Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Ebû Süfyân B - İslami Bilgiler - Buummet - 4. Sayfa

EBÛ SÜFYÂN b. HÂRİS

Karanlıktan Aydınlığa

Bu, başka bir Ebû Süfyân… Ebû Süfyân b. Harb değil…

Onun hikâyesi, dalaletten hidâyete, nef­ret­ten sevgiye, mutsuzluktan saadete ermenin hi­kâ­yesidir…

Yine onun hikâyesi, uzun ve boş yorgun­luklarla ruhu ağırlaşmış bir kimsenin Allah'a sığınınca, O'nun rahmetinin ne denli geniş ol­duğunu görmesinin hikâyesidir.

Düşünün ki! Tam yirmi yılını Ebû Süfyân, İslâm'a sürekli bir düşmanlıkla geçiriyor...

Tam yirmi yıl, Nebî (s.a.v.)'in peygamberli­ğinden itibaren "Büyük Fetih Günü" yaklaşın­caya kadar Ebû Süfyân daima Kureyş yan­daşlarını destekliyor, şiiri ile Resûlullah'ı hic­ve­diyor. Düşmanlıkta öylesine gayretli idi ki, Ku­reyş'in savaş için topladığı kuvvetlerden hiçbir zaman geri kalmıyor...

Üç kardeşi de, Nevfel, Rebîa ve Abdullah ondan önce müslüman olmuşlardı...

Bu Ebû Süfyân, Resûlullah'ın amcaoğluydu. Çünkü o, Peygamber Efendimizin de­desi Ab­dül­muttalib'in oğlu Hâris'in oğluydu.

Sonra o, Resûlullah'ın sütkardeşiydi. Çünkü Resûlullah'ın sütannesi Halime hanı­mefendi birkaç gün onu da emzirmişti.

Nihayet bir gün kader onu mutlu dönüşe çağırdı. O da oğlu Ca'fer'i çağırdı ve ailesine:

"Biz ikimiz yola çıkıyoruz."dedi.

"Nereye ey İbnü'l-Hâris?"

"Resûlullah'a… Onunla birlikte âlemlerin Rab­­bine teslim olmaya…"

Atını dörtnala mahmuzladı. Adeta tayy-i me­kân edercesine gidiyordu.

Nihayet bir yerde konakladığında hareket hâlindeki bir ordunun öncülerini gördü. Anladı ki, Resûlullah Mekke'yi fetih için geliyor.

Hemen ne yapacağını düşündü!..

Çünkü bir savaşçı ve hicveden bir şair ola­rak kılıcını ve dilini İslâm aleyhine kullandığı uzun geçmişinden dolayı Resûlullah onun öl­dürülmesine izin vermişti.

Binaenaleyh İslâm ordusundan birisi göre­cek olsa, onu öldürmekte tereddüt etmezdi.

Dolayısıyla müslümanlardan kimsenin gö­züne ilişmeden, her şeyden önce kendisini Re­sû­lullah'ın huzuruna atmaya bir çare bul­ma­lıydı.

Kıyafet değiştirerek, oğlu Ca'fer'le birlikte yaya olarak epeyce yürüdü. Nihayet Resûlul­lah'ın ashabı ile birlikte gelmekte oldu­ğunu gör­dü. Onlar konaklayıncaya kadar bir kenara çekilip saklandı.

Ve onlar konaklayınca, birden bire yüzün­deki örtüyü kaldırarak kendisini Resûlullah'ın önüne attı. Peygamber onu hemen tanıdı ve yüzünü çevirdi. Ebû Süfyân bu sefer başka bir taraftan tekrar geldi. Resûlullah yine ona yüz vermedi. Bunun üzerine Ebû Süfyân ve oğlu Ca'fer, birlikte haykırarak:

"Allah'tan başka ilâh olmadığına…

Muhammed'in de O'nun elçisi olduğuna ina­nır ve şehâdet ederiz." dediler.

Ardından "Kınamak yok ey Allah'ın Resûlü" diyerek Nebî (s.a.v.)'e yaklaştı.

Resûlullah da:

"Evet, kınamak yok ey Ebû Süfyân" diye ce­vapladı. Sonra onu Hz. Ali'ye teslim ederek:

"Amcaoğluna abdesti ve sünneti öğret, sonra onunla birlikte tekrar bana gel" dedi.

Bunun üzerine Hz. Ali onunla gitti. Bir süre sonra geri döndüğünde Resûlullah şöyle bu­yur­du:

"Git müslümanlar arasında de ki: Re­sûlul­lah, Ebû Süfyân'dan razı oldu, siz de ondan razı olu­nuz."

Allah zamana hükmederek ona "mübarek ol" buyurdu. Böylece zaman bütün boyutla­rıyla bedbahtlık ve dalâlete kapandı ve O'nun sınırsız rahmetinin kapıları açılmış oldu...

Zaten o Bedir'de müslümanlara karşı sava­şırken şahit olduğu şaşırtıcı manzara karşı­sında neredeyse müslüman olacaktı.

Bedir savaşında müşriklerin ileri gelenle­rinden Ebû Leheb, kendi yerine komutan ola­rak Âs b. Hişam'ı göndermişti. Kendisi de sa­vaşın haberlerini sabırsızlıkla bekliyordu. Niha­yet inkârcı Kureyş'in hezimet haberleri gel­meye başladı.

Bir gün Ebû Leheb Kureyş'ten bir toplulukla beraber zemzem kuyusunun başında oturu­yorlardı. Bu sırada kendilerine doğru bir atlının gelmekte olduğunu, yaklaşınca da onun Ebû Süf­yân b. Hâris olduğunu gördüler... Ebû Leheb onu selâm vermeye bile fırsat bırakma­dan yanına çağırdı:

"Ey kardeşimin oğlu bana gel! Yemin ede­rim ki, sende haberler vardır... Ordumuzun du­rumu nasıl, bize anlat!.."

Ebû Süfyân şöyle cevap verdi:

"Allah'a yemin olsun ki, bizim karşılaştığı­mız, boyunlarımızı kendilerine teslim ettiğimiz bir kavimden başkası değildir. Onlar da bizden dilediklerini öldürüp, dilediklerini esir ediyor­lar.

Allah'a yemin olsun ki, Kureyş'i ayıplama­dım. Alaca atlar üzerinde, beyaz renkte öyle insanlarla karşılaştık ki, boyları gökyüzü ile yeryüzü arasını kaplıyordu, bildiğim hiçbir şeye benzemiyorlardı. Ve önlerinde hiçbir şey duramazdı."

Ebû Süfyân aslında bu anlattıklarıyla Resû­lullah ve müslümanlarla birlikte savaşan melekleri tarif ediyordu. Fakat henüz o gün gördüklerine rağmen kalbi müslüman olma­mıştı.

Şüphe gerçeğe giden bir yoldur. Ebû Süf­yân'ın şüpheleri de ne kadar kuvvetli ise, bir gün gelecek, gerçeğe olan inancı da o denli kuv­vetli ve sağlam olacaktı.

Nihayet onun da gerçeği kavradığı ve hidâ­yete erdiği gün gelmişti artık. Ve gördüğümüz gibi, o da âlemlerin Rabbine teslim oldu...

 

 


Ve Ebû Süfyân Müslümanlığının ilk zaman­larında iyi bir kul ve mücahid olarak âdeta zamanla yarışmaya başladı. Çünkü geçmişin kötü izlerini bir an evvel silmek ve kaybettik­lerine karşılık olarak daha fazla kazanmak isti­yordu...

Nitekim Mekke'nin fethinden sonra bütün savaşlara Resûlullah ile birlikte katıldı.

Ve Huneyn Savaşı... Müşrikler pusu kur­muşlar, hiç beklemedikleri bir anda İslâm or­dusuna saldırarak kuşatma altına almışlardı. İslâm ordusu bozguna uğrar gibi olmuştu. Bu­nun üzerine Resûlullah orduya şöyle haykıra­rak, onu tekrar toparlamıştı:

"İnsanlar!

Ben peygamberim, bu sözümde doğruyum,

Abdülmuttalib'in oğluyum."

İşte bu tehlikeli anlarda, ani saldırı karşı­sında direncini kaybetmeden Resûlullah'ın et­rafında sebatla mücadele eden bir topluluk bulunuyordu. Ebû Süfyân b. Hâris ve oğlu Ca'fer de onlardandı.

Resûlullah'ın bineğinin yularından tutu­yordu. O anda anladı ki, ne zamandır aradığı fırsat ken­disine doğmuştu. Allah yolunda şehid olarak, hem de Resûlullah'ın gözü önünde nez­rini yerine getirmenin işte tam sırasıydı.

Bineğin yularını sol eline aldı, sağ eliyle kı­lıcını müşrik kanı akıtmak üzere kıyasıya sa­vu­ruyordu.

Artık müslümanlar, Hz. Peygamber'in etra­fında savaşmak üzere tekrar dönmüşlerdi ve Allah da onlara zaferi nasip etmişti.

Savaş sona erip ortalık durulunca, Resûlul­lah ona dua etti ve şöyle dedi:

"Kim bu..?

Kardeşim Ebû Süfyân, öyle mi..?"

Ebû Süfyân, Resûlullah'ın kendisine "kar­de­şim" diye hitap etmesi karşısında sevinçten ve mutluluktan neredeyse uçacaktı. Hemen Resû­lullah'ın ayaklarına kapanarak öpmeye, gözyaşları ile onları sulamaya başladı...

 Sonra şairâne duyguları harekete geçti ve bir şükran-ı nimet olarak, Allah'ın kendisine ihsan etmiş olduğu cesaret ve başarı ile ilgili şunları söyledi.

"Ka'b ve Âmir kabileleri gördüler ki,

Huneyn sabahı, herkes boyun eğdiği za­man ben,

Savaşın kardeşiydim.

Ve en şiddetli anında savaşın,

Resûlullah'ın önünde sarsılmadan duruyor­dum.

Allah'tan,

Her şeyin dönüp dolaşıp kendisine vara­cağı,

Çok merhametli Allah'tan sevabını uma­rak…"

 

 


Ebû Süfyân bundan sonra tamamen kul­luğa ve ibadete yöneldi. Resûlullah'ın âhiret'e irtihalinden sonra O'na kavuşma arzusu ile ölüme bağlandı ve yaşadığı günleri, âdeta bir vuslat olarak gördüğü ölümü arzu ederek ge­çirdi.

Ve bir gün insanlar onu Bakî kabristanlı­ğında kabir kazarken gördüler. Yaptığı bu işten dolayı şaşıranlara:

"Kendi kabrimi hazırlıyorum…" diye karşılık verdi.

Bu olaydan sadece üç gün sonra ölüm dö­şeğinde yatıyordu. Çoluk çocuğu etrafında durup ağlıyordu. Bir ara gözlerini açtı ve her işini tamamlamış olmanın huzuru içinde onlara şöyle dedi:

"Benim için ağlamayın! Çünkü ben müs­lü­man olduktan sonra herhangi bir hata­dan dolayı kınanmadım..!"

Ve başı göğsüne düşmeden önce veda se­lâmı vermek üzere başını son kez yukarı kal­dırdı ve Allah'ın rahmetine kavuştu.