Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Abdullah B - İslami Bilgiler - Buummet - 3. Sayfa

ABDULLAH b. AMR b. ÂS

Kullukta Zirvede Bir Şahsiyet

Şimdi, çok tövbe eden, âbid, zahid gerçek bir kuldan söz ediyoruz: Abdullah b. Amr b. Âs'dan...

Babası Amr b. Âs, zekâ, deha ve kurnaz­lıkta üstad olduğu gibi, o da âbidler, zahidler, açık sözlü ve açık gönüllü kimseler arasında yüce bir mevkiye sahipti...

Bütün vaktini ve hayatını ibadete ada­mış­tı...

İmanın tadıyla öylesine ibadet ediyordu ki, geceler ve gündüzler ona yetmez olmuştu.

 


Babasından önce müslüman oldu. Biat et­mek üzere Hz. Peygamber (s.a.v.)'e elini uzattığından beri Allah'ın nuru ve itaatının fey­ziyle kalbi, taze sabah aydınlığı gibiydi.

Önce Kur'ân'a yöneldi. Kur'ân parça parça ini­yordu. Ve o, nazil olan âyetleri hemen ez­ber­liyor, kavramaya çalışıyordu. Böylece Kur'ân'­ın nü­zûlü tamamlandığında, o da ta­mamını ezberlemişti.

O, Kur'ân'ı sadece kuvvetli bir hafız olsun ya da ezberinde bir kitap bulunsun diye ez­berlemedi...

Bilakis kalbini imar etmek, sonra da Allah­'ın itaatkâr bir kul olmak için ezberlemişti. Ve onun helal kıldığını kendine helal, haram kıldı­ğını da haram kılmak ve emirlerine uymak için... Sonra onu tertîl üzere okumaya, oku­duklarını düşünmeye yöneldi... Meyveleri ol­gun bahçelerde dolaşır gibi, Kur'ân'ın mübarek âyetlerinin kendisine bahşettiği feyizle kalbi mesrur, onun tesiriyle gözleri yaşlı olarak...

Abdullah âdeta Allah'ı, takdis etmek ve O'na kulluk etmek için yaratılmıştı. Dünyadaki hiçbir şey onu bu durumdan uzaklaştırmaya güç yetiremezdi.

 

İslâm ordusu müşriklerle savaşmak üzere cihada çıktığı zaman da onu ön saflarda görü­yoruz. Seven bir ruh ile arzulayan bir âşık gibi şehâdeti temenni ederek...

Peki, savaş sona erince nerede görüyoruz onu… Ya bir camide ya da evinin mescidinde... Gün­düz oruçlu, gece namaz hâlinde… Lisanı mü­bah da olsa dünya kelamı nedir bilmez. Kalbi zikir, hamd ve istiğfar ile yumuşak ve olgun...

Onun kulluğunun derecesini anlamak için, insanları Allah'a kulluğa davet etmek üzere gel­miş olan Peygamber (s.a.v.)'in, onun iba­detine bir sınırlama getirmek için ona müda­halede bulunduğunu bilmek yetmez mi?


Allah Resûlü (s.a.v.) Abdullah b. Amr b. Âs'ın hayatının böyle bir süreç içerisinde oldu­ğunu öğrenir...

O herhangi bir gazveden dönünce, artık bütün zamanını gece-gündüz demeden, na­maz, oruç ve Kur'ân okumakla geçirmektedir…

Nebî (s.a.v.) onu yanına çağırdı ve ibadette mutedil olmaya davet etti.

Resûlullah şöyle buyurur:

"Sen gündüzleri iftarsız oruç tutuyor, gece­leri de uyumadan sürekli namaz kılıyormuşsun öyle mi?

Hayır, böyle yapma. Her ay üç gün oruç tut­man yeterlidir."

Bunun üzerine Abdullah:

"Ama ben daha fazlasına güç yetiririm."

"Öyleyse haftada iki gün oruç tut."

"Ben bundan da fazlasına güç yetiririm"

"Öyleyse oruçların en hayırlısı, Davud oru­cuna ne dersin? O, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı."

Resûlullah (s.a.v.) konuşmasına devam etti:

"İşittim ki, sen bir gecede Kur'ân'ı hatmedi­yormuşsun. Korkarım ki, ömrün uzun olur da onu okumaktan bıkarsın.

Her ay bir hatim yap...

Az gelirse,

Her on günde bir hatim yap.

Bu da az gelirse,

Her üç günde bir hatim yap."

Sonra şöyle buyurdu:

"Ben bazan oruç tutar, bazan tutmam. Ba­zan namaz kılar, bazan uyurum.

Ve kadınlarla da evlenirim. Binaenaleyh kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden de­ğildir."

Ve Abdullah b. Amr'ın ömrü uzun oldu. Yaş­lanıp kemikleri zayıfladığında daima Re­sû­lul­lah'ın kendisine verdiği öğüdü hatırlar ve şöyle derdi:

"Keşke Resûlullah'ın verdiği ruhsatı kabul etseydim."

 

İki müslüman topluluk arasında meydana gelen bir çatışmada böyle bir mü'min hakkında doğruyu bulmak ne kadar zordur.

Hz. Ali ile mücadelesinde Muaviye safında yer almak üzere onu Medine'den Sıffin'e hangi etkenler yöneltmişti?

Gerçekten Abdullah'ın bu durumu düşü­nülmeye değer… Onun durumunu anladıktan sonra da vakar ve yüceliğini takdir etmek ge­rektiği gibi…

Abdullah b. Amr'ın, hayatını tehlikeye atar­casına ibadete nasıl yöneldiğini daha önce gördük. Öyle ki, babası onun bu durumundan Re­sûlullah'a çokça şikâyette bulunuyordu.

Nihayet bir gün Resûlullah ona ibadette iti­dalli olmasını ve ibadeti belli vakitlerle sınırla­ma­sını emreder. Babası Amr da oradadır. Re­sû­lullah onun elini tutup, babasının eli üze­rine koyar ve şöyle buyurur:

"Sana emrettiğimi yap ve babana da itaat et."

Abdullah, dindarlığı ve ahlâkının gereği olarak zaten anne babasına itaatkâr olmasına rağ­men Resûlullah ona böyle emretti. Bu yolla ve münasebetle onda özel bir etki uyandırmak için...

Abdullah b. Amr uzun bir hayat yaşadı. Ve ömrü boyunca da bu veciz ifadeyi bir an olsun aklından çıkarmadı:

"Sana emrettiğimi yap ve babana da itaat et."

 


Zaman içinde günler ve yıllar birbirini takip etti.

Şam'daki Muaviye, Hz. Ali'ye biatı red­det­ti.

Hz. Ali de meşru olmayan bir isyana boyun eğmedi.

Ve iki müslüman topluluk arasında savaş oldu. "Cemel Savaşı" geçti... "Sıffin Savaşı" gel­­di.

Amr b. Âs Muaviye'nin yanında olmayı seçmişti. Ve o, oğlu Abdullah'ın müslümanların gözünde ne derece saygın ve dindarlığına gü­venilen bir kimse olduğunu iyi biliyordu. Bu yüzden birçok kimseyi Muaviye tarafına çek­mek için oğlunu da bu savaşa katılmaya teşvik ediyordu. Ve aynı zamanda Amr, oğlu Abdul­lah'ın yanında bulunması dolayısıyla savaşta çok şeye nail olacağını umuyordu. Zira onun Şam'ın fethindeki ve Yermük günündeki kah­ramanlıklarını henüz unutmuş değildi.

Ve nihayet Sıffin'e gitmeye karar verince, onu yanına çağırıp:

"Abdullah! Harbe çıkmaya hazırlan, sen de bizimle birlikte savaşacaksın." dedi.

Abdullah cevapladı:

"Nasıl olur? Resûlullah (s.a.v.) hiçbir müs­lü­manın boynuna kılıç vurmayacağıma dair ben­den söz aldı..."

Bunun üzerine Amr, kurnazlık yaparak onu ikna etmeye çalıştı. Güya onlar bu savaşa çık­makla Hz. Osman'ın katillerini yakalayıp, onun temiz kanının öcünü alacaklarmış...

Sonra ani bir hareketle, anlamlı bir şekilde sözünü şöyle bitirdi:

"Resûlullah'ın, senin elini benim elimin içine koyarak yaptığı nasihatin sonunda "Ve babana itaat et" dediğini hatırlıyor musun?

Şimdi ise ben sana, bizimde birlikte çıkıp savaşmanı emrediyorum!"

Bunun üzerine Abdullah, sırf babasına itaat etmek üzere yola çıktı. Kesinlikle kılıç taşıma­mak ve hiçbir müslümanı öldürmemek üzere...

Fakat bu nasıl mümkün olacaktı?

Evet, şimdilik sadece bu şekilde babasıyla çık­mış olması yeterli idi... Ama savaş başladığı zaman… İşte o zaman yerine getireceği emir de Allah için olmalıydı...

Şiddetli ve ateşli bir şekilde savaş başladı...

Tarihçiler, Abdullah'ın savaşın ilk başlangı­cına katılıp katılmadığı konusunda ihtilaf edi­yorlar.

Biz savaşın başında katıldığı görüşündeyiz. Çünkü savaş zaten kısa sürmüştü. Ayrıca onu savaşa ve Muaviye'ye karşı açıkça yer almaya sevk eden bir başka durum daha vardı. O da şudur:

Sahâbenin yanında saygın bir yere sahip olan Ammâr da Hz. Ali ile birlikte savaşıyordu. Dahası onun ileride nasıl bir topluluk tarafın­dan öldürüleceği Hz. Peygamber tarafından haber verilmişti.

Olay şöyle gerçekleşmişti:

Resûlullah ve ashabı, Medine'ye hicretleri­nin hemen ardından mescidlerini inşa ediyor­lardı. Taşlar, kuvvetli bir insanın bile birden fazlasını bir seferde taşıyamayacağı kadar bü­yük ve ağırdı. Fakat Ammâr, aşırı sevinç ve neşesinin tesiriyle ikişer ikişer taşıyordu. Resûlullah onu gözleri yaşlı olarak bir süre süzdükten sonra şöyle demişti:

"Vah Sümeyye'nin oğluna..! Onu asi bir topluluk öldürecek..!"

O gün inşaata katılan bütün sahâbîler bu haberi duymuştu ve hâlâ hatırlıyorlardı.

Abdullah b. Amr da bunu duyanlardandı.

Hz. Ali ve Muaviye arasında meydana gelen savaşın başlarında, Ammâr yüksek tepelerin üzerine çıkarak gür bir sesle şöyle haykırı­yor­du:

"Bugün sevgililere kavuşuyoruz,

Muhammed'e ve ashabına…!!"

Muaviye'nin ordusundan bir grup, onu öl­dürmek üzere anlaştılar. Ve onu günahsız şehitlerin dünyasına ulaştıracak olan günahkâr bir oku doğrulttular...

Ammâr'ın ölüm haberi bir rüzgâr gibi her tarafa yayıldı...

Abdullah b. Amr, dehşet ve heyecan içinde yerinde duramaz olmuştu:

"Ammâr öldürüldü ha..?! Onu siz öldürdü­nüz ha..?

Öyleyse siz, evet o hâlde sizsiniz o âsi topluluk!.. Sapıklık üzere savaşanlar evet siz­lersiniz!.."

Bir uyarıcı ve haberci gibi Muaviye ordusu­nun arasına daldı. Onların azimlerini kırmak, âsi bir topluluk durumuna düşmüş olduklarını onlara anlatmak için. Çünkü onlar Ammâr'ı öldürmüşlerdi ve yirmi yedi yıl önce Resûlul­lah, ashabından bir grubun arasında Ammâr'ı âsi bir topluluğun öldüreceğini haber vermişti.

Abdullah'ın söyledikleri Muaviye'ye ula­şınca, onu ve babasını çağırttı ve babasına:

"Bu deliyi bizim yakamızdan uzaklaştırma­yacak mısın?" dedi. Abdullah ise şöyle cevap ver­di:

"Ben deli değilim. Ancak bir zaman Resû­lullah'ın Ammâr'a: "Seni âsi bir topluluk öldürecek!" dediğini duymuştum."

Bu sefer Muaviye ona:

"Peki, bizimle birlikte niye çıktın o zaman?" dedi.

Abdullah bunu da şöyle cevapladı:

"Çünkü Resûlullah bana, babama itaat et­memi emretti. Ben de ona İtaat ederek çıktım, ama sizinle birlikte savaşamam."

Onlar bu şekilde konuşurlarken, bir adam içeri girip, Ammâr'ın katilinin huzura girmek için izin istediğini söyleyince Abdullah hay­kırdı:

"Ona izin ver ve cehennemi müjdele!"

Oldukça sabırlı ve yumuşak olmasına rağ­men Muaviye hiddetlenerek Amr'a çıkıştı: "Şu oğlunun söylediklerini duymuyor musun be adam?"

Fakat Abdullah müttakilere yakışır bir sa­kinlik ve rahatlık içinde Muaviye'ye, sadece gerçeği söylediğini vurgulayarak, Ammâr'ı öl­dü­ren­lerin ancak âsi kimseler olabileceğini tek­rar etti. Sonra babasına dönüp:

"Eğer Resûlullah bana sana itaat etmemi emretmemiş olsaydı, seninle buraya kesinlikle gelmezdim." dedi.

Bu konuşmadan sonra Muavyie ve Amr, askerleri teftiş için çıktılar. Fakat herkesin, Hz. Peygamber'in Ammâr hakkındaki "Seni âsi bir topluluk öldürecek!" haberinden söz ettiklerini görünce dehşete kapıldılar.

Ve bu kargaşanın Muaviye'den yüz çevir­meye ve hatta ona isyana dönüşmek üzere olduğunu hissettiler... Bunun üzerine insanları yatıştıracak bir hile buldular. Şöyle diyorlardı:

"Evet, Resûlullah bir gün Ammâr'a "Seni âsi bir topluluk öldürecek" demiştir.

Ve Resûlullah ‘ın verdiği haber doğrudur...

Ve işte gerçekten Ammâr da öldürülmüş­tür...

Fakat onu kim öldürmüştür?

Onu ancak savaşa çıkaranlar ve kendile­riyle birlikte savaşa sürükleyenler öldürmüş­tür."

Böyle bir karmaşada hangi mantık böyle ça­lışabilir? Muaviye ve Amr'ın mantığı çalıştı. ..

Bunun üzerine iki topluluk savaşa, Abdul­lah b.Amr ise mescidine ve ibadetine yöneldi...

 

 


O, hayatına kulluk ve ibadetten başka bir şey sokmadan yaşadı.

Fakat yine de Sıffin'e gitmiş olması, oraya sadece gitmiş olması bile onda sürekli bir sı­kıntı sebebi oldu... Nitekim bunu hatırlayınca ağlar ve şöyle derdi:

"Bana ne oldu da Sıffin'e gittim?

Bana ne oldu da müslümanlarla savaşa gittim?"

 

Bir gün, Abdullah arkadaşlarıyla Mescidi Ne­bevî'de otururken, Hz. Hüseyin onların ya­nından geçti ve selâmlaştılar.

Hz. Hüseyin uzaklaşınca, Abdullah yanın­da­kilere şöyle konuştu:

"Size yeryüzündekilerin semadakilere en se­vimli insanını haber vereyim, ister misiniz? İşte o, biraz önce buradan geçen Hüseyin'dir.

O Sıffin'den beri benimle konuşmamıştı...

Onun benden hoşnut olması, birçok kızıl develerimin olmasından benim için daha iyi­dir..."

Daha sonra Abdullah, Ebû Saîd el-Hudrî ile Hüseyin'i ziyaret etmek üzere anlaştı.

Ve Hüseyin'in evinde büyük insanların bu­luşması gerçekleşti.

Abdullah b. Amr konuşmaya başlamıştı. Sıf­fin olayından söz açılınca, Hüseyin sitemli bir şe­­kilde ona:

"Seni Muaviye'nin yanında savaşa iten se­bep neydi?" diye sordu.

Abdullah şöyle cevap verdi:

"Bir gün babam olacak o adam, Amr b. Âs, beni Resûlullah'a şikayet etti. "Abdullah gün­düzlerini oruçla, gecelerini de namazla geçiri­yor." dedi.

Bunun üzerine Resûlullah bana şöyle bu­yur­du:

"Ey Abdullah! Namaz kıl; ama uykunu da uyu. Bazen oruç tut; ama bazen da tutma. Ve babana da itaat et."

Sıffin gününde de babam beni kendileriyle birlikte çıkmaya zorlayınca mecburen çıktım.

Fakat Allah'a yemin ederim ki, ne bir kılıç, ne bir mızrak, ne de bir ok kullandım..."

Mübarek ömründen yetmiş iki sene geç­mişti…

Namazgâhında, Rabbine tazarru, niyaz ve hamdde bulunuyordu. Böyleyken ebedî yolcu­luğa çağrıldı. O da bu çağrıya büyük bir ar­zuyla icabet etti...

Ruhu, kendisinden önce geçen güzellik ve iyilik sahibi kardeşlerine doğru kanat açarak uçup gitti...

Müjdeci olan Yüce Dost (Allah) ona şöyle hitap ediyordu:

"Ey huzur içinde olan can!  

O senden sen de O'ndan hoşnut olarak Rab­bine dön!

İyi kullarımın arasına katıl, cennetime gir." (Fecr, 27–30)