Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 4. Sayfa - Beshalife

 

OSMAN! YOLUN AÇIK OLSUN…

 


 


GİRİŞ

 "Şayet Allah'ın Kitabı'nda,

ayaklarımı zincirlemek için bir delil bulabiliyorsanız,

durmayın hemen zincirleyin!!"

 

Bu, raşid halifelerin üçüncüsü, Osman bin Affan'ın hayatını anlatan bir kitaptır…

İnsanların çokça ihtilâf ettikleri ve etmeye devam ettikleri "büyük haber"e dair bir kitap…

Osman'ı (r.a.) anlatırken izleyeceğimiz yöntem, daha önce "Ebû Bekir"i, "Ömer"i ve "Yeryüzü Yıldızları"nı[1] anlatırken izlediğimiz yöntemin ay­nısı olacak.

Bu yöntem, tarihî olaylara gereğinden fazla takılıp kalmadan, olayların ardında tarihin ruhunu görmemizi sağlıyor… Böylelikle oldukça fazla olan olaylar, bizi, bu önemli şahsiyetlerin sahip olduğu büyüklüğün ve üstünlüğün "nabzını tutmaktan" alıkoymuyor…!!

Tarihi oluşturan ruh ve şahsiyeti oluşturan öz, bu ikisi, bizim konumuzu ve malzememizi oluşturuyorlar.

Hurafelerin aldatamadığı bir tarihî dürüstlük…

Şüphenin yanıltamadığı bir fikrî kesinlik…

Ve infialin hafifletemediği bir psikolojik rahatlık içinde… Dün yaptığımız gibi bugün de, içsel büyüklüğünden, sağlam duruşundan hareketle, şahsiyetin fotoğrafını çekmeye devam ediyoruz. Bunu da sorumluluğumuzun farkında olarak ve zorlamalarda bulunmaksızın yapıyoruz…

* * *

Doğrusu ben, Osman'ın hayatını yeni bir bakışla incelemek ve böylelikle onun mümkün olan en gerçek fotoğrafını çekmek için tarihin temel kaynaklarında araştırmaya başladığım zaman Allah (c.c.)'ın işimi bu kadar kolaylaştıracağını hiç ummuyordum…

Osman'ın (r.a.) dönemine ve onun halifeliğine dair insanların zihninde oluşan fotoğraf, bu döneme giden yolun çok engebeli ve meşakkatli olduğunu gösteriyor… Yine bu fotoğrafta, o dönemin tezatlarla, sorunlarla, fitnelerle dolu olduğu görülüyor… Abartmadan ve ilâvelerde bulunmadan sadece olayları kayıtlara geçmek isteyen tarihçiye bu yetebilir…

Fakat değerler ve örnekler dünyasını tersinden gösteren bir tablo yapmak isteyen ressama yetmeyecektir…

Bu ne yalancı bir fotoğraftır…!! Büyüklük ve ihsanın kuşattığı bir adama ve asrına ne büyük zulümdür..!!

* * *

"Osman (r.a.) ve dönemi"ne dair zihinlerinde oluşan şüphe ve soru işaretleriyle gerçeğe karşı kör olmuş insanlar veya bunların bazıları, bu "büyük halife"ye işlemediği suçların günahını yüklemeye çalışıyorlar… Gerçek onlara karşı kendini sakınmaktadır… Çünkü onlar, o dönemi, dönemin kriterleri ile değil hatta tam tersi kriterlerle değerlendirmeye tâbi tutuyorlar…

1400 yıl önce kendi şartları ve değer yargıları içinde yaşamış bir toplum üzerine, modern mantık, bilim ve tarih yorumu laboratuarlarında değerlendirmelerde bulunup, sonuçlar üretmeye çalışıyorlar… Bu laboratuarlar, o dönemin bazı olayları üzerine sonuçlar üretebilirler… Ancak bütün yetenek ve maharetlerine rağmen, o konuda en son sözü söyleme hakkına sahip değildirler… Hatta uzak ve derin gerçeklere erişmeleri dahi mümkün değildir…

Osman'ın, bütün insanlık tarihi boyunca benzeri görülmemiş o şartlarda, devlet yönetimi sorumluluğunu hakkıyla yerine getiremediği yazıldı…

Bu sözde abartılı olduğum söylenmeden önce şunu söylemek istiyorum:

Osman (r.a.), bu devasa sorumluluğun gereğini, tarihin, kendisine ayrılan döneminde hakkıyla yerine getirmiştir… Bu dönem, içinde barındırdığı takva, direniş, Allah'a yöneliş gibi bütün değerleriyle "Peygamber Asrı"nın sonu; dünyanın süs ve güzellikleri, tehlikeleri ve insanı yoldan çıkaracak her şeyiyle "İmparatorluk Asrı"nın başlangıcıydı…!!

Doğru… Halife Ömer döneminde büyük fetihler durmuş ve devlet, Müslümanlar kabul etmeseler de, imparatorluk adı verilen siyâsî modelini oluşturmuştu…

Ancak Mü'minlerin başkanı Ömer, "Peygamber Asrı"nı bütün edep, gelenek, Allah'a yönelme ve takva duygularıyla ayakta tutabilmek için bütün ağırlık ve gücünü terazinin sağ kefesine koydu…  Nefesleri kesen, heves ve arzulara son veren sert zühd anlayışıyla bunu yapmaya çalıştı…

Fakat eşya, tabiatı gereği bu tarz bir dindarlık ve zühd hayatını uzun soluklu sürdüremezdi…

Fetihler birbiri ardınca tezatlıklar ve aykırılıklara sahne oluyordu… Kaçınılmaz olan bir değişim rüzgârı, devleti yeni ufuklara doğru sürüklüyordu… Bütün netlik ve üzerini kaplayan bulutlarıyla bu ufuklara doğru rüzgârın önünde yelken açmaktan başka çare yoktu…

Ömer'in bir suikastla şehit edilmesi, yeni bir asrın başlangıcıydı…

Bu dönem, Müslümanların ne bayraklarından, ne de ilkelerinden ödün vermeyecekleri fakat kendilerini yeni ilişkiler, yeni gelenekler ve sorunlar içinde bulacakları bir dönemdir… Bu dönemde karşılaşacakları yeni şeyler, onların hayatın imkân ve güzellikleri, devletin modeli ve toplumun beklentileri konusunda daha arzulu ve istekli olmalarına sebep olacaktır…

Bu yaralı dönemde ve meşakkatli senelerde, bu ağır sorumluluğu… Devleti "Peygamber Asrı"nın ruhu üzere ve imparatorluk asrıyla etkileşim hâlinde yönetme sorumluluğunu yüklenmesi için takdir-i ilâhî Osman'ı çağırdı…

Osman (r.a.) bunu yapabildi mi?!

Evet… hem de tam bir kesinlikle, evet… Bu kitabın sayfaları Allah'ın izniyle bu konuda bizi yeterince aydınlatacaktır…

Osman'ın şahsiyetinin ne tarz bir yücelik taşıdığını… Halifeliğinin ve devlet yönetiminin hangi tarz ve model ve yine onun döneminde had safhaya varan krizlerin neler olduğunu göreceğiz.  Onun, faziletlerinin şehidi mi yoksa yanlışlarının kurbanı mı olduğuna dair sorunun cevabı netlik kazanacak…

Onun şahsında, "Muhammed"in (s.a.v.)  büyük ashabından diğer bir adamın, tam bir kararlılık ve olgunlukla sorumluluğunu taşıdığını görüyoruz… Sorumluluğunun gereğini, hayatını ortaya koymaktan başka bir yolla yerine getiremeyeceğini anlayınca, benzeri görülmemiş bir cömertlikle canını ortaya koyuyor…!!

Bir gün… Bütün direnişine rağmen dünya ona dar geldi… O da temiz ve pahalı kanının ortasında, ebediyet kayığıyla, sevginin ve yüceliğin kaynağı olan Rabbine doğru yelken açtı…

Yere serilmiş beden…

Ve kurtulmuş ruh kutlu olsun…

* * *

Ey faziletlerinin ve benimsediği doğruların şehidi!

Sana merhaba… ve elveda...!!

N


İLK MUHACİR

 

İslâm fecrinin doğduğu ilk saatlerdi… Orada beşeriyetin içinden seçilmiş saygın bir grup insan vardı… Takdiri ilâhî, onları yakından takip ediyor ve asırlar boyunca dini bütün dünyaya… Allah'ın nurunu ve rehberliğini ucu bucağı görünmeyen, duracağa da benzemeyen bir labirentin içinde kaybolmuş olan insanlığa… Taşıyacak olan uçsuz kafilenin ilk öncüleri yapmayı planlıyordu…

Takdiri ilâhî, bu insanları bizzat kendisi belirlemek ve seçmek için yaklaştığında, seçimde izlediği yöntem ve üslûbuyla akılları hayrete düşürdü…

* Konumuzla ilgili olarak, takdiri ilâhînin, kendisini bağlayan zincir ve bağlardan başka hiçbir şeye sahip olmayan kölenin yanına, kavmi içinde saygın konumda olan adamı seçip koyduğunu görüyoruz...

* Hiçbir şeye sahip olmayan yoksulun yanına, hatırı sayılır bir servetin sahibi adamı götürüp koyduğunu görüyoruz…

* Güçsüz, dermansız, zayıf insanın yanına koymak için, "Ukâz" panayırlarında yiğitlerle güreş tutan güçlü, dayanıklı, şiddetli insanı seçiyor…

* Bilgi ve deneyimi olmayan, onurlu, saygın, toy insanın yanına,  tilki gibi kurnaz ve işbilir insanı koyuyor…

Takdiri ilâhî, belirli özellikleri ve özel durumları sebebiyle aykırı ve zıt insanlardan seçip oluşturduğu bu büyük topluluğa yaklaşıyor… Sonra bunların içinden, Allah'ın, Peygamberi Mustafa'ya (s.a.v.) açıktan duyurma izni verdiği yeni dinin ilk merhalesinin kahramanlarını seçiyor…

İslâm, nitelik ve özellikleri zıt, huy ve mizaçları farklı bu insanların eliyle büyük mucizesini gerçekleştirecek…

Ebû Bekir, Osman ve Abdurrahman bin Avf gibi Kureyş'in ileri gelen bazı insanlarını, yine Süheyb, Bilal ve Ammar gibi Kureyş'in köle ve ezilmiş insanlarıyla kardeş yapacak…

Farklılıktan bir bütün ve birlik, zıtlıktan da bir dostluk ve yakınlık vücuda getirecek…

Acaba… Kahramanlarını seçerken takdir-i ilâhînin elinde, farklı ve zıt özellik ve yetenekleri bir araya getirip buluşturacak ortak standart ve bir kriter var mı?

Elbette… Şüphesiz bir standart var ve bunu kavramak çok da zor değil…!!

Kur'an bize, Allah'ın, peygamberliği kime vereceğini çok iyi bildiğini haber vermektedir… Allah aynı şekilde Peygamber'inin ashabını ve yakın dostlarını nasıl seçeceğini, onları kimlerden meydana getireceğini de çok iyi bilmektedir…

Allah, Peygamberini -herhangi bir peygamberini- insanlar arasındaki varlığı ve yaşantısı, hakkın, hayrın ve faziletin üstünlüğünün güçlü ifadesi olsun ve bütün hayatını hakkın, hayrın ve faziletin zaferi için ortaya koysun diye seçer… Öyleyse bu Peygamberin, Rabbinin nimeti, sahip olduğu faziletleri ve kararlılık ve azmi sayesinde misyonuna, davasına ve örnekliğine uygun bir seviyede olması zorunludur…

Peygamber tek başına çalışmayacağına göre; onun kendisine ve kendisiyle birlikte iman etmiş yardımcılarının olması kaçınılmazdır… Yine bu yardımcıların da omuzlayacakları büyük görevin seviyesinde olmaları gereklidir…

Onların saygın, seçkin ve zengin insanların arasından… veya sıradan, köle ve yoksul insanların arasından gelmiş olmaları bir şeyi değiştirmez…

Bu kalabalık topluluk içinden kahramanlarını seçen Allah'ın takdiridir … O, her bir ferdin cevherini, sahtelikten, hileden uzak ve net bir şekilde, olduğu gibi ortaya koyan "gizli şahsiyeti" yakın takibe almıştır…

İlahi takdir temizlikleri, istikametleri ve âlicenaplıkları sebebiyle seçilmeyi hak eden insanlara, rolünü oynamak için kahraman olarak seçildiğini duyurarak rozetini takmaktadır…

Bu düzlemde ve bu yöntemle İslâm, henüz yeni doğmuş ve ilk günlerinde olan davetini taşımaya lâyık insanları seçmek için harekete geçmiştir…

Seçilmişlerden biri de Osman'dı…

* * *

Osman… Allah ondan razı olsun ve onu hoşnut etsin… Takdir-i ilâhî, elitlerin ve seçkinlerin… Kureyş'in elitlerinin ve Arapların seçkinlerinin arasından… onu çağırdı. Ondan zaman geçirmeden hidayet ve hak din kafilesinin ilkleri arasındaki yerini almasını ve işareti aldığında tereddüt göstermeden misyonunu yerine getirmesini istedi…

Yüksek çatılarını, serilmiş yataklarını, konforlu-lüks yaşamını ve varlıklı dünyasını ardında bırakarak, bulunduğu yerden çıktı… Yeni misyonunun yükünü omuzlayıp, hayatın sıkıntılarına göğüs germeye, fedakârlıkta bulunmaya ve Allah yolunda cömertçe harcamaya hazırlandı…

Onun hakikatini en doğru şekilde anlatan ilk lâkabı, onun "Muhacir" lâkabıdır… Zenginlik ve servetinden, geniş nüfuzundan, lüks yaşamından Allah'ın ve Resûlullah'ın davetine hicret etmiş bir muhacirdir o… Hem de davetin hangi aşamasında…? Elbette ki davetin kuvvetlenip zaferler kazandığı günlerde değil… Aksine davetin ve davanın daha ilk günlerinde… Bu dönemde İslâm daveti, inananlarına ve yardımcılarına, zorluk ve sıkıntıdan, her çeşit eziyet ve işkenceden başka bir şey getirmiyordu…

Eziyet ve işkence, sıradan insanın bedenine acı veriyorsa da, saygın insana uygulanan başka bir işkence şekli daha vardı ve bu, bedensel acının çok daha üstünde bir acı veriyordu… Bu, onur ve saygınlığı hedef alan işkenceydi…

Osman (r.a.), saygın insanlardan biriydi… Toplum içindeki saygın konumu ve nüfuzu, ne kendisine ne de onuruna yönelik her tür sözlü ve fiilî saldırıyı engelliyordu…

Ona ne oluyor ki, Resûlullah'ın çevresinde kümelenen ve onun yanında yer alan ilk yedi insanla birlikte aynı safta, kendisine ve kardeşlerine tuzakların kurulacağını, işkenceler edileceğini bile bile yer alıyor?!

Muhacirin "karakteri" hatta "vicdanı", onun adımlarını ve hayatını, Kureyş'in ona olan ululuk ve yüceliğini ve rahat yaşamı terk edip, hidayet, rahmet ve nur sancağının altında, fedakârlığın sıkıntılı ve cömertliğin şerefli dünyasına doğru yönlendiriyordu… Bu, mert, yiğit insan "Resûlullah Muhammed"in (s.a.v.) sağ eliyle kaldırdığı sancaktı…

Biz bunu yapanın, "Muhacirin vicdanı" olduğunu söylüyoruz. Çünkü Osman (r.a.) için hicret, bir ülkeden diğerine yolculuk ve göçmek değildi… Bunun çok daha ötesinde bir anlam taşıyordu…

Bu, sadece kumlar üzerinde atılacak adımlar olmaktan öte, öncelikle ruhun, benliğin ve hayatın yolculuğuydu…

Bu, coğrafî ve bölgesel sınırların aşılması olmaktan öte, öncelikle zatın ve akıbetin sınırlarının aşılması demekti…

Bu, başka bir hayat için "feragat" etmekti… Bu başka hayat, ilk bakışta en azından, oldukça zor, meşakkatli ve cömertlik ve fedakârlık gerektiren bir yaşam olarak görünüyordu…

Osman (r.a.) gibi bir adamın, böyle bir değiş tokuştan tam kârla çıkması kaçınılmazdı… Bu, sahibini bu derece derin anlamlarla yüklü, kesin bir hicrete yönelten özgür vicdanın kârıydı…

Bu anlamı bütün boyutlarıyla, Resûlullah'ın, "Allah'ın Peygamberi Lut'tan (a.s.) sonra Allah'a hicret eden ilk muhacir" buyurarak arkadaşı Osman'a kazandırdığı sıfatta görüyoruz…

Evet, Resûlullah (s.a.v.) ona, hanımı Rukayye'yle birlikte Habeşis­tan'a göçmesini emrettiği zaman bu sıfatı onun için uygun görmüştü…

Biz, Osman'ın Habeşistan'a yaptığı birinci ve ikinci hicreti üzerinde uzun uzadıya duracak değiliz… Çünkü Osman'ın hicretinde bizi ilgilendiren taraf, hicretin şekli ve coğrafyaları değil; hicretin özü ve ruhu ilgilendirmektedir…  "Yeryüzü Yıldızları" adlı kitabımda da dediğim gibi, olaylar ve hâdiseler, bizi ancak o olay ve hâdiselerin aralığından insanî yüceliği görmemize yetecek kadarıyla ilgilendiriyor…

Kalbi, ruhu ve vicdanıyla hicret eden Osman (r.a.), kitabın bu bölümünün ilk konusunda bizim ilgi alanımızı oluşturuyor… Burada onun içtenlik ve dürüstlükle Müslüman olduğu andan sabredip ecrini Allah'tan bekleyen biri olarak rabbine kavuştuğu ana kadar süren yürüyüşünde hicretin büyüklük ve yüceliğini görmeye çalışacağız…

Evet, ömrünün son anlarına kadar Osman'ın (r.a.) hayatında "muhacirin azamet ve büyüklüğünü" görmeye devam edeceğiz…

Osman'ın (r.a.) hayatını sondan başa doğru okumuş olanlara bu sözüm biraz abartılı gelebilir… Onlar zannediyorlar ki -bunda da yanılıyorlar-, onun hayatının son safhası, önceki ilk safhalarını karalamış ve zedelemiştir…

Böyle düşünen insanlar, hatanın faziletten daha üstün ve güçlü olduğunu sanarak, fazilete değerini vermekte cimrilik ediyorlar…

Hayır… Fazilet her zaman hata ve yanlıştan daha güçlüdür…!! İman da sürçmekten ve kaymaktan daha güçlüdür… Durumu ne olursa olsun hata, asla faziletin büyüklüğüne galip gelemez. Onun nurunu söndüremez. Onun dipdiri ruhunu toprağın altına gömemez…

Osman'ın hilafetinin son senelerinde, sonuçlarının daha fazla doğruya gereksinim duyduğu kimi davranışlarıyla karşılaşacağız… Fakat acaba bu yanlış ve hatalar, Osman, imanını ve faziletlerini ayakta tutan ilkelerini reddettiği için mi meydana gelmiştir?! Yani Allah'a, Peygamberine ve dinine karşı bir meydan okuma mı söz konusudur?!

Osman'ın (r.a.) en azılı düşmanları bile onu böyle bir şeyle suçlamadılar…

Öyleyse ne..?!

Halife, içtihadının sonunda doğruya ulaşmaya muvaffak olamamıştır…

Yeni ve sınırları geniş devlet, ağır şartlarla karşı karşıya kalmış ve bu ağır şartlar, onu yeni yeni ilişkilere ve sorunların ve sonuçların içine sürüklemiştir…

Hilafet ve İslâm tarihindeki bu sıkıntılı saatlerle karşılaşma anından önce gelin, "muhacir" hatta "ilk muhacir" olması konumuza dönelim…

Onun tüm hayatı boyunca Allah'a doğru devam eden hicreti, Müslümanlığıyla kopmayacak şekilde bağlantılıdır…

Hicret ve İslâm, bu ikisi, onun gizli şahsiyetiyle ve psikolojik yapısıyla bağıntılıdır...

Bu gizli şahsiyette, tüm faziletlerinin arasından iki fazilet ve ahlâk öne çıkmakta ve kendini göstermektedir… Bunlar, cömertlik ve utanma duygusudur…

Onun lehine ve aleyhine söylenen her güzellik ve yanlışın ardında bu iki ahlâkın tüm sorumluluğu üstlendiklerini görüyoruz…

Müslümanlığından başlayalım…

İslâm, onda kendini cömertlik ve utanma olarak ortaya koymuştur… Bu, yakın arkadaşlardan utanmak değil; vicdanında parıldayan ve duygularını sarsan, varlığının belgelerini gördüğü Allah'tan utanmaktır… Doğruluk ve dürüstlüğünün belgelerinin, temiz benlikleri kabul ve yakînle doldurduğunu gördüğü Resûlullah'tan utanmaktır… 

Bütün düşünce ve davranışlarına güçlü utanma duygusunun yön verdiği Osman gibi bir adam asla uzun süre Müslüman olmaktan kaçamaz…

Yine o sahte bir kabul gösterir veya taviz verirse, bu kez derin bir utanma ve mahcubiyetle kendinden utanacaktır...

Onu Müslüman olduğu anda böyle görüyoruz… Yine onu asiler evini kuşatıp da kellesini istedikleri zaman onları hezimete uğratacak tüm imkânlara sahip olduğu hâlde bunu yapmadığında da böyle göreceğiz… O zaman o, seksen yaşında biri olarak, imanının sınırları içinde kendisine yer olmayan hayatı elinin tersiyle itecektir…

* * *

Müslüman olduğu saatlerde, Ebû Bekir'in (r.a.) rehberliğinde, güvenilir, yere sağlam basan adımları onu Resûlullah'a götürüyordu… Orada sağ elini Resûlullah'ın (s.a.v.) sağ eline koydu ve samimî ve dürüstçe bağlılığını bildirdi…

O zaman onun Müslümanlığı, bir ilkbahar sabahında açan taze bir çiçek gibiydi…

Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.), Resûlullah'ın, Rabbinden alarak tebliğ ettiği yeni davetin haberini kulağına fısıldadığı an Osman'ın cömert, diri kalbi sonuna kadar açıldı…

 Düşünmek ve araştırmak için süre istemedi… Onun düzgün vicdanı, kavminin uygulaya geldiği dinî hayatın boş ve saçma olduğunu görüyordu…  Aynı şekilde her şeyiyle doğru ve dürüst olan Muhammed'in (s.a.v.) getirdiği yüksek seviyeyi de görüp bilmekteydi…

Muhammed (s.a.v.) peygamber olmadan önce de temiz, saf gönülleri derinden etkiliyor, kendine çekiyordu… Osman (r.a.) bu gönüllerden biriydi… Muhammed'e (s.a.v.) son derece sevgi ve hayranlık doluydu… Hatta Muhammed'e (s.a.v.) duyduğu hayranlık, daha doğrusu iman, rüyasına da girmişti… Bir gün Şam'dan gelirlerken Maân ve Zarkâ arasında gölgelik bir bölgede dinlenirlerken, hep birlikte öğle uykusuna dalmışlardı… Rüyasında, biri ona, uyuyanların uyanmalarını, çünkü Ahmed'in Mekke'de ortaya çıktığını sesleniyordu…!!

Demek ki vicdanı, kurtarıcıyı beklemeye hazırdı… Bütün Mekke'de fazilet ve ahlâkıyla gerçekten kurtarıcı olmayı Muhammed'den (s.a.v.) daha fazla hak eden kimse yoktu…

Şimdi o kurtarıcının ve peygamberin haberi kendisine ulaşmışken Osman (r.a.) kabul etmeyip gerisin geri mi gidecek...?!

Bu takdirde onun utanma duygusu nerede kalır?!

Osman (r.a.) tereddüde düşüp de düşünmek ve danışmak için süre ve zaman mı isteyecek…?!

O zaman onun cömertliği nerede kalır…?!

Kuşkusuz utanma duygusu onu tereddütten kurtaracak…

Cömertliği de bu işi bekletip geciktirmesini önleyecektir…

Utanma ve cömertlik, onun için sadece sıradan iki ahlâkî özellik değildir… Onun bütün şahsiyetini yönlendiren ve diğer tüm ahlâkî özelliklerini kendi ardınca götüren devasa bir enerjidir…

Onun cömertliği kimsenin erişemediği bir seviyeye ulaştı… O derece ki, Resûlullah (s.a.v.) bu hayânın apaçık göründüğü bir gün şöyle demişti:

"Bugünden sonra ne yaparsa yapsın, Osman'a hiçbir şey zarar vermez… Allah'ım! Ben Osman'dan razı ve hoşnudum; sen de ondan razı ve hoşnut ol."

Utanma duygusu öyle bir seviyeye geldi ki, Resûlullah (s.a.v.) onun hakkında şöyle buyurdu:

"Ümmetimin, utanması en gerçek, en samimî insanı, Osman'dır…"

Hatta bir olay daha var ki bize bundan daha fazlasını… Osman'ın utanma duygusunun ne derece büyük olduğunu gösteriyor… Ve bu hayânın, nasıl kendisine saygı duyduran ve hatta Resûlullah'a olan saygıyla beslenen bir muazzam enerji olduğunu ortaya koyan bir olay…

Olayı bize Mü'minlerin annesi Hz. Aişe (r.anhâ) anlatıyor:

"Ebû Bekir (r.a.), Resûlullah'ın (s.a.v.) yanına girmek üzere izin istedi. Bu sırada Resûlullah (s.a.v.) yatağı üzerinde uzanmakta idi. Elbisesi toplanmış bir bacağı açılmış vaziyette idi. Resûlullah istifini bozmadan izin verdi. Konuştular, meselelerini hallettiler. Hz. Ebû Bekir gitti.

Biraz sonra Ömer (r.a.) girmek için izin istedi.  Resûlullah (s.a.v.) aynı istifini hiç değiştirmeden ona da izin verdi. Ömer'in ihtiyacını da gördü. Sonra o da gitti.

Derken Osman (r.a.) izin istedi. Bu sefer Resûlullah (s.a.v.) yatağında doğrulup oturdu. Üstünü başını düzeltti. Sonra girmesi için ona izin verdi. Onun da ihtiyacını gördü. Osman (r.a.) da gitti.

O gidince ben dayanamayıp: "Ey Allah'ın Resûlü! Ebû Bekir ve Ömer gelince istifini bozmadığın hâlde Osman gelince kendine çekidüzen verdin. Sebebi nedir?" diye sordum. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Osman çok utangaç birisidir. Ben istifimi hiç bozmadan eski hâlimde iken içeri alsaydım, onu buraya getiren arzusunu hiç açmadan gideceğinden korktum. Aişe! Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden ben utanmayayım mı?"

"Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimse" sözü, Osman'ın sahip olduğu utanma duygusunun boyutlarını bize gayet iyi anlatmaktadır…

Sürekli ve tam bir asalet olan bu hayâ…

Sahibinden ne gece ne de gündüz bir an dahi ayrılmamıştır… Osman neredeyse, hayâsı da oradaydı…

Resûlullah, herkese örnek ve model yaparcasına bu hayâdan daima övgüyle bahsediyordu.

Bir keresinde de şöyle demişti:

"Ümmetimin en merhametli insanı, Ebû Bekir…

Allah'ın dini konusunda en katı insanı, Ömer…

Utanma duygusu en fazla olanı insanı da Osman'dır…"

Cömertliği ve utanma duygusu onu kolayca ve kesin bir inançla Resûlullah'ın meclisine gitmesini sağladı… Orada Resûlullah'a, hak din üzerine ve bu dinin kendisine yüklediği tüm yükümlülükler ve görevler üzerine biat etti…

Bu dinin ondan yapmasını istediği ilk görev, hicretti… Habeşistan'a, daha sonra da Medine'ye yapılan coğrafî anlamdaki hicreti kastetmiyoruz… Ruhî anlamdaki, kuşatıcı ve derin hicreti kastediyoruz… Bir hayattan diğer bir hayata, bir varlıktan diğer bir varlığa yapılan hicreti … Bütün kutsal değerleriyle, şan ve şöhretiyle eskiden vazgeçip, yeni bir azıkla Allah'a yolculuk anlamına gelen hicreti kastediyoruz…

Öyleyse Muhacir, imanını omuzlasın ve Allah'ın bereketiyle yola koyulsun…!!

* * *

Osman'ın erken dönemde Müslüman olduğunu söyledik. O, Müslüman olan ilk beş yahut yedi kişiden biriydi. Resûlullah o dönemde Allah'a olan davetini gizlilik içinde sürdürüyordu… Hatta ashabıyla buluştuğu Erkam'ın evi de Kureyş'ten saklanıyor, buluşma yeri kimseye söylenmiyordu… Yardımcı ve zaferin nerdeyse hiç bulunmadığı bu dönemde Osman (r.a.) bütün tehlikeleri göre göre davet meydanına geldi.

Bu, Osman'ın (r.a.) hicretinin ilk durağıydı…

Düzenli ve dopdolu hayatını bırakarak, tehditlerin ve tehlikelerin cirit attığı bilinmezliğin boşluğuna doğru yürüdü…

Güzel ve mutlu beraberliklerin, arkadaşlıkların, ferah, şen bir yaşamın çekiciliğini ardında bırakarak, işlek olmayan, ıssız bir yola adım attı…

Çok geçmeden Kureyş, köpek dişini gösterdi… Hidayet ve nur yolunda Resûlullah'ın yönettiği bu mü'min azınlığa bütün kinini kusmaya başladı…

Osman bin Affan da toplum içindeki eski statüsüne uygun şekilde bu kinden nasibini aldı…

Ona işkence yapma görevini amcası -Hakem bin Ebü'l-Âs- üstlendi. Onu ipler ve zincirlerle bağlayıp, yüzüne karşı şöyle bağırdı:

"Atalarının dinini bırakarak, uyduruk bir dine girdin ha! Vallahi, sen üzerinde bulunduğun bu dini bırakıncaya kadar seni çözmeyeceğim!"

Allah'ın yolunun özelliklerini gayet iyi bilen ve adımlarını o yola atmış olan Osman (r.a.), onun bu tehdidine umursamadı.

"Vallahi, ben Allah'ın dinini hiçbir zaman bırakmam! Ondan hiçbir zaman ayrılmam." dedi.

Amcası ara vermeden işkenceye devam etti…

Osman (r.a.) da dini bırakmamaktaki kararlılığını sürdürdü…

Bütün Kureyş onun başında toplanıyor ve onurunu kırmak, saygınlığını sarsmak maksadıyla onu alaya alıp, hor görüyorlardı… Fakat Allah'a hicret eden Muhacir, onların gurur, kibir ve batılla dolu tüm dünyalarını çoktan elinin tersiyle arkasına atmıştı… Parlaklığını sapıklıktan alan saygınlık, artık Osman'ın (r.a.) iman edip hidayet bulduktan sonra şimdi korumaya çalıştığı saygınlık değildi…

İman'ın Osman'a kazandırdığı saygınlık başka bir saygınlıktı ve değil sadece Kureyş, bütün dünya bir araya gelse bile bu saygınlığa asla zarar veremezlerdi…

Kuşkusuz bu, yalnızca hak dinden dönmenin veya onda aşırıya gitmenin yahut ağır sorumluluklarını yüklenmek istemeyişin zedeleyebileceği bir saygınlıktır…

Osman (r.a.) bu şekilde eziyet ve işkencelere karşı direndi…

Geçen günlerle birlikte Allah'ın dinine giren Müslümanların sayısı da arttı… Bunun üzerine Kureyş de Müslümanlara uyguladığı işkencenin dozunu yükseltti…

Resûlullah (s.a.v.), ashabının çoğunun yapılan işkencelere karşı koyacak, dayanacak güçlerinin olmadığını fark edince onlara Habeşistan'a hicret etmelerini emretti. Çünkü Habeşistan'ı âdil bir hükümdar yönetiyordu. Orada emniyet ve güven içinde olabilirlerdi…

Osman (r.a.), hanımı Rukayye'yi (r.anhâ) de yanına alarak, Habeşistan'a ilk hicret eden kişidir. Osman (r.a.) Müslüman olunca Resûlullah (s.a.v.) onu kızı Rukayye (r.anhâ) ile evlendirmişti…

Resûlullah (s.a.v.), şefkatli gözleri ve sevgiyle çarpan kalbinin eşliğinde onları şu sözleriyle uğurladı:

"Bu ikisi, Peygamber Lut'tan sonra Allah'a hicret eden ilk muhacirlerdir."

* * *

Hicret, Osman'ın (r.a.) huy ve ahlâkıyla bütünleşiyor, bu ahlâkın canlılık ve parlaklığını arttırıyordu…

Hicretin, yer değişikliği olmaktan öte, öncelikle ruhun hicreti olduğunu fark ederek onun gerçek anlamını kavramış olması…

Evet, bu kavrayış, onun imanını her zaman uyanık ve emre amade hâlde tutuyordu…

Sonra Mekke'ye döndü… Daha sonra Medine'ye hicret etti… Bulunduğu her yer ve zamanda onun mü'min ruhu, hicretin bu en derin ve en yüce anlamına bağlı kaldı…

Resûlullah'ın onun hakkında söylediği, "Allah'a hicret eden ilk muhacir" sözü, onun Allah'a olan özlemini arttırıyordu… Yine onun daima bu övgü ve şerefe uygun seviyede yaşamaya dair olan kararlılığını güçlendiriyordu…

Onun bu kararlılığı, büyük bir zafer ve başarıya imza attı.

O halife iken asiler evini kuşatıp, onu ya halifelikten azletmek veya öldürmek istiyorlardı. Muğîre bin Şu'be ona şu öneri ve teklifi yaptı:

"Ey mü'minlerin başkanı! Başına gelenleri görüyorsun… Sana üç şeyi önereceğim, bunlardan birini seç:

Ya çıkar onlarla savaşırsın. Bunun için yeterli güç ve imkâna sahipsin. Kaldı ki sen hak, onlarsa bâtıl üzeredirler…

Veya evinin arkasından bir kapı açıp, onlar fark etmeden seni gizlice Mekke'ye götürelim. Sen Mekke'de olduğun sürece onlar sana zarar veremezler..

Yahut Şam'a, Muaviye'nin yanına git."

Büyük halife ona, hiçbir hile, kıvırtma ve yaşama hırsı göremediğimiz, aksine Muhacirin vicdanına, ahlâk ve kararlılığına tanık olduğumuz şu sözlerle karşılık veriyor:

"Çıkıp onlarla savaşmama gelince; vallahi ben, Resûlullah'ın ümmeti içinde kan döken ilk halife olmayacağım…

Mekke'ye gitmeme gelince; ben bir gün Resûlullah'ı şöyle derken dinledim: "Kureyşli bir adam Mekke'de gömülür. (Âhiret hayatında) ona bütün insanlığa yapılan azabın yarısı yapılır. Ben asla o adam olmak istemem…"

Muaviye orada diye Şam'a gitmeme gelince; vallahi, bunu asla yapmam!.. Yaşadığım sürece hicret yurdumu terk etmeyecek ve Resû­lullah'a komşu ve yakın olmaktan asla vazgeçmeyeceğim!"

Bu ne büyüklük ve ne yücelik…!!

Evi, kafasını kesmek isteyen asiler tarafından kuşatıldığı hâlde, hâlâ kaçmak ve kurtulmak için fırsat varken bunu reddedip, hicretinin şeref ve sevabını kazanmak isteyen bir adam…

Hicrete ve ona karşı sorumluluklarına karşı bu dipdiri sadakat ve bağlılığı taşırken acaba kaç yaşındaydı…?! Seksen…!!

O hicreti biçim ve içerik olarak bozacak, yıpratacak her şeyi reddediyordu…

Resûlullah'ın ve iki arkadaşının, Ebû Bekir ve Ömer'in, yaşayıp vefat ettikleri Medine'yi bırakıp gitmek, hicretle çelişen, zıt düşen bir hareket olacaktır. Bu yüzden hayatı pahasına bunu kabul etmiyor… Aynı şekilde başkaldırmışlar, isyan etmişler de olsalar nihayetinde Müslüman olan asilerle silahlı bir çatışmaya ve operasyona girmek de hicreti bozacak bir girişimdir. Bu yüzden hayatı pahasına bu teklifi de reddediyor…

Dileyen hicret konusunda Osman'dan (r.a.) farklı düşünebilir… Ancak öncelikle "Muhacir" kelimesinin Osman (r.a.) için ne anlam ifade ettiğini tam olarak bilme zorunluluğumuz vardır…

Hicret ona göre, tamamen yaptığı şeyin adıdır… Güvenlik ve emniyetten daha pahalı, yaşamaktan daha değerli olan şeydir…

O, doğru vicdanı ve samimî kalbiyle İslâm'ın içine girdi ve yakin derecesinde onu kavradı…

İslâm'ın mayasının ve özünün, Allah'a tam bir hicret olduğunu gördü…

Hayatın, makam ve mevkiin, para ve servetin ve bizatihi hayatın kendisinin, Muhacirin vicdanı ve ruhu üzerinde yaptırım gücü -hem de hiçbir yaptırım gücü- olamaz… Osman (r.a.), benzeri görülmemiş bir cömertlikle, dini ve hicreti uğrunda makam ve mevkiinden, servetinden ve son olarak canından vazgeçti…

Şayet onu iman ettiği dini uğrunda ölçüsüzce harcayıp infakta bulunduğunu görseydik, cinsinin tek örneği bir adamla karşı karşıya olduğumuzu anlardık…

O, bağışları ve cömertliğiyle âdeta yeni, genç dini tek başına finanse ediyor gibiydi…

Biz, dünyasından, mal ve mülkünden, servetinden çıkıp, ölçüsüzce vermeye, hesapsızca harcamaya hicret eden bir muhacir Müslüman arasak, bu alanda Osman (r.a.) gibisini kolay kolay bulamayız…

* Resûlullah ve ashabı Medine'ye hicret edince, yerleşmelerinin hemen akabinde su krizi kapılarını çaldı… Şehrin tatlı içme suyu "Rûme Kuyusu" adı verilen bir pınardan karşılanıyordu.

Ne var ki bu pınarı da bir Yahudi işletiyordu ve bir kırba suyu bir müdd[2] karşılığında satıyordu.

Resûlullah (s.a.v.), bir Müslümanın bu kuyuyu satın alıp, suyunu Müslüman halka karşılıksız olarak dağıtmasını arzu ediyordu…

Osman (r.a.), Resûlullah'ın bu arzusunu gerçekleştirmek için harekete geçti. Kuyunun sahibi olan Yahudiden kuyuyu kendisine satmasını istedi… Yahudi satmayı kabul etmedi. Osman (r.a.), kuyunun yarısını satmasını isteyince Yahudi bu teklife olumlu yaklaştı ve yapılan pazarlıklar sonunda kuyunun yarısı on iki bin dirhem karşılığında Osman'ın (r.a.) mülkiyetine geçmiş oldu. Kuyudan bir gün Yahudi, bir gün Osman (r.a.) yararlanacaktı… Müslümanlar, sıranın Osman'da (r.a.) olduğu günlerde gelip, iki günlük su ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda suyu alarak gidiyorlardı… Yahudi, su işletmeciliğinden zarar ettiğini, kârlı ticaretinin ke­sa­da gittiğini gördü… Bunun üzerine Osman'a (r.a.), kuyunun kalan yarım hissesini de kendisine devretmeyi teklif etti. Osman (r.a.) bu teklifi kabul ederek, böylece kuyunun tamamını satın aldı… Bir ücret ve bedel karşılığı olmaksızın tüm Medine halkının içme sularını bol bol karşılamaya başladı…

* Medine'de, Allah'ın dinine giren insanların sayısı artınca mescid dar gelmeye başladı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), mescidin bitişiğindeki küçük arsanın sahibinden satın alınarak mescide ilâve edilmesini ve böylelikle mescidin genişletilmesini arzu etti… Meydan yine Osman'a (r.a.) kalmış, iş yine Osman'a (r.a.) düşmüştü… Derhâl Resûlullah'ın bu arzusunu gerçekleştirmek için kolları sıvadı… Arsanın sahiplerini buldu ve onlardan arsayı on beş bin dirhem gibi hatırı sayılır bir paraya satın aldı…

* Allah, Resûlüne Mekke'nin fethini nasip etti ve Resûlullah (s.a.v.) muzaffer bir komutan olarak şehre girdi… Mescid-i Haram'ın genişletilmesinin uygun olacağını düşündü ve Mescid'e bitişiğindeki geniş evin sahibinden evini karşılık beklemeden hibe etmesini istedi… Ev sahibi, kendilerinin bu oturdukları evlerden başka evlerinin olmadığını, hibe ettiği takdirde başka bir evi satın alacak paralarının bulunmadığını söyleyerek, bunu yapamayacağını özürle beyan etti…

Osman (r.a.), bu görüşmenin haberleri kulağına gelir gelmez derhâl evin sahibiyle görüşmeye gitti… On bin dirhem karşılığında evi sahibinden satın aldı…

* Hicretin dokuzuncu yılında Bizans İmparatoru Herakliyus, hain ve düşmanca bakışlarını Arap yarımadasından tarafa çevirdi… Müslümanlara saldırmak ve onları yok etmek istiyordu… 

Çünkü Yüce Peygamberin önderliğinde bu din ve onun kahraman yiğitleri, Herakliyus'un ve Bizans'ın korkulu rüyası ve endişe kaynağıydı…

Bizans İmparatoru Herakliyus, İran'a karşı kazandığı zaferin verdiği gururla, bu yeni ümmeti kendi yurdunda ve vatanında ezmek ve yok etmek için harekete geçti…

Derhâl komutanlarına emir göndererek, hareket için hazırlıklarını tamamlamalarını istedi…

Bu hareketin haberleri Resûlullah'ın kulağına ulaşmakta gecikmedi.  O da ashabından cihad için hazırlanmalarını istedi.

Mevsim yazdı, sıcaklık neredeyse dağları eritecek kadar şiddetliydi… Medine kuraklıkla ve bunun yol açtığı zorlu yaşamla boğuşuyordu. Müslümanlar, öldürücü sıcağa rağmen kavuran çöl ortamında cihada çıkmaya karar verdiler; ancak savaş için gereken parayı ve diğer savaş malzemesini nereden bulacaklardı…?!

Resûlullah (s.a.v.) ashabını infak da bulunmaya çağırdı; herkes gücünün yettiğince bir şeyler verdi… Kadınlar, cihada katkı olsun diye ziynet  ve süs eşyalarını getirip, Resûlullah'a takdim ettiler… Fakat toplanan infak ve yapılan yardımlar, büyük bir ordu kurmak için yeterli miktarda değildi… Bu orduya o gün "zorluk ordusu" adı verilmişti…

Resûlullah (s.a.v.), savaş için hazırlanmış olan uzun mücahid saflarına doğru baktı.

"Kim bunları donatarak, Allah'ın bağışına ermek ister." buyurdu.

Osman (r.a.), Peygamberin bu çağrısını duyar duymaz Allah'ın mağfiretine ve rızasına koştu…

Böylece zorluk ordusu, cömert Osman'ını buldu…

Osman (r.a.) bütün orduyu, bir yulara yahut ip parçasına dahi ihtiyaçları kalmayacak şekilde tek başına donattı…

İbn Şihab ez-Zührî şöyle diyor:

"Osman (r.a.) Tebük Savaşı'nda zorluk ordusuna 940 katır ve 60 at bağışta bulunarak böylece 1000'ne tamamladı…"

Huzeyfe (r.a.) o günü şöyle anlatıyor:

"Osman zorluk ordusu için getirdiği on bin dinarı gelip, Resûlullah'ın önüne koydu. Resûlullah (s.a.v.) hem eliyle paraları karıştırıyor, hem de şöyle diyordu:

"Osman! Allah, kıyamet gününe kadar senin gizli-açık bütün günahlarını bağışlasın!"

Abdurrahman bin Avf (r.a.) da bize o günü şöyle anlatıyor:

"O gün Osman'ın zorluk ordusu için Resûlullah'a yedi yüz okıyye  ağırlığında altın para getirdiğini gördüm." [3]

Ben size Osman'ın, âdeta yeni ümmeti ve yeni dini finanse eden yegane kişi gibi hareket ettiğini söylememiş miydim…?!

Acaba Osman (r.a.), Allah'tan, Resûlullah'tan ve âhiret yurdundan başka her şeyi zihin ve gönlünden çıkarıp atan bu samimî ve dürüst hicretiyle Allah'a hicret etmemiş olsaydı, bu gönülden ve ölçüsüzce para desteğini yapabilir miydi?!

* * *

Resûlullah (s.a.v.), ordusunun başında olduğu hâlde, Medine ile Şam'ın ortasında bulunan "Tebük" denen mevkiye kadar geldiler…

Burada müjdeli haberler aldılar. Müslümanlara Şam'dan bir saldırı başlatmayı planlayan Bizans İmparatoru Herakliyus, Resûlullah'ın Medine'den yola çıktığını duyunca, Müslümanlarla savaşmaktan çekinerek, ordusuyla birlikte Şam'ı terk etmişti…

Resûlullah bu yardımından dolayı Allah'a hamd ve şükürde bulundu… Ardından zorluk ordusu, Osman'ın donattığı tüm teçhizatıyla birlikte Medine'ye geri göndü…

 Peki, Osman (r.a.), verdiklerinden herhangi birini geri istedi mi…?!

Tek bir kuruş… veya tek bir deve… yahut tek bir yular olsun geri istedi mi…?!

Asla… O böyle bir şey yapmaz… O, Resûlullah'ın, yeni bir infak ve bağış arzusunu gösteren her çağrısına ve işaretine aynı süratle cevap vermeye devam etti…

* * *

Bu, Osman'ın gerçekleştirdiği hicretin hakikatini açığa çıkaran aydınlıktan bir parıltıdır…

Bu öyle bir hicrettir ki, servetini, makam-mevkiini ve tüm varlıklı ferah dünyasını elinin tersiyle itip, projektörlerin kendi üzerine çevrilmesinden rahatsız olup saklanan utangaç bir adam gibi Allah'a yolculuk yapmasını sağlamıştır… Günlerini arkadaşlarıyla ve toplum içinde, şöhretin gürültüsüne ve ayartıcılığına sırtını dönmüş, sessiz ve sakin bir şekilde geçirdi…

İbadet, ruhunun yoldaşıydı… Müslüman olduğu günden itibaren Kur'an, kalbinin sahibi ve hayat arkadaşıydı…

Şimdi, ruhunun aydınlığını ve yakîninin büyüklüğünü bize tanıtan ibadet hayatına dair sahnelere tanık olmanın zamanıdır…

Elbette… Şimdi tam vaktidir…!!

N


DAİMA ALLAH'A YÖNELEN, ÇOK MERHAMETLİ

 

Resûlullah (s.a.v.), Osman'ı kızı Rukayye ile evlendirmişti. Rukayye vefat edince bu kez diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi… Ümmü Gülsüm de vefat edince Resûlullah (s.a.v.), sevgili damadı Osman'ı evlendireceği başka kızı olmadığına çok üzüldü ve şu meşhur sözünü söyledi:

"Üçüncü bir kızım olsaydı, kesinlikle seni onunla da evlendirirdim."

Hatta hadis-i şerif bize başka bir lâfızla şu şekilde de rivayet edilmiştir:

"Kırk tane kızım olsa, hepsini birbiri ardınca Osman'la evlendirirdim."

Osman'ı, bu derece Resûlullah'ın sevgisine ve beğenisine mazhar kılan huy ve ahlâk ne idi?

Bu, hayır ve insaniyet kokan ve karşılaştığımız her yerde kendisinden şefkat ve merhamet kokularını aldığımız pek çok ahlâkî fazilettir…

Allah, Resûlullah'la kullarına lütufta bulunarak, şöyle buyurmuştur:

"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." [4]

Bu çok şefkatli ve merhametli Peygamber'in en belirgin beşerî özelliği, merhameti ve Allah'a içten ve dürüst yönelişiydi…

Osman'ın Allah'a yöneliş ve merhametten yana nasibi büyüktü…

O, daima Allah'a yönelen ve çok merhametli biri idi…

Gündüzleri oruçlu, geceleri âbiddi… Yufka yürekli, sevgi, şefkat doluydu…

Resûlullah (s.a.v.) acaba bundan dolayı mı bir gün şöyle buyurdu:

"Her peygamberin cennette bir arkadaşı vardır. Benim cennetteki ar­ka­daşım da Osman'dır."

İbadette öne çıkmış sayılı ender insanlardan biriydi…

Çağdaşları, onun ibadete olan aşk ve tutkusunu şöyle anlatırlar:

"Osman daima oruçluydu. Gecenin baş tarafında biraz uyur, sonra kalkıp bütün gece ibadet ederdi."

Osman'ın geçmişte ve bugün ne büyük servete ve nimetlere sahip olduğunu biliyoruz…

Evinde envai çeşit yemeklerin bulunduğu Osman (r.a.) gibi bir adam, günlerini oruçla geçirecek olursa…

Her çeşit yumuşak ve rahat yatağın evinde bulunduğu Osman gibi (r.a.) bir adam gecelerini uykusuz, ibadet ederek geçirecek olursa…

Bu adam, Allah'ın sözleri ruhunun derinliklerine nüfuz etmiş ve kalbi, Allah'ın dışında her şeyi unutacak derecede Allah'a kulak vermiş bambaşka bir insan olmalı…

Seksen seneye varan uzun ömrü boyunca onu ibadete azim ve sabırla devam ederken görünce, önümüzdeki daima Allah'a yönelen kul fotoğrafı en güzel kareleriyle tamamlanmış oluyor. Kafa ve gönül gözlerimiz, daima Allah'a yönelen bu âbid kulun bütün hakikatini görüyor…

O, geçmişine karşı vefalı olduğu gibi ibadet ve temizliğinde de kalbi bütünüyle Allah'la irtibat hâlinde ve O'na bağlıydı… Çünkü onun -İslâm öncesi yaşamı da dâhil- tüm hayatı, duru ve temiz bir hayattı… O Allah'ın ona olan bu nimetini her fırsatta dile getirir, şöyle derdi:

"Ne cahiliye döneminde, ne de Müslüman olduktan sonra asla hırsızlık yapmadım ve zina etmedim."

Müslüman olduktan sonra kalbinin Allah'la olan bağ ve irtibatı, doğru yolda giden sağlam bir bilinç üzerinde kuruluyordu…

Nitekim Kur'an, kulların nasıl yaşayıp, nasıl öleceklerinin resmini sunan Allah sözüydü…  Osman'ın kalbi, Kur'an'a, başka hiçbir şeyi görmeyecek derecede aşkla bağlıydı… Bazen upuzun bir geceyi iki rekât namazla geçirirdi… Bu iki rekâtta, susuzluk ve özlemle kavrulmuş olan ruhunu doyuruncaya hatta bazen neredeyse hatim edecek kadar çok Kur'an okurdu…

Daha sonra onu, kör bir fitnenin öne sürdüğü âsiler, kendisini öldürmek maksadıyla evini kuşatıp, zorla içeri girdikleri zaman önünde Mushaf, dudaklarında Allah'ın sözleri olduğu hâlde, umursamaz bir tavırla hayatın, bedeninden çekilip alınmasını beklerken göreceğiz…

Onun Kur'an'a olan aşkı ve tutkusu, sadece onu okumaktan ve mübarek âyetleriyle dudak ve gönlünü ıslak tutmaktan ibaret değildi…

Kendisine karşı tezgâhlanmış olan fitnenin başlangıcında, bazı insanlar onunla pazarlık yapmaya başladılar ve sözü iyice uzattılar. Osman'ın (r.a.) ise onlara cevabı şu oldu:

"Şayet Allah'ın Kitabı'nda, ayaklarımı zincirlemek için bir delil bulabiliyorsanız, durmayın hemen zincirleyin!!"

Onun gözünde Allah'ın Kitabı kesin delil ve nihâî sözdü…

Evet…

Kur'an onun kıblesi ve örneğiydi… Bundan dolayı ibadeti, berrak ve büyüktü…

Her okuyuşunda kendisini derinden sarsan şu âyeti dilinden düşürmüyordu:

"Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp hâline gelmiştir. Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir." [5]

Büyük bir servetin sahibi olan bu insan, malın ayartmasına karşı kullanacağı panzehiri ve onun öldürücü fitnesinden kendisini koruyacak sağlam sığınağı bu âyette bulmuştu… Bu, dünyanın sahteliğini yüzüne vuran ve ona tutkuncasına bağlı olanlara, onun "rüzgârın savurduğu çerçöp" olan gerçek yüzünü ısrarla gösteren bir âyettir...

Böylece onun büyük cömertliğini… Allah yolunda kullanıp da böylece gerçek bir cömertliğe ve kalıcı büyük sevaba dönüştürülmedikçe malın ancak bir çerçöp olduğuna inanan bir adamın cömertliği olarak gördük…

* Bundan dolayı -daha önce de geçtiği üzere- onu, tek başına "Rûme Kuyusu"nu satın alırken ve yine ağzına kadar dolu hazinelerin dahi donatamayacağı zorluk ordusunu tek başına teçhizatlandırıp donatırken gördük…

* Sonra onu kendisine bir söz verip, hayatı boyunca bunu kararlılıkla uygularken görüyoruz. Bu, her cuma günü bir köle azat etme sözüydü… Buna göre; fiyatı ne olursa olsun köleyi sahibinden satın alacak ve sonra Yüce Rabbinin rızasına ermek için onu azat edecekti…

* Tüccarların, mallarını stoklayıp, ardından karaborsacılık yaparak fahiş fiyatlarla sattıklarını görünce ticaret kervanlarını ticaret için gönderiyor ve kervanlar dolu dolu geri döndüklerinde, bu tüccarların bütün plânlarını altüst ediyor, onların ümitlerini boşa çıkarıyordu…

* Onun ticaret kervanları Yemen'den veya Şam'dan dopdolu bir şekilde geri dönünce bunu gören Medine esnafı derhâl Osman'ın etrafını çeviriyor ve onunla iyi bir pazarlığa girişiyorlardı… Gelin, şimdi böyle bir pazarlığa hep birlikte tanık olalım… İbn Abbas (r.a.) anlatıyor:

"Ebû Bekir'in halifeliği döneminde bir kıtlık yaşandı... Halife, insanlara:

"İnşallah yarın akşam olmadan Allah sizin bu kıtlığınızı giderecektir." dedi.

Ertesi sabah, Osman'ın (r.a.) kafilesi çıkageldi. Kafilenin geldiğini gören tüccarlar ona doğru koşuştular…

Osman da milâye denen bir kıyafet giymiş ve iki ucunu omuzlarına koymuş bir hâlde onların yanına geldi…

Tüccarlar, kafiledeki yükü kendilerine satmasını istediler.

Osman:

"Kaç para veriyorsunuz?!" diye sordu.

Tüccarlar:

"Bin iki yüz dirhem." dediler.

"Biraz daha arttırın!"

"Bin beş yüz dirhem."

"Başkası daha fazla veriyor."

"Sana daha fazla kim verebilir?! Medine'nin en büyük tüccarları biziz!"

"Allah… Her bir dirhem için bana on katını veriyor. Aranızda bundan daha fazla verecek olan var mı?"

Bunun üzerine tüccarlar pazarlığı bırakıp gittiler. Osman da şöyle seslendi:

"Allah'ım! Ben bunun tamamını, hiçbir ücret ve bedel istemeksizin Medine'nin yoksullarına bağışladım."

* * *

İşte onun Kur'an'a olan bağlılığı ve ibadetteki yolu buydu…

Gece kıyamının ve gündüz tutulan orucun yanı sıra hesapsız cömertlik ve ölçüsüzce dağıtmak da bu ibadetin bir parçasıydı…

Daima Allah'a yönelen âbidin ruhu, onun zühd ve sadelikte gösterdiği iktidarında parıltılar saçıyordu…

Kendisine mal-mülk âdeta akarken, o, bu zühd ve sadeliği bütün hayatında uygulamaya çalışıyor ve dur durak bilmeden sürekli infak ediyordu…

 Şurahbîl bin Müslim anlatıyor:

"Osman başkalarını krallar gibi ağırlayıp yedirirken, kendisi sirke ve zeytinyağı yiyordu."

Aynı şekilde Abdullah bin Şeddâd anlatıyor:

"Bir cuma günü, Osman'ı, dört yahut beş dirhem değerinde bir elbise giyinmiş hâlde hutbede konuşurken gördüm. Hâlbuki o gün kendisi Mü'minlerin başkanıydı."

Daima Allah'a yönelen âbidin bu yaşam tarzı, onun yemeğe olan iştahını iyice azalttı, tuttuğu oruçlarla yemek arzusu tümden ortadan kalktı…

Damarlarındaki cahiliye özsaygısını, kibir ve gururunu kırarak, benliğini İslâm'ın azamet ve onuruyla doldurdu…

Hangi yönden ve ne taraftan yanaşırsan yanaş, bu âbidin büyüklüğü gözünü kamaştırır…

* * *

Bir gün bir hizmetçisine kızıyor ve kulağını çekerek, canını yakıyor… Sonra âbidin vicdanı kendine geliyor da derhal hizmetçisini çağırıyor. Ondan kendisine kısas yapmasını ve kulağını çekmesini istiyor.  Hizmetçi bunu yapmayı kabul etmiyor ve dönüp gidiyor. Fakat Osman, sert bir dille ona bunu yapmasını emredince, hizmetçi de onun kulağını çekiyor. Kulağını çeken hizmetçiye:

"Delikanlı! Sertçe çek. Çünkü bu dünyanın kısası, âhiretin kısasından daha merhametlidir." diyor.

Burada da diğer tüm yerlerde olduğu gibi onu daima Allah'a yönelen âbid bir kul olarak görüyoruz.

* Medine mescidine giriyoruz. Az ileride heybetli bir adamın, elbisesini başının altına yastık yapmış, çakılların üzerinde uyuduğunu görüyoruz… Biraz sonra uyanıyor… Çakıl taşları böğründe iz yapmış… Bu yine o… Daima Allah'a yönelen âbid insan Osman bin Affan… Cahiliye döneminde de Müslüman olduktan sonra da insanların en zengini…

Bu durum bize Abdullah bin Ömer'in onun hakkındaki bir sözünü hatırlatıyor. Abdullah bin Ömer, Zümer sûresinin:

"Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, âhiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir?" [6] âyetini okuyor ve ardından:

"O, Osman bin Affan'dır." diyor.

* * *

Çok merhametli Osman'a (r.a.) gelince, onun durumu daha başka acayipti… Su, yemyeşil dalı nasıl kaplar ve onun içine işlerse, merhamet de onun hayatını öyle kaplamış ve içine işlemişti.

En basit sıradan olaylardan tutun da ölüm kalım meselesi durumundaki son derece önemli olaylara varıncaya kadar bütün davranışlarında merhamet hâkimdi…

Geceleyin ibadet için kalkınca, abdest suyunu hazırlaması için -halife olduğu hâlde- hizmetçisini uyandırmayan ve ileri yaşına rağmen suyunu kendisi hazırlayıp, abdestini kendisi alan Osman (r.a.)... Katillerinin kılıcından kurtulmayı, bu kurtuluş, bir tek masum Müslümanın kanının akmasına sebep olacaksa, reddeden Halife Osman'dır…

* Zeyd bin Sâbit, Osman'ın yanına geliyor. Âsiler'in, Osman'ın evini biçmek için toplandıklarını görmüştür. Ona şöyle diyor:

"Ey Mü'minlerin başkanı! İşte Müslüman ensâr kapıda emrini bekliyor. 'İstersen, ikinci kez Allah'ın yolunda ensâr oluruz!' diyorlar."

 Çok merhametli Halife, Zeyd'e şu karşılığı veriyor:

"Savaşmak mı? Asla..!!"

* Sonra evinin etrafında mevzilenerek, âsilere karşı kendisini silahlı mücadeleyle savunmak isteyen ashaba sesleniyor:

"Sizin benden daha zengininiz, silâhını bırakan ve bu işten el çekeninizdir!"

* Kılıcını çekmiş büyük bir cesaret ve coşkunlukla bekleyen Ebû Hüreyre'yi görüyor. Onu yakınına çağırarak şöyle diyor:

"Ben de içlerinde olduğum hâlde bütün insanları öldürmek hoşuna gider mi?! Allah'a yemin olsun ki, sen bir tek kimse öldürecek olsan, sanki bütün insanlığı öldürmüş olursun."

* Başlarında Hasan, Hüseyin, İbn Ömer ve Abdullah bin Zübeyr'in bulunduğu bir büyük kalabalığın, kendisini korumak için evinin çevresinde mevzilendiklerini ve silâhlarını çekip beklediklerini öğrenince kalbi üzüntüyle parçalandı. Onları çağırarak, onlardan bundan vazgeçmelerini rica etti. Onlara şöyle dedi:

"Sizden, Allah aşkına, benim yüzümden bir damla dahi kan akıtılmamasını istiyorum."

Ben size, o, "daima Allah'a yönelen,çok merhametli" demedim mi?!

Kuşkusuz bu, âdil cömertliğiyle küçük-büyük, önemli-önemsiz tüm olayların üzerini örten, kuşatıcı bir merhamettir… Bu merhamette, halife zifiri karanlık gecede ileri yaşına aldırmadan kendini yorsa da, hizmetçinin tatlı uykusunu alma hakkı ve şansı vardır… Azgın ve hain bir günahkârın elinde, halife hayata veda etse bile, bir damla kanın esenlik ve güven içinde yaşama hakkı ve şansı vardır…

* * *

Osman (r.a.), yüksek değer ve faziletleri uğrunda hayatını verebilen nadir insanlardan biridir…

Bütün insanları kuşatacak kadar merhamet sahibi bir insanın merhametinin yakın akrabalarını iyice sarması, kaplaması son derece doğaldır…

Osman (r.a.), ailesine ve akrabalarına olan düşkünlüğünde eşsizdi… Bunu anlamak için, Hz. Ali'nin onun hakkındaki şu sözünü bilmek bize yeterlidir:

"Akrabalarıyla sılayı rahimi sürdürmek bakımından en güçlümüz Os­man'dı."

Yarın… Hilâfet yükü omuzlarına yüklenince… Onun, ailesine ve akrabalarına karşı duyduğu derin sevgi ve merhametin, İslâm'ı çok acıklı bir trajediyle üzüntüye boğan olayları körükleyen bir rol oynadığını göreceğiz…

* * *

Abdullah bin Ömer'in (r.a.), Zümer sûresinin, "Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, âhiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir?" [7] âyetini okuduğunu ve ardından:

"O, Osman bin Affan'dır." dediğini daha önce naklettik.

Bu, Rabbini tanıdığı andan yüce bir şehit olarak O'na kavuşacağı ana kadar geçen süre içinde Osman'ın hayatını dolduran ve yükselten berrak, kesintisiz ibadetin aydınlığında parlayan hakikate dair bir tanıklıktır.

Kuşkusuz o, âhiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen bir kimseydi…

Onun âhiretten çekinip, Rabbinin rahmetini dilemesi, hayatının tamamında ve bütün davranışlarında kendini gösteriyordu… Hatta eleştirildiği kimi davranışlarının ardında dahi Rabbinin rahmetini dileyen adamın gönül rahatlığı vardı…

Âhirete yönelik büyük bir korkuyla doluydu… Bu korkuyu, onun Müslümanlara yaptığı hutbelerinde de görüyoruz:

"Ey İnsanlar!..

 Allah'tan korkun; kuşkusuz Allah'tan korkmak, bir avantaj ve kazançtır. İnsanların en akıllısı, nefsini hesaba çeken, ölümden sonrası için çalışan ve kabri için Allah'ın nurundan nur alandır.

Kul, gerçekte görür olduğu hâlde Allah'ın, kendisini kör olarak haş­retmesinden korksun!"

"Allah size dünyayı, kendisiyle âhireti elde edesiniz diye verdi… Size dünyayı, büsbütün ona yönelesiniz diye vermedi.

Dünya fânî, âhiret ise bâkîdir. Bâkî olanı fânî olana tercih ediniz.

Dünya son bulacaktır… Dönüş sadece Allah'adır."

Âhireti hatırladığında ya da kabrinin yarılarak açılıp, arz ve hesap meydanına doğru süratle gittiğini hayal ettiğinde ruhunu bir titreme alır, gözyaşları boşalıverirdi…

Şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Hangisine gideceğimi bilmeksizin cennetle cehennem arasında bir yerde bekletilsem, nereye gideceğimi öğrenmeden önce toprak olmayı isterdim."

Âhiretten bu derece çekinen bir kimse, oraya giden yollarda yanlışlık yapmaz ve yanılmaz… Bu yolların en iyisinde ve en yücesinde -ki bu, Allah yolunda cihaddır- şaşırmaz ve yanılmaz…

Burada -ve diğer bütün ahlâk ve faziletlerinde- Osman'ı, mabede/ tekkeye kapanmış bir âbid olarak görmüyoruz… Aksine o, hayatın tümünü çabalarıyla, cömertliğiyle, gayreti ve Allah'a yönelişiyle dolduran bir kişidir…

Hayâsı ve psikolojisi, akıtılan kanı görmeye tahammül edemiyordu.. 

Fakat putperestlik ve şirk orduları Allah'ın nurunu söndürmek için hazırlıklara başlayıp, Allah da Resûl'üne ve beraberindeki mü'minlere silahlarını sıkıca kavramalarını ve canlarını Allah'a satmalarını emredince Osman, gözünü kırpmadan korkunç gürültünün içine daldı ve savaş meydanlarındaki kenetlenmiş, çelikten saflar içindeki yerini aldı…

* Hanımı Rukayye ölüm döşeğinde olduğu için Bedir Savaşı'na katılamadı. Resûlullah (s.a.v.), hanımının yanında kalıp onunla ilgilenmesini emretmiş, o da bu emre itaat etmişti… Müslümanların Bedir'de zafer kazandıkları müjdesi Medine'ye ulaştığı gün Rukayye vefat etti...

* Resûlullah (s.a.v.) savaş ganimetlerini savaşçılar arasında paylaştırırken, Osman'ı da savaşa katılmış ve bilfiil savaşmış gibi kabul edip, ona da ganimetten payını verdi…

* Uhud Savaşı'nda var gücüyle savaştı… Fakat şirk ordusu toparlanıp Müslümanlara beklemedikleri bir anda yeniden saldırınca onları gafil yakaladılar… Bu gafletleri, Müslümanların saflarının parçalanmasına, bir­liklerinin bozulmasına sebep oldu ve bu esnada: "Muhammed öldü!" çığlıkları yükseldi… Bu Osman'da soğuk duş etkisi yaptı, onun aklını başından aldı… Bu şaşkınlıkla diğer arkadaşları gibi o da savaş alanını terk etti. Fakat bu kaçış, düşmanlarından korktukları için değil; yaşadıkları ani ağır şaşkınlıktan ötürüydü... Allah da onların bu durumları bilmiş ve onların mazeret ve özürlerini kabul ederek, haklarında şu âyeti indirmişti:

"Yine de Allah onları affetti." [8]

* Ondan sonra hiçbir savaştan geri kalmadı. Hayber gazvesi, Mekke'nin fethi, Taif ve Hevazin gazveleri, Tebük Savaşı…

Hudeybiye Antlaşmasında, Resûlullah'ın görevlendirmesiyle tehlikeli bir göreve gözünü kırpmadan koştu…

Bu, hicretin altıncı senesinde oldu… Resûlullah'ın emriyle bazı arkadaşlarıyla birlikte Kâbe'yi ziyaret etmek için Mekke'ye gitti…  Yolun bir kısmını aşıp da Usfân mevkiine varınca, Kureyş'in, kendisinin Mekke'ye doğru geldiğini haber alıp, savaş kıyafetleriyle karşılamak üzere yola çıktıklarını öğrendi.  

Resûlullah (s.a.v.), Mekke'nin yüksek tepelerinden biri olan Hudey­biye mevkiine gelinceye kadar ashabıyla ilerlemeye devam etti… Hudey­bi­ye'ye varınca, bir müddet konakladılar…

Kureyş, Resûlullah'ın azim ve kararlılığını kırmak ve böylelikle geri dönmelerini sağlamak için ona elçiler ve heyetler göndermeye başladı… Fakat gelenlerin tamamı elleri boş dönüyordu.

Evet… Kureyş'in meydan okumadaki ısrarını gösteren somurtkan, öfke dolu yüzlerle Resûlullah'a gelen elçi ve heyetler, onun huzuruna gelip oturup, sözlerine kulak verince yumuşuyorlar, öfkelerinden eser kalmıyordu…

Onlar Resûlullah'ı Kureyş'in güç ve hışmıyla korkutmak maksadıyla geliyorlardı; ama geriye Kureyş'i Muhammed'in güç ve hışmından sakındırmak için dönüyorlardı…

Son olarak Urve bin Mes'ûd geldi… Resûlullah'a (s.a.v.) şöyle dedi:

"Muhammed! Kureyş, tüm büyü ve tılsımlarını yanlarına almış ve leopar derileri giyinmiş vaziyette yola çıktı… Senin zorbalık ve kaba kuvvetle Mekke'ye girmene asla izin vermemeye kararlılar…"

Urve bunları söyledi; ancak dinledikleri ve gördükleri karşısında aklı başından gitti. Kavmine dönerek şöyle dedi:[9]

["Ey Kureyş topluluğu! Vallahi, ben vaktiyle birçok hükümdarın; Kayser'in, Kisrâ'nın, Necaşî'nin huzurlarına elçi olarak çıkmışımdır.

Vallahi, ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları Muhammed'in ashabının Muhammed'i saydıkları, ululadıkları gibi saydıklarını, ululadıklarını görmedim!

Vallahi, ben kavmi arasında Muhammed'in ashabı arasındaki itibarı gibi itibarlı olan hiçbir hüküm­dar görmedim.

Bilirsiniz ki; ben birçok ulu kişiler görmüş, hükümdarların yanlarına varmışımdır.

Allah'a yemin ederim ki; ashabı arasında Muhammed'den daha büyük sayılan ne bir hükümdar, ne de bir ulu kişi görmüşümdür!

Muhammed'in ashabından herhangi birisi, konuşacağı zaman ondan izin istemekte; kendisine izin verilirse konuşmakta, izin verilmezse susmaktadır.

Vallahi, aksırırken, öksürürken onun tükürüğü sıçrasa, ashabı hemen onu elleriyle yüzlerine ve deriler­ine sürüyorlar!

Muhammed'in başından bir kıl parçası düşse, hemen onu alıp saklıyorlar!

Muhammed onlara bir şey buyurduğu, işaret ettiği zaman, onlar hemen onu yerine getirmek için üşüşüyorlar!

Abdest aldığı zaman, abdest suyunu, birbirlerine girercesine, birbirleriyle yarışırcasına kapışıyorlar!

Ashabı, onun yanında konuşurlarken, seslerini yükseltmiyor, kısıyorlar. Ona besledikleri derin saygılarından dolayı, onun yüzüne dikkatlice bakmıyorlar, gözlerini önlerine eğiyorlar!

Ben bu kavmi iyice ölçtüm biçtim.

Siz isterseniz ona karşı kılıçlarınıza el atabilirsiniz.

Fakat ben öyle bir kavim gördüm ki, ne yapılsa, onlar onu koruyacaklar ve ona hiçbir zararın erişmesine meydan vermeyeceklerdir! Ben öyle bir kavim gördüm ki, onlar hiçbir zaman onu bırak­mayacaklar, onun bir kılını bile teslim etmeyecekler, kimseyi onun tenine dokundurmayacaklardır.

Artık siz iyice düşününüz!

Görüşlerinizde zaafa ve gevşekliğe düşmekten sakınınız!

Muhammed size güzel bir barış ve iyilik yolu, mütareke teklif etmiş bulunuyor.

Siz bunu hemen kabul ediniz.

Ey kavmim! Size yaptığım öğüdümü kabul ediniz!

Ben sizin için hayırlı bir öğütçüyüm.

Bununla beraber, ben bu hususta halk tarafından size değil ona yardım olunacağından korkarım.

Adamcağız şu Beytullah'ı tazim için gelmiştir, kendisinin yanındaki kurbanlık develeri kesecek ve dönecektir" dedi.

Bütün gördüklerini ve Peygamberimiz Aleyhisselâmın söylediklerini onlara birer birer anlattı."]

Fakat Kureyş'i, her zaman olduğu gibi yine günahın sahte izzeti/güç ve kuvveti kapladı…

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), onlara bu kez kendisi bir elçi göndererek, savaşmak için değil Kâbe'yi ziyaret ve tazim için geldiklerini bir daha tekrarlamak istedi. Hırâş bin Ümeyye el-Huzâî'yi çağırdı. Bu önemli görev için onu görevlendirdi… Fakat Hırâş onların yanına varıp konuşunca Kureyş, onun bindiği deveyi boğazladılar ve onu da öldürmek için hep birden üzerine çullandılar… Hırâş'ı onların ellerinden Ehâbîş[10] kurtardı…

Hırâş binbir zorlukla Resûlullah'a geri döndü ve yaşadığı hâdiseleri ona bir bir anlattı.

Ertesi gün Kureyş, güçlü kuvvetli elli adamını, Müslümanları rahatsız edip kışkırtmaları, karargâhlarını ok ve taş yağmuruna tutarak dağıtmaları ve yakalayabildiklerini de tutup getirmeleri için gönderdi…

Kureyş kelimenin tam anlamıyla çıldırmıştı… Resûlullah'ın elçisini öldürmeye teşebbüs etmişlerdi. Hâlbuki onların egemen gelenekleri ve değer yargıları böyle bir hareketi asla onaylamamaktaydı… O güne kadar hiçbir elçiye kötü davrandıkları görülmüş şey değildi…

Resûlullah (s.a.v.) olayların oldukça kritik ve tehlikeli bir mecraya doğru aktığını gördü. Bunun üzerine derhâl, şayet hâlâ birazcık olsun kalmışsa, akıllarını başlarına almalarını öğütlemek üzere onlara bir elçi daha göndermek istedi… 

Bu iş için Osman bin Affan'ı seçti…

Bu tehlikelerle dolu bir yolculuk olacaktı…!!

Kureyş, kendisinden önce gönderilmiş olan elçiyi öldürmeye teşebbüs etmişti. Bununla da yetinmemiş, elli adam göndererek, Peygamberin ashabının huzurunu kaçırmaya ve yakalayabildiklerini tutup getirmeye çalışmışlardı…

Can güvenliğinin olmadığı bu tehlikelere rağmen Osman (r.a.), Re­sû­lullah'ın emrini yerine getirmek üzere Kureyş'e doğru yola koyuldu. Be­raberinde, canlı olarak geri dönmesine yardım edecek veya orada şehit olduğunda ilgilenecek hiç kimse yoktu… Mekke'nin girişinde öfkeli Ku­reyş kalabalığı onu karşıladı. Onlara Resûlullah'ın mesajını iletti. Ku­reyş'in ona cevabı ise şu oldu:

"Sen kendin Beytullah'ı tavaf etmek istersen, tavaf et. Ama Muhammed ve ashabı asla…!!"

Osman (r.a.) onların bu önerisine:

"Resûlullah tavaf etmedikçe ben tavaf etmem…!!" sözüyle karşılık verdi.

Kureyş, geçmişte ona karşı duyduğu itibar ve saygınlık sebebiyle onu öldürmekten vazgeçti… Fakat onun geri dönmesine izin vermeyip onu hapsettiler…

Kureyş, Müslümanları denemek, onların gerçek niyetlerini ortaya çıkarmak istiyor gibiydi… Müslümanların bulunduğu yere bazı adamlar göndererek, onlardan Kureyş'in Osman'ı öldürdüğü haberini yaymalarını istedi…

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Kureyş'i yaptıkları azgınlık ve taşkınlığa son verebilecek kararlılık ve güce sahip olduklarını müşriklere göstermek istedi. Ashabını toplayarak, onlardan kendisine biat etmelerini istedi. Orada, ağacın altında, tarihin kaydettiği en muhteşem ve en yüce biat gerçekleştirildi…

Bu, Kur'an'ın hakkında vahyini ve mübarek âyetlerini indirerek ölümsüzleştirdiği "Rıdvan Biati"ydi…

"Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir." [11]

"Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir." [12]

Sanki Resûlullah (s.a.v.), sahip olduğu Allah'ın nuru ve keskin basiretiyle, Osman'ın öldürülmediğini, ona hiçbir kötülüğün yapılmadığını biliyor gibiydi… Ashabıyla biatini tamamladığında iki elini birbirine kenetleyip, Osman adına kendisine biat ederek, şöyle buyurdu:

"Bu da Osman'ın biati…!!"

Ashabın her bir ferdi, 'Osman'a (r.a.) nasip olan bu onur ve şerefin sahibi keşke ben olsaydım' diye içinden geçirdi…

Derken Osman (r.a.), sağ ve sağlıklı olarak geri döndü. Kureyş onun beraberinde Süheyl bin Amr'ı, başka bir elçi olarak gönderdi… Süheyl Resûlullah'la, "Hudeybiye Anlaşması" olarak tarihteki yerini alacak olan meşhur anlaşmayı imzaladı… 

* * *

Osman'ın ibadeti işte böyleydi…

Geceyi ibadet ve yakarışla geçiriyor…

Gündüzleri oruç tutuyor…

Ölçüsüzce malını infak ve tasadduk ediyor..

"Haydin cihada!" diye seslenildiğini duydu mu derhal kılıcını kuşanıyordu…

Doğru, samimî ve yüce bir sahâbî olarak, dininin kendisinden yerine getirmesini istediği bütün görevleri, güçlü bir sorumluluk duygusu çerçevesinde yerine getiriyordu.

Ahzab sûresinin aşağıdaki âyetini ne zaman okusa gözyaşlarına hâkim olamıyor, yaşlar gözünden sicim gibi boşalıyordu:

"Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir." [13]

Acaba onun kuvvetli basireti, gayb perdesini aralayarak, gelecekte dayanabileceği ve dayanamayacağı sorumlulukları yükleneceğini görmüş müydü…?!

Tâkati ve gücü nisbetinde Allah'ın dinine ve kendi hayatına karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirdi…

Ona göre sorumluluk, bu dine tam-kusursuz bir samimiyetle bağlanmaktı…

O, samimiyet ve doğruluğunu her zaman gösterdi… Resûlullah da onu cennetle müjdeledi, vahiy kâtibi olmakla ödüllendirdi. Yine bir gün Resûlullah (s.a.v.), Ebû Bekir, Ömer ve Osman ile Uhud dağının yüksekçe bir yerindeyken dağ sallanınca, dağa topuğuyla vurup:

"Sakin ol! Senin üzerinde bir peygamber, bir Sıddîk ve iki şehit var!" buyurarak onu şehâdetle müjdelemişti…

N


HALİFELERİN ÜÇÜNCÜSÜ

 

Mü'minlerin başkanı Hz. Ömer, son nefeslerini verirken, kendisinden sonra birini halife olarak atamayı kabul etmedi…

Yakın çevresinden bazıları ondan, vefatından sonra devleti yönetecek birini halife olarak belirlemesini istediler. Fakat o, bu konudaki kararında direterek bunu yapmaktan kaçınarak, onlara şöyle dedi:

"Ben yaşarken de öldükten sonra da sizin bütün yük ve sorumluluğunuzu taşımaya devam edeceğim, öyle mi?!... Ben aranızdan, günahsız ve sevapsız bir hâlde tertemiz olarak ayrılmak istiyorum.

İçinizden birini halife olarak bırakacak olursam, benden daha hayırlı olan da -Ebû Bekir- böyle yapmıştı. Ardımdan birini halife olarak bırakmazsam, aynı şekilde yine benden daha hayırlı olan kimse de -Resûlullah (s.a.v.)- ardında hiç kimseyi halife olarak bırakmamıştı. Allah dininin koruyucusudur…!!"

Ömer (r.a.), Allah'tan kendisini doğruya ulaştırmasını isteyerek ruhunu, çok esirgeyen ve çok merhametli olan Allah'a doğru uçurdu… Akabinde Allah'tan bir nur ona göründü. Sanki o günü hatırladı… Hani o, Resûlullah'ın, vefatından birkaç gün önce kendilerine nasihatlerde bulunup da can kulağıyla onu dinledikleri gün… İşte o gün Resûlullah (s.a.v.) o gün onlara şöyle buyurmuştu:

"İnsanlar!

Ebû Bekir bir kez olsun beni üzmemiştir. Bu sebeple onun kıymetini iyi bilin…

İnsanlar!

Ben, Ömer'den, Ali'den, Osman'dan, Talha bin Ubeydullah'tan, Zübeyr bin Avvâm'dan, Sa'd bin Ebû Vakkas, Abdurrahman bin Avf'dan ve ilk muhacirlerin hepsinden razı ve memnunum. Bunların da kıymetlerini iyi bilin…"

Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Sa'd ve Abdurrahman (r.anhum)…

Tam zamanında hatırlanan ne güzel bir hatıra!

Resûlullah'ın bu sözleriyle onurlandırdığı bu altı kişi, ölüm döşeğindeki halifeyi meşgul ve rahatsız eden hilâfet işinin gidişatını belirleyecek olan insanlar olsunlar… Öyleyse bu insanlar, halifeliği boyunca Ömer'in, peygamberlerin azmine benzer bir azimle taşıdığı bu sorumluluğu hep birlikte taşısınlar… Bu düşüncesini uygulamak üzere bu maksatla onları topladı… Onlara şöyle dedi:

"Ben düşündüm de sizlerin toplum içinde ileri gelen insanlar olduğunuzu gördüm. Bu işin sizden başkasına uygun düşmeyeceğine kanaat getirdim… Resûlullah (s.a.v.) vefat ettiğinde sizden razı ve hoşnut idi. Siz istikamet üzere olduğunuz sürece bu konuda halkın size karşı çıkacağını sanmıyorum. Vefatımdan sonra kendi aranızda üç gün düşünün. Dördüncü gün olduğunda mutlaka başınıza içinizden birini halife seçmiş olun. Abdullah bin Ömer de danışman sıfatıyla sizin aranızda bulunsun; ancak kendisi adaylardan biri olmasın."

* * *

Talha şehir dışındaydı… Ömer'in vefatından önce sorumluluğunu kendilerine verdiği geri kalan beş sahabe toplandı…

Abdurrahman bin Avf, herkesin kendi adaylığını geri çekerek bir başkasını aday olarak seçmesini önerdi.

Akabinde kendisi aday olmayacağını açıkladı… Zübeyr kendi yerine Ali'yi aday göstererek o da aday olmayacağını söyledi. Ardından Sa'd bin Ebû Vakkas da aday olmayacağını bildirdi.  Böylece geriye kala kala Osman (r.a.) ve Ali (r.a.) kalmış oluyordu. İkisinden birini seçme yetkisi Abdurrahman bin Avf'a verildi.

Vefat eden halifenin, aşılmamasını vasiyet ettiği üçüncü gündü… Geriye az bir zaman kalmıştı… Bu zaman içinde halifenin seçilmesi gerekiyordu. Bütün sahabenin katılacağı geniş bir şûra meclisi ve bir halk oylaması yapmak istedi.

Bu maksatla evleri tek tek gezmeye başladı.

İbn Kesir anlatıyor:

"Abdurrahman bin Avf halkla istişare yaptı. Önde gelen şahsiyet­lerle, topluluklarla, fertlerle, ikili, üçlü olarak gizli, açık her yerde istişare yaptı. Evlerinden dışarı çıkmayıp perde arkasında oturan kadınlara bile uğradı. Okullardaki çocuklara, hatta dışarıdan Medine'ye gelen kervanlara dahi geceli gündüzlü uğrayıp fikir sordu."

Bu işin nasıl tamamlandığını ve Osman'ın devlet başkanlığı sorumluluğunu nasıl yüklendiğini görmek için İbn Kesir'le olan beraberliğimize devam edelim.

"… Sonra birini göndererek Hz. Osman ve Hz. Ali'yi çağırdı. Osman ve Ali gelince onlara şöyle dedi:

"İnsanlara sizi sordum; hiçkimsenin sizden başkasını tavsiye ettiği­ni görmedim."

Böyle dedikten sonra her ikisinden de söz aldı. Hangisini halife tayin ederse onun adaletli olacağına dair söz aldı. Diğerin­den de, halife seçilmediği takdirde halifeye itaat edip emrini dinleyece­ğine dair söz aldı.

Sonra ikisini alıp mescide götürdü. Abdurrah­man, başına, Resûlul­lah'ın (s.a.v.) sardığı sarığı sarmıştı. Kılıcını ku­şanmıştı. Muhacir ve ensârın önde gelenlerine haber gönderdi. Cemaatin namaz için mescitte toplanmaları için duyuru yaptırdı. Mescid tıklım tıklım doldu, insanlar saf tuttular, içerisi dolup taştı. Hatta Osman, ancak arka sıralarda kendine bir yer bulabildi. Kendisi utangaç bir adam­dı.

Sonra Abdurrahman bin Avf, Resûlullah'ın (s.a.v.) minberine çıktı. Uzunca dua etti. Sonra konuşmaya başlayıp şöyle dedi:

"Ey insanlar!

Ben, gizli-açık her şekilde size düşüncelerinizi sordum. Hiçbirinizin Osman ve Ali'den başkasını tavsiye ettiğini görmedim.

Ali! Yanıma gel."

Ali, Abdurrahman'ın yanına gitti. Abdurrahman da onun elini tu­tup şöyle dedi:

"Allah'ın Kitabı, Peygamber'inin (s.a.v.) sünneti ve Ebû Bekir'le Ömer'in uygulaması üzere bana biat ediyor musun?"

Ali (r.a.):

"Hayır. Ancak bu hususta gücüm ve takatim nispetinde biat ede­bili­rim." dedi.

Ali'nin bu sözü üzerine Abdurrahman, onun elini bıraktı ve:

"Osman! Yanıma gel." dedi.

Osman (r.a.) gelince Abdurrah­man onun da elini tutup şöyle sordu:

"Allah'ın Kitabı, Peygamber'inin (s.a.v.) sünneti ve Ebû Bekir'le Ömer'in uygulaması üzere bana biat ediyor musun?"

Osman (r.a.):

"Evet, ediyorum." diye cevap verdi.

Bunun üzerine Abdurrahman, başını kaldırıp mescidin tavanına baktı. Eli, Os­man'ın elindeydi, şöyle dedi:

"Allah'ım! İşit ve şahit ol… Allah'ım! Ben üzerimdeki şu sorum­luluğu kaldırıp, Osman'ın üzerine yükledim."

Bunun üzerine insanlar koşup Osman'a (r.a.) biat etmeye başladılar."

* * *

Osman'a (r.a.) biat etmek için onun elini ilk tutan Ali oldu… Ardından diğer Müslümanlar gelerek Osman'a (r.a.) biat ettiler…

Osman (r.a.) hilâfet yükünü böylece omuzlamış oluyordu… Bu yükün altına girdiğinde yaşı yetmişe yaklaşmıştı…

Acaba hilafete karşı içinde gizli bir istek ve hırs mı duyuyordu…?!

İnsan psikolojisinden öğrendiğimiz kadarıyla yetmiş yaş, açgözlü ve tamahkâr olmak için uygun bir yaş değildir. Güç ve otoritenin sağlayacağı imkân ve fırsatlara karşı güçlü bir istek duymak için de elverişli değildir… Öyleyse hayatına utanma duygusunun yön verdiği bu yaşta bir adam buna niçin talip oldu?! Hâlbuki utanma duygusu insanı geri planda ve gölgede kalmaya teşvik eder…

Sonra bu yaşta bir adam nasıl olur da halifenin suikasta kurban gitmesi olayının sorumluluğunu üzerine alır. Hâlbuki halifeye karşı gerçekleştirilen bu suikast, halifenin adaletine, takvasına, hışmına ve büyük geniş nüfuzuna meydan okumak anlamına gelmektedir…

Ben, Osman'ın (r.a.), biat alırken dizlerinin bağının çözüldüğü ve titrediği kanaatindeyim…

Osman'ın (r.a.), şûra (danışma kurulu) tarafından kendisine biat edildikten sonra, yüzünde keder ve üzüntü izleri olduğu hâlde minbere çıktığını kaydeden rivayet, bunun böyle olduğunu göstermektedir…

Sanırım, yüksek sorumluluk duygusu, onun, ilk konuşmasını kısa tutup, sadece insanları dünyaya aldanmaktan sakındırmak ve âhirete teşvik etmekle yetinmesine sebep olmuştur…

Sorumluluk yükü ve ortamın nazik ve hassas yapısı olmasaydı, elbette o da sözü uzatırdı… Yoksa o, uzun uzun konuşmaktan âciz bir kimse değildi…

Abdurrahman bin Hâtıb (r.a.), babasının kendisine şöyle anlattığını söylüyor:

"Sözü, Osman'dan daha tam ve güzel olan hiç kimse görmedim. Ne var ki, o, konuşmaktan hoşlanmıyordu."

Mademki davranışlarına böyle muazzam bir hayâ yön vermektedir, konuşmaktan hoşlanmayıp, bundan çekinmesi gayet normaldir…

Ya bir de, bu şiddetli hayâ ile birlikte ağır sorumluluk duygusu yan yana gelirse…

O gün aceleyle yaptığı konuşma, yaşlı halife ile devasa sorumlulukları arasında gerçekleşecek amansız yüzleşmenin bir fotoğrafını bize vermektedir…

Fakat sorumluluğun baskısı ne kadar ağır olsa da, Osman (r.a.) sahip olduğu iman ve emanet duygusuyla bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirecek ve yaptığı ve aldığı biatlerin yükümlülüklerini yerine getirmek için derhal kolları sıvayacaktır…

O, Resûlullah'ın sünneti ve iki arkadaşı Ebû Bekir ve Ömer'in yolu üzere yürüyeceğine dair söz vermişti… Bu sözü verirken, ağzından çıkan sözlerle gönlünden geçirdikleri ve karar verdikleri ile zihninde yapmayı tasarladıkları birbirinden farklı şeyler değildi. Fakat o bununla birlikte gücünün sınırlı olduğunu, o iki arkadaşının konum ve seviyesine ulaşamayacağını çok iyi biliyordu…

Şimdi kavurucu sıcağın neredeyse dağları eriteceği çok sıcak bir yaz gününü hatırlıyordu… O gün Medine'nin yukarı mahallesindeki evinin penceresinden dışarı baktığında, öldürücü sıcağın altında bir adamın yürümekte olduğunu görmüştü… Bu sıcakta dışarı çıktığına göre adamın büyük bir sıkıntısının olduğunu düşünmüştü. Pencereden adamı izlemeye devam etmiş, adam iyice yaklaşınca onu sıcaktan korunması için evinin gölgesine davet etmişti…

Ardındaki deveyi çekerek yaklaşan adamın, Mü'minlerin başkanı Ömer olduğunu görünce ne çok şaşırmıştı…

Ona:

"Ey Mü'minlerin başkanı nereden geliyorsun?!" diye sormuş, o da kendisine:

"Gördüğün yerden… Şu sadaka devesi, meradan kaçmış, kaybolup telef olmasından, bu sebeple de Allah'ın beni hesaba çekmesinden korktum da peşinden koştum. Yakaladım, geri götürüyorum." diye cevap vermişti.

Ona:

"Senin yerine bu işi yapacak başka kimse yok muydu?!" demiş, Ömer (r.a.) de:

"Kıyamet günü benim yerime kim hesap verir?!" demişti.

Osman (r.a.) onu sıcağın şiddeti kırılıncaya kadar yanında dinlenmesi için davet etmiş; fakat gözyaşları yanaklarından aşağıya doğru süzülürken Ömer'in cevabı sadece:

"Osman! Sen gölgede kal,"  olmuş ve akabinde, kayaları kızgın taşlar haline getiren kavurucu sıcağa aldırmaksızın yoluna devam etmişti…

Ömer (r.a.) gözden kayboluncaya kadar Osman (r.a.) gözlerini ondan alamamıştı… Sonra dudaklarından şu sözler hiç eksik olmadı:

"Senden sonra yerini alacak olanları yoracak bir çığır açtın."

* * *

Şimdi ise kendisi halife olmuştu… Takdir-i ilâhî, bu olayı ve bunun gibi onlarca olayı hatırlayıp unutmaması ve hem ümmeti hem de kendisi hakkında endişelenmesi için onu Ömer'den sonra halife yapmıştı…

* O, benzerleri olmayan iki halifenin peşinden halife oldu…

* O, Kendi tavizsiz metodunu ve sağlam adaletini Müslümanlara dayatan ve ayrıca vali ve yardımcılarını da kendisi gibi zühd ve meşakkat temelli bir hayat yaşamak durumunda bırakan Hz. Ömer'li senelerden sonra halife olmuştu…

* Yüz ölçümü sürekli genişlemekte olan ve bayrağı altında huyları, ahlâkları, gelenek ve görenekleri farklı toplumların birlikte yaşadıkları bir devlete halife olmuştu…

* Yine o, Müslümanların büyük fetihler gerçekleştirip, bu sebeple ticaretten, ganimet paylarından ve bağışlardan oluşan millî gelirin büyük miktarlarda fazla verdiği bir devlete halife olmuştu…

Ömer (r.a.) halifeliğinin başlangıcında dünya servetinin kapılarının kendilerine açıldığını görmüş ve kendilerini bekleyen akıbetten endişe ederek korkuyla sarsılmış ve şöyle demişti:

"Malın da içki gibi insanda bağımlılık meydana getiren özelliği var."

Sonra bir gün Resûlullah'ın, ashabına yaptığı şu konuşmayı hatırladı:

"Allah'a yemin ederim ki, sizler hakkında fakirlik beni endişelendirmiyor. Asıl beni endişelendiren, size dünyanın açılması ve bu yüzden birbirinizle boğuşmanızdır."

İşte dünya açılmış durumdadır…

İşte Osman (r.a.), sorumluluğu taşımak ve yönetimi ele almak için çağrılmaktadır…

Acaba selefi Ömer'in (r.a.), kalpleri hayrette bırakan bir maharetle kullandığı gibi Osman (r.a.) da frenleri iyi kullanabilecek mi?!

Kuşkusuz uysal, mülâyim… Heyecan ve kızgınlığı olmayan… Sakin tabiatlı bu adam,  sırtındaki yükün ağır olduğunu, bunların içinde en ağırının bütün ayartıcı cazibesiyle Müslümanlara doğru gelen bu dünya olduğunu çok iyi biliyordu. Kendilerini bu dünyadan koruyan ve onu kendilerinden de uzak tutan sağlam set yıkılacak olursa, dünya daha hızlı biçimde onlardan yana akacak ve onları aynı süratle çembere alacaktı…

Hatta biz neredeyse şunda da şüphe duymuyoruz ki, Osman (r.a.), kendisinin halife olmasını isteyenlerin gerçekte geçmiş dönemde yaşadıkları zühd temelli sade yaşamdan usanıp, bundan kurtulmak istemeleriydi… Çünkü şayet diğer aday -Ali- halife olacak olursa, önceki yaşamın onun yönetiminde de aynen devam edeceğinden korkuyorlardı… Çünkü biliyorlardı ki, Ali de tavizsiz çizgisi, sağlam adaleti, verâ ve zühdüyle, Öme­r'in tavizsizliğinin, adaletinin, zühd ve verâsının bir devamı ve uzantısı olacaktır…

Kanaatimizce bütün bunları, üçüncü halife Osman (r.a.) düşünmüştür…

Bu yüzden biz kesinlikle onun, Müslümanlara doğru akıp gelen dünyayı döneminin en büyük ve zor problemi olarak gördüğünü varsayıyoruz…

Bundan dolayı, onun halka yaptığı ilk konuşmasının konusu, ne kendisinin, ne de bütün Müslümanların, önünü alamayacakları bir duruma gelmeden önce bu tehlikeye dikkat çekmek olmuştu…

Biatin tamamlanmasından sonra halka şöyle seslendi:

"…Bu dünya aldatma üzerine kurulmuştur. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan Allah'ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!

…Allah Teâlâ dünyayı nereye atmış ve ona değer vermemişse, siz de onu oraya atın ve ona değer vermeyin. Yalnızca âhireti elde etmeye çalışın. Çünkü Allah, bu dünya hayatı için şöyle bir örnek getirmiştir:

"Onlara dünya hayatının örneğini açıkla: (O), gökten indirdiğimiz su gibidir ki o su sayesinde yeryüzünün bitkileri (gürleşerek) birbirine karıştı. Arkasından (O bitkiler) rüzgârların savurduğu çerçöp hâline geldi. Allah herşeye kâdirdir. Mal ve oğullar dünya hayatının ziynetidir. Bâkî kalacak olan sâlih ameller ise Rabbinin katında hem sevap bakımından, hem de ümit etmek bakımından daha hayırlıdır." [14]

Fakat üçüncü halifenin, servet problemi karşısındaki konum ve tavrı, yaklaşım ve sonuç bakımından selefi Halife Ömer'den farklı oldu…

Her ikisi de tehlikeli boyutlara ulaşan servetin, Müslümanlar açısından büyük bir sorun oluşturacağında hemfikirdiler… O Müslümanlar ki, hayatlarını İslâm davasına ve cihada adamışlardır ve ayrıca dinleri kendilerine, dünyadan nasiplerinin ancak bir yolcunun azığı kadar olmasını söylemektedir…

Ancak bu soruna nasıl karşı konulup, çözüleceği hususunda ikisinin izlediği yöntem farklıdır… Halife Ömer, hem servetten meşrû faydalanmaya sınır getirerek, hem de dünya hayatının güzelliklerine teslimiyeti engellemeye çalışarak bu sorunu çözmeye çalışmıştır… Bu sınırlama ve engelleme işine öncelikle kendinden ve ailesinden başlamıştır. Ardından vali ve yardımcıları üzerinde aynı şeyi yapmıştır. Herhangi bir valisinin pahalı ve lüks bir elbise giydiğini veya böyle bir sofra kurduğunu duyunca hemen onu Medine'ye çağırmış ve eleştirmiş, sert davranmıştır… O kişi aynı davranışını sürdürünce derhâl onu görevden azletmiş ve sürgün etmiştir…

O bu şekilde yapmakla, valilerin, servetin ayartıcı cazibesine, dünya hayatının güzelliklerine ve müreffeh yaşama aldanıp teslim olmama noktasında halka örnek olmalarını arzu ediyordu.

Ömer'in (r.a.) tarz ve çizgisi böyleydi…

Üçüncü halife Osman (r.a.) ise, servetin helâl yollarla kazanılmış ve faydalanma biçimi de meşrû olduğu sürece, malın ancak hayatı kolaylaştırmak için var olduğunu düşünüyordu… Öyleyse insanlar, ellerinden geldiğince dünyanın bu nimet ve güzelliklerinden faydalanmakta özgürdürler… Bu insanların, vali olması, komutan olması veya sıradan bir vatandaş olması bu gerçeği değiştirmezdi…

Bu, onun yetişme tarzıyla ve mizacıyla birebir örtüşen bir bakış ve yaklaşımdır…

Evet… Bu yüzden Osman (r.a.), -örneğin- servetten faydalanırken kötülük veya günaha bulaşmadığı sürece lüks ve şatafatlı bir hayat sürüyor, dünyanın nimetlerinden olabildiğince faydalanıyor diye bir valiyi görevden azletme hakkının olmadığını düşündü… 

Halife Osman, daha önce Ömer'in hesap ettiği, malın da içki gibi insanda bağımlılık yapan bir çekiciliğinin ve yine helâlin de haram gibi tehlikelerinin ve sakıncalarının olduğu gerçeğini hesap edememişti… Aynı şekilde o, insan tabiatının doyumsuz olup daima fazlasını isteyeceği, helâllerin bir kısmından alıkonmadığı takdirde helâl olmayan şeylere doğru kolaylıkla kayabileceği gerçeğini de gözden kaçırmıştı…

* * *

Her ne olursa olsun, Osman (r.a.) halife olarak seçilmiştir… O, Allah'ın dinine olan ve devletin, korumakla yükümlü olduğu millî gelirine dair dürüstlük ve sadakatine güvenmektedir… Allah'ın koyduğu ilkelerle, Resûlullah'ın ve iki arkadaşının yürüdüğü yolu daima göz önünde bulundurduğu takdirde halife olarak devletini istediği tarz ve biçimde yönetme hakkına sahiptir…

Böylece bu sağlam prensiplerin gölgesinde, tam bir kararlılık ve azim göstererek, görevine başladı…

Şimdi bazı önemli icraatlarında ona arkadaşlık yapacağız. İbn Kesi­r'in anlattığına göre "onun ilk icraatı, valilere ve ordu komutanlarına mektuplar yazıp, onları namaza titizlik göstermeye davet etmek oldu. Yine devlet hazinesinin başında bulunan yetkililere de mektuplar yazarak, onlara iyiliği emrederken, kötülükten sakındırdı; Allah'a ve Resûlüne itaat etmeye,  sünnete tâbi olup bidatlerden uzak durmaya teşvik etti."

Devlet hazinesini ağzına kadar dopdolu görünce, insanların maaşlarına zam yaptı. Yine mescide bir sofra örtüsü sererek, itikâfta bulunanlar, ibadet edenler ve yolcular için daima sofrada leziz yemekler bulundurdu…

Fakat o, makamına yerleşip, arzu ettiği ıslahı gerçekleştirmek için hazırlanıyordu ki, her taraftan devlete karşı silâhlı isyan ve eylemler patlak verdi…

Bizans İmparatorluğu daha önce yapmış olduğu anlaşmaya uymayacağını duyurdu… Bazı İran bölgelerinden de benzer haberler geldi…

Âdeta Ömer'in öldürülmesi, isyancı kuvvetler arasında harekete geçme parolası olmuştu… Azerbaycan'da, Ermenistan'da ayaklanmalar baş gösterdi… Bizanslılar, deniz filolarıyla İskenderiye'ye ve Filistin'e saldırdılar… Ateş çemberi yavaş yavaş, geniş İslâm coğrafyasını içine almaya başladı…

İsyancılar, o bölgelerin halkları değildi. Zira onlar, İslâm devleti gelip de kendilerini Bizans ve İran'ın zulmünden kurtardığı gün büyük sevinç gösterisinde bulunmuş insanlardı…

İsyanı başlatanlar ve körükleyenler, İslâm devleti onlara gelmeden önce güç ve otoriteye sahip olup, halkı yöneten varlık sahibi insanlardı… Bu insanlar bölgelerinde sayıca az olmadıkları gibi zayıf da değillerdi. Halkın içinde yaydıkları, İslâm'ın artık bittiği, İslâm'ın güçlü halifesi Öme­r'in içlerindeki bir Mecusî tarafından suikastla öldürüldüğü, ülkenin büyük bir kargaşa ve buhranın eşiğinde olduğu yalan haberi, güçlerine güç katıyordu…

Yeni halifenin yetmiş yaşında bir adam olduğunu öğrenmeleri, fitnenin elebaşlarına cesaret vermişti…

Osman'ın, örneğin Halid bin Velid ya da Sa'd bin Ebû Vakkas veya Ali bin Ebû Talib gibi kahramanlıkları duyulmamıştı… Hatta Medine dışında çok fazla tanınmıyordu… Onun hakkında bilinen tek şey, çok utan­gaç ve sakin yapılı bir adam olduğu, öne çıkmaktan, tanınmaktan çok fazla hoşlanmadığıydı…

Bütün bunlar isyancıları İslâm devletine karşı cesaretlendirmişti…

Bu yetmiş yaşındaki adam, bu yabancı aptallara, Muhammed'in (s.a.v.) ashabının iktidarlarının, iri bedenlerle ve yaşla ölçülemeyeceğini; aksine ancak kalplerindeki iman ve Allah'a ve O'nun vaadine olan güvenle, Allah'ın Peygamberine ve dinine imanla ölçülebileceğini onlara göstermek istedi…

Düşünmek için zaman harcamadı…

Sağa sola dönmedi…

Ne yapması gerektiğini -sadece soru kabilinden dahi olsa- hiç kimseye sormadı…

İmanla dopdolu olan vicdanı ona yol haritasını verdi…

Akabinde isyan ateşinin söndürülmesi ve isyancıların bastırılması için emirler verdi…

Sadece bunları yapmadı elbette… İsyan için her istendiğinde uygun ortamın bulunmasının önüne geçilmesi için İslâm fetihlerinin bu bölgeleri aşarak, daha uzak bölgelere kadar yayılmasını istedi…

Bu önemli görevi yerine getirecek komutanı bizzat kendisi seçti…

İşin ilginç yanı, bir tek çarpışma hariç İslâm ordusu hiçbir yerde yenilgiye uğramadı…

O gün Osman (r.a.), düşünüyor, ölçüp biçiyor, sonra da karar verip uyguluyordu… Sanki ihtiyar bedeninin içinde tarihin gençleri yaşıyor gibiydi…

Yaşı ilerlemiş, büyük halife, olaylarda gösterdiği azim ve kararlılığıyla bizi etkilemektedir…

Savaşın ve zaferin, elbise ve silah dışında, askerî deniz savaş malzemelerini ve büyük miktarda askerin denize sevkiyatını gerektirdiğini görünce, Ömer'in, yönetimde olduğu sürece bu tehlikeden hep uzak durmaya çalıştığını bilmesine rağmen, kendisi bunda hiç tereddüt etmedi…

İhtiyar halifelerinde bu ruh ve azmi gören komutan ve askerlerin de savaşma istek ve azimleri arttı…

* * *

Böylece Halife, İslâm'a ve onun devletine silah çeken isyancı kuvvetlerle, daha önce imzaladıkları anlaşmaya uymayacaklarını söyleyen Azerbaycan'da ve Ermenistan'da karşı karşıya geldi… Bu iki bölgeye Velid bin Ukbe (r.a.) komutanlığında bir ordu gönderdi. Velid, onları ağır bir yenilgiye uğrattı ve daha önce Huzeyfe bin Yemân (r.a.) vasıtasıyla kendilerine ulaştırdığı anlaşmayı aynı şartlarla karşılıklı olarak imzaladılar…

Velid ve ordusu, Kûfe'ye dönerlerken, Bizans'ın Şam'ı rahatsız ettiği, kışkırtmaya çalıştığı haberleri geldi… Bu haberlerin yanında Halifenin Velid'e emri de yer almaktaydı… Halife ona, "güvenilir, cömert, cesur" bir adamın komutanlığında on bin savaşçı hazırlamasını emrediyordu…

Şimdi bu olayda halifenin karakterinin nasıl hareket edeceğini izleyelim… Halife, Velid'den, hazırlanacak orduyu komuta etmek üzere "güvenilir, cömert, cesur" bir adam seçmesini istiyordu…

Cömertliğinde sınır olmayan cömertliğin babası Osman (r.a.), cömertliği iyiye yoruyor, ondan hayır bekliyordu… Sonra cömert ve eli açıksa komutandan iyilik ve hayır umuyordu…

Velid (r.a.), orduyu hazırlayıp, başına cesur ve cömert bir adam olan "Habib bin Mesleme el-Fihrî'yi (r.a.) komutan olarak atayarak, halifenin emrini yerine getirdi…

Habib, sayısı on bin askeri geçmeyen -hatta belki daha az olan ordusuyla harekete geçti… Bu arada seksen bin kişilik Bizans ve Türk ordusu da karşı taraftan harekete geçtiler…

Komutan Habib'in hanımı da İslâm ordusunda askerdi… Savaş başlamadan önce Habib hanımına sordu:

"Savaş iyice kızışıp da askerler birbirlerine girdikleri zaman seni nerede bulayım?!"

Komutanın hanımı:

"Bizans komutanının çadırında… Ya da cennette..!!" diye cevapladı.

Allahu ekber…!!

Nihayet savaş, Bizans ve Türk ordularının yenilgisiyle sonuçlandı… Habib, bu zaferle yetinmeyerek, Bizans topraklarının içlerine doğru akınlar düzenledi… Ardı ardına kaleler ve şehirler fethetti… Kurtuluş günlerinin özlemiyle tutuşan geniş halk kitlelerinin önünde İslâm ve özgürlük kapıları ardına kadar açıldı…

* * *

Yaptığı anlaşmayı bozan ve isyan bayrağını açanlardan biri de Rey şehriydi… Osman (r.a.), Ebû Musa el-Eş'arî (r.a.) komutasında bunların üzerine de bir ordu gönderince isyancılar yola geldiler… Onlar da daha önce Huzeyfe bin Yeman'la yapmış oldukları anlaşmayı aynı şartlarla yenilediler…

* * *

İslâm'ın başkenti Medine'de bulunan halife, Bizans deniz filosunun İskenderiye'ye saldırdığı haberlerini alması üzerine dikkatlerini İskenderiye tarafına çevirdi… Bu esnada yaya ve süvarilerden oluşan kalabalık bir İslâm ordusu İskenderiye'ye doğru hareket halindeydi… Halife Mısır valisi Amr bin Âs'a (r.a.), haber göndererek, İskenderiye'ye hareket etmesini emretti… Orada İslâm ordusu düşmana oldukça ağır bir yenilgi yaşattı, bütün gücünü kırdı… Bütün bunlar Mısır'da olurken Muaviye, Kinnesrîn'i fethediyor, Osman bin Ebû Vakkâs (r.a.) da Istahar'daki isyanı bastırarak burayı ikinci kez İslâm topraklarına katıyordu…

Halife Kuzey Afrika'ya da Abdullah bin Sa'd bin Ebû Serh (r.a.) komutasında büyük bir ordu yolladı. Abdullah bin Ömer (r.a.) ve Abdullah bin Zübeyr'i (r.a.) de onlarla birlikte gönderdi…

Bu ordu, bazı tarihçilerin hesaplarına göre, sayıları iki yüz bin askeri bulan büyük Berberi ordusuyla karşı karşıya geldi…

Gerçekten müthiş bir karşılaşma oldu… Müslümanlar bu savaşta olağanüstü kahramanlıklar gösterdiler. Özellikle Abdullah bin Zübeyr, benzeri görülmemiş bir cesaret ve kahramanlık örneği sergiledi…

Müslümanlar savaştan kesin bir zaferle çıktılar… Çok sayıda esir, ganimet ve malla geri döndüler…

* * *

Halife Osman, Bizans deniz donanmasının Kıbrıs'ı üs edinip, buradan saldırılar yapmayı plânladığını öğrenince derhâl ordunun oraya harekâtına kararı verdi…

Fakat bunu nasıl yapacaklardı…?! Müslümanlar o güne kadar hiç denize inmemişler ve deniz savaşı yapmamışlardı… Denizi hangi araçla aşacaklardı…?!

Önceki Halifeleri Ömer, daha önce gördüğümüz üzere, bu türden tehlikeli bir serüvene hiçbir zaman yanaşmamıştı… Osman (r.a.), bazı arkadaş ve danışmanlarıyla konuyu acilen masaya yatırdı. Toplantıdan, kesinlikle bu deniz savaşının yapılacağı kararı çıktı… Tarih İslâm donamasının doğuşuna ilk kez tanıklık edecekti…

Halife, Muaviye'nin Şam'dan hareket ederek bu deniz savaşını gerçekleştirmesini emretti. Muaviye'nin ordusunu, Abdullah bin Sa'd bin Ebû Serh komutasındaki orduyla destekleyip, güçlendirdi…

İki güçlü ordu, olanca güçleriyle Kıbrıs adasına saldırdı… Ada bu taarruza uzun süre dayanamadı ve Müslümanların öne sürdükleri anlaşmayı imzaladılar…

Yine bu olayda, Resûlullah'ın sağlığında verdiği bir haber gerçek oldu…

Bir gün Resûlullah (s.a.v.), Ubâde bin Sâmit'in evinde öğle uykusunu uyuyordu… Gülerek uykusundan uyandı… Ubâde bin Sâmit'in hanımı Ümmü Harâm bint. Milhân, Resûlullah'a niçin güldüğünü sordu. Resûlullah (s.a.v.):

"Rüyamda ümmetimden bazı insanları, tahtları üzerine kurulmuş krallar gibi denizin ortasında giderlerken gördüm." dedi.

Ümmü Harâm:

"Beni onlardan yapması için Allah'a dua et." dedi.

Resûlullah (s.a.v.):

"Sen onlardan birisin…" buyurdu.

Sonra tekrar uyudu. Uykusundan yine gülerek uyandı.

Şöyle buyurdu:

"Rüyamda ümmetimden diğer bir grup insanı, tahtları üzerine kurulmuş krallar gibi denizin ortasında giderlerken gördüm."

Ümmü Harâm aynı şekilde:

"Beni onlardan yapması için Allah'a dua et." dedi.

Resûlullah (s.a.v.):

"Sen önceki gruptansın." buyurdu.

İşte Resûlullah (s.a.v.) henüz sağ olup ashabıyla beraberken bu haber bütün sahabe tarafından biliniyordu… Tahtlara kurulmuş krallar gibi denizin ortasında nasıl gideceklerine hayret ediyorlar, bu rüyanın gerçekleşeceği günleri bekliyorlardı…

Kıbrıs savaşı yapılıp da ilk defa büyük gemilere binerek, tahtlara kurulmuş krallar gibi denizin ortasında zafere gidince bu rüyanın yorumunu da öğrenmiş oldular…

Bu savaşa Ubâde bin Sâmit ve hanımı Ümmü Harâm da katıldılar… Böylece Resûlullah'ın Ümmü Harâm'a verdiği "Sen onlardan birisin…" haberi gerçek oldu…

Resûlullah'ın ikinci kez uykusundan gülerek uyanıp:

"Rüyamda ümmetimden diğer bir grup insanı, tahtları üzerine kurulmuş krallar gibi denizin ortasında giderlerken gördüm." buyurunca Ümmü Harâm'ın Resûlullah'tan, kendisini onlardan yapması için Allah'a dua etmesi isteğini, Resûlullah'ın ise ona "Sen önceki gruptansın." buyurduğunu herhâlde hatırlıyorsunuzdur.

İşte burada haber kusursuz gerçekliğine ve muhteşemliğine kavuşuyor… Çünkü Ümmü Harâm, ikinci gruba katılacak kadar yaşamadı…!! Kıbrıs savaşının sona ermesinden sonra orada vefat etti ve vefat ettiği yere defnedildi… Sonraları onun kabri, "Saliha Kadının Mezarı" olarak bilinip meşhur oldu…

* * *

Osman bin Affan'ın halifeliğindeki İslâm devletinin dimdik, ayakta ve tavizsiz olduğunu bir kez daha göstermek üzere Savârî savaşı yapıldı.

Bizans İmparatoru Konstantin, Müslümanların asker sayısı ve savaş donanımı bakımından daha önce hiç karşılamaşdıkları kadar kalabalık ve güçlü bir ordu kurdu…

Konstantin, beş yüz gemiden oluşan ordusuyla Kuzeybatı Afrika'daki Abdullah bin Ebû Serh komutasındaki İslâm ordusuyla savaşmak maksadıyla yola çıktı…

Abdullah da ordusunu toplayıp, onları denize indirdi. İki ordu, anlatırken kelimelerin yetersiz kalacağı biçimde kapıştı… İslâm ordusunun komutanı, savaşın karada sürdürülmesi teklifinde bulundu; ancak düşman ordusu bunu kabul etmedi… Bunun üzerine İslâm ordusundan bir birlik, kendi gemilerini düşman gemisine yanaştırıp bağladı. Ardından diğer gemiye geçerek hançer ve kılıçlarıyla düşmana hücum ettiler. Bu savaşta Müslümanlar çok büyük kayıplar verdiler… Ancak düşmanın kaybı, çok daha fazlaydı… Sonunda İslâm ordusu kesin bir zafer kazandı… Yenildiklerini gören Kostantin, bedeni yara bere içinde kalmış bir hâlde kaçtı…

* * *

Halifenin orduları, zaferle dalgalanan sancakları altında dünyanın dört bir tarafına seferler düzenlediler…

Muaviye Bizans topraklarında at koşturuyordu… Konstantiniyye (İstanbul) kapılarına kadar gelip dayandı…

İbn Âmir, Ahnef bin Kays ve Akrâ bin Hâbis, İran'a, Kirman'a, Si­cis­tan'a, Horasan ve Merv'e seferler düzenleyip, buraları fethediyorlardı… Âdeta cesur Müslümanların fetihlerini kolaylıkla sürdürmeleri için yeryüzü dümdüz hâle getiriliyor ve akabinde İslâm orduları Güney Afrika'da Sudan ve Habeşistan'a, Doğu'da da Hindistan ve Çin'e kadar ulaşıyorlardı…

Medine'de bulunan yetmiş yedi yaşındaki ihtiyar halifede, Allah'ın, kendisine nasip ettiği fetihlerden ve ordularından memnun oluyordu…

Yaptıkları savaşlardan zaferlerle dönen İslâm ordularının beraberlerinde getirdikleri ganimet ve mallarla Devlet hazinesi dolup taşıyordu… Âdeta ganimet, devamlı akan bir su ile göğün kapılarının açılması gibi her taraftan hazineye akıyordu…

Geçen parlak seneler, İslâm düşmanlarının halife hakkındaki tüm suizanlarını ve yaydıkları asılsız haberleri boşa çıkarmıştı…

Ancak aralıksız sürdürülen cihad hareketi ve ardı ardına girilen savaşlar, halifeyi, İslâm coğrafyasının bayındır hâle getirilmesi için girişimlerde bulunmaktan alıkoymadı…

Medine'nin kentsel yapısını değiştirmeye, güzelleştirmeye ve yeni yeni binalar yapmaya başladı… İşe ilk önce Resûlullah'ın mescidinden başladı ve onu genişletti. Genişletirken binasında işlemeli taşlar kullandı. Direk ve sütunlarında süslemeli taşlar kullandı…

İslâm'ın nurunu söndürmek isteyen şer güçlere karşı, Halife Osma­n'ın (r.a.) gösterdiği kararlılık ve başarılar bizi etkilediyse, kıyamete kadar Kur'an'ı iki kapağı arasında muhafaza edecek olan tek bir Mushaf etrafında Müslümanları birleştirmiş olması da, bizi aynı şekilde, hatta, belki daha fazla etkileyecektir…

* * *

Biz biliyoruz ki Kur'an'ın âyetleri Resûlullah'a, şartlara ve sebeb-i nüzulüne uygun olarak nazil oluyordu. Resûlullah (s.a.v.), ashabının içinden bazılarını âyetleri tek tek yazmaları için kendine vahiy katibi olarak seçti…

Ashab, Kur'an'ı aralarında sürekli tekrar ediyorlardı… Onlardan kimisi güçlü hafızasına güveniyor, kimsi de yazılı olarak saklayabileceği nesnelerin üzerine yazıyordu…

İlk halife Ebû Bekir döneminde Ömer bin Hattab'ın teklifiyle Kur'an'ın bir Mushaf'ta toplanması uygun görülmüş ve bu görev, Zeyd bin Sâbit'e verilmişti… Zeyd bu görevi başaracak en ehil kişiydi… Kur'an'ın tamamını ezbere biliyordu… Yine Resûlullah'ın huzurunda vahyi en fazla yazan kişiydi…

Zeyd, titizlik, güvenilirlik ve büyük bir gayret gösterip, Kur'an'ı ezbere bilen veya yazmış olan ashabtan büyük bir topluluğun da yardımını alarak görevini en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştı…

Böylelikle insanların zihinlerinde veya çeşitli nesnelerin üzerinde yazılı; ama dağınık vaziyette bulunan Kur'an'ı, başı sonu belli, sûre ve âyetleri düzenlenmiş bir Mushaf hâline getirdi…

Bu Mushaf, Ebû Bekir'in (r.a.) yanında muhafaza edildi… Onun vefatıyla Ömer'e (r.a.) geçti…

* * *

Ömer'in (r.a.) halifeliği döneminde İslâmî fetihler açılım gösteriyordu… İran ve Bizans'ın zulmünün, değer yargılarının, örf ve geleneklerinin egemen olduğu toprakların halklarından pek çok insan Müslüman oldu…

Osman'ın (r.a.) döneminde fetihler hızını arttırarak, daha uzak coğrafyalara doğru yayılmaya devam etti…

Ömer ve Osman'ın dönemlerinde gerçekleşen bu büyük fetihlerle, dilleri farklı pek çok millet İslâm dinine girdi… İslâm toplumu, içinde birbirinden çok farklı unsurları barındıran büyük bir sosyal yapı oldu…

Bu farklılığın en büyük görüntüsü, değişik lehçelerin olmasıydı…

Büyük sahâbî Huzeyfe bin Yemân katıldığı bazı savaşlarda, Kur'an'ın farklı usûl ve yöntemlerle okunduğunu görünce endişelendi…

Doğrusu Araplar da bizzat farklı lehçelere sahiptiler. Ancak Kur'an'ın da kendisiyle nazil olduğu Kureyş lehçesi, bu lehçelerin büyük çoğunluğunu kendi tesirinde bırakarak kendi potasında eritmiş ve böylelikle "Ana Dil" olmuştu… Vahyin inmeye devam ettiği günlerde nadir olarak da olsa, Kur'an'ın bazı âyetlerinin okuyuş şeklinde farklılıklar ve  bunun sebep olduğu tartışmalar patlak verince, Resûlullah (s.a.v.), bazen bu farklı okuyuşlardan birini seçerek onunla okunmasını, bazen de aynı kelimenin farklı okuyuşlarıyla okunmasını uygun görüp, ihtilafı bitiriyordu…

Fakat büyük fetihten sonra, Kur'an kendi dilleri ve lehçeleri olan çeşitli toplumların kitabı olunca, Kur'an'ın okuyuşunda yaşanan bu ihtilaf, büyük bir tehlikenin kaynağı oluverdi. Bu, Kur'an'ın kendisine yönelen bir tehlike olmaktan çok İslâm ümmetinin birlik ve bütünlüğünü tehdid eden bir tehlikeydi… Çünkü Allah Kur'an'ı bizzat kendisinin koruyacağını haber vermiş, şöyle buyurmuştur:

"Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız." [15]

Bu tehlike, Huzeyfe'nin tanık olduğu, Şamlılarla Iraklılar arasında okuyuş farklılığı sebebiyle çıkan tartışmada kendini gösterdi…

Şamlılar Kur'an'ı, Mikdâd bin Esved ile Ebü'd-Derdâ'nın okuyuşuyla okuyorlardı. Iraklılar ise, Abdullah bin Mes'ûd ile Ebû Musa el-Eş'arî'nin oku­yuşuyla okuyorlardı…

Her iki grup da kendi okuyuşunun doğru olduğunu söyleyerek, tartışmaya başladılar. Gittikçe alevlenen ve dozu yükselen tartışma az kalsın çatışmaya dönüşecekti…

Huzeyfe bin Yemân, bir savaş sırasında tanık olduğu bu olayı, savaş sona erer ermez derhâl Medine'ye dönerek râşid halifenin dikkatine sundu. Ona şöyle dedi:

"Ey Mü'minlerin başkanı! Önceki ümmetlerin, kendi kitaplarında ihtilâfa düştükleri gibi bu ümmet de kendi kitabında ihtilâfa düşmeden önce yetiş!"

Halife hiç gecikmeden, Medine'de bulunan ashab-ı kirama haber saldı. Konuyu onlara açıp, görüş ve düşüncelerini bildirmelerini istedi… Sonra Mushaf'ı tek bir lehçe ve okuyuşla yazdırıp, kendi çağındaki ve kıyamete kadar gelecek olan bütün Müslümanların Kur'an'ı aynı/tek okuyuşla okumalarını, bu okuyuşun da "Ana Kıraat" (okuyuş) olmasını karara bağladı. Böylelikle Kur'an'ın bazı kelimelerindeki bu okuyuş farklılığının kötü bir sonuca yol açmasını da engellemiş oldu…

Bu amaçla, Ebû Bekir'in halifeliği döneminde Kur'an'ı tek bir Mushaf hâlinde toplamış olan Zeyd bin Sâbit'i, Saîd bin Âs'ı, Abdullah bin Zübeyr'i, Abdurrahman bin Hâris bin Hişâm'ı çağırarak, kararını onlara açtı ve onlardan bu önemli görevi yerine getirmelerini istedi. Herhangi bir ihtilâf durumunda da onu Kureyş lehçesiyle yazmalarını tavsiye etti…

 Çalışmalarında esas alıp, temel olarak kabul etmeleri için de ilk Mushaf'ı onlara verdi… Ömer bu Mushaf'ı vefatından önce kızı Hafsa'ya emanet etmişti…

Kur'an'ı tek lehçe üzerine yazmakla görevlendirilen heyet, yüce görevini tamamlayıp, yazdığı Mushaf'ı halifeye teslim etti. Halife bu Mushaf'ın çoğaltılmasını ve İslâm coğrafyasının çeşitli bölgelerine birer tane gönderilmesini emretti…

Her bölgenin yazıcıları, gönderilen bu son Mushaf'tan hem kendileri hem de başkaları için çoğaltmaya başladılar… Bu Mushaf'a o gün "Osman'ın Mushaf"ı adı verilmiş olup, günümüzde de bu adla anılmaktadır…

Fakat "Osman'ın Mushaf"ına rağmen sorun kökünden halledilmiş değildi… Geriye sorunun en hassas, en can alıcı tarafı kalmıştı…

Bu Mushaf henüz yazılmadan önce, kimi sahabede kendilerinin yazdıkları Mushaflar vardı ve bunların bazı âyetlerinin okunuşları ve yazılışları birbirlerinden farklıydı… Bunların çoğu Resûlullah'ın, sağlığında izin verip onayladığı okuyuşlardı…

Resûlullah (s.a.v.) Mushaf'ın bu okuyuşlarla okunmasına şu sözüyle müsaade etmişti:

"Kur'an, yedi harf (okuyuş) üzerine nazil olmuştur."

Daha sonra bundan, meşhur "yedi kıraat" adı verilen okuma usulleri meydana çıktı… Osman (r.a.), bu ihtilâf ve tartışmaların sona erdirilmesi amacı ve bunların sona erdirilmesinin gerekliliğine dair tam inancıyla önünde sadece bir tek yolun olduğunu görüyordu. Bu da bütün Müslümanları aynı/tek okuyuş üzerinde birleştirmekti… Karar verip, yaptığı işte buydu…

Fakat kimi sahabede bulunan diğer Mushafları ve sadece bazı âyetlerin yer aldığı yazılı metinleri ne yapacaktı…?!

Kimin yanında bunlardan bir şey varsa, tamamını toplattı… Sonra onları imha ederek, ortada, Müslümanların çağlar boyunca mübarek âyetleri etrafında kenetlenecekleri tek bir Mushaf bıraktı…

* * *

Osman (r.a.) devasa sorumluluğunu, akıllı ve istikamet üzere olan azim ve kararlılığıyla işte bu şekilde yerine getirdi… İleride dini ve Müslümanları yutabilecek dipsiz bir kuyuya dönüşmesin diye bu boşluğu, kendi doğruluğu, dürüstlüğü, iktidarı ve atılganlığıyla doldurdu…

Fakat… Hilâfet rüzgârı, halifenin tüm İslâm coğrafyasını fetihler ve hayırlarla doldurduğu o seneler boyunca bolluk ve refahla mı esmişti…?!

Rüzgâr sadece iki ya da üç sene bu şekilde esmiş, sonra bu meltem, uzun hilâfet yılları boyunca devam edecek bir fırtınaya dönüşmüştü… Bu fırtına,  yavaş yavaş toplanıp güçlenmeye başlamış ve nihayet önüne geleni savurup atan dev bir kasırga oluvermişti… Azgın isyancıların kan döktükleri, halifenin hoşgörü ve cömertliğinin de zirveye tırmandığı bir fitne/imtihan olarak kendini gösteren bu kasırgaya halife tek başına karşı koymak istedi…

Şimdi tarihte bir yolculuk yapıp, üzerinden on dört asır geçmiş olmasına rağmen, hâlâ hatırası Müslümanları derinden sarsıp üzen o zor yıllara gitmenin vaktidir…


ZOR YILLAR

 

İslâm'ın, kendisini çevreleyen dünyanın haritasında ve onların inanç, değer yargıları, sistem ve psikolojilerinde meydana getirdiği büyük değişimin, İslâm üzerinde olumsuz tesirlerde bulunmaksızın devam etmesi beklenemezdi… İslâm bu haritada kendisini, devleti ve toplumuyla ve bu büyük değişimin işçiliğini yapan komutanlarıyla ortaya koyuyordu.

Büyük Râşid Halife Ömer bin Hattab'ın bir suikastla şehit edilmesi, bu olumsuz etkilerin ilk dışa yansıyan biçimi oldu…

Bu suikast, İslâm'ın fetihlerine karşı reaksiyonun kendi kanun ve otoritesini işletmeye başladığının açık bir uyarıcısıydı…

O gün dünyanın dört bir tarafına doğru yayılan İslâmî fetihler, İran ve Bizans imparatorluklarını darmadağın etmişti…

Bu yıkılmış saltanatlardan geriye kalan kalıntıların hınç ve öfke duyguları, üzeri külle örtülmüş kor durumundaydı…

Fetihler, beklenmeyen bir anda kapılarını çalan servet, insanı ayartıp yoldan çıkaracak her türlü imkân ve fırsatlarla dopdolu dünya ve farklı ırk, millet ve değer yargılarının birlikteliğiyle geldi… 

Bütün bunların, fethi gerçekleştiren insanların üzerinde bir etkisinin, bir yansımasının olması kaçınılmazdı…

Resûlullah (s.a.v.) asırlar ötesinden, zaman perdelerinin arkasından bu tehlikeli durumu görmüş ve uyarmıştı.

Üsâme bin Zeyd (r.a.) şöyle anlatıyor:

"Resûlullah (s.a.v.) Medine'nin yüksek binalarından birinin üzerine çıkmış bulunuyordu. Yanında bulunan ashaba:

"Benim gördüklerimi siz de görüyor musunuz?" diye sordu.

Beraberindekiler:

"Hayır." dediler.

Bunun üzerine şöyle açıkladı:

"Ben, tıpkı yağmurun düştüğü yerler gibi şu evlerinizin arasında bir kısım fitnelerin düştüğü yerleri görüyorum." [16]

Abdullah bin Ömer (r.a.) anlatıyor:

"Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Ümmetim çalımlı çalımlı yürüdüğü ve İran ve Bizans hükümdarlarının çocukları onlara hizmet ettiği zaman kötüleri iyilerine musallat edilir."

Bütün bu uyarılar, yaşanacak büyük fetihlerin bir zaman sonra reaksiyon ve karşı koymayla karşılaşacağına ve buna karşı önlemlerin alınmasına, kapılarını çalacak olaylara karşı hazırlıklı olmaları gerektiğine işaret etmektedir…

* * *

Doğrusu, Halife Osman döneminde İslâm'ın ve Müslümanların karşı karşıya kaldıkları ve tarihin akışının kaçınılmaz yaptığı bu olayları durdurmaya ya da engellemeye hiç kimsenin gücü yetmezdi…

 Evet, belki şiddeti biraz hafifletilebilir veya gelişi bir miktar geciktirilebilirdi… Ama onu tümden durdurmanın insanın tâkatinde bir iş olmadığını sanıyoruz…

Büyüklüğüne rağmen bu olaylar, insanlık sürecinin ve tarihsel gelişimin bir parçasıydı… İnsanlık tarihi boyunca tüm büyük hareketleri kendine boyun eğdirmiş olan evrensel tarihî kanunların bir görüntüsüydü…

Osman'ı yöneten takdir-i ilâhî, onu sorumluluğuyla iki kez sınadı.

Birincisi, fitnelerin ve komploların kol gezmeye başladığı bir dönem­de onun halife olmasını istediğinde;

İkincisi de, o tarihî olayların ağır yükleri kendisine yüklenip, bunlardan sorumlu tutulduğunda.

Osman (r.a.) ile ashabın bazıları ve yine çeşitli İslâm coğrafyalarından gelen kimi Müslümanlar arasında çıkan ihtilâf ve anlaşmazlığı, bu fitnelerin ana sebebi ve yegane formalitesi olarak kabul edenler, halifeye de gerçeğe de haksızlık ve zulüm etmektedirler…

Yaşanan ihtilâflar ve yine o günlerde Osman'ın (r.a.) sorumlu tutulduğu yanlışlıklar kesinlikle baş gösteren fitnenin sebebi değildi… Aksine bu ihtilaf ve yanlışlıklar, İslâm'a tuzak kurup Müslümanları gruplara bölmek için, gizlice Müslümanların arasına sızmış olan ajan ve uşaklarının yardımıyla yabancı güçlerin tezgahladıkları derin komplolarının pek çok sonuçlarından biriydi…

Şayet Osman'ın üstüne yıkılan yanlışlıklar, İslâm'ı hedef alan fitnelerin sebebi idiyse, Halife Ömer bin Hattab'ın suikastına sebep olan yanlışlıkları nereye koyalım?!

 Dediğimiz gibi, Ömer'in (r.a.) şehâdeti, müttefik şer güçlerin, gizliden yürüttükleri bir savaşta İslâm'a sıktıkları ilk kurşundur…

Hâlbuki insanlar, bu olay sebebiyle, ona yapılan suikastı masum gösteren yanlışlarının bulunduğunu söylemek bir yana, Ömer'in (r.a.) bir tek hata ve yanlışını dahi dile getirmemişlerdir.

Ne kadar hoşgörülü olmaya çalışsak da onu hedef alan bu suikastı kişisel bir eylem olarak kabul edemiyoruz…

Bunun bir an için kişisel bir eylem olduğunu düşünsek bile, bu eylemin uzantıları kişisel bir eylem olarak meydana gelmemiştir. Bilakis İslâm'ın, otorite ve kuvvetini kırdığı tüm güçlerin ortaklaşa yürüttükleri toplumsal bir eylem olarak ortaya çıkmıştır…

* Medine'den sürgün edilen ve ihanetlerinin ülke içinde dört bir yana dağılmalarına yol açtığı Yahudiler…

* İslâm'ın, topluluklarını dağıtıp, güç ve otoritesini istila edip sömürdüğü topraklardan çok uzaklara süpürdüğü ve daracık bir alana hapsettiği Bizans İmparatorluğu…

* Bizans İmparatorluğunun başına gelenlerin aynısı kendi başına da gelmiş olan ve tüm menfaatlerini, hazinelerini ve önemli askerî şahsiyetlerini kaybetmiş olan İran İmparatorluğu…

Bunların hiçbirinin, İslâm'a ve onun büyük bir gururla kalkınan, yükselişe geçen devletine karşı olan nefret ve kin duyguları asla küllenmemişti. İçlerinde yankılanan öç ve intikam naraları, ellerine bunu gerçekleştirmenin fırsatları geçip de bunun için hazırlıklara başlayıncaya kadar asla susmamıştı…

Mü'minlerin başkanı Ömer'in öldürülmesiyle bu fırsatı elde etmiş oldular…

Bundan ötürü, başlayan silâhlı isyanın, adı geçen iki imparatorluğun İslâm'la yaptıkları savaşlarda kaybettikleri pek çok şehiri yakıp yıktığını, taş üstünde taş bırakmadığını gördük…

Daha önce dediğimiz gibi bu isyanlar, henüz din olarak İslâm'a girmemiş olmakla birlikte İslâm'ın gelişinden son derece memnun olan yerli halkın gerçekleştirdiği eylem ve hareketler değildi… Bunlar, Bizans ve İran'ın yönlendirmeleri ve kışkırtmasıyla, İslâm'ın, üzerlerindeki güç ve otoritesini yitirdiği kimi unsurların kalkıştıkları eylemlerdi… Bazen de Bizans ve İran askerleri tarafından bu yerlere yapılan kimi saldırılardan ibaretti…

Bunlar dışarıdan harekete geçtikleri gibi Yahudiler de içeriden harekete geçmişlerdi… Bir Yahudinin Yemen'den kalkıp Medine'ye gelmesi ve İslâm'ı araştırdığını, ondan çok hoşlandığını, bu sebeple Müslüman olmak ve Müslümanlar arasında yerini almak istediğini söylemesi çok anlamsız ve rastlantı olamaz. Müslüman kisvesine bürünmüş bu Yahudi, sonraları Müslümanların birlik ve bütünlüğünün parçalamasında ve şehit halife'nin hayatına kasteden silâhlı fitnenin plânlanıp tezgâhlanmasında en büyük ve en tehlikeli rolü oynamıştır… Bu adam, biraz sonra yıkıcı faaliyetlerinin bir kısmına tanık olacağımız Abdullah bin Sebe'den başkası değildir…

Öyleyse halifenin karşı karşıya kaldığı ve bizim de biraz sonra ele alacağımız kusurlar, fitnenin ne sebebi ne de payandası değildi… İslâm'a karşı ipleri uzaktan dokunan çirkin bir entrikadan ibaretti… Fırsatını bulduğu ve zamanın da kendisinden yana olduğunu gördüğü bir anda rolünü açıktan ve aşikâre biçimde oynamak maksadıyla sahneye sıçradı…

Fakat sorunu bütün boyutlarıyla doğru olarak algılayabilmek için çok daha eski dönemlere gitmemiz gerekmektedir…

* * *

Uzun geçmişiyle Arap yarımadasını düşündüğümüzde ya da onu hayalimizde canlandırdığımızda pek çoğumuzun zihninde oraya dair net olmayan ve anlaşılmayan bir puslu fotoğraf beliriyor… Arap yarımadasını sadece, içinde yaşadıkları dünyadan kopuk, hiç kimseyle ilgileri olmayan, hiç kimsenin de kendileriyle ilgi ve alâkasının olmadığı insanların yaşadığı, çöldeki geniş bir ıssız bölge gibi düşünüyoruz…

İslâmî döneme ilişkin olarak oraya dair tasavvurumuz, kumlar üzerinde kurulmuş, ortalarında şehirlerin anası Mekke'nin yer aldığı, Şam'la Mekke arasında ticaret kervanlarının gidip geldiği, hiç kimseyle ilgileri olmayan, hiç kimsenin de kendileriyle ilgilerinin olmadığı insanların yaşadığı birbirinden uzak köyler ve kabileler biçiminde şekilleniyor…

Bu tasavvur, doğru olmaması bir yana, İslâm'dan önce ve İslâm döneminde Arap yarımadasında meydana gelen feci olayları yorumlamamızı sağlayacak olan önemli ön bilgileri kavramamızı da engellemektedir.

* Doğru biçimde anlamak için tarihin çok uzak zamanlarına gitmemize gerek kalmayacak.

* Arap Yarımadasının güneyinde Ma'an, Hadram ve Sebe' medeniyetleri vardı, bunlar sağdan ve kuzeyden ülkelerini cennetlere dönüştürmüşlerdi.

* Yarımadanın kuzeyinde sağlam kalelerinin yükseldiği, kuzey ve güney ticaret yoluna hâkim olan Petra şehri vardı… Milâttan önce 412 yılında Büyük İskender'in haleflerinden Antikonos'un ordusu bu şehri fethedip, burada parlak, görkemli bir Arap medeniyeti kurdu…

* Yine Arap yarımadasından çıkan birkaç Arap kabilesinin Şam'da kurduğu Tedmur şehri vardı. Onlar burada büyük bir medeniyet kurmuşlar ve milâttan sonra 260 yılında İranlıları büyük bir yenilgiye uğratıp, Suriye'yi ve iki nehir arasında kalan bir şehri ele geçirecek kadar güçlü ordu meydana getirmişlerdi. Yine bu ordu o gün Bizans İmparatorunu, Ted­mur hükümdarı Uzeyne'yi Suriye, Mısır ve Ermenistan'da kendi vekili olarak seçmesinde etkili olmuştu…

* Arap yarımadasının güneyinden, Yemen'den bir grup Kahtanlı çıkıp, Irak'ta Lahm Krallığını kurdular…

Yine onlardan başka bir grup, Suriye'de Gassanî Krallığını kurdular.

Demek istiyorum ki, Arap yarımadasının ne kadar hayat dolu, önemli ve hassas olduğunu, Irak ve Suriye'ye yerleşen Arapların pek çok zaman İran ve Bizans imparatorluklarıyla aynı seviyede kurdukları karşılıklı ilişkileri görmemiz için tarihin çok uzak derinliklerine kadar gitmemize gerek yok…

İslâm'ın gelişinden ya da İslâm gelmeden az önceki dönemden itibaren Arap yarımadasına, onun konum ve ilişkilerine hızlıca bir göz atmamız yeterli olacaktır…

Arap yarımadası İslâm'dan az önceki dönemde, siyasî bir yönetim mekanizmasının bulunmamasına rağmen uzak ya da yakın pek çok insan ve devletin ilgi odağıydı…

Savaşçılar daima ilgilerini daha çok, stratejik konumda ve verimli topraklara sahip olan Yemen'in de yer aldığı güney bölgeler üzerinde yoğunlaştırmış olsalar da kuzeyde onların dikkatlerinden kaçmıyordu… Çünkü orada serveti ve güzelliğiyle göz kamaştıran "Mekke" vardı… Mekke'de ise bütün Arapların gönüllerinde taht kurmuş olan ve Mekke'ye, karşı konulmaz bir manevî üstünlük ve otorite kazandıran "Kâbe" bulunuyordu…

Bundan ötürü Habeşistan İmparatorunun valisi Ebrehe'nin, Sana'da yaptırdığı kiliseye beklentisinin aksine Arapların ilgi duymadıklarını görünce, bu ilgisizliğin sebebi olarak gördüğü Mekke'nin üzerine büyük bir orduyla yürüyüp Kâbe'yi yıkmak isterken görüyoruz…

Mekke'nin, ticaret kervanlarının yolu olması ve Şam'la aralarında süregelen geniş ticaretleri sayesinde Mekkeliler dış dünyayla karşılıklı ilişkiler içinde bulunuyorlardı…

İslâm'ın gelişiyle bu karşılıklı ilişkiler artarak gelişti. Kureyş'in dayanılmaz eziyet ve işkenceleri karşısında Peygamber (s.a.v.), ashabına hicret yurdu olarak Habeşistan'ı seçti…

Yine Resûlullah (s.a.v.), hükümdar ve krallara mektuplar yazıp elçiler göndererek onları İslâm'a davet etti…

Bizans kayserine, İran imparatoruna, Habeşistan'daki Necâşîye, Mısır azizine, Amman, Bahreyn, Yemâme ve Şam lider ve başkanlarına elçi ve mektuplar gönderdi…

İranlılar beklenmedik bir şekilde Bizanslıları yenilgiye uğratıp, onların Asya'daki sömürgelerini ele geçirdiler. Mısır'a fethedip, Kostantıniyye (İstanbul) kapılarına kadar dayandılar. Bu yenilgi Müslümanlarda büyük bir üzüntü meydana getirdi. Çünkü dinlerinin onlara öğrettiği biçimde Ehl-i Kitapla karşılıklı ilişkiler içindeydiler. Bizanslılar Hıristiyandı. Ateşperest İranlıların onları mağlup etmesi Müslümanları üzmüştü. Bunun üzerine vahiy Rum (Bizans) adını alan sûre içinde gelerek onları müjdeliyordu:

"Elif, Lâm, Mîm. Rumlar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip geleceklerdir. İş, eninde sonunda Allah'a aittir. İşte o gün, mü'minler, istediğine yardım eden Allah'ın yardımına sevineceklerdir. O güçlüdür, merhametlidir. Bu, Allah'ın vaadidir; Allah verdiği sözden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler." [17]

İşte Müslümanların dış dünyayla olan ilgileri ve onların sorun ve gelişmeleriyle olan etkileşimleri bu boyuttaydı…

Allah'ın âyetleri doğruyu söylemiş ve Allah'ın verdiği haber gerçek olmuştur… Aradan sadece birkaç sene geçmişti ki, bu kez Bizans beklenmedik bir şekilde İran'a galip geldi ve daha önce İranlılara kaptırdığı tüm topraklarını geri aldı.

Ancak çok geçmedi, Bizans kayseri, İranlılara karşı kazandıkları savaşın sarhoşluğuyla Müslümanlara diş bilemeye başladı. Gittikçe güçlenmekte olan Müslümanların kendi imparatorluğuna zarar vermesinden korkmuştu. Ordusunu Şam'da toplayarak, Arap yarımadasına saldırmaları kararını verdi…

Bu aşamada Resûlullah'ın dış dünyaya olan ilgisini arttırdığını ve bu ilişkinin gerektirdiği tavır ve duruşu çok sağlıklı bir şekilde sergilediğini görüyoruz…

Ümmetine ve vatanına yönelmiş olan bu tehdide karşı hoşgörülü davranmayı reddederek, sıcağın neredeyse dağları erittiği çok sıcak ve zorlu günlerde Bizans'la savaşmak üzere İslâm süvari birlikleriyle yola koyuluyordu…  Savaşın patlak vermediği Tebük gazvesinde Şam sınırlarına kadar gidiyor, onun geldiğini duyan Bizans kayseri geldiği gibi geri kaçıyordu…

Yine O (s.a.v.), ölüm döşeğinde iken şu vasiyeti yapıyordu:

"Üsâme'yi gönderin!"

Resûlullah (s.a.v.), daha önce Üsâme'yi İslâm topraklarının sınırlarında düşmanlık etmek için mevzilenmiş, fırsat kollayan grupları dağıtmak için bir ordunun başına geçirmişti. Kendisi ölüm döşeğinde ağır hasta olmasına rağmen, bu ordunun bu görevi yerine getirmek üzere hareket etmesini istiyordu.

* * *

Öyleyse ne İslâm'dan önce ne de İslâm'ın doğuşundan itibaren Arap yarımadası asla bir boşluk ve şaşkınlık içinde değildi… Aksine dış dünya ona yoğun ilgi gösterdiği gibi o da daima dış dünyayla ilgilenmiş ve onlarla ilişki içinde olmuştur…

Ömer dönemine gelinip, İslâm orduları Hakk'ın bayrağını fedakârlık, hidayet ve hayırla taşıyarak fetihler gerçekleştirip, atlarının nalları altında Bizans ve İran imparatorlukları devrildiğinde, Arap yarımadası İslâm'ın da "Ana Vatan"ı olmuştu.  Her ağız, her kulak ve gönülde onun adı ve ona ve­rilen değer vardı…

O gün Peygamberin şehri Medine'den kalkıp dünyanın dört bir tarafındaki şirk ve sapıklık merkezlerine doğru yürüyüşe geçen Müslümanlar, tüm dış dünyanın söz konusu ve tek ilgi odağı oldular…

Bizans'ın askerî ve siyasî gücü, İslâm orduları karşısında darmadağın olsa da kendi bölgelerinde nüfuz ve söz sahibi insanlardan hayatta kalanların içindeki öç ve intikam ateşi hiçbir zaman sönmedi ve zayıflamadı.

Bizans'ta olduğu gibi İran'da da kâhinler, şehbenderler, saray ağaları, arazi sahibi derebeyleri ve ticaret ve servet karaborsacıları vardı…  Bunların tamamı, kaybettikleri servet, nüfuz ve otoriteye denk şekilde İslâm'a kin besliyorlardı.

Diğer tarafta, Şam'a sürgün edilmiş olan Benî Kaynukâ ve Benî Nadîr Yahudileri vardı ki bunlar o dönemde hatta İslâmî fetihler sonrasında Şam'ı bir fitne üretim merkezi hâline getirmişler ve buradan kollarının ulaşabildiği her yere fitne ihraç ediyorlardı…

Onların ve bunların İslâm'a karşı çevirdikleri entrikalar ve planladıkları komplolar, taşkın bir sel gibi bir araya toplanıyordu…

Uyanık duruşuyla Ömer (r.a.) ve tavizsiz İslâm devleti bu taşkın selin önünde sağlam, geçit vermeyen ve caydırıcı bir set olarak duruyorlardı…

Ömer'in (r.a.) güneşi batar batmaz, komplocular önlerinde geniş bir gedik buldular… Osman'ın (r.a.) halifeliğinin ilk günlerinde pek çok İslâm toprağında biraz önce sözünü ettiğimiz silâhlı isyanlar patlak verdi…

İslâm ordusu onlara gereken cevabı vermekte gecikmemiş ve onları zillet içinde silâh bırakmaya mecbur ederek, İslâm devletinin sınırlarına yönelik en küçük tecavüze dair tüm ümitlerini ebediyen boşa çıkarmıştı… Ancak içlerindeki zehirli öç isteği sabit kalarak, her geçen gün artmış, daha fazla alevlenmiştir… Askerî girişimlerinin başarısızlığı karşısında taktik değiştirerek, devleti içeriden çökertmek ve yine önce Peygamberin önde gelen ashabından oluşan komutanların arasına, daha sonra devlete uzak ya da yakın tüm İslâm coğrafyasında yaşayan halklar arasına fitne sokmak gibi başka yol ve yöntemler kullanmışlardır…

 Bu ağır yük, Ömer'in (r.a.) ardından hilâfete gelecek olan adam için saklanıyordu…

Bu adam, Osman'dı (r.a.)… Allah hem kendi ondan razı olsun hem de onu razı etsin… Takdir-i ilâhî, bütün İslâm tarihinin bu en zor yıllarının sorumluluğunu taşıması için Osman'ı ileri sürdü…

Bu senelerin sadece "zor" olarak nitelenmesinin, bu senelerin taşıdığı önem ve riski oldukça basite indirgediğini itiraf ediyorum… Doğrusu yaşanan o seneler, "zor" ve hatta "vahim" tanımının çok ötesinde geçen senelerdi…

* * *

Fethedilen ülke ve şehirler, fâtihlerini uykusuz bırakan sorunları beraberinde getiriyordu…

İslâm, fethin hemen akabinde şefkat ve adaletini o şehirlere yaymış olsa da… Fetihler, yerli halkları İran ve Bizans'ın zulüm ve sömürgesinden kurtarmış olsa da… Fetihlerle gelen sorunların pek çoğu çözülmüş olsa da tümü çözülememiştir…

Bu çözümsüz kırıntı sorunlar zaman içinde büyümeye, gelişmeye devam ettiler…

Örneğin:

* Bu fethedilen şehirlerde yaşayan halklar, valilerinin Resûlullah'ın ashabından olmasından dolayı seviniyor ve mutlu oluyorlardı… Halife bu valileri Medine'de kendisi belirliyor ve sonra valilik sorumluluğunu yerine getirmeleri için onları o şehirlere gönderiyordu. Bir süre sonra bu halkların bazılarında şu sözler dolaşmaya başladı:

"Valiler niçin bizden, bizim içimizden seçilmiyor?! Niçin Kureyşliler arasından ve Medine'de belirleniyor?!"

Bunların bazıları öyle şeyler söylüyor, öyle manevralar çeviriyorlardı ki, azmine ve kararlılığına rağmen neredeyse Ömer kendini tutamayacaktı… Şimdi aktaracağımız, komik olduğu kadar üzücü de olan (trajikomik) bir hadise, olayları anlamamız için yeterli olacaktır…

Bir gün Kûfeliler, Halife Ömer'den, valilerini görevden almasını istediler. Hâlbuki bu vali, sahabenin en iyilerinden ve ulularından biriydi. Bun­ların öne sürdükleri gerekçe ise şuydu:

"Namazı doğru kılamıyor."

* Yine bu bölgeler, İslâm'ın onlara sunduğu adalet ve fazileti, muzaffer İslâm devletinin fethettiği yerlerde kendi mülkiyetine katmak yerine her çiftçiye tarlasını, her tüccara ticarethanesini iade ettiğini hatta kendi adamlarına yerli halktan (zimmîden) parasıyla olsa bir karış yer almalarını yasak ettiğini görünce gözleri kamaşmış, hayran kalmışlardı. Bütün bunların yanı sıra İslâm onların savunmalarını üstlenmiş ve onları güven içinde yaşayabilecekleri bir ortama kavuşturmuştu. Bunun karşılığında onlardan sadece cizyelerini (vergilerini) ödemeleri talep ediliyordu. Fakat onlar veya onlardan bazıları şöyle demeye başladılar:

"Niçin vergi verelim ki?!"

* İslâm ruhu, tek bir ümmet çatısı altında bunların tamamını, hatta kendi dinlerinde kalmayı tercih ederek İslâm devletinde sözleşmeli ve zimmî vatandaş olarak yaşamayı seçenleri dahi kuşatmıştı… Bunlar küçük yapıları içinde bir bozukluk ve ahenksizlik oluşturmadan yaşamaya devam ettiler… Bütün bu olanlar olduktan sonra asabiyet ve tarafgirlik duyguları depreşti… "Biz de varız!" sesleri yükselmeye başladı…

* Ömer izlediği siyaset gereği sahabenin ileri gelenlerinin Medine dışına çıkmalarına ve oraya yerleşmelerine asla izin vermiyordu. Osman zamanında bu uygulama değişti… Bu önemli şahsiyetlerden bazıları İslâm coğrafyasının değişik bölgelerine giderek oralara yerleştiler. Böylece daha önce tek parça olan ağırlık merkezi bu dönemde dağılmış oldu. Ardından her bölge kendi şahsiyetiyle övünmeye başladı…

* Daha önce dünya hayatının nimetleri zühd ve sade temelli bir yaşama boyun eğiyorken, pek çok sebep insanın dünyaya gönül verip ona tutkuyla bağlanması için işlevini yerine getirmeye başladı. Sahabenin seçkinlerinden büyük bir topluluk zühdü ve sadeliği esas alan yaşantılarını sürdürseler de İslâm toplumu rahatlığın içine gömüldü, servetin içinde kayboldu. Mutasavvıf vicdan freni, dünya nimetlerinden ihtiyacının üzerinde ve ölçüsüzce faydalanmaya başladı…

İşte bütün bu anlattığımız hususlar, bütün sorun ve krizleriyle yaşanacak olan zor yıllar için "ortam"ı oluşturmaya başladı.

Bütün bu hususlar, sonuçları kötü olmasına rağmen, eşyanın tabiatını gösteriyordu. Temel dayanak ve esasları ne kadar yüce olsa da, insan hayatı tek bir stil üzere devam edemez ve tek bir kalıba dökülemezdi…

Bütün bu hususları tek bir isim altında toplamamız mümkündür: "Gerilim"…

Bu gerilimi kaçınılmaz yapan tarihî, sosyal ve psikolojik şartlar oluşmuş durumdaydı…

Aynı şekilde bu gerilim, yüksek bir enerjiye dönüştürülebilir ve doğru bir şekilde kanalize edilerek, ağır krizlerden mutlu sonlara ulaşmakta kullanılabilirdi. Böylece herhangi bir fitneye ve kötü duruma yol açmaksızın çağın iradesi ile gelişimin iradesi bir noktada buluşabilirdi…

Evet, şayet şer güçler içlerinde biriktirdikleri kin ve öç ateşiyle ve tam bir kararlılık ve azimle ortaya çıkmamış olsalardı, bu mümkündü…

Bu güçler -daha önce de söylediğimiz gibi-, İslâm'ın nüfuz ve otoritesini darmadağın ettiği ve tüm haksız ayrıcalıklarına son verdiği kimi gruplardan meydana geliyordu… Neredeyse bu grupların bulunmadığı bir şehir ve yer yok gibiydi…

Yine Resûlullah'ın ve ashabının Medine'ye hicret ettikleri andan itibaren İslâm'a tuzak kurmaktan hiç vazgeçmemiş olan kimi Yahudi kabileleri de bu güçlerin içinde yer alıyordu…

 Tüm bu şer güçler, Osman'ın döneminde zehirli dişlerini gösterdi. Olanca güçleriyle şüpheler oluşturup yaymaya, devlete bağlılığı zayıflatmaya, krizler ve buhranlar çıkarmaya ve daha iyiye ve güzele ulaşmada kullanılabilecek bir "gerilim"i, yıkıcı bir güce, tahrip edici kargaşa ortamına dönüştürmeye çalıştılar…

* * *

Tam bu esnada ve şüpheli bir ortamda Yemen'den Medine'ye Abdullah bin Sebe' adında -İbn'üs-Sevdâ (kara kadının oğlu lakaplı) bir Yahudi geldi... İslâm dinini benimsedi… Sonra İslâm'ın değerlerine ve mukaddesatına karşı şiddetli bir hamiyet sergilemeye başladı…

Medine'de konuşulan her söze, her habere kulak kabarttı…

Medine'de yaşamın bütün alanlarını tam bir sessizlik ve deha göstererek incelemeye başladı. Güçlü ve zayıf olunan yanları araştırdı. İslâm coğrafyasından gelen haberlere kulak kesildi. Her bir sahâbînin toplum içindeki değerini, nüfuz ve etkisini anlamaya çalıştı…

Gerekli bütün malzemeyi toplayıp, bunların üzerinde çalıştıktan sonra, ardından izleyeceği yolun haritasını da çizince, derhal işe koyuldu…!!

İbn Sebe, devlet ve ümmet içinde bir kargaşa çıkarmak için öncelikle halifenin şahsını hedef alması ve onun Müslümanların meşrû halifesi olup olmadığını sorgulaması gerektiğini anlamıştı. Bunu kolaylıkla yapabilmesi için de halifenin karşısına, İslâm'a giriş önceliğinde ve yücelikte halifeye denk bir sahabîyi çıkarması gerekiyordu… Bu şahsı bulmuş ve şu zehirli sözlerini yaymaya başlamıştı:

"Her peygamberin bir vasîsi vardır; Ali de Resûlullah'ın vasîsidir." Osman halifelik makamına ondan önce atılarak, bu hakkı sahibine vermemiştir…!!"

Bu propagandasını da Resûlullah'ın (s.a.v.), Ali hakkında dile getirdiği kimi hadislerle destekliyordu. Örneğin bu hadislerden biri şuydu:

"Ben her kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır."

Bir diğeri de Resûlullah'ın Ali için yaptığı şu duaydı:

"Allah'ım! Ali'ye dost olana sen de dost ol. Ona düşmanlık edene sen de düşmanlık et."

İmam Ali (Allah onun yüzünü ak etsin), İbn Sebe'nin bu propagandasından haberdar olunca derhal onu ayıplamış, ona sert davranmış ve Müslümanları onun bu davranışına ve yapmaya çalıştığı kötülüğe karşı uyarmıştır…

Buna rağmen biz şunu söyleyebiliriz ki, İbn Sebe, plânını uygulamaktan bir an bile geri kalmamış ve İslâm coğrafyasında fitne ateşini körüklemek için samyeli rüzgârı gibi esmiştir. Bu maksatla Basra'ya… Sonra Kûfe'ye… Sonra Şam'a.. Sonra da uzun süre kalacağı Mısır'a yolculuklar yapmıştır…

Bu yolculukları esnasında uğradığı yerlerde kendisine yardımcılar ve destekçiler bulmuş ve propagandasını yaymaları için onları çeşitli bölgelere göndermiştir… Onlara nasıl bir yöntem izleyeceklerini şu iki kelimeyle ortaya koymuştur:

"Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-nünker yapıyormuş gibi görünün ki insanların kalplerini fethedesiniz… Önce valilerinizi ve yöneticilerinizi eleştirip kötüleyin… İnsanlara, "Osman hakkı olmadığı hâlde halifelik makamına oturmuştur. Halbuki Ali, Resûlullah'ın vasîsidir. Hakkı sahibine teslim etmek için neyi bekliyorsunuz?! deyin."

İlginçtir ki, Osman'ın (r.a.) ölümüne kadar varan fitne, şu üç adımda yürütülmüştür:

1) Bu işin kışkırtıcıları ve elebaşları, sufî ve zahidlerin giydikleri kıyafetleri giyerek, çalışmalarını emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-nünker adı altında yapıyorlardı.

2) Vali ve yöneticileri kıyasıya eleştiriyor, en ufak bir hatalarını çok büyük hatalar gibi gösteriyor, onların şahsiyetlerini aşağılıyorlardı…

3) Fitne doğrudan halifeyi hedef alıyor, ondan kesinlikle hilafetten çekilmesini talep ediyordu…

İbn Sebe ve propagandacı destekçileri daha pek çok faktörü de çok iyi değerlendirdiler ve propagandalarını Kûfe, Basra ve Mısır'da kabul ettirmeyi başardılar… Onların kullandıkları bu faktörlerden biri, belki de en başta geleni, bazı Emevî vali ve yetkililerin kötü yaşantılarıydı…

Kanaatimizce, bu valilerin düzeltilmesi ve ıslahı mümkün olan yanlışları; fitnenin katlanarak büyümesinde, yaklaşmakta olan tehlikeyi haber veren alarm sesini görmezden gelmeleri ve yine meydan okuyan gurur ve kibre kendilerini kaptırmış olmaları kadar etkili olmamıştır… Sonra hiçbir sıkıntı ve zarara uğramadan kontrol altına alabilecekleri heves ve arzularını gerçekleştirme uğrunda bizzat halifenin geleceğiyle kumar oynamaları da fitnenin büyümesinde oldukça etkili olmuştur…

* O dönemde Halifenin Şam'daki valisi Muaviye'nin muhaliflere karşı tavır ve tutumu, sorumluluk ve yetki seviyesinin çok altındaydı, hatta onun hakkında bilinen yumuşaklık ve dâhiliğin bile seviyesinde değildi…

Muaviye onları, his ve öfkelerini alevlendirecek sözlerle azarlamakla yetinerek şöyle dedi:

"Duyduğuma göre, Kureyş'e kin besliyormuşsunuz. Kureyş olmasaydı eski zelil durumunuza geri dönerdiniz… Allah bu devlet ve mülkü Kureyş'in üzerinde yükseltmiş, bu halifeliği de onlara vermiştir. Bu onlardan başkasına uygun düşmez."

Muaviye sonra bu asabiyet ve tarafgirliğinde aşırı giderek -Allah onu affetsin- şöyle dedi:

"Kureyş de çok iyi biliyor ki, Ebû Süfyan onların en şereflisidir, en şereflisinin oğludur. Allah'ın, Peygambere verdiği bundan hariçtir…"

* Halifenin Kûfe valisi Saîd bin Âs, bir gün insanların ortasına oturuyor. Sahip olduğu nüfuz ve otoritenin verdiği sarhoşlukla sağ eliyle Irak yönüne doğru işaret ederek:

"Şu kara yerler, Kureyş'in bostanıdır!" diyor.

Kureyş… Kureyş…!!

Ne oldu da "İslâm" kelimesinin yerini "Kureyş" kelimesi aldı…?!

Bu "nakarat"ın tekrarlanması, tehlikeli bir başlangıçtı… Hâlbuki büyük İslâm meziyeti onu yıkmış, yok etmişti… Kısa bir zaman içinde bu asabiyet ve tarafgirlik, tarihin tanık olacağı en ateşli ve en sert asabiyet hâlini alacaktır…

İşte şimdi bu asabiyet geri dönüyor ve şarkılarını söylüyordu… Hem de devletin iki valisinin ağzıyla…

Tarihe ve gerçeklere vefamızın bir gereği olarak, bu çirkin nakaratın yayılmasında o gün isyancıların oynadıkları rolü anlatmak istiyoruz…

İsyancıların muhalefette izledikleri siyaset, yumuşak tabiatlı, uysal halifeyi de kızdırıyordu… Sanki bütün dikkat ve yoğunluklarını, devleti bütün adamlarıyla birlikte provoke ve çeşitli araç ve yöntemlerle tedirgin etmek üzerinde odaklamışlardı… Böylece yetkili ve sorumluların, gergin sinirlerle görevlerinin başında bulunmalarını ve halkı yönetmelerini amaçlıyorlardı…

Tek bir örnek bu konuda isyancıların izledikleri bu siyasetin hangi boyutlara ve iğrençliğe ulaştığını görmek için yeterlidir…

O gün isyancıların liderlerin biri olan Cebele bin Amr, kalabalık bir halk kitlesinin önünde halifeye kafa tutarak şöyle diyor:

"Ey ahmak ihtiyar! Vallahi seni öldüreceğim… ve cesedini uyuz bir dişi devenin üstünde taşıyacağım..!!"

İslâm'ın üçüncü halifesi, Resûlullah'ın, kendisine "Zinnûreyn"  lâkabını taktığı ve hakkında "Benim cennetteki arkadaşım, Osman'dır." buyurduğu bir kimse, bütün halkın önünde hem de yüzüne karşı bu şekilde nitelenir mi..?!

Hem de uyuz bir devenin sırtında taşınacağı söylenerek…

Cebele bin Amr ve taraftarları, içlerinde bir teki bile uyuz ve sakat olmayan bin deve ve at bağışlayarak zorluk ordusunu baştan ayağa donatan tertemiz halifeyi uyuz bir dişi devenin üzerinde taşıyacaklarını söylüyorlardı…

Bin dört yüz yıl sonra, şimdi, sadece tarih kitaplarında kayıtlı sözlerden ibaret olan bu olaylar bizi geriyor ve sinirlerimizi kabartıyorsa… Ya bizzat, büyük, ihtiyar halifeye yönelik bu olayı yaşamış, konuşulanları kendi kulağıyla duymuş olanların his ve duyguları niceydi…?! Dahası hedefteki halifenin kendisi bu olaylar karşısında neler hissetmişti..?!

Bu anlattığımız olay, biz de bir öfke ve üzüntüye yol açtıysa, bilelim ki, bu olay o günlerde hilâfet makamının maruz kaldığı diğer pek çok olaylarla kıyaslandığında çok hafif kalmaktadır…

Evet… Hilâfetin otorite ve saygınlığı… Halife değil hilâfet makamı… Devlet başkanı değil devlet… Komplocuların uzun zamandır hedef noktasıydı…

Bu "zor" yıllara bu vasfı veren Osman değildi… Aksine bu seneler bütün zorluk ve meşakkatiyle onun ve devletin üzerine çöküvermişti… Bu zorluğun sebebi ise, olaylar patlak verinceye kadar uzun zamandır biriktirilen fitnelerdi…

Ancak bütün bunlar yine de bizim şu kıymetli soruyu sormamıza engel değil:

İsyancılar bütün bu olayları planlayıp tezgahlarlarken Halife Osman bunlar karşısında ne yapıyordu…?!

* * *

Bu konuda öne sürülen tüm eleştirileri şu dört maddede toplayabiliriz:

1) Valilere yönelik eleştiriler… Halifeyi, bazı sahâbî valileri görevinden alıp, onların yerine o sahâbilerden daha düşük seviyede olan akrabalarını vali yapmakla eleştirdiler. Görevden aldığı sahâbilerin en azından ilk Müslümanlardan olmak gibi onları bu göreve lâyık yapan bazı özellikleri varken, bunların vali olacak liyakate sahip olmadıkları öne sürüldü.

2) Devlet hazinesine ve kamu mallarına yönelik eleştiriler… Eme­vîlerin, akrabalık bağlarını fırsat bilip, hakları olmayan malları sahiplendikleri iddia edildi…

3) Onun ileri gelen bazı sahâbîlere ve yine bu sahâbîlerden kimilerine karşı sergilediği sert tutum ve davranışlarına yönelik eleştiriler…

4) Şahsî içtihadı dahi olsa onun bazı dinî meseleleri ele alma ve uygulama biçimine yönelik eleştiriler…

* * *

Valilere yönelik yapılan eleştiri ve suçlamalara gelince; halifenin bu seçimi, devletin ve toplumun temel değerleriyle -ki bunlar Kitap ve Sünnettir- çelişmediği yahut bunlara aykırı olmadığı sürece halife devlet yönetiminde dilediği adamları kendine yardımcı seçme hakkına sahiptir…

Valileri değiştirme hakkına sahip olmasına rağmen halife, göreve gelir gelmez bu hakkını kullanarak böyle bir icraatı yürürlüğe koymamıştır. Aksine valilerini değiştirdiği bölgelerin içinde bulundukları şartlar nedeniyle ve yine bazı bölge halklarından bu konuda gelen yoğun talepler üzerine valilerin görev yerlerinde ve atamalarda değişiklikler yapmıştır.

* Böyle bir değişikliğinn yaşandığı ilk şehir Kûfe'dir… Kûfe halkı, valileri olan Muğîre bin Şu'be'nin görevden alınıp, yerine başka bir valinin gönderilmesini talep etti… Bunun üzerine Osman (r.a.) Muğîre'yi görevden alarak onun yerine Sa'd bin Ebû Vakkas'ı (r.a.) gönderdi…

Sa'd, Kûfe'de valilik görevini icra etmeye başladı… Derken günün birinde Kûfe'de devlet hazinesinden sorumlu İbn Mes'ûd (r.a.) ile aralarında büyük bir tartışma baş gösterdi. Halife, Sa'd'ı da görevden alarak, onun yerine Velid bin Ukbe'yi vali olarak Kûfe'ye gönderdi.

Velid orada valilik yapmaya başladı… Bu esnada Azerbaycan ve Ermenistan fetihlerinde büyük kahramanlıklar gösterdi… Fakat halifeye, Ukbe'nin içki içtiği iletilince, halife derhal onu görevden alarak, ona had cezasını uyguladı ve onun yerine de Saîd bin Âs'ı vali olarak gönderdi…

* Basra'ya gelince… Basra halkı, halifeye bir heyet göndererek, valileri Ebû Musa el-Eş'arî'nin görevden alınıp yerine başkasının gönderilmesini istediler. Halife de onların bu isteklerini kabul etti… Ebû Musa'nın yerine Abdullah  bin Âmir'i gönderdi…

* Mısır'a gelince, oranın halkı da halifeye sürekli heyetler göndererek valileri Amr b . Âs'ın değiştirilmesini ısrarla istemekteydiler… Halife, namazda halka imam olma yetkisi hariç savaş komutanlığı ve vergi toplama yetkilerini ondan aldı. Bu iki yetkiyi Abdullah bin Ebû Serh'a verdi… fakat çok geçmeden aralarında anlaşmazlık ve tartışmalar baş gösterdi… Bunun üzerine halife, Amr bin Âs'ı Medine'ye çağırdı. Böylece Abdullah bin Ebû Serh bütün Mısır'ın tek valisi oldu…

İşte halifenin görevden alınan valilere karşı tutum ve yaklaşımı bu şekilde… bölgelerindeki vatandaşların bu konudaki taleplerinin anında yerine getirilmesi biçiminde… olmuştur.

Bu konunun tartışılacak nesi var…?! Halife Osman'ın, Resûlullah'ın ashabından salih kimseleri görmezden gelerek, boş kadrolara yerleştirmediği, boşalan yerleri akrabaları için ayırdığı söylenerek bu konuda da ona bazı eleştiriler yöneltilmiştir. Bu çerçevede denilmiştir ki, Mısır'a vali olarak gönderdiği Abdullah bin Ebû Serh, Osman'ın süt kardeşidir… Basra'ya vali olarak gönderdiği Abdullah bin Âmir, dayısının oğludur… Şam'da vali olarak bıraktığı Muaviye, amcasının oğludur… Divan başkanı yaptığı Mervan bin Hakem, yine amcasının oğludur…

* Ashabın dışında kalan salih kimseleri niçin boşalan kadrolara yerleştirmediği sorusuna ise Osman (r.a.), Halife Ömer'in de bazen takva ve fazilete değer vermediğinden ötürü değil de ehliyet ve liyakati esas alarak daha uygun gördüğü için bu şekilde yaptığını söyleyerek cevap vermiştir. Ardından buna, Ömer'in, ashabın takva ve dindarlık bakımından ileri gelenlerini Medine'de yanında tutarak, vali yaptığı bazı kişileri örnek göstermiştir.

* Yakın akrabalarını tercih etmesine gelince, yakın akrabaları ne kadar ehil ve liyakat sahibi olsalar da halife bu konuda başka bir yol izleseydi, belki daha iyi olurdu, diyebiliriz.

Osman (r.a.), Resûlullah'ın amcası Abbas'ın gelip de Resûlullah'tan kendisini idareci yapmasını isteyince, ona cevap verdiğini hatırlıyordur:

"Allah'a yemin olsun ki, biz, bu görevi, isteyen veya ona hırs gösteren kimseye asla vermeyiz."

Resûlullah (s.a.v.) bu sözünün arkasından amcasına şöyle öğütte bulunmuştu:

"Ey Abbas! Ey Peygamber Muhammed'in amcası! İdareci olmaktan sakın. Çünkü o, ne iyi sütanne;memeden de ne kötü ayrılıştır."[18]

Fitnenin boynunu uzattığı ve asabiyet duygusunun da yılan gibi tısladığı o zor senelerde, insanların halifeye, Emevîler ve onlara tanınan ayrıcalıklarla ilgili sorular yöneltmeleri tabiî bir şeydi… Fakat bizim olaylara yol açan şartlara olduğu kadar bu konuya da insaf ölçüleri içinde yaklaşmamız gerekmektedir…

Daha önce de söylediğimiz gibi şartlar, son tahlilde, birkaç senede eski dünyayı tümden çökerten Müslüman devletin ezilmesini hedefleyen büyük ve güçlü bir fitne için iyice olgunlaşmıştı…

Planlanması da tamamlanan komplo, şimdi devletin kalesine son darbesini indirmek için kendine sebepler ve gerekçeler arıyordu. Bu uyduruk gerekçelerin başında, valilerin durumu geliyordu.

Valilerin gözden düşürülmesi bazı bölgelerde eskiden beri uygulanan bir taktikti… Mü'minlerin başkanı Ömer (r.a.), devlet yönetimi tecrübesinin de yeterince bulunmadığı ilk hilâfet yıllarında halkların istek ve arzularına çok önem vermiş ve özellikle valilerle ilgili değişiklik taleplerini dikkate alarak valileri değiştirme yoluna gitmişti… Osman (r.a.) da onun siyasetini izleyerek, halklarının talepleri doğrultusunda Basra, Kûfe ve Mı­sır valilerini değiştirdi.

Fakat mesele süratle, devletin yıpratılması ve otoritesinin elinden alınması için çizilen plânın bir parçası oluverdi… Valilerin halkları tarafından gözden düşürülerek, devlet tarafından görevlerinden alınmaları sadece bir acziyet göstergesi olmaktan öteye gidemedi. Ayrıca isyancıların tahrik ve güçlerini arttırdı… Bu art niyetli girişimlere gereken cevab verilemedi. Devlet bu konudaki kararlılık ve kesinliğini gösteremedi.

Halife, isyancılara karşı söylediği sözüyle dile getirdiği doğru ve isabetli duruşunu ortaya koydu:

"Sizin hoşunuza gitmeyen her valiyi değiştirecek ve beğendiğiniz her insanı vali yapacak olursam, benim yöneticiliğim nerede kalır?!"

Diğer bütün varsayımlar göz ardı edildiğinde fitne ve komplo günlerinde sadece bu tavır bile, devletin yozlaşma ve bozulmaya karşı korunacağının garantisi durumundadır…

 Bir avuç isyancı, devlete emirler yağdırabiliyor, devletin elinden en özel haklarını alıp gasp ediyorsa, bu durumda devletin varlık ve onurunu korumak için bu isyancıları kırıp geçmekten başka çaresi yok demektir…

* * *

Doğru, Osman, ailesini ve akrabalarını çok seven ve onlarla ilgilenen insandı…

Valileri akrabaları içinden seçmesinin sebeplerinden biri, onlara karşı duyduğu bu aşırı sevgi ve ilgiydi… Ancak tüm sebep, bu değildi…

* Fitne, Müslümanlarla halifeleri arasındaki karşılıklı güveni sarsmış ve halifeyi, kaybettiği güveni ancak akrabaları ve yakınları arasında bulabileceği biçiminde bir psikolojik ortama itmişti… Bu durumu da onun, akrabalarını tercih etmesinin nedenleri arasında görmek gerek…

* Valilerin ve akrabaların görevden alınması talebi altında gerçekte halifeyi hedef alan bir meydan okuma bulunuyordu… Halifenin makamına ve şahsına hücum eden bu meydan okuma, onun akrabalarını tercih etmiş olmasının bir başka nedenidir…

* Sonra bu valiler ehliyet ve liyakat sahibi insanlardı… Onların yönetim ve komutanlıkları altında İslâm orduları, İslâm devletini yutacak olan düşmanlık ateşini dünyanın dört bir yanında söndürmüşlerdir. Kaldı ki bu savaş ve fetihlerde kimi sahabe de onların askeri olarak orduda yer almışlardır… İsyan bayraklarını çeken bölgeler onların sayesinde yeniden İslâm'ın sınırları içine girmişlerdir… Bizans ve İran imparatorlukları çökertilmiş ve oralarda İslâm'ın bayrağının ebediyen dalgalanmasını sağlamışlardır…

Öyleyse onların kahramanlıklarıyla gurur duymak halifenin hakkıydı… Yine bu valilerin, fitnenin bayraktarı ve karanlığın yayıcısı İbn Sebe'nin yandaşlarından oluşan isyancıların, ağızlarında çiğnedikleri bir lokma olmasını önlemek de halifenin hakkıydı…

Bu noktada, ardı sıra izini sürdüğümüz hakikatten emin olabilmek için mutlaka sorulması gereken bir soru var.

Soru şu:

Halifenin akrabaları arasından seçip göreve getirdiği bu valilere öfkelenenler sadece bu isyancılar mıydı? Yoksa sahabenin önde gelen şahsiyetleri de onlara öfke duyuyor muydu? Bu öfkenin sebep ve gerekçeleri nelerdi? Bu öfkeyi dindirmek için halife neler yaptı?

* * *

Sahabenin, İmam Ali'nin de içlerinde bulunduğu önde gelen bazı şahsiyetleri, ümmetin ve devletin menfaatlerinin, Emevî valilerinin yönetimden ve Mervan bin Hakem'in de Divan başkanlığı görevinden alınmasında görüyorlardı…

Onlar, yöneticilerin Emevîlerden seçilmesinin devletin model ve yapısını da etkilediğini düşünüyorlardı… Sonra yine onlara göre, bu valiler, bulundukları makamın gerektirdiği liyakat ve örnekliğe sahip değillerdi. Özellikle bugünlerde devleti her şeyden daha fazla güçlendirecek olan takva, Allah'a yöneliş ve iyiliği emretmek gibi faziletlerden de yoksundular…

Bu durumda o gün için iki şeyin varlığından söz edebiliriz: Komplo… ve muhalefet…

* Komployu din, devlet ve ümmet olarak İslâm'a kin besleyenler kuruyorlardı… Bu feci komplolarıyla dine, devlete ve ümmete sert, öldürücü darbeler indirmeyi amaçlıyorlardı.

* Muhalefete gelince… Bunu sahabenin ileri gelenlerinden bazıları ortaya koyuyorlar ve böylelikle yanlışı düzeltmeyi, doğru söz ve güvenilir nasihatler çerçevesinde doğruyu ortaya koymaya çalışıyorlardı…

Halife, valileri gözden düşürmeye çalışan Sebe'ci isyancıların kötü niyetlerinden kesinlikle emin olabilmiş olsaydı, Ali ve Ammar gibi sahabenin önde gelenlerinin bu valilere yönelik düşmanca tavırlarının doğruluğundan asla şüphe etmezdi...

Fakat halife, olayları farklı bir düzlemde değerlendiriyordu…  Sadece akrabaları oldukları için veya dünyanın nimetlerinden bolca faydalanıyorlar diye onları görevden alması gerektiği kanaatinde değildi… Onların görevden alınmalarını gerektirecek sebepler getirilmeliydi ki işte o zaman onları derhâl görevlerinden alma hakkı olabilirdi…

Halife bu şekilde düşündüğü için bu gerekçelerin gerçekten var olup olmadığını araştırmak istedi…

Güvenilirlik, takva ve temizliğinde kimsenin şüphe duymadığı sahabe arasından birkaç kişi seçti.

* Muhammed bin Mesleme'yi seçti. Çünkü Ömer bin Hattab hilâfeti döneminde valilerin denetlenmesi hususunda Muhammed bin Mesleme'­ye çok güveniyor ve bu amaçla onu İslâm coğrafyasının çeşitli bölgelerine gönderiyordu. Muhammed oralarda halkın nabzını tutuyordu…

* Yine Hattab soyunun salih nesli ve kendisine kaç kez valilik teklif ettiyse de her seferinde reddeden, takva ve fıkıhta lider Abdullah bin Ömer'i seçti…

* Aynı şekilde büyük mücahid, İslâm'ın doğduğu günlerin tarafgir kahramanı Ammar bin Yâsir'i seçti…

* Peygamberin sevgilisinin oğlu sevgili, Resûlullah'ın, vefatıdan önce hakkında "Üsâmeyi gönderiniz." buyurduğu Üsâme bin Zeyd'i seçti…

Bu insanları, çeşitli bölgelere göndererek her bir valinin durumlarını en ince ayrıntısına kadar araştırmak için oluşturduğu bir topluluğun başına getirdi…

Şimdi bu, doğru bir iş ve âdil, hikmetli bir yol değil mi…?!

Elbette öyle… Ammar bin Yâsir dışında diğer bütün elçilerin geri dönüşlerinde beraberlerinde getirdikleri araştırma sonuçları ne diyordu…?! Ammar'ın ise, Mısır'a gönderildiği için geri dönüşü biraz uzun sürmüştü...

İbn Mesleme, Kûfe'den döndü…

Abdullah bin Ömer, Şam'dan döndü…

Üsâme bin Zeyd, Basra'dan döndü…

Görüp dinlediklerini içeren raporlarını halifeye takdim ettiler… Raporlarda valilerden herhangi birinin görevden alınmasını gerektiren tek bir hata ve yanlışlık yer almıyordu…

Acaba onların bu tanıklıklarının, İmam Ali'nin o valilere karşı olan olumsuz tutumunu çürütttüğü söylenebilir mi…?!

Asla… Aynı şekilde İmam Ali ve arkadaşlarının tutumları da Halife Osman'ın konumunu çürüten bir tavır olarak algılanamaz…

Her iki grup da İslâm'ın saygınlık ve kutsallarının korunup gözetilmesi hususunda hemfikirdirler…

Ancak bu soruna her iki grup farklı pencerelerden bakmaktadır…

İmam Ali ve arkadaşları, olaya kendi pencerelerinden bakarak, Mekke'nin fethinde Müslüman olmuş insanların vali olamayacaklarını söylüyorlardı… Özellikle Müslüman olmadan önce de olduktan sonra da vali olma liyakatlerini kaybetmelerine sebep olan kimi davranışları olan kimseler vali olamazlardı… Bunlar Mekke'nin fethinde kılıç korkusuyla Müslüman olmuşlardır…

Resûlullah (s.a.v.) fetih gününde korkudan tiril tiril titreyen bu topluluğa şöyle seslenmişti:

"Gidiniz, hepiniz serbestiniz."

İşte bu insanlar, bugün tartışmanın ortasında bulunan Emevî yöneticiler olmuşlardı…

Halife Osman, olayı farklı bir bakışla değerlendiriyordu… Şöyle düşünüyordu: İslâm, kendisinden öncesini kesip atar... Tevbe de kendisinden öncesini kesip atar...

Bunların yanlışları İslâm'dan önceki dönemlerinde kalmış, İslâm bu yanlışların yük ve vebalini bunların omuzlarından kaldırmıştır…

Müslüman olduktan sonra yaptıkları yanlışlara gelince, tevbe de bu yanlışları temizlemiştir…

Halifeye göre, bir münker işlemedikleri veya halklarına zulmetmedikleri sürece, hele hele isyancı bir grubun yürüttüğü silahlı fitnenin baskısının yaşandığı o günlerde, herhangi bir valinin görevden alınması, onun vicdanının kabul edebileceği ve yapabileceği bir iş değildi…

Velid bin Ukbe, Kûfe valisiydi… Devlet için bir çok zaferlere imza atmıştı… Sonra o halifenin yakın akrabasıydı… Bütün bunlarla beraber halifenin kulağına onun içki içtiği haberi ulaşınca onu Medine'ye çağırmakta bir an bile gecikmemişti. Onu görevden almış ve ona halkın önünde had cezasını uygulamıştı… Görevden alınmalarını ve kendilerine had cezası uygulanmasını gerektiren bir suçları sabit olduğunda halifenin, akrabalarından diğer valilere de aynı şekilde davranacağı açıktır…

Bu, onun valiler krizindeki icraatı idi… Bu konudaki düşüncesi, bölgelere gönderdiği müfettişlerin getirdiği raporlara dayanıyordu… Güvenilir ve doğru raporlar, valilerin münker işlemedikleri gibi halklarına da zulmetmediklerini açıkça dile getiriyordu…

Buna rağmen halife tüm bölge halklarına şu fermanı gönderdi:

"Sizden bazılarınızın sövülüp, dövüldükleri haberleri bana ulaşmaktadır… Kim bir haksızlığa uğramışsa, hac mevsiminde bize gelip, hakkını benden veya kendisini yöneten valimden alsın…"

* * *

Şimdi İmam Ali ile Halife Osman'ın arasında yüz yüze gerçekleşmiş olan bir diyalogu İbn Kesir'den aktaracağız. Bu diyalogda, her biri düşüncesini açıkça dile getirmekte ve böylelikle mesele daha fazla aydınlanmaktadır.

Diyalog, halkın, şikâyet ve dileklerini halifeye iletmesi için Ali'yi seçip halifeye gönderdikleri gün yapılmıştır. İmam Ali, tek başına halifenin huzuruna çıkıp, halkın ve kendisinin dilek ve şikâyetlerini dile getirmiştir… Ali'nin sözleri, halifenin ve ümmetin hayrı için ne kadar arzulu ve hırslı olduğunu göstermektedir…

[Ali'nin (r.a.) Osman'la (r.a.) konuşmasını İbn kesir'in "el-Bidâye ve'n-nihâye" adlı eserinden ayrıntılı olarak aktarıyoruz:[19]

"Ali (r.a.) gidip Osman'a (r.a.) şöyle dedi:

Müslümanlar bana gelip senin hakkında görüştüler. Beni sana gön­derdiler. Kendileri de dışarıda bekleşip duruyorlar. Vallahi sana ne söy­leyeceğimi bilemiyorum. Senin de bilmediğin bir şeyi biliyor değilim. Bilmediğin bir hususu sana iletecek ve onu sana bildirecek değilim. Be­nim bildiklerimi sen de biliyorsun. Herhangi bir bilgi senden gizli kal­mış değildir ki onu sana bildirelim. Senden gizli tuttuğumuz bir şey yok­tur ki, onu sana iletelim. Senin dışında herhangi bir konuda da bizim bir ayrıcalığımız ve özelliğimiz yok. Sen, Resûlullah'ın (s.a.v.) sohbetinde bulunup ondan birçok şeyler işittin ve damadı oldun. Ebû Bekir, senden daha üstün bir amel işlemiş değildir. Ömer de senin işlediğin hayırlar­dan daha üstün hayırlar işlemiş bir kimse değildir. Sen hiç kimsenin erişemediği bir akrabalığa eriştin. Senden önceki iki halife seni hiçbir konuda geçmiş değildirdirler.

Ey Osman!

Allah'tan kork Allah'tan. Kendi nefsini Allah'tan sakın­dır. Vallahi senin gözlerin kapalı değildir ki, sana bazı şeyleri göstere­lim. Sen, bilgisiz bir kimse de değilsin ki sana bir şeyler öğretip duralım. Yol gayet açık ve bellidir. Dinin emirleri de açıkça ortadadır.

Ey Osman!

Şunu çok iyi bil ki, Allah'ın kullarının en üstünü ve en fa­ziletlisi âdil bir halifedir. Öyle bir halife ki, kendisi hidayete erer, başka­larını da hidayete erdirir. Bilinen sünnetleri uygular, bid'atları da bütünüyle öldürür. Vallahi işte bütün bunlar, açık ve bellidir. İslâm'ın ölçüleri dimdik ayaktadır. Ve belli ölçüleri vardır. Bid'atlar da bellidir. Onların da ölçüleri vardır. İnsanların Allah katında en şerli ve kötü olanları ise, sapıklıkta olan ve insanları da sapıklığa sokan zalim devlet başkanlarıdır. Onlar bilinen sünnetleri öldürür. Terk edilmiş bid'atları uygularlar.

Ey Osman!

Ben seni, Allah'ın darbelerinden ve intikamından sa­kındırıp fitneden uzak olmanı dilerim, Allah'ın azabı şiddetli ve elimdir.

Ey Osman!

Seni bu ümmet içinde öldürmeye ve ölüm kapısını açıp kıya­met gününe kadar bu ölüm kapısının, açık kalmasına sebep olacak bir devlet başkanı olmandan sakınmanı dilerim. Böyle bir devlet başkanı, insanlara bu fitne elbisesini giydirir ve onları paramparça bir hâlde terk eder. Onlar da bâtılın gözlerini kapatmasından dolayı hakkı göremez olurlar. Bu bâtıl içerisinde dalgalar onları sürükleyip götürür. Onlar da bu batıl içerisinde yüzüp giderler."

Ali'nin bu sözleri üzerine Osman ona şöyle dedi:

"Vallahi senin bu söylediklerini söyleyen kimselerin kimler olduğu­nu anladım. Sen, benim yerimde olmuş olsaydın sana böyle serzenişte bulunmaz ve kınamaz ve seni böyle ayıplamazdım.

Yani ben şimdi, akrabalarımı koruyup kolladım, bir ih­tiyaç sahibinin ihtiyacını giderdim ve Hattab oğlu Ömer'in vali tayin ettiği kişiye benzer bir kişiyi vali tayin ettim diye münker mi işlemiş oldum?!

Allah aşkına söyle ey Ali!

Muğire bin Şu'be'nin, zamanında Ömer'in de bir valisi olduğunu biliyor musun?"

Ali: "Evet" dedi.

Bunun üzerine Osman (r.a.):

"Ben akra­bam ve yakınım olan İbn Âmir'i vali tayin ettim diye beni niye kınıyorlar? Hâlbuki Muğire, ondan daha faziletli ve üstün biri değildir." dedi.

Ali ona şöyle karşılık verdi:

"Bunun sebebini sana söyleyeyim. Ömer, tayin ettiği valilerin her­hangi birisinin en ufak bir hatasını duyduğu anda onu en büyük cezaya çarptırırdı. Fakat sen bunu yapmıyorsun. Akrabalarına karşı zaaf gösteriyor, yumuşak davranıyorsun."

Osman (r.a.):

"Onlar aynı şekilde se­nin de akrabalarındır." diye karşılık verince Ali şöyle dedi:

"Evet… Onlar akraba olarak yakınlarımdır. Ancak fazilet ve hayır onlardan başkasındadır."

Bunun üzerine Osman (r.a.) şöyle sordu:

"Ömer'in, hilâfeti boyunca, Muaviye'yi vali olarak görevlendirdiğini bilmiyor musun? Ben onu görevlendirince niçin eleştiriliyorum?!"

Ali (r.a.) buna karşılık şöyle de­di:

"Muaviye'nin Ömer'den, Ömer'in kölesi Yerfe'den daha çok korktuğunu biliyor olmalısın?"

Osman (r.a.), "Evet, biliyorum." diye cevap verince Ali, sözünü şöyle tamamladı.

"Ama bugün Muaviye sana danışmadan bir sürü işler çeviriyor ve sen onu alıkoy­muyorsun."

Sonra Ali, yanından ayrılıp gidince Hz. Osman da onun arkasın­dan mescide gider ve minbere çıkıp insanlara bazı nasihatlerde bulunur, uyarıp korkutur, tehdid edip ceza vereceğini söyleyerek ko­nuşmasına şöyle devam eder:

"Hattab oğlu Ömer'i kınamadığınız hususlarda beni ayıplayıp kını­yorsunuz. Böyle bir durumda ayağıyla size bir tekme vurur ve eliyle şa­mar atar veya lisanıyla size gerekeni söylerdi. Siz de ona sevdiğiniz veya sevmediğiniz her hususta uyup sesinizi çıkarmazdınız.

Ben ise size karşı son derece yumuşak davrandım, omuzlarımı size destek yaptım. Elimi ve dilimi sizden uzak tuttum. Bana karşı cüretkâr olmanıza fırsat verdim. Fakat Allah'a yemin ederim ki, taraftarlarımın sayısı sizden daha fazladır. Yardımcılarım bana daha yakındır. Sayıca daha kalabalığım ve yardım görmeye de ya­kınım. Adamlarımı çağırırsam, bana toptan ve hemen gelirler. Ben size denk kimseler hazırlamışım. Size karşı gereğinden fazla iyilikte bulun­dum.

Fakat size karşı dişlerimi gıcırdatmak zorunda kaldım. Daha ön­ceden yapmadıklarımı bana yaptırdınız. Ağzıma almadığım şeyleri bana söylettiniz. Artık bana dil uzatmayın. Beni ayıplamayın. Yöneticilerini­zi ayıplamayın. Ben sizin başınıza öyle birtakım kimselerin geçmesine engel oldum ki, eğer sizinle benim konuştuğum bu şekilden başka türlü konuşsalardı, yine de öpüp başınıza koyardınız. Sizin hangi haklarınız kaybolmuş? Allah'a yemin ederim ki benden öncekilerin ulaştıkları me­safeden geri kalmış değilim."

Bundan sonra Osman, akrabalarına verdiği malları kendi mülkünden vermiş olduğunu söyleyerek kendini savundu. Mervan bin Hakem de kalkarak cemaate hitaben şöyle dedi:

"Eğer isterseniz bizimle sizin aranıza kılıç girsin. Ve sizinle bir şairin dediği gibi olalım: "Biz size her şeyimizi feda ettik. Siz neye sahip oldunuzsa bu sayede sahip oldunuz."

Osman, Mervan'ın bu sözleri üzeri­ne ona:

"Sus ey kör olasıca, beni ve arkadaşlarımı rahat bırak, aramıza girme! Senin bu konuda söyleyecek hiçbir sözün yok. Ben sana daha ön­ce bu konularda hiç konuşmayacaksın dememiş miydim?" diye çıkışır. Bunun üzerine Mervan susar. Osman (r.a.) da minberden inip gider..."]

Bu diyalog bize, devlet ve muhalefetten her birini kendi görüşü doğrultusunca hareket ettiren iki eğilimin olduğunu göstermektedir… Mu­halef et derken bununla başlarında Ali bin Ebû Tâlib'in olduğu hayırlı küçük sahâbe topluluğunu kastediyoruz. Elbette bu sözle, İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde, fitneler çıkartan fırka ve grupları kastetmiyoruz. Onların tutuşturdukları bu fitne ateşi, halife son derece vahşî biçimde öldürülünceye kadar sönmemiştir…

Yine bu diyalogda, halifenin, olayı nasıl değerlendirdiğini net olarak görmekteyiz…

 O, muhalefetin izlediği tutumu -doğru ve isabetli olmasına rağmen, İslâm'a entrikalar çeviren, tuzaklar kuran isyancıları destekleyen bir tavır olarak kabul etmektedir… Bu yüzden ona:

"Sen, benim yerimde olmuş olsaydın sana böyle serzenişte bulunmaz ve kınamaz ve seni böyle ayıplamazdım." karşılığını vermiştir.

Osman, akrabalarının yönetim işlerinde ve savaşlarda gösterdikleri liyakat ve iktidar bir yana, onları vali yaparak, böylelikle akrabalarına ihsanda bulunup, onların İslâm üzere kalmalarına yardımcı olduğunu düşünüyordu… Yine ona göre, iktidar ve liyakat sahibi akrabalarını, kimi takva ve fazilet sahiplerine tercih etmiş olması, bazen Ömer'in de yaptığı bir şey olup, bu konuda onu örnek alıyordu…

Buna karşılık muhalefetin de kendi fikir ve görüşü vardı ve İmam Ali'nin geçen konuşmasında bu fikir net olarak dile getirilmişti…

İmam Ali, o valilerin görevden alınmalarının âdil bir uygulama olacağına inanıyordu…

Hakkı sahiplenme perdesi ardında birtakım insanların -fitnecilerin ve isyancı grupların yaptıkları gibi- bâtıl amaçlar gütmeleri, hakka karşı dürüst ve samimi olan kimi insanların hakkı açıktan dile getiremeyecekleri ve ona davet edemeyecekleri anlamına gelmemektedir…

İmam Ali'ye göre, idarecinin takvalı olması, liyakat sahibi olmasından… İhlâslı olması da zeki olmasından daha önemli ve önceliklidir… Şayet Ömer, bazen zeki ve dahi insanları tercih etmişse, bunu, bütün valileri avucunun içinde tuttuğu, onlara göz açtırmadığı için yapmıştır… O valilerden bir teki bile gece ya da gündüz bir an için hakkın dışında hareket edemezlerdi…

Şimdi ise, seksen yaşlarına merdiven dayamış bir halife var… Sonra bu halife yaratılıştan mülâyim, hoşgörülü, sakin, öfkelenmeyen bir huya sahip…  Bunu çok iyi bilen valiler de denetim ve izlenme korkusu olmadan diledikleri gibi davranıyorlar…

Halife, valilerini temize çıkarmıyor; ancak onları görevden almasını gerektirecek kadar büyük yanlış ve suçlarının bulunup bulunmadığının tespitini istiyordu…

İmam Ali ise, yetişmeleri, psikolojileri ve ailevî durumları itibariyle bu insanların, başında bulundukları bu makamlar için en uygun insanlar olmadıklarını söylüyordu… Eğer onlar o makamlarda kalmaya devam edecek olurlarsa, tehlikeden başka bir şey getirmeyeceklerdir…

Doğrusu, olaylar, İmam Ali'nin ileri görüşlülüğünü ve yaklaşımının doğruluğunu ortaya koyarak acı sonlara doğru patlak verdi…

* * *

Şimdi halifenin eleştirildiği ikinci hususu ya da kriz tezgâhtarlarının halifeye karşı plânladıkları ikinci krizi ele alacağız…

Canına kast eden düşmanları da dâhil hiç kimsenin, vicdanıyla baş başa kaldığında, onu bu konuda suçlamadığını peşinen söyleyelim…

Onun zimmetinin temiz ve suçsuz, yüce bir karaktere ve tertemiz bir ahlâka sahip olduğunda en küçük bir şüphe ve tereddüt yok…

O gün söylenenleri fitneciler abartarak yayıyorlardı:

"Halife akrabalarına devlet hazinesinden daha fazla vererek onları kayırıyor..!!"

Halbuki onlar sisli hayal dünyasında gezinerek halife hakkında asılsız sözler söylüyorlardı: 

"Halife bir kerede Mervan bin Hakem'e pay olarak Afrika'nın beşte birini vermiş..!!"

Komplocular, halifenin ekonomide izlediği siyasete dair asılsız haberler yaymaya başladılar…

* Halife, oğlunu Hâris bin Hakem'in kızıyla ve yine kızını da Mervan bin Hakem'in oğluyla evlendirip, bunların düğün masraflarını da cahiliye döneminden gelen kendi bol servetinden karşılamıştı. Birileri:

"Halife, çocuklarının düğün masraflarını devlet hazinesinden karşılıyor…!!"  yaygarasını kopardı…

* Abdullah bin Halid bin Üseyd,  devlet hazinesinden birkaç bin dinar borç almıştı. O dönemde Müslümanların devlet hazinesine borçlanmaları kendilerine tanınmış bir haktı… Abdullah da devlet hazinesine borç­lanınca şöyle dediler:

"Halife hakkı olmadığı hâlde ona hazineden borç verdi…!!"

* Halife Ömer'in döneminden itibaren sadaka develeri ve hayvan işletmeciliği için korunan mera ve otlaklar genişleyerek büyümüştü. İbn Sebe' Mısır'dan bir grup adamını göndererek, halifenin bu meraları, kendi develeri ve diğer büyükbaş hayvanları daha iyi otlasın ve semirsin diye ayırdığını yaymaya başladı…

* Halife Hâris bin Hakem'i Medine pazarına nezaretçi olarak tayin edince, Hâris bu yetkisini kötüye kullanarak, hurmayı çekirdekken satın alıp stoklamaya başladı… Halife bunu duyar duymaz, onu derhal çağırdı ve azarlayıp görevden azletti… Bu da ayrıca halifeye yöneltilen başka bir töhmet konusu oldu…

* İşlenmemiş, çorak, sahipsiz araziler iyice genişleyip, sokakları, özellikle de Irak sokaklarını sarmaya başlayınca, halife bu arazileri sahabenin bazı zenginlerine vererek, onların buraları sahip oldukları servetle işletmelerini ve geliştirmelerini arzu etmişti… Yatırımcıları bu işe teşvik eden bir de İslâmî prensip bulunuyordu:

"Kim bir araziyi ihya ederse, orası onundur."

Bu uygulama da ayrı bir eleştiri konusu yapıldı…

* Hazineden sorumlu olan Abdullah bin Erkam ihtiyarlamıştı… Geçmişte halife ile aralarında küçük, önemsiz bir sürtüşme de olmuştu. Halife onu görevden alarak yerine Zeyd bin Sâbit'i getirdi.

Fitneciler bunu da kendi lehlerine kullanarak şöyle dediler:

"Hazineden sorumlu Abdullah bin Erkam, halifenin israf ve aşırı harcamalarına karşı çıkınca halife onu görevden aldı…!!"

Şayet bu denildiği gibi olmuş olsaydı, halifenin bu iş için Zeyd bin Sâbit'ten başkasını tercih etmesi daha uygun düşmez miydi...?!

Çünkü o, Ebû Bekir'in, Ömer'in ve Osman'ın, Kuran'ın toplanması işin­de güvendikleri sahabîydi… Bütün Müslümanların gönlünde taht kur­muş, onların saygı ve güvenlerini kazanmış bir büyük sahâbîdir… O, dindarlığı, ahlâkı ve güvenilirliği ile Rabbinin huzurunda herhangi bir haksız ve kusurlu davranışın sorumluluğunu taşımaya yanaşmayacak biridir…

Halifenin hazinenin başına getirdiği adam işte böyle biriydi…

Bununla birlikte birileri bu olayı da halifeye karşı töhmet konusu yapmayı başardılar…

* Hatta utanmadan, halifenin hazineden aldığı paralarla kendisine ve ailesine köşkler ve çiftlikler yaptırdığını dahi iddia ettiler…

* * *

Medine'de ve diğer İslâm şehirlerinde asılsız haberler ve iftiralar çıkarıp yayanlar, malî meseleleri, kendileri için eşi bulunmaz malzemeler olarak değerlendirdiler…

Burada belki şu söylenebilir:

"Ateş olmayan yerden duman çıkmaz."

Halifenin düşmanları, onun bazı ekonomik icraatlarından, kendi amaçlarına hizmet edebilecek çok uygun malzemeler bulabilmişlerse, bu durum, bu icraatlarda hata ve yanlışlıkların bulunduğuna işaret etmez mi?!

O döneme ilişkin tarihî hakikatlerden çıkardığımız sonuç şudur ki, halifenin düşmanları olan İbn Sebe'nin destekçileri ve komplocular, halifeyi karalama kampanyası yürütüyorlardı.  Bunun içinde amaçları doğrultusunda kullanabilecekleri uygun malzemelerin ortaya çıkmasını beklemeye ihtiyaçları yoktu… Onlar halifeyi halkın gözünden düşürmekte kararlıydılar ve bunu yapabilecek güce de sahiptiler… Halifenin ekonomik icraatları her tür yanlıştan uzak olsaydı bile onlar halifenin bu icraat sayfasının bembeyaz ve tertemiz kalmasına asla razı olmayacak ve mutlaka bu sayfaya bir siyah nokta koyacaklardı…

Birtakım yanlışların ve hataların yapılmış olması ihtimalini inkâr etmiyor ve uzak da görmüyoruz… Fakat tam bir kesinlikle inanıyoruz ki, bu yanlışlıklar, büyük halifenin sorumluluğunu yerine getirme ve güvenilirliğindeki en küçük bir kusurundan dolayı meydana gelmemiştir… Kaldı ki komplocuların da yapmaya çalıştıkları buydu…

O gün içinde bulunulan tüm şartlar, iftira ve söylentiler için iyi bir kuluçka ortamı oluşturuyordu…

Mallar âdeta dört bir yandan akıyordu… Herkes bu zenginlikten bir şekilde payını alıyordu… Sahip olunan servet, yaşama konfor ve lüks getirmişti… Emevî kökenli valiler, kendilerini bu lüks yaşamdan alıkoyacak zühd ve sadeliğe sahip değillerdi… Aksine yetişme tarzlarının bir uzantısı olarak konfor ve lükse iyice daldılar…

Halife basite aldığı için değil de sahip olduğu bir kanaatle, haram yoldan kazanmayıp, günah yollarda da kullanmadıkları sürece valilerinin, hayatın zenginlik ve lüksünden yararlanmalarında bir sorun görmüyordu…

 Şunu kesinlikle kabul edelim ki, halife Osman, bu konuda selefi Ömer'in izinden gidip, dünyanın mubah güzellikleri içinde boğulmaya karşı nefislerin dik başlılığını frenlemiş olsaydı daha isabetli davranmış olurdu... Özellikle de daima halka örnek ve model teşkil etme konumunda olan vali ve komutanlar, sade bir yaşamı tercih edip, lüks bir yaşamın içine gömülmemiş olsalardı…

Fakat bu durumda da karşımıza şu soru çıkmaktadır:

"Sınırları geniş devlete dört bir yandan esen ve bünyesinde barındırdığı birbirinden farklı çeşitli milletleri, gelenekleri, değer yargılarını da beraberinde getiren güçlü değişim ve kalkınma rüzgârlarına rağmen bu mümkün müydü…?!"

Önerme bu şekilde…

Başka bir şeye yönelmeden yalnızca bu hakikatin ışığında, bütün sorumluluğunu halifenin üzerine yıkmaya çalıştıkları söz konusu israf ve lüksün ne olduğunu araştırmamız gerekiyor…

Öyle bir halife ki, zimmeti her zaman tertemiz, pırıl pırıl kalmayı başarmıştır.

* * *

Şimdi üçüncü krize geçiyoruz…

Bu, sahabenin önde gelelerinden bir grubun yürüttüğü temiz, duru muhalefet ile halife Osman arasında ortaya çıkan ihtilâf ve anlaşmazlıktır…

Halife, güzîde sahâbîler Ebû Zer el-Gıfârî, Ammâr bin Yâsir ve Abdullah bin Mes'ûd'a karşı takındığı sert ve kırıcı tavrı nedeniyle eleştiri oklarına hedef oldu…

Bu anlaşmazlığı, o dönemde devletin karşı karşıya kaldığı olaylar ve fitnelerin genel çerçevesi dışında değerlendirecek olursak, bu konuda doğruya ulaşamayız.

Halife ile sahabenin seçkinlerinden olan arkadaşları arasında meydana gelen fikrî anlaşmazlık, komplocuların oluşturdukları o kapkara hava olmasaydı, mutlu bir sonla çözüme kavuşturulabilirdi…

Kapkaranlık bir fitneyle gündüzün ışığını örterek, halifeyi şaşkına çevirdiler…

Masum bir anlaşmazlığı, tutuşturdukları fitne ateşini iyice alevlendirmek için kullandılar… Güzîde sahâbînin dudaklarından dökülen güvenilir, huzur dolu öğütler, kovucuların ağızlarında iftira ve sövgülere dönüştü…  Halifenin de sabır ve tahammül sınırları içinde dile getirdiği azar ve paylamalar, aynı zehirli ağızlarda tehdit sözlerine dönüştü…!!

Varlığının her bir zerresine varıncaya kadar hayâyla dopdolu olan bir adama, sahip olduğu utanma duygusunun, zayıflık ve küstahlık sebebi yapılması kadar hiçbir şey acı vermez ve öfkelendirmez… Bu, kanıt aramaya gerek olmayan insan psikolojinin bir durumudur…

Osman, hayâ da çok ileriydi… Bundan ötürü de bu aşırı hayâ duygusu, halifenin saygınlığına ve konumuna yönelik sorumsuzca davranışların sahiplerine gereken cevabı vereceği yerde halifenin gönlünü keder ve öfkeyle doldurdu… Ardından isyancılara karşı şu meşhur sözünü söyledi:

"Hattab oğlu Ömer'i kınamadığınız aynı hususlarda beni ayıplayıp kını­yorsunuz. O ayağıyla size bir tekme vurur ve eliyle şa­mar atar veya lisanıyla size verip veriştirirdi. Siz de hoşunuza gitsin veya gitmesin hiçbir hususta ona karşı gelmez, boyun eğerdiniz.

Ben ise size karşı son derece yumuşak davrandım, omuzlarımı size destek yaptım. Elimi ve dilimi sizden uzak tuttum. Siz ise bana karşı küstahça davrandınız…"

Bu ağır sözler, son derece hayâlı, mülâyim halifenin duygularını kanatan yarayı gözler önüne sermektedir…

Osman gibi tahammüllü, mülâyim bir adam, çok derinlerinden yaralanmadıkça ve komplocuların artık sabır ve tahammül sınırlarını çoktan aştıklarına inanmadıkça öfkesini bu şekilde sözlerle açığa vurmaz…

Hem de böyle bir atmosferde…!! Dost dokunsa parmak kanar…!!

Bundan dolayı her tarafı yarayla dolu olan halife, İslâm'ın ilk günlerinden itibaren davette, fedakârlıkta ve Resûlullah'a ashab olmada yoldaşları olan bu insanların yürüttüğü muhalefete cevap verecek durumda değildi…

Cevap vermemesinin sebebi, hak sözü söylemekten çekinmesi veya bunu basit bir iş olarak görmesi değildi… Bilakis komplocuların bu seçkin ashabın yürüttüğü muhalefet hareketini, kendi tahrip edici fitneleri için yakıt olarak kullandıklarını görmüş olmasıydı…

Bu açıklamayla, yüce ashabın, gördükleri hata ve yanlışları eleştirme haklarını onlardan esirgiyor değiliz… Kaldı ki onlar gibiler, yanlışlar karşısında susamazlar… Ancak sonuna kadar açık iki gözle, halifenin duygularını ve düşüncelerini etkilemesi kaçınılmaz olan psikolojik ortam ve şartların görülmesini istiyoruz…

* * *

Şimdi yüzümüzü, halife ile o ashabın arasında meydana gelen anlaşmazlık olaylarına döndürelim… Silâhlı fitnenin elebaşları, bu anlaşmazlığı kendi lehlerine çok iyi kullanmışlar ve bundan hilâfetin saygınlığına ve halifenin hayatına kast eden girişimlerini aklamak için bir töhmet meydana getirmişlerdir…

Halife ile Ebû Zer (r.a.) arasında başgösteren anlaşmazlıktan başlayalım…

Ebû Zer (r.a.), İslâm'ın terbiye ettiği büyük liderlerden biridir…

İslâm'ın özünden hareketle,  zühd ve servetin paylaşımı hususlarında kendine bir yol ve çizgi belirledi… Sonra büyük bir adanmışlık içinde yolunda ilerlemeye başladı…

Onun, bu çizgisi dolayısıyla arasının açıldığı tek insan halife değildi. Aynı şekilde mal ve servet sahibi kimi sahabeyle de arası iyi değildi…

O, insanların ellerindeki mal ve serveti, Allah'ın, kullarındaki emaneti olarak kabul ediyor ve herkesin, ihtiyacından fazla olmamak koşuluyla bu mal ve servetten serbestçe yararlanabileceğini söylüyordu.

Aynı şekilde ona göre, Muhammed (s.a.v.) ve ashabı, dünyaya almak için değil… vermek için gelmişlerdi…

Resûlullah (s.a.v.) hayata, en değerli, en muazzam hediyeyi vermiş… hidayeti ve hakikati getirmişti… Sonra ömrü boyunca bu dünyanın nimet ve güzelliklerinden, lüks ve konforundan ellerine bir şey bulaşmamasına son derece dikkat etmişti… Hatta kendisinin ve ailesinin ekmek ihtiyacını karşılamak için ihtiyaç duyduğu bir miktar arpa karşılığında zırhını rehin bırakmış olduğu hâlde Rabbine kavuştu… Ashabının da ona kavuşuncaya kadar aynı yolu izlemeleri gerekiyordu…

Ebû Bekir (r.a.) bu yolda devam etti… Ardından Ömer (r.a.)…

Şimdi Ebû Zer, Osman'ın hilâfetinin, zühd, ve gösterişten uzak sade yaşam bakımından vahiy günlerinin, Ebû Bekir'in ve aynı şekilde Ömer'in halifelik günlerinin bir uzantısı ve devamı olmasını istiyordu…

Resûlullah'ın haber verdiği gibi yalnız yaşadı… Yalnızken vefat etti… Ve yalnız olarak haşrolunacaktır…

Diğer tarafta ise, sahabeden pek çok kimse, dünyanın nimet ve güzelliklerinden bolca faydalanmakta sakınca -hem de hiçbir sakınca- görmüyorlardı… Halbuki Kur'an onlara şöyle diyordu:

"İman eden ve iyi işler yapanlara, hakkıyle sakınıp iman ettikleri ve iyi işler yaptıkları, sonra yine hakkıyle sakınıp iman ettikleri, sonra da hakkıyle sakınıp yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı günah yoktur." [20]

Ve yine onlara şöyle diyordu:

"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir." [21]

Ebû Zer, her ne kadar ölçülü olmak koşuluyla dünyanın güzelliklerinden yararlanmayı caiz görüp, hoş karşılasa bile, israfı, lüksü ve mal ve servet edinmeyi bir an için dahi olsa asla caiz görmemekte ve hoş karşılamamaktadır…

Sonra Şam'dan gelen haberler üzerine derhal yola koyuldu. Haberler, Şam'da lüks bir yaşamın artarak yayıldığını, şehrin göklerini saray ve köşklerin burçlarının doldurduğunu, yerini ise bağ ve bahçelerin, çiftlik ve yazlıkların kapladığını söylüyordu. Bunların sahipleri ise başta Muaviye olmak üzere şehrin mülkî âmirleri, yetkilileri ve bir grup sahabe idi… Ebû Zer ise onların bu işler için yaratılmadıkları görüşündeydi…

Şam'a ulaşınca, muhalefet bayrağını Muaviye'nin tahtını sarsacak biçimde kaldırdı.

Kitlelere Allah'ın şu âyetini okuyordu:

"Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!

(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): "İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!" [22]

Muaviye onun bu girişimlerini sonuçsuz bırakmak istedi; ancak başarılı olamadı. Doğrusu, o, Ebû Zerr'in aleyhine yürüttüğü kampanyanın tehlikesini fark etmiş olmasına rağmen ona karşı saygı ve hürmet göstermeye devam etti.

Halifeye şu mektubu yazmakla yetindi:

"Ebû Zer, Şam'da insanları ifsat ediyor."

Halifenin cevabı gecikmedi:

"Onu bana gönder…!!"

Ebû Zer, Medine'ye döndü… Halifeyle aralarında bir diyalog geçti. Her ikisi de birbirinin görüş ve düşüncelerini kabul etmedi…

Bu diyalog sonrasını anlatan iki rivayet var. Bunlardan biri halifenin, Ebû Zerr'i "Rebeze" denilen Medine'den uzak, ıssız bölgeye sürdüğünü söylerken, diğeri, halifeden Ebû Zerr'in, Rebeze'ye gitmek için izin istediğini ve ömrünün kalan günlerini orada geçirdiğini söylüyor…

O veya bu rivayet, hangisi sahih olursa olsun, halifenin, Ebû Zerr'in Medine'de kendisiyle beraber kalması hususunda çok istekli olduğunda kuşku yoktur… Ona bu arzusunu ona şöyle dile getirdi:

"Bizimle kal… Bolluk ve refah içinde yaşarsın!"

Fakat Ebû Zer kendisini çok iyi tanıyordu… Halifenin ses çıkarmadığı pek çok konuda sesini yükseltmeye devam edecekti…

Böylece Ebû Zer, en yüce dost Allah'a göçme saati gelinceye kadar ömrünün kalan günlerini yüce ve büyük Allah'a ibadet ederek geçireceği Rebeze'ye doğru yola koyuldu…

 Halife ile Ebû Zer arasında meydana gelen anlaşmazlığa dair elimizde canlı bir sahne var. Bu sahne, iktidar ile muhalefet arasında meydana gelen anlaşmazlığın, ne kadar derin olursa olsun, asla komplocuların elleriyle ulaştırıldığı nefret ve hınç boyutunda olmadığını açık bir biçimde ortay akoymaktadır...

İşte burası Rebeze… Komploculardan bazıları Ebû Zerr'e gelerek, ona, halifeye karşı yürüttükleri silâhlı isyan hareketinin başına geçmesini teklif ediyorlar…

Ebû Zer onlara şu ağır sözlerle karşılık veriyor:

"Allah'a yemin olsun ki, Osman beni en uzun çarmıhta yahut en yüksek dağda idam edecek olsa, yine de onun fermanını dinler, ona itaat eder,  sabreder ve Allah'tan bu davranışımın mükâfatını beklerim… Bunun benim için daha hayırlı olduğunu bilirim…

Beni bir o ufka bir bu ufka sürgün gönderecek olsa, yine de onun fermanını dinler, ona itaat eder,  sabreder ve Allah'tan bu davranışımın mükâfatını beklerim… Bunun benim için daha hayırlı olduğunu bilirim…

Beni evime geri gönderecek olsa, yine onun fermanını dinler, ona itaat eder,  sabreder ve Allah'tan bu davranışımın mükâfatını beklerim… Bunun benim için daha hayırlı olduğunu bilirim…"

Halife ile bazı arkadaşları arasındaki ihtilâf ve anlaşmazlık bu seviye ve düzlemde bir anlaşmazlıktı… Sonuçları da böyleydi…

Anlaşmazlığın hiçbir zaman meydana gelmediğini/gelmeyeceğini ileri süren bir düşünce, eşyanın tabiatına terstir…

Şimdi halifenin Ebû Zer (r.a.) ile olan anlaşmazlığını bir tarafa bırakarak, bütün dikkatimizi, halife ile Ammâr bin Yâsir (r.a.) arasında meydana gelen benzer bir anlaşmazlığa yoğunlaştırıyoruz…

Ammâr da güzîde sahâbîlerden biri… Anne ve babası, Kureyş'în, Allah'ın nurunu söndürmek için kurduğu işkence masalarından birinde şehit oldular… Bu işkenceler sırasında Ammâr da anne babasının yanı sıra ağır ve dayanılmaz işkencelere maruz kaldı… Yine anne babasına işkence edildiği bir sırada gelen Resûlullah'ın şu müjdesine o da mazhar oldu:

"Ey Yâsir ailesi! Sabredin.

Buluşma yerimiz cennettir!"

Ammar da bazı konularda halife ile fikir ayrılığına düştü ve -belki- o konulardaki düşüncelerini halifeyi rahatsız edecek bir tarz ve söylemle dile getirdi…

Özellikle bazı Emevî kökenli valilerin, hakkı Hakk'ın rızası için açıkça dile getiren sahâbilerle kör bir fitne çıkarmak için gayret gösteren, topluma sonradan girmiş direnişçileri birbirinden ayırmayarak tüm muhalefet cephesine son derece sert ve acımasız davrandığı Halife Osman'ın son dönemlerinde bu anlaşmazlık patlak verdi…

Halife ile Ammâr arasındaki anlaşmazlık, çileli ve zaferlerle dolu günlerde o ikisini bir araya getiren yüksek sahâbelik ve arkadaşlık hukukuyla çözüme kavuşturulabilirdi…

Yürekleri yerinden oynatan ve olayların ve komploların her gün biraz daha tırmandırdığı galeyanın yol açtığı kırılganlıklara rağmen bu hukuk varlığını sürdürebilmiştir…

Bu sebeple halifenin, gerçeği araştırmak üzere sahâbenin arasından bir komisyon oluşturmak istediği zaman Ammâr'ı unutmadığını… ve hatta o kendisine muhalif olduğu hâlde onu da seçip Mısır'a gönderdiğini görüyoruz… 

Ammar dışında bu komisyonun bütün üyeleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüşlerdi. Ammar'ın Mısır'daki işi uzamış, bu sebeple geri dönüşü de gecikmişti… Bu esnada Mısır'da biri daha vardı: Abdullah bin Sebe… Hainler, bunu fırsat bilerek, Ammâr'ın Mısır'da Abdullah bin Sebe ile görüşme ve toplantılar yaptığını iddia ederek, halifeyi Ammâr'a karşı doldurmaya, kışkırtmaya başladılar…

Bu karalama ve diğer etkenler, halife ile Ammâr'ın arasındaki anlaşmazlığı tırmandırmaya başladı…

Ammâr'a karşı girişilen saldırı bu anlaşmazlığın en sert görüntüsü oldu… Acaba bazı rivayetlerin söylediği gibi halifenin gerçekten bu saldırı da parmağı var mı?!

İmam Taberî bu iddiayı reddederek, Başkanlık Divanı memurlarından kimilerinin gerçekleştirdiği bu saldırıdan dolayı eleştirildiği zaman halifenin kendini savunarak şöyle dediğini aktarır:

"Ammâr ve Sa'd bin Ebû Vakkas mescide geldiler… Bana birini göndererek beni ayaklarına çağırıp: "Yapmış olduğun bazı işleri seninle değerlendirmek istiyoruz." dediler.

Ben o ikisine birini göndererek:

"Bugün sizinle ilgilenemeyecek kadar meşgulüm, başka bir gün görüşelim." dedim.

Bunun üzerine Sa'd kalkarak gitti. Ammâr ise, bulunduğu yerden ayrılmayı reddetti. Elçimi aynı maksatla tekrar gönderdim; ama o yine gitmeyi kabul etmedi… Bunun üzerine elçimi bir kez daha gönderdim; o yine bildik tavrını sürdürdü… Bunun üzerine elçim, benim bilgim ve iradem dışında ona eziyette bulunmuş.

Allah'a yemin olsun ki, ben ne böyle bir şeyi emrettim, ne de onun böyle bir muameleye maruz kalmasına rıza gösterirdim. İşte elimi Ammâr'a uzatıyorum, istediği gibi bana kısasta bulunabilir."

Daha önce Ebû Zer, Kûfe fitnecilerinin kendisine yaptıkları, halifeye karşı silâhlı direniş ve isyan hareketini yönetmesi teklifini nasıl reddetmişse, benzer bir tavrı da Ammâr'ın sergilediğini görüyoruz… İsyancılar halifenin evini muhasara altına alıp, eve giden içme suyunu keserek içeridekileri susuz bırakmak istemeleri karşısında Ammar çok öfkelenmiş ve onlara şöyle bağırmıştı:

"Subhanallah…!! Siz Maûne Kuyusu'nu kendi parasıyla satın alarak Müslümanlara bağışlayan kimseyi susuz bırakmak mı istiyorsunuz..?!!"

Ammâr, akabinde hemen İmam Ali'ye koşar ve gelişmelerden onu haberdar eder. İsyancıların onun yoluna çıkamayacaklarını söyleyerek, halifenin evine kırbalarla su götürmeyi teklif eder.

Bu tutum ve tavırlar, halife ile sahabenin ileri gelen bu şahsiyetleri arasında meydana gelen anlaşmazlığın, Allah yolunda onları birbirine kardeş yapan arkadaşlığın üzerine çıkamadığını, onu yok edemediğini göstermektedir…

* * *

Zaman zaman pek çok kabalığın da bulaştığı tartışmalarda halifenin -âdeti olmadığı hâlde- sert ve katı tutumlar sergilediğini görüyoruz… Abdullah bin Mesûd ile arasında böyle bir olay yaşandı…

Abdullah, son derece fedakâr, cömert bir sahâbîdir… Resûlullah ile arkadaşlığı harikadır…

Halife ile olan anlaşmazlığı tırmanmaya başlayınca halife, hoşgörü, cömertlik ve iyi kalpliliğiyle asla bağdaşmayan bir tavır sergileyerek, devlet hazinesinden ona ödenen maaşı keser… Halbuki onun hiçbir zaman bu iyi kalplilik ve cömertlikten uzak kaldığı görülmemiştir…

  Halife, Abdullah'ın hastalığını -ki o, bu hastalığının sonunda Rabbinin rahmetine kavuşmuştur- öğrenince ona yaptığından dolayı derin bir vicdan azabı duydu… Kendisini bitkin bırakan ihtiyarlığına aldırmadan Abdullah'ın evine doğru yola koyuldu… Yaptıklarından ötürü ondan özür diledi… Israrla ondan kendisini affetmesini istedi… Sonra Ümmü Habibe'nin evine giderek, kendisini affetmesi için aracılık yapmasını istedi…

Abdullah vefat edip de halifeye haber verilmeden defnedilince evinden üzüntülü bir şekilde çıktı. Abdullah'ın mezarının başına gelerek, gözyaşları içinde yanındakilere şöyle dedi:

"Allah'a yemin olsun ki, Resûlullah'ın ashabından geriye kalan en hayırlı insanı da defnettiniz…!!"

Ebû Zer ve Ammâr bin Yâsir ile halife arasındaki anlaşmazlığı kötüye kullanmak isteyenler hastalığında Abdullah bin Mes'ûd'a da aynı maksatlarla geldiler… Onunla yaptıkları konuşmalar esnasında halifeyi ölümle tehdit ettiler… Abdullah onları bundan menederek şöyle dedi:

"Sizler onu öldürecek olursanız, onun gibi birisini bir daha asla bulamazsınız…!!"

* * *

Onların aralarındaki anlaşmazlık, hangi boyutlara ulaşmış olursa olsun, bu şekilde idi… Allah'ın dininin ve Resûlullah'a arkadaş olmanın onlara kazandırdığı üstün sahâbîlik ve arkadaşlık vefası, bu anlaşmazlığı bastırıyor, önü alınmaz biçimde büyümesini engelliyordu…

Halife onlardan biri hakkında yanıldığı zaman özür diliyor…

Onlar da halifeyle aralarındaki anlaşmazlığın komplocuların ihtiras ve emelleri uğrunda kullanılmasına asla yanaşmıyorlardı…

Şayet Emevî kökenli valiler, o günlerde hem kendi şahıslarında hem de icraatlarında kaba olsalardı, halifenin işi daha da zorlaşacaktı…

Fakat yine de onların pek çoğu, öfke ve sertlikte çok aşırıya kaçıyorlardı. Özellikle de Osman'ın hilâfetinin son dönemlerinde, çevrelerindeki fitne ateşinin çemberinin kendilerini yutacak derecede iyice genişlediğini görünce, sertlik ve şiddetin dozunu artırdılar…

Bu dönemde yaşanan olayların baskısı, halifenin, sahâbenin bazı şahsiyetlerinin üzerine yürümesine sebep oldu… Çünkü halife oldukça sancılı bir döneme girmiş bulunuyordu ve bu dönemde tüm çabasını halkın nezdinde devletin saygınlığını korumaya yoğunlaştırmıştı…

O belki, sahâbenin önemli ve faziletli şahsiyetlerine yönelik bu sert tutumunun, kendilerine o sahâbeye karşı duyduğu sevgi ve saygının onda birini beslemediği başkaları için caydırıcı olacağını ümit ediyordu…

İmam Ali'den Medine'yi terk ederek yakın bir yere yerleşmesini talep ederken de gerçekte bu emrin, kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit kabilinden başkalarına yöneltilmiş bir talep olması mümkündür… Yoksa halife, bir gün bile İmam Ali'nin danışmanlık ve yardımından müstağni olmamıştır… Aksine işler ne zaman sarpa sarsa hemen onu çağırıyor, yardımını istiyor ve sıkıntı ve yükünü onunla paylaşıyordu…

Ayrıca burada, halifenin, kendisinin sebep veya taraflarından biri olacağı Müslümanlar arasında bir savaşın çıkmamasına da azamî gayret gösterdiğini hatırlatalım…

İsyancıların öldürülmesini teklif eden Muğîre bin Şu'be'ye verdiği şu cevabı daha önce aktarmıştık:

"Vallahi ben, Resûlullah'ın ümmeti içinde kan döken ilk halife olmayacağım…"

Halifenin çevresinde, iğrenç hedefler güden silâhlı bir isyana dönüşen fitne ve komploların alevleri daha yukarılara doğru yükselmeye devam ediyordu… Halife ise bu olayları, hangi boyutlara ulaşırsa ulaşsın ve ne tür sonuçlara yol açarsa açsın, paylama ve tehdit dışında başka bir yolla, hele hele kılıç gücüyle durdurmaya asla yanaşmıyordu… Sonra kaldı ki böyle direnişi kiminle gerçekleştirecekti…?! Keskin dilleriyle kendisini inciten, halifeliğine son verilmesini ve öldürülmesini arzu eden ve İslâm'a karşı içlerinde her tür kötülük ve düşmanlığı gizleyenlerle mi…?!

Halifenin Ali, Ammâr, Ebû Zer ve Abdullah bin Mes'ûd gibi güzide, seçkin ve güvenilir öğütçüler olan sahâbeye karşı kırıcı ve sert davranıp da isyancı ve fitnecilere karşı sadece kınama ve paylamayla yetinmiş olması akla yatkın, mantıklı bir şey midir?! Halifenin vicdan ve ahlâkı böyle bir şeyi kaldırabilir mi…?!

* * *

Elbette isyancılar ve fitneciler de halifeye karşı yürüttükleri ve bizim de geçen sayfalarda uzun uzadıya anlattığımız suçlama ve karalama kam­panyalarını yeterli görmediler… Halifenin, ne Resûlullah'ın ne de Ebû Bekir ve Ömer'in zamanlarında dinde olmayan bidatlar çıkardığı iftirasında bulunarak, bunu her tarafta yaymaya başladılar…

Bizim bu sayfalarda tartışacağımız dördüncü ve son eleştiri konusu, işte budur…

Kötü plânları ve uğursuzluklarıyla, râşid halifeyi yakın takibe alarak, onun takva ve verâsını, Allah'a ve Resûlullah'a olan üstün sadakat ve bağlılığını delecek, kusurlu gösterecek malzemenin arayışına düştüler…

* Dediler ki:

"Halife, mevcut bütün Mushafları toplayarak tek bir Mushaf oluşturdu, geri kalan tüm Mushafları da yaktırdı."

Biz bu konuyu daha önce ele alarak, yine uzun uzadıya anlatmış ve bu hareketin sebep ve gerekçelerini de açıklamıştık… Bu, başka meselelerde halife ile anlaşmazlık hâlinde olanlar da dâhil olmak üzere tüm sahâbenin ortaklaşa attıkları mübarek bir adımdır…

* Yine dediler ki:

"Halife, hac esnasında namazı kısaltmadan tam olarak kıldı…!! Hâlbuki Resûlullah ve iki arkadaşı Ebû Bekir ve Ömer, bu namazı kısaltırlardı…"

Sadece bu sözleri bile, onların hareketlerinin ardındaki kötü ve iğrenç niyetlerini görmek için yeterlidir… Bütün ümmeti halifenin aleyhine kışkırtabilecekleri küçük bir kusur ve hata bulabilmek için nasıl çaba sarf ettikleri bu sözleriyle açığa çıkmaktadır… Yolculukta namazı kısaltmak, mutlaka yapılması istenen bir farz değil, sadece bir ruhsat/müsaade edilmiş bir husustur.  Bir Müslüman ruhsatı bırakarak azimetle amel edecek olursa, bundan dolayı o kınanmaz ve eleştirilmez…  Hatta yolculukta namazı kısaltmayı vacip görenlerin görüşünü esas alsak dahi bu konudaki hüküm budur… Nitekim İmam Ali -kendisinden aktarılan bir rivayete göre- halifeye yöneltilen bu eleştiriye şöyle cevap vermiştir:

"Halife Mekke'de evlendi, orada ikamete niyet etti. Bu se­beple namazı tam kıldı."

* Yine dediler ki:

"Halife, Ubeydullah bin Ömer'e katil cezasını tatbik etmedi…!!"

Ubeydullah bin Ömer'in, babası Halife Ömer bin Hattab'ın öldürülmesiyle kan beynine sıçramış ve halifeyi suikast sonucu şehit eden Mecusî Ebû Lü'lüe'nin bir çocuğunu öldürmüştü… Daha sonra da Ebû Lü'lüe ile işbirliği içinde olduğunu öğrendiği Hürmüzan'ı öldürdü…

Evet, İslâm Hukuku kısası emretmektedir… Fakat halife de kendi içtihadı sonunda Ubeydullah'ı babasının ve İslâm'ın intikamını almaya sevk eden şartları değerlendirdiğinde kısasın gerekmediği kararına varmıştı… Ayrıca Ömer'in suikastla öldürülmesiyle zaten ağır bir acıyı yaşamakta olan Hattab ailesine oğlu Ubeydullah'ı da kısasla öldürerek ikinci bir felaketi yaşatmak istememişti… Kaldı ki işlediği cinayetten sonra Ubey­dullah'ı da hiçbir şey yapmamış gibi serbest bırakmamış, kısas cezasını diyete (şer'i kan parası) çevirerek, ona bu parayı ölenin ailesine fazla fazla ödettirmiştir…

* Yine dediler ki:

"Halife, Resûlullah'ın Medine'den sürgün ettiği Hakem bin Ebü'l-Âs'ın Medine'ye geri  dönmesine müsaade etti…!!"

Bu eleştiriye halife bizzat kendisi cevap vermiştir. Resûlullah'ın zamanında ona (s.a.v.) Hakem için aracılıkta bulunduğunu ve Resûlullah'ın bir süre geçtikten sonra onu affedeceğine dair söz verdiğini söylemiştir…

Halife, ancak sürgünü gerektiren sebepler ortadan kalkıp, o da yaptığı işten tevbe ettikten sonra onun Medine'ye dönmesine izin vermiştir…

* Dediler… Sonra yine dediler… Söylemekten, demekten usanmadılar, söze doymadılar… Söylenmedik ne bir yalan, atılmadık ne bir iftira bıraktılar… Maksatlarına ulaşma uğrunda her yolu denediler, her sözü söylediler... Güzide sahabelerce yürütülen her temiz muhalefeti, halifeye karşı dile getirilmiş her haklı itirazı dağlar kadar büyüterek, bâtıl amaçları uğrunda kullanmaya çalıştılar…

* * *

Halife, kimi arkadaşları tarafından kendisinin bazı kararlarına karşı yürütülen muhalefet hareketi karşısında, başkalarının görüşlerini yok sayan despotça bir yaklaşım sergilemedi… Hakkı ve gerçeği öğrendikten sonra kibirlenerek ondan yüz çevirmedi… Bilakis bir cuma günü, Müslümanların gözü önünde, kendisinin de bazı yanlışlarının olduğunu itiraf etti. Hem kendisinin hem de orada kendisini dinleyen herkesin gözyaşları sicim gibi akarken Rabbinden kendisini bağışlaması niyazında bulundu…

* * *

İşte o, duruşu ve tavrıyla böyle bir önderdi… Medine'yi hedef alan ilk hücum dalgasını bu şekilde dağıtmayı başardı… Bu dalganın suları, İbn Sebe'nin çöreklendiği, karargâh kurduğu, yavrulayıp yumurtladığı yer olan Mısır'da isyancılar tarafından yükseltiliyor, iyice kabartılıyor ve ardından Medine üzerine doğru gönderiliyordu…!!


CENNET MİSAFİRİ..!!

 

Muhalefet, daha faziletli ve daha güzel gördüğü yönde değişiklik ve dönüşümde ısrar ederek ve halifeyle bu konudaki diyalogunu da sürdürerek yoluna devam etti… Bu diyalog bazen sert bazen yumuşak gerçekleşiyor; ama hiçbir zaman imana ve arkadaşlığa zarar verecek sürece girmiyordu…

Komplocular da, din ve devleti yıkma isteğinde ısrar ederek, her tür arzu ve ihtirası içine alarak, bütün ortam ve şartları, halifeyle sürtüşen her kuvvet ve gücü kendi amaçları doğrultusunda kullanarak, iftira ve komplolar planlayıp gerçekleştirerek yoluna devam etti…

* * *

Halife Osman, seksene ulaşmış yaşına rağmen fazilet ve güzel ahlâk bakımından hâlâ taptaze, dipdiriydi… İnancının ve prensiplerinin gösterdiği yolda ilerliyordu…

Kan dökülmesinden hoşlanmıyor, şiddet ve katılıktan uzak duruyordu… Bazen yumuşaklık ve şefkat göstererek, bazen de paylayıp azarlayarak komplo tezgahını dağıtmaya çalışıyordu… Fakat ne yumuşaklık fayda verdi… Ne de paylama kâr etti…!!

O gün bir görev, halifenin bütün düşünce ve vicdanını doldurdu… Bu işin, en önemli ve en kutsal görev olduğuna kanaat getirdi… Bu görev, devletin saygınlık ve otoritesinin tam olarak korunmasıydı… Halifenin, ömrünün son demlerine dair gelen haberleri incelediğimizde, onun hatıra ve düşüncelerinin sesini duyar gibi oluyoruz… "Egemenlik kimin olmalı…? Devletin mi yoksa kargaşa ve anarşinin mi..?" sorusunun ışığında karşı karşıya kaldığı sorun ve krizi analiz ederken zihninden geçenlerin sesini duyar gibiyiz…

Herhangi bir devlet, varlık ve bekasına kasteden yıkıcı bir fitne ve dinmeyen bir isyanla karşı karşıya kaldığında, bu devletin büyüklük ve otoritesine bürünerek karşı koyması, ilk görevi ve mukaddes sorumluluğu olur.

Halife de keskin bakışlarıyla bunu görmüş ve tam bir kararlık ve azimle sorumluluğunun gereğini yerine getirmişti… Abdullah bin Sebe'­nin ve yine aynı şekilde Mısır'da… Basra'da… ve Kûfe'de… Halifeye karşı silâhlı bir darbenin hazırlığı içinde olanların haberleri ve çalışmaları halifeye geliyordu… Devletle olan sürtüşmeleri, bunların gizli niyet ve kötü amaçlarını, halifenin arkasından çevirdikleri dolaplardan çok daha fazla ele veriyordu… Buna rağmen halife prensip, fazilet ve ahlâkî erdemlerine sadık kaldı…

Onun bu tutumu, fitnenin kökünden kazınması için asla güç kullanmayacağı konusundaki samimiyet ve kararlılığının en açık ve en büyük göstergesiydi… Eğer mutlaka bir kan akacaksa… Bu, başka bir Müslü­ma­nın değil… Kendi kanı olmalıydı…

Bu, büyük halifenin tarihini araştırıp inceleyenlerin dikkatinden kaçan önemli bir fotoğraftır…!!

Âdeta bir başka "Mesih"in fotoğrafı… Yüce ve şanlı… İsyancıların keskin kılıçlarını çekmiş oldukları hâlde evini kuşattıklarını görüyor… Onlarla savaşmak ve onları öldürmek için eline peş peşe fırsatlar geçiyor… Ama o bu fırsatları elinin tersiyle itiyor… Ölümsüzleşmiş olan şu sözünü söylüyor:

"Bir tek Müslümanın kanının vebaliyle Allah'ın huzuruna çıkmak istemem…!!"

Sonra kuşatma altındaki evinden kaçmak ve pusuya yatmış olan katillerden kurtulmak için fırsatlar ardı ardına geliyor… Ama o gelen her fırsatı elinin tersiyle iterek âdeta şöyle diyor:

"Benim cennette, Resûlullah'la ve iki arkadaşımla randevum var… Ben şimdi bu randevuya yetişmenin telâşındayım…!!"

Osman bin Affan'ın içindeki görünmeyen şahsiyeti, bütün hakikati ve büyüklüğüyle görmek isteyen kimse, başka bir şeye değil; sadece bu tavra baksın yeter…

Fakat… Niçin sözü hemen bitirmeye çalışıyor ve olayları böyle ardı ardına diziyoruz ki…?! Biraz gerilere gidelim…

* * *

İsyancılardan bir grubun Mısır'dan ayrılarak Medine'ye yerleştiklerini ve aynı şekilde Kûfe ve Basra'dan birer grubun da onlara destek olmak üzere aceleyle Medine'ye geldiklerini söylemiştik…

Bunlar halifenin huzuruna çıkarak, taleplerini dile getirdiler… Bu esnada sert ve şiddetli tartışmalar meydana geldi… İmam Ali'nin müdahalesi, halifenin uygun olan isteklerini yerine getireceğine dair söz vermesi ve onların da huzursuzluk ve olay çıkarmadan memleketlerine dönmeleri koşuluyla tartışmalara son verildi…

Ardından halife şehirlerdeki valilerine elçiler göndererek onlarla durum değerlendirmesi yaptı… Fakat o gün valiler, halifeye yardım etme konusunda gerçekten samimî olsalardı, topyekûn istifa dilekçelerini onun önüne koyarlardı… Ama olaylar bu minvalde gelişmeyip, valilerin görevlerine son verme hususunda halifeyi tereddütte bırakan bir seyir izledi… Özellikle de çevresinde tutuşturulan yangının alevinin gittikçe yükseldiğini gördüğü bir zamanda…

* * *

Hilâfetin başkentine yapılan ilk harekât, yaklaşan kuvvetli hortumun dehşet bir alârmı ve yüksek bir böğürtüsüydü…

Fakat halife, tehlikelere direnmekte kararlıydı…

Şuna kesin olarak inanmıştı ki, kendisini ne kadar eleştirecek olurlarsa olsunlar, krizin geldiği bu seviyede artık, devletin saygınlık ve otoritesinden zerre kadar dahi olsa taviz vermesi söz konusu olamazdı… Önüne geleni kapıp götüren bir sel mesabesinde olan anarşinin karşısına dikilip bu otoriteyi açığa vurmak, halifenin birinci ve en önemli göreviydi… Anarşi, halifenin şahsını değil doğrudan devleti hedef alıyor, sadece kötü söz ve küfürle sınırlı kalmayıp, onu silâhlı gücüyle tehdit ediyordu…

Önümüzde halifenin kararlı duruşunu gösteren pek çok fotoğraf var… Bu fotoğrafların içinden şunu seçiyoruz:

"Halifenin valilerle yaptığı toplantı sona erdikten sonra valiler şehirlerine dönmek üzere hazırlandılar… Bu esnada Muaviye halifeye kendisiyle birlikte Şam'a gelmesini ve olaylar dininceye kadar orada yanında güven içinde olmasını teklif eder…

Halife bu teklifi kabul etmeyerek şöyle der:

"Resûlullah'ın ya­nında komşusu olarak bulunmayı başka yerlerde ikamet etmeye değiş­mem."

Bunun üzerine Muaviye, Şam'dan bir birlik göndermeyi ve bu şekilde onun can güvenliğini sağlamayı teklif eder.

Halife bunu da kabul etmeyerek şu karşılığı verir:

"Gelecek olan aske­rî birliğin izdiham yapıp da Resûlullah'ın beldesi Medine'yi muhacir ve ensâr sahâbe için daraltmasından endişe ederim."

Tekliflerinin hiçbirinin kabul edilmediğini gören Muaviye halifeye şöyle der:

"O zaman sana suikast tertipleyeceklerdir."

Halifenin buna cevabı da muhteşemdir:

"Allah bana yeter, O ne güzel vekildir."

Prensiplere gösterilen ne müthiş bir bağlılık ve inanca dair ortaya konan ne eşsiz bir sadakattir bu…!!

Olaylar hızla gelişiyordu… Zerre kadar dahi insanlara şefkat ve merhamet gösterilmiyordu…

Mısır, Kûfe ve Basra'daki isyancı grupların liderleri, sürekli birbirleriyle irtibat hâlindeler… Askerî birliklerini hep birden Medine'ye göndermek ve halifeyi silah gücüyle alaşağı etmek üzere anlaşıyorlar…

Medine bir sabah, gök gürültüsünü andıran bir ses ve binlerce silâhlı militandan oluşan devrimci güçlerin insanı korkutan manzarasıyla uyandı… Medine'nin yüksekçe bir yerinde konuşlanmışlardı… İçlerinden bir heyeti İmam Ali'ye göndererek kendisiyle konuşmak istediler… Ali, o sırada olanlardan habersizdi… Askerî birlikleri görünce tam bir kararlılık ve samimiyetle şöyle seslendi:

 "Şehirlerinize geri dönün!! Allah size hayır yüzü göstermesin!!"

Fakat isyancılar yerlerinden kıpırdamadılar… Başlarında üç şehirden birer lider olduğu hâlde mevzilerinde sabit kaldılar… Halife evinde kendi kendine söyleniyordu:

"Ne istiyorlar…?!

Valileri görevlerinden almamı mı…? Hoşlanmadıkları her valiyi görevden alacak olursam bu işin sonu nereye varır..?!

Ya da Mervan bin Hakem'i onlara teslim etmemi mi…?!  Onu öldüreceklerini bile bile onlara onu nasıl teslim ederim…?! Evet… Onu öldürecekler…!!

Bugün bu isyancılara baş eğip boyun bükerse, yarın devletin otoritesi, saygınlığı ve nüfuzu nice olur…?!"

Fakat olaylar korkunç bir süratle gelişiyor, tansiyon hızla yükseliyordu… Bunun üzerine halife, İmam Ali'yi çağırarak, ondan isyancılarla görüşüp, onları silâh bırakmaya ve Resûlullah'ın şehri, İslâm'ın başkenti Medine'den ayrılmaya ikna etmesini istedi… "Devletin saygınlığı" meselesi, halifenin zihnini son derece meşgul ediyordu… Bu saygınlığın korunması için, çıkarılan krizin bitirilmesini istedi. Krizin bitirilmesi için de öncelikle isyancıların, şehri terk etmelerini şart koştu. Onlar şehirlerine geri döndükten sonra Hilâfet Divanı Başkanı Mervan'ın ve yine isyancıların şikâyetçi oldukları tüm valileri görevden alacağına dair söz verdi…

Âli'ye bu dediklerini yapacağına dair kesin söz ve teminat verdi…

Bu görüşmenin ardından İmam Ali derhâl işe koyuldu… Yanına Muhammed bin Mesleme ve Sa'd bin Ebû Vakkâs'ı da alarak isyancıların karargâhına gitti… Olağanüstü bir çabanın sonunda isyancıları Medine'den ayrılmaya ikna etti…

* * *

Aradan birkaç gün geçmişti ki, bir sabah Medine, gerisin geriye geri dönen isyancıları karşısında görünce neye uğradığını şaşırdı… İsyancılar şehrin bütün cadde ve sokaklarını tuttular… Halifenin evinin çevresinde lânetli bir barikat kurdular…

Ne olmuştu…? İsyancıları geri döndüren şey ne idi…?

Barış elçisi Ali bin Ebû Tâlib, tekrar isyancıların yanına gitti. Onlara, verdikleri sözde niçin durmayıp geri geldiklerini sordu…

Mısır isyancı birliğinin lideri elindeki mektubu açarak:

"Yolda Mervan'ın bir elçisini yakaladık. Üzerinden, halifenin mühür ve imzasını taşıyan bu ferman çıktı. Halife yazdığı fermanda Mısır valisine bizi katledip öldürmesini emrediyor..!!" dedi.

Sonra Ali, aynı soruyu Kûfe ve Basra'dan gelen isyancılara sordu…

"Ya sizler… sizler niçin geldiniz…?!"

"Biz de Mısırlı kardeşlerimize destek olmak için geldik…!!"

"Fakat onlar bir yoldan, siz başka bir yoldan gittiniz… Sizin bu fermandan nasıl haberiniz oldu…?!!"

Fakat zaman, konuşma ve tartışma zamanı değildi…

Bu fitneydi… Gemi azıya almıştı… Felâket ve facia çıkarmak için bir parmak işaretini bekliyordu…!! Acaba, yolda ele geçirdiklerini söyledikleri fermanın hakikati neydi…?!

Halifenin bu fermanı bizzat yazmış ya da yazdırmış olması yahut kendisinin bilgisi dâhilinde düzenlenmiş olması… İmkânsızdan da öte bir muhal…

Halife Allah'a yeminle, böyle bir fermanı asla kendisinin yazmadığını, başkasına yazdırmadığını ve bu ferman hakkında en küçük bir bilgisinin ve haberinin olmadığını söyler…

Bu, bir tek Müslümanın kanı akmasın diye her türlü eziyet ve küstahlığa tahammül gösteren bir adamın işi olamaz… Velev ki bu Müslüman, halifeye isyan etmekle Müslümanlığına halel getirmiş ve onu iki paralık etmiş bir kimse olsun…

Öyleyse bu fermanın vebalini kim taşıyacak…?!

İki kişiden biri…

Ya isyancıların liderlerinden biri…

Veya Mervan…

İsyancıların liderlerinin, daha önce de bu tür sahtekârlıklar yaptıkları, sahte evraklar düzenledikleri biliniyordu… Bu kimseler, Mısır'dan, Kûfe'­den ve Basra'dan Medine'ye doğru askerî birliklerle harekete geçmeye karar verince, pek çok Müslümanın da bu harekâta katılmasını sağlayacak çareler ve hileler düşündüler… Mü'minlerin Annesi Aişe'nin, Talha'nın ve Zübeyr'in imzalarını taşıyan sahte mektuplar uydurdular… Bu mektuplar, Müslümanları Medine'yi kuşatma altına alarak, Osman'ı öldürmek için harekâtın içinde yer almaya çağırıyordu… Bu tuzağın hakikati ancak olan olup, halife beklenen suikasta kurban gittikten sonra anlaşılabildi…

O gün bu mektupları düzenlerin bugün de bu fermanı düzmüş ve ortaya çıkarmış olmaları ihtimali, zayıf ve yabana atılır bir ihtimal değildir…

Bu asılsız fermanı hazırlayanlar, onlar değillerse… O zaman Mer­van'­dır…

Mervan -tarihin bize tanıttığı kadarıyla-, bu tür sahtekârlıklardan kendisini alıkoyacak din ve ahlâktan yoksun biridir…

İsyancılar, halifeden Mervan'ı kendilerine teslim etmesini istediler… Fakat çok merhametli olan halife, şayet onlara teslim edecek olursa, Mervan'ın kaçınılmaz sonunu görüyordu… Bu yüzden Mervan'ı teslim etmeyi reddetti…

Halife, Mervan'ın yaptığı bu işten memnun kaldığı için onu teslim etmeyi reddetmiş değildi… Bilakis halifenin taşıdığı seciye, kendi elleriyle bir adamı katillerine teslim etmeyi kabul etmiyordu…

Daha önce Ubeydullah bin Ömer'in idam edilmesini kabul etmeyen de o değil miydi…?! Halbuki bu idam, meşrû bir kısastı… O buna rağmen Allah katında sorumluluğunu üstlenerek kısası diyete çevirmişti…

Başkalarına karşı beslediği büyük şefkat ve akıtılmış bir damla kan karşısında duyduğu kaygı ve korku, bu dehşet dolu saatlerde bile onu kendi hayatını kurtarma düşüncesinden uzak tutuyordu.

* * *

İsyancılar son kartlarını çıkardılar… Küstahça seslerini yükselttiler:

"Osman ya hilâfetten vazgeçer… Yahut öldürülür…!!"

Halife tam bir kararlılıkla hilâfetten çekilmeyi reddetti… Niçin?!

Makam ve şöhret tutkusu sebebiyle mi…?!

Seksen yaşını geçkin bir ihtiyarın, tehlike ve korkularla dopdolu bir yola girerek makam ve şöhret peşinde koşması mümkün müdür? Bunu insanlığın atası Âdem'den bugüne kadar varlık bulmuş tüm insan karakterlerine soralım…

Bu demektir ki, Osman, hilâfetten çekilmeyi kabul etmedi… Çünkü o, eşi bulunmaz bir sorumluluk duygusuna sahipti…

Bu, tevazu ve hayâ perdesinin arkasına gizlenmiş bir ahlâktır… Böyle bir kriz, böyle bir musibet yaşanmamış ve böyle bir asil duruş sergilenmemiş olsaydı, biz bu ahlâkı, gündüzün ışığı gibi parlarken asla göremeyecektik…

Osman, Resûlullah'ın, kendisine yaptığı bir vasiyeti hatırladı:

"Osman; Allah sana bir gün bir gömlek giydirir de münafıklar da onu senin üzerinden almaya kalkışırlarsa, hiçbir zalim için onu çıkarma!"

Allah, Osman'a hilâfet gömleğini giydirdi…

Zalim isyancılar sahip oldukları silâh gücüyle onu zorlayıp, korkutarak ondan bu gömleğini çıkarmasını istiyorlar…

Onlara boyun eğecek mi…?!

İslâm'ın geleceğini ve devletin saygınlığını, çılgın bir topluluğa teslim edecek mi…?!

Hayır…

Sergilediği duruşun doğruluğundan ve sağlamlığından emin olmak için danışmak üzere sahâbenin en iyilerinden bir adama haber gönderdi… Bu adam, Abdullah bin Ömer'di…

Şimdi, halife ile Abdullah bin Ömer arasında gerçekleşen diyalogu bize aktarması için Abdullah'ın hizmetkârı Nâfi'ye kulak verelim…

Halife:

"Bu adamlar, benden hilâfeti bırakmamı istiyorlar. Kabul edersem, beni serbest bırakacaklar, reddedersem de öldürecekler… Senin bu konudaki düşüncen nedir, bana ne önerirsin?" dedi.

Abdullah, Halifenin sorusunu:

"Sen hilafeti bırakırsan, dünyada ebedî mi yaşayacaksın?!" diye cevapladı.

"Hayır…"

"Hilâfeti bırakmayı kabul etmezsen, sana seni öldürmenin ötesinde bir şey mi yapacaklar? Cennet ve cehennem onların mıdır?"

"Hayır..."

"Öyleyse, İslâm'da bu çığırı açıp da sana Allah'ın giydirdiği bir gömleği asla çıkarma…!"

Neredeyse biz, Abdullah bin Ömer gibi seçkin bir sahâbîden, kendisini destekleyen bu sözleri duyunca halifenin içinin genişlediğini, yüzünü bir sevincin kapladığını görüyoruz…

Halife, devletin saygınlığı uğruna kendi canını kurban etmeyi göze almanın yanı sıra silâhlarını bırakıp geldikleri yere dönmeleri yönünde isyancıları ikna etmek için de elinden gelen her türlü gayret ve çabayı göstermiştir…

Bu amaçla pek çok kere hatta her zaman İmam Ali'den yardım almıştır…

Doğrusu İmam Ali, o fitnelerde bütün enerji ve gücünü ortaya koymuştur… Bir yandan isyancıların diğer yandan da Mervan'ın estirdiği fırtına, onun kahraman teknesini bir o yana, bir bu yana sallayıp duruyordu… Ancak o asla ümitsiz değildi… Fırtınaya meydan okuyarak yolunda ilerledi… İkna edici konuşmalarıyla sesini yükseltti… Ancak fitne çoktan tüm akıl sınırlarını aşmıştı… Aklın yerini yay gibi sonuna kadar gerilmiş sinirler almıştı… Bu ortamda hikmete ve ikna etmeye yer yoktu…

Endişeler iyice tırmanıp, nefeslerin kesildiği bir zamanda halifenin arkadaşları, olaylar karşısında tavır alarak onu yoran yükü üzerinden atmaya çalışıyorlardı…

Son minvalde olan buydu…

İsyancılar, halifenin evini çevreleyen kuşatmayı güçlendirdiler. Hiçbir ziyaretçinin içeri girmesine izin vermediler... Suyunu kestiler… Hâlbuki bu su, hicretin ilk günlerinde onun kendi şahsî parasıyla satın alıp da Müslümanlara hediye ettiği "Maûne Kuyusu"ndan akıp geliyordu…

Fitnecilerin elebaşlarına, halkın gözü önünde halifeye küstahlığın binbir çeşidini sergileyerek onu acı ve kederlere boğmuş olmaları yetmedi…!!

Resûlullah'ın minberine çıkmış, cuma hutbesini yapmaya hazırlanırken onlardan birinin halifeye saldırmış olması onlara yetmedi…!!

Halifenin yumuşaklığı ve sabrı onları aldatmış, yanıltmıştı…

Bu yumuşaklık ve sabrın arkasında, halifenin hilâfette kalma… yaşama… hırs ve arzusunun bulunduğunu zannediyorlardı, tabiî bu onun hakkında suizandan başka bir şey değildi. Bu yumuşaklığın ve sabrın arkasında onun, otoritenin saygınlığını çiğneyecek ve halifenin hayatını ortadan kaldıracak oldukları zaman ümmetin ve devletin başına gelecekleri keskin bakışlarıyla sezmiş olduğu gerçeği bulunuyor; onlar da belki bunu biliyorlar, ama bilmezlikten geliyorlardı…

Halife önceden onlara olacakları haber vermiş, şöyle demişti:

"…İnsanlar hızla fitneye doğru koştular ve bu esnada Allah bana uzun ömür verdi de onların başında bulundum…

Allah'a yemin olsun ki, ben onların arasından ayrılıp da onlar fitne sebebiyle dökülen kanı görünce, benim her günümün bir sene gibi uzun olup, daha uzun yıllar onların başında bulunmuş olmamı temenni edeceklerdir…"

Onun son derece mülâyim ve sabırlı olmasının ve hatta isyancıların, fitnelerinden vazgeçmeleri için çeşitli yollar denemesinin sebebi, bu haberini haklı çıkaracak akıbeti, keskin bakışlarıyla önceden görmüş olmasıdır. Fakat uzun zamandır bu fitneyi plânlayıp tezgâhlayanlar, devleti temellerinden sarsıp yerle bir etmek için nefret ve intikam bombalarını patlatmadıkça duracak değillerdi…

Şimdi olaylar tamamıyla onların kontrolünde gelişmektedir… Son darbeyi indirmenin hazırlık ve telâşı içindeler… Bu son darbeyi indirmek için halifenin evini kuşattılar…

Kuşatma uzadıkça uzadı… O kadar uzadı ki, Medine halkı beklemekten usanarak, günlük hayatlarına geri döndüler…

Halk, olacak olan olduktan sonra kesinlikle krizin biteceğine ve isyancıların şehri terk edeceğine inanıyor…

Hiç kimse isyan ateşinin büyüklüğüne rağmen asla halifenin canına kastedileceğini aklının ucundan bile geçirmiyordu…

Çünkü o:

* Seksen yaşında hatta sekseni aşmış bir pir-i fâniydi…

* İlk Müslümanlardan biriydi…

* Resûlullah'ın damadıydı…

* Resûlullah'ın halifesiydi…

* Cennetle müjdelenmişti…

* Zorluk ordusunu o donatmıştı…

* Allah yolunda malını ölçüsüzce kullanmıştı…

Aralarında hangi türden ihtilaf olursa olsun, bütün bu değerleri ve faziletleri kim görmezden gelebilirdi…?!

Kalbinde zerrece iman olduğu hâlde öldürmek kastıyla kim Osman'a silah doğrultmaya cüret edebilirdi…?!

Halifenin suikastla öldürülmesi, komplonun ve fitnenin elebaşlarının gerçek niyet ve yüzlerini ortaya koydu… İyi niyetlerle aldatılıp kandırılarak fitnenin içine çekilmiş, olacaklardan habersiz kalabalıkları da gün yüzüne çıkardı…

Korku bütün gönlü iyice sarınca, bundan kurtulmanın tek yolunun korkuyla yüzleşmek olduğunu söyledik…

Korkuyla yapılacak yüzleşme oldukça sert bir karşılaşma olacaktı… Bu son sahne için hazırlanmak gerekiyordu…

* Halifenin evi… Mervan ve bir grup adamı, yere çömelmiş oturuyorlar…

* Bir grup sahâbî kapıyı tutmuş… Halifeyi korumak için kılıçlarını çekmiş bekliyorlar… Hasan ve Hüseyin bunlardan ikisi… Babaları Ali, onları evin girişlerini tutarak halifeyi korumaları için göndermiş… Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer ve diğerleri de orada…

* Evin dışı… Ev dıştan bütünüyle kuşatılmış durumda… Tepeden tırnağa silâhlı kalabalık bir isyancı topluluğu evin çevresinde kuş uçurtmuyorlar… Muaviye'nin Şam'dan büyük bir askerî birlik gönderdiğini, bu birliğin Medine'ye çok yakın bir mesafede harekât hâlinde olduğunu söyleyen haberler, yüreklerine korku salmış…

 * Halife… Halife bu sabah bir başka âlemde… Çevresinde olup biten hiçbir şey onu ilgilendirmiyor…

O bugün cennete bir davetiye almış... Bu sebeple gözü bu davetiyenin dışında hiçbir şeyi görmüyor… Bütün ilgi odağı bu davetiye olmuş durumda…!!

Geçen gece namazını kıldıktan, Kur'an'ını okuduktan sonra kendini Rabbinin huzuruna attı, gözyaşları içinde dua ve yakarışta bulundu… Sonra biraz uyumak için yatağına uzandı… Rüyasında Resûlullah'ı gördü… Resûlullah ona:

"Osman! Yarın iftarı bizimle birlikte yap." diyordu.

Bunlar ne müthiş sözler…!! Halifeyi yeni bir dünyanın içine gönderiyor…

Bu hak rüyadır…

Bu rüyanın hak olduğunda Osman'ın en küçük bir şüphesi yok…

Öyleyse, önünde Mustafa'yla (s.a.v.) olan randevusuna gitmek ve ebediyet yolculuğunu yapmak için çok az bir zaman var…

İnsanları dünyaları ile baş başa bırakacak…

Büyük bir şenlik içinde Allah'ın rızasına ve Muhammed'e (s.a.v.) komşu olmaya doğru giderken, kendisini muhasara altına aldıkları şu dört duvarı isyancılara bırakacak…

Ertesi sabah güne oruçlu olarak başladı… Zaten Müslüman olduğu günden itibaren günlerinin çoğunu oruçlu, gecelerinin tamamını da ibadet ederek geçirirdi…

Evin içinde ve bahçesinde kendisini korumak için silâhlanmış olan herkesten silâhlarını bırakmalarını ve Allah'ın koruması altında evlerine dönmelerini istedi… Çabalarından ötürü onlara teşekkür etti…

Fakat hiç kimse bulunduğu yerden ayrılmayı kabul etmedi… Özellikle de Hasan, Hüseyin, Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer…

Ancak halife, silâhlı herkesin silahını bırakması hususunda son derece kararlı ve ısrarlıydı… Şöyle dedi:

"Benim nazarımda sizin en yüceniz, bu işten elini ve silâhını uzak tutanınızdır… Allah aşkına, ne olur, benden ötürü kan akmasın…"

Bu arada dışarıda büyük bir gürültü duyuldu… Medine halkından kalabalık bir grup insan isyancılarla çatışmaya girmişlerdi… Onları halifenin evinin çevresinden uzaklaştırmaya, dağıtmaya çalışıyorlardı… Halife, evinin balkonundan kalabalık topluluğa baktı… İsyancılara son kez seslenerek Allah katında kendini aklamak istedi…

"İnsanlar! Beni öldürmeyin…

Allah'a yemin olsun ki, beni öl­dürecek olursanız, benden sonra bir daha asla birbirinizi sevemeyecek ve ebediyen namazı topluca birlikte kılamayacaksınız."

Bu konuşmasının ardından odasına döndü… İki rekât namaz kıldı… Sonra Mushaf'ını aldı… Okumaya başladı… Okuyor, okuyordu… Allah'ın muhkem âyetleri ve cennet bahçeleri arasında mutluluk içinde geziniyor gibiydi…

* * *

Fitnecilerin elebaşlarının göğüs kafesleri, korku ve endişeyle daralan gönüllerini iyice sıkmaya başlamıştı… Kendilerine bir tuzağın kuruluyor olmasından korktular da derhâl eve girilmesini emrettiler…

Fakat… Hasan, Hüseyin, Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer'in komutası altındaki temiz azınlık grup, saldırıyı büyük bir kahramanlık göstererek isyancıları geri püskürttüler…

Bu sağlam direniş karşısında isyancılar, öfkelerinden kudurdular… Eve girmenin başka yollarını aradılar… Halifenin evinin bitişiğindeki evin duvarına tırmanarak, bu yolla halifenin evine geçmeye karar verdiler…

 Aceleyle aralarından birilerini bu işle görevlendirdiler…  Ebû Beki­r'in oğlu Muhammed'i de çağırarak, hep birlikte hareket etmelerini istediler…

Aradan sayılı dakikalar geçmişti ki, adamlar amaçlarına ulaştılar… Halife ansızın adamları karşısında görüverdi… Ebû Bekir'in oğlu Muhammed halifeye doğru ilerledi. Halifenin sakalından tutup sallayarak, tehditler savurdu.

Halife ise, evliya kulların sükûnet ve huzuru içinde ona şöyle dedi:

"Kardeşimin oğlu!

Sakalımı bırak. Allah'a yemin ederim ki, sen, babanın saygı gösterdiği bir sakalı çekiştiriyorsun… Baban burada olsaydı, senin bu yaptığından utanırdı…"

Muhammed'in başından kaynar sular dökülmüştü… Korku ve pişmanlık içinde sakalı bıraktı…

Ardından beraberindekileri de yanına alarak evden uzaklaşmak için hızla kapıya doğru yöneldi…

Büyük kapıda isyancılarla karşılaştı, onları durdurmaya çalıştı… Osman'ın bu hareketi onları, daha önce şaşırmadıkları kadar çok şaşırtmıştı… Ancak adamlar çıldırmış gibiydiler…  Koyun görmüş aç kurtlar gibi bitişik evin duvarına tırmandılar… Halifenin bulunduğu odaya daldılar…

Halife bu esnada şu âyet-i kerimeyi okuyordu:

"Bir kısım insanlar, mü'minlere: "Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!" dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!" dediler." [23]

Halife onlara aldırmadı bile… Belki de onları fark etmemişti… Rabbinin âyetlerinin akışına kendini kaptırmış… Davet edildiği cennet sofrasının güzelliği karşısında sevince boğulmuştu… Bütün bunlar onun içeri girmiş olan şeytanların siluetlerini görmesini engelliyordu…

Caniler, çirkin ve iğrenç emellerine ulaşmak için ona doğru yürürlerken o da okumayı sürdürdü… Onlara asla direnmedi, karşı koymadı… Yerinden kıpırdamadı… Mushaf'ının başından ayrılmadı…

Sadece kılıç darbelerinden birine elini siper yapınca eli kesildi.[24] Bunun üzerine şöyle dedi:

"Valla­hi bu, Mufassal'ı… ve Kur'an'ın âyetlerini yazan ilk eldir."

Vücudun­dan akan kanın önünde bulunan Mushaf'ın sayfaları üzerine damladığını görünce, kan sebebiyle bazı kelimeleri silinmesin diye Mushaf'ı kapattı. Mushaf'ı göğsüne bastırdı ve bu şekilde ruhunu teslim etti.

Temiz bedeni, ölümün sessizliğiyle huzur içinde yere uzanırken, onun en yakın arkadaşı ve yoldaşı, Allah'ın Kitabı olmuştu…

Kur'an'ın arkadaşlığına ve yoldaşlığına ondan fazla kim lâyık olabilir ki…?!

Kur'an'ı tek Mushaf hâline getiren, koruyan ve onun uğrunda kendini fedâ eden o değil miydi…?!

* * *

Onun hayatına kast eden feci suikast, ikindi ile akşam arası bir vakitte gerçekleşmişti…

Bu durumda… Ruhunun, güneş batarken cennette kurulacak olan iftar sofrasındaki randevuya yetişmesi için yeterince zamanı vardı…!!

Öyleyse ruhu, yaratıcısına yükselsin… Büyük bir sevinçle ziyafetine gitsin…

Çünkü Resûlullah büyük bir hasret ve özlemle onu bekliyor… Resûlullahla birlikte iki arkadaşı, Ebû Bekir ve Ömer onu bekliyor…

Osman, bütün yük ve sorumluluklarını taşıyarak hilâfette kaldığı on iki sene boyunca çok yoruldu…

Bütün dert ve çabası, sağ eliyle kavradığı sancağın asla yere düşmemesi ve elini hiçbir Müslümanın bir damla kanına bulaştırmadan Allah'a kavuşmaktı…

Arzusuna ulaştı mı…?!

Evet… Arzusuna ulaştı ve kazandı…

Cansız cesedi kanlar içinde yere yuvarlanmış… veya sağ ve emniyette olmuş…

Bu artık onu ilgilendirmiyordu… Mademki temiz ruhu, Allah katındaki akıbet ve geleceğini kurtarmıştı, öyleyse bedeninin ne hâlde olduğu önemsizdi…!!

 

≈≈

"Allah ondan razı olsun"

≈≈

N





[1]    Orijinal adı "Ricâlün havle'r-resûl" olan bu kitap, Beka Yayınları tarafından yukarıdaki adla Türkçeye kazandırılmıştır. Altmış sahabenin biyografisini, bu kitaptakinin aynı edebî bir dil ve duygusal bir anlatımla sunan kitap, onların şahsında okuyucusunu sahâbenin iman, teslimiyet, sadakat, güzel ahlâk, fedakârlık ve cihad gibi üstün değerlerle dolup taşan dünyasına taşıyor.-Mütercim.

[2]    Yaklaşık iki avuç dolusu.-Mütercim.

[3]    Okıyye için kaynaklarda 29,75 gramdan 1300 grama kadar çok farklı miktarlar belirtilmiştir. Okıyye 29,75 gr. kabul edildiğinde Hz. Osman'ın getirdiği altının miktarı yaklaşık 21 kg. -bizim de tercihimiz okıyyeye dair açıklamada belirttiğimiz sebepten dolayı budur-, okıyye 1300 gram kabul edildiğinde ise, bu altının miktarı yaklaşık 910 kg. olur. Bkz. s.106, 18 numaralı dipnot.-Mütercim.

[4]    Tevbe, 128.

[5]    Kehf, 45.

[6]    Zümer, 9.

[7]    Zümer, 9.

[8]    Âl-i İmrân, 155.

[9]    Bir müşrikin dilinden ashabın, Resûlullah'a olan sevgi ve saygısının, sadakat ve bağılığının büyüklüğünü ve derinliğini göstermesi bakımından önemli kabul ederek, yazarın kısa bir paragraf olarak sunduğu bu konuşmanın tamamını Asım Köksal'ın, "İslâm Tarihi" adlı kıymetli kitabından köşeli parantez içinde [ ] aktarıyoruz.-Mütercim.

[10]   Ehâbiş: Kinâne kabilelerinden bir kol olup, Hubş dağı eteğinde yaşarlardı.-Mütercim.

[11]   Fetih, 10.

[12]   Fetih, 18.

[13]   Ahzab, 72.

[14]   Kehf, 45–46.

[15]   Hicr, 9.

[16]   Resûlullah (s.a.v.) bu özlü sözüyle iki şeyi anlatmış olmaktadır: 1) İleride yağmur gibi pek çok fitneler ve kargaşalar yaşanacaktır. 2) Bu olaylarda vurulup düşecek insanların düştükleri yerleri o günden görmektedir.-Mütercim.

[17]  Rûm, 1–6.

[18]   Yani, onun dünyada kişiye sağladığı menfaat ve çıkarlar pek çok; ölümden sonra da üzüntüsü ve kederi dayanılmazdır.-Mütercim.

[19]   Mütercimin notu.

[20] Maide, 93.

[21]   A'raf, 32.

[22] Tevbe, 34-35.

[23] Âl-i İmrân, 173.

[24] Elinin koptuğu da söylenmiştir.-Mütercim.