Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Rumlar - İslami Bilgiler - Basiret - 5. Sayfa

 

RUMLAR

 

Bunlardan maksat genelde Ortodoksların oluşturduğu Doğu Bizanslılarla, Katolik olan Batı Bizanslılardır. Bilakis bunlardan maksat haçlılar ve hristiyan kelimesi altına girenlerin hepsidir. Çünkü aralarındaki derin ihtilaflara rağmen bir araya gelmişler ve Müslümanların önünde durmuşlardır. Müslümanlarla savaşmak, onlardan intikam alıp yok etmek ülkelerini işgal etmek, köleler yapıp aşağılamak için çalışmalar planlar, projeler hazırlamışlardır. İslam dinini tenkid etmeye, yeryüzünde fesat çıkarmaya, hakka-hukuka, insana saygıya aldırış etmeden siyasi ve iktisadi çıkarlarını gerçekleştirmek için ellerinden geleni yapmışlardır.

Doğu Romalıların oluşturduğu Bizans İmparatorluğu dünyanın iki büyük devletinden biriydi. Diğeri de Pers imparatorluğuydu. Hakimiyeti çok geniş ülkelere yayılmıştı. Şam, Mısır, Kuzey Afrika ve Anadolu hakimiyeti altındaydı. Avrupa’da da bazı ülkeler ona boyun eğmişti. Ayrıca başka ülkelerle de yardımcıları ve işbirlikçileri vardı. İslam’ın doğduğu günlerde durum böyleydi. Bu bölgelerden biri de Arap yarımadasıydı. Çünkü Arap yarımadasında da menfaatleri peşinde koşan ve düşmanlarına karşı destek arayan kimseler vardı.

İslam ortaya çıkıp yayılınca, devletini kurup sancağını dalgalandırmaya başlayınca, Rumlar kafirler içinde yer alan yardımcılarını ve uşaklarını destekleyerek davetin önünde durmaya çalıştılar. Ancak -Allah’ın izniyle- hak galip geldi ve kafirler hem Mute hem de Tebuk’te hezimete uğradılar. Bizans imparatorluğunun havası söndü ve başkalarının gözünde büyüklüğü kalmadı.

Rasulullah (s.a.v) ahiret yurduna intikal edince ve yerine islami hilafet kurulunca bazı menfaatçiler kafalarını kaldırmaya başladılar. İslam devletinin zayıfladığını zannediyorlardı. İslam dünyasında da irtidat hareketleri baş göstermişti. Bizans ve Pers imparatorlukları da vakit kaybetmeden hem de azımsanmayacak imkanlarla mürtedleri desteklemeye ve kışkırtmaya koyuldular. Ancak hilafet devleti Hz. Ebu Bekir döneminde irtidat hareketlerini kökten bitirdi. Orduları da Allah’a davet hareketini ve mürtedlere yardım edenlerle savaşmayı sürdürdüler. İslam orduları –Allah’ın izniyle- Pers imparatorluğunu yenmeyi devletini ortadan kaldırıp dinleri Mecusiliği tamamen silmeyi başardılar. Aynı şekilde Bizans imparatorluğu da hezimete uğradı. Rumlar Şam topraklarından, Mısır’dan ve Anadolu’nun bir kısmından zelil ve aşağılık bir şekilde çekildiler.

İslami hilafet devletiyle hristiyan Bizans arasındaki savaşlar devam etti. İki taraf arasındaki muharebelerde netice genelde Müslümanların lehine oluyordu. Nihayetinde Rum­lar şu kanaate vardılar:

Bizler Müslümanları:

1-Kalplerinde iman olduğu

2-Allah yolunda cihadı benimsedikleri

3-İslami hilafet de onları bir araya getirdiği, müddetçe (onları) yenemeyiz.

Kalpler İman ile mamur olursa, bu kalplerin sahipleri Allah yolunda şehid olmak için koşarak giderlerse, bu durumda kimse onların önünde duramaz. Onlardan birinin de aklına geri çekilmek gibi bir şey gelmeyecektir.

Bundan dolayı Rumlar şu hususları yapmaları gerektiğine inandılar:

1-Ümmet fertlerinin yayılmaları, cihad bayrağının dalgalanması ve meydana gelen birlikten sonra İslam devleti zayıflayana kadar beklemek ve savaşı durdurmak.

2-Dünya mallarıyla, kadınlar yoluyla fesadı yaymakla Müslümanların imanlarını zayıflatmak. Cihad fikrini zihinlerden uzaklaştırmaya çalışmak. Cahiliye asabiyetini ve kav­miyetçilik ruhunu yayarak hilafeti ortadan kaldırmak. Müslümanları yenmek güçlerini azaltmak ve onlara karşı galip gelmek için hazırlanan planların hepsinde bu hususlar yer almaktadır.

Ancak İslam devleti zayıflayıncaya kadar savaşı durdurup beklemek… Bu durum Müslümanları cesaretlendirebilir. Komutanlarının cihad üzere yola çıkmalarına sebep olabilir. Böylece Rum kalelerini yıkarlar, halklarını yok eder ve devletlerini yıkarlardı. Bundan dolayı Rumlar kısmi savaşların, mahalli muharebelerin varolması gerekir dediler. Bu Rumların halen var olduklarını ispat içindi. Buna binaen onlar hesaba katılacaklar ve Müslümanlar zayıflayana kadar devletleri baki kalacaktı.

Rumlar beklemeye çekildiler. Arada bir Rumların varolduğunu ispat eden bazı mahalli saldırılar oluyordu. Bundan maksatları sanki şunu söylemekti: "İşte biz buradayız. Sınırlarımızı müdafaa halindeyiz"

Dünya nimetlerine yönelme ve bunların peşinde koşma neticesinde uzun bir beklemeden sonra İslam ümmeti zayıfladı. Özellikle de Büveyhilerin Abbasi hilafetine el koymalarından sonra bu durum bariz bir şekilde ortaya çıktı. Çünkü Büveyhiler kendi taifelerini desteklediler ve onların fikirlerini yaymaya çalıştılar. O zaman Samaniler (saman­oğul­ları), Hamdaniler Ubeydiler ve Karmatiler boy göstermeye başladılar. Bunların hepsi de or­tak bir kaynaktan besleniyorlardı. Bu kaynak Mecusilik ve Yahudilikti. Diğer taraftan ümmet parçalanmış, dünya sevgisi, mal hırsı her şeyin üzerine çıkmıştı.

Rumlar harekete geçmeyi düşündüler. Hazırlıklar başladı. Artık yol önlerinde açık duruyordu. Çünkü Müslümanların döneminin bittiğine, toplulukların dağıldığına, ilk dönemdeki gibi artık hareket edemeyeceklerine inandılar. Bundan dolayı Batı Avrupa hristi­yan­ları İslam’ı kökünden söküp atmak için Endülüs’e yöneldiler. Doğu Avrupa hristi­yan­ları da Bizans İmparatoruyla beraber İslam’ı yıkmak ve topraklarını paylaşmak üzere doğuya yöneldiler.

Bizans imparatoru Armanos h. 463’te tarihçilerin en az tahminine göre iki yüz bin askerle yola çıktı. Bu kalabalık ordunun içinde Rumlar, Frenkler, Ruslar, Sırplar ve Ermeniler bulunuyordu. Yolunu Irak tarafına çevirdi. Bağdad’a kadar olan toprakları kendi yöntemine göre paylaştırdı. Yola çıkmadan önce de kendine Bağdat’ta bir yardımcı tayin etti. Armanos, İslam’ı ve Müslümanları tamamen yok etmeye azmetmişti. Irak ve Horasan’ı, bitirir bitirmez Şam’a bir anda saldıracak ve bütün Müslümanları yok edecekti.

İmparator Kostantiye’den çıkıp doğuya doğru gitmeye başladı. Günümüzde Türkiye­nin doğusunda bulunan ve Van gölüne yakın olan Malazgirt’e geldi. Bunların haberi Selçuklu sultanı Alparslan’a Azerbaycan’da iken geldi. Oraya Halep’ten gitmişti. Yönetim merkezinden uzak, düşman da yakın olduğu için askerlerini toparlayamadı. Allah’a tevekkül ederek yanındaki on beş bin kişiyle düşmanla karşılaşmaya karar verdi. Alparslan şunu söylüyordu:

"Ben sabrederek ve ecrimi Allah’tan uma­rak savaşacağım. Eğer galip gelirsem bu Allah’ın bir lütfu olur. Yok eğer şehitlik takdir olursa o zaman oğlum Melikşah veliahtım olsun. Öncü kuvvetlerini önden gönderdi. Ahlat’ta Rusların öncü birlikleriyle karşı karşıya geldiler. Rusların sayısı onbin askerdi. Allah’ın yardımıyla bunları yenip komutanlarını esir aldılar.

İki ordu karşı karşıya gelince Alparslan, Rum hükümdarına anlaşma yapmak üzere haber gönderdi. Çünkü ordunun kalabalığını görünce çekinmişti. Zira Rumların sayısı, Müslümanların sayısının on beş katına denk geliyordu. Ancak Rum hükümdarının şımarıklığı tuttu, ve şöyle dedi: anlaşma ancak Rey (bu günkü Tahran) şehrinde olabilir." Kavmini helaka doğru sürüklediğini bilmiyordu. Sultan Alparslan bu kibirli ve şımarık tavırdan etkilendi. Ordunun İmamı Ebu Nasr Muhammed b.Abdulmelik el-Buhari ile istişare etti. İmam kendisine şöyle cevap verdi: sen, Allah’ın zafer vermeyi ve bütün dinlerin üzerine çıkarmayı vaad ettiği bir din uğruna savaşıyorsun. Allah’u tealanın bu fethi (zaferi) se­nin adına yazmış olmasını umuyorum. Onlarla Cuma günü zevalden sonra karşılaş. Bu saatte bütün hatipler minberde olurlar ve mücahidlerin zafere ulaşmaları için dua ederler. Bu saatte ki dua icabetle bitiştirilmiştir." O gün Zilkade ayının yirmibeşi Çarşamba gü­nüydü.

Cuma günü geldi, zeval vakti de girdi. Ebu Nasr Muhammed b. Abdulmelik el-Buhari insanlara namaz kıldırdı. Sultan Alparslan ağlamaya başladı, insanlar da onunla beraber ağladılar. Namazdan sonra onunla beraber dua etmeye başladılar. Ardından on­lara şöyle dedi.

"Gitmek isteyen varsa gidebilir. Burada emir veren bir sultan yok artık. Sadece cihad ve Allah’la buluşma ümidi vardır."

Sonra okunu ve yayını attı, kılıcını aldı. Beyaz elbiseler giyip, koku süründü. Ve şöyle dedi: "Eğer öldürülürsem bu kefenim olsun"

Rumların üzerine yürüdü. Rumlar da O’na yaklaşmaya başladılar. Rumlara yaklaşınca atından indi ve yüzünü toprağa sürdü. Ağladı ve Allah’a kendisine zafer vermesi için uzun uzun dua etti. Arkasından atına bindi ve Rum­ların üzerine saldırdı. Müslümanlar da onunla beraber saldırdılar. Öyle ki Rumların ortalarına kadar vardılar. Ortalığı toz-duman kapladı. Bir iki manevra geçmedi ki Allah zaferini indirdi, Rumlar hezimete uğradılar. Arkalarını dönüp kaçarken Müslümanlar onlardan oldukça kalabalık bir sayıyı öldürdüler. Meydan cüsselerle doldu. Öldürülen Rumların sayısı yüz elli bin olarak takdir edilmiştir. Bunun manası şudur ki, her Müslüman on tane rum askeri öldürdü. Rum imparatoru Armanos ve patrikleri Müslümanların eline esir düştüler. Armanos, sultan Alparslan’ın huzuruna çıkarıldı. Önünde durunca Alparslan ona üç tokat attı. Armanos kendisi için bir buçuk milyon dinar (altın) fidye vererek serbest kaldı. Sultan, onunla beraber bir grup patriği de serbest bıraktı.[1]

Malazgirt muharebesinin haberleri Frenklere, Germenlere ve bütün Batı Avrupa hristi­yanlarına ulaştı. Duydukları karşısında dehşete düştüler, tepeleri üzere yıkıldılar. Ardından şöyle demeye başladılar:

"Bu Bizanslılar ve Ruslar savaşmayı bilen insanlar değiller. Onlara karşı savaşan Müslümanlar da Endülüs’tekiler gibi parçalanmış değiller. Bu Müslümanlar yeryüzüne yapışıp, buradaki komşularımız gibi dünyanı havasına kapılmamışlar. Dolayısı ile Endülüs’teki savaşımız Bizanslıların doğudaki savaşından farklı olacaktır. Alacağımız neticede başka olacak ve istediklerimizi elde edeceğiz. Endülüs’ü bir hristiyan memleketi haline getireceğiz. Saraylarında oturup Müslümanların kurdukları medeniyetin sefasını süreceğiz. Geliştirdikleri zirai teknikleri, kurdukları ilmi merkezleri bundan sonra biz kullanacağız.

H.479’un Rebiulevvel ayında Yusuf b. Taşkın ordusuyla beraber boğazı aşarak Mağ­rib tarafından Endülüs tarafına geçti. Yeşil adaya el koyup kendine orada koruma gücü bıraktı. Kuzeye doğru yol almaya başladı. Yol üzerinde işbiliyeye geçti,  Müslüman yöneticiler kendisine katıldıktan sonra ilerlemesini sürdürdü. Bu emirlerin çoğu ona haber göndermişler ve kendisinden gelmesini istemişlerdi. Kendilerini içine düştükleri, parçalanmışlıktan, görevlerinden alıkoyan refahi­yet­ten, düşmanlarına karşı bir şey yapmalarına engel olan dünyevi metalardan ve yeryüzüne çakılmalarına sebep olan heva ve heveslerden kurtarmasını taleb ediyorlardı. Yusuf b. Taşkın Batliyos şehrine yakın olan, Kurtuba’nın kuzeybatısında Anah nehri kıyısında bulunan Zellaka yaylasına vardı. Burası günümüzde Portekiz sınırına ikiyüz yirmi kilometre uzaklıktadır.

Murabıtların mağrib’ten Endülüs’e geçip kuzeye doğru hareket ettikleri haberi hristiyan güçlere ulaştı. Onlar da hazırlıklarını yapıp Afrika'dan gelen Müslümanların ve onlara Endülüs’ten katılan kardeşlerinin geldikleri yöne doğru hareket ettiler. Hristiyanlar da Müslümanların karargah kurduğu Zellaka ova­sına vardılar. Hristiyanlar aralarındaki ihtilafları bir kenara itip tek bir hedef uğrunda birlik olmuşlardı.

Hedefleri şuydu:

İslam dinini Endülüs’ten silip Müslümanları kovalamak ve güçlerinin yettiği her yerde onları yok etmek.

Müslümanların sayısı yaklaşık kırk sekiz bindi. Yarısı murabıtin’den yarısı da Endülüs’lü Müslümanlardandı. Hristiyanların sayısı ise Müslümanlardan kat kat fazlaydı. Sayıları yüzseksenbini aşıyordu. Yüzbini yaya birliklerden seksen bini de süvarilerden oluşuyordu. Techizatları tamam. Düzenleri de yerindeydi. Belli bir plan etrafında hareket ediyorlar, yardımlaşıyorlardı.

İki ordu arasında küçük bir nehir vardı. Elçiler arada gidip geliyorlardı. Müslümanların komutanı Yusuf b. Taşkın, hristiyanların komutanı G.Alfonso’ya Müslüman olmasını yoksa cizye ödemesini teklif etti. Kabul etmezse savaşa hazırlıklı olmasını söyledi. Bu komutan ise kibirlenip savaştan başka bir şeyi kabul etmedi. Hatta bir anda bütün müslü­man­ları değirmen gibi ezmekten başka bir şey düşünmüyordu. Murabıtların hayır istedikleri açıktı. Hristiyanları kullara kulluktan kurtarıp Allah’a kulluğa götürmeyi diliyorlardı. Savaşa öldürmek veya ganimet elde etmek maksadıyla girmemişlerdi! Bilakis zulme son vermek ve tuğyanı ortadan kaldırmak istiyorlardı. Onlar bunu düşünürken hristiyanların kalpleri kinle doluydu. Müslümanları ezip yok ederek onlardan kurtulmak istiyorlardı.

Müslümanların komutanın Alfonsa’ya yap­tığı bu teklif onu korkutmuştu. Bu yüzden hile yapıp kalleşçe vurmayı tasarladı. Bu sebeple Müslümanlara savaşı Recep ayının onbeşinci günü pazartesiye ertelemelerini teklif etti. Ettiği gün Receb’in on biri Perşembe günüydü. Şöyle bir mazeret sunmuştu: Cuma günü Müslümanlar günüdür. Bu yüzden savaşa uygun değil. Pazar günü de hristiyanlara ait. Bu iki gün arasında ise taraflardan birinin zafer kazanacak kadar fırsatı olmayacaktır. O açıdan savaşın pazartesi günü başlaması en uygun olandır. Müslümanlar bu teklifi kabul ettiler çünkü her zaman hazırlıklıydılar. Ancak hristiyan komutan kendi içinde, Müslümanlara savaş olmayacağından emin oldukları, kendilerini ibadete verdikleri Cuma günü aniden saldırmaya kararlaştırdı. Müslüman casuslar bu haberi Mu’temed b. Abbad’a ilettiler. O da görevi gereği bunu Ebu Ya’kub Yusuf b. Taşkın’a ulaştırdı. Baktı ki oda tedbirini almış, hazırlıklarını da yapmış.

Hristiyanların 12 Recep Cuma günü Endülüslü Müslümanların bulunduğu tarafa şiddetli bir hücum düzenlendiler. Ancak karşılarında murabıtların atlılarını buldular. Atlılara Ebu Süleyman Davud b. Aişe komuta ediyordu. Kendisi hristiyanların hücum dalgasını kırmayı başardı. Ancak çok da kayıp verdi. Endülüs ordusu da sarsıldı, bazı askerler hatta komutanlar kaçışmaya başladılar.

Hritiyanlar ikinci akını da düzenlediler. Endülüs’lüler ve murabıtın’ın atlıları dağıldı gitti. Geri çekilme ve meydan kaçma başladı. Hristiyan komutan b. Alfonsa Müslümanların kovalanması için emir verdi. Hristiyanları zafer sarhoşluluğunun tadını almaya başladılar. Savaşın artık bittiğini zannettiler. Müslümanların peşine düştüler. Tam bu esnada Müslümanların komutanı Ebu Yakub b. Tâşfin henüz savaşa girmemiş ve dinç olan askerleriyle hristiyanların karargahına saldırdı. İçindekileri ganimet olarak alıp orayı ateşe verdi. Korumalardan çoğunu öldürüp esir aldı. Geriye kalanlar savaşı sürdüren Alfonso tarafına doğru kaçtılar. Arkasına döndüğünde korumalarının kaçtıklarını, karargahının da alevler içinde olduğunu gördü. Karargahını kurtarmak için acele etmek istedi ancak Müslümanların üzerine geldiklerini gördü. Hristiyan­lar Müslümanları kovalamayı bıraktılar. Yusuf b.Taşfin’in komutasında ki Müslümanlarla karşılaşmak için geri döndüler. Kaçan Müslümanlar da bunu fark edince tekrar savaşa döndüler. Hristiyanlar komutanları Alfonso’y­la beraber iki ateş arasında kaldılar. Bir taraftan Yusuf b. Taşfin komutasındaki Murabıtlar diğer taraftan Mu’temid b. Abbad’ın komutasındaki Endülüs’lüler ve onlarla beraber murabıtların süvarilerinin komutanı Davud b. Aişe… Müslümanlar düşmanlarını biçmeye başladılar. Murabıtlardan biri hristiyanların komutanı altıncı Alfonso’yu bacağından hançerledi. Gün bitmeden neredeyse İspanyollar yok olacaktı. Karanlığın çökmesi onların tamamen yok olmasına engel oldu. Bu esnada Alfonso çoğu yaralılardan oluşan beşyüz kişiyle kurtulmayı başardı. Yüz askeriyle beraber Tulaytıla şehrine ulaştı. Diğerleri ise yaraları sonucunda yollarda öldüler.

Zellaka savaşının neticesi Avrupa’nın diğer taraflarına yayıldı. Nefisler kinlenmeye başladı, Papaya bağlı kiliselerde bu kini beslemeye, artırmaya koyuldular. Topluluklar halinde Endülüs’e yönelip İspanyolları Müslümanlara karşı desteklemeye koşuştular. Yusuf b. Taşfin Müslümanları bir daha kurtarmak için tekrar Endülüse dönmek zorunda kaldı. Endülüs’e birinci gelişinin üzerinden daha iki yıl geçmemişti. Oradaki ortamı düzene sokmadan düşmanlara karşı galip gelmeden de Endülüs’ten çıkmamıştı. Ancak Endülüs yöneticileri ve mûluk’ut tavaif (taife hükümdarları) eski hallerine döndüler. Bundan dolayı tekrar Endülüs’e geçmek zorunda kaldı. Fakat bu sefer Endülüs’ü murabıtların hükümranlığının altına almaktan başka çare kalmadığını anladı. Oradaki dağınıklığı ve taifelerin bir başına hükümranlığını bitirmeliydi.

Malazgirt savaşı haçlıların kinlerini kabarttığı gibi Zellâka savaşı da onların kinlerini kabarttı. Deli danalar gibi saldırmaya başladılar. Oklarını İslam aleminin kalbine saplamaya çalıştılar. Bunun neticesinde Avrupalıların kudurmuş hayvanlar gibi saldırdıkları, geçtikleri her yeri yakıp yıktıkları haçlı seferleri başladı. Bu savaşlar Müslümanları kendine getiren ve uyaran bir iğne gibi geldi. İslam alemini biraz sarstı ama o da bunun neticesinde haçlıları tükürdü attı.

Haçlılar Müslümanları kışkırtmanın kendi menfaatlerinde olmadığını gördüler. Çünkü bu kışkırtmalar cihad bayrağının yükselmesine vesile oluyordu. Müslümanlar da cihad için yola çıktıkları zaman netice bellidir. Çünkü onların önünde durmak, mümkün değildir. Zafer her zaman onların tarafındadır. İslam devleti kaim olduğundan beri olan savaşlar bunu ispat etmiştir. Bu yüzden savaş dışında vesileler kullanmak gerekir. Hile, desise, başkalarıyla yardımlaşma, Müslümanlardan bazı insanları aldatıp kullanma ve bazı fırkaları kendi taraflarına çekme vs…

Moğollar doğudan İslam beldeleri üzerine yürümeye başladılar. Haçlılar bundan büyük memnuniyet duydular. Moğollarla yardımlaşmanın yollarını aramaya başladılar. Müslümanları doğudan Moğollarla, batıdan da haçlılarla kuşatmak için çaba sarfettiler. Ancak haçlı milletler cihad korkusuyla Müslümanlarla savaşmaktan pek istifade etmediler. Bu yüzden haçlı liderler başka vesilelere başvurdular. O da Moğolları İslam beldelerinde ilerlemeye teşvik etmek ve onların Müslüman topraklarındaki zenginliklere, servetlere iştahlarını kabartmak. Böylece teşvikin etkisi olacak, Moğollarla haçlılar arasındaki bağ devam edecekti. Haçlılar, Yahudilerin üsluplarını kullandılar, O da, kadınlardı. Çok sayıda kadını Moğol hükümdarlara gönderdiler. Bu kadınlar Moğolların İslam alemine saldırılarını sürdürmeleri için ellerinden gelen her çabayı gösteriyorlardı. Müslümanların kalbine korku salmak için katliam yapmalarını istiyorlardı. Bu esnada, bu kadınlar, Moğol komutanlarının aldıkları kararları, savaş meydanlarında cereyan eden olayları kendi dininden olan insanlara (Haçlılara) haber veriyorlardı.

Moğollar İslam diyarında ilerlemeye devam ettiler. Bağdat’a girdiler ve İslam hilafetini ortadan kaldırdılar. Batıya doğru ilerlemeyi sürdürdüler. Ancak sonra Müslümanlar Moğolların yüzünde durup Ayn-Câlut savaşında onları mağlub ettiler. (Ayn Calut) günümüzde Filistin’de Nablus iel Beysan arasında bir bölgedir. Savaş h. 658’de oldu) Müslümanlar Moğolların önlerine katarak bütün Şam topraklarından çıkardılar. Aynı şekilde Müslümanlar Şam topraklarından geriye kalan haçlıları da kovaladılar. Akka’da bulunanları h. 690’ da Ervad yarımadasında bulunanları da h. 702’de çıkardılar.

Moğollar da İslam’a girdiler. Uzun bir süre İslam’ın üzerine çekilmiş bir kılıçken birçok müslümanın da boynunu kesmişken artık Müs­lümanların elinde olan düşmana karşı çekilmiş bir kılıç haline geldiler.

Haçlılar bir defa daha Müslümanları -ci­had sancağını açmamaları için- kışkırtmamayı uygun gördüler. Sükunet ve barış her tarafa yayıldığı zaman insanlar dünyaya yönelecekler ve dünyanın aldatıcı güzellikleriyle meş­gul olacaklardır. Daveti ihmal edecek ve cihadı unutacaklardır.

Hicri yedinci asrın sonlarında  (h. 687) Osmanlı devleti ortaya çıktı. Devlet kurulup kendi ayakları üzerinde başladıktan ve temellerini sağlamca yerleştirdikten sonra Bizans imparatorluğuna karşı savaşa yöneldi. Bizans topraklarında ilerledi. Dardenel (Çanakkale) boğazını geçtikten sonra da Bizans’ın Avrupa’daki topraklarında ilerlemesini sürdürdü. Ardından h.857’de Fatih Sultan Mehmet Bizans imparatorluğunun başkenti İstanbul’u fethetmeyi başardı. Burayı kendine ve devletine merkez (başkent) edindi. Kostantiye olan şehrin adını İslâmbol olarak değiştirdi. Bizans imparatorluğuna da son verdi. Osmanlılar da yayılarak ilerlemeye devam ettiler.

Haçlı Avrupa tekrar Yahudilerin üsluplarını -yani kadınları- kullanmaya başladı. Düşmanlarını zayıflatmak, parçalamak, içine nüfuz edip olanların haberini almak istiyordu.

Avrupa’daki savaşlar Haçlılarla Osmanlılar arasında devam ediyordu. İmzalanan her anlaşma veya yapılan her ittifaktan sonra haçlı liderlerden biri çıkıp şöyle diyordu: aramızdaki barışı güçlendirmek namına ben kı­zımı Sultana (veya halifeye veya vs..) eş olarak sunuyorum. Sultan da ortaya çıkacak ne­ticelere aldırış etmeden teşekkür ederek bunu kabul ediyordu.

Haçlı Avrupa’dan gelen bu kız Osmanlı sultanının evine geçiyordu. Beraberinde üstlendiği rolü yerine getirmek için gerekli olan bütün talimatları getiriyordu.

Böylece tam manasıyla itaat ediyor, sevgi gösterisinde bulunuyor, samimi bir Müslüman olduğunu, devletine ve kocasına bağlı kaldığını gösteriyordu. İçinde yaşadığı toplumla iyi geçiniyordu. Ancak bunun yanında kendi çocuğunun babasının yerine iktidara geçmesi için elinden gelen çabayı gösteriyordu. Bu şiar altında –o da çocuğuna duyduğu sevgi- oğlunu başka anneler den olan kardeşlerine karşı kışkırtıyordu. Bunun neticesinde iktidarda bulunan aile fertleri arasında ihtilaf vukubuluyordu. Çünkü çocuklardan her biri kardeşlerinden hem yönetimden hem de öldürülmekten dolayı korkuyordu. Olan da buydu. Çünkü iktidara, iyi komplo kuran ve bir an önce adımını atan gerekiyordu. Aynı zamanda bu eşler, kızlarının kocalarının (damatlarının) sadrazamlık gibi devlette üst düzeydeki görevlere gelmeleri için çalışıyorlardı.

Bazen devletin başındaki adamın birden fazla aslı haçlılardan olan hanımı olabilir. O zaman çocuklar arasındaki ihtilaf daha şiddetli oluyordu. Çünkü bu çocuklardan her biri iktidar yarışını düşünüyor ve yüce makamı elde etmek için kardeşlerine galip gelmek istiyordu. Kızların kocalarının da düşüncesi aynıydı. Bunların hepsi devam eden kışkırtmalar, teşvikler ve dürtüklemeler neticesinde oluşuyordu. Haçlı olmayan hanımların çocukları ise bu konuyu asla düşünmüyorlardı. Çünkü arkalarında onları bu işe ite, önüne yol çizen, bu konuda ışık tutan kimse olmuyordu.

Ayrıca aslı haçlı olan bu kadın, ailesiyle sıkı bir bağ içindeydi. Onlar da memleketlerinde iktidarı ellerinde bulunduruyorlardı. Kendi yaşadığı yerde ki hazırlıkları, plan ve proğramları onlara haber veriyordu. Bu üslub günümüzde de devam etmektedir. İslam beldelerinin çoğunun liderleri yaptıkları ziyaretler, geziler neticesinde bu tür evlilikler yapmaktadırlar. Bu liderlerin çoğu dinlerinden olmayan kadınlarla evliler. Şunu bilmekte fay var ki, ehl-i kitap olan kızlarla evlilik bunlardan zimmet ehli olanlardan olmalıdır. Yani kendi bölgelerinde yaşayanlardan, Ayrıca bunların Müslümanlarla savaş halinde olmamaları gerekir. Bu sebeple Ömer b. Hattab, Ehl-i Kitab’tan olan kızlarla evlenenlere, "o kızları boşamalarını" söylemiştir. Bir tek Huzeyfe boşamamış o da sonraları boşamıştır.

Liderlerden biri kendi itikadından olmayan bir kadınla evlendiği zaman bütün dosyaları açılır, bütün kağıtları açık olur bütün haber ve sırları yayılmış olur. Hatta sır diye bir şeyleri kalmaz. Bütün sırları ve haberleri düşmanlarının eline geçer. Olan da -maa­l­esef- budur.

Osmanlı devleti yıkıldı, hilafet zayi oldu ve İslam ümmeti parçalanıp devletçikler haline geldi. Emperyalistler bu devletleri kendi aralarında bölüştüler, dillerini yayıp bu dili öğrenmeyi ilkokul merhalesine kadar indirdiler. Bu yolla dillerini zihinlere yerleştirmeyi, insanların konuştuğu dil haline gelmesini sağlıyorlardı. Bununla beraber kendi yaşam tarzları olan açık-saçıklığı, kadın-erkek karışık yaşamayı, çıplaklığı, içki ve fuhuşu yaygınlaştırdılar. Arzu ve garizelerinin peşinden koşanlarda bu tür şeylere yönelmeye başladı.

Emperyalistler makam ve mevkileri, kendini takdim eden ve bunları satın almak isteyenlere sunmaya başladılar. Makam ve mevki aşıkları, koltuk sevdalıları bunlara koşup sunulanları teslim aldılar. Aldıkları gibi teklifte bulunanların dili, sunanların eli dolular. Bununla övünüyorlar, bu makamları kendilerine verenleri taklid ediyorlar ve onların yolundan gidiyorlardı.

Emperyalistler İslam ümmetini parçalamak için çeşitli fikirler ortaya attılar. Bunun neticesinde cahiliye asabiyeti olan ırklara övünme şehirleri kutsama, ataları yüceltme gibi adetler türedi. Bu fikirleri oraya atıp yayanları taklid başladı.

Bu şekilde arzularına kapılanlar, makam mevkii aşıkları kavmiyetçiler ve vatanperverler emperyalist efendileri yüceltmeye adetlerini ve dillerini taklid etmeye başladılar. Onları ilim-kültür ehli, medeniyet sahibi insanlar olarak görüyorlardı. Bağımsız olmalarına rağmen bu hallerini değiştirmediler. Böylece ümmet zayıfladı, şanı küçüldü otoritesi gevşedi.

Ey basiret sahipleri ibret alın!

Ümmetin zayıflaması, halklarının birbirine karışması, fertlerin ve cemaatlarının göçleri, rol sahiplerinin devreye girmesi ve bazı neseblerin iddia edilmesi neticesinde gerçekler kayboldu gitti. Bir takım imkan sahipleri ortaya çıktı. Oynamak istedikleri rollerin kendilerinin hakkı olduğunu iddia ettiler. Emperyalistler de onlara destek verdiler. Bazen da onları öne sürenler destekledi. Ülke halkları ise zayıftılar, bir şey yapma imkanları yoktu. Merdivenleri ikişer üçer çıkan bu adamların gerçek yüzlerini bilmiyorlardı. İşitmek-itaat emek, görevlerini yapmak ve kendilerinden istenileni yerine getirmekten başka yapacak birşeyleri yoktu. Yükselen bu insanlara,  menfaatçiler ve makam mevki sevdalıları, heva-heves sahipleri dalalet ve sapıklık ehli olanlar yakınlaşmaya başladılar. Bu soysuzların dereceleri bir kat daha yükseldi. Etraflarında haşiyeleri oluştu, onlara yaklaşmaya çalışanlar onları övmeye başladı. Emperyalistler, kendi istekleri ve kurdukları planlar doğrultusunda yürüsünler diye onlara destek verdiler. Bu soysuzlara, itaatkarlıklarını ve talimatlara uyduklarını gösterdikten sonra haçlı diyarından eşler, metresler sunuldu. Gönderilen bu kadınlar, gönderenlerin casusları olarak çalıştılar.

Bu soysuzlarla beraber, rolünün küçüklüğü ve toplumunun kendisini bilmediğinden dolayı unutulan sapık fırkalardan ileri gelenler öne çıkmaya başladılar. Emperyalistler bazı ülkelerde kendi seçtikleri insanları iktidara ge­tirdiler. Ayrıca şu kararları aldılar:

1-Aradaki işbirliğinin gizli kalması için des­teğinizi gizlice devam ettirin.

2-Halkın desteğini kazanmak için olanlardan razı olmadığınızı, yapılanlara muhalif olduğunuzu gösterin. Madem ki sömürgeciler bundan razı değil o halde bu onların ihlaslarını ve samimi dostluklarının alametidir.

3-Halkın efendisine desteğini kazanmak için göstermelik muhalefetler, hatta şekli ça­tışmalar çıkarın.

4-Seçilen lider bazen destek kazanmak, hatta insanların, uğruna kendilerini feda etmeleri için ümmetin hedefini şiar olarak benimser. Ümmetin en büyük hedefi de İslam’dır. Genel’de bu şiar tatbiki (gerçek) değil de sadece göstermelik olur.

Sömürgeciler süngünün başı olsunlar diye Yahudileri önlerine koydular. Özellikle de 1.Dünya savaşından sonra İngilizlerin Filistin’i işgal etmeleriyle onlara büyük destek verdiler. Bu destek h. 7 Receb 1367 (m.15 Mayıs 1948)’de Filistin’de bir devlet kuruncaya kadar devam etti. Bu devlet planları uygulama aleti haline geldi. Bu yeni devleti de büyük haçlı devletleri destekliyorlardı. Kelimenin tam manasıyla ona destekçi oluyorlardı. İşin başında bu desteğin sahibi İngiltere’ydi. Çünkü bölgede nüfuzu bulunan, Filistin’i de sömürgesi altında bulunduran o’ydu. Ardından bu destek Amerika Birleşik Devletlerine geçti.

Arkasından haçlı zihniyet Yahudi hedef ve planları uygulamaya koydu. Bu yolda -İslam’ı demir tokmaklarla yok etme yolunda- her türlü çabayı gösteriyorlardı. Yahudiliği bir araç ve süngü başı olarak kullanıyorlardı. Yalan iddialar da bulunmaya açık iftiralar atmaya başladılar. Diğer haçlı devletler tarafından tasdik ediliyor ve destek alıyordu.

Ey Basiret sahipleri!  İbret Alın!

 


 



[1]    Bkz. Gençlere Risaleler, dersler ve İbretler, Mahmud Şakir