Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Ümeyr B - İslami Bilgiler - Carmigagerilenadam - 5. Sayfa

ÜMEYR b. SA'D

Eşsiz Adam

Saîd b. Âmir'i hatırlıyor musunuz..?

Ömer'in, Şam emirliği ve valiliğini kabul ettirdiği o zahid, âbid ve itaat sahibi kişiyi..?

Ondan bu kitabımızın birinci bölümünde bahsetmiş ve onun hayret verici zühdünü, yü­celiğini ve günahtan sakınmasını görmüştük.

İşte biz bu sayfalarda onun bir kardeşiyle… Günahtan sakınmada, zühdde, yücelikte ve benzersiz üstün kişiliğinde ikiz kardeşi olan biriyle buluşmaktayız.

O Ümeyr b. Sa'd'dır…

Müslümanlar ona "Eşsiz Adam" diyorlardı.

Kendilerinde olan fazilet, anlayış ve nura rağmen Resûlullah'ın ashabının böyle bir la­kabı vermede üzerinde birleştikleri başka bir adam yoktur.

 

 


Babası Sa'd el-Kârî, Bedir'de ve ondan sonraki savaşlarda Resûlullah (s.a.v.)'le bir­lik­tey­di. Kadisiye savaşında şehid olup Allah'a kavuşuncaya kadar ahdi üzere kaldı.[1]

Oğluyla birlikte Resûlullah'a gitti ve ona biat edip müslüman oldu.

Ümeyr müslüman olduğu günden itibaren Allah'ın evine yerleşmiş bir âbid idi.

Işıklardan kaçıyor ve gölgelerin sessizliğine sığınıyordu. Onu ilk saflarda görmemek çok uzak bir ihtimaldi. Namazda en önde olmanın sevabını almak için ilk safta beklerdi. Cihada da şehid olmak ümidiyle ilk saflara koşardı.

Bunun dışında iyiliğini, hayrını, salah ve takvasını artırmak için mes­cidde itikâfa gi­rer­di…

Tövbekârdı, günahları için ağlardı…

Kendini Allah'a adamıştı, hep tövbe ederdi…

Her kervan ve her toplulukla birlikte Allah için yollara düşerdi…

 

 


Allah, ashabın gönlünü onun sevgisiyle dol­durmuştu. Onların gözbebeği, gönüllerinin sultanıydı.

Kuvvetli imanı, saflığı, sessizliği, huyunun güzelliği ve aydınlık görüşleri kendisiyle oturan veya gören herkes için bir sevinç kaynağıydı.


Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi dinine tercih et­mezdi.

Bir gün evinde iken çok yakın bir akrabası olan Culâs b. Süveyd b. Sâmit'in: "Eğer adam doğru söylüyorsa biz eşeklerden daha kötü­yüz!" dediğini duydu.

Bu kişi, "adam" sözüyle Resûlullah'ı kastediyordu.

Culâs, İslâm'a korktuğu için girenlerdendi.

Ümeyr b. Sa'd, bu sözü işitince sessiz ve iyilik dolu kişiliğinde kızgınlık ve şaşkınlık pat­laması oldu.

Kızgınlık; çünkü müslüman olduğunu iddia eden biri, çirkin bir dille Resûlullah'a söz söy­lüyordu…!!

Şaşkınlık; çünkü duyup da kabul edemediği bu söz karşısında sorumluluğunu hatırladı…!!

Duyduğunu Resûlullah'a söylesin mi?

Meclislerden söz nakletmek yasaklandığı hâl­de bu nasıl olur?

Susup da duyduğunu unutsun mu?

Nasıl yapsın…?

O zaman vesilesiyle Allah'ın dalâletten hi­dâyete erdirdiği, karanlıktan çıkarıp aydınlığa kavuşturduğu Resûlullah'a olan bağlılığı ve vefa nerede kalır?

Fakat şaşkınlığı uzun sürmedi. Doğruluk daima sahibine bir çıkış yolu bulurdu...

Ümeyr hemen güçlü bir adam ve takva sa­hibi bir mü'min gibi davrandı.

Ve Culâs b. Süveyd'e şunları söyledi:

"Culâs! Vallahi sen benim en sevdiğim, ya­nımda en kıymetli ve başına sevmediği bir şe­yin gelmesini en çok istemediğim kişisin.

Şimdi bir söz söyledin ki, eğer bunu duyu­rursam sana zarar verecektir. Susup söyle­mezsem, dinim helak olur. Ancak dinin hakkı vefalı olmaktan daha önceliklidir. Bu nedenle, konuştuklarını Resûlullah'a söyleyeceğim."

Böylece Ümeyr, Allah korkusuyla dolu yü­reğini tamamen rahatlattı.

O önce meclis emniyetinin gereğini yerine getirerek, kendini yalan söz taşıyıcısı olmaktan kurtardı.

İkinci olarak dininin gereğini yerine geti­re­rek korkunç bir nifakı ortaya çıkardı.

Üçüncü olarak da Resûlullah (s.a.v.)'e bil­direceğini açıkça söylediğinde Culâs'a hatasın­dan dönme ve Allah'tan af dileme fırsatı verdi. Eğer Culâs o an bunu yapmış olsaydı, Ü­meyr'­in içi rahat erer ve Resûlullah (s.a.v.)'e bildirme ihtiyacı duymazdı.

Fakat Culâs, hatasından dönmeyi kendine yediremedi. Ağzından bir tek özür ya da üzüntü kelimesi çıkmadı. Ümeyr ise:

"Beni senin günahına ortak edecek bir va­hiy inmeden önce Resûlullah'a bunu haber vereceğim." diyerek oradan ayrıldı.


Resûlullah (s.a.v.) Culâs'ın getirilmesi için birini gönderdi. Culâs söylediğini inkâr hatta yalan yere Allah'a yemin etti.

Fakat hak ile batılı birbirinden ayırt etmek için Kur'ân âyeti nâzil olmuştu:

"Andolsun ki, müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözü söylemişler iken, söyleme­dik diye Allah'a yemin ettiler, başaramayacak­ları bir işe giriştiler... Allah ve Resûlü, bol ni­metinden onları zenginleştirdi ve öç almaya kalkıştılar. Eğer tövbe ederlerse bu, iyiliklerine olur; şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette can yakıcı azaba uğratır. Yeryü­zünde bir dost ve yardımcıları yoktur." (Tevbe, 74)

Culâs yanlışlığını açıklayan âyetin aynı za­manda tevbe etmesi hâlinde kendisine Allah'ın rahmetini vaat ettiğini görünce söylediğini iti­raf etmek ve hatasından dolayı özür dilemek zorunda kaldı.


…Eğer tevbe ederlerse bu, iyiliklerine olur…

Ümeyr'in bu davranışı Culâs için bir iyilik ve bereketti. Culâs tövbe etti ve İslâm'ını gü­zelleştirdi.

Hz. Peygamber, Ümeyr'in kulağına yanaştı ve nuruyla onu çevreleyerek şöyle dedi:

"Ey çocuk!

Kulağın görevini yerine getirdi... Ve Rabbin seni tasdik etti!"

 

 


Dört yıl önce "Ömer'le Birlikte" adlı kitabımı yazarken, Ümeyr ile ilk buluşmamıza çok se­vinmiştim.

Emirü'l-mü'minin ile arasında geçenler ka­dar beni hiçbir şey büyülememişti. Bu hikâyeyi, en çarpıcı yönleriyle yüceliği tanımanız için şimdi size anlatacağım.

 


Biliyorsunuz ki, Mü'minlerin emiri Hz. Ömer (r.a.) valilerini âdeta kaderini seçer gibi se­çerdi.

Onları, emirlik ve valilikten kaçan, ancak ha­life zorladığı zaman kabul eden, doğru sözlü, güvenilir ve Allah korkusuyla dolu zahid kişilerden seçerdi.

Keskin basireti ve engin tecrübesine rağ­men vali ve yardımcılarının seçiminde çok titiz ve ağır davranırdı.

Kendisinden nakledilmiş olan şu sözler di­linden düşmezdi:

"Emiri olmadığı bir toplumun içinde, onların emiriymiş gibi... Emiri olduğu bir toplumun için­de ise, onlardan herhangi biriymiş gibi dav­ranan bir adam istiyorum.

Ne giyiminde, ne yiyeceğinde, ne de mes­keninde kendini insanlardan ayrıcalıklı kılma­yan.. Onlara namazı kıldıran... Aralarında hakça pay eden... Ve onlara adaletle hükme­dip, kapısını açık tutan bir vali istiyorum."

Bu keskin ölçülerin ışığında bir gün Ümeyr b. Sa'd'ı Humus'a vali seçti.

Ümeyr bundan kurtulmak istedi; fakat Ha­life Ömer onu buna mecbur etti.

Ümeyr, Allah'tan hayır dileyerek görevinin başına gitti. Humus'ta tam bir yılını geçirdiği hâlde Medine'ye vergi göndermedi.

Hatta kendisinden Halife'ye bir mektup dahi gitmedi. Bunun üzerine Hz. Ömer kâtibini çağırarak ona: "Ümeyr'e bize gelmesi için yaz." dedi.

Burada izninizle, Ömer ile Ümeyr'in bu­luşma sahnesini, "Ömer'le Birlikte" adlı kita­bımdan nakletmek istiyorum:

"Bir gün Medine sokakları, harcadığı çaba ve uzun süredir karşı karşıya olduğu zorluklar­dan dolayı adımlarını yerden sökercesine atan, yol yorgunluğu üzerine çökmüş, üzeri tozlu ve saçları dağınık bir adam gördü.

Sağ omzunda bir çıkın ve bir kap…

 Sol omzunda içinde su olan küçük bir kırba…

İnce, zayıf bedeninin hiçbir zorluk verme­diği bir asaya yaslanıyordu…

Ömer'in meclisine ağır adımlarla yaklaştı.

"Ey Mü'minlerin emiri! Allah'ın selâmı üze­rine olsun."

Hz. Ömer selâma karşılık verdi. Bir yandan da üzerinde gördüğü bitkinlik ve yorgunluk ona acı verirken, sorar:

"Ey Ümeyr! Nasılsın?"

"Gördüğün gibiyim. Sağlıklı ve dünyayı boynuzlarından peşimde sürüklediğimi görmü­yor musun?"                                                                                                

"Yanında ne var?"

"Yanımda; yiyeceğimi taşıdığım çıkınım, içinde yemeğimi yediğim kabım, abdest ve içecek suyumu taşıdığım kırbam ve hem üze­rine dayanıp, hem de eğer bir düşman kar­şıma çıkarsa onunla karşı koyduğum bir so­pam var. Allah'a yemin ederim ki, dünya be­nim isteklerime tâbi olan bir nesneden başka bir şey değildir."

"Yürüyerek mi geldin?"

"Evet."

"Bineceğin bir hayvanı verebilecek birini bulamadın mı?"

"Onlar vermediler. Ben de istemedim."

"Sana verdiğimiz görevi ne yaptın?"

"Beni gönderdiğin şehre gittim. Ahalisinden salih olanları topladım. Onları malların ve ver­gilerin toplanması için görevlendirdim. Toplan­dıkları zaman da onları gerektiği şekilde ayır­dım. Eğer onlardan sana bir şey kalmış ol­saydı, onu sana getirirdim."

"Bize bir şey getirmedin mi?"

"Hayır…"

Ömer hayretler içinde şöyle bağırdı:

"Ümeyr'in görev süresini uzatın."

Ümeyr büyük bir isteksizlikle cevap verdi:

"O günler artık geride kaldı. Ne sana, ne de senden sonra başka birine çalışmayacağım."

Bu hikâye tasarladığımız bir senaryo ve ürettiğimiz bir konuşma değil; o ihtişamlı günlerinde İslâm'ın başkenti Medine'nin şahit olduğu tarihî bir vakıadır. [2]

Acaba bu eşsiz ve yüce kişiler hangi türden adamlar idiler?

 

 


Ömer (r.a.) temenni ederek şöyle diyordu:

"Müslümanların işlerinde bana yardım ede­cek Ümeyr gibi adamlarımın olmasını ister­dim."

Arkadaşlarının haklı olarak "Eşsiz Adam" diye niteledikleri Ümeyr, dikenli yaşamımızın ve maddî bedenimizin neden olduğu her tür insanî zaafın üstesinden gelmişti.

Bu yüce zata, valilik görevi verildiğinde Al­lah'a olan korkusu nedeniyle buna ilerleme, gelişme ve güzellik kazandırmaktan başka bir şey yapmadı.

Humus valisi iken, daima minberden müs­lüman cemaate seslendiği şu kelimeleriyle müslüman yöneticinin görevlerini dile getiri­yordu:

"İslâm sağlam bir duvar ve kuvvetli bir kapı değil midir..?

İslâm'ın duvarı adalet, kapısı ise haktır…

Duvar yıkılır, kapı kırılırsa, İslâm fetholu­nur…

Hâkimiyet kuvvetlendikçe İslâm sağlam ka­­­lacaktır…

Hâkimiyetin sağlamlığı ise, kılıçla öldürmek ve kırbaçla vurmak değildir…


Fakat hakkı vermek ve adaletle davran­mak­­la olur…"

 

 


Biz şimdi Ümeyr'le vedalaşıyor ve onu saygı ve huşû ile selâmlıyoruz.

Gelin, başlarımızı önümüze eğelim. Öğret­menlerin en iyisi Muhammed için... Takva sa­hiplerinin imamı Muhammed için...

Hayat boyu insanlara armağan edilmiş Al­lah'ın rahmetine, Allah'tan salât ve selâm ol­sun…

İyi ailesine selâm olsun…

İyi ashabına selâm olsun…




[1]   İbn Hişam'ın "Siret" kitabında (c.1, s.519 el-Habebî II.baskı) anlatılan biyografide Ümeyr'in babasının bir başka "Sa'd" olduğu ve Resûlullah henüz hayattayken, Tebük savaşından önce öldüğü yazmaktadır.. Fakat İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-kübrâ adlı eserinde (c.4, s.324) onun; "Sa'd el-Kârî" olduğu söyler. Biz de bu görüşü benimsedik.

[2]   Bu hikâye; kitabın başında da belirttiğim gibi, kaynaklarımızdan biri olan "Hilyetü'l-evliyâ" adlı kitabın 1. cildinde anlatılmaktadır.