Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İkinci Bölüm Musibetler ve Tedavi Yöntemleri - İslami Bilgiler - Acigercek - 3. Sayfa

İKİNCİ BÖLÜM

MUSİBETLER VE
TEDAVİ YÖNTEMLERİ

 

1. ACI GERÇEĞİN TEDAVİSİ

 

Biz Müslümanlar Allah Teala'nın Yüce Kitabında emrettiği herşeyi tatbik etmekle ve bunun yanında peygamberlerin sonuncusu Hz.Muhammed el-Haşimi el-Arabi’ye (s.a.s.) itaat etmekle sorumluyuz. “Kim Rasûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.” (4/Nisa, 80) “Bunlar, Allah'ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.” (4/Nisa, 13) “Kim Allah'a ve Rasûl'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (4/Nisa, 69)

Hayatımızın her alanında Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatını, onun sünnetini ve onu örnek alan, onun yolundan giden, onun sünnetine tabi olan Raşit Halifelerin -Allah hepsinden razı olsun- sünnetini örnek alalım.. Peygamber Efendimiz söyle buyurmuştur: “Benim ve benden sonra gelen Raşit Halifelerin sünnetine uyun. Bu sünnete sımsıkı sarılın.”

E


 

2. İSLAM İNANCININ
GÖNÜLLERDE İYİCE

YERLEŞMESİNE ÇALIŞMAK

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) işe İslam'a davet ile başladı. Mekke dönemi boyunca on üç yıl imanın kalplerde iyice yerleşmesine, inancın gönüllerde iyice kök salmasına çalıştı. Sonunda akidesi sağlam Müslüman bir topluluk ortaya çıktı. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) böylece yeryüzündeki ilk İslam Devletini Medine-i Münevvere'de, kardeşleri Ensar'ın yardımıyla kurdu (Allah hepsinden razı olsun). Bu devlet, ihlâs ve samimiyetle Allah'ın hükümlerini uygulayan, önderleri Rasulullah'a tabi olan, onun emirlerini yerin getiren, onun talimatlarına uyan sağlam bir İslam Devleti idi.

Bugün yeryüzündeki İslami hareketlere gelince, bunların hedefi şu an toplumun yaşadığı acı gerçeği tedavi etmektir. Fakat bu hareketler, maalesef Rasullah'ın yaptığı gibi imanın kalplerde, inancın gönüllerde, özellikle de büyümekte olan çocukların gönüllerinde iyice yerleşmesine çalışmıyor. Aksine bu hareketler duygulara ve yeni düsturlar koymaya dayanıyor. Bu durum da prensiplerin delinmesine sebep oluyor. Çünkü makam, mevki arzusunda olan, yüksek rütbe vb. şeyleri arzulayan kişiler, bu ilkelere mensup oluyor hatta belki de bu kişilerden bazıları düşündüğü şeye ulaşıyor fakat mensubu olduğu görüşün emrettiği gibi yaşamıyor ve mensubu olduğu grup için güzel bir örnek olmuyor, aksine yaşam tarzlarından, menfaat peşinde koştuklarından, severek dünyanın ardından koştuklarından, inandıkları ve propagandasını yaptıkları fikirleri hakkıyla temsil edemediklerinden dolayı o gruba eleştiriler yöneltiyor. Böylece o toplum zayıflıyor ve ona değişik bir gözle bakılıyor. Dolayısıyla o cemaat hedefine ulaşamıyor ve başarısız oluyor.


 

3. IRKÇILIĞIN ZUHURU

 

İslam ümmeti tek bir ümmettir. “Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.” (21/Enbiya, 92) Fakat bu ümmetin zayıflamasıyla düşmanlar, Müslümanlar arasında ırkçılık hareketlerini alevlendirdiler. Halbuki ırkçılık cahiliye iddiasından başka bir şey değildir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Onlar cahiliye kavmiyetçiliği peşindeler. Şüphesiz o, kokuşmuş iğrenç bir şeydir.”[1] Düşmanlar aramızda cahiliye ırkçılığını ortaya çıkardı ve bu davayı güdenleri çeşitli hilelerle kandırdılar. Yahudiler Turancılık fikrini ortaya attı ve bunun bayraktarlığını yaptılar. Hristiyanlar da Şam diyarındaki Arapları ırkçılığa çağırdı ve bunun bayraktarlığını yaptılar. Diğer milletlerde de değişik gruplar ortaya çıktı ve her biri kendi davasını güttü. Böylece tek bir millet, paramparça oldu. Bu bölünmüşlüğümüz sebebiyle düşmanların başı göğe erdi. Kimi yerde bölgesel kimi yerde ise ulusal davalar ortaya çıktı. Tek bir milletin fertleri arasındaki ayrılıkların artmasından dolayı her bölge halkı kendi ideolojileriyle iftihar etmeye ve övünmeye başladı. Bu sayede düşmanlar bazı gençlerimizi çeşitli tuzaklarla yakaladı, inançlarında samimi olan Müslümanlara karşı ise şayialar çıkardılar, İslam muhalifliğini yaydılar ve bunun propagandasını yaptılar. Maddî imkânlara sahip kişilerden ve yöneticilerden oluşan ortakları sayesinde düşmanlar, ülkemizin ticaretini ele geçirdi. Fikirleri gençlerimiz arasında yayıldı. Eğitim ve basın-yayın araçları yoluyla, fikirlerini yaymakla, mali piyasayı ele geçirmekle, aşağılık kompleksine girmiş olan, kendisini yenilmiş sayan taklitçileri ve anlaşmalı oldukları kişileri ayartmakla bütün toplumda kendi dillerini yaydılar.

Yine fikri, içtimai, siyasi hareket ve örgütler arasında grupçuluk fikirleri ortaya çıktı. Çünkü herkes meydanı ele geçirmek ve başkalarına üstün gelmek istiyordu. Maalesef diğer bütün grupların kendisine düşman olmasına rağmen İslami hareketlerin durumu da böyledir. Şayet İslami bir gruptan herhangi bir muhalefet veya yanlış bir davranış ya da hatalı bir görüş sadır olsa diğer İslami hareketler bu gruba karşı hoş olmayan bir şekilde ve kabul edilemez bir tarzda saldırıyorlardı. Bu durum bütün İslami hareketlere zarar veriyor ve onların itibarın düşürüyordu. Aslında yapılması gereken bir araya gelip durumun incelenmesi, konunun araştırılması, sağlam bir İslamî görüşe ulaşılması ve üzerinde ittifak sağlanan bu görüşün topluma arz edilmesidir. Sağlam çözüm işte budur. Burada başvurulması gereken böyle bir çözüm yolu dururken eleştirme, birbirini suçlama ve ayrılığa düşme doğru değildir.


 

4. YIKICI ELEŞTİRİ VE
GÖSTE­RİŞ MERAKI       

 

Bir âlimin kitabında veya makalesinde veya hitabesinde veya verdiği bir cevapta hata olabilir. Bu durumda bazıları hemen kendi görüşüne göre o âlimi eleştirmeye veya hata­sını düzeltmeye kalkıyor. Maalesef verilen ce­vapta ilimle bağdaşmayan, yazarın ve yazdığı şeyin konumuna uymayan sözler yer alıyor. Aslında olması gereken -Resulüllah’ın uygu­laması örnek alınarak- yazıda ta’riz ve teşhirin olmamasıdır. Peygamber Efendimiz uygun­suz bir şekilde arz edilen bir meseleye cevap verirken “Şöyle şöyle diyen insanlara ne oluyor?” diye bir ifade kullanılır ve konuşan insanların adını zikretmeksizin doğru cevabı söylerdi. Şüphesiz onların adını söylemek onları yermek ve itibarlarını düşürmek demektir. Değerli kardeşlerimizin bu hususa dikkat etmeleri ve Resulüllah’ı örnek almaları gerekir. Zira o bizim için en güzel örnektir. Biz de onun taraftarlarıyız, onun sünnetine tabii oluyor, yolundan gidiyoruz. Şayet bunları yaparsak dinimizde sabit olmuş, Rasulüllah’a uymuş, İslam kardeşliğimizi güçlendirmiş, düşmanlarımızın yüzüne kapıları kapatmış, onları aramıza girmekten, saflarımız arasına fitne sokmaktan, toplumumuzda entrikalar çevirmekten engellemiş oluruz. İşte herkes bunun için gayret etsin. Âlimin, din kardeşine gitmesi, onu ziyaret etmesi, onunla kardeşçe ve sevgiyle konuşması mümkündür. Şayet bu ikisinin önderi iman, temel kriterleri kardeşlik olursa, göz açıp kapayıncaya kadar hakka ulaşmaları mümkündür. Her zaman görüş alışverişi yapılmalıdır. Tüm âlimlere, davetçilere ve hayır ehline düşen her durumda tarafların arasını bulmaktır.  “Müminler ancak karde‏ştirler. Öyleyse karde‏şlerinizin arası‎nı‎ düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (49/Hucurât, 10)


 

5. KOLTUK SEVDASI

 

Aşırı dalkavukluk ve doğru yoldan sapma pahasına da olsa yüksek mevki arzusunda olan, bunun için çalışan, bu arzunun peşinde koşan bazı insanlar vardır. Müslüman olduğunu söyleyenlerden veya sapık fırka taraftarlarından birisi güçlü oldukları takdirde Müslümanlara yönetici olabilir. Hepimizin hatırlayacağı gibi geçmişte âlim geçinen birisi vardı. O zamanki zayıf dönemde sapık fırkalardan  -Allah muhafaza- birinin lideri, bir bölgenin liderliğini ele geçirdi. Bu sözde âlim hemen o lidere koştu ve ona yaklaşmaya, dalkavukluk etmeye başladı. Lideri, inancının güzelliğiyle övüyor, ibadetiyle methediyordu. Onun hakkında “O, âbid bir adamdır, gecenin çoğun ibadetle geçirir, gündüzleri Allah’ı zikre devam eder” vb. sözler sarf ederek reklamını yapıyordu. Bu davranışı, toplum nazarında alimlerin itibarını zedeliyordu. İslam düşmanları gizli bir şekilde konu hakkında göndermeler yapıyordu. Anlatılanlara göre; bu dalkavuk alim bir defasında Kuzey Afrika’da Cezayir’de o gün düzenlenen bir törende bir konuşma yaptı. Liderini övmede o kadar aşırı gitti ki sonunda oradaki Müslümanları iyice kızdırdı. Törenin bitmesinden sonra gençlerden biri âlime yaklaştı ve ona şöyle dedi: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Profesör bu söze çok kızdı, kendini kaybederek hiç yakışık almayan sözler sarf etti. İşte, yüksek mertebe, makam, mevki arzusunda olanlar, arzularına ulaşma uğrunda kafirleri bile dost ediniyorlar.

“İnsanlardan öِylesi vardı‎r ki, dünya ha­yatı‎ hakkı‎nda söِyledikleri senin hoş‏una gider. Hatta bu kişi, kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah'ı‎ ş‏ahit tutar. Hâlbuki o, hası‎mlar‎n en yamanı‎dı‎r. O, dِönüp gitti mi (yahut bir iş‏ ba‏‎şına geçti mi) yeryüzünde orta­lığı‎ً‎ fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışı‎‏‎r. Allah bozgun­culuğu sevmez. Böy­le­sine "Allah'tan kork!" denilince benlik ve gu­rur kendisini gü­naha sevk eder. (Ceza ve azap olarak) ona cehennem yeter. O ne köِtü yerdir!”  (2/Ba­kara, 204-206)

Bu gibi olayların tedavisi bir grup liyakatli ve bilgin alimin bu kişiye gidip kendisiyle uygun ve gayet yumuşak bir şekilde konuşmaları, ona geçmiş olayları ve hadiseleri hatırlatmalarıdır. Eğer bu kişinin içinde hayır namına bir şey kalmışsa doğruyu görecek ve yaptığı tedrici olarak uzaklaşacaktır. Şayet ders almazsa Allah her şeyden haberdardır ve her şeyi görmektedir. Karun’a verdiği cezayı ona da verecektir. Âlim grubunun o kişiye, yaptığı şeyleri söylememesi hikmettendir. Zira yaptığı şeyleri ona söylerlerse belki de o kişiyi gurur, kibir kaplar da liderine haber verip uyduracağı yalan ve iftiradan dolayı liderinin o alimleri öldürmesine sebep olabilir. 

Firavun öldü fakat bu âlim, Karun’un Firavun’u yad ettiği gibi onu yad ediyor. Firavun’un yerini oğlu aldı. O da babasının yolundan gitti. Bu âlim, onu da övmeye başladı ve onu “İmanı halis, ameli iyi, akidesi sağlam” diye anlatıyor ve şöyle diyordu: “Ona ve onun gibi olanlara genişliği gökler ve yer kadar olan, muttakiler için hazırlanan cennette görecekleri güzel mükafattan dolayı tebrikler…” Bu alim, yalakalığa devam etmek ve li­derinin kendisine cömertçe verdiği paraları alabilmek için sahip olduğu mevkide devam etti.

Bu diğer dalkavukları cesaretlendirdi. Aralarında yarış başladı. Herkes Cuma ve bay­ram hutbelerinde, toplantılarda, törenlerde, övgü, dalkavukluk ve başkasını suçlama konusunda diğerini geçmeye çalışıyordu. Ancak kendilerini aldatıyorlardı fakat bunun farkında değillerdi. Bu, toplum nazarında ilim ehlinin itibarını epey zayıflattı ve onların insanlar üzerindeki etkisini bitirdi. Hatta maalesef ilmin etkisini yok etti. Menfaat düşkünü, heva ve arzusuna tabi olanlar ortaya çıktı. Bunlar toplumda en büyük etkiye sahip oldular. Ülkeye kaos hakim oldu, bozulma her yeri kapladı ve insanlar yaşayacağı acı gerçeği yaşadı. Âlimlere düşen görev, tek bir vücut olabilmeleri, saflarını birleştirebilmeleri, usul ve yöntemlerini koruyabilmeleri, dünyevi men­­faatlerden uzak durabilmeleri, insanları davet edebilmeleri, liderlere nasihat edebilmeleri, davranışlarında samimi olabilmeleri, bütün Müslüman alimler adına sahip oldukları ilme yaraşır bir insan olabilmeleri ve dünyanın ayartıcı etkenlerinden uzak kalabilmeleri için bir araya gelmeleridir.

 

E


 



[1]    Buhari, Cabir b. Abdullah'tan (Allah ondan razı olsun) rivayet etmiştir. Hadis no: 4905.