ALİ'NİN GÖZETİMİNDE - Beshalife - 5. Sayfa
ALİ'NİN GÖZETİMİNDE
GİRİŞ
"De
ki:
Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka
bir ücret istemiyorum."
(Şûrâ,
Bu gerçekten zor bir çalışma… İmam Ali'nin hayatını, ahlâk ve karakterini bir kitabın iki kapağı arasında özetlemeye çalışmak…!!
Size gerçeği söyleyeyim: Geçmişte bu çalışmaya karşı hep tetikte oldum ve ondan sürekli kaçtım…
"Ve Ebû Bekir Geldi" ve "Ömer'in Huzurunda" isimli kitapları yazdıktan sonra İmam Ali'nin hayatını yazmaya karar verdim…[1] Bu hayatı yazma şerefine ermek için kalemi elime almıştım ki, sebebini bildiğim bir ürperti bütün bedenimi kaplayıverdi…
İmam Ali'nin hayatının son dönemleri, özellikle halife oluşundan şehit edilişine kadar geçen süre içindeki hayatı, sıradan bir hayat değil…
Bu bambaşka bir hayattır… Bu tarihle yazılı satırlarda buluşmak ve yüzleşmek, normalin çok üstünde bir zihinsel uyanıklık ve çelik gibi sağlam sinirler gerektiriyor…
Onun hayatının her karesinden, büyüklük, yücelik ve mucize fışkırıyor… Fakat aynı zamanda bu kareler, acı ve üzüntüyle dolu…
Zafer ve bozgunun… İktidar ve takvanın… Bolluk ve darlığın… Kahramanlık ve acının… Ululuk ve facianın… Bir arada bulunduğu bir hayat… Bu durum ise, yazılı satırlarda bile olsa bu tarihle karşı karşıya gelmeyi, zor ve ürkütücü bir iş hâline getiriyor…
Bu yüzden bu konuyu kaleme almaktan daima ürktüm…
Yine her tarafta kendisine tuzak ve pusular kuran komplolar, fitneler ve savaşların hüküm sürdüğü kritik günlerinde bu kahramanı görmekten ürktüm…
Aynı şekilde Müslümanları birbirleriyle feci çatışmalara girerlerken ve birbirlerini buğday değirmeninde un öğütür gibi öğütmek için uğraşırlarken görmekten ürktüm…
İşte bu noktada kayığım rotasını değiştirdi… Resûlullah'ın ashabından büyük bir topluluğun bulunduğu sahile doğru yol aldım… "Yeryüzü Yıldızları" adlı kitabımda bu önemli şahsiyetleri tanıtmaya çalıştım…
Bu büyük sahabeyle olan aralıksız beraberliğim esnasında dün kendisinden kaçtığım sorunla yüzleşmek için gereken enerjiyi ve gücü yavaş yavaş toplamaya başladım… Derken gönlüm huzur ve anlayışla dolarak bu korkusunu yendi… İmam Ali'nin gözetimine olan özlemlerimin çağrısına cevap verecek gücü kendimde buldum…
* * *
Yazmaya başlamıştım ki bu sefer de önüme yeni bir zorluk çıktı… Siyer ve biyografi kitaplarından hareketle konuyu kaleme alırken, okul kitabı tarzında bir tarih kitabı yazmak istemiyordum… Beni ilgilendiren şey, tarihin ruhuydu…
Evet… Ben olayların tarihini tutmuyorum… Ben olaylarda ve hâdiselerde gizli insanî azametin tarihini tutuyorum…
Bunu yaparken izlediğim yöntem de şudur: En ince ayrıntılarına varıncaya kadar her anında tarihte yolculuk yaparım… Sonra bu yolculuğuma bir nokta koyarak geri dönerim… Sonra üzerinde, şahsiyetin mayasının ve üstünlük ve başarılarının parıldadığı tabloya benzer bir şekilde tarihten kavradıklarımı kalıba dökerim…
İmam Ali'nin hayatı da sonu gelmez olaylar ve ayrıntılarla dolu… Zamanı ve mekânı dolduran olayların ve feci vakaların çokluğu karşısında yöntem ve üslûbum değişecek diye kaygı duydum…
Fakat yoluma devam ederken inanılmaz bir kolaylıkla karşılaştım… Şükran duyguları içinde şöyle haykırdım:
"Allah İmam'ın bereketlerini daim kılsın!!"
İşte böyle… "Ali'nin Gözetiminde" ifadesi, bir kitaba konmuş sıradan bir başlık değildir…
Bu, Resûlullah'ın büyük havarîsi… İslâm'ın iyi evlâdı… Ali'den tarafa yüzünü dönen herkesin bulabileceği bol tarihsel mirasın mütevazı bir ifadesidir…
Onun büyüklüğünden ve üstün ahlâk ve faziletlerinden dolayı buradaki kahramanlıklar, fedakârlıklar, ululuk ve yücelikler gözleri kamaştırıyor… Tarihin doğru kayıtları olmasaydı, sen bunları hurafe ve efsane zannederdin…!!
Ali gibi bir adam söz konusu olduğunda uzun uzadıya konuşmak çok güzel… Ben de bu Giriş'te onun hakkında uzun uzun bahisler açarak, sizi onun kapısında daha çok bekletirdim… Ancak buna hakkım yok… Çünkü takdir-i ilâhî, bizi bu sayfalarda Ali ile buluşmaya çağırmaktadır…
Öyleyse şimdi bu gözetim için kapı size açılsın…!!
* * *
Ey iki torunun babası…
Ey iki güzelin babası…
Biz bu buluşmayla, kendi kıymetimizin üzerinde, haddimiz olmayan bir iş yapıyorsak, hoşnut ve temiz nefsinin büyüklüğü bize,
Senin aydınlık ve yüce yaşantına…
Ve son derece sağlam ve kuşatıcı gözetimine…
Bizi kabul edeceğine dair ümitlerimizi canlı tutmaktadır.
Allah'ın salâtı senin üzerine olsun…
N
ÇOCUK VE TORUN
Delikanlı, babasını çevreleyen topluluğun ortasına nefesini tutmuş, gergin bir hâlde oturdu… Babası ölümün kucağına doğru yürüyordu…
Babasının ölecek olması, onun zihnini meşgul ediyor ve onu üzüyordu…
Fakat bunun yanı sıra hatta belki bunun da ötesinde onu en çok, iki şeyin, kahramanlık ve ölümün, nasıl karşı karşıya geleceğini görme arzusu meşgul ediyor ve bu arzu bütün varlığını kaplıyordu…
Bu öğrenme, bilme arzusuyla yanıp tutuşan delikanlı için eşi bulunmaz bir fırsattı… Zamanında kahramanlığı temsil eden adam son yolculuğuna hazırlanıyor, ölüm samimî bir dost gibi ona yaklaşıyordu…
Delikanlı kahramanların ölümü nasıl karşıladıklarını ve onunla yüzleştiklerini -dilediğince- görebilecekti…
* * *
Ölüm döşeğindeki ihtiyar yatağında kıpırdandı. Çevresindekilere, kendisini biraz kaldırmalarını işaret etti. Sırtını dik duruma getirip, başını kaldırdıklarında, sevecen bakışlarıyla çevresindekileri kucakladı. Oradakiler gönüllerinde bu bakışların soğukluğunu hissettiler…
İhtiyar adam, onlara… ve dünyaya son sözleri olması arzusuyla konuşmaya başladı…
"Ey Kureyş topluluğu!
Size bu Beyt'e -Kâbe'ye- tâzimde bulunmanızı vasiyet ediyorum. Çünkü Rabbin rızası ve yaşamın kıvamı, ona tâzim etmektedir…
Ey Kureyş topluluğu!
Akraba ve yakınlarınızı ziyaret edip, onların hal ve hatırlarını sorun. Onlarla ilginizi kesmeyin. Çünkü akraba ve yakınları ziyaret edip, onların hâl ve hatırlarını sormak, ömrü uzatır...
Zulüm ve taşkınlığı bırakın. Zira zulüm ve taşkınlık sizden öncekileri helâk etmiştir…
Ey Kureyş topluluğu!
Çağırana gidin, isteyene verin. Çünkü hayatın ve ölümün onur ve şerefi, bu iki davranıştadır…
Sözlerinizde doğru ve dürüst olun. Emaneti koruyup gözetin…
Kulağınızı açın! Muhammed'e iyi davranmanızı vasiyet ediyorum… O Kureyş'in içinde güvenilir, tüm Arapların içinde doğru sözlü, dürüst biridir. Bu, onun hakkında vasiyet edeceğim her şeyi içine almaktadır…
O, kalplerin kabul edip, dillerin yalanladığı bir şeyle bize geldi…
Vallahi ben Arapların aylak ve avarelerinin, hayatın dışında kalmış ve ezilmiş insanların onun davetini kabul ettiklerini, söylediklerine inandıklarını, onun davasını yücelttiklerini görür gibiyim…
Yine ben Arapların sevgilerini ve yönetimlerini ona verdiklerini görür gibiyim…
Allah'a yemin olsun ki, onun izince giden doğru yoldadır… Onun rehberliğine tâbi olan mutluluğa ermiştir…
Biraz daha ömrüm olsaydı, ona her zaman kol kanat gerer, tehlikelere karşı savunurdum..."
* * *
Sonra gözlerini Haşim oğullarından yakın akrabalarına çevirdi. Onlara da özel olarak şu vasiyeti yaptı:
"Siz ey Haşim oğulları topluluğu!
Muhammed'in davetini kabul edin ve söylediklerine inanın. Bunları yaparsanız, hem bahtiyar olursunuz, hem de akıllıca hareket ederek doğru yolu bulmuş olursunuz."
Bu sözlerinin ardından yanındakilere, kendisini tekrar yatağına eskisi gibi yatırmalarını işaret etti. Örtüsünün altında dümdüz uzandı…
Aradan birkaç dakika geçmişti ki, ölümün sessizliği onu bürüyüverdi…
* * *
Kefenlenmiş yolcu, yanındaki son emaneti… ölüm korkusu, yerine getirmekten kendisini alıkoyacak diye sürekli tetikte olduğu emaneti… de yerine getirdi…
Ardından korkuyla ağırlaşmış olan başı, şefkatle ağırlamış olan göğsüne düştü…
Fakat korku kimden…?!
Şefkat kime…?!
Korku Kureyş'ten…
Şefkat de, içlerinde "Lâ ilâhe illallah" sözünü haykırmakta olduğu için Kureyş'in, kendisine binbir tuzak ve eziyeti reva gördüğü yeğenine…
Kimden bahsettiğimizi anladınız mı…?!
Evet, bu o, -Ebû Tâlib-, Kureyş'in büyüğü ve efendisi…
Nefesini tutmuş, gergin bir hâlde oturan delikanlı da onun oğlu, Ali bin Ebû Tâlib…
Bakın…
İşte o… Babasını alnından öpüyor… Sonra onu kefenliyor… Sonra da sabırla işlerine yön veriyor…
Babasını, ölürken, sessiz ve biçare olarak değil de tam aksine yeryüzünde ve insanların arasında geçirdiği tüm hayatının faziletlerini çarpıcı kelimelerle… ve hâlâ bu faziletleri, onların yeni ve onurlu temsilcisinin, Allah'ın izniyle Allah'a çağıran davetçinin… Muhammed bin Abdullah'ın (s.a.v.) yanı sıra ısrarla sahiplenerek… konuştuğunu görmek, içini üzüntüsünü bastıran bir sevinç ve mutlulukla doldurdu…
Evet, delikanlı, babasının vefatına üzüldüğü kadar bu son anda hayatın en doğru ve en muhteşem öğüdünü onun ağzından işitmiş olduğu için de mutluydu:
Kâbe'ye tâzimde bulunun…
Akraba ve yakınları ziyaret edip, onların hal ve hatırlarını sorun...
Zulüm ve taşkınlığı bırakın…
Çağırana gidin, isteyene verin…
Sözlerinizde doğru ve dürüst olun…
Emaneti koruyup gözeten güvenilir insanlar olarak yaşayın
İlk ve son olarak:
Muhammed'i (s.a.v.) kendi hâline bırakın…
O doğru yola kılavuzluk etmektedir…
* * *
Ali, bu babanın soyundan geldi…
Bütün Kureyş, Ebû Tâlib'i lider olarak görüyor ve kabul ediyordu…
Herkes onu seviyor, ona saygı duyuyor ve ondan çekiniyordu… Büyük özellikleri, âdil ve faziletli şahsiyeti, kuvvet, doğruluk ve yüceliğiyle bütün insanların gözlerini kamaştırıyordu…
Bu kahramanın kişiliğini tanımak için, onun İslâm'a ve Kureyş'e karşı tavır ve duruşunu gösteren birkaç sahneye bakmak yeterlidir…
Peygamberin diğer tüm amcalarının, tüm aile ve aşiretinin aksine Resûlullah'a arka ve destek çıkma ve Kureyş'e direnme yükü, onun omuzlarına düştü…
Dağları sallayan tüm komplo harekâtları karşısında üstün bir kararlılık göstererek durdu…
Çünkü o, Kureyş'in en ileri görüşlü, en temiz kalpli, en cesur ve azimli adamıydı…
* * *
Davetin ilk günleriydi… Ebû Tâlib, oğlunu -Ali'yi- Resûlullah'ın arkasında namaz kılarken gördü…
Küçük oğlunun Muhammed'e (s.a.v.) tâbi olduğunu ilk kez bu namazla öğreniyordu…
Çocuk, babasının, kendisini namaz kılarken izlediğini fark edince en küçük bir sıkıntı ve telâşa kapılmadı…
Namazını bitince babasının yanına gitti. Açık yüreklikle ona şöyle dedi:
"Babacığım…
Ben Allah'a ve O'nun Resûlüne iman ettim. Onun söylediklerinin doğruluğuna inandım ve ona tâbi oldum…"
Ebû Tâlib ona şöyle cevap verdi:
"Andolsun ki, o, seni iyi ve güzel olandan başka bir şeye çağırmaz; ondan ayrılma…"
Sadece bu değil elbette…
Bir gün yine Resûlullah'ı namaz kılarken gördü. Ali de sağında dikiliyordu…
Uzaktan diğer oğlu Cafer'i gördü. Gelmesi için seslendi. Cafer gelince ona:
"Sen de amcaoğlunun diğer yanına geç, sol tarafında namaza dur." dedi.
İleri görüşlülük ve akıllı kalp… Bu ikisi, sahipleri olan adama, fırsatları değerlendirsin, doğruluğunu ve gerçekliğini ispat etsin diye "yeni hakikat"e yolu genişlettiriyordu…
Bu daveti Muhammed (s.a.v.) değil de başka birisi getirmiş olsaydı, Ebû Tâlib ona yardım etmekten de geri durmazdı…
Ona dair haberlerden ve yaşantısından öğrendiğimiz kadarıyla Ebû Tâlib, zamanı dondurma ve geleceğe ipotek koyma aptallığına düşmeyen akıllı ve insaflı kimselerdendi…
Yine ölümünden önce yaptığı vasiyet konuşmasından anladığımız kadarıyla o, fazilet ve hayrın gücüne inananlardandır… Hayatı boyunca, hayra ve fazilete yönelik her çağrıya ve her davetçiye arka çıkıp, destekledi…
* * *
Bunların ötesinde Ebû Tâlib, Resûlullah'ı en iyi tanıyan insandır...
Onun amcası, koruyucusu ve mürebbîsidir…
O mükemmel bir insan…
Yalan söylediği asla görülmemiş doğru sözlü biri…
Güvenilirliğine şâibe karışmamış bir emin kimse…
Kendisine şüphe bulaşmamış tertemiz bir şahsiyet olarak tanıyor…
Onu ne zaman görse, hakikati bulmak için derin bir özlemle yanıp tutuşuyor…
Onu ne zaman görse, ilahlar ve rabler olduklarına inanarak, dikili taşların önünde kendi akıl ve varlıklarını yok sayan ailesinin ve kavminin bu durumu karşısında keder ve üzüntüyle parçalanıyor…
Bir davet ve mesajla ortaya çıkan herhangi bir kimsesizi dahi bir başına, yardımsız bırakıp gitmemişken, onu bırakıp gidebilir mi…?!
Ebû Tâlib şahsiyeti, cömertliği, yetenekleri, huy ve ahlâkıyla büyük bir şahsiyetti…
Yiğitliğine ve büyüklüğüne uygun bir tavır ve duruşla, Resûlullah'ın ve yeni dinin yanında yer aldı…
* * *
Kureyş'in karşısına dikildi… Onların tüm hile ve tuzaklarını boşa çıkardı… Nihayet Kureyş, o günün Arap örf ve ahlâkının kabul etmediği yollara başvurmak zorunda kaldı…
Bunu ise, Resûlullah'ı davetini yaymaktan ve Ebû Tâlib'i de ona destek olmaktan vazgeçiremeyince yaptılar…
Kureyş'in liderleri, Hâşim oğullarıyla Muttalib oğullarını boykot etme kararı aldılar…
Gerçekten de Hâşim oğulları ve Muttalib oğulları Ebû Tâlib'in yanında yer alarak, onunla beraber boykota katlandılar… Üç yıla yakın bir süre bu dehşet veren kuşatmaya sabrettiler… Açlığın yol açacağı felâketleri önlemek için kurumuş ağaç yaprakları yediler…
Ebû Tâlib, bir yüksek ulu çınar gibiydi… Kureyş'in ileri sürdüğü bütün pazarlık ve uzlaşma tekliflerini reddediyor, onlara ardı ardına şiirler okuyarak cevap veriyordu…
Uyanın, uyanın kazılmadan önce mezarınız
Bulaşmadan elleriniz böyle bir günaha
Aramızdaki sevgi ve yakınlığa son verip de
Kanıp da iftiracılara kesmeyin bağlarımızı
Beyt'in Rabbine yemin olsun ki
Teslim etmeyeceğiz asla Ahmed'i
Gelen darlık ve sıkıntılar bahanesiyle
* * *
Ebû Tâlib, bir şeye iman ettiği, doğruluğuna inandığı zaman çelik gibi sağlam bir imanla ona sarılırdı… Oğlu Ali hatta bütün çocukları bu güçlü ve çelik gibi sağlam yapılarını babalarından almışlardı…
Ebû Tâlib, Resûlullah'ın, sözünü söyleme ve davetini duyurma hakkının olduğuna iman etmişti… Bu söz ve davet, hakikat ve gerçek ise, hakikatin yardım görme ve hâkim olma hakkı vardı… Yok, asılsız ve bâtıl ise, bâtıl rağbet görmeyeceği için zaten defolup gidecektir…
Bu sebeple Resûlullah'ı susturmaya çalıştıklarını görünce Kureyş'e karşı koydu…
Evet… Onun, yanında yer aldığı kişi, yeğeni Muhammed (s.a.v.) değil…
O ancak, hakka ve hayra davet eden Muhammed'dir (s.a.v.)…
Doğru sözlü ve güvenilir Muhammed (s.a.v.)…
Ebû Talib'in, yeğeninin doğruluğundan en küçük bir şüphesi olsaydı, asla ona arka çıkmaz ve destek olmazdı…
O, Muhammed'le (s.a.v.) olan akrabalık bağına değil; onda gördüğü hakka destek olmaktadır…
Bunun en büyük kanıtı, Resûlullah'ın, Allah'ın, Kureyş'in yazıp da Kâbe'nin içine astığı boykot kararının yazılı olduğu kâğıda bir kurdu musallat ettiğini haber verdiği zaman sergilediği tutum ve tavırdır…
Resûlullah ona, Allah'ın o kâğıda bir kurdu musallat ettiğini ve bu kurdun, "Allah" ismi hariç bütün metni yiyip kemirdiğini haber verdi…
Bunun üzerine Ebû Tâlib, meclislerinde oturan Kureyş'e gitti… Onlara:
"Ey Kureyş topluluğu!
Yeğenim bana şunları ve şunları haber verdi… Haydi, o kâğıdınızı getirin de görelim… Şayet Muhammed'in (s.a.v.) dediği gibiyse, boykota son verin… Yok, yalan söylemişse, onu getirip size teslim edeceğim…"
Kureyş bu teklifi kabul etti…
Kâbe'ye doğru yürüdüler… Boykot kararının yazılı olduğu kâğıdı yerinden alıp bakınca, aynen Muhammed'in (s.a.v.) haber verdiği gibi olduğunu gördüler…
Donup kaldılar… Böylelikle boykot sona ermiş, kurdukları komplo başarısızlıkla sonuçlanmış oluyordu…
Ebû Tâlib bu sözüyle, akrabalığın değil; doğruluğun korunma hakkının bulunduğuna hükmediyordu…
Kureyş'e:
"Doğru mu yanlış mı olduğunu kolaylıkla öğrenebileceğiniz bu olayda Muhammed'in haklı olduğu ortaya çıkarsa, o size karşı üstün gelmiş demektir…
Yalan söylediği ortaya çıkarsa, ben yalancılara asla destek olmam..!
Resûlullah'ın yalan söylemesi ise muhaldir…
Daha önce de Kureyş'ten bir topluluk, Ebû Tâlib'e giderek şöyle demişlerdi:
"Sen içimizde hatırı sayılan, şerefli ve saygın birisin...
Biz senden yeğenini engellemeni istedik, sen onu engellemedin…
Atalarımıza sövmesine, ilâhlarımızı kötülemesine ve bizi beyinsizlikle itham etmesine artık sabredemiyoruz…
Ya sen onu bu işten vazgeçirirsin yahut iki taraftan biri diğerini helâk edinceye kadar onunla ve seninle mücadele ederiz…"
Onlar ona bunu söylediler…
Resûlullah (s.a.v.) da bunu öğrenince şu karşılığı verdi:
"Sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar dahi, Allah bu işi tamamlayıncaya veya ben bu uğurda helâk oluncaya kadar asla bu davadan vazgeçmeyeceğim…!!"
Bu sözle… dağın ululuğu… azmin kararlılığı arttı… Yiğit adam -Ebû Tâlib-, vazgeçmeyen tam bir kararlılık içinde şöyle dedi:
Anladım ki Muhammed'in dini
İnsanlığın en hayırlı dinidir
Vallahi asla elleri sana erişemez
Kefenler içinde toprağa uzanmadıkça ben
* * *
Bir gün bir çardağında oturuyordu… Derken üzüntülü bir hâlde Resûlullah (s.a.v.) çıkageldi… Niçin böyle üzüntülü olduğunu sorduğunda, onun Kâbe'de namaz kıldığı bir vakitte, o secdedeyken, Kureyş'in bir deliyi getirip, onun sırtına hayvan dışkısı ve kan koydurttuklarını öğrendi…!!
Hemen ayağa kalktı… Kılıcını kuşandı… Ardından Resûlullah'ı sol koltuğunun altına alarak bunu yapanların yanına gitti… Adamlar onu görünce huzursuz olup homurdanmaya başladılar… Yanlarına kadar gidip, onlara şöyle bağırdı:
"Muhammed'in iman ettiği Rabbe yemin olsun ki, bir daha buna teşebbüs eden olursa, kılıcımla onun boynunu gövdesinden ayıracağım!!"
Ardından eliyle Resûlullah'ın üzerinde pislikleri temizledi. Topladığı pisliği onların yüzlerine doğru fırlattı… Kureyş'in itibarlıları, kahramanın önünde âdeta sıçana dönmüşlerdi…
Nihayet Kureyş şunu iyi anlamıştı: Ebû Tâlib yanında olup, onu koruduğu sürece Resûlullah'a asla zarar veremezlerdi…
* * *
Ebû Tâlib, yeğeninin aşkla sahiplenip kutsadığı ve eşi olmayan bir sadakat ve bağlılık gösterdiği, onun tüm erdem ve ahlâkî faziletlerini seviyordu…
Bazen bu sevgisini yukarıda birazına tanık olduğumuz çelik iradesiyle, bazen de şiirlerle dile getiriyordu:
Evlâdımızın yalanının görülmediğini bildiler
O boş ve batıl sözlerle nitelenemez
Halimdir, reşittir, âdildir, taşkınlık bilmez
Bir ilâha inanır ki asla ondan gaflet etmez
Beyaz tenlidir, bulut yağmurunu onun yüzüne yağdırır
Yetimlerin koruyucusu, dul kadınların sığınağıdır
* * *
Ve Ebû Tâlib öldü…
Gönlü yeni dine karşı güçlü bir sel gibi akıp, Resûlullah'a sonsuz bir sevgi beslerken öldü…
Kureyş, Resûlullah'ı hedef alan eziyet ve küstahlığının dozunu arttırdı…
Kureyş'in eziyet ve baskılarından iyice daraldığı bir gün… Amcasını selâmla yâd edip şöyle dedi:
"Ebû Tâlib ölünceye kadar Kureyş bana hoşlanmayacağım hiçbir harekette bulunamamıştı…!!"
Sonra üzüntüyle başını salladı.
"Amca!.. Senin yokluğunu ne de çabuk hissettim…!!"
* * *
Ali (r.a.), sadece bu kahramanın mı oğluydu…?!
Hayır… O aynı zamanda başka bir kahramanın… büyük hem ne de büyük bir adamın da torunuydu…
O adam, Abdülmuttalib…
Abdülmuttalib'in büyük ahlâkına ve faziletlerine hızlıca baktığımızda açıkça görüyor ve anlıyoruz ki, Ali'nin, babasından miras aldığı huy ve ahlâk, sonradan ortaya çıkmış ya da gelip geçici şeyler değildir… Bilakis bunlar, tertemiz ulu nesiller boyunca süregelen son derece asil ve köklü huylar ve faziletlerdir…
O, Kureyş'ten hatta bütün Araplardan neredeyse hiç kimsenin ulaşamadığı bir makam ve mevkiye ulaşmış olan adamdır…
Her sene hacıların, Zemzem kuyusunun etrafında izdiham yaptıklarında, bu suyun çıktığı kuyuyu elleriyle kazıp, dışarıya fışkırmasını sağlayan adamı minnet ve saygıyla anmaları gerekiyor…
Bu adam, Abdülmuttalib'ten başka kim olabilir…?
Bir
"Taybe'yi kaz…!!"
Uykudan uyandı… Rüyasını neye yoracağını bilemedi…
Ancak
bu ses ertesi
"Berre'yi kaz…!!"
Uykusundan uyandı… Kendisinden istenen şeyin ne olduğunu ve ondan neyi yapmasını istediklerini anlayamamıştı…
Üçüncü
"Zemzem'i kaz…!!"
"Zemzem de nedir?"
"Suyu asla tükenmeyen kuyudur… Onunla kalabalık hacıları sularsın…"
Sonra ona uykusunda, bu kuyunun yeri tarif edildi…
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte oğlu Hâris ile birlikte kuyunun tarif edildiği yere gitti… Kuyunun bulunduğu yeri kazmalarıyla kazmaya başladılar. Derken mübarek ebedî su yerden fışkırıverdi… Bu, takdir-i ilâhînin, çok uzun zaman önce kavurucu çölün ortasında İsmail ve annesine hediye ettiği; ancak daha sonra kayaların ve kumların doldurup, kapattığı kuyuydu…
Abdülmuttalib ya da gerçek adıyla Şeybe, gerçekten eşine az rastlanır bir adamdı…
Resûlullah'ın ilk dedesi… Sonra Ali bin Ebû Tâlib'in ilk dedesi olacak bir adam, elbette takdir-i ilâhînin itinasından uzak kalacak değildi…
Kuzeyden güneye bütün Arap çöllerini rayihası ve güzel kokusuyla doldurmuştu…
Övgüye değer o kadar çok huy ve hâlleri vardı ki, insanlar bu sebeple ona "Şeybetü'l-hamd" adını koymuşlardı…
Ondan, "Vadilerde insanları, dağlarda vahşî hayvanları yedirip doyuran adam…" diye bahsediyorlardı…
Hikmeti çok, imanı derindi…
Ebrehe, Kâbe'yi yıkmak üzere, asla karşı koyamayacakları güçlü bir orduyla Mekke'ye saldırdığı zaman insanlar korku ve endişeyle efendileri ve liderleri Abdülmuttalib'e koştular… Ona ne düşündüğünü sordular…
Abdülmuttalib de yaklaşan orduya karşı koyamayacaklarını anlayınca onlara, kadınları, çocukları ve eşyaları alarak dağ başlarına çıkmalarını emretti. Kâbe'yi, savunmasız bir şehir olarak Kâbe'nin sahibine ve O'nun savunmasına bırakmalarını söyledi…
Çünkü şayet saldırgan ordu, onların ardınca dağa tırmanmaya kalkışacak olursa, onlar kendilerine bir kötülük yapmadan önce Allah onların tümünü helâk edecektir…
Abdülmuttalib, Ebrehe'nin Kureyş'in lideriyle görüşme isteği üzerine onun yanına gittiği zaman da onun yanında aynı tavır ve duruşunu göstermiştir…
Ebrehe'nin kulaklarına şu meşhur sözünü iletmiştir:
"Develere gelince, onlar benimdir… Kâbe'ye gelince, onun da bir sahibi vardır, sahibi de onu koruyacaktır…"
* * *
Şeybetü'l-hamd'e bu tavır ve duruşu ortaya koydurtan güç, Allah'a ve O'nun kudretine olan sarsılmaz imanıdır…
Bu sebeple Ebrehe'nin yanından döner dönmez, doğruca Kâbe'ye gitti…
Kâbe'nin halkasından tutup, Allah'ın yardımına olan sağlam imanıyla Allah'a dua etmeye başladı:
"Allah'ım! Kişi kendi mülkünü korur. Sen de mülkünü koru…!!"
Fakat takdir-i ilâhî, Ebrehe'ye fırsat verse, o da Kâbe'yi yıksa, Abdülmuttalib'in imanına ne zarar gelir…?
İşte burada onun imanının derinliği ve hikmetinin asaleti kendini gösteriyor. Allah'a olan yakarışını şöyle tamamlıyor:
"Şayet onlarla Kâbe'mizi baş başa bırakacak olursan, bu da senin bileceğin bir iştir…!!"
Evet… Abdümuttalib'in korktuğu başına gelse, Ebrehe ve ordusu, Kâbe'yi yıkıp ateşe verse dahi…
Bu olsa dahi Abdülmuttalib'in Allah'a olan imanında en küçük bir zaaf ve eksilme meydana gelmez… Çünkü olacak olanlar, Allah'ın bildiği bir hikmetin gereği olarak meydana gelecektir…
Bu adamın imanı işte böyledir… Halbuki çevresi, sadece Arap yarımadası değil bilakis İran ve diğer tüm uygarlıklar, putlar ve putatapıcılık inanç ve değer yargılarıyla çalkalanmaktadır… Onun vicdanında daha yüce, daha büyük ve daha ulu bir ilâhın bulunduğu bilinç ve şuuru baskındır…
Abdülmuttalib'in imanı, onun şimdi aktardığımız yakarışında görüldüğü üzere saf ve tertemizdir…
Bütün bunlar olurken, Kâbe'nin etrafında üç yüzden fazla put bulunmaktaydı. Abdülmuttalib, Kâbe'yi korumaları ve savunmaları için bu putlardan yardım istemedi…
Ne Hübel'in, ne Lât'ın ve ne de Uzzâ'nın adını anmadı.
Kâbe'yle aralarında hiçbir uzaklık ve mesafenin bulunmadığı bu putlardan ve heykellerden hiçbirini hiçbir şekilde yardıma çağırmadı…
Sadece Allah'a seslendi… Ona dua etti… İçinin derinliklerinde vicdanının gösterdiği ve işaret ettiği yüceler yücesine sığındı…
"Allah'ım! Kişi kendi mülkünü korur. Sen de mülkünü koru…!!"
* * *
Abdülmuttalib'in imanı, bu acil isteğinin karşılığı, takdir-i ilâhînin Ebrehe ve ordusuna indirdiği öldürücü darbeyle yerine geldi… Allah, onlara en zayıf ordusunu… Ebâbîl kuşlarını… gönderdi. Bu kuşlar beraberlerinde onlara ecellerini getirdiler… Onlardan geriye yığılıp kalmış cesetler ve anılar kaldı…
Abdülmuttalib, kavminin uğur ve bereketiydi…
Ne zaman yağmur sularını onlardan esirgeyecek ve öldürücü bir kuraklık ve kıtlıkla karşı karşıya kalsalar, hemen doğruca büyükleri Abdülmuttalib'e koşuyorlar, ondan yardım istiyorlardı… Abdülmuttalib de onları dağ başlarına çıkarıyor, saflar halinde bir düzene soktuktan sonra, yağmurunu yağdırması için Allah'a şu sözlerle dua ediyordu:
"Allah'ım! Bunlar senin kullarındır… Kullarının çocuklarıdır… Başımıza geleni görüyorsun. Kuraklığı bizden gider, bize yağmur ve bereket ver…"
Aradan çok zaman geçmeden yağmur yağmaya başlardı… Bitkiler biter, ölü toprak canlanır ve her taraf yemyeşil olurdu…
* * *
Gerçekten bu acayip bir iman… Putperestliği din ve ibadet olarak benimsemiş bir asırda yaşayan bu eşsiz adamın imanı oldukça ilginç…
Abdülmuttalib, kendisine ulaşan her nimette ve attığı her adımda Allah'ı görüyordu… Torunu Muhammed'in (s.a.v.) doğumuyla müjdelendiği zaman onu kucağına alıp, onu süratle Kâbe'ye götürmüş ve orada Allah'a şükür ve hamd etmişti… Şöyle demişti:
"Bana bu tatlı çocuğu veren
Onu beşikte efendi yapan
Allah'a hamd olsun.
Onu Allah'a emanet ediyorum
Olgun biri görmek istiyorum"
* * *
Sahip olduğu şeffaf ruhu, bu çocuğun ileride mazhar olacağı olağanüstü hâlleri ona işaretle bildirdi… O da onu daha önce hiç kimseyi sevmediği şekilde sevdi… Ona çocukluğunda bir arkadaş, bir dost gibi davranmaya başladı…
Her vesileyle oğlu Ebû Tâlib'in elini tutuyor, onu şefkatle torunu Muhammed'in (s.a.v.) elinin üzerine koyuyor ve geleceği kesin görmüş biri gibi şöyle diyordu.
"Ebû Tâlib!...
Bu oğlum ileride büyük adam olacak. Bu yüzden onu iyi koru, bütün kötülüklerden muhafaza et…"
Ebû Tâlib, verdiği sözü tuttu. Yeğenini, babasının vasiyetini yiğitliğine, asaletine ve büyük ahlâkına yaraşır biçimde koruyup gözetti…
* * *
Dede de baba da vefat edince, o ikisinin üstün huy ahlâkını ve eşsiz büyüklüğünü oğul ve torun Ali… Ebû Tâlib'in oğlu, Abdülmuttalib'in torunu Ali… miras aldı.
Ahlâkî asaletiyle ve soyca asaletini o ikisinden aldı…
Haşim oğulları, toplumun gözünde, halkın efendisi, lideri ve şereflileriydi…
Değer yargıları bakımından da insanların en cömerdi, sorumluluk ve emanetlerinde en dürüst ve vefalısı, iyilik ve hayır uğrunda en fazla mücadele edeni, mukaddesatı en fazla koruyanı ve komşuluk ilişkilerini en iyi sürdüreni onlardı…
Tek bir kelimeyle: İçinde yaşadıkları toplum ve zamana nispetle onlar kavimlerinin ve zamanlarının vicdanıydılar…
* * *
Herhâlde artık evlâdın, babasından ve torunun, dedesinden neyi aldığını öğrenmeye hazırızdır…
Ali, Ebû Tâlib'ten ve Abdülmuttalib'ten ne aldı…?
Faziletlerin tümünü ve değer verilen şeylerin tamamını…
Onlardan "keskin cömertliği", "keskin kararlılık ve azmi" ve "keskin inancı" miras aldı…
Evet… O büyük mirasın temel ayırıcı vasfı işte bu keskinliktir… Bu keskinlik, bu kavmin tüm faziletlerini yardım ve çalışma için her zaman kullanıma hazır hâlde tutuyordu…
Onlardaki tüm iyilik güç ve yetenekleri, baskın ve keskin durumdaydı… Zayıflık, acizlik, tereddüt ve gevşeme bilmiyordu…
Bunu oğul ve torun Ali'nin hayatında çok açık ve net olarak görüyoruz… Özellikle miras alınan bu ahlâkî erdemler, dosdoğru dinin, hanif İslâm'ın laboratuvarına girip de içinde sakladığı çok güzel ve kıymetli cevheri dışarı çıkardıktan ve eşsiz parlaklığını bir kat daha artırdıktan sonra…
Bundan başka bir şey daha var… Bu şey, Abdülmuttalib'in faziletleri arasında açıkça göründüğü gibi Ali'nin hayatında da aynı açıklık ve netlikle görünmektedir… Bu şey: Neredeyse bir işi, bir fiili, bir şeyi, tüm yetki ve sorumluluklarıyla başka birine koşulsuz olarak bırakma, devretme hareketidir…
Karşı duramayacakları bir işle karşılaştıklarında Abdülmuttalib'in, bu işi nasıl da şaşırtıcı bir sadelik -siz buna çocuk masumluğu da diyebilirsiniz!- içinde Allah'a bırakıp havale ettiğini gördük…
Fakat bu, aciz ve zayıf kimselerin yaptığı bir sorumluluk ve yetki devri değildir… Bilakis her hareket ve her işin ardında orada Allah'ın var olduğuna kesin imanla birlikte yapılan bir sorumluluk ve yetki devridir… İnsandaki iyilik yetenek ve güçlerinin aciz kaldığı, yapmaya güç yetiremediği durumlarda o Allah bu işi üstelenecek ve gereğini dilediğince yerine getirecektir…
Bu, güzel ve sevimli… muhteşem… bir sorumluluk ve yetki devridir… Delikanlımız bunu olabildiğince miras almıştır…
Hayatının ileriki safhalarında ve günlerinde, dayanılmaz ağır musibetlerle karşı karşıya kaldığında Ali'nin, durumu büyük bir ustalıkla Rabbine havale ve terk ettiğini göreceğiz…
Bu terk ve ısmarlamanın ardında, güçsüzlerin teslimiyetçi mantığının değil; bilakis temiz-takva sahibi kişilerin imanının var olduğunu göreceğiz…
Onun, işi, görünen ve görünmeyen âlemleri bilen Allah'a havale ettikten sonra, artık onun sonuç ve neticeleriyle ilgilenmediğini göreceğiz…
Çünkü Ebû Tâlib'in oğlunu, hayatı ve mücadelesi boyunca ilgilendiren, kalbini, düşüncelerini ve gayretini teslim alan tek şey, iman edip Allah'ın önünde sorumlu tutulacağı ilke ve prensiplerdir… Asla kişisel menfaat ve faydaları değildir…
Bu ilke ve prensiplerin başında ise, Allah'a iman ve O'na güvenip dayanmak gelmektedir…
* * *
Babasının, hak/doğru olduğuna inandığı değerlere bağlılığını gördü…
Dedesi Abdülmuttalib'in ve dedesinden önce Hâşim'in, hak/doğru olduğuna inandıkları değerlere olan sadakat ve bağlılıklarını da gördü…
O, inancın muhafızları, ahlâkî erdemlerin koruyucuları ve iyiliğin bekçileri olarak tanınan bir kavmin soyundan gelmektedir…
Evet, onlar sığındıkları ve güvenip dayandıkları hak ilâhı tanımıyorlardı… Ancak bu ilâhın olağanüstü gücüne, şefkat ve cömertliğine olan sadakat ve bağlılıkları her zaman aşikâr biçimde ortadaydı… Onlar bilmeden, tanımadan bu sadakat ve bağlılığı göstermişlerse, o ilâhı bilip tanıyan ve O'nun yolu üzere olan Ali'nin sadakat ve bağlılığı nice olacaktır…?!
Fakat, Ali Allah'ı nasıl tanıdı…? Nasıl O'nun yoluna girdi…? Gelin, şimdi bunu görelim…
* * *
Şu basit, yüce evi görüyor musunuz…?!
İzini sürdüğümüz genç, orada…
O, amcasının oğlu… âlemlerin Rabbinin elçisi… Muhammed bin Abdullah'la beraber…
Çünkü Resûlullah (s.a.v.) uzun zaman evvel, amcası Ebû Tâlib'in vefatından birkaç sene önce ondan oğlu Ali'yi kendileriyle birlikte yaşaması için istemişti… Ebû Tâlib de bu teklifi kabul etmişti…
Ali şimdi, vahyin, duvarlarına, yaklaşmakta olan yeni bir dünyanın ve gelmekte olan yeni bir beşeriyetin haritasını çizdiği evin içinde…
Ne bereketli, ne bahtlı delikanlıymış bu…!!
Bundan böyle, onun övgüye değer mirası, yetenekli bir hocanın… amcaoğlunun… kendisini Rabbiyle buluşturan ve sırat-ı müstakime ileten rehberin huzurunda ışıldıyor, gelişip büyüyor…
Övünçle dolu hayat yolculuğunda Ali'ye arkadaşlık yapmak için haydi bu mübarek eve girelim…
Haydi, saygıyla içeriye girelim…
N
EVLÂTLIK - İLK MÜSLÜMAN ÇOCUK
"Ben
kimin yardımcısı ve koruyucusu idiysem,
Ali de onun yardımcısı ve koruyucusudur…"
Hz. Peygamber (s.a.v.)
İşte buradayız, yaklaşıyoruz…
Şimdi kapıdayız…
Ne…?
Duyuyor musunuz…?!
İçeriden hoş bir ses geliyor…
Hârikulâde güzel bir Kur'an okunuyor…
Evdekiler namaz kılıyorlar…
Acaba içeride kimler var…?
Tabiî ki, imamlık yapan Resûlullah'tan ve arkasında duran amcasının oğlu Ali, hanımı Hatice ve hizmetkârı Zeyd bin Hârise'den başka kimse yok…
Ne muhteşem bir manzara…!!
Evin içinden dışarıya hoş kokusunu ve güçlü tınısını duyuran muazzam âyetler…!!
Şimdi huşû ve takva içinde okunan Kur'an'a kulak verelim…
"Hâ. Mîm.
Kitap, Azîz ve Hakîm… Allah tarafından indirilmiştir…
Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok âyetler vardır.
Sizin yaratılışınızda…
Ve (Allah'ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda…
Kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır…
Gecenin ve gündüzün değişmesinde…
Allah'ın gökten indirmiş olduğu rızıkta (yağmurda)…
Ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde…
Rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde…
Aklını kullanan toplum için dersler vardır.
İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah'ın âyetleridir...
Artık Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar…?!
Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin…!!
O, Allah'ın kendisine okunan âyetlerini işitir de…
Sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onları duymamış gibi (küfründe) direnir…
İşte onu acı bir azap ile müjdele…!!" [2]
* * *
İçerideki ses kesildi…
Şimdi rükû ediyor olmalılar… ve ardından secde…
Allah'ı yüceltip, överek, O'ndan kendilerini bağışlamasını diliyor olmalılar…
Okunan âyetlerin anlamları üzerinde düşünüyor, tefekkür ediyor olmalılar…
Yerimizde aynen kalıp, huşûyla içeriye kulak vermeye devam edelim…
İşte o hoş ses tekrar duyulmaya başladı…
O ses, bütün güzelliği ve yüceliğiyle yükseliyor… Arkadaşlar dinleyin…!!
* * *
"Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy;
Bilmeyenlerin isteklerine uyma…
Çünkü onlar, Allah'a karşı sana hiçbir fayda vermezler…
Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır; Allah da takva sahiplerinin dostudur…
Bu (Kur'an), insanlar için basiret nurları… kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir...
Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini,
İnanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar?
Ne kötü hüküm veriyorlar…!!
Allah, gökleri ve yeri yerli yerince yaratmıştır…
Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez…
Hevâ ve hevesini tanrı edinen… ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı…
Kulağını ve kalbini mühürlediği… gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?
Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir…?!
Hâla ibret almayacak mısınız…?!
Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır… Ölürüz ve yaşarız…
Bizi ancak zaman helâk eder…
Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur… Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar…
Onlara açıkça âyetlerimiz okunduğu zaman: Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin, demelerinden başka delilleri yoktur.
De ki: Allah sizi diriltir… sonra öldürür…
Sonra sizi şüphe götürmeyen kıyamet gününde biraraya toplar…
Fakat insanların çoğu bilmezler." [3]
* * *
Ali işte burada yaşıyor ve hayat bulup diriliyor…
Evet, Muhammed (s.a.v.) Hakk'ı arayan, Hira mağarasında ibadet eden ve sanki bir randevusu varmış gibi göğü gözleyip, o randevusuna yetişmek için tetikte bekleyen bir âbid olduğu günden beri o burada…
Resûl'e vahiy geldikten ve gök onu çağırıp da sözünü ve mesajını ona ilettikten sonra da o burada yaşıyor…
Peygamberliğin ilk günlerinde… Hatta ilk saat ve ilk dakikalarında… Resûlullah'ın hayatında meydana gelen büyük değişim ve dönüşümü üç kişi yakından izliyor…
Bunlar:
Hanımı… Hatice.
Amcasının oğlu… Ali.
Ve hizmetkârı… Zeyd.
Aynı şekilde bu sırayla Müslüman oldular…
En fazla on yaşında olan Ali, Resûlullah'a sordu:
"Bu yaptıklarında nedir böyle…?!"
Resûlullah (s.a.v.):
"Âlemlerin Rabbi Allah için namaz kılıyorum." diye cevap verdi.
" Âlemlerin Rabbi kimdir..?"
"O tek ilâhtır… Ortağı yoktur… Bütün varlık ve bunların idaresi O'na aittir… Diriltir ve öldürür… O'nun her şeye gücü yeter…"
Kutlu çocuk hiç tereddüt etmeden derhal Müslüman oldu… O, erkeklerden ilk Müslüman olan kişiydi… Hatice de ilk Müslüman kadındı…
O gün bir an bile Resûlullah'ın yanından ayrılmadı… Onunla birlikte namaz kıldı… Onun konuşmalarına ve okuduğu âyetlere kulak verdi… Vahyin inişine tanık oldu…
Henüz vahyin ilk günleri, ilk dönemleri olmakla beraber nice âyeti… âyetleri ilk duyan o oldu…
Ardından Allah'ın, Peygambere arkadaş olmaları için seçtiği insanlar Resûlullah'a gelerek iman ettiler:
Ebû Bekir es-Sıddîk… Osman… Zübeyr… Talha… İbn Avf… Sa'd bin Ebû Vakkas…
Ebû Ubeyde… Ebû Seleme… Erkam… Maz'ûn'un oğulları… Habbab… Saîd bin Zeyd… Ammar… Umeyr… İbn Mesûd…
Bunlara İslâm'da öncelik bahtiyarlığı verildi…
Erkam'ın evi buluşma yerleri oldu… Orada gizlice toplanıyorlardı… Resûlullah (s.a.v.) onlara kalbine inmiş olan vahyi okuyor, namaz kıldırıyor ve onların imanlarını bereketlendirip, yüceltiyordu…
* * *
Ali'nin (r.a.), Erkam'ın evinde bulunmadığı hiçbir gün yoktur… O evde yaşanan hiçbir ölümsüz sahneyi kaçırmamıştır…
O evin çatısının altında… Ve yine Resûlullah'ın yaşadığı evin çatısının altında… Ali (r.a.) her ikisinde de hep Resûlullah'ın beraberinde olmuştur… Buralarda Allah'ın okunan âyetlerine kulak vermiş… Peygamberlik nurları kendisini bürümüş, suç ve günahlarını temizlemiştir…
Suç ve günahlarını temizlemiştir mi dedim…?!
Fakat o ne zaman bir suç veya günah işledi ki…!!
O iman, ibadet ve hidayet ortamında doğmuşken, ne zaman…?!
O altı yaşından itibaren doğru, dürüst, güvenilir Muhammed (s.a.v.) ile birlikte yaşamaya başladı. Bilgi, görgü ve terbiyesini ondan aldı. Onun temiz yaşantısından, büyüklüğünden, vicdan ve yaşamında görülen takva duygusundan etkilendi... On yaşına geldiğinde vahiy, Resûlullah'a, davet çalışmasını gerçekleştirmesini emretti… O, İslâm davetini kabul eden ilk Müslüman oldu…
O günden itibaren Rabbine kavuşacağı güne kadar geçen süreçte onun hayatı, Resûlullah'ın yöntem ve programının, Kur'an öğretilerinin tam, kusursuz ve güvenilir bir tatbikatı, pratiği oldu…
Bu hayat kutlu olmasın mı…?!
Çocukça özlemlerin, ihtiras ve tutkuların, sürçme ve hataların asla bulunmadığı bir hayat kutlu olmasın mı…?!
Sahibinin, omuzlarında adamların sorumluluk ve yükü olduğu hâlde doğduğu bir hayat…
Hatta Ebû Talib'in oğlunun
hayatında çocukça eğlenceye… kırlık ve çöl arazilerde çalınan nefesli
çalgılara… müzik eşliğinde yaygın şekilde yapılan
Sanki takdir-i ilâhî, onun kulak ve vicdanını, yeryüzünün ve hayatın çehresini değiştirecek başka sözler için saklıyor gibiydi…
Evet… Delikanlının kulakları ve kalbi, başka birine nasip olmayacak şekilde Yüce Büyük Allah'ın âyetlerini karşılayıp kabul etmesi için ayrılıyordu…
Biraz önce dinlediğimiz âyetleri duydunuz değil mi…?!
Şimdi nüzûlünün üzerinden fazla vakit geçmemiş, parlak, ışık saçan ve âlemlerin Rabbi Allah'ın elçisinin okuduğu âyetleri dinlerken Âli'nin zihnimizde portresini çizelim …!!
Fakat… Hayır… Zihnimizde portresini çizmek bir yana onu hayal dahi edemeyiz…!!
Bu hayatı incelerken, bu hayatın ipuçlarını ve muhteşem güzelliğini ele veren sözleri takip etmemiz yeterli olacaktır…
* * *
Ardı ardına inen âyetlerin nurunda, Ali bin Ebû Tâlib, hayatının ilk dönemlerini o âyetlerin aydınlığından gözleri kamaşmış ve çağıltısından sarsılmış bir hâlde geçirdi…
Resûlullah'ın okuduğu cenneti anlatan âyetleri dinliyor… Neredeyse elini cennetin çiçeklerine ve meyvelerine doğru uzatacak derecede cenneti gözleriyle görüyor gibi oluyor…
Cehennemi anlatan âyetleri dinliyor… Duydukları karşısında, fırtınaya yakalanmış serçe gibi tir tir titriyor… Kılmakta olduğu namazın azameti ve mukaddesliği olmasa, hissettiği ve gördüğü ateşin alazından hızla uzaklaşıp kaçacak…
Allah'ı tanıtan, O'nun azamet ve yüceliğini anlatan veya hakkında bilgileri olmayan bir şeyi, hiç tanımadıkları nesneleri (körü körüne) Allah'a ortak koşan, Allah'ın ihsan ve nimetlerini inkâr eden insanları paylayıp azarlayan âyetleri dinlediği zaman Allah korkusu ve utanma duygusundan ötürü âdeta eriyip gidiyor…!!
Kalbi, nüzûlüne âyet âyet tanık olduğu Kur'an'ın güzelliği, azameti ve sırlarıyla doldu… Nihayet sözünde doğru olduğu hâlde, şöyle diyecek bir seviyeye ulaştı:
"Allah'ın Kitabı hakkında bana istediğinizi sorun…
Allah'a
yemin olsun ki, her bir âyetin
En sonunda Hasan Basrî'nin şu nitelemesinde onu anlattığı seviyeye çıktı:
"Tam bir kararlılık, ilim ve gereğince yaşayarak Kur'an'a yöneldi… Kur'an'ın güzel bahçesinde gezindi, apaçık işaretleri üzere yürüdü."
İşte bu, Ali bin Ebû Tâlib…
Biz onu "Vahyin evlâtlığı" olarak nitelediğimiz zaman hiç de abartmadığımızı düşünüyoruz…
Vahyin nazil olduğu ilk seneler boyunca delikanlımız bu nüzûle tanık oldu. Onu âlemlerin Rabbinin elçisinden kabul edip benimsemede ve kulağını ve kalbini vahyin sırlarına ve nurlarına açmada başkalarını geçti…
Mekke vadileri, Kureyş'in gözünden uzakta ve güven içinde, onu iki kişinin ikincisi olarak Resûlullah'ın arkasında birlikte namaz kılarken gördü…
Orada, göz alabildiğine uzanan uçsuz bucaksız çöllerde, engin kâinatın, sırlarını gönüllere açtığı sahralarda, keskinleşmiş duyarlılığı, bütün dikkatini toplamış kalbi, özgür bir ruh ve tam bir kararlılıkla Resûlullah'ın dudaklarından Kur'an'ı dinleyip, öğrendi… Miras yoluyla veya kendi kazanımıyla elde ettiği bütün ahlâkî erdemleriyle şahsiyeti, karşı konulmaz bir etkinin altında kaldı… Tam bir gıptayla, vahiy ve din olarak iman ettiği ve yine Peygamber ve Resûl olarak kabul ettiği zatın kendisine okuduğu âyetlere teslim oldu…
Bu sebeple, Ali'nin hayatı boyunca Kur'an'a tam bir sadakat ve bağlılık gösterdiğini, ondan en küçük bir sapmayı kabul etmediğini ve onda en küçük bir aşırılığı bağışlamadığını gördüğümüzde hayrete düşmüyor ve şaşırmıyoruz…
Çünkü o "vahyin evlâtlığı" ve Kur'an'ın ilk öğrencisi…
Çünkü o ilk Müslüman…
Güçlü ve korkutan ifadelerle sorgulayan Kur'an'ı dinlemedi mi?
"İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah'ın âyetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?" [4]
Hangi söze…?!
Daima Allah'a yönelen delikanlı, bu sorgulamanın şiddeti ve hitabın azameti karşısında titriyor. Kendisini tutamıyor ve içinden şöyle haykırıyor:
"Ey her şeyin sahibi ve Rabbi!! Senin sözünden başka bir söze inanmayacağız…!!"
İşte bu ve benzer Kur'an âyetleriyle, Ali'nin kalbi Kur'an'a karşı benzersiz bir sadakat ve bağlılık duygusuyla doldu…
Resûlullah'a izlemesi gereken doğru yolu gösterip şöyle derken Kur'an'ı dinlemedi mi?
"Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma." [5]
O -aynı şekilde- bu ve benzer Kur'an âyetlerinden ve göğün öğretilerinden kuvvet ve güç alarak, sabit, sürçmeyen adımlarla, tam bir zahid ve güçlü bir ulu kişi gibi, Hakk'ın yolunda olağanüstü bir azimle yürüdü… Bu yürüyüşü esnasında da bilmeyenlerin isteklerini atlayıp geçti…
Ey Hasan'ın babası! Allah seninle olsun!!
Bilmeyenlerin isteklerine karşı yarın ne zorlu ve çetin mücadeleler ve savaşlar vereceksin, biliyor musun…?!
* * *
Kur'an'a olan sarsılmaz sadakati ve bağlılığı ve onun vahyinin fecrine ve kuşluğuna tanıklığı neticesinde Ali (r.a.), "vahyin evlâtlığı" oldu…
İslâm'a olan sarsılmaz sadakati ve bağlılığı ve bütün erkeklerden daha hızlı davranıp onlardan önce İslâm'a girmesi neticesinde de ilk Müslüman erkek oldu…
Ali (r.a.) "ilk Müslüman erkek" lâkabını sadece onlardan önce Müslüman olduğu için kazanmış değil…
İnsanlara, yolun önce gelenlere değil; doğru olanlara ait olduğunu öğreten Ali'dir…
Bu sebeple o, bu lâkabı, iki güzel özelliği: Önceliği ve doğruluğu sayesinde elde etmiştir… Onun Müslümanlığının dışa yansıyan görüntülerine baktığımız zaman muhteşem güzellikler görüyoruz…
Onun imanının faziletlerine baktığımızda, mükemmel bir bahçe içinde gezindiğimizi, hoş kokularının etkisiyle kendimizden geçtiğimizi görüyoruz…
* * *
Resûlullah'ın, Müslümanları birbirine kardeş yaptığı günde bütün ashabının arasından kendisine kardeş olarak seçtiği bir adam hakkında ne düşünürsünüz…?!
İmanın büyüklüğü ve derinliği hangi boyuttaydı ki, Resûlullah bu onur ve şeref için onu seçmişti...?!
Peygamberin ve Müslümanların Medine'ye olan hicretleri tamamlandıktan sonra Resûlullah (s.a.v.) muhacir ve ensâr arasında kardeşlikler kurdu… Her bir ensâra bir muhaciri kardeş yaptı… Bu büyük kardeşliği tesis ettikten sonra yüksek alınlı, dolgun yapılı, parlak vicdanlı gence doğru baktı… Ona yanına gelmesini işaret etti. Genç de hemen geldi… Bu manzarayı izleyen kalabalığın gözü önünde Resûlullah (s.a.v.) Ali'yi yanı başına oturttu. Sırtını sıvazlayıp, kendine doğru yaklaştırırken şöyle dedi:
"Bu da benim kardeşim…!!"
* * *
Bu sırada Ebû Bekir es-Sıddîk ve Ömer el-Faruk da oradaydılar…
Resûlullah'ın, Ali'yle arasında kurduğu bu kardeşliği, Ali'den başka o ikisinden biriyle niçin kurmadığını sorgulama hakkımız var mı?
Böyle bir sorgulama, manzaranın azametine gölge düşürecek ve Ali'yle kurulan bu kardeşliğin ardındaki güzelliği görmemize engel olacaktır…
Ali'ye verilen bir ayrıcalıktır… Ayrıcalık, daha üstün olmayı gerektirmez…
Resûlullah'a ve ashabına karşı edepli olmak isteyen Müslüman, bu ilk Müslümanların hepsine eşit seviyede saygıyla başını eğer…
* * *
Demek ki, Resûlullah (s.a.v.) bu kardeşlik çalışmasında kendine kardeş olarak Ali'yi seçmiştir…
İslâm'ın Ali'ye kazandırdığı şeref ve onur, onun dinî sorumluluklarına olan duyarlılığının gücünü arttırıyordu…
Ebû Tâlib'in oğlu, genişlik ve uzunluğuyla tüm dünyada yer alan hiçbir şeyin Müslümanlığının karşılığı ve ücreti olamayacağını biliyordu…
İmam Ali, Rabbinin onu ulaştırdığı ve hidayet ettiği şeyin değer ve kıymetini çok iyi biliyordu… O da iyiliğin karşılığının ancak yine o iyilik olabileceğine inananlardandı… İyilik ve hakka muvaffak olmuş kimse, şayet bu iyiliğine ve taşıdığı hakkın sancağına denk bir dünyalık ücret ve karşılık istediği zaman hakkın ve iyiliğin kıymetini bilmiyor demektir…
İşte Ali, iki böğrü arasında, kaburgalarının altında ve ruhunun derinliklerinde İslâm'ı böyle taşıdı… Dünyanın tüm güzel şeyleri ve hazlarını basit ve önemsiz gördü… ne zaman bu güzelliklerle veya hazlarla karşı karşıya kalsa, şu meşhur sözünü tekrarladı:
"Ey Dünya! Benden uzak ol! Ey dünya! Benden başkasını aldatıp kandır!"
* * *
Ali (r.a.), Müslümanlığıyla, biçim ve öz bakımından mükemmel bir örnek ve model… Eğer İslâm, ibadet… dindarlık… cihad… cömertlik… zühd… feraset… vera… efendilik… tevazu… kuvvet… merhamet… adalet… fazilet… istikamet… ilim… sadelik… sadakat ve bağlılık… anlayış… ise,
Evet İslâm bütün bunlar ise, ilk Müslüman erkek olan Ali, zaten bu anlatılan İslâm'ın en önde gelen, nadir insanlarından biri…
İmamın hayatını ve ahlâkını öğrenmek isteyen onun sözlerini okusun. Zira onun sözleri ile yaşantısı arasında en küçük bir fark ve çelişki yoktur…
Evet… Onun söyledikleri ile yaptıkları arasında en küçük bir uzaklık, mesafe ve boşluk yoktur…!!
İnsanları zühd üzere yaşamaya davet etmişse, onlardan çok önce zühdü yaşantı olarak benimseyip sürdürdüğü için bu daveti yapmıştır…
İnsanları cömert olmaya çağırmışsa, onların en cömerdi o olduğu hâlde bunu yapmıştır…
İnsanları Allah'a boyun eğip kulluk etmeye çağırmışsa, en yüksek seviyede bunu kendisi gerçekleştirdiği hâlde bu çağrıyı yapmıştır…
Mü'minlerin
başkanı olduğu günlerden birinde Kûfe'de
"Allah'a
yemin ederim ki, ben Muhammed'in (s.a.v.) ashabını gördüm. Bugün onlara
benzeyen bir tek kişi dahi göremiyorum…
Bu, yüce mazinin fotoğrafı…
Bu, daima ve ebediyen âbid Ali'nin içinde yaşadığı muhteşem ve çok güzel günlerini -vahiy ve peygamberlik günlerini- gösteren bir fotoğraf… Zaman o günlerden ne kadar uzağa giderse gitsin, seneler ne kadar artmış olursa olsun, Âbid İmamı o günlerden çekip alamaz, soyutlayamaz… O günler onun zaviyesi ve mihrabıdır…
* * *
Müslümanlara, iman ettiği ve hayatının kitabı yaptığı İslâm'ı anlatıyor. Diyor ki:
"İlim öğreniniz, onunla tanınırsınız… Öğrendiğiniz ilmin gereğiyle amel ediniz, onun uzmanı olursunuz...
Dinleyin!
Dünya sırtını dönmüş gitmekte; âhiret ise ön taraftan gelmektedir… Toprak yatak, su parfümdür…
Dinleyin!
Âhirete dair özlemleri artan kimse, nefsinin tutku ve arzularını zihninden siler, onları unutur…
Cehennem ateşinden korkan kimse, günahlardan uzak durur…
Cenneti isteyen kimse, Allah'a kulluğa koşar…
Dünyaya karşı gönülsüz ve isteksiz davranan kimseye, onun musibet ve felâketleri hafif olur…
Dinleyin!
Allah'ın öyle kulları vardır ki, onların kötülüklerinden herkes güvendedir… Kalpleri daima mahzundur… Daima namuslu ve onurludurlar… İhtiyaçları da azdır… Bunlar, öteki dünyada uzun sürecek bir ferahlık ve rahatlık için bu dünyada sayılı az günler sabretmişlerdir… Bu kulları geceleyin görecek olsan, onları saflar hâlinde namazda… gözyaşları yanaklarından süzülüp… azat edilmeleri için Allah'a yakarırlarken görürsün…
Onları gündüz görecek olsan, ağızları kuru, mülâyim, dindar, takvalı, ok gibi ince görürsün… Gören kimse onları hasta zanneder; hâlbuki onlar hasta değillerdir… Fakat iş büyük ve çetindir…"
* * *
Büyük ve çetin iş…!!
Bu, onun aklını en fazla meşgul eden şeydir… Bunun çağıltısıyla uyuyor… Onun gürültüsüyle uyanıyor…
Sorumluluğunu yüklendiği ve Kitabını okuduğu Allah'ın dini…!! Ve yarın, yaptıklarının karşılığının verilmesi için hesabı görülmek üzere Allah'ın huzurunda durduğu gün…!!
Ali bundan ötürü mü uyumuyor ve rahat nedir bilmiyor…?!
Evet…
* Bundan ötürü gecesini ve gündüzünü, güçlü kuvvetli bedenini zayıflatacak derecede ibadetle geçiriyor…
* Bundan ötürü dünyayı umursamayarak arkasına atıyor… Müslümanların halifesi olduğu hâlde Kûfe'deki başkanlık sarayında konaklamayı reddediyor ve boş bir alanı saraya tercih edip, toprakta konaklıyor… Başkanlık sarayında konaklaması için ısrar edenlere:
"Hayır. Helâk saraylarında asla konaklamayacağım…!!" karşılığını veriyor…
* Bundan ötürü sert ve kalın elbiseler giyiyor… Arkadaşlarından bazıları kendisine, nefsinin ve makamının hakkını vermesini söyleyince onlara:
"Bu elbise, ihtişam ve büyüklenme duygularını benden uzaklaştırıyor… Namazımda huşûlu olmamı sağlıyor… Yine bu elbise, israf etmemeleri ve saçıp savurmamaları konusunda insanlara iyi bir örnektir…!!" karşılığını veriyor.
Ardından şu âyeti okuyor:
"İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takva sahiplerinindir."[6]
O, bir an dahi dünyaya meyletmiyor ve ona bağlanmıyor…
Onun açısından dünya, elveda diyerek sırtını dönüp gitmiştir… Öyleyse ona niçin sadakat ve bağlılık göstersin ki…!!
İmam'a göre âhiret ise… İşte yurt odur… İşte ebedî ve kalıcı olan odur… İnsanlık, geçen onca asır ve zaman içinde, ancak bir köprü üzerinde yürüyüp onu geçen insanlara benzemektedirler… Her bir topluluk köprü üzerindeki yürüyüşünü tamamlayıp, karşı tarafa geçtiğinde karşısında ebediyeti bulmaktadır… Cennet veya cehennem…
Şimdi onun sözüne kulak verelim:
"Bu dünya, yarın âhirette yapılacak olan bir yarış için hazırlanma yeridir…
Dinleyin!
Biliniz ki siz bir amaç uğrunda yaşadığınız ve arkasından ecelin geleceği bir günde bulunuyorsunuz. Kim eceli gelmeden bu amaç için çalışmazsa onun bütün amelleri boşa gider…
Dinleyin!
Korkulu ve dar anlarınızda Allah'a nasıl yalvarıyorsanız, sevinçli ve bolluk zamanlarınızda O'na öylece yalvarınız ve ibadet ediniz…
Dinleyin!
Ben cennet gibi, isteyenlerinin; cehennem gibi de kaçmaya çalışanlarının uyuduğu bir başka şey daha bilmiyorum…!!
Dinleyin!
Hakkın kendisine yarar sağlayamadığı bir insan mutlaka batıldan zarar görecektir. Hidayetten (doğru yoldan) kaçan bir insan da dalalet (sapıklık) seline kapılacaktır…
Dinleyin!
Dünya hazır bir sofradır; doğrular da yalancılar da ondan yemektedir…
Âhiretse doğruluğu kesin ve kudret sahibi bir padişahın (Allah'ın) hükmedip de O'nun yalnızca kendisine kulluk yapanlara vaat buyurduğu bir yurttur…
Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey, arzu ve özlemlerinize uyarak, kendinizi ileriye dönük uzun plânlara kaptırmanızdır…
Arzu ve özlemlerinize uymanız, sizi haktan saptırır…
Kendinizi ileriye dönük uzun plânlara kaptırmanız da size âhireti unutturur…!!"
* * *
Olaylar ve hâdiseler, fırtına gibi, kasırga gibi üzerine gelsin, çevresindeki insan dağlarını hallaç pamuğu gibi savurup atsın, İmam Ali yine de asla özlem ve arzularına uymayacaktır…
"Kendinizi ileriye dönük uzun plânlara kaptırmanız da size âhireti unutturur…!!"
O, haktan uzaklaşıp onu kaybetmek istemediği gibi âhireti de unutmak istememektedir…
Hak, onun hayatı; âhiret de yurdudur…
Onun hayata karşı zahitçe tavır alıp, ona gönül vermeyip, ondan uzak durması, varlığa ve hayata karşı sorumluluklarından kaçan insanların zahitliğine benzemez…
Bu, en sıradan bir sorumluluğu dahi din kapsamında değerlendiren ve sürekli yapılan salih ameli ibadet ve Allah'a yakınlık kabul eden İslâm'ın yoğurup meydana getirdiği bir zühd hayatıdır…
Bu noktada kriter ve değer yargılarını düzelten bir Ali'yle karşılaşıyoruz… Aciz, tevekküle sırtını dayamış bir insan tavrıyla birinin dünyayı kötülediğini işitince derhâl şöyle diyor:
"Dünya, kendisinde doğru olanlar için doğruluk yurdu; kendisini anlayanlar için kurtuluş yurdu ve azıklanmak isteyenler için de azık ve zenginlik yurdudur.
Allah'ın vahyinin indiği yerdir…
Allah'ın peygamberlerinin mescididir…
Allah'ın evliyasının da ticarethanesidir…
Bu ticarethanede rahmeti kâr edip, cenneti kazandılar…"
Evet… Vahyin evlâtlığının ve ilk Müslüman erkeğin anladığı biçimiyle Müslümanın dünyası işte budur… Eğlence değil, çalışma yurdudur… Tüm insanlığın âlemlerin Rabbinin huzurunda toplanacakları günde insanın kendisine mutlu bir gelecek kurması için var gücüyle çalışıp çabalayacağı yerdir…
Sorumluluklarının yanı sıra doğru olarak yaşayan kimseler için doğruluk yurdudur… Kurtuluş yolu üzere yürüyenler için de kurtuluş yurdudur…
* * *
Dünyaya yönelik bu doğru ve isabetli yaklaşımıyla Ali (r.a.), dünyayı ve onunla birlikte geleceğini ve âhiretini de kazandı…
Dünyayı hiçbir zaman eğlence ve oyun yeri olarak görmedi…
Erken çocukluk döneminden itibaren kalbinde İslâm'ı taşıdı. İslâm'ının yanı sıra adamların, yiğitlerin de tüm sorumluluk ve yüklerini taşıdı…
Yeryüzü üzerindeki hayatını, tüm günlerini aralıksız bir mücadele ve rahatlık bilmeyen bir kavgayla geçirdi…!!
Tıpkı Resûlullah'ın onu tanımladığı gibi yaşadı:
"Allah yolunda sert ve müsamahasız".
Kendi yaşamında lüks ve konforun her çeşidinden nefret etti… Bütün kuvvet ve kararlılığıyla, müreffeh, rahat bir yaşantıdan uzak durdu…
Çünkü o İslâm'ı anlamış ve yaşamıştı… Bunun sonunda müreffeh ve rahat bir yaşantının ancak amaçsız, avare insanların meşgalesi olduğunu öğrenmişti…
Büyük sorumluluklar taşıyan insanların doğruluk ve başarıdan payları, sadelik ve müsamahasızlıktaki payları kadardır…
İmam böyleydi…
İnsanların da böyle olmalarını arzu etti…
Resûlullah'ın veda haccını yaptığı gün Yemen'den Mekke'ye döndü… Onun haccettiğini görünce hemen onunla birlikte olmak için acele etti. Beraberindeki ordusunun başına içlerinden birini komutan tayin ederek, onları Mekke'nin yüksek tepesinde bırakıp kendisi süratle Mekke'ye yöneldi…
Kendisinin yerine geçirdiği komutan, Mekke'ye gösterişli kıyafetler giyinmiş bir hâlde girerek insanların beğenisini almayı istedi. Bu maksatla askerlere, Yemen'den getirdikleri gösterişli elbiseleri giymelerini emretti. Askerler çantalarından yeni elbiselerini çıkarıp giydiler. Bu hâlde Mekke'ye doğru ilerlemeye devam ettiler…
Ali (r.a.), Resûlullah (s.a.v.) ile görüştükten sonra harekât halinde olan ordusunun başına geçmek üzere geri döndü. Mekke'nin girişine geldiğinde onların göz kamaştırıcı, gösterişli giysiler içinde gelmekte olduklarını gördü.
Onlara doğru hızla yol aldı... Komutanına:
"Yazıklar olsun sana! Bu nedir?!" diye çıkıştı.
Komutan:
"Mekke'deki kardeşlerinin yanına vardıklarında askerlerin şık görünmeleri için yeni elbiselerini giymelerini söyledim." dedi.
Ali (r.a.) sesini yükseltti:
"Yazıklar olsun sana! Resûlullah'ın yanına varmadan bu elbiseleri çıkarın…!!"
Askerlerin tamamı derhâl yeni elbiselerini çıkardılar… Vera, zühd sahibi, daima Allah'a yönelen Ali'nin bu yaptığı karşısında duydukları rahatsızlığı da bastırdılar…
Mekke'ye girip, Resûlullah'ın yanına vardıklarında içlerinden bazıları Resûlullah'a Ali'yi şikâyet ettiler… Olup bitenleri ona anlattılar…
Bunun üzerine Resûlullah halka dönerek şöyle dedi:
"Ey insanlar!
Ali'yi şikayet etmeyin..!!
Allah'a yemin ederim ki o, Allah yolunda, şikâyet edildiğinden daha sert ve müsamahasızdır…!!"
Onun çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, askerlik, komutanlık ve Müslümanlara halife olduğu dönemlerdeki Müslümanlığı aynı karakterde olup, asla değişiklik göstermez…
Allah'a karşı takvası, bütün varlığını kaplamıştır… O, insanlara sahip olduğu akıl ve zekâyla ya da üyesi olduğu soyu öne çıkararak değil, ihlâs ve takvasıyla davranır…
Onlardan da doğruluk ve takvadan başka bir kriterle muamele görmeyi istemez, hatta kendisine yönelik böyle bir davranışı kabul etmez…
Bu sebeple Muaviye ile aralarında patlak veren çarpışmalarda, hile ve tuzakla zafer elde etmektense, ihlâs ve takvaya sarılıp bozguna uğramayı tercih ettiğini görüyoruz…
Amcasının oğlu Abbas, kendisine:
"Onları hile ile yanılt; çünkü savaş hiledir." deyince temiz İmam şu karşılığı vermiştir:
"Allah'a yemin olsun ki, asla…!!
Onların dünyaları için dinimi asla satmam…!!"
Büyük Müslüman… Dünyası sorumluluk, istikamet ve paklıkla dopdoluydu…
* * *
Mü'minlerin başkanı sıfatıyla Kûfe'de kıldırdığı ilk cuma namazında hutbeye çıktığı zaman yaptığı konuşmanın bir halife, komutan ya da devlet yetkilisinin konuşmasına hiç benzemediğini görüyoruz…
Bu konuşmasında, içinde bulunan şartlar ve konjonktür, kararlar almasını, siyasetine dair bilgiler vermesini gerektirdiği hâlde o, ileriye yönelik kararlar almamış, siyasetinin genel hatlarını ortaya koymamıştır… Bu ilk konuşmasını, arkadaşlarının hamaset ve tarafgirlik duygularının doyurulduğu bir söylev ve yine son derece güçlü, savaş deneyimli, çetin Şam ordusuna karşı yürütecekleri savaşa yönelik bir hazırlık konuşması tarzında da yapmıyordu…
Halifenin ve İmamın konuşması bunların hiçbirini içermiyordu…
Onun bu ilk halk konuşması, Allah'a karşı takvalı olmaya ve O'na karşı kulluk görevlerini en güzel biçimde yerine getirmeye dair samimî bir davetten ibaret olmuştur…
Dinleyin…
"Size Allah'a karşı takvalı olmanızı öğütlerim. Allah'a karşı takvalı olmak, kulların birbirlerine yapacakları en iyi öğüt, Allah'ın hoşnutluğunu kazandıran en iyi amel ve sonucu bakımından işlerin en üstünü ve en faziletlisidir…
Allah'a karşı takvalı olmanız emredildi ve ihsan sahibi olmak için yaratıldınız…
Allah sizi kendisinden nasıl sakındırmışsa öylece O'ndan sakınınız! Allah'tan korkun ama bu, güçsüz olanın korkması gibi olmasın… Gösteriş ve riyaya bulaşmadan O'na ibadet ediniz… Her kim başkasına güzel ve şirin görünmek için Allah'a ibadet ederse, Allah onu o şeyle baş başa bırakır. Her kimde ihlâs ve doğrulukla sadece Allah'a ibadet ederse, Allah da onun işlerini üzerine alır. İhlâs ve doğruluğunun mükâfatını en güzel biçimde ona verir… Allah'ın azabından korkun! Allah sizi bir amaç olmaksızın sırf oyun ve eğlence olsun diye yaratmadığı gibi sizleri başıboş da bırakmamıştır… Sizi izlemekte, gizlediklerinizi bilmekte ve yaptıklarınızın kaydını tutmaktadır… Ecellerinizi belirlemiştir… Öyleyse dünya hayatı sizi kandırıp aldatmasın! O ancak kendine gönül verenleri aldatıp kandırabilir… Gerçek aldanan, dünyanın kendisini kandırdığı kimsedir… Ahiret ise, son kalınacak olan yurttur…"
Şimdi bu, bir devlet başkanın yaptığı konuşmaya benziyor mu...?!
Hayır, asla… Bu ancak dindar bir zahidin konuşması olabilir…
Bu, yüzünü, kalbini ve hayatını, gökleri ve yeri yaratana çevirmiş, O'nun hoşnutluğunu kazandıracak bir hayat sürmekten ve çevresindekilere de böyle bir hayatı yaşatmaktan başka bir amaç ve çaba içinde olmayan bir Müslümanın, mü'minin konuşmasıdır…
* * *
Muaviye ile aralarındaki Sıffîn savaşı kaçınılmaz olunca, savaşın yapılacağı günün gecesinde ordusunu toplayıp onlara bir konuşma yaptı. Asla onlara vaatlerde bulunup sözler vermedi. Onları ümitlere boğmadı… Zafer kazanacak olurlarsa, zaferlerinin karşılığı olarak onlara dünyanın güzellik ve zenginlerine kavuşacaklarını söylemedi…
Bu vesilelerle yapılacak konuşmalardan çok farklı bambaşka bir konuşma yaptı…
Dinleyin…
"Yarın düşmanlarınızla karşılaşacaksınız… Bu geceyi ibadet ve namazla meşgul olarak geçirin. Bolca Kur'an okuyun. Allah'tan sabır, mağfiret ve esenlik isteyin…"
Barış zamanlarında da… Savaş zamanlarında da…
Zaferin haklı gururunda da bozgunun ezikliğinde de… Darlıkta da bollukta da… Düşüncesinde, vicdanında ve bilinçaltında Allah'a karşı sorumlu olduğunun bilinciyle hareket etmekten (takvadan) başka bir şey yoktu…
Hatta Muaviye'nin safına geçerek İmamın cephesine karşı gerçek bir tehdit oluşturan Amr bin Âs'a yazdığı mektupta da İmam'ın Amr'a dünya güzelliklerini vaat etmediğini, bu yönde ümitler vermediğini görüyoruz… Onu, -Muaviye'nin kullanıp zafer kazandığı silâh olan- heva ve hevese meylettirerek kalbini fethetmeye çalışmadı… Aksine tavizsiz ve yaranmaya çalışmaksızın Amr'a hakkı ve hakikati bütün açıklığıyla haykırdığını görüyoruz…
Onu başka bir şeye değil; sadece Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmeye çağırıyordu… Bu bilinç ve şuur, Ebû Tâlib'e nispetle etle kemik ve yine damarlarındaki kan gibiydi. Ona yazdığı mektupta şunları söylüyordu:
"Mü'minlerin başkanı Allah'ın kulu Ali'den Amr bin Âs'a…
Bilesin ki, dünya insanı kendinden başka her şeyden alıkoyar ve meşgul eder… Dünyaya gönül verenler, oraya gömülürler ve ona pek heveslidirler… Dünyadan elde ettikleri en küçük bir fayda ve menfaat dahi onların ona olan hırs ve tamahlarını arttırır… Elde ettikleri dünya nimetleri, dünyalık adamları elde etmediklerinden müstağni yapamaz… Halbuki bütün bunların ardından o toplayıp biriktirdiklerini bırakıp göçmek vardır…
Mutlu insan, o kimsedir ki, başkasının halinden ibret alır. Ey Ebû Abdullah Allah katındaki sevap ve mükâfatlarını sakın geçersiz yapma… Bâtıl davasında Muaviye'yle yan yana yürüme… Çünkü o insanları küçük görmüş ve hakka karşı küstahça davranmıştır…!!"
* * *
O, insanların kendisiyle yahut kendisinin insanlarla olan ilişkilerinin menfaat ve çıkara dayalı olmasını reddediyordu… Hatta hayatının en zor ve sıkıntılı saatlerinde dahi bu tutum ve tavrını ısrarla sürdürmüştü…
Hiçbir şeyin Hakk'ı ve hakikati İslâm'ın temsil ettiği gibi edemeyeceğine dair kesin inanışa sahipti…
Bunun için küçük yaşından itibaren hayatını İslâm davasına adadı…
Ömrünü pak, istikamet ve doğruluk üzere yaşadı…
Hayat fotoğrafının hiçbir karesinde taviz, uzlaşma, ikiyüzlülük ve dalkavukluk yoktur… Hatta eğer isteseydi, göstereceği kurnazlıkla kendine toz dahi kondurmazdı… Nitekim keskin zekâsı ve ileri görüşlülüğü, ona istediği kurnazlığı zaten fazlasıyla sunuyordu…
Fakat o, "kurnaz adam" yeteneklerinden kendini soyutlayarak, onların yerine "takvalı adam" yetenekleriyle donandı…
İslâm'ın hakikatini kavramış olması ve İslâm'a olan sadakat ve bağlılığı, onun hayatını tâkatinin üstünde sorumluluk ve yüklerle doldurdu…
Kimi cihad ve mücadeleleri, onun iyiler ve doğrular arasındaki yerini hazırlama konusunda garantör oldu…
Resûlullah'ın, "Allah yolunda, sert ve müsamahasız" olarak nitelediği bu adam, zor işlere tâlip oldu, kuvvet ve enerjisini imkânsız şeyler üzerinde yoğunlaştırdı. Kısa bulduğu hayatını İslâm'a adayarak, sırtına yüz hayatın yükünü yüklendi…!!
* * *
İnsanların bu dünyalarında geçirdiği yüce günlerinde, İslâm onun vesilesiyle kalıba dökme, şekillendirme mucizeleri gerçekleştirdi… Bu mucize, dinin insanlık azametini en güzel kalıba dökerek biçimlendirme kudreti olarak ortaya çıktı…!!
Hayatının her alanında Ebû Tâlib'in oğlu Ali, İslâm mucizesinin kendilerinde tecelli ettiği şahıslardan biri oldu…
İnsanlık azameti ve azametli/ulu insanlar nasıl olurlarmış görmek için onunla olan yolculuğumuza devam edelim…
N
KAHRAMAN VE İNSANİYETLİ
"Yarın sancağı öyle bir yiğide vereceğim ki,.."
Hz. Peygamber (s.a.v.)
Resûlullah'ın Medine'de bulunduğu dönem… Bir gün vahiy, Kur'an'dan yeni bir âyet getirdi… Resûlullah nazil olan bu ayeti ashabına okumaya başladı. Sahâbe tam bir sessizliğe gömülmüştü.
"Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır." [7]
Âyet, sahabenin kalbinde güçlü bir reaksiyona yol açtı… Kimileri bu âyetten Resûlullah'ın vefat edeceği sonucunu çıkardı…
Ali bin Ebû Tâlib haykırdı:
"Allah'a yemin ederim ki, Allah bizi doğru yola ulaştırmışken asla gerisin geriye (eski yaşantımıza) dönmeyeceğiz…!!
Resûlullah ölür yahut öldürülürse, ben de kanımın son damlasına kadar onun uğrunda savaştığı dava için savaşacağım…!!"
Gerek Resûlullah'ın sağlığında ve gerekse vefatından sonra yaşadığı sürece bu âyet Ali'nin zihninden bir an bile silinmedi… Vicdanını sürekli ve şaşkınlık verecek derecede rahatsız etmeye, sıkıştırmaya devam etti…
Bu âyet nakarat gibi daima onun dudaklarındaydı. Âyeti okuyor, ardından şimdi duyacağımız şu sözü söylüyordu:
"Allah'a yemin ederim ki, Allah bizi doğru yola ulaştırmışken asla gerisin geriye (eski yaşantımıza) dönmeyeceğiz…!!
Resûlullah ölür yahut öldürülürse, ben de kanımın son damlasına kadar onun uğrunda savaştığı dava için savaşacağım…!!"
* * *
Fakat dine olan sadakat ve bağlılığını ve Resûlullah'ın yolunu sürdürme kararlılığını ortaya koymak için bir yöntem olarak niçin savaşı seçti?!
"Resûlullah ölür yahut öldürülürse, ben onun yolunda yürümeye ve onun sünnetini yaşamaya devam edeceğim" demedi…?!
Onun savaşçı karakteri onun bütün varlık ve bilincini kaplamıştı… Resûlullah'ın, sağ eliyle yükselttiği sancağın altında yola devam etme sözü verdiği zaman işte bu karakter ortaya çıkıyordu… Ağzından çıkan sözler de bu karaktere uygun ifade kalıplarından ve kelimelerden oluşuyor ve bunları güven ve doğruluk üzere dile getiriyordu…
Bir savaşçının karakterini, "savaşacağım" sözünden daha iyi hangi söz anlatabilir…?!
Doğru, âyet, devam eden bir savaş sırasında, Uhud savaşında veya sonrasında nazil oldu… O sırada Müslümanlar, Resûlullah'ın öldüğü haberiyle sarsıntı geçiriyorlardı… Âyet inerek, kafirlerin Resûlullah'ın öldüğü şeklindeki iddialarını yüzlerine çarpmış, Müslümanların azimlerini bileyilemiş ve onlara şu hakikati haber vermiştir:
Resûlullah ölse yahut şehit olsa dahi onun sancağı asla yere düşmemeli, dini asla geri çekilmemeli ve onun ordusu asla silahlarını bırakmamalılar…!!
İçinde bulunulan ortam her ne kadar "savaşacağız!" sözüyle âyete cevap verilmesini gerektiriyor idiyse de…
Savaşçının karakteri, "savaşacağım!" sözünü tüm hayatının sloganı yapmıştır… Bu söz, asla sadece ortam münasebetiyle söylenmiş bir söz değildir…
Biz bu sebeple, uzun ve yüce hayatı boyunca İmam'ın bu âyeti asla dilinden düşürmediğini ve âyetin hemen arkasından da ezgisini tekrarladığını görüyoruz:
"Resûlullah ölür yahut öldürülürse, ben de kanımın son damlasına kadar onun uğrunda savaştığı dava için savaşacağım…!!"
* * *
Ali'nin, iki böğrü arasında "savaşçı ruhunu" ve ahlâkını taşıdığını söyledik…
Peki, bu durum, onun faziletleri ve meziyetleri arasında anılacak bir menkıbe midir…?!
Daha farklı bir ifadeyle söyleyelim: Bir insanda savaşçı ruhun bulunması, o insana şeref ve onur kazandıran bir durum mudur?
Ebû Tâlib'in oğlu için söylemek gerekirse, evet…
Savaşçı ruhun onun varlığının derinliklerinde bulunuyor olması, onun şeref, yücelik ve olgunluğunu arttıran şeylerdendir…
Çünkü ondaki savaşçı ruhu, Ku'ran'ın, Resûlullah'ın ve İslâm'ın kazandırdığı boyutta istikamet, adalet ve şerefe sahipti…
Bu ruh, İmama göre, saldırganlık ve iftira için sebep olamaz, dünyevî menfaatler ve nefsanî arzu ve özlemler uğrunda yakıt olarak kullanılamazdı…
O, bu şekilde ve bunlarla, kahramanlığın en üst mertebelerine ulaştı…
Yine ona göre, kahramanlık, adam olma sorumluluklarının en yücelerini içeren bir görevdi…
Adam olmak ise, güçlü enerjisi doğrultusunda deli dolu bir şekilde öne doğru atılmak değildi… Aksine Resûlün, iman ettiği metot ve çizgisine ve bayrağını taşıdığı dine hiçbir şart ve kural koymadan bağlı kalmaktı…
Biz böylece "kahraman", "adam" ve "Müslüman"ın İmam Ali'nin şahsında biraraya geldiğini görüyoruz…
Evet… Ali'nin hayatında, kahramanı, adamı ve Müslüman'ı asla terk etmedi…
Örneğin, bir adamla savaşta meydan dövüşü (mübâreze/vuruşma) yapıyorken, dövüşen sadece kahraman değildir… Bilakis adamın adamlığı ve Müslümanın da verâsı, o kahramana nasıl dövüşeceğinin yol ve âdâbını gösterirler…
Bakın…!!
Uhud savaşı yapılıyor… Müşrik ordusunun safları arasından güçlü kuvvetli biri -Ebû Sa'd bin Ebû Talha- meydan dövüşü için öne çıkıyor… Kendisiyle dövüşmesi için Ali'yi savaş alanının ortasına çağırıyor…
Ali öne çıkıyor… Çok sert ve amansız bir vuruşma gerçekleşiyor…
Ali'nin kılıcı bir darbeyle Ebû Sa'd'ı yere seriyor… Ebû Sa'd acılar içinde kıvranıyor… Ali, son bir darbeyle adamın işini bitirecekken, adamın toplanan elbisesinin altından avret mahalli gözüküyor… Ali bakışlarını ondan başka tarafa çeviriyor. Akabinde kılıcını kınına sokarak, Müslümanların safındaki yerine dönüyor…
Manzarayı izleyen Müslümanlar soruyorlar:
"Niçin işini bitirmedin?"
"Avreti açıldı, ben de ona acıdım."
Savaşçı onuru, kazandığı zaferler ve başarılar karşısında Ali'nin asla onu göz ardı etmediği bir ahlâktır…
Onun bu ahlâkı daima meclislerin söz konusu olmuştur… Düşmanları ne zaman onun kılıcının ucunda ölümle burun buruna gelseler bu tavra şahit olmuşlardır…
* * *
Asilzade büyük kahramanlar, zaferi, salt zaferi arzu etmezler…
Onlar zaferin onurlusunu, âdil olanını isterler… Zafer, bu faziletleri kuşanmış olarak gelmiyorsa, böyle bir zaferin sancağı yükseklerde dalgalanmasın, onun davulları gümbürdemesin…!!
İmamın hayatındaki kahramanlık sahnelerini gözlemlerken, onun "savaşçı onuru"nu korumakta ne kadar hırslı olduğunu ve onu her tür galibiyet veya zaferden daha fazla istediğini ve arzuladığını göreceğiz…
Onun şahsiyetinin muhteşem farklılıklarından biri de taşıdığı "savaşçı ruhu"nun, düşmanlarını korkudan tir tir titretirken, "savaşçı onuru"nun onlara güven ve huzur vermesidir…!!
Evet… Düşmanlarına olan kin ve öfkesi, "savaş ancak mecbur kalındığında adamların başvuracağı onurlu, soylu ve âdil tek yoldur" biçiminde ifade olunan hak imanı sebebiyle, onlara şefkat ve acımaya dönüşüyordu…
* * *
Cemel Savaşı'ndan zaferle çıkılmış, Sıffîn Savaşı'na da henüz başlanmamıştı… Bütün göstergeler, Muaviye'nin kendi tavır ve tutumunu sürdürme ve birazdan patlak verecek savaşın hazırlıklarını tamamlama yönündeki ısrarını gösterdiği hâlde o hâlâ onun hakka döneceği ümidini taşıyordu… O gün iki önemli komutanının - Hicr bin Adiy ile Amr bin Hamk-, Muaviye'ye ve Şam halkına açıktan sövgü ve lanetler yağdırdıklarını işitince, onlara birini göndererek bunu yapmamalarını tembihledi. Bunun üzerine o ikisi Ali'nin yanına gelerek:
"Biz hak üzere, onlar da batıl üzere değiller mi?" diye sordular.
İmam onlara:
"Kâbe'nin Rabbine yemin ederim ki, evet…" dedi.
"Öyleyse bizi onlara sövüp lanet etmekten niçin alıkoyuyorsun?!"
"Sizlerin sövgücü ve lânetçi insanlar olmanızı istemedim… Fakat şöyle deyin: Allah'ım! Onların da bizim de kanımızın akmasını önle. Onlarla aramızı düzelt… Onları sapıklıklarından hidayete çıkar da bilmedikleri hakkı öğrensinler ve içine düştükleri günahtan vazgeçsinler…!!"
Kuşkusuz bu da "savaşçı onuru"dur…
Bu, "adamlığın-insaniyetin" yönlendirdiği bir "kahramanlık"tır…
Yine bu, İslâm'ın en güzel kalıplarda şekil verdiği "adamlık-insaniyet"tir.
* * *
Fakat niçin acele edip zaman içinde süratle yol alıyoruz ve İmamın hayatının son dönemlerinden kahramanlık örnekleri getiriyoruz ki…?!
Bu muhteşem kahramanlığın ilk günlerinden sahneler izlesek, güzel olmaz mı…?!
Elbette güzel olur…!! Öyleyse zaman makinemiz bizi geriye götürsün… Resûlullah'ın ashabı Medine'ye hicret ettikten sonra Resûlullah'ın da Mekke'de hicrete hazırlandığı günlere gidelim…
Resûlullah'ın hazırladığı hicret plânı, evin içinde onun yerini birinin almasını gerektiriyordu… Böylelikle bu kişinin ev içindeki hareketleri, evi kuşatıp gözetleyen Kureyş müşriklerini meşgul edip yanıltacak ve Resûlullah'ın evden çıkması için fırsat oluşturacaktır. O ve yol arkadaşı Ebû Bekir bu sayede tehlikeli bölge sınırlarını aşıp, çölde izlerini kaybettireceklerdir. Kureyş, gerçekleri öğrenip de peşlerine düştüğünde kendilerini bulamayacakları kadar mesafe alacaklardır…
Fakat… Ardında onun yerine evde kalarak, bütün Kureyş'in yanılmasına sebep olup, Resûlullah'ın kaçmasını sağlayan adamın akıbeti ne olacak…?!
Kureyş kurulan düzenin farkına varıp, bütün gücünü ortaya koyarak gerçekleştirdiği tuzağın, sadece bozgun olarak değil, aynı zamanda kendilerini çocukların diline düşüren ve aşağılanmalarına sebep olan bir hareket olarak geri döndüğünü gördükleri zaman bu adamın akıbeti ne olacak…?!
Akıbeti belli ve kesin….
Ölüm… Tabiî Kureyş, öfke ve hıncını bastırmak için ölümden daha feci bir ceza bulursa, o zaman durum değişir…
Doğrusu bu, çok korkunç bir son olacak… Kendisinden bu fedakârlığı yerine getirmesi istenen adam sadece öldürülmekle kalmayacak… Aynı zamanda ıssız bir şehirde öldürülecek… Zira bir zamanlar arı uğultusu gibi Kur'an sesleriyle bu şehrin sokaklarını dolduran arkadaşlarının tamamı şehri çoktan terk etmiş durumda…
Bu ıssız şehirde yapayalnız öldürülecek… Uzaktan da olsa korkusuz bakışlarıyla kendisine cesaret verecek… Yine uzaktan da olsa kendisini şefkat ve sevgi bakışlarıyla son yolculuğuna uğurlayacak… ya da gecenin bir karanlığında gizlice mezarının başına gelip de kendisine bir selâm verecek hiçbir arkadaşı yok…
Bunların hiçbiri olmayacak…
Onları aldatıp, Resûlullah'ın, ellerinden kaçmasını sağladığı için Kureyş'in, kendisine uygun göreceği kötü sonun acısını hafifletecek hiçbir şey yok…
Bu büyük fedaî, hangi tarz bir fedaî olacaktır…?!
Kahraman hangi taraftan gelecektir…?!
O, Peygamberin evinden geliyor…
O, Hâşim oğullarının torunu… Muhammed'in (s.a.v.) öğrencisi…
O, vahyin evlâtlığı… İlk Müslüman erkek…
O, Kureyş'i şaşırtan Ali… Resûlullah'ın, evden çıkışıyla onların akşamlarını berbat etmesi gibi o da onların sabahlarını berbat edecek…
* * *
Elbette Ali'nin (r.a.) görevi, Mekke'den sağ salim çıkıncaya kadar Resûlullah'ın yerine evde kalmak ve böylelikle Kureyş'i yanıltmaktan ibaret değildi… Bilakis aynı oranda fedaîlik, cömertlik ve fedakârlık gerektiren başka bir boyut daha vardı… Bu da Resûlullah'ın yanında bulunan emanetleri Mekke'deki sahiplerine geri vermekti…
Ali (r.a.), Resûlullah'tan bütün emanetleri ve sahiplerinin isimlerini aldı… Kureyş o insanlarla arasına girip, bu görevini yerine getirmesini engellemeden önce emanet sahiplerini ev ev… fert fert gezmeli ve Resûlullah'ın yanındaki emanetlerini kendilerine teslim etmeliydi… Kahraman ve insaniyetli adam, bu görevi en güzel biçimde yerine getirdi. Allah onu koruyup gözetti… Vedalaşırlarken Resûlullah'ın ona verdiği şu söz gerçekleşti:
"Onlar asla sana hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerdir."
Delikanlı Mekke'de geçirdiği üç gün süresince emanetleri sahiplerine teslim etti. Ardından Allah'a ve Resûl'üne hicret eden bir muhacir olarak çölü aşmaya başladı…
Kureyş askerî kuvvetlerinin, Resûlullah'ın ve Ebû Bekir'in ardınca iz sürdükleri, adım adım kendilerini aradıkları aynı yolu o da tek başına geçti…!!
Benzeri görülmemiş bir metanet ve soğukkanlılıkla… ve kararlılık ve azmini pekiştiren pazarlıksız bir imanla yollara düştü…
Günler ve geceler sonra… Kubâ'da Resûlullah için hazırlanmış olan aynı evde… Amr bin Avf oğullarından Külsûm bin Hidm'in evinde Resûlullah'ın yanındaydı…
Günler sonra Resûlullah'la birlikte… hicret yurdu… Muhammed'in (s.a.v.) iman, hak, adalet, şefkat ve barış temelleri üzerinde kurmak için geldiği yeni dünyanın başkenti… Medine'ye hareket etti…
* * *
Bedir Savaşı'nın yapıldığı saatler…
İslâm, putperestlikle ilk kez silâhlı bir savaşta karşı karşıya geliyor…
Ali (r.a.) ve amcası Hamza (r.a.), bu savaşta, yüreklere su serpen bir kahramanlık ve yiğitlik sergiliyorlar…
Sonra Uhud Savaşı meydana geliyor…
Kureyş bütün askerî-sivil imkân ve kuvvetlerini Uhud'a yığmış… Bedir'de öldürülenlerin öç ve intikamını almak istiyorlar… O gün yaşadıkları bozgunla alınlarına sürülen ar lekesini temizlemek istiyorlar… Ali (r.a.), kahramanlık ve fedakârlıklarıyla savaş alanını dolduruyor… Sancak, Mus'ab bin Umeyr'in (r.a.) elinden düşüyor…
Harika bir kahramanlık gösterdikten sonra düşüyor…
Resûlullah (s.a.v.) sancağı taşıması için Ali'yi çağırıyor.
Bir elinde sancak, diğer elinde Zülfikar isimli kılıcı var… Bu, hakkında Resûlullah'ın:
"Zülfikar'dan başka kılıç, Ali'den başka yiğit yok…!!" buyurduğu kılıçtır…
Ebû Tâlib'in oğlu sancağı eline alıp, yükseklere kaldırarak dalgalandırırken, müşrik ordusunun sancaktarı onu gördü.
"Kim benimle vuruşur?!" diye seslendi.
Savaşın en çetin, en kanlı ve kıran kırana geçtiği anlardı… Müslümanlar önlerindeki müşrik askeriyle vuruşmakta oldukları için bu sesi duymadılar… Kılıçlar kılıçları, temrenler temrenleri kırıp parçalıyordu…
Müşrik ordusunun sancaktarı iğrenç sesini tekrar yükseltti:
"Kendi ölülerinizin cennete, bizim ölülerimizin de cehennemde olduğunu iddia edenler sizler değil miydiniz?! Haydi, o zaman içinizden biri karşıma çıksın!!"
Ali (r.a.) daha fazla sabredemedi. Adama seslendi:
"Bekle geliyorum, ey Sa'd bin Ebû Talha! Ey Allah'ın düşmanı haydi benimle dövüş!"
Kılıç şakırtıları altında saflar arasında ikisi kapıştılar… Ali (r.a.) adama sert bir darbe indirdi… Adam bu darbeyle yere yuvarlandı. Can acısıyla kıvranıyordu… Bu şekilde kıvranırken elbisesi toplanmış, avreti gözüküyordu… Ali (r.a.) bu manzarayı görünce utandı, bakışlarını adamdan başka tarafa çevirerek, daha önce anlattığımız şekilde oradan uzaklaştı…
Savaş sona erince Müslüman kadınlar, savaş alanına inerek, yararlılara ilkyardım tedavisi uyguladılar…
Resûlullah, kadınlardan bir topluluğun ortasında Ali'yi bu şekilde tedavi edilirken buldu. O kadar çok yarası vardı ki kadınlar tedavide oldukça zorlanıyorlardı. Resûlullah'ın geldiğini görünce şöyle dediler:
"Ya Resûlallah! Biz bir yarasını sargıya almadan, diğeri açılıyor…"
Resûlullah, onun yara bere içindeki cesur bedenine yaklaştı. Yaranın sargılanmasında onlara yardımcı oldu… Bir yandan da şöyle diyordu:
"Allah yolunda bunca sıkıntı ve belâlarla karşılaşan bir adam, Allah katında artık mazurdur."
* * *
Müslümanlar başlangıçta büyük bir zafer kazanmışlarken, ilerleyen saatlerde savaşın gidişatı değişmiş ve Uhud Savaşı yenilgiyle sonuçlanmıştı…
Siyer ve tarih kitapları ittifakla şunu yazarlar ki, Müslümanların yaşadıkları yenilgi, müşriklerin savaşta gösterdikleri üstünlük ve başarının neticesinde meydana gelmemiştir… Bu yenilgi, bir grup Müslümanın yanlış bir hareketi sonucunda meydana gelmiştir… Bu yanlışı yapanlar, Resûlullah'ın, kendilerini arkalarından korumaları için dağın tepesine yerleştirdiği okçulardır… Resûlullah onlara, savaşın gidişatı ne yönde olursa olsun, kendisi ayrılmalarını söylemedikçe mevzilerini bırakmamalarını emretmişti. Fakat onlar Kureyş'in bozguna uğradığını, ardında ganimetler bırakarak savaş alanından çekildiğini görünce, onlar da ganimet toplamak için Resûlullah'ın emrini çiğneyerek, mevzilerinden ayrılıp savaş meydanına inmişlerdi…
Mevzilerin boşaldığını gören yenilmiş ordu, kuvvetlerini tekrar toplayarak, savunmasız kalan arka taraflarından onlara beklemedikleri bir baskın gerçekleştirdi.
* * *
Böylece zafer yenilgiye, galibiyet mağlubiyete dönüştü..
O gün Müslümanların sancaktarlığını yapan Ali bin Ebû Tâlib, yaşananlardan çıkarılabilecek tüm ders ve ibreti almıştı…
Daha önceden bildiği bir gerçeğin bilgisi onda iyice pekişti. Bu gerçek şuydu: Allah'ın dini, dünyalık elde etmek için bir vasıta ve yol yapılamazdı… Allah'ın sözünü ve sancağını taşımak için öne çıkanlar, ganimet, hırs ve arzular, makam ve mevkiler peşinde olamazlar… Eğer aksine davranacak olurlarsa, Allah onları kendi halleriyle baş başa bırakır. Allah'ın gözetim ve korumasından mahrum olan bir insan ise, ne aciz ve ne güçsüzdür…!!
O gün pek çok sahâbî gibi Ali (r.a.) de bu dersi çok iyi kavradı…
Bütün ömrü boyunca bu dersi aklından çıkarmadı ve unutmadı… Yarın, zifiri karanlık geceleri andırır biçimde fitnelerin içinde halife olduğu… Sonra Muaviye ile ve yine Haricîler ile onun arasında korku dolu savaşlar ve mücadeleler meydana geldiği zaman kesinlikle Uhud'dan aldığı bu dersi unutmayacaktır…
Allah'ın dinini pazarlık ve uzlaşma konusu yapmayacaktır…
İktidarda olmanın sağladığı, insanı yoldan çıkaran maddî-mânevî avantaj ve üstünlüklere, dünyanın güzelliklerine asla bir an dahi aldanmayacak ve kapılmayacaktır…
Gözleri, Allah'ın dininden başka bir tarafa bakışlarını çevirmeyecek, ilgi ve dikkati ondan başka bir şeye yönelmeyecektir…
Dünyayı razı etme adına Allah'ın öfkesine maruz kalmayacaktır…
Fakat bir an için dahi olsa âlemlerin Rabbi Allah'ın rızasını kazanmak için bütün dünyanın ve tüm insanlığın öfkesine uğramayı göze alacaktır...!!
* * *
Kahramanı şimdi de Hayber'de izliyoruz…
İlk gün… Ebû Bekir es-Sıddîk'ın komutasındaki güçlü süvari birliği, sağlam kalenin önünde çaresiz kalıyor… İkinci gün… Ömer'in (r.a.) komuta ettiği süvari birliği aynı çaresizlikle kaleden geri çekiliyor… Resûlullah'ta endişe ve sabırsızlıktan eser görülmüyor… Zaten o hiçbir zaman endişeli ve sabırsız olmamıştır… Saflar hâlindeki kalabalık ashabına ve ordusuna iyimser gözlerle bakıyor… Ardından şöyle diyor:
"Yarın sancağı öyle bir yiğide vereceğim ki, o Allah'ı ve Resûlünü, Allah ve Resûlü de onu sever. Allah onun eliyle fethi gerçekleştirecektir."
Bu konuşma üzerine Ömer bin Hattab şöyle demiştir:
"Ben, komutan olmayı o günkü kadar hiç arzulamadım. Onu da Allah ve Resûlü'nün sevdiği kişi ben olayım ümidiyle arzulamıştım."
Herkes toplanıp, saflar düzgünce kurulduktan sonra… O kişinin kendisi olması temenni ve arzusuyla boyunlar öne doğru uzanmaya başladı…
Resûlullah'ın sesi, sessizliği bozdu:
"Ebû Tâlib'in oğlu Ali nerede?!"
Ali kalabalığın orta yerindeydi…
Resûlullah'ın ashabına sözünü ettiği ve yakın bir fethin müjdecisi yaptığı kişinin, kendisi olacağı düşüncesi Ali'nin bir an bile aklından geçmemişti…
Ona göre, bu tercih üzerine kafa yormamış olmasının sebebi basitti… O gün gözüne toz kaçmıştı, bundan ötürü gözü ağrıyordu… Bu yüzden bu zor görevi yerine getirmesi mümkün değildi…
Fakat Resûlullah'ın, kendisine seslendiğini duyunca hemen cevap verdi:
"Buradayım, ya Resûlallah!"
Resûlullah, sağ eliyle ona yanına gelmesini işaret etti… Kahraman ilerledi… Resûlullah (s.a.v.), onun gözündeki ağrının iyileşmesi için, parlak parmaklarını tertemiz tükürüğüyle ıslattıktan sonra onlarla kahramanın gözlerini meshedip sıvazladı… Sonra sancağı istedi. Onu sıkıca kavradıktan ve yükseklere kaldırıp, üç kere salladıktan sonra Ali'nin sağ tarafına toprağa sapladı… Ardından şöyle dedi:
"Bu sancağı al ve Allah sana fethi nasip edinceye kadar durmaksızın çarpış…!!"
Dakikalar… Herhâlde en fazla beş dakika… sürdü tüm bu olanlar... Ancak bu beş dakika, sınırlarının ve yüceliklerinin sonu olmayan mükemmel bir hayatı temsil ediyordu…
* * *
Kahraman sancağı kavradı. Süvari birliği koşarcasına ilerledi… Kalenin önüne gelince şöyle seslendi:
"Ben, Ebû Tâlib'in oğlu Ali'yim…!!"
Evet… O, bu ismin, dininin düşmanlarının kalbine saldığı korkuyu, yılgınlığı ve endişeyi çok iyi biliyordu…
Bu sırada Ali (r.a.) güçlü bir darbe aldı. Fakat bu darbe ona zarar vermemiş; sadece elindeki kalkanı yere düşürmüştü. Derken kale muhafızlarından silahlı bir bölüğün kale dışında kendilerine doğru saldırıya geçtiklerini gördü… Şöyle bağırdı:
"Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ya Hamza'nın tattığı şeyi ben de tadarım veya Allah bana fethi nasip eder…!!"
Hâşim oğullarının soyundan bu adam, üzerinde zırhının olmadığını fark edince kale kapılarından birine doğru koştu… Orada neler olduğunu kimse anlayamadı… Hatırladıkları tek şey, Ali'nin (r.a.) "Allahu ekber!!" diyerek kapıya doğru koştuğuydu. Bir de ne görsünler, kale kapısı yerinden sökülmüş vaziyette yerde önlerinde değil mi…?!
Resûlullah'ın hizmetkârı Ebû Râfi -ki o da o gün Ali'nin süvari birliğindeydi- şöyle diyor:
"Ben ve beraberimdeki yedi kişi, o kapıyı yerinden oynatmaya çalışmış; ama başaramamıştık."
Kapının açılmasının ardından, kahramanları Ali'nin (r.a.) komutasındaki süvari birliği kaleye hücum etti. Çok kısa bir zaman içinde kalenin tüm burçlarından "Allahu ekber!! Harap olup gitti Hayber!" zafer sesleri yükseldi…
Resûlullah'ın amcasının oğluna söylediği haber doğru çıkmıştı:
"Bu sancağı al ve Allah sana fethi nasip edinceye kadar durmaksızın çarpış…!!"
Evet… Allah fethi onun eliyle gerçekleştirip, arzulanan zaferi ona nasip etti.
* * *
Şimdi ise Hendek Savaşında kahramanla birlikteyiz…
Medine, Ebû Süfyan ve Uyeyne bin Hısn komutasındaki
Resûlullah (s.a.v.), onların Medine'ye doğru harekat halinde olduklarını öğrenince derhal ashabıyla toplantı yaptı. Toplantı sonunda Selman el-Fârisî'nin (r.a.) görüşü doğrultusunda Medine'nin çevresine hendek kazılması kararını verdi…
Hendek kazma işi tamamlandı… Müşrik ordusu önlerine çıkan hendekle şaşkına döndü…
Hendeği aşmayı plânlayan müşrik ordusundan bir grup asker, komutanları Amr bin Abd ile birlikte hendeğin en dar yerini keşfetmeye çalıştılar… Derken aradıkları dar noktayı buldular… Atlarıyla hendeğin karşı tarafına atladılar…
Amr bin Abd Müslümanların karşısında dikilip:
"Benimle çarpışacak kim varsa, çıksın meydana!" diyerek seslendi.
Şimşek hızıyla kahraman önünde dikildi…
Ali (r.a.) onun tam karşısındaydı… Ona:
"Amr! Ben senin Kureyş'ten bir kimse ile karşılaştığında onun iki veya üç dileğinden birisini kabul edip yerine getireceğin hakkında Allah'a söz verdiğini işittim, doğru mudur bu?" diye sordu.
Amr:
"Evet! Doğrudur!" dedi.
"Öyleyse, ben seni Allah'a, O'nun Resûlüne ve İslâm'a davet ediyorum!"
"Benim onlara ihtiyacım yok!"
"Öyleyse, seni benimle çarpışmaya davet ediyorum!"
"Sen ne diye benimle çarpışmak istiyorsun ey kardeşimin oğlu? Lât'a yemin olsun ki, ben seni öldürmek istemiyorum!"
"Fakat ben seni öldürmek istiyorum!"
Amr bunu duyunca kan beynine sıçradı! Cahiliye hamaseti kabardı… Hemen atından yere atladı. Atının sinirlerini kılıçla vurup kesti. Sonra Ali'ye saldırdı… Ali (r.a.), onun bu darbesine daha sert bir darbeyle karşılık verdi… Aralarında korkunç bir çarpışma başladı… Çok sürmedi Ali (r.a.), muzaffer kılıcını, havaya doğru kaldırdı… Amr'ın cansız bedeni yere upuzun serilmiş duruyordu…
Ali (r.a.), Müslümanların saflarına döndü… Müslümanlar onu şairlerinin şu şiiriyle karşıladılar:
O, kıt görüşlü olmasından ötürü putlara yardım etti
Sen ise doğru görüşlülüğünle Muhammed'in Rabbine yardım ettin
Ey Ahzab topluluğu! Allah'ın, kendi dinini
Ve Peygamberini yardımsız bırakacağını sanmayın!
* * *
Onun kahramanlık hikayelerine, kaldığımız yerden devam etmeden önce, daha önce söylediğimiz bir şeyi burada bir kez daha tekrarlamak istiyoruz: Ali'nin kahramanlığı, adamlığın-insaniyetin tüm şerefiyle güzelleşmişti… Onun kahramanlığı, nefsânî özlem ve arzuların yahut gurur ve kibrin hizmetinde değildi… Bilakis sadece, Allah'ın, Ali'ye bahşettiği ve onun en sağlam biçimde iman ettiği o yüksek prensiplerin hizmetindeydi…
Bu sebeple biz, onun kahramanlık tablolarında, saldırganlık veya iftirada bulunduğuna dair tek bir kare dahi göremiyoruz…
Bütün azamet ve ihtişamına rağmen onun kahramanlığı, barışçı, akıllı ve adaletli bir kahramanlıktır.
Bu kahramanlıkta, cesaretin sertliği ile gönül yumuşaklığı uyumlu bir şekilde bir araya gelmiştir…
Bundan dolayı Resûlullah (s.a.v.), nefse hâkim ve yumuşak gönüllü olmayı gerektiren savaş işlerinde Ali'yi görevlendiriyordu. Böylece onun kahramanlığı da aklanmış oluyordu.
* * *
O hatırlanmaya değer Mekke Fethi günü… Ensârdan Komutan Sa'd bin Ubâde (r.a.), büyük bir süvari birliğinin başında sancağı taşıyarak ilerliyor… Mekke uzaktan görününce, Kureyş'in Resûlullah'a ve ashabına olan geçmişteki düşmanlıkları gözünün önünde canlanıyor…
Derken Sa'd, hatıraların sarhoşluğuyla kendinden geçmiş olarak:
"Bugün cenk günüdür… Bugün Kâbe'nin helâl olduğu gündür…!!" diye bağırdı.
Sahabeden bazıları onun bu sözünü duydular ve endişelendiler…
Ömer bin Hattab, süratle Resûlullah'ın yanına giderek, Sa'd'dan duyduklarını aktardı… Konuşmasını şöyle bitirdi:
"Ya Resûlullah, Sa'd'ın Kureyş'e saldırmayacağından emin olamayız…"
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) derhâl Ali'yi çağırdı. Ona:
"Sa'd'a yetişip ondan sancağı al. (Mekke'ye) girerken sancak sende olsun."
Ali (r.a.), Amcasının oğlu ve Allah'ın Resûlü Muhammed'e (s.a.v.) Kureyş'in reva gördüğü eziyetlerin tamamına tanık olmuş biriydi…
Ali (r.a.), dağları bile yerinden oynatacak derecede güçlü bir enerji ve kuvvetin sahibiydi…
Bugün onun günüydü; ondan savaşçı şiddetini ve muzaffer gururunu göstermesi bekleniyordu… Çok iyi tanıyan biri olarak Resûlullah (s.a.v.) onu, gururunu bastırmasını ve öç ve intikamı unutmasını gerektirecek önemli bir görev için seçiyordu… Fethedilmiş olan Mekke'ye, tevazu, Allah'a yönelmiş bir ruh hâli ve barış içinde girme göreviydi bu…
* Başka bir sahne… Bu sahne, ondaki kahramanlığın ne kadar güzel, ne kadar insaniyetli, ne yüksek tahammüllü ve adaletli olduğunu göstermektedir.
Mekke'nin fethinden sonra Resûlullah (s.a.v) civar kabilelere akıncı birlikleri göndererek, savaş ve çarpışmalar yapılmaksızın, onları Allah'a davet etti.
Halid bin Velid (r.a.) de bu akıncı birliklerinden birini komuta ediyordu. Resûlullah (s.a.v.) onu Tihâme bölgesinin alt taraflarına davetçi olarak göndermiş ve kesinlikle savaşmamasını tembihlemişti.
Halid, Huzeyme bin Âmir oğulları kabilesine geldiği zaman bu kabileden bir adam, onlara doğru saldırınca Halid de adamı öldürdü…
Haber Resûlullah'a ulaştığında Resûlullah (s.a.v.) çok üzüldü ve Halid'in yaptığından dolayı kendisini sorumlu tutmaması için Allah'a dua etti. Sonra oraya bir "barış elçisi" göndermek istedi. Ali bin Ebû Tâlib, barış elçisi olarak seçildi. Resûlullah Ali'yi çağırtıp, ona şöyle dedi:
"Ali! O insanlara git. Bak bakalım ne durumdalar…
Onların cahiliye alışkanlıklarını ayağının altına al."
Sonra Resûlullah ona, kabileden öldürülenlerin kan bedeli ve uğradıkları zararın telâfisi olarak yetecek kadar mal verdi… Ali (r.a.) kendisine verilen görevi, en iyi biçimde yerine getirdi…
İşte kahramanlık, böylece tahammül ve hikmetin üzerine çıkıyor ve böylece Ali (r.a.), Resûlullah'ın, bozulan dengeleri tekrar adaletle kursun diye seçtiği kahraman oluyor. Kısası adaletle, kuvveti şefkatle bütünleştiriyor. Cesareti, doğruluk, tahammül ve hikmetin emrine âmade yapıyor…!!
* * *
Fazilet, düşmanların bile itiraf ettikleri bir gerçektir. Öyleyse, şimdi müşrik ve putperest olduğu günlere dair Ebû Süfyan'ın tanıklığına kulak verelim…
Kureyş, Resûlullah'la yaptığı anlaşmaya uymamış, böylece anlaşma bozulmuştu. Resûlullah (s.a.v.), Mekke üzerine yürüyüp fethetmek konusunda Rabbiyle istihare yaptı. Medine'nin fetih hazırlıkları içinde olduğu haberi Kureyş'e ulaşınca, Ebû Süfyan'ı Medine'ye gönderdiler. Ebû Süfyan, Resûlullah'tan özür dileyecek ve Hudeybiye günü imzaladıkları anlaşmanın yenilenmesini isteyecekti…
Ebû Süfyan Medine'ye geldi. İleri gelen Müslümanlarla görüşerek, onlardan anlaşmanın yenilenmesi konusunda Resûlullah'ın yanında kendisine yardımcı olmalarını istedi. Ama hiçbiri ona yardım etmeyi kabul etmedi…
Hatta Resûlullah'ın hanımlarından biri olan, kızı Ümmü Habibe dahi onu hoş karşılamadı. Yanına girdiğinde serili vaziyette olan Resûlullah'ın minderine oturmasına itiraz ederek, minderi babasının altından aldı. Kendisini bu hareketinden dolayı ayıplayan babası Ebû Süfyan'a şu cevabı verdi:
"Sen bir müşriksin!
Resûlullah'ın minderine müşrikler oturamazlar!"
Ebû Süfyan elleri boş olarak Mekke'ye döndü. Medine'deki girişimlerini ve yaşadıklarını anlattı… Şöyle dedi:
"Ebû Kuhafe'nin oğluna -Ebû Bekir'i kastediyor- gittim, ondan bir destek göremedim.
Hattab'ın oğluna gittim, onu düşmanların en azılısı olarak buldum. Bana şöyle dedi:
"Ben sana Resûlullah'ın yanında aracılık ve yardım edeceğim, öyle mi?! Ben, Allah'a yemin ederim ki, bir sopadan başka bir şey bulamasam bile onunla size karşı mücadele ederim…"
…Sonra Ali'ye gittim. Onun, kavmin en mülayim insanı olduğunu gördüm…!!"
Evet… Hâlbuki böyle bir atmosfer ve ortamda Ali'den, savaşçı sertliği ve öç alma azminden başka bir davranış göstermesi beklenmezdi. Ancak, yumuşak huyluluğu ve şefkati, onun tavır ve davranışlarına baskın geliyordu…
Bu kimin tanıklığı…? O gün düşmanı olan, Kureyş'in lideri, Kureyş ordusunun komutanı ve putperestliğin sancaktarı Ebû Süfyan'ın tanıklığı…
* * *
İşte size, Ali'nin kaderinin ona bahşettiği kahramanlık…!! Duyguların değil, aklın yönlendirip yönettiği kahramanlık…
Asil ahlâkî değerlerin hâkim olduğu… şefkati yok saymayan… haktan sapmayan… ve tahammül ve hikmet yolundan uzak durmayan bir kahramanlık…
Bu kahramanlığıyla Ali, Resûlullah'ın sağlığında da vefatından sonra da onun (s.a.v.) sancağı altında yer aldı…
Bu anlayışlı, âdil kahramanlığıyla müşriklere karşı savaştı. Bir tek gazve hariç hiçbir savaştan ve gazveden geri kalmadı… O gazvede de Resûlullah (s.a.v.) ona savaşa çıkmamasını, Medine'de, kendi yerine ailesi yanında kalmasını emretmişti. (Bu gazve, Tebük Savaşı idi.-Mütercim)
Savaş'a katılmayıp Medine'de kalmak, kahramanın ruhuna ağır gelince, Resûlullah (s.a.v.) ashabının gözü önünde onu şu sözleriyle memnun ve hoşnut etti:
"Senin benimle olan durumunun, Harun'un Musa'yla olan durumu gibi olması hoşuna gitmez mi? Bir tek farkla ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir."
İleride Muaviye ve Haricîlere karşı da bu anlayışlı, âdil kahramanlığıyla savaşacaktı…
Kapkara kasvetli fitnelerin karşısında da ezici kuvvetinden önce insanı hayran bırakan ahlâkıyla dikilecek ve karşı duracaktır…
Bin savaş kaybetmiş olsa bile bu onun için önemli değil, hem de hiç önemli değildi; ama şartlar ne kadar zor ve çetin olursa olsun, taşıdığı faziletlerden ve dininin ona bahşettiği ahlâkî erdem ve güzelliklerden bir tekini dahi yitirmeye asla tahammülü yoktu…
Gerçekten İmamın yapmaya mecbur kaldığı yerel savaşlar, onun azamet, büyüklük, insaniyet ve asaletinin ortaya çıktığı en önemli alanlardı…!!
Şimdi bunların bazılarına tanık olalım…
Üstatlık kürsüsü, meşakkat ve sıkıntıların üstüne kurulmuştu. Kahraman ve öğretmen, büyük kahramanlıkların asalet, istikamet ve şerefle nasıl ortaya çıktığını dünyaya göstermek için bu kürsüye oturdu…
N
HALİFE VE ÖRNEK
"Ben
size geçiminizi sağlayacağınız şeyi değil,
servetinizden harcayarak bu yüzden hayra
ereceğiniz zahmetli şeyi veriyorum!"
Hz. Peygamber (s.a.v.)
Sorumlulukları arttıkça, fazilet ve yüksek karakteri de parıltısını arttırdı…
Bu ise insanî azametin en doğru, en sağlam kanıtı ve göstergesidir…
Sorumluluklar dağlar gibi büyüyüp ağırlaşınca insanın irade ve düşüncesinde sert bir gerginliğe sebep olur. Sonradan gelen yerleşmemiş faziletler bu gerginlik sebebiyle büzülür ve nihayet kaybolur… Köklü asil faziletler ise, tam aksine kendilerini ve üstünlüklerini bu tür zamanlarda her zamankinden daha fazla ve belirgin şekilde gösterirler.
* * *
İlâhî takdir, Ali'nin hayatının, birbirine bağlı devasa sorumluluklar kafilesi biçiminde olmasını murad etmiştir…
Takdir-i ilâhî, hayatını parlak faziletlerin ve üstün azametin sergilendiği sürekli bir geçit törenine dönüştürmek için her zaman bu şekilde iltimas geçecek miydi?
Ondaki sorumluluk duygusu ve ona dair taşıdığı iman, şaşkınlık verici…!!
Fakat takdir-i ilâhî, onu Resûlullah'ın amcasının oğlu, damadı ve ilk öğrencisi yaptığından dolayı bu şaşkınlık gereksizdir…
Resûlullah'la böyle bir konum ve durumda bulunan kimsenin, verip almaması, azmederek çalışıp, neticeden kendinin faydalanmaması gerekir…
Meşakkatli, sıkıntılı bir yaşam ve hayata kendini hazırlaması gerekir.
Dünyanın nimetleri, güzel şeyleri ve hatta sırf rahatlığı, Muhammed'e (s.a.v.) ve Muhammed ailesine yakışmayan, yaraşmayan şeylerdir…
Ali (r.a.) bu gerçeği çok iyi kavramıştı...
Resûlullah'ın amcasının oğlu, öğrencisi, iradesini ve yaşantısını kavradığı hakkın hizmetine adayacak en iyi kimsedir…
O, külfete girmeden, çabalamadan ve uğraşmadan, bütün enerjisinin en doruk seviyede ve ulaşabileceği en son noktada olduğunu görmektedir. Aynı şekilde tehlikeler ve yükümlülükler de çokluk ve meydan okumada zirveye ulaşmaktadır…
Yine o, külfete girmeden, çabalamadan ve uğraşmadan, bütün faziletlerinin, kuvvet ve kahramanlığın işleyiş biçimini belirlemek için tehlike anında yücelik ve ululuğun göğünde gezindiğini de görmektedir.
Amcasının oğlu, geçimini sağlayan Muhammed'den (s.a.v.) böyle öğrendi…
Öğretmeni ve rehberi Muhammed'den (s.a.v.) böyle öğrendi…
* Resûlullah'ı ve amcası Ebû Tâlib'i en amansız tehlikelere maruz kaldıklarında gördü. Heybetli, ulu direnişin sahibi faziletli Peygamber öne çıkıyor ve onun öne çıkışıyla tehlike geri çekiliyor, kayboluyordu. Bu fazilet kendisini şu sözlerle tanıtıyordu:
"Allah'a yemin ederim ki, sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar dahi, Allah bu işi tamamlayıncaya veya ben bu uğurda helâk oluncaya kadar asla bu davadan vazgeçmeyeceğim…!!"
* Sonra Resûlullah'ı Mekke'nin fethinde gördü. Kureyş'in akıbeti onun iki dudağının arasından çıkacak bir tek kelimeye bağlıydı. Derken hoşgörü fazileti engin sevecenliğiyle öne çıktı. Ailesini açlığa mahkûm eden, arkadaşlarını katleden ve öldürdükten sonra bazı organlarını kesmek sûretiyle amcasının cansız bedenine işkence edip ciğerini ağızlarında çiğneyen katillere döndü. Onlara:
"Gidiniz, hepiniz serbestiniz!!" dedi.
* * *
Ne kadar büyük ve dehşetli olursa olsun, hiçbir tehlike, yüksek faziletleri, kahramanlık ve kudreti yönlendirip yönetmekten alıkoyamaz…
Dünyanın ayartıcı, yoldan çıkarıcı hiçbir fitnesi, büyük, âdil adamı büyük ve adalet temelli sorumluluklarını yerine getirmekten alıkoyamaz…
Ali'nin Resûlullah'tan aldığı ve maksadını kavradığı ders, işte buydu…
Daha önce de söylediğimiz gibi Resûlullah'ın ehlibeytinden biri olması hasebiyle sorumluluklarını ve hayatını, zühd, kanaatkârlık ve zor yaşam çerçevesinde yerine getirmeli ve sürdürmeliydi…
Onun dünyanın meşrû ve helâl güzellik ve nimetlerinden nasip ve payı olamazdı…
* O, bunu, Resûlullah'ın söz ve davranışlarından, daha fazlasına ihtiyaç duymayacağı bir bilgi düzeyinde öğrenip, anlamıştı…
* Yine bunu, kendisine getirilen sütü, kendisi içmeyip de fakir bir Müslümana göndermesinden farkına varmış, kavramıştı…
* Aynı şekilde bunu, hanımı, Resûlullah'ın kızı Fatıma'yı, bütün Müslümanlara verilen payın kendisine de verilmesini istemek üzere Resûlullah'a gönderdiğinde Resûlullah'ın babalık sevecenliği ve gözyaşları içinde ona:
"Olmaz Fatıma!
Sana verip de fakir Müslümanları elleri boş geri çeviremem…!!" demesinden anlamıştı…
* Amcası Abbas'ın, Resûlullah'a gelerek kendisini idareci yapmasını istemesi üzerine söylediği şu sözünden anlamıştı:
"Amcacığım! Allah'a yemin olsun ki, biz, bu görevi, isteyen veya ona hırs gösteren kimseye asla vermeyiz."
* Hz. Ali bunu en fazla da Mekke'nin fethi gününde anlamıştı. O gün Kâbe'nin anahtarını Osman bin Talha'dan alarak, Resûlullah'a (s.a.v.) teslim etmek üzere geldi. Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.v.) Mescid-i Haram'da arkadaşlarıyla birlikte oturmaktaydı. Anahtarı verirken:
"Ya Resûlallah…
Allah'ın (c.c.) salâtı senin üzerine olsun… Kâbe'nin örtülmesi ve hacıların su ihtiyacının karşılanması işlerinin yürütülmesini bize verseniz…" dedi.
Resûlullah (s.a.v.), sağ elini ona uzatıp, anahtarı ondan aldıktan sonra şöyle seslendi:
"Osman bin Talha nerede?!"
Kâbe'nin örtülmesi görevi daha önce onun ve ailesinin sorumluluğu altındaydı…
Osman bulunduğu yerde ayağa kalktı. Resûlullah (s.a.v.) onu yanına çağırıp, Kâbe'nin anahtarını avucuna koydu… Ona:
"Osman, işte anahtarın… Bugün iyilik ve vefa günüdür…" dedi.
Ardından amcasının oğlu Ali'ye döndü.
"Ben size (halkın Beytullah'a göndereceği örtü gibi şeylerden) geçiminizi sağlayacağınız şeyi değil, (hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere) servetinizden harcayarak bu yüzden hayra ereceğiniz zahmetli şeyi veriyorum!" buyurdu.
Yani sizin bu dünyadan nasibiniz ve hazzınız, zor bir yaşamın yanı sıra sorumluluktur… Bunun ötesinde ve üstünde size bir şey yok…
Makam, mevki, mal mülk gibi dünyanın geri kalan güzellikleri ve imkânlarına gelince sizin bu konularda hiç kimseyle yarışmanız, rekabete girmeniz, sizin sebebinizle herhangi bir mahlûkun bunlardan mahrum kalması size yakışmaz ve yaraşmaz…
Ali'nin, hayattaki rol ve misyonunun temel vasıflarını ve gerçeğini kavraması için bundan daha fazla açıklama ve izaha gerek var mı…?!
Hayır…
Mesele, gün gibi açık ve aşikâr olup…
O da şudur:
"Ben size (halkın Beytullah'a göndereceği örtü gibi şeylerden) geçiminizi sağlayacağınız şeyi değil, (hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere) servetinizden harcayarak bu yüzden hayra ereceğiniz zahmetli şeyi veriyorum!"
Öyleyse bütün sorumluluklarını cesur omuzlarına almalı ve yürümelidir…
Öyleyse dünyadan en küçük ne bir karşılık, ne de bir teşekkür beklememelidir… Muhammed'in (s.a.v.) ehlibeyti ancak verebilir… Almak mı, asla...!!
Dünya Allah'ın (c.c.) nazarında, o insanlara verilecek bir karşılık ve mükâfat olamayacak kadar değersiz ve basittir.
Muhammed'in (s.a.v.) ehlibeytinden hiç kimse bu gerçeği Ali kadar kavramış değildi…
İnsanları neşe ve mutluluğa boğan dünya nimetleri, ehlibeytin eline geçtiğinde musibet ve meşakkate dönüşmektedir…!!
Çünkü onlar bu nimet ve imkânlarla dünyevî menfaat ve hazlar peşinde koşmamakta; aksine bunları, sorumluluk ve görevleri yerine getirme uğrunda kullanmaktadırlar…
Ehlibeyt içinde, hayatını bu idrak ve bilincin doğrultusunda yaşamakta hiç kimse Ali'yi geçememiştir…
Bu sebeple halife olduğunda… -ki halifelik o dönemde, otorite ve dünya liderliği bakımından yeryüzünün en büyük devletidir. Hükümdar ve kralların salyalarının aktığı en büyük bahtiyarlık ve zenginliktir-… İmam için musibet olmuştu. Hâlbuki isteseydi bu güç ve otoriteyi, bitmeyen bir lüks ve konforlu yaşama ve davulları asla susmayan bir eğlenceli hayata dönüştürebilirdi…
Fakat aynı devlet onun elinde, verâ, takva, istikamet ve tavizsizlikte mükemmele ulaşmış olan vicdanının taşıdığı bir sorumluluğa dönüştü… O gün hilâfet, İmam'ın, mal canlısı insanların sevinç ve neşesiyle değil; aksine borçlu, sabırlı insanların metanetiyle taşıdığı bir yükten öte bir şey değildi…!!
* * *
Onu ilgilendiren tek şey sorumluluktu…
Sorumluluğun -herhangi bir sorumluluğun- konusu ise, hakkın ta kendisidir, haktan başka bir şey olamaz…
O, hakkı gördü mü, derhâl ona karşı sorumluluk bilinciyle dolar. Herhangi bir şeye karşı sorumluluk bilinci taşıdığı zaman asla sonuçlara yönelik hesaplar yapmaz…
* * *
Bu durum, Resûlullah'ın Yüce Dost'a (c.c.) kavuştuğu andan itibaren kendisinin de aynı Yüce Dost'a (c.c.) kavuşacağı ana kadar geçen hayat süreci içinde hilâfete karşı sergilemiş olduğu tavır ve duruşu da bize açıklamaktadır…
Ebû Bekir'e halife olarak biat edildiği zaman Ali'nin (r.a.) sağ eli bu biati yapmakta biraz ağırdan aldı, geri kaldı…
Peki, niçin…?!
Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) başta olmak üzere sahabeyle yaptığı diyaloglar bu ağırdan alışının sebep ve gerekçesini bize açıkça vermektedir. Onlara şöyle demişti:
"Siz Muhammed'in ehlibeytini makamından ettiğiniz gibi insanların gözünden de düşürdünüz. Onlara hakları olanı vermediniz.
Mademki Allah'ın Kitabını en iyi bilen... Allah'ın dininde en fakih olan… Resûlullah'ın sünnetini en iyi bilen… Halkın durumuyla en fazla yakından ilgilenen… Onlara eşit davranan bizim aramızdadır, bu takdirde biz bu işe (hilâfete) sizden daha lâyığız."
O şunu düşünüyor, hatta şuna inanıyor: Mademki Resûlullah (s.a.v.) hiç kimseyi kendisinden sonra halife olarak belirleyip tayin etmemiştir, o hâlde Allah'ın (c.c.) Resûlullah'ın ailesi olması için seçtiği insanlar, Müslümanların da halifelik makamı için seçip öne çıkaracağı aile olmalıdır. Kaldı ki bu aile, halifelik makamı için gereken tüm liyakate yeterince sahip bulunmaktadır.
Evet, sırf Peygamber evinin bir ferdi olmak bu makama seçilmek için yeterli değildir; elbette bunun için, Allah'a, Kitabına ve Resûlüne mutlak kulluk ve itaat, ve yine Müslümanların işleriyle doğru biçimde ilgilenmek ve sorumluluğunu taşımak biçiminde ortaya çıkan tam bir liyakat de gereklidir.
Nitekim İmam da böyle demişti:
"Mademki Allah'ın Kitabını en iyi bilen...
Allah'ın dininde en fakih olan…
Resûlullah'ın sünnetini en iyi bilen…
Halkın durumuyla en fazla yakından ilgilenen…
Onlara eşit davranan bizim aramızdadır…"
* * *
Burada İmam'ın, Ebû Bekir es-Sıddîk'ın halife seçilmesine yönelik itirazlarıyla ilgili tartışmaya girecek değiliz…
Fakat şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, İmam'ın Ebû Bekir'in hilâfete getirilmesine dair yaklaşımı, halifelik makamına dair şahsî çıkar hesaplarına dayanmıyordu. Bu konuda Ebû Bekir ile rekabet içinde de değildi.
O, asla şüphesiz ve tereddütsüz biçimde gördüğü ve inandığı bir hakkı savunuyordu…
Müslümanlar, Benî Sâide çardağında toplandıkları zaman ensâr, halifenin ensâr arasından seçilmesini, muhacirler de halifeliğe kendilerinin daha layık olduklarını söylediler. Muhacirlerden kimileri de mantık terazisinde kefesi daha ağır basan gerekçeler öne sürüyor, ensâra şöyle diyorlardı:
"Resûlullah (s.a.v.), biz muhacirlerden biriydi. Bu sebeple hilâfet de hicret edenlerde olmalıdır."
İmam da yaklaşık olarak bu düşüncedeydi…
Muhacirler, hilâfet makamına daha lâyıktırlar; çünkü Resûlullah, muhacirlerdendir… Resûlullah'ın ehlibeyti ise bu makam üzerinde en fazla hak sahibi olan insanlardır; çünkü Resûlullah bu ailenin bir ferdidir… İşte İmam bu şekilde düşünüyordu…
Fakat bu tartışmanın dış şekil ve biçimi, bizi yanıltarak, tartışmanın özünden ve hakikatinden uzaklaştırmamalıdır.
Resûlullah'ın (s.a.v.), Ebû Bekir, Ömer ve Ali (r.anhüm) gibi iman ve takva sahibi ileri gelen ashabı ne kadar büyük olursa olsun asla dünyevî faydalar ve hazlar için birbirleriyle yarışmazlar… Özellikle de Peygamberlerini kaybetmiş olmakla çok acıklı oldukları ve yaşadıkları acının, her türlü dünyevî arzu ve isteği ortadan kaldırdığı bir zamanda…
Onların her birinin kendi görüşünde ve duruşunda ısrar etmesinin sebebi, onu hak ve doğru olarak görmesinden ve inanmasındandır…
Hilâfet dışarıdan bakıldığında her ne kadar siyasî bir iktidar ve otoriter güç, bir dünyevî makam olarak görünse de onların gönüllerinde ve gerçek bilinçlerinde o, hidayet etme ve örnek olma görevlerinin en yücelerinden biridir… Böyle bir görev için yarışmakta ve rekabet etmekte ne sakınca olabilir ki…?!
Tarihin olayları ve gerçekleri kesin biçimde gösteriyor ki, Ebû Bekir, Ömer ve Ali'nin (r.anhüm), özellikle bu üçünün gözünde halifelik makamı ağır, ezici bir yükten başka bir şey değildi. Bu görevden kaçmak, Allah'a, Resûlullah'a ve Müslümanlara ihanet olmayacak olsaydı, bunların her biri bu makamdan, doğu ile batının birbirinden uzaklığı kadar uzak dururdu…
Bu tartışmanın sebepleri, kesinlikle ne şahsî ihtiras ve tutkular, ne de iktidar ve güç sahibi olma arzu ve isteği veya bunlardan herhangi biri değildi…
Ebû Bekir'in halife olmasını isteyen grup, onun İslâm'daki önceliğine, yaşına, hikmetine, tecrübelerine ve "O söylemişse, doğrudur" sözünü Resûlullah'la geçirdiği hayatının tamamında slogan yapmış adamın kalbindeki sâdık imana bakarak bu tercihte bulunuyorlardı…
Ebû Bekir'in, hilâfete seçilmesini gerektiren meziyetleri, ufukları ışıltılarıyla, ululuk ve güzel kokularla dolduruyordu…
Bunlar, Büyük İmam Ali'nin de bir an dahi inkâr etmediği, aksine daha sonra Ebû Bekir es-Sıddîk'a biat ederken açıktan gür sesle dile getirdiği meziyetlerdi:
"Ey Ebû Bekir…
Sana biat etmekten uzak duruşumuzun sebebi, ne senin fazilet ve üstünlüğünü inkâr etmemiz, ne de Allah'ın (c.c.) sana bahşettiği hayırda seni kıskanmamızdır…
Fakat biz, yönetimde bizim de hakkımızın olduğunu ve sizin bu hakkı bizden gasbettiğinizi düşünüyorduk."
Yine o, Ebû Bekir vefat ettikten sonra ardından okuduğu mersiyede onun üstünlüğünü en öz ve vurgulu biçimde şöyle dile getirdi:
"Allah (c.c.) Ebû Bekir'e rahmet etsin…
Allah'a (c.c.) yemin olsun ki, erkeklerden ilk iman eden sen idin…
Yine onların imanca en saf, en duru ve en içten olanı…
Allah'a (c.c.) teslimiyet ve imanı en sağlam ve sarsılmaz olanı…
İnsanlar yalanladıklarında sen Resûlullah'a (s.a.v.) inandın ve doğruladın…
İnsanlar ona karşı cimri kesildiklerinde sen bütün malını onunla paylaştın…
İnsanlar ona karşı sessiz ve kayıtsız kaldıklarında sen onun yanında yer aldın ve yürüdün…
Sen, Allah'a (c.c.) yemin ederim, İslâm'ın bir kalesi ve kâfirlerin felâketi oldun…
Senin bürhan ve delilin yenilmedi…
İleri görüşlülüğün zayıflamadı…
Nefsin korkaklık nedir bilmedi…
Vallahi sen, Resûlullah'ın senin hakkında buyurduğu gibiydin…
Bedence zayıf…
Dince güçlü…
Kendinde alçakgönüllü…
Allah bizi senin mükâfatından mahrum etmesin…
Senden sonra da yolumuzu kaybedip, bizi sapıklığa düşürmesin…!!"
* * *
Evet, Resûlullah'ın (s.a.v.) vefatından hemen sonra, aralarında tercih "sarkacı"nın bir ona bir buna gidip geldiği iki adam gerçekten çok yüceydiler…
Ebû Bekir'in halife olarak seçilmesinde birinci derecede etkili olan üçüncü adam da aynı şekilde yüce bir şahsiyetti…
Benzeri olmayan bir faziletler, yücelik ve takva dünyasına kapıların ardına kadar açılması için "Ebû Bekir", "Ömer" veya "Ali"den (r.anhüm) birinin adının anılması yeterlidir…!!
Ebû Süfyan, hilâfet hakkına sahip çıkması için kışkırtmak üzere İmam Ali'ye defalarca gidip geldi… Ebû Süfyan ona şöyle diyordu:
"Sen emret her tarafı atlar ve askerlerle doldurayım, her bir taraftan onların üzerine yürüyeyim."
Takvalı ve anlayışlı İmam her seferinde onu geri çeviriyor ve onun bu teklifine şu cevabı veriyordu:
"Ey Ebû Hanzala!
Sen bizi, ne ahlâkımıza…
Ne de karakterimize uymayan bir işe çağırıyorsun…
Ben bu defteri çoktan kapattım, bu meseleyi bitirdim."
* * *
Evet… Gerçekten de temiz-takva sahibi kişilerin, hak ve hakikat üzerinde ihtilaf ve anlaşmazlığa düşmeleri, onları asla hak, fazilet ve güvenilirlik dairesinden çıkarmamaktadır.
Çünkü onların anlaşmazlık sebepleri, uğrunda kıyasıya rekabet ettikleri dünya ve onun güzellikleri değildir… Bu yüzden dünya hayatının âfetleri ve anlaşmazlığa düştükleri şeyler, onların imanlarından ve ahlâklarından uzaktır. Bu uzaklık ise, onların ittifak ettikleri şeylere olan uzaklıkları kadardır!!
Böylece İmam bu defteri kapattı, bu meseleye son verdi. Kendisini bütünüyle Allah'a (c.c.) ibadete, Müslümanlara dinlerini öğretmeye ve halifeye gerektiğinde danışmanlık yapıp, öğütte bulunmaya adadı…
Bütün sorunlar, bütün problemler halledilmek için sadece Ali'yi (r.a.) bekliyordu…
Halife Ebû Bekir, her zaman ona koşuyor ve:
"Ey Ebû'l-Hasan, bize fetva ver…!!" diyordu.
Halife Ömer, her zaman onun fıkhından, zekâ ve ileri görüşlülüğünden yardım alıyor, şöyle diyordu:
"Ali olmasaydı, Ömer helâk olurdu…!!"
Halife Osman, sürekli ona başvuruyor, ondan yardım ve öğüt istiyordu. Fakat Osman'ın devlet yönetimindeki maiyeti maalesef ikisinin arasını açmayı başardı. İmamın güvenilir ve adaletli öğüt ve tavsiyeleri, halife tarafında hak ettiği önem ve değeri görmez oldu.
Halife Osman'ın (r.a.) şehit edilmesinden sonra İmam Ali'den hilâfet makamına geçmesi istendi…!!
Hilâfet en sonunda ona geldi… Ama her tarafı yaralarla dolu… Yorgun ve bitkin olarak… Fırtına ve kasırgalar etrafı kasıp kavuruyorken…!!
Gerçekten "Muhammed (s.a.v.) ailesi"nin, kendilerini üzüntü ve kedere sokacak musibetten başka dünyalık nasipleri olmamıştır…
* * *
Osman'ın (r.a.) halifelik yıllarının son dönemlerinde Emevî soyundan bir grup insanın keyfî arzu ve davranışları, devletin akıbet ve gidişatı üzerinde son derece etkili oldu. Nihayet bu tehlikeli süreç, İslâm coğrafyasının her tarafında taraftar bulan silahlı bir fitneye yol açtı. Yeni dinin (İslâm'ın) düşmanları da bu fitneyi en geniş biçimde değerlendirdiler ve kendi çıkarları doğrultusunda kullandılar. Halbuki İslâm bu insanların geçmiş bütün dünyalarını yerle bir ederek, haksız çıkarlarına ve sapıklıklarına son vermişti…
Fitne, Halife Osman'ı şehit ederek daha ilk hamlesinde zirveye ulaştı ve her yanı ateşiyle yakıp kavurmaya başladı…
Bu dehşet saçan olayları, biraz önce "Osman! Yolun açık olsun…" başlıklı bölümde uzun uzadıya anlattık…
Burada ise Mü'minlerin Başkanı Hz. Ali'yi yönetim yükünü ve halifelik sorumluluğunu taşımaya sevkeden ortam ve koşulları görmeye çalışacağız…
İsyancılar, iğrenç suçlarını işledikten hemen sonra ona geldiler…
Ona geldiklerinde, çirkin bir suikastla şehit ettikleri Halife Hz. Osman'ın kanı henüz ellerinde kurumamıştı.
İmam Ali, onlara tehditkâr sözler söyleyip tekliflerini ağır bir dille reddetti. Onun bu sözleri karşısında gelenler aşağılık hissine kapıldılar, kendilerini çok zayıf gördüler ve elleri boş bir hâlde gerisin geri döndüler…!!
Aynı amaçla Talha'ya gittiler, o da reddetti… Zübeyr'e gittiler, aynı şekilde o da reddetti… Abdullah bin Ömer'e… Ardından Sa'd bin Ebû Vakkas'a gittiler, hepsi de yapılan teklifi reddetti. Hiçbiri onların tekliflerini kabule yanaşmadı…
İmam Ali'nin reddettiği bir şeyi kim kabul etmeye yanaşırdı ki…??
Doğrusu başlangıçta hilâfet makamına geçmeyi reddeden Hz. Ali'den başkası bunu kabule yanaşmadı. En sonunda bu işi kabul eden yine o oldu…
Onun başlangıçta bu görevi kabul etmemesi, hilafet makamına geçmeye karşı içten içe arzu ve hırs besleyenleri bu makamdan uzak tutmak içindi. Bu insanlar, İmam Ali'nin, Halife Osman'ın suikastla şehit edilmesini protesto ederek bu makama geçmeyi reddettiğini görünce, kendilerinde öne çıkacak cesareti bulamadılar.
Kanaatimiz odur ki, hiç kimse hilâfet makamına geçmeye veya sorumluluğunu almaya cesaret edememiş de olabilir…
Fakat devlet yöneticisiz ve halifesiz olamazdı. Bu makam boş olarak geçirilen her bir dakika, bütün ümmetin ve İslâm'ın geleceği için büyük bir tehdit demekti…
Bu gerçeği Medine'deki bütün insanlar hatta isyancılar dahi derhal gördüler…
Hz. Osman'ın şehâdetinden dolayı büyük bir öfke duyanlar… Ve yine onun öldürülmesi olayına karışanlar…
Hepsi de İslâm coğrafyasının dört bir yanından ümmeti şiddetle sarsıp, kökünü kazımak için bekleyen tehlikenin farkındaydılar… Bu tehlike ancak, fitne ateşini söndürmeye, açılan geniş yarığı kapatmaya muktedir bir adamın devlet yönetimin getirilmesiyle ortadan kaldırılabilirdi…
İyiyle kötüyü birbirinden ayırabilen, akıl ve izan sahibi Medineli insanlar ileri atılıp, isyancılardan önce İmam Ali'ye halife olarak biat etmeye başladılar…
O günün seçim biçimi olan bu biat yöntemiyle İmam Ali, Müslümanların halifesi oldu.
* * *
Resûlullah'ın (s.a.v.) ashabından o gün yaşayanlar arasında bu göreve liyakat bakımından İmam Ali'yi geçen, onun üstünde kimse yoktu… İmamın sahip olduğu büyük yetenek ve liyakat, bu görev için onu en lâyık kişi yapmıştı…
İmama halifelik makamı teklif edilip onun da bunu kabul ettiği dönemde bu makam, hiçbir dünyalık çıkar ve imtiyaz sağlamıyordu… Aksine bu durum, söz konusu makama geçen kimse için bu oldukça ağır bir yük yüklenmesi demekti… Allah ona yardım etmezse, vay ona ki hem de ne vay…!!
O gün için her Müslümanın öncelikle yapması gereken en büyük görev, fitne ateşinin yayılmasını durdurmak için elinden gelen yardım ve çabayı ortaya koymasıydı… Bu ise, bütün bu sorumluluğu taşımak, İslâm'a ve onun devlet ve ümmetine yönelmiş tehlikeleri ortadan kaldırmak için öne geçen "kurtarıcı"nın arkasında tam bir sadakat, bağlılık ve içtenlikle durmakla mümkün olabilirdi. Aksi takdirde bu tehlikeler, artarak yükselecek ve gelip İslâm toplumunu temellerinden sarsıp yerlebir edecektir…
Fakat bunların hiçbiri olmadı… Aksine tam tersi oldu…
* * *
İmamın şefkat ve merhameti, kahramanlığı, yüce prensipleri ve yaşantısı, şimdi en ışıltılı biçimiyle parıldıyor… O, dehşet saçan olayların ortasında halife olmuştur…
Onun şefkat ve merhameti, kahramanlığı, dahası yüce prensipleri ve yaşantısı, hayatının bütün dünyaya verdiği ilk derste açıkça ortaya çıkıyor. Bu ders şudur: Hakka duyulan gerçek bağlılık, onun etrafında dönmekle değil; yanında sarsılmaz bir biçimde yer almakla olur… Çünkü her ne kadar yenilgiler ve zorluklar onları bir an bile bırakmasa bile hakkın nüfûzunu artıracak ve eninde sonunda onu zafere erdirecek olan sadece hakkın yanında bu yer tutuştur…
Hakkın değerinin farkında olan bu ruh ve hakka olan sağlam bağlılıkla Ebû Talib'in oğlu halife olarak göreve başladı.
Devlet hazinesinden ödenen bağış ve maaş ödemeleri yöntemini eski biçimine döndürerek, ilk halife Ebû Bekir dönemindeki usûl üzere vermeye başladı…
Ebû Bekir (r.a.), Müslüman olmadaki zamanlarına bakmadan ve aralarında hiçbir ayrıcalık ve imtiyaz gözetmeden bütün Müslümanlara eşit miktarda ödeme yapıyordu…
Ömer (r.a.) halife olunca bu yöntemi değiştirerek, farklı bir yol izledi. O zaman bakımından daha eski dönemlerde Müslüman olanlara daha geç dönemlerde Müslüman olanlardan fazla ödeme yapmaya başladı… Buna itiraz edenlere da şu meşhur sözüyle karşılık verdi:
"Ben Resûlullah'a (s.a.v.) karşı savaşanları, onun yanı başında onunla birlikte savaşanlarla bir tutamam."
O bu sözüyle, İslâm'ın erken dönemlerinden itibaren Resûlullah'ın (s.a.v.) yanı başında yer alıp onunla beraber savaşanlarla, henüz Müslüman olmayıp Resûlullah'a karşı savaşan ama daha sonra Müslüman olan kimseleri eşit kabul edemeyeceğini belirtiyordu.
İmam Ali, devlet hazinesinden bağış ve maaş ödemelerinde Ebû Bekir'in yöntemince hareket etti. Bu tercihinin sebebini ise, "Devlet Müslümanlara din ve imanlarının karşılığında ödeme yapmaz; din ve imanın karşılığı Allah katındadır. Biz ancak yaşamak için gereken parayı veriyoruz. Bu sebeple insanların arasında ayrım yapmak ya da bazılarını imtiyazlı kabul etmek için hiçbir sebep yoktur." sözüyle açıklıyordu.
Aynı şekilde ödeme miktarlarındaki farklılık, bazı insanların servet biriktirmesine yol açmakta; bu da zamanla o kişilerin dinleri için fitne ve dünyaları için de fesat kaynağı olmaktadır…
* * *
Ömer'in halifeliği döneminde, onun kesin kararlılığı ve uyanıklığı servet biriktirmeye imkân ve fırsat vermiyordu. O, valilerinden birinin servet biriktirdiğini öğrenir öğrenmez, derhal oraya bir müfettiş gönderiyor, ardından o valinin bütün mal varlığı hesaplanıp, tamamı devlet hazinesine aktarılıyordu.
* * *
Ama Osman'ın halifeliği dönemine gelindiğinde, Müslümanlar önceki büyük halifeleri Ömer bin Hattab'ın parlak bir ulvîlikle onları yaşamaya zorladığı aza kanaat eden, zühdü temel alan yaşantı sebebiyle oldukça zahmetli bir hayat sürüyorlardı.
Yeni halifenin bu konuda oldukça hoşgörülü ve tarafsız olduğunu gördüler. Bu durum, onları bütünüyle dünyanın lezzet ve menfaatlerine sarılmaya iterek olabildiğince rahat ve lüks bir yaşam sürme yönünde kışkırttı.
Böylece onların önünde dünyanın kapıları ölçüsüzce açıldı. Resûlullah'ın (s.a.v) ashabından kimilerinin bu durumdan yüz çevirerek takva, zühd ve verâ eksenli yaşama sıkı sıkıya tutunduğunu görsen de… Kimi Müslümanları, özellikle de Mekke'nin fethinden ve Resûlullah'ın vefatından sonra müslüman olan pek çok insanın dünya hayatının geçici menfaat ve hazlarına, fitnelerine teslim olduklarını… İslâm'ın, özellikle ilk günlerinde, Müslümandan yaşamasını istediği yaşam tarzını sürdürmekten aciz bulunduklarını görürsün.
Pek çoklarının çiftlikleri, büyük ticaretleri, servetleri, köşk ve sarayları, şatafatlı ve şâşaalı bir yaşamları oldu. Özellikle de zenginlik ve siyasî nüfuzlarıyla imtiyazlı seçkin bir tabaka olmak için uygun koşulları kendi çıkar ve menfaatlari doğrultusunda kullanan Emevî soyuna mensup bir grup insan böyleydi…
* * *
İmam Ali, yönetime geçince bağış ve maaş ödemelerini Ebû Bekir'in yöntemince ödemeye başladı. O güne kadar kendisini destekleyen ve yoluna devam edebilmek için hâlâ desteklerine fazlasıyla ihtiyaç duyduğu sahâbenin ileri gelenlerinin, maaş ödemelerindeki bu sistem değişikliğinden hoşnut olmayacaklarını çok iyi biliyordu.
Fakat Resûlullah'ın amcasının oğlu, hakkı pazarlık konusu yapacak değildi. O neye malolursa olsun, hakkın yanında yer alacaktı…!!
Bu birincisi…
İkinci olarak, İmam Hz. Ali, merhum halife Hz. Osman'ın valilerinin bir kısmının, bulundukları görev ve makamın gerektirdiği liyakate sahip olmadıklarını düşünüyordu. Bu valiler, Halife Hz. Osman'ın şehâdetine yol açan dehşetli fitne olayının doğrudan ve ilk sebebiydiler… Bu yüzden İmam Hz. Ali, göreve geldiği ilk saatlerden itibaren bu valileri görevlerinden aldı. Onların yerine dindar, istikamet sahibi, halifenin tam güvenini alan ve Müslümanların esenliğini sağlayacak güç ve kudrete sahip sahâbîleri atadı…
Onları görevden aldı, bunları göreve getirdi… Görevden alınan valiler arasında o dönemde tüm Şam bölgesinden sorumlu vali olan Muaviye de vardı…
Muaviye, uzun zamandır Şam'daydı. Uzun ihtiras ve emelleri için beklenen yarının bütün ihtiyaçlarını hazırlıyordu. Orada sağlam bir askerî karargâh kurdu. Zekâsı ve malıyla insanların gönüllerini kazanıp onları kendi tarafına çekti; böylece Şam'ı kendisi için güvenli, sağlam bir kaleye dönüştürdü…
Mü'minlerin emiri Ali, bu durumu çok iyi biliyordu… Bu durumu bilen sadece İmam Ali değildi, kendisine gelerek, Hz. Osman'ın valilerini özellikle de Muaviye'yi şimdilik görevden almamasını teklif eden bazı arkadaşları da bu durumun farkındaydı. Ancak onlar, İmam Ali'ye biat etmelerine ve İslâm coğrafyasındaki kaos ortamının son bulup dirlik ve düzenin yeniden kurulmasına ve yine iktidardaki Halifenin muktedir olmasına kadar valilerin görevden alınması işinin ertelenmesi gerektiğine inanıyorlar ve daha sonra dilediğince görevden alabileceğini söylüyorlardı…
Fakat Resûlullah'ın amcasının oğlu ve sadakatli öğrencisi, asla hakkı pazarlık konusu yapmıyor ve bu valilerden birinin bir gün dahi olsun görevi başında kalmasını kabul etmiyordu.
Amcasının oğlu Abdullah bin Abbas ona geliyor, Muaviye'nin azlini bir süre ertelemesini istiyor ve yakında onun da azlinin sırası geleceğini söylüyordu…
Fakat Raşid İmam, -sonu neye malolursa olsun- bir saat dahi olsa Muaviye'yi Müslümanların başında vali olarak bırakmanın sorumluluğunu Allah'ın huzurunda taşımak istemiyor, şu meşhur sözünü söylüyordu:
"Vallahi olmaz! Allah benim sapıkları yardımcı edindiğimi asla görmeyecek…!!"
Üstün sorumluluk duygusu karşısında vaktini boşa geçirmedi…
Derhal harekete geçerek, yeni valilerini şehirlere gönderdi:
Osman bin Hanîf'i Basra'ya…
Umâre bin Hassân'ı Kûfe'ye…
Abdullah bin Abbas'ı Yemen'e…
Kays bin Sa'd bin Ubâde'yi Mısır'a…
Süheyl bin Huneyf'i Şam'a…
Muaviye'nin yerine atanan yeni Şam valisi Süheyl bin Huneyf dışında bütün yeni valiler esenlik içinde görevlerinin başına geçtiler. O ise, Şam'ın sınır komşusu Tebük'e vardığında Muaviye ordusundan bir birlik onun yolunu keserek Şam'a girmesine engel oldu.
Bunun üzerine Süheyl Medine'ye geri döndü. Olanları İmama anlattı. İmam duyduklarına şaşırmadı; zira Muaviye'den böyle bir isyan hareketi bekliyordu…
* * *
Muhteşem hayatı süresince Ali (r.a.), asla ilkeleri ile çıkarları arasında bir tercih yapmak durumunda kalmadı…
Çok basit bir sebepten dolayı böyle bir şey asla onun başına gelmedi. Bu sebepse, onun menfaat ve çıkar peşinde olmamasıydı…
Onun hayatı bir davet ve çağrıydı… Hareket ve davranışları, bu davetin tam bir ifadesiydi…
Kendisi şu an biraz dâhilik ve suyunca gitmekle Muaviye'yi sessizce yerinden alaşağı edebilirdi…
Ama o sürekli olarak kendisine şu soruları soruyordu: Hakkın pazarlık yapmaya niçin ihtiyacı olsun ki?! Hak, pazarlığa oturursa bâtıldan ne farkı ve üstünlüğü kalır?!
O, hakkın değer ve kutsallığına dair sahip olduğu bu anlayışla tavır ve tutumlarına yön veriyor, duruşunu ortaya koyuyordu.
Bulunduğu makam için gereken liyakat ve donanıma sahip olmadığını gördüğü bir valiyi görevinden aldı. Bu vali, halifesinin, devlet başkanının emrini yerine getirmeyi reddetti.
Öyleyse bu vali, bu karşı tavır ve baş kaldırısının sorumluluğunu üstlenmeli ve sonuçlarına katlanmalıydı…
İmam Ali ona bir mektup yazdı:
"… Osman'ın başına gelenlerin ve Müslümanların toplanıp bana biat ettiklerinin haberi sana gelmiş olmalıdır. Öyleyse ya barışı kabul et ya da savaşa hazır ol!"
İmam bu sözlerinin, Muaviye'nin aklını başına getireceğini düşünüyordu. Fakat ne gezer… Muaviye'nin, İmamın elçisine verdiği cevap oldukça tuhaftı. Muaviye, halifenin elçisine şöyle demişti:
"Sen geldiğin yere dön. Ben kendi cevabımı kendi elçimle göndereceğim."
Muaviye gerçekten de cevabını Abs oğullarından bir adamla göndermişti. Elçi, Medine'ye ulaştı ve Şam valisi Muaviye'nin mektubunu İmam Ali'ye verdi…
İmam okumak için mektubu açmıştı ki, yüzünü dehşetin görüntüsü kaplayıverdi…
Mektup ince, uzun ve geniş bir kâğıttı. Bu büyük mektupta sadece şu bir tek satır yazılıydı:
"Ebû Süfyan'ın oğlu Muaviye'den Ebû Talib'in oğlu Ali'ye…"
Halifenin dudakları acıyla gülümsedi. Mektubu getiren elçiye doğru dönünce elçi de konuşmaya başladı:
"Ey halk! Sözüme kulak verin ve dediklerimi iyi anlayın..!!
Ben Şam'da elli bin kişiyi geride bıraktım. Ağlamaktan sakalları sırılsıklam olan bu insanlar, mızrağın ucuna asıp yükselttikleri Osman'ın gömleği altında bir araya gelip birleştiler. Osman'ın katillerini bulup öldürmedikçe ya da bu uğurda canları Allah'a kavuşmadıkça kılıçlarını kınlarına sokmayacaklarına dair söz verdiler…!!"
Bu sözler, Muaviye'nin mektubu olmalıydı…
Yeni halifeye karşı yürütülecek direniş ve başkaldırışın bahane ve gerekçesi belirlenmişti.
"Osman'ın gömleği…!!"
* * *
Biz bu kitapta ve benzeri diğer kitaplarımızda (örneğin, "Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Mesih" isimli kitabımızda) olayların değil; azamet ve yüceliğin tarihini yazıyoruz…
Evet… Biyografilerini kaleme aldığımız bu insanlarda zirveye çıkan, en son noktaya varan insanî azametin ve yüceliğin tarihini yazıyoruz…
Bu yüzden -şimdi- tarihî olayların uğultu ve coşkunluğunun bizi bir o yana bir yana savurmasına ve böylelikle hâdiseler karşısındaki duruşuyla İmam Ali'nin bize gösterdiği insanî azameti izlemekten alıkoymasına müsaade etmeyeceğiz.
* * *
İşler, İmam Ali için iyice zorlaşıp içinden iyice çıkılmaz bir hâl alırken, olaylar Muaviye'nin lehine olacak biçimde gelişiyordu…
Hz. Aişe (r.anhâ) Hz. Osman'ın şehâdetinden önce, umre yapmak üzere Mekke'ye gitmişti… Halifenin şehit edilmesi onu son derece üzmüştü…
Sahâbenin ileri gelenlerinden olan Zübeyr ve Talha Mekke'ye gitmek isteyince İmam Ali onların Medine'yi terk etmelerine izin vermişti. Halbuki İmamın yakın bazı arkadaşları, bu iki sahâbînin Medine'de tutulmasının, onların kalkışabilecekleri herhangi bir hareketin önlenmesi bakımından daha iyi olacağını düşünüyorlardı.
Mü'minlerin annesi Aişe, Resûlullah'ın iki sahâbîsi Zübeyr ve Talha… Kalabalık bir Müslüman topluluğunun başında Basra'ya doğru yürüdüler. Hz. Osman'ın katillerinden intikam alınması yönünde Iraklı Müslümanları teşvik edip harekete geçirmek istiyorlardı…
İmam Ali de, Muaviye'nin biraz önce aktardığımız mektubunu alınca Medine'den ayrılarak Irak'a gitmek üzere yola çıkmıştı. İmam söz konusu mektubu okuyunca şöyle demişti:
"Şamlıların cesaret isteyen girişimi vardır. Ben bu girişimin civarında olmak istiyorum."
Fakat o, Irak yolundayken, Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr'in de Basra'ya doğru hareket hâlinde oldukları haberini aldı.
Bu ne büyük felâkettir! Bu ne zor sınavdır böyle!
Yoksa Osman'ın intikamının alınması, devletin yetki ve uygulamasına bırakılmayacak mı? Bırakılmalı ki, devlet bu olayın üzerinde dursun ve en uygun zaman ve fırsatta Osman'ın kısasını katillerinden alsın…
* * *
İmam, Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr'in, Osman'ın (r.anhüm) şehâdetinden kendisini sorumlu tutmadıklarından emindi… Öyleyse onların bu çıkışları niyeydi?!
Gelen habere bakılırsa, onlar Osman'ın katillerinin Basra'da olduklarını öğrenmişler ve halifenin hayatına kasteden ve kanını akıtan suçluları yakalamak için yola çıkmışlardı… Şehit halifeye karşı düzenlenen komploya öfke duyan şehrin salih insanlarının ve halkın desteğini alarak bu işi yapmak istiyorlardı…
Fakat ortada bir devlet ve bu devletin bir sorumlusu vardı. Bu öyle bir sorumlu kişiydi ki, bir bebek olarak gözlerini hayata açtığı andan itibaren bugüne kadar hiç kimse suçsuzluğu, emanet ve güvenilirliği, takvası ve kendi aleyhine dahi olsa hakkı müdafadaki tavizsizliği konusunda onu asla eleştirmiş ve itham etmiş değildi…
Hz. Osman meselesi, böylesine üstün ve ideal bir yöneticinin yönetimindeki devlete bırakılacak ve o yöneticinin bu sorunu çözmesine imkân ve fırsat verilecek miydi…?!
Ümmetten bir topluluk, Osman'ın intikamının alınmasını talep edecek, diğer bir grup da bu talebi reddedip karşısında duracak ve nihayetinde bu iki topluluk silahlı bir çatışmaya girecek olurlarsa, o zaman devlet ne yapacak? Sahnenin locasına kurulup oradan katliam alanını mı seyredecek…?! Bu takdirde din olarak İslâm'ın ve ümmet olarak da Müslümanların akıbetleri nice olur…?!
Halifenin zihnini bu düşünceler kaplamıştı. Derhal bir karar alarak, Medine'den hareket etmiş olan kafilesine istikametlerini Basra'ya doğru çevirmelerini emretti. Basra ilinin sınırlarına yaklaştıklarında Zâkâr denilen bir bölgede konakladılar.
* * *
Çok geçmedi imamın tahmininde ve ileri görüşlülüğünde haklı olduğu ortaya çıktı. Hz. Aişe'nin kafilesi Basra'ya varır varmaz, onlarla oldukça kalabalık bir Basralı topluluk arasında şiddetli çatışmalar meydana geldi. Basralılar, Hz. Osman'ın katline karışmış olan akraba ve yakınlarını teslim etmeyi reddediyorlardı…
Öyleyse bu, İmamın dikkatle takip ettiği, tetikte beklediği iç savaşın ta kendisidir…
Bu savaşın öncelikli ve tek sorumlusu İmamın kendisidir…
Devletin başkanı o değil mi? Ya hukuk ve devletin saygınlığını herkese kabul ettirme liyakatini gösterecektir… Ya da yerini bu liyakati sahip başka birine bırakacaktır…
Ne var ki o gün bu görev için Ebü'l-Hasan'dan (yani İmam Ali'den) daha yetkin ve liyakatli kimse yoktur… Büyük işlerin üstesinden ancak büyük adamlar gelebilir..!!
* * *
İmam her zaman örnek-model bir insan gibi yaşamaya çalışmıştır.. Bütün hâl ve hareketlerinde, işlerinde örnek olmanın gereklerine son derece bağlı kalmıştır.
Onun söz ve davranışları, asırlar boyunca nesillere genel bir duruş ve tarz olacaktır. Yine örneklik sorumluluğu onun gönül ve vicdanını dolduran en büyük şeydi…!!
Henüz bir çocuk iken, örnek olarak yaşıyor, akranları ve diğer çocuklarla oynamıyordu…
Gençlik dönemine geldiğinde, örnek olarak yaşıyor, erken yaşına rağmen adamlar gibi sorumluluk taşıyarak temiz bir yaşam sürüyordu…
Adamlık ve halifelik yıllarında da, örnek-model olmanın gerektirdiği adanma ve direnişi gerçekleştirme uğrunda tam bir kararlılık ve fedakârlık gösterdi…
İşte şimdi o dağlar gibi fitnelerle karşı karşıya… Bu fitneler önünde sadece halifelik sorumluluğuyla durmayacak… Bilakis ondan da öncelikle örnek olma sorumluluğuyla bunlara göğüs gerecektir…!!
Evet… Örnek-model insan sorumluluğuyla karşı koyacaktır. Öyle bir örnek-model insan ki yöneliş ve kararları gelecek asırlar ve nesiller için bir genel duruş ve kanun mesabesinde olacaktır…
Bütün ihtişam ve azametiyle İmam Ali'nin hayatını incelediğinde, daha halife oluşunun ilk saatlerinden itibaren baş gösterip Rabbine kavuşuncaya kadar devam eden kapkaranlık, dehşet saçan fitneler karşısındaki tavır ve duruşundan daha güzel ve harika başka bir şey göremezsin…
İşte tam burada, kendisinden başka bir benzeri olmayan büyük bir üstatla karşılaşıyoruz… Ne hasımlarına karşı zafer kazanmak ne de halifeliğini, yönetimini garantiye almak onu ilgilendirmiyor…
Onun ilgilendiği -başka değil- tek konu; vahyin inişine tanık olmuş, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) arkasında namaz kılmış ilk Müslüman nesle yakışır şerefli bir hayat tablosu ortaya koyabilmektir…!!
Evet… Kur'an'ın terbiye edip yetiştirdiği Müslümanın şerefli yaşam tablosunu ortaya koyabilmek… Uzak ve yakından gelecek Müslüman topluluklar için erdemli ve faziletli bir örnek-model insan olabilmek…!!
Onun ilgilendiği biricik husus buydu… Bunun ötesinde ne olursa olsun önemi yoktu… Zafer ya da yenilgi… Halifelik ya da halifelikten azledilme… Yaşam ya da ölüm…
Salih örnek insan olmanın ötesinde nefsin can attığı ya da arzuların yöneldiği hiçbir şey yoktu…
İşte biz böylece halifeyi örnek insan olarak davranırken görüyoruz… Şimdi ve her zaman… Bugün o, Mü'minlerin annesi Hz. Aişe, Zübeyr ve Talha'nın komutasındaki orduyla karşı karşıya geliyor…
Yarın Muaviye'nin ordusuyla karşı karşıya gelecek… Öbür gün de Haricîlerle…!!
* * *
Basra'daki çarpışmaların haberi kendisine ulaştığında derhal Kûfelilere bir elçi göndererek onlardan destek istedi. Kûfe'den destek kuvvet geldiğinde ufukları sesleriyle inlettiler ve kılıç parıltılarıyla doldurdular. Bunlar Talha ve Zübeyr'in ordusuna karşı savaşmak için İmam Ali'yi alelâcele harekete geçirmek istiyorlardı…
İmamın keskin dehası ve ileri görüşlülüğü burada açıkça kendini gösteriyor… İmam, Kûfelilerin silâhlanmalarından ateşli gayret ve tarafgirliklerinden onların Talha ve Zübeyr'e karşı savaşmak üzere Basra'da karargâh kurmuş olan silâhlı güçlere katılmak istediklerini anlıyor…
Çünkü o, merhum halife Osman'a karşı darbe yapan insanların arasında Basralıların bulunduğu gibi Kûfelilerin de bulunduğunu çok iyi biliyordu. Şimdi bu insanlar kendilerinin bir fırtınanın ortasında olduklarını görmüşler ve bir araya gelerek birleşmek istiyorlardı…
Bu isyancı kuvvetlerin kanun ve devlet otoritesine boyun eğdirilmesi, ileri görüşlülük ve hikmet gerektiren bir işti…
İslâm devletinin başkanı, Kûfe halkının cesaret ve yiğitliğini görünce onları dosdoğru yola getirmeyi istedi. Onlara hakkın pek çok sebeple kavranıp anlaşılabileceğini, kılıcı kınından çekmenin ise bu sebeplerin en sonuncusu olduğunu… Şayet savaş kaçınılmaz olursa, onun da meşrû ve âdil olması gerektiğini… İkna ve barış yoluyla hakkın üstünlüğü sağlanıncaya kadar bütün imkân ve çabalar seferber edilmedikçe yapılacak savaşın meşrû ve âdil olmayacağını öğretmeye başladı.
Ardından Ka'ka' bin Amr'ı çağırıp, onu zeytin dalıyla mü'minlerin annesi Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr'e gönderdi…
Ka'ka' Basra'da mü'minlerin annesi Hz. Aişe ile konuşmaya başladı. Derken Talha ve Zübeyr çıkageldiler. Hep birlikte uzun uzun konuştular.
Şimdi sözü, büyük tarihçi İbn Kesir'e bırakalım da bu konuşmadan bazı bölümleri bize aktarsın:
"Ka'ka':
"Ey Mü'minlerin annesi, seni bu şehre getiren sebep nedir?"
Hz. Aişe:
"İnsanların arasını düzeltmek için geldim."
Ka'ka':
"Peki, siz -Talha ve Zübeyr- niçin geldiniz?"
Talha ve Zübeyr:
"İnsanların arasını düzeltmek için."
Ka'ka':
"İnsanların arasını nasıl düzelteceksiniz, bunu bana anlatın."
Talha ve Zübeyr:
"Osman'ın intikamını alıp, katillerini öldürerek."
Ka'ka':
"Siz, Basra halkından Osman'ın katilleri olan
birçok kimseyi öldürdünüz. Bugün doğruluğa herkesten önce sizin yönelmeniz
gerekir. Siz
Şimdi siz Osman'ın katillerinden biri olan Harkus bin
Züheyr'i öldürmek istiyorsunuz; ama ona ulaşamıyorsunuz. Çünkü onu
Hz. Aişe:
"Ey Ka'ka', senin görüşün nedir? Sen ne dersin?"
Ka'ka':
"Ben derim ki: Afiyeti, sağlık ve selâmeti tercih edip, biat edin. Siz daha önce olduğunuz gibi yine hayrın ve iyiliğin anahtarları olun. Hem bizi hem de kendinizi musibet ve belâlarla karşı karşıya getirmeyin."
Bu diyalog -İbn Kesir naklettiği üzere- onların Ka'ka'ın yaklaşımını kabul etmeleriyle sonuçlandı. Bu barış görüşmesinin tamamlanıp kesinleşmesi için İmam Ali'nin Basra'ya gelmesi hususunda taraflar anlaşmaya vardılar.
* * *
Ka'ka' geri dönüp olup bitenleri anlatınca Halifenin gönlü haberin sevinciyle kanatlandı. O an yeryüzünde ondan daha mutlu ve daha neşeli hiç kimse yoktu.
Müslümanların kanı korunmuş, akmasının önüne geçilmişti… Hiçbir şey İmamın gönlünü bu denli sevinç ve mutlulukla dolduramazdı.
O vakit askerlerine yaptığı konuşma, içini kaplayan sevinç ve gönül rahatlığının izlerini taşımaktadır.
Onlara şiddetli husumet ve düşmanlıklarıyla, amansız savaşlarıyla câhiliyeyi açıklamaya, gözden geçirmeye başladı. Nihayet İslâm gelip, gönülleri sevgiyle birleştirmiş ve onları birbirlerine kardeş yapmıştı. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşit kabul edilmişlerdi; hiç kimsenin bir başkasına sahip olduğu Allah'a karşı sorumluluk bilinci dışında hiçbir üstünlüğü yoktu.
Her coğrafyadan bütün Müslümanları Resûlullah'ın yönetimi altında bir araya toplayan, İslâm ümmetinin göz kamaştırıcı o birlik ve bütünlüğünü onlara hatırlattı.
Bu birlik ve bütünlüğün daha sonra Halife Ebû Bekir'in, ardından Halife Ömer ve Halife Osman'ın yönetimleri süresince de devam ettiğine vurgu yaptı. Nihayet konuşmasını şu sözleriyle tamamladı. Sanki gözleriyle Muaviye'yi işaret ediyor gibiydi:
"… Sonra ümmetin başına bu olaylar geldi… Birtakım kimseler dünyalık mala tamah edip, İslâm'ın bozguna uğrayarak geri çekilmesini arzu ettiler… Fakat Allah, buyruğunu yerine getirecektir…
Dinleyin! Ben yarın yola çıkıyorum. Siz de benimle birlikte yola çıkın…
Yarım kelimeyle dahi olsa Osman'ın katline yardımcı olmuş olan hiç kimse bizimle birlikte gelmesin…!!"
"Örnek/model insan" konuşmaktadır. Konuşurken, hakkın otoritesini, adaletin temellerini ve faziletin parlaklığını artıracak kelimeleri seçmekte ve tavırları sergilemektedir…
* * *
İslâm devletinin başkanı beraberindeki arkadaşları ve ordusuyla Basra'ya hareket etti. Orada her iki taraf da barış görüşmeleri için gereken hazırlıkları yapmaya başladılar…
Fakat orada uyumayan gözler, son bulmayan komplolar vardı… O gözleri seferber eden, o komploları planlayıp organize eden ve rüzgarın yönünü değiştiren bu gizli güçlerin mahiyetini sadece Allah biliyor…
Tarih -kayıtları içinde- bize Osman'ın katillerinin bu anlaşmayı bozmak için son derece kararlı ve bir çalışma içinde olduklarını haber veriyor. Çünkü onlar bu anlaşmanın yapılmasının, kendi sonları demek olduğuna inanıyorlardı… Anlaşma böylece olup bitecek miydi…? Yoksa birtakım çıkarlar ve arzular güderek bir iç savaş çıkarmaya çalışan daha önceden tahmin edilmeyen başka güçler de var mıydı…?
Anlaşma için belirlenen gün gelip sabahın ilk ışıkları gözükmeye başlamıştı ki, Osman'ın katillerinden bin kişilik bir grup Talha ve Zübeyr'in yönetimindeki Basra ordusunun çadırlarına onlar uykudayken ani bir baskın düzenledi ve herkesi kılıçtan geçirdi.
Uyuyanlar derhal kalkarak kılıçlarına sarıldılar… Bu işi kimlerin organize ettiğini ve saldırganları tespit edebilmek mümkün olmamıştı. Bu olay sonunda Basra ordusu barış görüşmelerinin sadece bir tuzak olduğuna inandı…
Böylece İmamın barışı sağlamak uğrundaki tüm çabalarına rağmen iki ordu "Cemel" mevkiinde karşı karşıya geldi…!!
* * *
Amansız, oldukça çetin bir savaş başladı…
Düşen her bir baş, kopan her bir kol, kesilen her bir bacakla… Daha ötesi dökülen her bir damla kanla İmamın kalbi yerinden sökülüyor, eriyip gidiyordu…
Müşriklerle yaptığı savaşlarda saldırıp geri çekilmeleri onu memnun edip kendinden geçiriyordu.
Ama bugün, öldüren de öldürülen de aynı dinin evlatlarıydı…!! Kendisi de bu ümmetin halifesiydi ve tamamının kanından ve canından sorumluydu. Onu içinde bulunduğu bu durumdan kim kurtaracak…?! Onu kim kurtaracak?!
Fakat o kendisini çepeçevre saran bütün bu olumsuz şartlarda dahi kahramanlık şerefini ve şahsiyet yüceliğini yitirmemiştir…!
Binlerce Müslüman kanı hangi amaçla, neyin uğrunda akacak?
Bazıları Ali'nin, bazıları da Talha ve Zübeyr'in zaferi için savaşmayacak mı…?!
Öyleyse Talha, Zübeyr ve Ali beraberce ortaya çıksınlar da kendileriyle ilgili olan hesaba her ne şekilde olursa olsun mutlaka son versinler. Böylece değeri yüksek kanların da heder olması önlensin.
Tam bu noktada İmam Ali atını ordusunun saflarının ortasına sürdü. Orada durup şöyle seslendi:
"Talha! Bana doğru gel…!
Zübeyr! Sen de bana doğru gel…!"
Her ikisi de ona doğru gitmek üzere yerlerinden ayrıldılar…
Üçü de sel gibi birbirine girmiş safların ortasında durdular…
İmam Ali, Talha'ya doğru döndü. Babasından miras aldığı şeref ve yüce gönüllüğün ortaya çıktığı gür bir sesle seslendi:
"Ey Talha…!!
Kendi hanımını evinde bıraktın da savaşmak için Resûlullah'ın hanımını mı getirdin…?!"
Aslan ufukları sarsan bir kükreyişle kükremişti… Derken birden yağmur yağmaya başladı…. Sanki biraz önceki muhteşem sözlerden dolayı gökyüzü sarsılmış da gözyaşı döküyordu…!!
İmam daha sonra Zübeyr'den tarafa döndü…
"Ya sen Zübeyr…!!
Beni Resûlullah'a gelirken görüp de bana güldüğün -falan- günü hatırlıyor musun? Hani Resûlullah bunun üzerine sana, "Zübeyr, onu seviyor musun?" diye sormuştu da sen de "Evet" demiştin. Resûlullah da sana, "Ama sen haksız ve zalim olduğun hâlde onunla savaşacaksın!" karşılığını vermişti."
Âdeta sözcükler ağzında toplanıyor, sonra da dudakları arasından güneş ışığı gibi parıltılar saçarak dökülüyordu…
Derken Zübeyr'in sesi duyuldu:
"Evet… Sen bana unuttuğum bir şeyi hatırlattın."
Ardından elindeki kılıcı yere fırlattı. Safların arasında titremeye başladı. Gözlerinden boşalan yaşlar önündeki toprağı ıslatıyordu.
Ali (r.a.) ordusunun saflarına döndü. Talha (r.a.) savaş alanını terk edip gitti… Aynı şekilde Zübeyr (r.a.) de savaş alanını terk etti…
Her ikisi de İmamdan işiteceklerini işittikten…
Ve Ammar bin Yasir'in İmam Ali'nin saflarında savaştığını öğrendikten sonra alandan uzaklaştılar. Bir vakit Resûlullah'ın Ammar'a söylemiş olduğu şu sözü hatırladılar:
"Seni zalim bir topluluk öldürecek!"
Fakat göğüslerde biriken kin ve nefret duyguları, onların esenlik içinde çekip gitmelerine müsaade edecek değildi.
Günaha batmış bir grup insan Zübeyr'in yolunu kesti ve onu öldürdü…
Talha'ya gelince, Emevî kökenli Mervan bin Hakem onun savaştan çekileceğini öğrenir öğrenmez, onu izlemeye başladı. Fırlattığı bir okla hayatına son verdi…!
* * *
Böylece Basra ordusu iki komutanını da yitirdi ve başsız kaldı…
Talha ve Zübeyr, ordudan ayrıldılar… Daha doğrusu tümüyle dünyadan ayrılarak, bağışı ve merhameti bol Rablerine yürüdüler.
Savaşı sürdürmekte istekli olanlar, devesi üzerindeki kapalı gezinti sedyesinden (tahtırevandan) savaş alanını izlemekte olan Hz. Aişe'den başka kimsenin kalmadığını gördüler.
İmam Ali, hasımlarının, Hz. Aişe'nin devesini Kâbe gibi çepeçevre kuşattıklarını gördü.
Savaşın bitmesinin ve daha fazla kan dökülmesinin önüne geçilmesinin bu devenin akıbetine bağlı olduğunu anladı.
Derken devenin bir okla öldürülmesi kendisine teklif edildi yahut kendisi bunu düşündü… Ardından bu düşünceyi gerçekleştirmek üzere bazı askerlerine, deveye mümkün olduğunca yaklaşmalarını ve deve vurulup yıkıldığında Hz. Aişe'nin sedyesi yere düşüp, bir zarar görmeden önce derhal koşup onu havada yakalamalarını ve etrafında etten bir duvar örerek onu korumalarını söyledi.
İnsaniyetli… Yiğit… Örnek…!!
Zaten ondan, başka bir davranış sergilemesi de beklenmezdi…!!
Plan başarıyla yürütülüp, yerine getirildi.
Çatışmalar durdu, savaş sona erdi.
İmam, Hz. Ebû Bekir'in oğlu Muhammed'i çağırarak, kendisi için hazırlanan eve ulaşıncaya kadar kız kardeşi, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) hanımı Hz. Aişe'ye yolda refakat etmesini istedi. Daha sonra gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra önce Mekke'ye gidecek, orada bir süre kalıp, Medine güven ve huzura kavuştuktan sonra da tekrar Medine'ye dönecekti.
İmam Ali, askerlerinin ortasında dikilerek onlara yeni emrini açıkladı:
"Kaçan hiç kimseyi ardından kovalamayın!... Yaralı hiç kimseyi öldürmeyin…! Hiçbir mala el sürmeyin…! Silahını bırakan güvendedir…! Evine çekilip kapısını kapatan da güvendedir…!"
Tarihçiler[8], İmamın askerleri hakkında şöyle demektedirler:
"İmamın taraftarları, altın ve gümüşler arasında yürüyorlar; ama onlardan hiç kimse almak için elini dahi uzatmıyordu."
Onlar tüm kıt imkânlarına, sıkıntı ve yoksunluklarına ya da en azından bazılarının bu durumda olmalarına rağmen İmamlarının emrini yerine getirdiler. İmama gelerek soruyorlardı:
"Onları esir almak ve malları bize helâl olmazken onlarla savaşmak bize nasıl helâl oldu?"
İmam onlara:
"Muvahhid mü'minler esir alınmazlar… Onların mallarından da sadece savaş binekleri ve silahları ganimet olarak alınabilir…"
Halife, vicdanî melekeleri zayıf bazı taraftarlarının bu yasaktan memnun olmayacaklarını biliyordu… Fakat kendisi Hakkı tercih etmiş ve Hak onun amacı ve çizgisi olmuş olsun da bundan ötürü destekçilerinin tamamı onu terk etsin, bunun onun için hiçbir önemi yoktu.
* * *
Böylece bu süreç, Mü'minlerin başkanı'nın zaferiyle tamamlandı.
Fakat askerî zafer, bu büyük zaferde en küçük dilimi oluşturuyordu… En büyük kazanç, inandığı Hakkın ve temel prensiplerin zaferine aitti...
Talha ve Zübeyr'in, en kızıştığı zamanda savaştan çekilmeleri, Ali'nin haklı olduğunun onlar tarafından itirafı demekti.
Yine daha sonra Resûlullah'ın hanımı Hz. Aişe'nin, bu savaşta yer almaktan duyduğu pişmanlığı dile getirmesi, onun bu olayda Ali'yi haklı bulduğunu göstermektedir.
İşte İmamın gönlünü sevinç ve mutlulukla dolduran en önemli, en büyük zafer buydu…
Bütün ümit ve beklentileri, Hakkın yanında yer almaktan ve yine Hakkın kutsallaştırılması uğrunda insanların desteğini alabilmek için bunu insanlara anlatmaktan ibaretti.
Aynı şekilde bütün arzu ve beklentisi, "örnek/model insan" olmanın sorumluluk ve gereklerini yerine getiren ve bu konuda halkın hâlâ güvendiği biri olmaktan ibaretti. Böylece insanlar, hayatlarına yön verirken bu modelden yararlanmaya devam edeceklerdir.
Doymak bilmeyen fitnenin bu ilk dalgasına, kahramanca metanetiyle, bilgece tedbiriyle ve model olma sorumluluğuyla göğüs gerdi.
Cemel Savaşı'nın son sahnelerini izleyelim.
Savaşın sona ermesinin ardından evinde arkadaşlarıyla birlikte oturuyor… Taraftarlarından biri içeri giriyor ve:
"Zübeyr'in katili Amr bin Cürmüz, kapıda sizinle görüşmek istiyor." diyor.
İmam adama izin veriyor…
Katil… mağrur ve kibirli bir tavırla içeri giriyor. Halifenin, kendisini neşeyle ve kahramanlara yakışır şekilde karşılayacağı beklentisi içinde Halifenin huzuruna çıkıyor.
Fakat karşı karşıya gelir gelmez İmam adamın yüzüne doğru bağırıyor:
"Bu taşıdığın kılıç, Zübeyr'in midir?!"
İmamın yüksek sesi, adamda gurur ve kibirden eser bırakmıyor.
"Evet, bu onun kılıcı… Onu öldürdükten sonra ondan çekip aldım."
İmam Ali, sağ eliyle kılıcı adamdan alıyor… Sonra onu iki eliyle sıkıca kavrıyor ve saygıyla dudaklarına götürüp, üzüntülü ve özlem dolu bir tavırla kılıcı öpüyor. Gözlerinden yaşlar boşalarak şöyle diyor:
"Bu, Allah'a yemin ederim ki, sahibinin onunla Resûlullah'tan sıkıntıları uzaklaştırdığı bir kılıçtır…"
Sonra ateşli bakışlarla katile dönüyor.
"Sana gelince, ey Safiye'nin oğlunun katili! Cehennem ateşiyle müjdelenip sevin..!"
Amr bin Cürmüz, umduğunu bulamamış ve beklentileri boşa çıkmış bir hâlde söylenerek oradan ayrılıyor.
"Sizler ne tuhaf insanlarsınız… Biz sizin düşmanlarınızı öldürüyoruz, siz ise, gelmiş bizi cehennemle müjdeliyorsunuz…!!!"
* * *
İşte bu, vahyin evladının, Müslüman olmakta başkalarını geçen insanın sahip olduğu büyüklük ve ululuktur... Yine bu, insaniyetli, yiğit adamın yücelik ve azametidir…
Aynı şekilde bu, halife ve model insanın büyüklük ve yüceliğidir. Sahibi, sağ olup ulvî ve onurlu işler yapmaya devam ettiği sürece bu yücelik ve azamet de güçlenmeye devam edecektir.
Bu azamet ve yüceliğin ilginç hâllerini şimdi başka bir sahnede izleyelim…
* * *
Muaviye'nin Mü'minlerin başkanı İmam Ali'ye gönderdiği mektubu ve onu getiren elçiyi hatırlıyorsunuzdur…
Gelen mektup, içinde sadece tek bir satırın yazılı olduğu bembeyaz bir kâğıttan ibarettir. O tek satırda da şu yazılıdır:
"Ebû Süfyan'ın oğlu Muaviye'den Ebû Tâlib'in oğlu Ali'ye..."
Evet, tamamıyla bu şekilde: "Ebû Tâlib'in oğlu Ali'ye"… Onun ne lakabını ne de "Müslümanların halifesi" veya "Mü'minlerin başkanı" gibi herhangi bir vasfını anmamakta.
Aksine kendi adını onun adının karşısına yazıyor ki, âdeta bu tarz hitapla, onu kabilesel ve cahilî anlayışla kötülediğini ima ediyor…
Sanki şöyle diyor: Ben -Ebû Süfyan'ın oğlu- ve sen -Ebû Tâlib'in oğlu-, güç ve makamca hangi oğulun daha ileri ve yüksek olduğunu göreceğiz.
Allah (c.c.), Muaviye'yi affetsin. Peşinde çırpınıp, uğrunda kendisini tehlikelere attığı bu şeylerin hiçbirisine ihtiyacı yoktu…
Elçinin Ali'ye söylediğine göre; Muaviye, Şam'da mızrağın ucuna asıp sancak yaptığı Hz. Osman'ın gömleği altında elli bin savaşçıyı topladı. Ağlamaktan sakalları sırılsıklam olan bu insanlar, bir araya gelip birleştiler. Osman'ın katillerini bulup öldürmedikçe ya da bu uğurda can vermedikçe kılıçlarını asla kınlarına sokmayacaklarına yemin ettiler.
Bütün bunlar neyin uğruna… ve niçin yapılıyor?
Gerçekten Halife Osman'ın öldürülmesi, bugüne kadar olan İslâm tarihinde işlenmiş en iğrenç cinayettir.
Bu cinayet, basitçe sadece Halifenin suikast sonunda öldürülmesi olayıyla açıklanamaz. Olayı sadece bundan ibaret kabul etsek bile bu durum onun iğrenç bir cinayet olması için yeterlidir… Ancak olayın boyutları, suikastın seyri bakımından göründüğünden büyük, çok büyüktür.
"Osman! Yolun Açık Olsun…" başlıklı bölümde söz konusu cinayet üzerine uzun uzun konuşmuştuk.
Burada sadece, İmam Ali'nin yüzüne karşı, "Osman'ın katilleri nerede?!" diye haykıran bu kaba gürültünün hangi amaçlarla çıkarıldığını sorgulamak istiyoruz.
Elbette Osman'ın katillerini soruşturan hiçbir sesi ayıplamadığımız gibi aksine saygıyla selâmlıyoruz!!
Halifenin hayatına ve onun şahsında devletin saygınlığına kastederken canilerin izlediği yöntem, dilsiz sert kayayı bile dile getirtip, "Osman'ın katillerini öldürün!" diye haykırtan türden…
Fakat o katillerden kısas alınması için Muaviye'nin izlediği yöntem, doğru ve en uygun yöntem miydi?
Kısas almanın yöntem ve usûlü; öncelikle Medine'de muhacir ve ensârın seçip, sonra bütün İslâm coğrafyasından insanların gruplar hâlinde gelip kendisine biat ettikleri yeni halifeye biat etmemek midir?
Osman'ın intikamının alınmasının yolu, böylesi kritik ve hassas bir dönemde Muaviye'nin biatten kaçınıp, devlete baş kaldırması mıdır? Halbuki o dönemde devletin en fazla ihtiyaç duyduğu şey, söz ve hareket bütünlüğünün sağlanmasıydı.
Hz. Osman'ın öcünün alınmasının yolu, onun gömleğini bütün Şam coğrafyasında dolaştırmak ve böylelikle gönüllere, "Dün Osman'ın katillerine yardım eden Ali olduğu gibi bugün de onlara yataklık eden odur." düşüncesini yerleştirmeye çalışmak mıdır?
Osman'a duyulan sevgi ve ona bağlılığın göstergesi, onun kana bulanmış gömleğini sancak yapıp, bu sancağın altında her tür cahilî düşünceyi yaymak ve İslâm binasını köklerinden sarsacak, Müslümanları da yok edecek bir iç savaş çıkarmak mıdır?
Bir kez daha Allah, Muaviye'yi affetsin…Onun böyle sarp, kaygan bir yola ve dipsiz bir kuyuya girmeye ne ihtiyacı vardı?!
* * *
Aklı başında, olgun bütün Müslümanlar, Halifenin öldürülmesinden sonra onun katillerinin de aynı şekilde öldürülmesi (kısas) taleplerini dile getirmeye başladılar.
Bu aynı zamanda devletin otorite ve saygınlığının da kazanılması anlamına geliyordu.
Bizzat İmam Ali de Hz. Osman'ın katillerine kısas uygulanması talebinde bulunanlar arasındaydı. Halbuki kendisi o sırada devlet başkanıydı… Kısas yapmaya yetkili devlet makamını temsil ediyordu. Bu sebeple sadece kısas talebinde bulunamazdı.
Hz. Osman'ın öldürülmesi olayına karışan ve bu yönde tahrik ve kışkırtmalarda bulunan insanların sayısı, birlerle ya da onlarla değil binlerle ifade ediliyordu. Cemel Savaşı ve Muaviye'nin Şam'da devlete başkaldırışı gibi ansızın ortaya çıkan tehlikeli yeni gelişmelerin yanı sıra silahlı fitne her geçen gün şiddetini arttırıyor, etrafa korku saçıyordu. Böyle kargaşalı ve buhranlı bir ortam, kısas için uygun olamazdı. Hukukun iktidarı için en uygun fırsat beklenmeliydi.
Aynı şekilde İmam Ali'nin amcasının oğlu, bütün savaşlarında bulunmuş komutanlarından olan Abdullah bin Abbas da Hz. Osman'ın kısasının alınmasını istiyordu. Üstelik Abdullah öyle bir söz söyledi ki, bu konuda söylenebilecek hiçbir söz bırakmadı:
"İnsanlar, Osman'ın kısasının alınmasını istemeyecek olsalar, muhakkak gökten başlarına taş yağar…!!"
Öyleyse İmam Ali'ye yönelik bütün bu ithamlar niçin? Ona baş kaldırılması ve onunla savaşılması için yapılan tüm bu tahrik ve kışkırtmalar neden?
İşte bakın oradaki kimse Muaviye… Şam'da harıl harıl büyük bir savaşa hazırlık yapıyor. Toplulukları İmam Ali'ye karşı kışkırtıyor… Peki, bu esnada İmam Ali nerede?
İşte bakın, orada… Destekçileriyle Basra'dan yola çıkmış, Kûfe'ye varmak üzere… Şimdi Kûfe'de.
Karşılaştığı ani felaketler ve tehlikeler onu faziletlerinden soyutlayamamış. O, eşsiz tutumuyla faziletlerini sergilemeye devam ediyor… Oradaki devlet hazinesine geliyor. Hazinede bulunan tüm malları çıkarıyor ve hak sahipleri arasında paylaştırıyor.
O esnada beraberinde bulunanlardan bazı arkadaşları malları dağıtmakta acele etmemesini, bir kısmını kimi kabile ve aşiret liderlerinin gönlünü kazanmak amacıyla gerektiğinde kullanmak üzere devlet hazinesinde bırakmasını öneriyorlar. O bu öneriyi kabul etmeyerek, devlet hazinesinde hiç mal kalmayınca kadar tüm malları dağıtıyor. Ardından boşalan devlet hazinesinin suyla iyice yıkanıp temizlenmesini emrediyor… Yıkama işlemi de tamamlanınca yıkanmış arazi üzerinde iki rekât namaz kılıyor…!!
Devlet hazinesinin bulunduğu arazi suyla iyice yıkandıktan sonra üzerinde kılınan bu namazın büyük bir anlamı var.
Bu namaz, âhiretin dünyaya baskın ve hâkim olduğu, takva ve Allah şuurunun tekrar devlet, toplum, bireyler ve gönüllere nüfuz edip yerleştiği yeni bir dönemin başladığının ilanıdır…!
* * *
İmam Ali, daha sonra valilik sarayına davet edilir. Mağrur ve kibirli bir edayla yükselen büyük sarayı görür görmez, "Bu budala, çılgın insanların oturduğu bir saray…! Ben asla oraya girmem." diyerek gerisin geriye döner.
Kûfeliler o sarayın daha geniş ve daha rahat olduğunu söyleyerek, içeri girmesi için onu ikna etmeye çalışıyorlar; ama boşuna. İmam girmemeye kararlı… "Benim o saraya ihtiyacım yok. Ömer bin Hattab, bu tür saraylardan hoşlanmazdı." diyor.
* * *
Müslümanların halifesi olduğu zamanlarda Kûfe çarşılarında dolaşıyor, yolunu kaybetmişe kılavuzluk, zayıfa yardım ediyordu. Elden ayaktan düşmüş ihtiyarlara gidiyor, onların yükünü taşıyor, ihtiyaçlarını gideriyordu. Arkadaşları onu bu hâlde görünce bundan rahatsız oluyor, ona yaklaşıyor, "Ey Mü'minlerin başkanı..." diye konuşmaya başlıyorlardı.
Fakat o, onlara sözlerini tamamlama fırsatı vermiyor, şu âyeti okuyordu:
"İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir."[9]
Evinin ihtiyaçlarını bizzat kendisi satın alıyor ve taşıyordu. Bazı arkadaşları yaklaşıp onun yükünü taşımak için teşebbüs ettiklerinde bunu reddediyor, gülümseyerek şöyle diyordu:
"Yükün sahibi, kendi yükünü taşımaya daha lâyıktır!"
* * *
Halife, çarşıdan üç dirheme satın aldığı bir gömlek giyiyor… Üzerine oturunca bacaklarını iki yanına saldığı bir eşeğe biniyor… Sanki kırsal bölgede yaşayan bir fakir gibi… Arkadaşları, ulaşım için Mü'minlerin başkanına yakışacak tarzda bir süvari atına binmesini söyleyince onlara, "Dünyayı hor görmeme izin verin!" diyor.
Evet, onun çizgisi ve tarzı buydu: Dünyanın aldatıcı bütün güzelliklerini ve yönetimin kışkırtıcı imkân ve otoritesini ezmek, mahvetmek ve Peygamberi ve öğretmeni Resûlullah'ın yaşadığı gibi yaşamak… Yönetimin pahalı ve cafcaflı süsleri içinde değil; Peygamberlik alçakgönüllülüğüyle… Dünyaya gönül vermeksizin, âhireti bekleyerek yaşamak…
Ömer bin Abdülaziz (Allah ondan razı olsun), onu ne güzel anlatmıştır:
"Dünyanın en zahid, ona karşı en gönülsüz insanı, Ebû Tâlib oğlu Ali'dir."
Aynı şekilde Hasan el-Basrî de (Allah ondan da razı olsun) onu çok güzel anlatmıştır:
"Allah (c.c.), Ali'ye rahmet etsin. O, bu ümmetin velîsiydi."
* * *
Bu ümmetin evliya kişisi, Kûfe'de basit, halimselim bir yaşam sürüyor… Allah'ın veli kullarının yaptığı gibi Rabbine ibadet ediyor… Allah'a ve ümmete karşı sorumluluklarını peygamberlerin azim ve kararlılığıyla yerine getiriyor.
Şam dışında bütün İslâm coğrafyası ona biat etmiş durumda. Şam'da ise, ona karşı komplolar kuran ve onunla savaşmak için hazırlıklar yapan kocaman bir dünya var..!!
Muaviye Şam'da halkı İmam Ali'ye karşı savaşa teşvik ediyor… Ona dil uzatıyor, eleştiriyor…
İmam Ali ise Kûfe'de insanları Muaviye'ye karşı kışkırtmıyor, ona dil uzatmıyor…
Arkadaşlarına sadece şunu tembihliyor:
"…Şöyle deyin: Allah'ım! Ne bizden ne de onlardan hiç kimsenin kanı akmasın. Onlarla aramızı düzelt!!"
Muaviye Şam'da, gösterişli köşklerde yaşıyor, en leziz yemekleri yiyor, ölçüsüzce gelen malları yine tutku ve özlemlerini doyurmakta ölçüsüzce tüketiyor.
Ali ise Kûfe'de, üç dirheme satın aldığı gömleği giyiyor. Katıksız sert yemekler yiyor. Haksızlığa meyletmeyen bir adalet ve nefsanî özlem ve istekleri önemsemeyen bir takva hâliyle Müslümanların mallarını yine Müslümanlara dağıtıyor!!
* * *
Müslüman elçiler, Irak'ta bulunan İmam Ali ile Şam'da bulunan Muaviye arasında mekik dokumaya başladılar.
Onlardan kimileri, tâbi olmak ve yanında taraf olmak için Hakkı arıyor, araştırıyordu.
Kimileri de hangi tarafta yer alırsa daha fazla menfaat ve şahsî çıkar sağlayacağının hesabını yapıyordu.
Şam, mallarla ve hediyelerle dolup taştığı gibi verilen sözler ve ümitlerle de dolup taşıyordu.
Irak'ta ise sadece bir tek söz vardı:
"Kim hidayete tâbi olursa, o kendisini hak yola sokmuş olur. Kim de dalâlet ve sapıklık yolunu tercih edecek olursa, o da ancak kendisini saptırmış ve dalâlete sürüklemiş olur."
Bunun ötesinde şartlar ne kadar sıkıntılı ve zor olursa olsun, asla ümitler ve sözler vermek yok… Rüşvet yok… Rakibinin yaptığı gibi ümmetin malıyla maceraya atılmak yok…
Derken bir ara arkadaşları İmam Ali'ye yaklaşıyorlar. Muaviye'nin bol hediyelerle gönüllerini çelmeye çalıştığı insanların gönlünü kazanıp kendi tarafına çekmesi için onlara hediyeler vermesini öneriyorlar. Onlara,
"Desteği, zulüm ve haksızlık yoluyla mı sağlamamı istiyorsunuz?" karşılığını veriyor.
Ey Muhammed'in (s.a.v.) öğrencisi, ne iyisin!!
Ey Resûlullah'ın amcasının oğlu, ne temiz ahlâklısın!!
Böyle bir ortamda senin bu duruşunu senden başka kim gösterebilir ve senin bu sözlerini kim söyleyebilir…?
Muaviye, sancak yaptığı Hz. Osman'ın gömleği altında misafir heyetleri ağırlıyor. İmam Ali'yi, Hz. Osman'ı öldürmeye azmettirmek ve ardından katillerine yataklık etmekle suçluyor…
İmam Ali de Irak'ta misafir heyetleri karşılıyor. Son derece içten, net ve dürüstçe onlara olayı özetliyor:
"… Allah (c.c.), Peygamber'i (s.a.v.) gönderdi. Böylelikle insanları sapkınlık ve dalâletten kurtardı, helâk olmaktan uzak tuttu. Aralarındaki ayrılık ve tefrikadan sonra onları bir araya getirip birleştirdi. Sonra Allah, görevini yerine getirdikten sonra Peygamberi'ni katına aldı…
Ardından Ebû Bekir, insanlara halife oldu…
Onu Ömer izledi…
Onlar ümmet içinde çok güzel bir yaşantı ve âdil bir yönetim ortaya koydular…
Biz, Hz. Peygamber'in ailesi olarak daha layık olduğumuz hâlde bizi bırakıp Müslümanların başına geçmelerine alınıp gücendik; ama sonra onları affedip hoş gördük…
Sonra ümmetin başına Osman geçti. Halkın eleştirisine sebep olan birtakım davranışlarda bulundu. Bunun üzerine bazı insanlar gidip onu öldürdüler. Sonra halk bana gelerek, ben hiç düşünmediğim hâlde bana şöyle dediler:
"Uzat elini sana biat edelim."
Ben bu teklifi geri çevirdim. Onlar bana defalarca geldiler. "
"Uzat elini sana biat edelim. Ümmet senden başkasının halifeliğine razı olmaz. Sen bu işi kabul etmeyecek olursan, ümmetin parçalanıp bölünmesinden korkarız." dediler. Bunun üzerine ben de tekliflerini kabul ederek onlarla biatleştim.
Beni korkutan sadece, bana biat etmiş olan iki adamın -Talha ve Zübeyr'in- anlaşmazlığa düşüp parçalanmaları düşüncesi ve Muaviye'nin bana olan muhalefetiydi. Onların durumu daha önce bu ümmetin yaşamadığı bir olaydı… İslâm tarihinde bunun benzeri yok… Bunlar, Mekke şehri fethedilinceye kadar Müslüman olmayan baba ve oğul (Ebû Süfyan ve Muaviye'yi kastediyor.)… Gönülsüz ve istemeyerek Müslüman oldular…
Ben sizleri Allah'ın Kitabı'na ve Peygamberinizin Sünnet'ine çağırıyorum.
Söyleyeceklerim bundan ibarettir. Allah'tan hem kendim hem de sizler için bağışlanma diliyorum…!!"
* * *
İşte bütün mesele bundan ibaret olup, İmam net bir şekilde onu gözler önüne seriyor.
Önceki Halife Hz. Osman, Emevî ailesinden bazı akrabalarına aşırı güveniyordu. Halbuki onlar kesinlikle halifenin sırdaşı ve ümmetin yöneticileri olacak seviyede değillerdi. Halifenin bu güveni sonucunda bu insanlar fiilen yönetimde dizginleri ele geçirmişlerdi.
Bu durumun farkında olan İmam Ali, sürekli olarak Hz. Osman'a öğütler veriyor, kötü sondan onu sakındırıyordu…
Olaylar meydana geldiğinde en çok üzülen ve kederlenen de o oldu…
Şöyle dua ediyordu:
"Allah'ım! Osman'ın öldürülmesinde suçsuz olduğumu sana arz ediyorum. Allah'ım! Onu ben öldürmedim, öldürülmesi için de en küçük bir işaret ve imada bulunmadım. Allah'ım! Osman'ın katillerine lânet et!..."
* * *
Fakat Şam halkı… Bunlar, Müslüman olmalarının üzerinden çok fazla zaman geçmemiş olan insanlardı. İmam Ali'yi görmemişlerdi ve onu tanımıyorlardı. Bu yüzden Muaviye'nin çağrısı onlara güzel göründü. Kaldı ki onlara gerçekleri haber verecek kimse de yoktu.
Onlara: "Osman'ın öldürülmesi bir cinayettir. İmam Ali'nin dini anlayışı ve ahlâkı buna müsaade etmez."
Sonra: "İmam Ali, Medine'de yaşamaktadır, ikamet yeri bellidir. Halbuki suikastçılar, Medine dışından çeşitli bölgelerden gelmişlerdir. O ne zaman onlarla bulundukları bölgelerde buluşmuş, onları toplayarak bir araya getirmiş ve Osman'ı öldürmeye azmettirmiştir?"
Kaldı ki: "İmam Ali'nin kendisini kuşatma altına alan on binlerce isyancıya karşı koyacak gücü yoktur." diyecek kimse yoktu.
Bütün bunlara rağmen imam Ali, onlara karşı keskin mantığını ve ikna edici delillerini kullandı. Nihayet isyancılar onun sözlerine kulak vererek Medine'den ayrılmaya karar verdiler. Geldikleri yerlere dönerlerken yolda Mervan bin Hakem'in, Halifenin ağzından düzüp uydurduğu mektubu taşıyan bir postayla karşılaştılar. Halifenin mührünü taşıyan mektup, isyancıların liderlerinin öldürülmelerini emrediyordu. O gün Hilafet Divanı başkanlığı makamında bulunan Mervan, halifenin haberi olmadan onun mührünü kullanmıştı. İsyancılar, mektubu okuyunca öncekinden daha büyük bir öfke ve düşmanlıkla Medine'ye döndüler…!!
Evet… Şam halkı kendilerine bunları anlatacak insandan yoksun durumdaydı. Onlara: "İsyancılar, Hz. Osman'ın evini kuşatıp, suyunu kestikleri zaman omzunda kırbayla ona İmam Ali'nin su taşıdığını, isyancılar kendisini de engellemek isteyince onlara şöyle haykırdığını söyleyecek kimse yoktu:
"Vallahi sizin bu yaptığınızı Bizans ve İran kâfirleri yapmaz…!
Onlar düşmanlarından birisini esir aldıklarında, ona yediriyor ve içiriyorlar…!!"
Derken İmam Ali, onlarla tartışmaya ve kavga etmeye başladı. Sarığının başından yere düşmesine aldırmadan suyu Halife Osman'ın evine ulaştırmaya çalıştı. Nihayet suyu onlara ulaştırmayı başardı.
Yine Şam Müslümanları, kendilerine şu gerçeği anlatacak insandan yoksundular: "İsyancılar Halife Osman'ın evine iyice yaklaşınca İmam Ali, canciğeri iki oğluna -Hasan ve Hüseyin'e- birer kılıç vererek, onları Halifenin evini korumaya gönderdi. Bu, iki evladın kaçınılmaz olan ölüme gönderilmesinden başka bir şey değildi…!!
Yine o insanlara şunları anlatacak kimse de yoktu: "Halife şehit edilip de Hasan ve Hüseyin, babalarına geri döndüklerinde İmam Ali, çocuklarına o güne kadar hiç davranmadığı bir tepki gösterdi. Onlar, sağ oldukları hâlde onlara rağmen Halifenin öldürülmesini kabullenemedi. Onlara "Madem onu savunmaya gücünüz yetmedi o hâlde siz de onunla birlikte ölseydiniz ya!!" diyerek sitem edip, onları sert bir dille azarladı.
Ne yazık ki Şam halkı kendilerine şu gerçeği anlatacak kimseden yoksundular: "İmam Ali, işlenen büyük yanlışları görüyordu… Halifenin bu yanlışlara karşı olan hoşgörülü ve toleranslı tutumu onu derinden yaralıyor, çok üzüyordu… Fakat o, bu sorunların çözümünün, halifeyi -bu her kim olursa olsun, fark etmez- öldürmek olduğunu hiç düşünmemişti. Hele hele Allah katında din kardeşi, savaş ve gazvelerde hemen yanı başındaki mücahid, "zorluk ordusu"nu tek başına ve sadece kendi malından harcayarak donatmış ve Resûlullah'ın birer kızıyla evlenmek sûretiyle kendisine akraba ve denk olmuş olan bir halifeyi öldürmek mi, asla…!!"
Şam'da ne bu gerçekleri ne de bunlarla ilgili herhangi bir şeyi şehir halkına anlatacak hiç kimse yoktu.
Bulabildikleri
tek şey, Osman'ın gömleğiydi. Onu da Muaviye'ye götürdüler. O da onu sancak
yapıp yükseltti ve altında, kılıçlarını çekmiş, "Osman'ın öcü
alınsın!!" diye bağrışan
* * *
Acaba İmam Ali, halifeliği kabul etmemiş ve o makamda bulunmamış olsaydı, Muaviye yine de ondan Hz. Osman'ın öcünün alınmasını talep eder miydi?
Kesinlikle hayır! Bu takdirde o esnada halifelik makamında kim oturuyorsa, aynı suçla onu itham edecekti. Ancak bu halife, Muaviye'nin razı olacağı ve o makamda bulunmasından menfaatler elde edeceği bir kimse olursa bu takdirde ona en küçük bir itham yöneltmeyecekti.
Muaviye son derece zeki biriydi. Hz. Ali halife olduğu takdirde onunla akıbetinin ne olacağını gayet iyi anlamıştı.
Bu yüzden onunla bir ölüm kalım savaşı başlattı… Bu, sadece onun hayatta kalma mücadelesiydi… Yoksa kaybolmakta olan hakkın ya da işlevselliğini yitirmiş olan adaletin veyahut öcü alınmamış canların hayatta kalma mücadelesi değildi...
Üçüncü defa Allah Muaviye'yi affetsin, diyoruz. Çünkü İslâm'ın gidişatını ve potansiyellerini bu derece ve bu boyutta hafife alması yakışıksız bir davranıştı...
* * *
Üstün, parlak örneklerini gözler önüne sererek, insanî azamet ve yüceliğin tarihini yazdığımızı söylemiştim.
Şimdi siz o mücadelenin ortasında İmam Ali'nin azamet ve yüceliğine tanık oluyorsunuz.
Ben size, "Şu yüceliğe bakın…!!" demeden önce siz o büyüklük ve ululuğu gördünüz…
Yaşamın kendisinden tehlikeyi bertaraf etmek için gösterdiği şu asîl ve kendi hayatını riske attığı mücadelesini gördünüz. O her hayatı, kendi hayatı ve her sonu da kendi sonu olarak kabul ediyordu…
Onun azamet ve yüceliğinin tamamını mümkün olmasa da bazı sahnelerini görmeye devam edelim…
* * *
İmam Ali, Muaviye'nin perde arkasından yürüttüğü hesapları ve çevirdiği dolapları çok iyi biliyordu… Bunu bildiği için, Muaviye'nin "Hz. Osman'ın intikamının alınması" propagandasını çok açık ve öz bir cümleyle şöyle anlatmıştı:
"Kendisiyle bâtılın amaçlandığı hak bir söz!"
Bunun yanı sıra Müslümanları olası bir iç savaş felaketinden uzak tutmak için elinden gelen tüm çabayı ortaya koydu. Muaviye'nin amacını bildiği hâlde belki hatasını fark eder de vazgeçer diye onunla tartışmaya, uzun uzun görüşmeler yapmaya razı oldu.
Ona bir elçisini göndererek, Hz. Osman'ın kanının asla yerde kalmayacağı, belirlenen vakti geldiğinde kısasının mutlaka alınacağı haberini verdi…
Çünkü halifenin öldürülmesi, evine sızmayı başarıp onun hayatına son veren iki, üç yahut on kişiyle sınırlandırılabilecek bir olay değildir. Bu, gizlice yürütülen ve sonra da faillerinin kaçıp gittikleri bir suikast söz konusudur… Bundan da öte Medine'yi işgal edip ve dört ay süreyle kuşatma altında tutan on binlerce silahlı isyancının katılımıyla bu suikast gerçekleştirilmiştir. Muaviye dahi bu süre içinde büyük ordusundan bir yahut iki tümen asker gönderip isyancıları geri püskürtmeyi ve halifeyi kurtarmayı göze alamadı.
Bu silahlı on binler hâlâ silahlarını bırakmamışlardı…
Bu ortamda İmam Ali onları nasıl yakalayacak da mahkemeye sevk edecek?... Sonra bunu ne zaman yapacak…? Kargaşa ve anarşinin her yerde kol gezdiği bir ortamda mı…?
Haydi varsayalım ki, Muaviye ona bu fırsatı tanıdı ve ona biat edip, büyük ordusuyla onun tarafında yer aldı. Hz. Osman'ın katillerine yardım ve yataklık eden on binlerin arasından gerçek katilleri tespit edip yakalamasına yardımcı oldu.
Muaviye bunu yapsa… Sonra İmam Ali, Hz. Osman'ın katillerini yakalamakta gevşek davransa hatta onlara göz yumsa… O vakit kesinlikle İmam Ali'yi önce kendisi sonra da bütün Müslümanlar kınar, ayıplar ve kabahatli bulurlardı…
Fakat Muaviye, sadece kendisinin bildiği bir sebepten ötürü bütün diyalog ve uzlaşma taleplerini geri çeviriyordu. Öne sürdüğü tek şey, Osman'ın katillerinin, kendisine teslim edilmesiydi… Halbuki o da herkesin ağzında dolaşan şu olayı işitmişti: İyi insanlardan oluşan aracılar bir gün İmam Ali'ye geldiler. Osman'ın katillerini teslim etmesini istiyorlardı. Onlar bu şekilde görüşürlerken on bin savaşçı onların konuşmakta oldukları yeri çepeçevre sardı.
Derken bu on bin savaşçının ufukları sarsan sesi duyuldu:
"Biz hepimiz Osman'ın katiliyiz…!!"
Kılıçlarını çekmiş on bin savaşçı, boğazları yırtılırcasına, "Biz hepimiz Osman'ın katiliyiz…!!" diye bağırıyordu.
Sonra da Muaviye kalkmış, İmam Ali'ye şöyle diyor:
"Osman'ın katillerini bana teslim etmedikçe asla barış olmayacak!!"
Hz. Osman'ın katillerini niçin o teslim alacakmış?
O, Hz. Osman'ın ailesinden biri midir?... Asla. Osman'ın çocukları buna ondan daha fazla layıktırlar…
Hz. Osman'ın ailesinden olsa bile, o hâlâ kabile geleneklerinin geçerli olduğu bir düzende yaşadığını mı sanıyor? Bir kişi öldürülecek, ardından kabilesi onun öcünü ya da kan bahasını (diyetini) alacak, öyle mi?
Şam valisi, büyük bir devlette yaşadığının ve kanun ve hukuku belirlemede tek yetkili merciin devlet olduğunun farkında değil mi?
Görünen o ki, Muaviye'nin bu propagandayla bir tek amacı vardır; o da İmamı sıkıntıya sokmak ve isyancıları onun başına çullandırmak.
Onların Hz. Osman'ın katilleri olmasını yeterli görmemiş olmalı ki, aynı insanları Hz. Ali'nin katilleri yapmak için uğraşmaktadır…!!
* * *
Fakat büyük ve yüce insan Ali (r.a.), fazilet ve ahlâkî değerleri doğrultusunda tavırlar geliştirmeye, bilinen duruşunu ortaya koymaya devam etmektedir… İşte orada bir kez hatta defalarca barış çağrısında bulunuyor…
Bir mektup yazarak, Cerîr bin Abdullah'la Muaviye'ye gönderdi.
Cerîr, Şam'a gitti, orada Muaviye'nin huzuruna çıktı. Bu esnada Muaviye'nin yanında bazı arkadaşları da bulunuyordu. Muaviye, Cerîr'e:
"Bize ne haberler getirdin?" diye sordu. Cerîr bu soruya şöyle karşılık verdi:
"Mekke, Medine, Basra, Kûfe, Hicaz, Yemen, Mısır, Umman, Bahreyn ve Yemame halkları Ali'nin yanında yer almış durumda… Sadece senin de içinde bulunduğun şu kalenin -yani Şam'ın- halkı biat etmedi. Ben senin iyiliğine olacak ve seni doğruya ulaştıracak olan şeye seni davet etmek üzere geldim."
Ardından İmamın mektubunu Muaviye'ye uzattı. Bütün enerjisi ve gücüyle barış ve esenlik çağrısı yapan adamın mektubunda bakın neler yazmaktadır:
"Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla…
İnsanlar bana biat ederlerken sen Şam'da bulunuyordun. Şimdi senin de bana biat etmen gerekiyor. Çünkü Ebû Bekir'i, Ömer'i ve Osman'ı halife seçen topluluk beni de bu görev için seçmiş ve bana biat etmiş durumdadır… Artık biat esnasında burada bulunanın herhangi bir tercih hakkı olmadığı gibi burada bulunmamış olanın da bu biati kabul etmeme hakkı yoktur. Danışma kurulu, muhacir ve ensârın hakkıdır. Onlar toplanıp birini İmam -lider, halife- seçip ilan ettikleri vakit Allah da bu seçimden razı olmuştur.
Herhangi bir kimse eleştirerek veya başka şahsî menfaatler güderek bu kararın aksine davranacak olursa, onu zorla bu karara uymaya mecbur ederler. Kabul etmemekte diretecek olursa, mü'min toplumun yolundan başka bir yol seçtiği için ona savaş açılır.
Talha ve Zübeyr baştan bana biat etmişlerdi. Sonra bana olan bu biatlerini bozdular. Onların biatlerini bozmaları, onu kabul etmemelerine benziyordu… Ben de bunun üzerine, hak galip gelip, Allah'ın emri tecelli edinceye kadar bu ikisiyle mücadele ettim…
Diğer Müslümanların yaptığı şeyi (biati) sen de yap. Senin afiyet ve esenlikte olman, beni son derece sevindirir…
Belâya karışmandan, ona müdahil olmandan korkarım. Çünkü belâya müdahil olacak olursan, seninle savaşır ve sana karşı da Allah'tan yardım isterim…
Osman'ın katilleri konusunu dilinden düşürmedin… Madem bu konuda bu kadar ısrarlısın, o zaman diğer Müslümanların yaptığı şeyi (biati) sen de yap. Sonra bazılarını hakem tayin ederek, bu konuda bana dava aç ve beni sorgula… Göreceksin, bu konuda seni ve onları Allah'ın Kitabına götüreceğim…
Senin yapmaya çalıştığın şey, bebeği sütle kandırmak, oyuna getirmektir…
Hayatım üzerine yemin ederim ki, ihtiraslarından kurtulup aklınla olayı değerlendirecek olursan, Osman'ın kanının akıtılması konusunda en masum insanın ben olduğumu görürsün…
Sen hilâfeti hak etmeyen ve şûrâya alınmayan tülekâdansın…[10]
Sana ve taraftarlarına Cerir bin Abdullah'ı bana biat etmen için elçi olarak göndermiştim. Cerir, iman ve hicret ehlindendir ki o bana biat etmiştir… Kuvvetin yegâne sahibi yalnızca Allah'tır…!!"
* * *
"Sıffîn Vakası" adlı kitabında Nasr bin Müzahim'in aktardığı biçimiyle İmam'ın mektubu bu şekilde…
Bu mantıktan daha âdil ve daha mükemmel bir mantık olabilir mi..?!
Muaviye'ye söylediği şu söze bakın:
"Senin afiyet ve esenlikte olman, beni son derece sevindirir…"
Ve şu sözüne:
"Madem öyle diğer Müslümanların yaptığı şeyi (biati) sen de yap. Sonra bazılarını hakem tayin ederek, bu konuda bana dava aç ve beni sorgula… Göreceksin, bu konuda seni ve onları Allah'ın Kitabına götüreceğim…"
Bu isyanı, biat etmeyi reddedişi ve insanların onu halife olması ve Ali'yle savaşması yönündeki kışkırtmalarına rağmen Muaviye'ye…
Bütün bunlara rağmen İmam ona, Osman'ın katilleri davasında "savcı" olmasını teklif ediyordu…!!
Bunun ötesinde bir hakkı gözetme ve adaletli davranış olabilir mi…?!
Ya da bundan sonra bir taviz ve hoşgörü olabilir mi…?!
Fakat Muaviye'nin, mektupta dile getirilen hususları yardımcılarıyla uzun uzun görüşüp tartıştıktan sonra cevabı, halifeyi Osman'ın katilleri konusunda suçlamaya devam etmek ve Osman'ın kanlı gömleği altında Şamlılardan kalabalık bir silâhlı ordu kurmak oldu…
Medine'de muhacir ve ensârdan bir grup ashab bu olaylar karşısında tarafsız kalmayı tercih etti… Sahabenin ileri gelenlerinden Abdullah bin Ömer… Üsâme bin Zeyd… Sa'd bin Ebû Vakkas… Muhammed bin Mesleme bu grubun başında geliyordu.
Ali, daha önce değindiğimiz Cemel Savaşı'ndan önce Basra'ya gitmek istediği zaman onları da yanında gelmeleri için davet etti… Fakat onlar özür dileyerek gelemeyeceklerini bildirdiler… Gerekçeleri ise şuydu: Allah, Müslümanlara müşriklerle savaşmalarını emretmiştir. Fakat bugün savaş, iki Müslüman arasında meydana gelecekti. Bu sebeple onlar bu savaşta yer almak istemiyorlardı…
Onların bu yaklaşımları, Ali'nin çevresindeki bazı insanları çok üzdü. Bunun üzerine onları kuvvet kullanarak beraberlerinde getirmek için Ali'den izin istediler. Ali buna izin vermediği gibi onların bu tarafsız duruşlarına saygı duydu. Onlara şöyle dedi:
"Onları kendi tercihleriyle baş başa bırakın."
Bu seçkin grubun tarafsız kalmasının sebebi, Ali'nin bir hakkını veya onun faziletini bile bile inkâr etmeleri değildi… Daha önce açıkladığımız sebepten dolayı bu olaylarda tarafsız kalmayı tercih etmişlerdi…
Sa'd bin Ebû Vakkas (r.a.) şöyle dedi:
"Bana öyle bir kılıç ver ki, müşrike vurduğum zaman kessin, müslümana vurduğum zaman kesmesin. Böyle bir kılıç verirsen, senin yanında savaşırım."
Abdullah bin Ömer (r.a.) de şöyle dedi:
"Ben, 'lâ ilâhe illâllah Muhammed Resûlullah' diyen hiç kimseyle savaşmayacağıma dair Rabbime söz verdim."
Üsâme bin Zeyd (r.a.) de şunları söyledi:
"Ey Mü'minlerin başkanı, Allah'a yemin ederim ki, sen aslanın ağzında olsaydın, ben de seninle orada olmaktan geri durmazdım. Fakat ben kılıcımı çekmiş bir hâlde bir Müslümanla asla karşı karşıya gelmek istemiyorum."
Halife, bu kardeşlerinin tercihlerine saygı duydu. Tercihleri sebebiyle onlara karşı herhangi bir hareket ve girişimde bulunmadı…
Fakat Muaviye, Şam'da hazırladığı orduyla yetinmek istemedi. Bu kişilerin İmam Ali'yi, onun halifelikte hakkının olmadığına ya da yanlış yolda olduğuna dair şüpheleri nedeniyle desteklemediklerini düşünerek, onları da kendi safına çekmek istedi.
Onlara elçilerini göndererek onları kendi yanında yer almaları için kışkırtmaya başladı. Onlara şöyle diyordu:
"Siz halifeliğe Ali'den daha lâyıksınız…!!"
Sa'd'a, Abdullah bin Ömer'e ve Muhammed bin Mesleme'ye elçiler gönderdi.
Muaviye'yi bu girişimine pişman edecek tepkiler gelmekte gecikmedi.
Abdullah bin Ömer ona şu cevabı gönderdi:
"Benim hakkımdaki tamahların, senin bu hâle gelmene sebep olan şeydir…
Benim Ali'ye uzak durmamın sebebi, onu kötülediğim için değildir. Hayatım üzerine yemin ederim ki, ben, iman ve hicrette, Resûlullah'a yakınlıkta ve müşriklere düşmanlıkta Ali'nin seviyesine çıkamam…
Fakat Resûlullah'a karşı söz verip sorumlu olmadığım bir hâdise meydana geldi… Ben de bu konuda tarafsız kalmayı tercih ettim. Bizden elini çek..!!"
Sa'd bin Ebû Vakkas (r.a.) da şöyle dedi:
"… Bu bizim başını da sonunu da hoş karşılamadığımız bir durumdur… Şayet Talha ve Zübeyr, bu olaya müdahil olmak yerine evlerine kapansalardı haklarında daha iyi olurdu. Allah Mü'minlerin annesini de bağışlasın… Ben Ali'yle asla savaşmam; çünkü ben Resûlullah'ı ona şöyle derken duydum:
"Senin benimle olan durumunun, Harun'un Musa'yla olan durumu gibi olması hoşuna gitmez mi? Bir tek farkla ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir."
Muhammed bin Mesleme ise, Muaviye'ye şu mektubu yazdı:
"… Sana gelince… Hayatım üzerine yemin ederim ki, sen bu hareketinle dünyalık çıkarlardan başkasını hedeflemiyorsun. Ancak ihtiras ve tutkularının ardınca koşturuyorsun. Osman'a o ölmüşken yardım etmek istiyorsun, hâlbuki vaktiyle onu sağlığında yardımsız bırakmıştın…
Senin arzunun hilâfına davranacak olursam, bu sebeple ne sahip olduğum bir nimetten mahrum olurum, ne de bir şüpheye düşerim…
Ben neyin doğru, neyin yanlış olduğunu senden daha iyi bilirim…!!"
* * *
Muaviye'nin yapacağı en doğru davranış, Resûlullah'ın bu üç büyük sahabesinin sesine kulak verip kendine gelmekti… Ama o bunu yapmak yerine onların mektuplarını gizlemeyi ve Osman'ın kanlı gömleğini alnına dolayıp kendi seçimi olan yolda yürümeyi tercih etti…!!
* * *
İmam Ali, Muaviye'nin ordusuna ve çevresindeki Şam kuvvetlerine güvenip aldandığını anlamıştı… O, yine İmam Ali'nin gerçek kuvvetini takdir etmekten de acizdi…
Bunun üzerine İmam, Muaviye'ye biraz sertlik ve güç göstermenin onu yola getirebileceğini düşündü…
Bunu yapmak üzere Şam'a hareket etmeye ve Muaviye'yi tatlı ama sert bir sesle uykusundan uyandırmaya karar verdi… Ardından onu daha önce teklif ettiği barışı yapmaya tekrar davet edecekti…
* * *
İmam, Kûfe'deki Nuhayle karargâhından yola çıktı… Muaviye de Şam'dan yola çıktı… İki ordu "Sıffîn" mevkiinde karşı karşıya geldi…
Bu karşılaşmanın ilk saatlerinde Ebû Tâlib'in oğlunun sergilediği tavır ve duruş gerçekten muhteşemliği ile bizi şaşırtıyor… Bu duruşta, onun şahsiyetinin azameti ve ahlâkının kahramanlığı kendini gösteriyor…
Muaviye, Sıffin mevkiine, Fırat nehrinin doğrusuna
varınca, ordusuyla nehre giden tek yolu tutarak, buraya
İmam Sıffîn bölgesine gelince, onlar da orada karargâhlarını kurdular. Ardından sucularını su almaya nehre gönderdiler. Fakat Şam ordusunun nehir suyuna giden tek yolu da tutmuş olduğunu gördüler…
Bunun üzerine İmam, Muaviye'ye bir elçi göndererek, onu şereflice bir savaşa davet ederek, suya giden yolu kendilerine açmalarını istedi… Fakat Muaviye ve danışmanları bu teklifi reddettiler…
İmam ve ordusu, o günü ve geceyi susuz geçirdiler. Boğazları kurudu, içlerindeki zayıflar ve güçsüzler, suyun yokluğu sebebiyle ölümle pençeleşmeye başladılar…
Muaviye ve Amr bin Âs'ın askerlerinin, İmam askerleri tarafından su yolundan sürülüp çıkarılmalarından sonra ikisinin arasında meydana gelen şu konuşmaya kulak verelim:
Amr:
"Sen dün kendilerini sudan alıkoyduğun gibi bugün de onlar seni sudan alıkoyacak olursa, ne yapacaksın?"
Muaviye:
"Amr, yeter! Bu konuyu düşünme artık. Sen Ali'nin bunu yapacağını mı sanıyorsun…?! "
Amr:
"Senin onu helâl gördüğün gibi Ali'nin seni helâl gördüğünü sanmıyorum. O seni susuz bırakmak için de değil; aksine başka bir amaçla geldi."
* * *
İki hasmı arasında geçen bu diyalog Mü'minlerin başkanına yeter…
Osman'ın kanıyla töhmet altında tutup suçlayan kimseler tarafından İmam'ın insaniyetine, azametine ve çizgisinin yüceliğine dair dile getirilen bu görüş ve düşünceler, ona yeter…!!
Halife Ali'nin, su yolunu ele geçirmesinin ardından verdiği ilk emir, su yolundan hiç kimsenin uzaklaştırılmaması, içmek isteyen hiç kimsenin engellenmemesiydi… Bundan ötürü Muaviye ve ordusu, bir an dahi olsun susuzluk tatmamışlardır… Çünkü orada insaniyeti ve azametiyle İmam Ali vardı…!!
* * *
Bu kat'i, caydırıcı emrin ardından İmam, Muaviye'yi savaştan vazgeçirmek ve karşılıklı barış ve anlaşma yapmak için güzel fırsatlar oluşturmaya çalıştı… Dört adamını Muaviye'nin karargâhına göndererek ona tekliflerde bulundu… Elçiler Muaviye'ye şunları söylediler:
"Arkadaşımız (Ali), senin de Müslümanların da üstünlük ve faziletini kabul ettiğiniz biridir. Bu sana gizli kalmış, senin bilmediğin bir husus değildir… Dindar ve faziletli insanlar, Ali'yi hiçbir şeyle denk tutmayacaklardır… Bu sebeple, onunla senin aranda bir fazilet ve üstünlük mukayesesi de yapmayacakları kesindir… Ey Muaviye, Allah'tan kork! Ali'ye karşı çıkıp, muhalefet etme! Allah'a yemin ederim ki biz, ondan daha takvalı, dünyaya karşı ondan daha gönülsüz ve zahid, bütün güzel vasıf ve erdemlere onun kadar sahip birini görmedik…"
Bütün bunlardan sonra hâlâ mı Muaviye'nin kalbi yumuşamayacak…?!
Bakın, Muaviye kendisine yapılan bu teklife hangi karşılığı veriyor?
"Arkadaşınız halifemizi öldürdü. Birlik ve bütünlüğümüzü bozdu. Düşmanımızı ve Osman'ın katillerini barındırdı. Arkadaşınız, Osman'ı öldürmediğini iddia ediyor… Biz, onun bu iddiasını reddetmiyor ve onu, Osman'ı öldürmekle itham etmiyoruz… Ancak o, Osman'ın katillerini barındırmıştır. Katilleri bize versin ki öldürelim. Sonra sizin bu itaat ve cemaate katılma çağrınıza icabet edelim."
Heyet, geri dönerek, Muaviye'nin sözlerini İmam'a iletti. İmam, bu sözleri duyunca üzüldü. Sonra şu âyetleri okudu:
"Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın. Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak âyetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin." [11]
Aylardan muharrem ayıydı… Bu, savaş yapmanın yasak olduğu haram aylardandı… Bu sebeple İmam Ali, bir sonraki ay olan safer ayına kadar beklemeyi tercih etti. Safer ayıyla birlikte savaş kararı verdi…
Ali'nin bazı savaşçıları, Muaviye ordusuna beklemedikleri bir anda büyük bir kuvvetle baskın düzenleyerek bozguna uğratmayı önerdiler… Kahraman ve insaniyetli adam bu öneriye sıcak bakmadı…!!
Mersed bin Hâris'e, Muaviye'nin çadırının en yakın yerine kadar gidip ona şunları söylemesini emretti:
"Ey Şamlılar!
Mü'minlerin başkanı size diyor ki:
Ben Hakk'a dönmeniz ve ona yönelmeniz için sizi teşvik etmek istedim ve size zaman tanıdım. Size, Allah'ın Kitabıyla aleyhinize delil getirdim ve ona davet ettim. Siz ise taşkınlıktan, azgınlıktan vazgeçmediniz. Hakk'a icabet etmediniz. …
Ben de size aynı şekilde ahdimi bozdum…. Zira Allah hâinleri sevmez" Allah hainleri asla sevmez…!!"
Ali, Muaviye ordusuna beklemedikleri bir anda baskın düzenleyerek işlerini bitirmeyi kabul etmedi. Halbuki bu baskın, savaşı kazanma noktasında onlara pek çok zaman ve çaba kazandırabilirdi…
Bu ani saldırıyı reddetti; çünkü o son ana kadar barış yapılması ümidini taşıyor ve bunu çok arzuluyordu. Savaş ilânı yaptırmasının nedeni de buydu. Belki düşmanları bu savaş ilânını duyarlar da akıllarını başlarına alıp, isyandan vazgeçerler diye ümit ediyordu…
Bu ani saldırıyı reddetti; çünkü zaferin ne kadar kesin ve hızlı kazanılmasını sağlarsa sağlasın, ahlâkı bu şekilde bir zafer ve galibiyeti kabul etmiyordu…
Muaviye'yle savaşını sonuna kadar bu sevide bir yüksek ahlâkla sürdürdüğünü göreceğiz… Sonuç ne olursa olsun asla üstün vasıflarından ve dininden taviz vermeyecektir…
Düşman cephesi, onun zekâ ve dehasına ulaşamıyordu… Ancak o ihlâs ve verânın terk edilerek, deha ve zekâyla hareket edilmesine her zaman karşı çıkmıştır…
O şunu söylemiştir: Şayet Muaviye kendisine galip gelecek olursa, bu zafere, sahip olduğu iktidar ve kuvvetiyle, cesaret ve zekâsıyla değil; ancak yine İmam'ın verası sayesinde ulaşacaktır…
Evet… Çünkü dininin ve ahlâkının kabul etmediği pek çok fırsat ve imkâna tenezzül etmeyip, uzak duruşu, Muaviye'ye zafer yolunda büyük fırsatlar ve araçlar sunuyordu…
* * *
İmam, açıkladığımız biçimde savaşı ilân etti. Ardından kendi ordusunu ve kuvvetlerini savaş için hazırlamaya başladı… Onlara savaşta uymaları gereken kuralları açıkladı:
"Onlar size vurmadıkça siz onlara vurmayın… Allah'a hamd olsun, siz onların aleyhine olmak üzere haklılık kanıt ve delilleriniz var… Önce onların vurmalarını beklemeniz de sizin lehinize onların aleyhine ayrı bir delil ve kanıt olacaktır…
Onlarla vuruşup, onları bozguna uğrattığınızda kaçanlara vurmayın ve onları öldürmeyin. Yaralıları öldürmeyin, kimsenin namus ve onuruna dokunmayın. Öldürdüklerinize bazı organlarını kesmek sûretiyle işkence yapmayın!
Onların yaşadıkları yerlere vardığınız zaman örtülü hiçbir şeyi çekip yırtmayın, ayıplarını ortaya dökmeyin! İzinsiz hiçbir eve girmeyin ve mallarından hiçbir şey almayın!
Kadınlara eziyet etmeyin! Onlar sizlere, emir ve komutanlarınıza, salih insanlarınıza sataşacak ve sövecek olurlarsa, Allah'ı çokça zikredin ki, felâha erebilesiniz…"
* * *
İki ordu, Sıffîn mevkiinde birbirine girdi…
Çok şiddetli ve dehşet saçan bir savaş başladı. Savaş alanı kan gölüne döndü… Her yer cesetlerle dolup taştı…
İmam, ölenlerin çokluğu karşısında üzüntüye kapıldı ve endişelendi. Savaşa son vermek ve daha fazla kan akmasının önüne geçmek için, atının üzerinde Muaviye'nin saflarına doğru yaklaştı ve Muaviye'ye öne çıkması için seslendi. Ama Muaviye bu çağrıyı karşılıksız bırakarak, saflarının arasından çıkmadı. O gün savaş için ara verildiğinde Muaviye'ye bir mektup gönderdi. Mektubunda şöyle diyordu:
"Ey Muaviye! İnsanlar aramızdaki bir mesele yüzünden yok olup gitmesinler! Benimle teke tek çarpışmak için meydana çık. Hangimiz diğerini öldürürse, artık halife o olsun."
Muaviye, arkadaşı Amr'a danıştı. Amr ona şöyle dedi:
"Adam sana insaflı davranıp seni insafa çağırıyor. Onunla çarpış."
Amr'ın bu önerisi Muaviye'yi çok kızdırdı ve bunun bir tuzak olduğunu düşündü. Çünkü Ali, kiminle teke tek vuruşmuşsa, mutlaka onu yere serdiği bilinmektedir…!!
Amr, Muaviye'nin bu tekliften rahatsız olduğunu görünce şöyle dedi:
"Yarın Ali'nin karşısına ben çıkacağım! Onunla teke tek ben vuruşacağım!"
Ertesi gün… Her iki ordu da savaşa devam etmek için gerekli hazırlığını tamamladı. Amr, öne çıkarak, teke tek vuruşmak için Ali'ye seslendi… İmam onun karşısına çıktı. Her ikisi de atlarının üzerinde oldukları hâlde birbirlerine saldırdılar. İmam kılıcıyla Amr'a bir hamle yapınca Amr kendisini korkuyla atın üzerinden yere attı… Teslimiyet, korku ve yalvarır gözlerle boylu boyunca toprağa uzandı… İmam muzaffer gözlerle Amr'a baktı, hiçbir şey yapmadan geri döndü…
* * *
Fakat Amr, İmam'ın bu iyiliğini takdir edip, liderlik ihtirasından vazgeçebilseydi, savaşın seyri daha başka olabilirdi… Fakat bunu yapmadı… Savaşın gidişatı, zaferin İmam'dan yana olduğunu kesin olarak gösterdiğinde… Birkaç saat sonra Muaviye'nin taşkınlık ve isyanının ebediyen son bulacağı apaçık ortaya çıktığında… Muaviye pişman ve endişeli bir yüzle Amr'ı çağırdı. Ondan yeni ne gibi öneri ve tekliflerinin olduğunu sordu… Amr bin Âs, içinden yeni bir hile oku çıkarmak için hile ok kılıfının ağzını açtı.
Muaviye'ye şöyle dedi:
"Bugün için plânladığım bir hilem var…
Mushafları (mızrakların ucuna takarak) kaldır ve onları seninle onların arasında hükmü vermesi için Kur'an'ın hakemliğini kabul etmeye çağır…
Kur'an'ın hakemliğini kabul etseler de etmeseler de her iki durumda aralarında anlaşmazlık baş gösterecek ve ihtilâfa düşeceklerdir…!!"
Evet… Bu koşullar içinde ve bu yöntemle bir hakem tayini, yenilgiye uğramış olan cephede fazlaca bir ihtilâf meydana getirmeyecektir. Aksine en azından onlara, dağılan saflarını yeniden toparlama ve kuvvetlerini yeniden mevzileme fırsatı verecektir… Bu hakem olayı, birkaç saat içinde zafer kazanmaları kesin görünen cephede ise, büyük bir ihtilâfa yol açacaktır…
Tamamıyla olan budur…
Muaviye birlikleri Mushafları (mızrakların ucuna takıp yukarı) kaldırarak, Irak karargâhına doğru yürüdüklerinde ihtilâf da kendiliğinden patlak verdi…
İmam bunun bir tuzak olduğunu anlamakta gecikmedi… Derhâl askerlerini uyardı… Ancak Eş'as bin Kays ve bazı Kur'an hafızı (kurrâ) askerler, onu dinlemeyerek, Allah'ın Kitabının hakemliğinin kabul edilmesi gerektiğini söylemeye ve diğer askerleri buna ikna etmeye başladılar.
İmam onlara şöyle dedi:
"Allah'ın Kitabına yapılan çağrıya icabet etmeye ben sizden daha lâyığım. Ancak ben onları sizden daha iyi tanıyorum… Bu, kendisiyle batılın amaçlandığı hak bir sözdür… Ben zaten ancak Kur'an'ın hükmüne gelsinler diye onlarla savaşıyorum… Böyleyken bugün Kur'an hakemliğini nasıl reddederim…?!
Fakat onlar Mushafları, Kur'an'ın hakemliğini ve hükmünü istedikleri için kaldırmış değiller…
Bu ancak bir tuzak, yanıltma ve aldatmadır…
Bana olan desteğinizi bir saat daha sürdürün, zaferimiz kesindir...!!"
Fakat ordu içindeki muhalefetin sayısı kısa bir zamanda büyük rakamlara ulaştı. Eş'as kibirlenip, gururlandı… Eşter de birliğiyle Şam ordusunun karargâhına oldukça yakın bir mesafede bulunuyordu… Şamlılara son darbeyi indirmeye hazırlanıyordu. Aralarında sadece bir at koşumu uzaklık vardı… Eş'as ve beraberindekiler, İmam'dan Eşter'i geri çağırmasını istediler. İmam da Eşter'e birini göndererek, geri dönmesini istedi… Eşter bu emri duyunca, kan beynine sıçradı, çılgına döndü. Gelen elçiye:
"Onlara git ve birkaç dakika sonra zafere ulaşmak üzere olduğumu söyle. Zafere bu kadar yaklaşmışken nasıl dönerim?!"
Kur'an'ın hakemliğinin kabul edilmesini isteyen muhalefet cephesi, Eşter'den gelen bu cevabı duyunca, Eşter'in derhâl savaşı bırakıp dönmemesi hâlinde İmam'a karşı silâhlı eyleme kalkışma tehdidinde bulundular…
Bunların ansızın başlarına gelip çatan bu belâ nedir…?!
Özellikle Eş'as'ın başına gelen belâ…?!
Acaba savaş onu adamakıllı yorup bitkin mi düşürdü…?!
Yoksa uğrunda İmam'ın mücadele edip savaştığı davayı ve ideali bırakıp, kendi adına veya başkası adına çıkar hesapları mı yapmaktadır…?!
Ya da Eşter'e karşı içinde bir kıskançlık mı besliyor? Onun Şam ordusuna son darbeyi indiren kahraman, fethin öncüsü ve zaferin müjdecisi olmasını çekememekte midir…?!
Ya da acaba savaşın bu kısa zamanda biteceğine inanmamakta ve ele geçen barış fırsatını kaçırmamak mı istemektedir…?!
Bunların bazıları olabilir… Hepsi de olabilir… Fakat neticede Tahkim (Kur'an'ın hakemliğini kabul etme) konusunda direttiler… Eşter, Şam karargâhına son darbeyi indirmeye hazırlanırken mevziiyi boşaltarak öfke ve hınç içinde geri döndü…!!
* * *
Aralarında hakem tayini ile ilgili anlaşma yazıldı… Muaviye, Tahkim işinde kendisini Amr bin Âs'ın temsil edeceğini duyurdu…
Peki, İmamı kim temsil edecekti..?!
Eş'as ve başkaları Ebû Musa el-Eş'arî'yi önerdiler. Ancak İmam bu öneriyi kabul etmeyerek, onun yerine onlara Abdullah bin Abbas'ı önerdi…
Ali'nin, Muaviye ile arasında olan bu çekişmede bazı eleştirileri olsa da Ebû Musa'nın dindarlığında şüphesi yoktu… Ancak İmam meseleyi farklı boyutta değerlendiriyordu. Ona göre; Amr bin Âs'ın karşısına çıkacak temsilci deha, kurnazlık ve uyanıklıkta Amr'a denk biri olmalıydı…
Bu durumda Amr'ın karşısına çıkacak kişi Abdullah binAbbas'tan başkası olamazdı… Abdullah bütün herkesçe bu konuda tanınıp bilinen biriydi…
Abdullah bin Abbas, sahip olduğu takvasının ve verâsının yanı sıra deha ve kurnazlıkta Amr bin Âs'tan çok ileriydi…
Fakat Eş'as ve tayfası, elçinin Ebû Musa olmasında direttiler… İmam, kendi ordusu içinde bir fitnenin çıkmasını önlemek için, dün onların Tahkim isteklerini kabul ettiği gibi bugün de elçi seçimindeki bu isteklerini kabul etti…!!
* * *
İşler tahmin edildiği gibi yürüdü… Her iki elçi de uzun görüşmelerin sonunda kendi adamlarını -İmam'ı ve Muaviye'yi- halifelikten uzak tutarak, bu işi bir şuraya bırakma kararı aldılar. Yeni halifeyi şura seçecekti…
Amr, ilk konuşmayı yapması için Ebû Musa'yı çağırdı…
Ebû Musa, konuşmasında Ali ve Muaviye'yi halifelikten azlettiğini söyledi…
Sonra Amr minbere geldi. O da şöyle dedi:
"Şüphesiz Ebû Musa'nın söylediklerini duydunuz. O Ali'yi görevden almıştır. Ben de onun yerine Muaviye'yi halife tayin ettim. Mü'minlerin halifesi ve Osman'ın kanının takipçisi olarak Muaviye'ye biat ediniz…!!"
Bu apaçık tuzağa Ebû Musa derhâl itiraz etti… Ancak olan olmuştu… Tahkim meselesi bu şekilde komediyle tamamlanmış oldu. Savaş yeniden alevlenir ve bütün hınç ve öfkesini bir kez daha gösterir miydi?!
Fakat kime karşı alevlenip bütün hıncını ona yöneltecekti…?!
* * *
Adamın -Ali bin Ebû Tâlib'in- azameti eşi bulunmaz bir azametti. .. Sanki içindeki şiddetli bir arzu, öldüğü gün bu dünyadan ideallerinin, prensiplerinin ve imanının şehidi… Doğru yaşantının, doğru hedeflerin ve doğru vicdanın şehidi olarak gitmesini istiyor gibiydi…
İki hakem bir araya gelmeden önce tahkim hilesini bozmak için eline fırsat geçmişti…
Eş'as bin Kays, orada sağa sola dağılmış vaziyetteki ordunun birliklerinin yanından geçerken onlara hakem tayini ile ilgili anlaşmanın metnini okuyordu… Bu anlaşma metnini duyan topluluklardan biri reddederek bağırdı:
"Hakem olayını kabul etmekle yanlış yaptık! Biz hatamızdan dönüyoruz. Hüküm ancak Allah'ındır!"
İmam hakem tayinine karşı çıkan bu muhalif gücü destekleseydi, -sırf desteklemekle yetinseydi dahi- olayların akışını değiştirebilirdi… Fakat haber kendisine ulaşınca şöyle demekle yetindi:
"…Onlarla bir anlaşma yapmışken mi…?!"
Allah seninle olsun ey Hasan'ın babası!
Acaba Allah ezelde, şerefin olmadığı, yabancı ve garip olduğu bir savaşta senin şerefle savaşmanı mı takdir etmişti…?!
İmam Ali, ihanet ve hile her yandan onu çepeçevre sarmışken dahi yaptığı anlaşmayı ve verdiği sözü bozmayı reddetti… Tahkim meselesi Amr bin Âs'ın istediği veya tezgahladığı biçimde sonuçlandı…
İhtilâf ve anlaşmazlık, İmamın taraftarlarını birbirine düşürüp, dağıttı. Çok kısa bir zamanda kendi aralarında gruplara ayrılarak, birbirleriyle… Hatta İmam'ın kendisiyle çarpışmaya başladılar…
* * *
İmam, hakka sadakat ve bağlılıklarında en küçük bir sapma göstermeyen bir avuç sadık dostuyla kaldı…
Ancak pişman olmak için de, birilerini ayıplayıp kızmak için de zaman yoktu… Şu an vaktin tamamı -tabiî gerçekten de vakit varsa-… ve fırsatların tümü -tabiî gerçekten fırsat varsa- bu askerlerin yeniden hazırlanması ve Şam üzerine düzenlenecek harekât için kullanılmalıydı…
Ey Mü'minlerin başkanı! Şam üzerine kimlerle yürüyorsun…?!
Ve niçin yürüyorsun…?!
Bir avuç da olsalar, hakka gerçekten iman eden insanlarla…
Ve hakkın uğrunda başladığı cihadı tamamlamak için…
O sorumluluklarının gereğini yerine getirme konusunda tavizsiz ve kesin kararlı… Karşı taraf onu savaşa mecbur ettiğinde, savaşa mutlaka kazanmak için girmedi… Halifelik koltuğunu sağlamlaştırmak için de savaşı kabul etmedi… Bu savaşa girdi; çünkü sorumlulukları girmesini gerektiriyordu. Yanındakiler, Kur'an'ı hakem olarak kabul etmeye kendisini zorlayınca, savaşa son verdi… Hakem olayı başarısızlıkla sonuçlanıp, bir tuzak ve hileye dönüşünce, sorumlulukları şimdi yeniden savaşmasını gerektiriyordu…
Doğru, her şey eskisine oranla çok değişmişti. Hakem tayinini kabul ettiği için arkadaşlarının ve taraftarlının büyük bölümü ona karşı tavır almış hatta ona silâh çekmiş durumdaydı…!! Hâlbuki bu hakem işine onu zorlayanlar da kendileriydi…!!
Bir başka grup, savaşmaktan vazgeçerek, mevcut desteğini çekmişti…
Bunların hepsi hatta kat kat fazlası durumlar, İmam'ın kararlılık ve azmini zerre kadar zayıflatmıyordu… Çünkü o hak uğrunda savaştığına inanıyordu…
Hak uğrunda yapılan savaş ise, asker sayısı ve silâh çokluğuyla yapılmazdı…
Allah, olacak bir işi yerine getirinceye kadar, İmam, üzerindeki sorumlulukların gereğini yerine getirmekte kararlıydı…
Böylece bütün kuvvetlerini topladı ve Şam'a doğru hareket etti… Onlar bu şekilde yola koyulmuşlardı ki, gelen haberlerle sarsıldı…
Haricîler, şehir şehir, köy köy gezerek, kendi görüşlerine aykırı herkesi öldürüyorlardı…
Bir müslümana rastladıklarında ona:
"Hakem işini kabul etmek küfür değil midir?"
"Ali, hakem işini kabul ederek günah işlemiş olmadı mı?"
"O, bu günahını itiraf edip ondan tevbe edinceye kadar bizim ona itaat ve biat etme görevimiz olmadığını kabul ediyor musun?" gibi sorular soruyorlardı.
Sorularla karşı karşıya kalan kimse, bunların tümüne "evet" cevabını verdiği takdirde canını kurtarıyordu. "Hayır" diyecek olursa, onu katlediyorlar, hayatına son veriyorlardı…
Bu olaylara dair haberler İmam'a ulaştı… Her taraftan kendisine heyetler gelerek ondan kendilerine yardım etmesini istiyorlardı… Beklemedikleri bir anda ve ölçüsüzce karşılarına çıkan ve rastladığı herkesi kırıp geçiren bu vebadan kendilerini kurtarmadan Şam'a gitmemesini istediler…!!
İnsanlık, tarih sahnesinde böyle bir belâya maruz kalmış başka bir ikinci kahraman biliyor mu? Fakat Hasan'ın babası, yeryüzü başka bir yeryüzüyle değiştirilse, çölün kumları, kendisine savaş açan asker ve ordulara dönüşse ve denizlerin buharı da kor ve ateş olsa dahi görevini yerine getirmekte kararlı ve azimlidir…!!
"Halife"… "İmam"… "Dâhi"… "Muzaffer" gibi sahip olduğu tüm vasıflarını ve niteliklerini kaybetsin, hiç önemli değil, yeter ki bir tek vasfı ve niteliği onda ve ona kalsın: "Mü'min"…
Onun gözünde hayat, imandan ibaretti. İmanını ziyan eden kimse, bin sene yaşamış dahi olsa hayatını ziyan etmiş demekti… Aynı şekilde sadece birkaç sene ömür sürmüş dahi olsa, imanı kâr etmiş olan kimsenin de hayatı kâr etmiş, kazançlı çıkmış demektir…
O bugün -çevresinde kendisini kuşatan tehlikelerden ve ölümden başka bir şey olmadığı hâlde- attığı hiçbir adımdan dolayı pişmanlık duymamaktadır…
Oğlu Hasan, kendisine doğru yaklaştı. Sitem edercesine şöyle dedi:
"Babacığım…
Sana daha önce, Osman evinde kuşatıldığı zaman Medine'yi terk etmeni söylemiştim. Osman öldürülecek olduğunda, hiç olmazsa senin şehirde olmadığın bir zamanda öldürülmüş olacaktı…
Yine Osman öldürülüp de bütün insanlar hatta tüm yeryüzü halkları halife olman için akın akın sana geldiklerinde bu işi kabul etmemeni senden istemiştim.
Aynı şekilde Zübeyr, Talha ve Mü'minlerin annesi Aişe'nin Basra'ya doğru orduyla hareket ettiklerini öğrendiğin zaman sana Medine'ye dönüp evine kapanmanı hatırlatmıştım…
Ama sen benim hiçbir görüş ve önerimi kabul etmedin…"
Hasan, babası için endişeleniyordu… Bu yüzden maziyle hesaplaşmaya başladı…
Fakat babası gayet huzurlu ve sakindi… Olanlar ve olacaklar konusunda gözü aydındı… Çünkü tüm hayat yolculuğu boyunca bir kez dahi olsun arzularının ve ihtiraslarının kölesi ve kulu olmamış, üstünlük ve şan-şöhret peşinde koşmamıştı… Bilakis o bu yolculuğu boyunca her zaman hakka sadakat ve bağlılık savaşında bir asker olmuştu…
Bu sebeple oğlunun bu sitemkâr sözlerine şöyle cevap verdi:
"Osman evinde kuşatıldığı zaman Medine'yi terk etmem mümkün değildi. Çünkü isyancılar, Osman'ın evini kuşattıkları gibi benim evimi de kuşatmışlardı…
Osman öldürülüp de bütün insanların bana biat etmelerini kabul etmeme gelince… Biat ensâr ve muhacirler toplanıp karar vermedikçe olacak bir iş değildir… Onlar bir kimseyi halife olarak kabul edip ona biat ettiklerinde artık diğer tüm Müslümanlara da o kimseyi halife olarak kabul edip ona biat etmek bir görev olur.
Evime dönüp kapanmama gelince… Şayet bu dediğini yapsaydım, ümmete ihanet ve vefasızlık etmiş olurdum…"
İşte bunlar, onun tavır ve duruşları — net ve açık…
İşte bunlar da onun gerekçeleri — temiz ve saf…
Sebeplerini tam olarak kavrayamasa da hakkın yanında yer almaktan dolayı asla üzülmüyor…
Ezelde onun hakkında takdir olanın gelip onu bulacak olmasından dolayı da asla endişelenip telâşa kapılmıyor…
* * *
Genelde tüm hayatı ve yaşantısı boyunca…
Özelde de bu savaş ve fitneler esnasında kahraman sürekli olarak doğru olanı yapmaya ve hakkın sancağı altında yürümeye son derece istek ve gayret gösterdi…
Evet… Doğru onun tutkusuydu… Yolu ve çizgisiydi…
Doğruların hepsi, doğru düşünce, doğru bilinç, doğru istek ve irade, doğru iş ve çalışma…
Bir konuda yanılacak olsa, bu hayat ve yanlışı, hakkın üzerine çıkma ve ona meydan okuma arzusundan… veya doğruyu bulma çabasındaki kusur ve eksikliğinden ileri gelmezdi…
Aksine bu yanlış, ancak doğruya ve hakka olan aşırı sadakat ve bağlılığından ve İslâm'ın hakikatini öğrenme ve Müslümanların birliğini sağlama imkânını sunan zor ve karanlık şartlara üstün gelmesinden kaynaklanırdı…
N
YOLCU VE MUKİM
"Ben
dünyalarını onlara terk edip, kendime Allah'ı
ve Resûl'ünü tercih ediyorum."
Hz. Ali (r.a.)
Fırsatlar, Ali'nin (r.a.) sebebiyle değil, kendi kendine uçup gitti…
İmam'ın, caddesine ve ilk dosdoğru yoluna tekrar çıkarmaya çalıştığı râşid Müslüman devletin elinden uçup gitti…
Keskinlik ve tavizsizliğinde, adaletinde, istikamet ve verâsında, üstünlük ve yüceliğinde, tevazusunda ve dünyaya gönül vermeyen zühd temelli yaşantısında Ömer (r.a.) tarzında bir halifeyle randevulaşmak üzere olan İslâmî potansiyel telef olup gitti…
Bu bir halifeydi ki, bütün İslâm coğrafyasından devlet hazinesine temiz ve helâl mallar akıp dururken, kendisi üç dirhem değerinde ucuz bir gömlek giyiyordu…!!
Bu bir hatiptir ki, dünya onun, ıslak dudaklarının ardından çıkan sözleriyle yerinden oynuyordu.
Bu bir fakih âlimdir ki, nefsinden, aklından hikmet fışkırıyor ve hak onun dilinde ve kalbinde geliyordu…!!
Bu öyle bir âbid, vera sahibi, takvalı insandır ki, dünyanın insan akıl ve gönlünü çelen her tür güzelliğinin ve beşerî ihtiras ve arzuların üstündedir…!!
Resûlullah'ın ilk ve en iyi öğrencisidir…!!
Vahyin evlatlığı ve ilk Müslüman erkektir…!!
Şimdi bütün bunlar yerini, payitahtı ve başkenti Şam'da bulunan ısırıcı krallığa bırakarak, göç yolundadır… Bu payitahtta ise, gurur ve benliğin bayrakları dalgalanıyor… Hayâlden ibaret olan şan ve yücelik davulları dövülüyor…!!
Artık işler sona yaklaşıyor…
Kahraman iki feci fitnenin arasında duruyor…
Bu fitnelerden ilki, Şam'da olup; "Osman'ın kanı yerde kalmayacak!!" diye bağırıyor…
Diğer fitne Irak'tan, "Hüküm ancak Allah'ındır!!" diye haykırıyor…
Bu fitnelerden ilki daha sert ve büyükse de ikincisi de çok feci ve can yakıcı… Çünkü ikinci fitnenin ateşini tutuşturanlar, daha dün onun taraftarları ve askerleriydiler… O kabul etmeyip kendilerini uyarırken, onu hakem işini kabul etmeye zorlayanlardır… O, Amr'ın deha ve kurnazlığının üstesinden gelecek en iyi kişi olduğunu söyleyerek Abdullah bin Abbas'ı aday olarak öne çıkarırken, Ebû Musa'nın hakem işinde temsilci olmasını ısrarla isteyen ve savunanlardır…
İşte bunlar, dünkü onlardır… Bugün keyiflerine göre hareket etmek için silâhlanmış ve güven içinde yaşayan halkların gönüllerini korku, endişe ve telâşla doldurmuşlar ve nihayet onları kendilerine karşı silâh kullanmaya mecbur etmişlerdir…
İmam onları sabırlı olmaya çağırdı… Yaptıkları yanlıştan onları döndürmeye çalıştı… Fakat fitne ve sapkınlık, onların akıl ve gönüllerine iyice yapışmış, onları istediği gibi yönlendirmektedir…
İmam, Abdullah bin Habbab'ın ve hanımının ölüm haberini ve nasıl öldürüldüklerinin bilgisini alınca artık fitneci ve isyancıların yola geleceklerine dair tüm ümidini yitirdi…
Abdullah, Müslüman oluşu ve hayatı harika güzellikte olan güzîde bir sahâbînin -Habbab bin Eret'in- oğluydu…
Bir yolculukları sırasında Haricîler o ikisine hareket halindeyken rastladılar… Derhâl onları tutuklayarak, Abdullah'tan, babasının Resûlullah'tan dinlediği bazı hadisleri kendilerine aktarmasını istediler… Abdullah onlara şu hadisleri aktardı:
"Babamı şöyle derken dinledim: Resûlullah'ı şöyle derken dinledim: "Bir fitne kopacak. Bu fitnede, oturan ayakta dikilenden daha hayırlıdır. Ayakta dikilen yürüyenden daha hayırlıdır. Yürüyen de koşandan daha hayırlıdır."
Ona İmam Ali'ye (r.a.) dair düşüncelerini sordular. Ali hakkında güzel ve iyi şeyler söyleyince onu ve hanımını beraberlerinde zorla götürdüler…
Onlar yollarına devam etmekte iken bir hurma ağacından bir hurma tanesi yere düştü. Onlardan biri, o hurmayı alıp ağzına attı. Çiğneyip yutmadan önce bir arkadaşı ona öfkeyle bağırdı: "Sahibinden izin almaksızın, bedelini de ödemeksizin bu hurmayı ağzına nasıl atarsın?" Adam derhâl ağzındaki hurmayı çıkarıp yere attı. Pişman oldu, kendisini bağışlaması için Allah'a dua etmeye başladı…
Bu hallerine rağmen bir süre sonra onlar, Abdullah bin Habbab'ı tutup boğazladılar.
Sonra aynı vahşîlikle karısının üzerine yürüdüler. Kadın korkuyla bağırdı:
"Ben hamile bir kadınım. Benim hakkımda Allah'tan korkun!"
Ama yine de onu öldürdüler; karnını yararak çocuğunu dışarı attılar…
Hâlbuki bu insanlar, dün İmam Ali'nin safında onunla birlikte savaşan kişilerdi… Allah onların kalplerindeki pisliği bilmiş ve böylelikle Ali'yi onlardan uzak tutarak onların arkadaşlığından tertemiz yapmıştı…!!
* * *
Abdullah bin Habbab'ın ölüm haberini alan İmam, masum insanların başlarına gelen sonu düşündü… Bu vahşî, avare ve serseri insanları kendi hâllerine terk edecek olsa, yeryüzünün her bir köşesinde anarşi ve karışıklık çıkaracaklardı… Bu düşünceyle ordusunun harekât istikametini Şam'dan Nehravan'a doğru çevirdi… Orada Haricîlerle yaptığı amansız bir savaş sonunda onları tamamen yok etti… Onları çil yavrusu gibi dağıttı… Komutan ve liderlerinin kafalarını gövdelerinden ayırdı…
* * *
Artık şimdi biraz dinlenebilir mi…?
Bu karanlıktan ve labirentten kendisini kurtarıp da sağlam bir kalple Allah'a ibadet edeceği ve engin ilmî birikimiyle Müslümanlara faydalı olacağı günler gelecek mi…?!
Belki bazı arzu ve hayâlleri bu şekildeydi… Fakat sorumlulukları ne olacaktı…?' Onları ondan başka kim taşıyabilirdi…?! Bu sorumluluklar onun omuzlarındaydı ve onları oradan ancak ölüm indirebilirdi… Öyleyse neredesin ölüm…?! Ne zaman geleceksin…?!
Onun vaktinin geldiğini hissediyordu…
Kendisini Muaviye'yle savaşmak üzere Şam'a çağıran
Kûfeliler, birer ikişer Nuhayle'deki karargâhlarından gizlice firar etmeye başladılar…
İmam bir
* * *
Öyleyse onun da rolü bitmiş oluyordu… Niçin kalacaktı ki…?!
Hayatının bu son dönemini büyük bir meseleye ve davaya adamıştı… Bu, İslâm'a yeniden hakikatini kazandırmak, Müslümanları birlik ve beraberliklerine tekrar kavuşturmak ve İslâm devletini önceki sağlamlık, yöntem ve istikametine bir daha çıkarma davasıydı…
Evet… Uğruna hayatını ortaya koyduğu dava işte buydu: İslâm'ı hakikatine… Müslümanları da İslâm'a döndürmek…
Bu soylu davanın gerçekleşmesi uğrunda yapmadık ne savaş bırakmıştı ne de barış… Adalet ve şeref ölçüleri içinde, her tür savaşa da barışa da gözünü kırpmadan girmişti…
Onun davasının yüzü açık, alnı parlaktı… Delilleri kesin, vicdanı temizdi…
Muaviye'nin, oğlu Yezid'e biat etmeleri için halkı kılıçla korkutarak zorladığı gün bu davanın azameti kendini gösteriyordu…
Yezid…?!
Yarattıklarının şerrinden Allah'ın noksansız kelimelerine sığınırız…!!
Muaviye, Emevî hanedanlığının salih ve faziletli insanlarından birine dahi korku ve sindirme yoluyla halkı biat etmeye zorlaması caiz olmazken, Yezid'e biat nasıl caiz olabilir…?! Yezid… Onun hakkında söze ne hacet…?!
Muaviye'nin bu hareketi, böylece İmam'ın uğrunda savaştığı yüce davanın bir yönünü açığa çıkarıyordu…
Bu yön, hilâfetin asla Emevî tülekâsının eline ve insiyatifine geçmemesi… Bilakis muhacir ve ensârın salih insanlarında kalmasıydı…
Evet… O gün kahramanın, uğruna hayatını adadığı büyük davanın bu yönü de ortaya çıkıyordu…
Bütün Müslümanların Ali'ye (r.a.) rahmet okumaktan sesi kısıldı… O gün sahabeden biri şöyle dedi:
"Hayatta bir tek şey dışında yapmadığım hiçbir şey için üzüntü duymadım. O şey de Ali'nin yanında âsi gruba karşı savaşmamış olmamdır…"
Evet… Gözyaşları sakalını ıslatırken güzîde sahâbî Abdullah bin Ömer (r.a.) böyle söylüyordu…!!
* * *
Her yerde özelliklede Irak'ta Müslümanlar, kahramanı, çakalların ve kurtların ortasında yapayalnız bir başına terk ettikleri için günaha battıklarını ve vebale ortak olduklarını anlamışlardı…!!
Bunun için ağlamaya ve vâveylalar koparmaya başladılar…
Sevgi dolu, hoş, âdil ve şefkatli babalarının ardından ansızın ortaya çıkan dehşete düşüren boşluğu hissettiler…
Yalvaran gönüllerle Allah'tan ona rahmet dilemeye başladılar…
Allah'tan ona rahmet diliyorlar… dedim.
Evet… Size onun öldüğünü söylemeyi unuttum… Suikastla öldürüldü… Kahraman, Halife ve İmam şehit edildi… Hz. Ali, kapıdan çıkıp, rastladıklarını yüce sesiyle "Namaza! İnsanlar, namaza! Allah size merhamet etsin." diyerek uyandırıyordu. Bu şekilde caddeyi geçip Kûfe Mescidi'nin kapısına kadar gelmişti… Diğer rivayetlere göre; namaz kılıyordu veya namaz için hazırlık yapıyordu…
Gecenin karanlığında Abdurrahman bin Mülcem adında bir Hâricî ona doğru yaklaştı. Bu adam, beraberindeki iki kişiyle anlaşmışlardı… Irak'ta İmamı, Şam'da Muaviye'yi ve Mısır'da da Amr bin Âs'ı suikastlarla öldürmeyi planlamışlardı…
İmamın yanında muhafız ve koruma yoktu…
İmamı suikastla öldürmek çok kolaydı…
Bu cinayeti gerçekleştirmek için güce, kuvvete ve kahramanlığa gerek yoktu…
Bu suikast için sadece -başka değil- ölü bir vicdan, sapık bir düşünce, kör bir kalp ve çarpık bir irade yeterliydi…!!
Bunların tamamı, bir insan sûretinde bir araya gelip, eline de zehirli bir kılıç tutuşturulup, ardından "Bu hidayet imamı ve yüce kişide bana itaat et!" denilince, her şey birkaç dakika içinde olup bitti…!!
Böylece takdir-i ilâhî, kahramanın son arzusunu gerçekleştirdi…
Şehâdetinden birkaç gün önceydi… Kûfelilere yazdığı bir mektupta onlara şöyle sesleniyordu -Bu mektubu, arkadaşlarından biri, Kûfelilere cuma namazından sonra mescitte okumuştur-:
"… Allah'a yemin ederim ki, Allah'tan, beni aranızdan alıp, kendi rahmetine kavuşturmasını diledim…
Keşke sizi hiç görmemiş ve tanımamış olsaydım…
Allah'a yemin ederim ki, gönlümü nefret ve öfkeyle doldurdunuz. En acı nefesleri aldırdınız. İsyanınızla ve beni ortalık yerde yardımsız bir başıma terk etmekle benim görüş ve düşüncemi bulandırdınız…
Nihayet Kureyş benim hakkımda şunu dedi:
"Ali cesur adam, ancak savaşmayı bilmiyor."
Hay onlara…!! Aralarında benden daha güçlü ve benden daha dayanıklı biri var mı?!
Yirmi yaşımdan beri aralarında aktif olarak bulundum.
Bugün ise altmış yaşımı geçmiş durumdayım…
Fakat itaat edilmeyen kimsenin görüşü yoktur…"
Evet… Ey Mü'minlerin başkanı! İtaat edilmeyen kimsenin görüşü yoktur…
Takdir-i ilâhî senin arzunu yerine getirdi. Seni onların arasından çekip aldı, tertemiz, pak ve iyi biri olarak seni rahmetine aldı…
Esenlik içinde bütün fitne dalgalarını aştığın sağlam güvenli kayığın seni Yüce Dost'a götürdü…
O, yaşadığın sürece hep kendisine sığındığın ve çok uzun yıllar önce Resûlullah ile aranda geçen konuşmayı hatırladıkça daha fazla sarıldığın ve sıkıca tutunduğun kayığın…
Hani o gün -ey Mü'minlerin başkanı!- Resûlullah sana şöyle sormuştu:
"Ey Ali!
İnsanların, âhirete gönülsüz ama dünyaya hırslı oldukları… Haram helâl demeden mirası yedikleri… Malı aşırı biçimde sevdikleri… Allah'ın dinini alay ve eğlence konusu yaptıkları… zaman ne yapacaksın?!"
Sen -ey Mü'minlerin başkanı!- şöyle cevap vermiştin:
"O zaman dünyalarını onlara terk ederim. Onları kendileri için seçip beğendikleri şeyle baş başa bırakırım… Kendime de Allah'ı, Resûlünü ve âhiret yurdunu tercih ederim… Size kavuşuncaya kadar bu hâlimi değiştirmez, sabrederim…"
Tercih ettin -ey Hasan'ın babası!- ve tercihinde isabet ettin…
Sabrettin -ey Hüseyin'in babası!- ve sabrını en iyi şekilde yaptın…
Sevdiğin peygamberlere, şehitlere ve iyi kullara kavuştun…!!
* * *
Daha önce Ömer el-Faruk, zehir sürülmüş hançerle aldığı darbe sonucu Rabbine kavuştuğu gibi sen de zehir sürülmüş kılıçla aldığın darbeyle Rabbine kavuştun…!!
Kahramanın azameti, hayatının son sahnesinin de son derece muhteşem ve gerçekçi olmasından başkasına razı olmadı…
Başından darbe alan İmam derhal evine taşındı… O bu
felaket anlarında dahi kendisini evine kadar taşıyanlara ve çevresindeki diğer
insanlara, camiye gidip vakit çıkmadan
"Bunu yapan sensin demek?! Halbuki ben sana her zaman iyilik ve ihsanda bulundum…"
Büyük kahraman, çocuklarının ve diğer insanların yüzüne baktı. Hepsi de öfke ve hınçla doluydu… İçinin derinliklerinde ölümün soğukluğunun gezindiğini hissetti…
İbn Mülcem'in uğrayacağı sonu fark edince… Oğullarının ve çevresindeki diğer insanların bu katile karşı nefret ve intikam duygularıyla dolup taştıklarını fark edince… Katilini meşrû kısasın dışında maruz kalacağı her tür taşkınlık ve aşırılıktan korumak için kımıldandı…
Yanındakilere seslendi. Kelimeler ağzından kısık ve kesik kesik çıkıyordu. Bu sözler, Kur'an'ın Ali'ye kazandırdığı "insanî azameti" canlı bir tablo gibi resmediyordu…
Oğullarına ve ailesine şöyle dedi:
"Ona iyi davranın…
Ona ikram ve iltifatta bulunun…
Şayet yaşarsam, kısas talep etmek veya bağışlamak bana düşer…
Ama ölecek olursam, onu da benim ardımdan gönderin (öldürün) ki, onu âlemlerin Rabbinin huzurunda dava edeyim…
Benim başıma gelen bu olay sebebiyle sakın ondan başkasını öldürmeyin…
Kuşkusuz Allah haddi aşanları sevmez…!!"
Bu sahneyi yorumsuz böylece bırakalım… Çünkü onu yorumlayabilecek hiçbir söz bulamıyoruz…
Şimdi başka bir sahne ya da İmamın hayat sahnesinin son perdesinden bir başka kesit izleyelim…
* * *
İmamın son anları… Sahabeden bir grup insan gelerek, ondan oğlu Hasan'ı yerine halife olarak bırakmasını istediler… İmam bu teklifi kabul etmeyip:
"Bu hususta size ne emir veririm, ne de sizi bundan men ederim. Siz işinizi daha iyi bilirsiniz …"
Fakat gelenler amaçlarına ulaşmakta kararlıydılar. İmamı derinden sarsacak olan bam teline basarak şöyle dediler:
"Bizi halifesiz bırakarak huzuruna vardığın zaman Rabbine ne diyeceksin?!"
"Resûlullah'ın, Müslümanları halifesiz nasıl bıraktığı gibi ben de onları halifesiz bıraktım, derim."
İmam sonra bütün oğullarını ve özellikle Hasan'ı çağırdı. Onlara vasiyetini yazdırmaya başladı:
"Allah'a karşı takvalı olmanızı, ancak Müslüman olarak ölmenizi size vasiyet ediyorum…
Hepiniz topluca Allah'ın ipine sarılın, parçalanıp dağılmayın. Çünkü ben, Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu işittim:
"İnsanların arasını bulmak, onları barıştırmak, namazdan da oruçtan da daha faziletlidir."
Kur'an hakkında Allah'tan korkun, Allah'tan korkun! Kur'an'ın emirleri dışına çıkmayın. Sizden başkaları sizden önce Kur'an'ın hükümleri ve tavsiyeleri doğrulusunda yaşayıp, bu konuda sizi geçmesinler…
Yoksullar ve düşkünler hakkında da Allah'tan korkun! Yoksullara ve düşkünlere yardımcı olun, onları geçiminize ortak edin…
Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınaması sizi korkutmasın. Allah, kötülük ve haksızlık yapmak isteyenlere karşı sizin için yeterlidir…
İyiliği emretmekten ve kötülükten alıkoymaktan sakın vazgeçmeyin. İnsanlara Allah'ın emrettiği şekilde güzel sözler söyleyin.
Mü'min kardeşlerinizle bağlarınızı koparmayın. Birbirinize iyilikte bulunun, birbirinize sırt çevirmekten, aranızdaki ilişkileri koparıp tefrikaya düşmekten sakının. İyilik ve takva üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın…"
* * *
İmamın hayatına kast eden suikast, hicretin kırkıncı yılı ramazanın on sekizinde cuma günü şafak vaktinde meydana geldi… Ramazanın on dokuzunda cumartesi günü gurup vaktinde de pak ruhu bedeninden ayrıldı…
Böylece yolcu vatanına dönmüş, menziline varmış oldu…!!
Ebû Tâlib'in oğlu dünyadan ayrıldı… Fakat onun hayatı ve yeryüzü üzerinde geçirmiş olduğu günler, bir güneşe dönüşerek insanlık hayatı ve tarihindeki yüksek yerini aldı. Hak, kahramanlık, iman, hayır, iyilik, şeref ve onur gibi değerleri kendi yörüngesine doğru çekmeye başladı…
Böylelikle İmam bu dünyadan hem göçtü, hem göçmedi…
Hem ayrıldı, hem ayrılmadı…
O ayrılan buradaki…
O yolcu mukim…
Dünyaya sarılanlara dünyalarını terk edip de Allah'ı, Resûl'ünü ve âhiret yurdunu kendisine tercih ettiği zaman ebediyet ve ölümsüzlük kapıları onun yâdı ve hatırası için ardına kadar açıldı…
Fırtınalar ve kasırgalar, karanlık gecelerde onu yolundan saptırmak… veya aklını başından almak… yahut amaç ve ilkelerinden onu uzaklaştırmak, onları gerçekleştirmesine engel olmak için her yandan onu sardı… Fakat o asla yolundan sapmadı… Aklı başından gitmedi… İlkelerini sahipleniyor olmaktan dolayı herhangi bir sıkıntı duymadı… Ölüm ona geldiği zaman onu sancağı dalgalandıran bir dev şahsiyet olarak buldu…!!
Hayatta ender olarak bulunan bu tür insanları, takdir-i ilâhî unutulmuşluğa ve yokluğa teslim etmemekte; onları ölümsüzleştirmektedir… Çünkü bu insanlar, beşeriyetin vicdanı ve aklıdırlar…
Ebû Tâlib'in oğlunun ahlâk ve karakteri, ölümsüzlük sahasında bir silkinme ve canlanma olup, bütün zaman ve mekânlarda insanlığa, hakka olan muhteşem sadakat ve bağlılığın haberini vermektedir…
Çocuğun sadakat ve bağlılığı… Gencin sadakat ve bağlılığı… İhtiyarın sadakat ve bağlılığı…
Savaşçının sadakat ve bağlılığı… Âbidin sadakat ve bağlılığı…
Vatandaşın sadakat ve bağlılığı… Devlet başkanının sadakat ve bağlılığı…
Ömrün çeşitli merhalelerinde, farklı ortamlarda ve farklı biçimlerde ortaya çıkan sadakat ve bağlılık…
Çünkü bu, yapmacık değil; içten gelen bir sadakat ve bağlılıktır…
Sonradan uydurma değil; yaratılıştan gelen bir sadakat ve bağlılıktır…
Menfaat ve faydalar üzerine kurulu olmayan; bilakis kesin inancın sağladığı sadakat ve bağlılıktır…
* * *
Şayet hakka sadakat ve bağlılık, öncelikle dünyanın hakkından gelmeyi ve onun insanı ayartan ve yoldan çıkaran güzelliklerinden uzaklaşmayı gerektiriyorsa, Resûlullah'ın amcasının oğlu ve yine onun büyük öğrencisi bu konuda oldukça ileri mesafede olup, tâkat sınırlarını aşmış durumdadır…
İşte ta kendisi… Müslümanların halifesi ve Mü'minlerin başkanı… Kûfe çarşısına çıkıyor… Çok sevdiği, değer verdiği kılıcını satmak için gelmiş… Şöyle diyor:
"Benim bu kılıcımı kim satın alır…?! Allah'a yemin ederim ki, bir elbise alacak kadar param olsaydı, onu satmazdım…!!"
Devlet hazinesine İslâm coğrafyasının her tarafından paralar ve mallar akarken ve Mü'minlerin başkanı olarak bu para ve maldan kendine yetecek kadar bir maaşı alma hakkı varken, bu ihtiyaç ve yoksunluk niye…?!
Niçin illâ da ununu kendi öğütmekte ısrar ediyor…?!
Neden her tarafı yamalarla dolup, yeni bir yama yapılamayacak derece eskiyinceye kadar zırhını kullanmakta ayak diriyor…?!
Ekmeği niçin sadece kepeği ile karıştırıp, kurutulmuş olarak yiyor…?!
Niye Kûfe'deki başkanlık sarayına girmiyor da çamurdan yapılmış bir kulübede kalmayı tercih ediyor…?!
Niçin diyoruz…?!
Çünkü Hakka sadakat ve bağlılık ile dünyanın gurur ve ihtişamı asla bir araya gelmezler…!!
Bunu kendinden önce yaşamış örnekten öğrendi… Onları dilinden düşürmüyor, öve öve bitiremiyor…
Bu örnekler bir an aklından çıkmıyor… Onları şöyle anlatıyor:
"Resûlullah (s.a.v.) hiçbir zaman kendisi için çalışmadı, o hep başkasına kucak ve sığınak oldu…
Allah'ın kendisiyle konuştuğu Peygamber Musa şöyle demişti: "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra (lütfa) muhtacım." Allah'a yemin ederim ki, o, Allah'tan sadece yiyeceği kadar ekmek istemişti…
Meryem oğlu Mesih de sert ve kaba elbise giyer, iri undan yapılmış kuru ve katıksız ekmek yerdi. Bineği ayakları, hizmetçisi elleriydi…"
En büyük merakı, titremeyen, tereddüt etmeyen elini, dünyanın insanı ayartıp yoldan çıkaran güzellik ve mutluluklarının yüzüne karşı kaldırıp, "Hayır!" demek sûretiyle dünyayı aşağılamak ve küçük düşürmekti…!!
Ne zaman ki Müslümanların idaresine getirilip onlara halife ve başkan oldu, bu merak bir görev ve sorumluluğa dönüştü…
Evet… O zaman dünyayı ıskartaya çıkarmak, bir köşeye atarak onun saltanat ve otoritesine son vermek, sırf kahramanlığa duyulan bir merak yahut manevî antrenman olmaktan çıktı… Bunun ötesinde bir kimliğe bürünerek, yönetim sorumluluğunun, örnek olma yükümlülüğünün zorunlu hâle getirdiği bir görev oldu… İşte o zaman onu şöyle derken duyduk:
"Ben bana Mü'minlerin başkanı denmesine razı olacağım, sonra da onların sıkıntı ve kederlerine ortak olmayacağım, öyle mi…?!
Allah'a yemin ederim ki, isteseydim bana saf bal getirilir, ince öğütülmüş buğdaydan ekmekler yapılır, yumuşacık elbiseler giyerdim…
Fakat arzu ve isteklerimin beni yenmesi ne mümkün…! Etrafımda açlıktan kırılan mideler, susuzluktan kurumuş ciğerler varken, benim karnım tok gecelemem imkânsız..!!"
* * *
Öyleyse o mukim olup henüz ayrılmamıştır…
Her nesil ve çağda insanlığa, hakka sadakat ve bağlılığın, insanın en kıymetli yükümlülüğü olduğunu öğretiyor…
Her nesil ve çağda idarecilere ve başkanlara, hakka sadakat ve bağlılığın, dünyanın insanı yaratılış hedefinden saptıran tüm güzelliklerini ve otorite ve gücün verdiği gurur ve kibri elinin tersiyle itmek anlamına geldiğini öğretiyor…
O mukim olup henüz ayrılmamıştır…
Asrımız siyaset ve yönetimde bir üstadı, bir öğretmeni ve bir mürşidi buluyor…
Bugün medeniyet, bütün güç ve imkânlarını fakirliği yok etmek, yaşam seviyesini yükseltmek, adaleti her tarafta yaygınlaştırmak için seferber etmişken, Mü'minlerin başkanı Ali'nin yaklaşık bundan bin dört yüzyıl önce "fakirlik ıstırabı"nı ve "malın işlevi"ni temenniler üzerine kurulu bir anlayışla değil; sorumlu devlet başkanı bilinciyle ele aldığını görüyoruz…
Bakın…
İşte o bir âbid… Ama ibadete düşkünlüğü ve zühd yaşantısı onu toplumdaki fakirliğin boyutlarını ve şiddetini öğrenmekten ve ruhun ve vicdanın kalkınması için onunla savaşmaktan alıkoymuyor… Bilakis şu meşhur sözünü söylüyor:
"Keşke fakirlik, bir adam olsaydı da onu öldürseydim."
İşte bakın yine o… Devlet idaresinin başına geçtiği, halife olduğu ilk saatler… Mekke'nin fethinden önce Müslüman olanlarla fetihten sonra Müslüman olanlara verilen hediye ve bağışlarda farklı oran ve miktarların uygulanmasının yol açtığı kişisel servetlerdeki şişme ve büyümeyi önlüyor… Herkese eşit oran ve eşit miktar prensibini uyguluyor…
"Devlet hazinesi"nin gücü nispetinde herkes ihtiyacının üzerinde olmamak koşuluyla gereken miktarı alıyor…
Fakat muhalifler, onun ekonomideki bu siyasetini eleştiri okuna tutuyorlar. Küçük kelimelerle büyük sözler ediyorlar… Diyorlar ki:
"Mal benim malım olsaydı, onu insanlar arasında eşit olarak dağıtırdım. Fakat mal, Allah'ın malı ve insanlar da onun kulları olunca nasıl olacak…?!"
Ona göre "malın işlevi", fert fert bütün halkın ihtiyaçlarını gidermekten ibarettir…
Mal, dinden dolayı verilen bir karşılık ve mükâfat değildir. Statü ve mevki sebebiyle bir onurlandırma da değildir… Hatta gösterilen çaba ve emeğin bedeli, ücreti de değildir…
Malın işlevi, sadece yaşamın zorunlu ihtiyaçlarının karşılamaktan ibarettir. Ne bundan fazla ne de bundan az başka hiçbir kıymet ve fonksiyonu yoktur…
Bundan dolayı mal, asla rant olamaz… Bir avuç zengin, varlıklı insan arasında dolaşan bir devlet de olamaz…
Ekonomiyi sadece birkaç elin veya ailenin kullanımına ve hizmetine sunmak, İmamın fıkhına göre -ki bu İslâm'ın fıkhıdır-, malın işlevinin heder edilmesi ve doğru misyonundan engellenmesi demektir…
Bu sebeple o, yönetiminin ve hükümetinin en büyük prensip ve ilkelerinden birini de ortaya koyan şu isabetli sözünü söyledi:
"Allah, fakirlerin rızkını zenginlerin mallarında yapmıştır… Fakir ancak zenginin tıka basa yemesi sebebiyle aç kalır…"
İmam bu prensibi koymakla sadece malda karaborsacılık ve stokçuluk yapılmasını yasaklamış olmuyor; bilakis aynı zamanda malın lüzumsuz ve kötü kullanılmasının, malla debdebe ve saltanat sürülmesinin de önüne geçmiş oluyordu…
Fakirin açlığı, zenginin tıka basa yemesinden ileri gelir…
Açlık ve tıka basa yemek… Her iki durum da malın işlevinde ve adaletli bölüşümünde bir bozukluk ve düzensizliğin olduğunu göstermektedir…
Mal, israf ve lükse kaçmadan geçimin sağlanması ve ihtiyaçların karşılanması noktasında doğru işlevini yerine getirmeye başladığında… İşte o zaman "açlığa" yol açan "tıka basa yemek" diye bir durum meydana gelmeyecek ve dolayısıyla tıka basa yemeye kin ve nefret duyan bir açlık da söz konusu olmayacaktır…
İşte onun bu gerçeği dile getiren sözü:
"Allah, fakirlerin rızkını zenginlerin mallarında yapmıştır…"
Bu sözün harika anlamı, bize apaçık bir fıkhî hüküm sunmaktadır ki bu şudur: Toplumda fakir ve yoksullar bulunduğu sürece zenginlerin malları yalnızca o malı ellerinde bulunduran zenginlere ait olmaktan çıkar, bilakis kendilerinin ve fakirlerin ortaklaşa hak sahibi oldukları bir mülke dönüşür… O mallarla elleri dolu zenginler kadar elleri bomboş olan fakirler de o mal da hak sahibi olurlar…!!
İmam bütün prensip ve ilkelerinde yaptığı gibi bu prensibi de doğru biçimde uygulamıştır… Çevresinde baş gösteren fitneler ve kendisine karşı yürütülen savaşlar, onu bu prensibi yaşamaktan ve yaşatmaktan alıkoyamamıştır…
Acaba nefretleri üzerine çekmesinin ve dün destekçisi ve taraftarı olan kimselerin bugün çevresinden dağılıp gitmelerinde bu siyasetinin etkisi ve rolü olmuş mudur…?!
Büyük servetler edinmiş olan ve yine servete giden yolda koşuşturan Müslümanların korku ve kaygıları…
Onların, "Allah, fakirlerin rızkını zenginlerin mallarında yapmıştır…" prensip ve sloganını hayata geçiren halifeye karşı savaşmalarında tahmin edilmeyen bir rol oynamış olabilir mi…?!
* * *
Her hâlükârda kahramanın fizikî varlığı dünyadan ayrılmıştır… Ama bu fizikî varlığın dipdiri mevzusu ve tertemiz içeriği hakikat için besin ve su olarak geride kalmışlardır…
İmam, hayatını uğrunda mücadele ederek geçirdiği ve sancağını taşırken öldüğü bütün değerlerde ve hakikatlerde yaşamaya devam edecek…
Yine o, altmış üç yaşına kadar süren bir hayat ortaya koyduğu faziletleri ve yüceliklerinde yaşamaya devam edecek… Bu öyle bir hayattır ki, Dırâr bin Damre el-Kinânî onu çok mükemmel biçimde tanımlamıştır…
Dırâr bin Damre el-Kinânî bu hayatı anlatırken şöyle der:
"Uzak görüşlüydü… Güçlü, kuvvetliydi… Kesin ve net konuşurdu… Adaletle hükmederdi…
Her tarafından ilim fışkırır, dilinden hikmet incileri dökülürdü…
Dünyaya ve güzelliklerine yabancı ve soğuk, geceye ve yalnızlığına dost ve sıcaktı…
Gözü her daim yaşlıydı… Çok düşünceliydi… Ellerini sürekli tersine çevirip, kendisini hesaba çekerdi…
Elbisenin sert ve kabasından, yemeğin de kuru ve katıksız olanından hoşlanırdı…
Bizden biri gibiydi. Sorduğumuzda cevap verir, ona gittiğimizde bizi karşılar ve çağırdığımızda gelirdi…
Allah'a yemin ederim ki yanımızda olduğunda heybet ve mehâbetinden dolayı konuşamaz, azametinden dolayı söze başlayamazdık...
Gülümsediğinde sanki ağzında dizilmiş inciler var gibi görünürdü… Dindar insanlara değer verir, saygı duyar, fakirleri ve yoksulları kendine yakın tutardı…
Haksız olan güçlü ve nüfuz sahibi hiç kimse onun yanında ümitvar olamazdı. Zayıf ve güçsüz olan da onun adaletinden asla ümit kesmezdi…
Ben onun bazı hâllerine tanık oldum ki bunlardan birinde
"Ey dünya! Ey dünya! Bana direnç mi gösteriyorsun yoksa beni özledin mi?! Yazık, çok yazık!! Sen git benden başkasını kandır.
Seni üç kesin talakla boşadım ki, artık geri dönüş imkânsız…!!
Senin ömür süren kısa… Yaşamın alçakça… Tehliken ise büyüktür…
Ah, azığım ne kadar az…!!
Yolculuk ne uzak…!!
Yol ise, ne kadar ıssız ve ürkütücü …!!"
* * *
İmamın insanlardan yana nasibi tökezleme ve sendeleme oldu…
Fakat kendisinin tertemiz ve takvalı nefsinden ve şahsiyetinden yana nasibi ise, gelişkin, artıcı ve bol bol oldu…
Destekçilerinin, taraftarlarının ve arkadaşlarının destek ve yardımları olmaksızın…
Ardı ardına düşmanların tezgâhlayıp, yürürlüğe koydukları komplolar ve tuzaklar karşısında endişe ve kaygıya kapılmaksızın…
Eşsiz imanıyla ve güçlü bileğiyle tek başına, rüşd ve akıl sahipleri için her vakit "bir fener kulesi" vazifesi görecek bir ulu hayat kurdun…
* * *
Onunla savaşta aşırıya gidenler ona insaf etmemişlerse de…
Onu sevmekte aşırıya gidenler ona insaf etmemişlerse de…
Benzersiz hayatı, düşmanlarına azametini, dostlarına da vazgeçilmez olmadıklarını göstermekle ona insaf etmiş…
Ve zamanın üzerinde temiz, parıltılı ve muzaffer olarak yürümüştür…
İşte size gerçek azamet ve yücelik…!!
≈≈
"Allah ondan razı olsun"
≈≈
N
[1] Yazar "Giriş"te belirttiği üzere, bu kitapta yer alan biyografileri birbirinden bağımsız kitaplar olarak ve tarihî kronolojiyi dikkate almadan yazmış ve yayımlamıştır. Buna göre "Ömer'in Huzurunda" başlıklı bölüm, "…Ve Ebû Bekir Geldi" başlıklı bölümden ve yine "Ali'nin Gözetiminde" başlıklı bölüm de "Osman.. Yolun Açık Olsun…!!" başlıklı bölümden önce kaleme alınmıştır. Daha sonra bu bağımsız biyografiler tek bir kitap hâlinde yayımlanmak istenince, tarihî kronolojiye göre sıralanıp, düzenlenmiştir. Yazarın burada "Osman… Yolun Açık Olsun!!" adlı kitabından bahsetmemesinin sebebi budur.-Mütercim.
[2] Câsiye,
[3] Câsiye,
[4] Câsiye,
[5] Câsiye,
[6] Kasas,
[7] Âl-i İmrân,
[8] Ebû Hanîfe ed-Dîneverî, "el-Ahbâru'-tıvâl" adlı kitap. (Yazar)
[9] Kasas,
[10] Tülekâ: Resûlullah'ın, Mekke'yi fethettiği gün "Haydi gidin, hepiniz özgürsünüz!" buyurarak serbest bıraktığı Kureyşli müşriklerdir. Bunlar o gün veya daha sonra Müslüman olmuşlardır. (Yazar)
[11] Neml,
İslami Okul Okulların En Önemlisi