Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sonsöz - İslami Bilgiler - Carmigagerilenadam - 8. Sayfa

SONSÖZ

Evet...

Şimdi, Muhammed (s.a.v.)'in ashabından bu yüce topluluğu uğurlarken…

Acaba, konunun hakkını ödeyebildik mi?

Hayır...

Onların büyüklüğünü yakından seyrettik. Hepsiyle arkadaşlık yapmaya kader yardım etmediği için sadece onlardan mübarek bir grup­la aydınlık anlarda arkadaşlık ettik…

Bu kitabın bizlere sunduğu adamlar, Resû­lullah (s.a.v.)'i gören, o asırda yaşayan, ona ina­nan ve onunla cihad eden kardeşlerin­den binlercesinin yerine birer temsilci idiler…

Bu sahâbîlerin sûretinde, bütün ashabı görüyoruz. Onların imanını, sebatını, kahramanlıklarını, fedakârlıklarını ve bağlılık­larını görüyoruz…

Verdikleri mücadeleyi görüyoruz... Kaydet­tikleri zaferleri görüyoruz…

İnsanlığın tümünü kirli vicdandan ve istik­bâlinin kaybolmasından kurtarmak için üstlen­dikleri rolü görüyoruz...

O hâlde bu adamlar, karşılaştığımız ve gerçeğine indiğimiz çok güzel ve nefes kesen birer örnektir. Dinî yönden özel ve insanlık yö­nünden genel olarak, mücadele dolu bir za­man diliminde kahramanlar ve askerler görü­yoruz…

O zaman dilimi ki, eski âlemin, Allah'ın (c.c.) birliğini ve insanların birleşmesini hay­kıran ye­ni gerçeğin balyoz darbeleri altında ezildiği bir zaman dilimiydi.

Put yok, heykel yok...

İmparatorlar yok, Kayserler yok...

Yalnızca tek ilâh olan Allah…

 Ve bir tarağın dişleri gibi eşit insanlar var…

 

 


O adamların kalplerini dolduran bu müthiş imanı meydana getiren ve daha önce kaleme aldığım sebepleri tekrar etmek istemiyorum.

"Tâbi Olduğumuz Nur" başlıklı kitabımda Allah'ın tevfîki ve nimeti, bana o sebep ve etkenlerin özünü açıklamayı nasip etti.

Muhammed (s.a.v.) doğruluğu, sebatı, te­mizliği ve yüceliği ile etrafındakilere ancak bu tür bir imanla aksedebilirdi...

Onu çok iyi bilen adamların imanı… Onu tüm olgunluğu ve yüceliği ile, tüm insanlığı ve Rabbanîliği ile, bütün haşmetiyle ve tevazu­suyla, haşmet ve sadeliği ile, bütün kuvveti ve rahmeti ile gördüler…

Onun gönderilişinin asaletini, yolunun doğruluğunu gördüler. Ona iman ettikten sonra şüphenin onlar üzerinde hiçbir etkisi yoktu artık. Öyle ki onlar onun peygamberli­ğini ve elçiliğini pekiştirecek ve meşru hakları olan mucize isteme hakkını dahi kullanmadılar ve ondan istemediler.

Her ümmet kendisine iman etmesi için peygamberinden bir mucize istedi. Muhammed (s.a.v.)'in ashabı hariç... Resûlullah'ın etrafın­daki adamlar hariç… Ona kesinlikle, "Bize doğruluğunu ispat edecek bir mucize göster." demediler. Çünkü Muhammed (s.a.v.)'in ken­disi bir mucize idi…

O'nun kişiliğinden, zatından ve ilkelerinden başka bir mucize aramak, böylesine akıllı kim­selerin düşeceği bir yanılgı ve anlayışsızlık de­ğildi. Özellikle kalplerini Allah'ın hidâyeti, ba­siretlerini de Resûlü'nün nuru doldurduktan sonra bu müslüman zümrenin imanı; dini, za­manı ve ırkı ne olursa olsun insanlığı daima genç tutacak ve azmini artıracak bir güveni yeşertecektir.

İşin başı ve sonu onlar... İnsanlardan bir grup…

Onları yaptıkları şeyleri, dış görünüm itibari ile yaptıracak bir durumda yaşamıyorlardı. Onları da kuşatan şartları vardı…

Toplum olarak; onlar, henüz bir toplumu oluşturacak niteliklerin tümüne sahip olma­mışlardı.

Birbirleriyle kavgalı, mücadeleli ve kendile­rini gizli bir bencilliğin yönlendirdiği birer kabile idiler.

Siyasi güç olarak onlar, İslâmdan önce pek öyle kayda değer bir şey de değillerdi.

Ekonomik güç olarak, çok fakirdiler... Sayı bakımından ise çok azdılar.

O hâlde, yepyeni, muazzam bir dünyayı inşa etmede her şey olan bu azınlık nasıl mey­dana gelmişti? Ne olmuştu..?

O, silâh gücü ve ordu çokluğu mu idi...?

Onlardan önce İskender ve onlardan sonra Cengiz Han daha çok silâh ve orduya sahipti.

İskender ve Cengiz Han bugün neredeler?

Onlardan, onların büyük ordularından ve za­ferlerinden geriye ne kadı?

İnsanların ve hayatın vicdanında onlardan geriye kalan ne? Hiçbir şey...

O hâlde Resûlullah (s.a.v.)'in arkadaşla­rında gördüğümüz şeyi meydana getiren bü­tün yönleriyle maddî bir kuvvet değildi.

O, imandı… Hakka ve hayra olan iman...

İşte bu dosdoğru bir derstir ki, onu Re­sû­lullah (s.a.v.) ve onunla birlikte iman edenler, insanların tümüne verdiler ve ver­meye devam ediyorlar…

 

 


Karanlık, aydınlığa dönüşüyor...

Başıboşluk, düzene dönüşüyor...

Güçsüzlük kuvvete dönüşüyor...

Kaybolmuşluk, bir güç oluyor...

Zillet, yücelik oluyor.

Cehalet, bilgi fışkırmaya başlıyor,

Yokluk, varlık oluyor…

İnsanların hepsi birden hayatlarını hak ve hayır davası için adadıkları vakit dikenler çiçek veriyor…

Resûlullah (s.a.v.) ve onun arkadaşları işte bunu yaptılar. Bu, onlardan önce de peygam­berlerin ve onların inanan arkadaşlarının yap­tıkları şeydi...

Bu, onların bıraktıkları ders idi…

 

 


Hak ve hayır, Resûlullah (s.a.v.) ve arka­daşlarının üstlendikleri rolün özünü teşkil ettiği için...

O, öyle olduğu için, onlar, Hz. Muhammed ve arkadaşları insanlığa en hayırlı mirası bıra­kıyorlardı.

İnsanlığın vicdanlarının sağlıkla, nur ve ol­gunlukla dolduklarını görüyoruz…

Bugün, dünyanın yayın istasyonlarının çoğu, Resûlullah (s.a.v.) ve arkadaşlarına nur ve iman olan Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini açıktan okuyor..

Dünyanın birçok yayın istasyonu... Dini İs­lâm olmayan devletler bile..

Hiçbir dine inanmayan devletler bile…

Arapça yayınların çoğu programlarına Kur'ân âyetleri ile başlamaktadır.

Dünyanın her yerinde...

Müslüman toplumlar arasında... Hıristiyan toplumlar…

Yahudiler, Hintliler ve Budistler... Onlar ve onlar arasında...

Bin dört yüz senedir, Resûlullah (s.a.v.)'in müezzinin çağırdığı aynı kelimeleri ilan etmek üzere minarelerde sesler yükseliyor.

Allahu ekber… Allahu ekber…

Eşhedü en la ilâhe illallah

Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah

Hayye ale's-salâh

Hayye ale'l-felâh

Bu dinin Kur'ân'ı dünyanın her yerinde okunmakta…

Camileri, dünyanın her yerinde dimdik du­ruyor…

Dünyanın her yerinde prensipleri ilan edil­mektedir…

Adamlarına dünyayı, insanları, ilkeleri ve gidişatı değiştirebilecek harika gücü veren bu hangi kuvvettir…

Hak ve hayra imanın kuvvetidir bu…

Öncelikle hakkın ve hayrın Rabbine olan imandır. Peygambere ve hatta hayatlarını hakka ve hayra adayan bütün peygamberlere iman.

Bu sonsözde söylenecek bir tek söz kaldı...

Resûlullah (s.a.v.)'ın arkadaşlarından bu adamları ve gördüğümüz olayları izledikten son­ra hatırımıza gelen bir soru var…

Bu soru şu: Anlaşmazlık ve düşmanlık nasıl oldu da o olgun kardeşlerin arasındaki sağlam ilişkileri bozdu? Hz. Ali taraftarları ile Hz. Mu­a­viye taraftarları arasında çıkan anlaşmaz­lık se­bebiyle alevlenen iç savaş, nasıl oldu da kardeşliklerine baskın çıktı..?!

 Bu sorunun cevabı bizleri o ashabın iman­larına ve daha başka tarihî etkenlere götürü­yor…

Evet... Onların apaçık, samimi ve kesin imanları, aynı yolun yolcuları yaptı onları...

Hakikatin bilip, takip ettikleri bir tek yüzü vardı onların yanında… Heva ve çıkarlarına sak­lanabilen yüzleri yoktu…

Resûlullah (s.a.v.) aralarında yaşarken, in­sanların, anlaşmazlığa düştükleri konularda hi­dâ­yete ermeleri kolay oluyordu…

Şüpheli durumlarda vahiy veya Resûl ve­yahut her ikisi birden onları aydınlatıyordu…

Resûlullah (s.a.v.) irtihal ettikten sonra daha önce Allah'ın veya Resûlullah'ın açıklığa kavuşturduğu konularda ihtilafa asla düşme­diler.

Osman (r.a.) öldürüldüğünde -ki onun öl­dürülmesi o gün İslâm âlemini şiddetle sarsan bir fitne idi- bu korkunç olaydan sonra görüş ve değerlendirmelerde anlaşmazlıklar ortaya çıktı.

Sahâbeye, tavrını belirlemek ve çeşitli gö­rüşlerden hangisi tarafında yer alacağını be­lirlemek şart oldu…

Seçimlerindeki üslupları, aynen imanda olduğu gibi idi…

Açıklık ve kesinlik… Tereddüt etmeden ve nifaka yer vermeden…

İmam Ali (r.a.)'ın görüşüne kanaat geti­renler onun tarafını seçtiler. Muaviye'nin görü­şüne kanaat getirenler de onun tarafını seçti­ler. Her iki tarafın hatalı olduğuna kanaat ge­tirenler ise, üçüncü bir yön seçerek, her iki ta­rafa da anlaşmazlığı ortadan kaldırmaları için yüklendiler. Kontrol elden çıkınca tarafsız­lığı ve anlaşmazlıktan uzak kalmayı seçtiler.

Bu, Resûlullah (s.a.v.)'in asrında, İslâm'a ilk giren ve onunla zulmet ve şirk kuvvetlerine karşı savaşan arkadaşlarını ilgilendiriyordu…

O ashap, Ali ile Muaviye arasındaki anlaş­mazlık günlerinde İslâm Devletinde "güç mer­kezi"ni temsil etmiyordu.

Çünkü o günlerde devlet çok genişlemiş ve olaylara karışan ve ona yön veren yeni kuv­vetler ortaya çıkmıştı.

Halife Osman'ın hayatını hedef alan entrika ve onun infaz eden yapılanma, bunun en bü­yük delilidir. Medine'nin dışından hatta Arap yarımadasının dışından, uzak İslâm diyarların­dan gelmişti...

Bu yeni kuvvetler, büyük sahâbîlerin engel olamayacağı roller oynadı. Ali ile Muaviye ara­sındaki anlaşmazlığı bir savaşa dönüştüren kor­kunç ve etkin bir rol...

O kadar ki, Muaviye'nin tarafında Şam ehli, Ali'nin tarafında da Irak ehli anlaşmazlığın bü­yümesindeki son aşamada savaşın gerçek oyuncuları oldular…

Son tahlilde artık savaş, iki müslüman taraf arasında olmaktan çok, iki bölgesel kamp ara­sında çıkmıştı. Şam ehli bir tarafta ve Irak ehli diğer taraftaydı…

Ortada üçüncü bir kuvvet daha vardı ki onu bilmezlikten gelmek mümkün değildir. İslâm onun elinden otoriteyi alıp, onu yerle bir et­tik­ten sonra uyumayan şer kuvvet…

O kuvvet İran ve Roma kalıntılarından tem­sil edilen kuvvetti. Ki, o kuvvet İslâm'ı ka­bul etmiş gibi görünen kimseler vasıtasıyla aleyhteki çalışmalarını sürdürdü. O kimseler ki, bazıları müslüman saflarında o kadar boz­gun­culuk ve yıkım yaptılar ki, o iki imparator­luk bu­nu yapamamıştı…

Bu sözler, o günlerde İslâm'ın ve sahâbe­nin yaşadıkları o zor duruma hızlı bir bakıştır. Bir gerçeği de unutmamalıyız ki, o da, her iki grubun, liderleri işlerin bu denli büyüyüp, bu korkunç aşamaya geleceğini hesaplamamıştı.

Ali ve beraberindekiler, Şam'a yürürken sadece korkutma amacı gütmüşlerdi. Muaviye bu durum karşısında devletin otoritesine karşı gelmez ve ona saygı gösterip, itaat ederdi.

Muaviye ve beraberindekiler de, Hz. Ali'nin güçlerini ve hazırlıklarını deniyor olabilirdi. Onların gücünü ve hazırlıklarını görünce, an­laş­mazlığı gidermek için savaştan başka bir çözüme başvurabilirdi.

Fakat olaylar beklenenden farklı geliş­mişti…

Gelişmenin çok karmaşık ve geniş olması, her iki kampta gizli ve anlaşmazlığın savaşa dönüşmesi için çalışan bir kuvvetin varlığını gösteriyor…

Şimdi konumuzu "Cemel Savaşı"ndaki şu olay ile bitirelim.

Zübeyr (r.a.), savaşa katılmanın yanlış ol­duğu fikrine vardı ve savaştan çekildi.

Ancak savaşan bir grup, onu takip etti ve namaz kılarken onu öldürdüler…

Katil Zübeyr'in kılıcını alarak Ali'ye doğru koştu. Zübeyr'in ölümünü ona müjdeleyecek ve kendisine karşı Muaviye ile birlikte savaştığı kılıcını ona takdim edecekti…

İmamın kapısında durmuş, girmek için izin bekliyordu…

Hz. Ali olandan haberdar olmuştu. Katilin kovulmasını emredip bağırıyor ve şöyle diyordu:

"Safiyye'nin oğlunun katilini ateşle müj­dele..."

Safiyye'nin oğlu ile Zübeyr'i kastediyordu.

Ondan Zübeyr'in kılıcını almalarını ve ken­disine getirmelerini emretti.

Zübeyr'in kılıcı Hz. Ali'ye getirildi. Onu öp­meye ve ağlamaya başladı, şöyle diyordu:

"Bu kılıcın sahibi, Resûlullah'ın sıkıntılarını ortadan kaldırmıştı."

Bu yüce görüntü, anlaşmazlığa ve acıklı ge­lişmelere bir sekinet bahşediyor. Bizi de onu düşünmeye sevk ediyor.

Şimdi, kendileriyle, bu kitabın sayfalarında gıpta ve saadet dolu vakitler yaşadığımız o adamları yolcu ederken, Allah'a nimetlerinden dolayı şükürle secde ediyoruz. Nimetinden, rah­met ve afiyetinden daha fazla dileyerek...

Saygıyla ve huşû ile o büyük öğretmene ve peygamberlerin sonuncusuna diyoruz ki:

"Ey Peygamber! Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun…

Verdiğin ve hidâyete ulaşma yolunda reh­ber olduğun için Allah sana mükâfatın en gü­ze­lini versin."

Yepyeni bir iştiyakla onun mübarek asha­bı­na da diyoruz ki:

"Ey insanlar elveda...!"

 

 


Fakat onlar ne zaman kayboldular ki, on­lara elveda denilsin?

Onları uğurlamamız, selâm olsun…

Selâm ki, onu başlarken huşû ile sunduk.

Bitirirken de huşû ile takdim ediyoruz...