Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Zeyd B - İslami Bilgiler - Carmigagerilenadam - 6. Sayfa

ZEYD b. SÂBİT

Kur'ân'ın Toplayıcısı

Kur'ân'ı sağ eline alıp, ona bakıp âyet âyet, sûre sûre gül bahçelerinde dalıp gittiğin za­man…

Bu büyük eserden dolayı kendilerine teşek­kür borçlu olduklarından biri de Zeyd b. Sâbit adındaki büyük adamdır.

Kur'ân'ı bir kitapta toplama hareketi anla­tıldığında bu büyük sahabînin adı mutlaka ge­çer.

Kur'ân'ın ezberlenmesi, tertibi ve toplan­masının faziletine sahip olan mübareklerin anısına şükran çiçekleri sunulduğunda Zeyd b. Sâbit'in bu çiçeklerdeki payı oldukça büyüktür.

 

 


O ensârdandır…

Resûlullah (s.a.v.) hicret ettiği zaman o on bir yaşındaydı. Küçük çocuk, ailesinden müs­lüman olanlarla birlikte müslüman oldu ve Re­sûlullah (s.a.v.) tarafından yapılan bir da­vetle tebrik edildi.

Babası kendileriyle birlikte onu da Bedir savaşına götürdü. Fakat yaşının ve bedeninin küçüklüğü dolayısıyla Hz. Peygamber onu geri çevirdi.

Uhud savaşında ise kendi yaşıtlarından bir grupla Resûlullah'ın yanına gittiler ve müca­hid­lerin saflarında, neresi olursa olsun herhangi bir yere kabul edilmek için ona yal­var­dılar. Aileleri ise onlardan daha çok yalvarı­yor ve istiyordu.

Resulullah küçük süvarileri memnun ba­kışlarla süzüp, bu savaşta da onları asker ya­pamayacağına dair özür beyan etmek ister­ken...

Onlardan biri olan Râfi b. Hudeyc, sağ eliyle ustaca savurduğu bir kargı ile Resûlullah'ın önüne çıktı ve ona:

"Gördüğün gibi ben bir atıcıyım, iyi atış ya­parım, bana izin ver." dedi.

Resûlullah rıza dolu bir gülümsemeyle bu güzel ve yeni yeşeren kahramanı selâmlayıp, ona izin verdi.

Yaşıtlarının damarları kabardı.

İkinci olarak Semure b. Cündüb öne çıktı. Güçlü kollarını saygıyla hareket ettirirken, akrabalarından bazıları Resûlullah'a şöyle di­yorlardı:

"Semure güreşte Râfi'yi yener…"

Resûlullah onu da sevgi dolu bir gülümse­yişle selâmladı ve izin verdi.

Bedenlerinin kuvvet gelişimi bir yana, o zaman Râfi ve Semure on beş yaşlarındaydı­lar.

Yaşıtlarından altı genç geri kaldı. Zeyd b. Sâbit ve Abdullah b. Ömer de onlardandı.

Onlar da kimi zaman yalvarıp rica ederek, kimi zaman ağlayarak, kimi zaman da adale­lerini göstererek, kendilerini savaşa kabul et­tirmek için çaba sarf etmeye başladılar.

Fakat yaşları genç ve vücutları taze olduğu için Resûlullah bir dahaki savaş için onlara söz verdi.

Böylece Zeyd, kardeşleriyle birlikte hicretin beşinci senesindeki Hendek savaşından itiba­ren Allah yolunda savaşmaya başladı.

Mü'min İslâmî kişiliği, çarpıcı ve hızlı bir şekilde gelişiyordu. O sadece bir mücahid olarak yetişmiyordu. Aynı zamanda birçok me­ziyeti olan kültürlü biriydi. O Kur'ân'ı ezbere takip ediyor, Allah Resûlü için vahiy yazıyor ve ilim ve hikmette ilerliyordu. Resûlullah, dava­sını tüm dış dünyaya duyurmaya, yeryüzünün kayser ve krallarına mektuplarını göndermeye başladığında, Zeyd'e onların dillerini öğren­meyi emretti. O da bunları kısa bir zamanda öğrendi.

Böylece Zeyd b. Sâbit'in kişiliği gelişti. Yeni toplumda kendisine yüksek bir mevki edine­rek, müslümanların saygı ve hürmet gösterdiği biri oldu.

eş-Şa'bî şöyle der:

"Zeyd b. Sâbit, bineğine binmek istedi; İbn Abbas özengisini tuttu. Zeyd ona: "Ey Resû­lul­lah'ın amcaoğlu bırak..." dedi. İbn Ab­bas ona şöyle cevap verdi: "Hayır, biz âlimle­rimize böy­le yaparız."

Kabîsa şöyle der:

"Zeyd miras işleri, kıraat, fetva ve kadılık işlerinde Medine'de lider idi."

Sâbit b. Ubeyd ise şöyle der:


"Zeyd kadar evinde şakacı, meclisinde ağır başlı bir adam görmedim."

İbn Abbas şöyle der:

"Muhammed'in ileri gelen ashabı, Zeyd b. Sâbit'in derin bir ilim sahibi olduğunu anla­mışlardı."

Arkadaşlarının söylediği bütün bu özellikler, tüm İslâm tarihindeki görevlerin en şanlıların­dan olan bir görevle şereflenmeyi kaderin kendisine sakladığı adamı daha fazla tanıma­mıza yardımcı olmaktır. Bu görev ise, Kur'ân'ı toplamaktır.

 

 


Vahyin, şu muhteşem âyetlerle, dava ve Kur'ân kervanına seslenerek uyarıcılardan ol­sun diye Resûlullah'ın kalbine sirayet etmeye başladığı zamandan beri vahiy Resûlullah (s.a.v.) ile birlikteydi:


"Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı. Oku! Rabbin son­suz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yaz­mayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti." (Alak, 1–5)

Vahiy bu başlangıçtan itibaren sürekli Re­sûlullah (s.a.v.) ile birlikteydi. Hidâyetini ve nu­runu isteyerek Allah'a yüzünü her yöneltti­ğinde onun yardımına yetişirdi.

Hz. Peygamber'in bir savaştan diğerine koştuğu, bir savaşı bitirip de düşmanlarıyla bir başkasında karşılaştığı, büyük bir çaba ile yeni bir dünya kurduğu bütün risalet yılları bo­yunca vahiy inmeye devam etti. Resûlullah da okuyup tebliğ ediyordu. Orada ilk günden iti­baren Kur'ân'a istekle sarılan mübarek bir topluluk vardı. Bunların bazıları Kur'ân'ı güçle­rinin yettiği kadar ezberlemeye, iyi yazmayı bilen bazıları da âyetleri yazılı olarak muha­faza etmeye başladılar.


Yaklaşık olarak yirmi bir sene zarfında, va­hiy hadiselere uygun olarak âyet âyet ya da âyetler topluluğu hâlinde indi. Bu hafız ve ya­zıcılar Allah'ın büyük yardımıyla işlerini devam ettirdiler.

Kur'ân bir defada inmedi. Çünkü telif edilen ve insan tarafından yazılmış bir kitap değildi.

O, her gün taş üstüne taş konularak kuru­lan "yeni ümmet"in rehberidir. Akidesi, yüreği, fikri ve iradesi ilâhî iradeye göre günden güne gelişen, olgunlaşan bir ümmetin…

Bu nedenle; beşerî tecrübenin gelişim çiz­gisini, yenilenen ortamlarını ve karşılaştığı problemleri takip edebilmek için Kur'ân'ın par­çalar ve bölümler hâlinde gelmesi gerekliydi.

Daha önce de söylediğimiz gibi Kur'ân'ı ez­berleyip yazmak için hafız ve yazıcılar çoğal­mıştı. Bunların başında ise -Allah hepsinden razı olun- Ali b. Ebû Tâlib, Übey b. Ka'b, Ab­dullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Abbas ve şimdi ondan bahsetmekte olduğumuz saygın kişilik sahibi Zeyd b. Sâbit geliyor.

Kur'ân'ın inişi tamamlandığında ve inişinin son zamanlarında Resûlullah âyetlerini ve sû­relerini tertib ederek müslümanlara okuyordu.

Resûlullah (s.a.v.)'in vefatından hemen son­ra müslümanlar riddet (dinden dönme) sa­vaşlarıyla karşı karşıya kaldılar.

Hâlid b. Velîd ve Zeyd b. Hattâb'tan söz ederken anlattığımız Yemame savaşında Kur'­ân hafız ve okuyucularından şehid olanla­rın sayısı çok idi. Riddet ateşi söner sönmez Hz. Ömer geriye kalan hafız ve kurraların şehid olup ölmelerinden önce Kur'ân'ın hemen toplanmasını istemek için Halife Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)'a koştu. Halife Rabbinden istihare yaptı (bunu yapmanın doğru olup olmadığını gönlüne açmasını diledi). Arkadaşlarıyla gö­rüşmeler yaptı. Sonra Zeyd b. Sâbit'i çağırarak ona:

"Bu konuda en çok güvendiğimiz akıllı gençsin." dedi. Ve ona bu konuda bilgisi olan­larla yardımlaşarak Kur'ân-ı Kerîm'i toplama­sını em­retti.

Zeyd bir din olarak İslâm'ın geleceğinin bağlı olduğu bu işi üstlendi. Görevlerin en zor ve en büyük olanını başarmak için büyük bir çaba harcadı. Âyet ve sûreleri, hafızların hafı­zalarından ve yazılı oldukları yerlerden topla­maya, onları birbirleriyle karşılaştırıp incele­meye başladı. Bu işi, Kur'ân'ı düzenli ve ter­tipli bir şekilde toplayıncaya kadar sürdürdü.

Risalet yıllarında Hz. Peygamber (s.a.v.)'­den Kur'ân'ı dinleyerek yaşayan bütün sahâ­bîler onun yaptığı işin kusursuzluğunu kabullendiler. Kuşkusuz aralarında âlim, hafız ve kâ­tipler de vardı.

Zeyd görevin yüceliğini ve kudsiyetinin oluş­turduğu büyük zorluğu anlatırken şöyle di­yordu:

"Allah'a yemin ederim ki, beni bir dağı ye­rinden taşımakla yükümlü kılsaydılar, bu bana, emretmiş oldukları Kur'ân'ı toplama işinden daha kolay gelirdi."

Evet...

Zeyd'in omzunda bir dağ ya da dağlar ta­şıması, bir sûrenin tamamlanmasında veya bir âyetin naklinde yapacağı en küçük bir hatadan daha tercihe şâyân idi.

Ne kadar küçük ve kasıtsız olursa olsun böyle bir hatayı yapmaktansa, gönlü her tür zorluğa katlanmaya razıydı.

Fakat Allah'ın yardımı ve "Zikri (Kur'ân'ı) biz indirdik ve onu biz koruyacağız." (Hicr, 9) vaadi onunla birlikteydi.

Zeyd görevini başardı, sorumluluk ve yü­kümlülüğünü en iyi şekilde yerine getirdi.

 

 


Bu Kur'ân'ın toplanmasının ilk aşamasıydı.

Bu çalışmada Kur'ân, birden fazla kitapta yazılı olarak toplandı.

Bu kitaplar arasında farklılıklar ve ayrıca­lıklar var olmasına rağmen bunlar sadece şe­kilde idi. Tecrübe, Resûlullah'ın ashabına, bü­tün bunların bir tek Mushaf (kitap)ta toplama­nın gerekli olduğunu gösterdi.

Hz. Osman (r.a.)'ın hilafeti sırasında Medi­ne'den uzaklarda İslâmî fetih ve ilerleyişler de­vam ediyordu.

O günlerde, her gün ard arda gruplar hâ­linde İslâm'a girenler olurken, sahâbîlerin ara­sında Kur'ân'a yönelik ihtilaflar başlayınca, Mushafların çeşitli olmasının ileride neden ola­bileceği tehlike açık bir şekilde fark edildi.

O zaman başlarında Huzeyfe b. Yemân olan bir grup sahâbî, Halife Osman'ın yanına gelerek Mushafların birleştirilmesini (teke in­dirgenmesini) zorunlu kılan durumu açıkladı­lar.


Bunun üzerine Halife, Rabbinden istihare yapıp, arkadaşlarıyla görüştü.

Daha önce Ebû Bekir es-Sıddîk'ın Zeyd b. Sâbit'ten yardım istemesi gibi Osman da on­dan yardım istedi.

Zeyd arkadaşlarını ve yardımcılarını topla­yıp Mushafları Hafsa bint. Ömer (r.a.)'ın evin­den getirtti. Çünkü mushaflar onun yanında muhafaza ediliyordu. Ardından Zeyd ve arka­daşları, büyük ve yüce görevlerine başladılar.

Zeyd'e yardım edenlerin hepsi hafız ve va­hiy kâtiplerinden idiler. Bununla birlikte pek ihtilafa düşmemekle birlikte, ihtilaf etmeleri hâlinde de Zeyd'in görüş ve sözünü kesin ka­nıt olarak kabul ediyorlardı.

 

 


Biz, şimdi Kur'ân'ı kolaylıkla okuyor ve gü­zel bir şekilde dinliyoruz. Onu toplamak için Allah'ın yaratmış olduğu kişilerin karşılaştığı o büyük zorluklar aklımıza hiç gelmez…!!

Yeryüzünün karanlıklarını onun nuruyla yok edip, bir yüce dini kökleştirmek için Allah yo­lunda savaşırken verdikleri nice canları ve ya­şadıkları zorlukları hiç mi hiç düşünmeyiz.