'i sunan, bunlar da boyuna içenler desinler; inkâr edenler, bize kalleş desinler; hoş görürüz biz. Bana Bektaşi desinler; Alî Dergâhının bu da.bir taşı desinler; övünürüm bununla.
[28] A güzel, Mevleviler köçeği ol, külahı giy, defle, neyle semâ' et; zaman-zaman salın.
[29] Mevlânâ'nm dergâhına gel de ne safa var, gör. Helak eden her bir eleme binlerce dert devası var. Zahitlerin masalı gibi aldatış! riya yok; kudüm, ney, tanbur sesi, müzik sesi var.
[30] Hacı Arif Bey'in muhayyer makamında bestelediği bir şarkının nakaratıdır (Muharrem Taşa: Şarkı güfteleri; İst. Marmara Basımevi - 1963, s. 520).
[31] Kul padişahsız olmaz, padişah da kulsuz değildir; kul, «yort-savu!» diye padişahın geldiğini bildirmese, padişahı kim bölebilirdi? Tann'nm varlığına bir Ön, bir başlangıç olmadığı gibi yaratılışın, yaratışın da önü-başlangıcı yoktur, yaratılan, bir adım bile yaratandan ayrı İmam ıştır: artık ey sözü duyup kabul eden; gar de anla; Tanrı kimdir, kul kim?
[32] Ey vaaz veren, kürsîye değil. Arş'a çıksan adam olmazsın.
[33] Ey zâhid, seçilmiş Ahmed'e (Hazret-i Peygamber'e) en olgun cömertliği, indirilen kitabı {Kur'an'ı} vahyeden pâdişâhın (Allah'ın) hakkıyçin Mevlevîyim, Ahmed'in dî-nindenim, evet, Haydar'a (Hazret-i Alî'ye) mensubum. Bana bir Allah, bir Peygamber ve bir Velî (dost ve sahip, İmâm) yeter. Herşeyde kudreti görünen yüceler yücesii Allah'tan başka yoktur tapacak; (Her Peygamber, onu müjdelediği için, her peygamber'de bir sıfatı tecellî ettiğinden dolayı) Muhammed'den başka peygamber, (ahır zaman peygamberi} yoktur; Alî'den başka da er yok.
[34] Sabah çağı lâle, güzellik ve aiım güneşine dönse ne var ki? Lâle, İsm-i Celâl'in. (Allah adının) sayısına mazhar oklu.
[35] Bu âlemde yersiz-yurtsuzum; konağım, durağım ordadır; öyle bir padişahım ki ta tim, tacım da ordadır, ağır libaslarım, burakım da ordadır (Burak maddesine ba!
[36] Tertemiz zâtı, «Sen olmasaydın» sözüyle övülmüştür; sıfatları Kur'ân'a, zarf ve mazruf olmuştur {Kur'an'da onun sıfatlan vardır; sıfatlarındaysa Kur'an mevcuttur).
[37] O peygamberlik pâdişâhı, iki âlemin sultam hakkında «Sen olmasaydın, sen olmasaydın» buyuruldu- Ey peygamberlik nuru, ey Hasanla Huseyn'in atası, yer yüzü de,, gökler de senin için var oldu.
[38] Gönül alan, gönül çalan sevgiliyi, gönül evfne çağırmak istersen Önce o evî, O'nun gayrısından sil; aşk süpürgesiyie süpür, arıt da sonra çağır.
[39] Mevlönâ'nın matbahı, pek yüce erlerin durağıdır. Mevlânâ'nın matbahı, gönüle de. cana da kimya ocağıdır; o ocağa giren altın olur.
[40] Adı-sanı bırakıp Melâmet hırkasını giy; bu melâmet hırkasında nice sultan gizlidir.
[41] Elest meclisinden sarhoş olarak aklımızı - fikrimizi yeniledik. Bütün âlem halkına mengûşumuz da aklımızdan - fikrimizden haber verir. Gözümüz Hakk'ı görmekte, kulağımız Hakk'ı işitmekte, zamanın sultanı olan bir topluluğuz, Bektâşiyiz, me-könsfzlık iklimine gitmek İsteyenin yo! arkadaşıyız bit
[42] Kinayeli söz taşını, meyveli ağaca atarlar.
[43] Milletim (uyduğum şeriat), hakıykat ehlinin milletidir; yaradanım, besleyip maddi -manevî geliştirenim Atlahtır; gittiğim yol. sevgi yoludur; îmânımın şartıysa yokluk. Kıblem, Muhammed'ln kaşı, İmamım da Murtazâ'dır (Ali'dir); İslâm dini apaçıktır. gizlenmeye, gizlemeye ne hacet var?
[44] Mezhebim, sağlam, Cafer'üs-Sâdık'ın mezhebidir.
[45] Yoklukla yok olmuş Yunus ölünce, sini (mezarı) nurla dolunca. îman da kendisine yoldaş olunca âhirete arslan gibi gider.
[46] Selvi, sûfî gibi yeşil murakka'lar giyerek başını sallar; gül bahçesinde seher yelinden el almışa benziyor.
[47] Bütün dileğini terk ederek gönülden onun müridi ol; düenen, irâdeyi terkederek nefes tutmak (, söze uymak) ve itaat etmektir.
[48] Aşk âteşi, önce sevilene, ondon sonra sevene düşer; mumu görsene; yanmadan, pervaneyi yandırmadî
[49] Birliğe, (Vahdet-i Vücûda, varlık birliğine) âît söz söylemek gerekirse, filân ded ki tarzında söyleyin; küfre hüküm verdirecek sözü birisinden aktarış, küfür (, kâ firlik) olmaz hükmüne dayanarak; bayie yapın da esen kalın.
[50] Dostum, ben kulu, sanma ki gam meclisinde, yol-yordam bilmez biriyim; ben mihnetin, derdin, belânın bir yoldaşıyım.
[51] Nay üfleyen gibi yoksullar topluluğuna eğri bakma; Hak. o şekille onları gizlilik âlemlerine saldı, gizledi.
[52] Nazın tadına söz yoktur ama niyazın zevkına aşk olsun, {niyâzm tadına erenlere âfertn}.
[53] Bakışın, görüşün temizse nazarı aldın, teveccühe erdin, menzile ulaştın.
[54] Tarikat pirinin nazarında (karşısında) uryân olmayan (varlığından soyunmayan) kişiye yuf borusunu çal, onun mürşidi, inatçı Şeytan'dtr.
[55] Meyhaneyi seyrettim; âşıkların, çevresinde dönüp doiaştfklan yer olmuş; orda oturanlar tekliften de affedilmişler, tekeliüften de. Bir neş'e gelmiş de mecliste ne korku kalmış, ne aykırılık; gama dâir sohbet edilmiyor. Böyle birşey anılmıyor bile;, meşrebleri de tertemiz bir hâl almış. Âşıkta keder neyler? Gam, dünyâ halkınındır-kadehi elden bırakma; söz pîr-i muğaanındır (Meyhanecinindir).
[56] Mevlönâ. Nev-Niyâzına aşk tekbîri eder de sevgisine düşeni aşk pîri yapar.
[57] Her yerde Nev-rûz oldukça, gül bahçeleri porladıkca, Velîler Şâhı'nın (Alî'nin) günleri de Nev-rûz gibi kutlu olsun.
[58] Bahar erişti; gene nev-rûz'ta solukdaş oldu: Nev-rûz'un Cem kadehi de gönülleri neşelendirse ne var ki?
İslami Okul Okulların En Önemlisi