Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hamza B - İslami Bilgiler - Cennettenbiradam - 2. Sayfa

HAMZA b. ABDÜLMUTTALİB

Allah'ın Aslanı, Şehidler Sultanı

Koşuşturmalar, zahmet, ibadet ve eğlen­cey­le geçen bir günün ar­dından Mekke derin bir uykuda...

Kureyşliler sıcak yataklarında yan gelip ya­tıyorlar...

Fakat biri var ki; kendini yatağından alı­vermiş. Bu kişi, erkence ya­tağına girip az bir şey dinlendikten sonra büyük bir arzu ile kalkmış. Çünkü Allah ile vaadi vardır. Odasın­daki namazgâhına çekilmiş Rabbine yakarıp dua ediyordu. Onun yalvaran göğsünün sesine ve ısrarlı sıcak yakarışlarına uyanan hanımını ona karşı bir şefkat ve acıma hissi kaplar ve ona, nefsine biraz daha yumuşak davranma­sını salık verir, uykusunu yeterince almasını söylerdi. O ise cevap olarak "Uyku vakti geçti, ey Ha­tice" derken, gözyaşları sözlerinden önce gelirdi.

Onun davası her ne kadar Kureyş'in zihin­lerini meşgul etse de henüz onları uykuların­dan etmemişti.

Sözlerini gayet gizli yayıyordu.

Kendisine inananlar o gün gerçekten azdı­lar. Mü'minlerin dışında da kendisine son de­rece büyük sevgi ve saygı besleyenler vardı. Bunlar kendisine iman etmek ve kutsal kafi­leye katılmak için büyük bir arzu duyuyorlardı. Onları engelleyen sadece toplum ve bölgenin örfü, taklitçi­liğin ve geleneğin baskısı ile güne­şin doğuşu ve batışı arasındaki karar­sızlıkları idi.

İşte bunlardan biri de, Peygamberin amcası ve sütkardeşi Hamza b. Abdülmuttalib idi.


Hamza, yeğeninin büyüklüğünü, olgunlu­ğunu gayet iyi biliyor, dava­sının hakikatini, iyi özelliklerini tanıyordu.

Hamza'nın Muhammed'i (s.a.v.) tanıyışı, bir amcanın yeğenini tanıyı­şından öte, bir kar­deş ve arkadaş tanıyışı idi...

Zira Allah Resûlü (s.a.v.) ve Hamza aynı nesilden olup akran sayılır­lar. Beraber yürü­müş, oynamış, kardeş olmuşlar, aynı gelenek içinde yetişmişlerdi.

Fakat daha sonra bu iki gençten her biri kendi yolunun yolcusuydu: Muhammed (s.a.v.) kendine Allah yolunu aydınlatan ruhu­nun ışığına ve hayatın gürültüsünden uzak derin tefekküre yönelmiş, hakikati karşıla­mak için hazırlanan kalbinin sesine bağlanmışken; Hamza, hayatın imkânlarından daha fazla ya­rarlan­mak, Kureyş ve Mekke'nin ileri gelenleri arasında kendine bir yer açmak için rakiple­riyle yarışa girmişti.


İki gençten her biri kendi yolunun yolcu­suydu, dedik. Ancak şu var ki, akranı ve kar­deşinin oğlu Muhammed'in (s.a.v.) faziletleri Hamza'nın aklından bir an bile çıkmamıştı. Bunlar öyle fazilettir ki, sahibine tüm insanla­rın gönlünde büyük bir yer açar ve gelecek için apaçık bir tablo çizer.

Hamza bir gün, her günkü alışkanlığı üzere evden çıkmıştı. Kâbe'nin yanında bir grup in­san görmüştü. Kureyş'in eşrafının yanlarına oturup konuştuklarına kulak kabarttı.

Muhammed'den (s.a.v.) söz ediyorlardı.

Yeğeninin davasından duydukları sıkıntı hep­sini kaplamıştı. Ondan söz ederlerken söz­le­rin­den hınç ve öfke yükseliyordu.

Halbuki önceleri Onunla ilgilenmiyorlardı ve­ya ilgilenmez ve aldır­maz gözüküyorlardı.

Ama bugün gözlerini sıkıntı, üzüntü ve bu davayı boğma arzusu bü­rümüştü.


Hamza onların sözlerine uzunca güldü, on­ları aşırılık ve yanlış anla­yışlarıyla ayıpladı.

Ardından Ebû Cehil, arkadaşlarına destek mahiyetinde söz alarak Hamza'nın, Muham­med'in (s.a.v.) davasının tehlikesini herkesten daha iyi bildiğini; fakat meseleyi basit göste­rerek Kureyş'i uyutmak istediğini, bir gün Kureyş'in çok kötü bir sabaha uyanacağını, yeğeninin Kureyş'e üs­tün geleceğini belirtti.

Homurtular içinde konuşmalarını sürdür­düler. Hamza bir gülümsüyor, bir kızıyordu. Sonunda topluluk dağıldı, herkes yoluna gitti. Hamza yeni düşüncelerin ağırlığı içinde yeğe­ninin durumunu düşünüyor, kendi içinde Onun durumunu yeniden tartışıyordu.

Günler geçiyordu ve her geçen gün Kureyş'in, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) davetine olan öfkesi ar­tıyordu.

Daha sonra öfkeler, patlama noktasına geldi. Hamza olanları uzak­tan izliyordu.


Doğrusu yeğeninin kararlı ve cesur tavrı onu şaşırtıyordu. O inancı ve davası uğruna kendini feda ediyordu. Onun kararlılığı ve fedakârlığı bilinmesine rağmen bunlar tümüyle Kureyş için yeni şeylerdi.

Kuşku denen şey, Peygamberin doğruluk ve yüceliği söz konusu ol­duğunda Hamza'nın aklıselimine girecek bir giriş bulamazdı.

Zira Muhammed'i ilk çocukluğundan, ter­temiz gençlik dönemine ve emin bir kişi olarak bilindiği olgunluk çağına kadar en iyi tanıyan Hamza idi.

Kendi gibi tanıyordu onu… Hayata beraber atıldıkları, birlikte geli­şip olgunlaştıkları dö­nemden beri birlikteydiler... Muhammed'in (s.a.v.) hayatı güneş ışıkları gibi saf ve te­mizdi. Hamza onu kızgın, umutsuz, tamahkâr veya gafil gördüğü bir günü hatırlamıyordu.

Hamza sadece beden kuvvetine sahip de­ğil; akıl ve irade gücüne de sahipti.


Bundan ötürü de böyle bir kimsenin, doğ­ruluğunu ve güvenirliğini iyi bildiği birine aykırı hareketi doğal kabul edilemezdi.

 

 


Beklenen gün geldi…

 Hamza evinden çıkmış yayı omzunda, en gözde sporu olan avlan­mak için çöle doğru açılmıştı. Avcılıkta bayağı mahirdi Hamza.

Günün bir kısmını evde geçirdi... Avdan dönünce âdeti üzere Kâ­be'ye gitti, tavaf etmek için harekete geçmişti ki, Kâbe'nin yanında Ab­dullah b. Ced'an'ın hizmetçisi karşıladı ken­disini. Konuşmaya başlayın­caya kadar fark etmemişti onu.

"Ey Ebû Umare (Hamza)! Keşke bir gör­seydin Ebû Cehil'in yeğenin Muhammed'e (s.a.v.) yaptıklarını. Onu işte burada gördü, sövdü, ağzına geleni söyledi, çok aşırı şekilde çirkin davrandı."

Hizmetçi, Ebû Cehil'in, Allah Resûlü'ne (s.a.v.) yaptıklarını tek tek anlattı. Hamza anlatılanları güzelce dinledi. Sonra başını önüne eğip biraz durdu. Elini yayına uzattı, yerine yerleştirdi, hızlı adımlarla Kâbe-ye doğru yöneldi… Ebû Cehil'i görmesi gereki­yordu. Onu orada bulamazsa peşini bırakma­yacak, buluncaya kadar arayacaktı.

Kâbe'ye nerede ise varmıştı. İşte Ebû Cehil oradaydı. Kâbe'nin avlu­sunda Kureyş'in ileri gelenleriyle birlikte oturuyordu.

Gayet sakin bir şekilde karşısına dikildi Ebû Cehil'in. Sonra yayını sı­yırıp Ebû Cehil'in kafa­sına bir tane indirdi. Başını yarmış, kanatmıştı. Daha oturanlar olayın dehşetinden ayılmaya kalmadan Hamza, Ebû Ce­hil'e haykırdı:

"Ben onun dinini kabul ettiğim, onun söy­lediklerini söylediğim hâlde sen Muhammed'e (s.a.v.) söversin ha! Haydi gücün varsa bana karşılık ver bakalım!"


Oturanlar liderlerine yapılan hakareti ve başından akan kanları unutmuşlar; daha çok yıldırım gibi inen bu sözlere takılmışlardı. Bu söz­ler Hamza'nın, Muhammed'in (s.a.v.) dini üzere olduğunu, onun dü­şünce ve sözünü paylaştığını ilan eden sözlerdi.

Hamza müslüman mı oluyordu?

Kureyş'in defetmeye imkân bulamayacağı bir felaketti Hamza. Zira Hamza'nın müslüman oluşu, pek çok insanı İslâm'a çekecekti. Mu­ham­med de (s.a.v.) çevresinde davasını güç­lendirecek, destek verecek bir kuvvet bulmuş olacaktı. Kureyş belki bir sabah putlarını ve ilâhlarını par­çalayan balyozun sesiyle uyana­caktı.

Evet... Hamza müslüman olmuş, bunu da topluluğa ilan etmişti. Zihni dağınık grubu, da­ğınık düşünceleriyle; Ebû Cehil'i de yarılmış ba­şından akan kanıyla baş başa bırakan Hamza, yayını omzuna iyice yerleş­tirip evine doğru sabit adımlarla yürüdü.

Hamza keskin bir akla, doğru bir kalbe sa­hipti.

Evine dönüp günün yorgunluğunu atınca, oturup düşünmeye baş­ladı; olup bitenleri tekrar hatırından geçirdi.

Müslümanlığını nasıl ve ne zaman ilan et­mişti.

Kuşkusuz her şey kızgınlık, hamiyet ve in­fial anında olup bitmişti.

Yeğenine yapılanlar ağırına gitmiş, kendi­sini iyice kızdırmıştı. Haşim oğullarının hami­yeti tutmuş, Ebû Cehil'in başını yararak, müs­lüman ol­duğunu yüzüne haykırmıştı.

Fakat kişinin asırlardır yaşadığı, atalarının ve milletinin dinini bırakıp prensiplerinden bile henüz haberdar olmadığı, gerçek yüzünü pek az bildiği yepyeni bir dine girmesi için en iyi yol, bu muydu acaba?

Gerçi o, Muhammed'in (s.a.v.) doğrulu­ğun­dan ve gayesinin paklı­ğından bir an bile kuşkuya kapılmamıştı. Fakat Hamza'nın yap­tığı gibi, kişinin tüm sorumluluklarıyla birlikte kızgınlık anında yeni bir dine yö­nelmesi müm­kün müdür?

Yeğeninin bayraktarlığını yaptığı bu yeni dine karşı hürmet doluydu gönlü Hamza'nın.

Bu davanın taraftarı olmak, mü'mini olmak kaderde olabilir; fakat bu dine girmek için uy­gun zaman hangisidir?

Öfke ve hamiyet anı mı?

Yoksa enine boyuna düşünme ve tefekkür vakitleri mi?

Kalbine bir yön vermesi, her şeyi tekrar in­ceden inceye düşünmesi, düşüncesini arındır­ması gerekiyordu.

Düşünmeye başladı... Geçiyordu şüphelerin kesilmediği günler, gözlerini yummadığı gece­ler...

Hakikati akıl aracılığıyla bulmaya çalışacak olursak, şüphe bilgiye götüren bir vesile hâlini alır.

Hamza da İslâm'ı araştırma noktasında ak­lını kullanıyordu. Eski ve yeni dini karşılaştır­dığında kendisini şüpheler kaplıyordu. Gele­neksel özlem ve arzular ve her yeniye karşı yaratılıştan gelen ürküntü kendisini atalarının dinine doğru itiyordu.

Kâbe'yi dolduran tanrılara, putlara, Ku­reyş'e ve Mekke'ye ait dinî anlayışlara ait tüm hatıralarından bir anda uyanmıştı. Tarihe karışmış bu şeylerin hepsinden ve eski dinin­den kendini arındırmıştı.

Kişinin bir anda atalarının dinine sırt çevir­mesinin, kişide nasıl böyle bir değişiklik yaptı­ğına şaşıyordu Hamza. Yaptığına pişman ol­muştu. Baktı ki, tek başına akıl yeterli gelmi­yor, o zaman tüm içtenlik ve dü­rüstlüğüyle gayba sığındı.

Kâbe'nin yanında gökyüzüne yönelmiş yal­varıp yakarıyordu, hakikati ve doğru yolu bulmak için.


Gelin Hamza'ya kulak verelim, bakalım ola­yın gerisini nasıl anlatıyor:

"Sonra beni bir pişmanlık aldı, atalarımın di­ninden ayrıldım diye. Şüphelerle geceliyor­dum, gözlerime uyku girmiyordu.

Sonra Kâbe'ye geldim. Hakikate gönlümü açsın diye Allah'a yalvar­dım. Şüphelerim gitti. Allah duama karşılık vermiş, kalbime iman dol­durmuştu.

Ertesi gün erkenden Allah Resûlü'ne (s.a.v.) gittim, durumu anlat­tım. O da kalbi­min İslâm'da sabit olması için dua etti."

Hamza işte böylece gerçek İslâm'a ermişti.

 

 


Allah İslâm'ı Hamza ile güçlendirmiş, onu Allah Resûlü'nü ve zayıf sahâbeyi koruyan güç­lü bir kol kılmıştı.

Ebû Cehil onu İslâm safında görmüş, har­bin kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Kureyş'i, Allah Resûlü'ne ve sahâbeye darbe indirmek için teş­vik etmeye, kinini dindirecek iyi bir harbe hazırlamaya başladı.

Pek tabi ki Hamza tüm baskı ve eziyetleri önleyemezdi. Fakat yine de onun müslüman oluşu önemli bir kalkan ve muhafaza görevi görüyordu. Önce Hamza'nın, sonra da Ömer'in müslüman oluşu, Arap kabilelerini etkilemiş ve grup grup İslâm'a girmelerine sebep olmuştu.

Müslüman olduktan sonra Hamza her şe­yini Allah'a ve O'nun yüce dinine adamıştı. Bundan ötürü de Allah Resûlü (s.a.v.) ona "Allah'ın As­lanı, Resûlü'nün Aslanı" lakabını uygun görmüştü.

Müslümanların düşmanla çatışmak için çık­tıkları ilk seriyenin ko­mutanı Hamza idi.          

Allah Resûlü!nün bağladığı ilk sancak da onundu. Bedir savaşında düşmanla karşı kar­şıya gelindiğinde Allah ve Resûlü'nün Aslanı bu­rada çok şaşırtıcı şeyler yapmıştı.


Yenik Kureyşliler hezimet ve hüsran içinde Bedir'den Mekke'ye dön­düler. Başı yerde ümitleri suya düşmüş olarak Ebû Süfyân Mek­ke'ye dö­nerken, Kureyş büyüklerinin cesetle­rini de savaş meydanında bırakı­yordu. Bunlar Ebû Cehil, Utbe b. Rebîa, Şeybe b. Rebîa, Ümeyye b. Halef, Ukbe b. Ebû Muayt, Esved b. Ab­dü­lesed el-Mahzumî, Velîd b. Utbe, Nadr b. Hâris, Âs b. Saîd, Ta'me b. Adî gibileri ve bunlardan daha onlarcasını...

Kureyş bu yenilgiyi müslümanların yanına bırakmayı düşünmüyordu. Tekrar hazırlığa baş­­landı. Şerefleri ve ölülerinin intikamı için Kureyş tekrar savaşa karar verdi.

 

 


Kureyş yanlarında kabile temsilcileri, baş­larında Ebû Süfyân yola çıktıklarında Uhud sa­vaşının eşiğine gelinmişti.

Kureyş uluları iki adamı hedefliyordu bu yeni savaşta. Allah Re­sûlü'nü (s.a.v.) ve Ham­za'yı (r.a).

Evet... Onların savaş öncesi tartışma ve konuşmalarını duyan kimse, Hamza'nın Allah Resûlü'nden sonra nasıl da savaşın hedefi ol­duğunu görürdü.

Savaşa çıkılmadan önce, Hamza'nın işini bitirecek adam seçilmişti. Bu, mızrak atmada oldukça mahir olan Habeşli bir köleydi. Sa­vaşta onun tek görevi vardı: Hamza'yı avla­mak, öldürücü darbeyi ona yöneltmek... Ku­reyş onu başka bir şeyle uğraşmaktan men etmişti, durum ne göste­rirse göstersin.

Kureyş ona çok büyük bir karşılık vaat edi­yordu: Özgürlüğünü. Adı Vahşi olan bu adam Cübeyr b. Mut'am'ın kölesiydi. Bedir'de Cü­beyr'in amcası da ölmüştü. Cübeyr, Vah­şi'ye: "Savaşa gir, Hamza'yı öldürürsen hür­sün" demişti. Sonra onu Ebû Süfyân'ın karısı Hind'e göndermişti, daha bir teşvik alsın diye.

Hind Bedir'de babasını, amcasını, kardeşini ve oğlunu kaybetmişti. Kendisine söylendiğine göre, bunların bir kısmını Hamza öldürmüş, bir kısmını da öldürmeye yeltenmişti.

İşte bu nedenle erkekli kadınlı tüm Kureyş­liler ne pahasına olursa olsun, Hamza'­nın başını istiyordu.

Savaşa birkaç gün kalmıştı. Yapacak hiçbir şey yoktu; Hind'in Vahşi'nin kalbine kin duy­gularını boşaltmasından, istediği tabloyu ona çizmesinden başka...

Hamza'nın katlinde başarılı olursa, bir ka­dın olarak sahip olduğu tüm ziynet ve mücev­heratı kendisine vermeyi vaat ederken Hind, bir yandan da inciden küpesini ve boynunda kalabalık yapan altın gerdanlı­ğını tutuyordu parmaklarıyla. Sonra gözleriyle Vahşi'yi kuşa­tırcasına ba­kıp: "Hepsi senin, şayet Hamza'yı öldürürsen!" diyordu.

Ağzı sulanmıştı Vahşi'nin. O an aklı, kendi­sini bir daha köle olma­mak üzere özgürlüğüne kavuşturacak ve Kureyş'in en ulu hanımının ziy­­netlerine sahip kılacak savaşa gitmişti.

Görüşme tamamdı. Açık ve kesin bir şe­kil­de ortaya çıkmıştı ki, tü­müyle hedef Ham­za'ydı.

 

 


Ve Uhud Savaşı…

İki ordu birbirine girdi. Hamza da zırhını giymiş, savaş meydanına girmişti.

Bir ileri bir geri saldırıp, eline geçirdiği her kafaya kılıcını indiriyordu. Ölüm denen şey sanki emrine girmişti Hamza'nın. Dilediği kim­seye fırla­tıyordu ve o da onu içten kavrıyordu.

Müslümanlar topluca saldırdılar. Kesin za­fere neredeyse yaklaşmış­lardı. Mağlup Kureyş­liler korkup kaçmaya başlamışlardı. Şa­yet okçular tepedeki yerlerini terk etmemiş ve bir an için mağlup duruma düşen düşmandan kalan ganimeti toplamak için savaş alanına inmemiş olsa­lardı... Ve şayet yerlerini bırakıp da Kureyş atlılarına tepedeki gediği aç­mamış olsalardı, hiç kuşkusuz Uhud, erkeği, kadını, atı ve deve­siyle tüm Kureyş'e mezar olacaktı.

Kureyş atlıları müslümanlara aniden saldı­rıp kana susamış kılıçlarını delice salladılar. O anda müslümanlar da yeniden toplanmaya, attıkları silahlarına tekrar sarılmaya başladı­larsa da faydası olmadı. Zira bu ani baskın çok sert ve şiddetli olmuştu.

Hamza olan biteni görmüş, güç ve direnci daha bir artmış, gayrete gelmişti.

Bir sağına, bir soluna, bir önüne bir arka­sına, durmadan darbeler indiriyordu. Vahşi de onu gözlüyor, mızrağını fırlatmak için uygun bir vakit kolluyordu. Şimdi gelin sözü Vahşi'ye verelim, manzarayı kendi cümlelerinden dinle­yelim:

"Ben Habeşli bir adamdım. Mızrağı onlar gibi atar, pek az hata ya­pardım. Savaş mey­danında insanlar birbirine girdiğinde ben Ham­za'yı arıyordum. Göz gezdirip dururken bir de baktım topluluğun ortasında iyice fark edilecek şekilde duruyor. Önünde kimse tutunamı­yordu, geleni deviriyordu. Biraz daha yakla­şınca, saldırayım diye bir ağacın ardına giz­lendim. Tam o sırada Subâ'u b. Abdüluzza or­taya çıktı. Hamza onu gö­rünce Subâ'u'yu mey­dan okuyarak kendine doğru çağırdı ve bir vuruşta kafasını yere indirdi.

"İşte tam o sırada mızrağımı salladım. Mızrak hedefe isabet etmişti. Hamza bana doğru yöneldi; fakat güç bulamadı ve öldü. Yanına gittim, mızrağımı aldım. Sonra karargâha dönüp oturdum. Çünkü artık işim kal­mamıştı, onu öldürmüştüm. Ve artık serbest kalmıştım."

Bırakalım Vahşi sözünü tamamlasın.

"Mekke'ye döndüğümde azat edildim. Allah Resûlü (s.a.v.) fetih günü oraya gelinceye dek de orada kaldım. O gelince Taife kaçtım.

"Taif heyeti müslüman olmak için Allah Re­sûlü'ne (s.a.v.) gittikleri zaman anladım ki be­nim için tüm yollar tıkanmıştı. Şam'a mı gitseydim ya da Yemen'e veya bir başka yere mi?

Adamın biri bana "Yazıklar olsun sana! Al­lah Resûlü (s.a.v.) müslüman olan hiç kimseyi öldürmüyor." deyinceye kadar durumum hiç de iç açıcı değildi doğrusu.

Yola çıktım, Medine'ye gidip Allah Resûlü'­nün (s.a.v.) yanına vardım. Beni görmemişti. Ayağa kalkıp karşısına çıkınca beni fark etti. Şehâdet getirdim. O: "Sen Vahşi misin?" dedi. "Evet, ey Allah'ın Resûlü" dedim. "Söyle bana," dedi "Hamza'yı nasıl öldürdün?" Ben de anlattım. Sözümü bitirince: "Yazıklar olsun sana. Gözüme gözükme." O günden sonra Al­lah Resûlü'nün (s.a.v.) bulunduğu yoldan ka­çar oldum, beni görmesin diye. Bu hâl Allah Resûlü'nün vefatına kadar böyle sürdü.

Müslümanlar, yalancı peygamber Müsey­li­me üzerine yürüdüklerinde ben de Hamza'yı öldürürken kullandığım mızrağımı alarak onlarla birlikte çarpışmaya çıktım. İki grup birbirine girdiğinde yalancı Müseylime'yi elinde kılıcı ayakta gördüm. Hazırlandım ve mızrağımı salladım, istediğim gibi oldu. İsabet almış, yere yıkılmıştı Müseylime.

Eğer bu mızrağımla insanların en hayırlısını öldürdümse, Allah'tan affımı diliyorum. Zira bununla insanların en şerlisi Müseylime'yi de öl­dürdüm."

 

 


İşte böyle ermişti Allah'ın Arslanı şehâdet mertebesine.

Öldürülmesiyle yetinmemişti düşmanları, nasıl yetinsin ve ikna ol­sunlar ki? Allah Resû­lü'nü ve amcası Hamza'dan başka birini he­defleme­dikleri bu savaşa Kureyş'in tüm malını ve adamlarını sokan bu adamdır.

Ebû Süfyân'ın karısı Hind, Hamza'nın ciğe­rini getirmesini emretmişti Vahşi'ye. Vahşi bu ateşli arzuyu yerine getirmişti. Hind'in yanına bir elinde ciğerle döndüğünde, Vahşi diğeriyle de Hind'den küpe ve gerdanlığını alıyordu, görevini yerine getirmiş olmanın karşılığı ola­rak…

Şirk ordusunun komutanı Ebû Süfyân'ın ka­rısı ve Bedir'de müslümanlarca öldürülen Ut­be'nin kızı olan Hind, içindeki hınç ve kinini din­dirir ümidiyle Hamza'nın ciğerini çiğnedi. Fakat ciğer dişlerine sert gelmiş, kendini çiğ­net­memişti. Hind de onu ağzından çıkarmak zorun­da kalmıştı. Daha sonra da yüksekçe bir kayanın üstüne çıkarak şöyle ba­ğırmaya baş­ladı:

"Verdik size Bedir'in karşılığını

Harp üstüne harp çetin olsa da

Tahammülüm yoktu babam Utbe'ye yapı­lana

Ne kardeşime ve amcasına ne de ilk göz ağrıma

Nefsime şifa verdim

Yerine getirdim ben adadığım nezrimi

Ve Vahşi giderdi içimde sakladığım kini"

Savaş bitmişti. Müşrikler develerine binmiş, atlarını da önlerine kata­rak Mekke'ye doğru yola çıkmışlardı.

Allah Resûlü (s.a.v.) şehidleri yoklamak için çarpışma alanına inmişti.

Vadinin ortasındaydı. Cennet karşılığı ne­fislerini Allah'a satan, onları Allah yoluna ada­yan ashabının yüzlerine iyice bakıyordu. Ani­den durdu... Baktı... Dili tutulmuştu, dişlerini sıktı ve göz kapaklarını usulca salıverdi, göz­lerini kapadı.

Hiçbir Arap'ın ahlâkının bu derece çirkin bir vahşeti yapacak kadar alçalacağı düşünüle­mezdi.

Allah'ın Arslanı, Şehidler Sultanı, amcası Hamza belirmişti yerde ce­setler arasında.

Allah Resûlü (s.a.v.) şimşek parıltısı saçan gözlerini amcasının cese­dine dikti ve: "Bunun kadar acı bir başka musibet yaşamayacağım ebedî olarak." dedi ve ekledi: "Bundan daha öfkeli bir hâl yaşamamıştım." Sonra sahâbeye dönerek şöyle dedi:

"Hamza'nın kız kardeşi Safiye'yi üzmeyece­ğini ve benden sonrakilere kötü örnek olmaya­cağını bilsem, bunu kurtlara kuşlara bırakırdım.

Ve şayet Allah beni herhangi bir yerde Ku­reyş'e muzaffer kılarsa buna karşılık olarak onlardan otuz adam alırım." dediler.

Sahâbe de şöyle seslendiler:

"Allah'a yemin olsun ki bir gün Allah bizi muzaffer kılacak olursa, onlardan hiçbir Arap'tan görmedikleri şekilde öcümüzü alırız."

Hamza'ya şehâdet ikramında bulunan Al­lah, ikinci bir ikramda yine bulunuyordu. Onun ölümünü insanlara ders vesilesi olarak değer­lendiri­yor ve onlara adaletin sonsuza dek ko­runmasını, ceza ve kısasta dahi olsa merha­metin gerektiğini öğretiyordu.


"Ey Muhammed, Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin kendi yolundan sa­pan­ları daha iyi bilir. O doğru yolda olanları da en iyi bilir.

Eğer ceza vermek isterseniz, size yapılanın aynıyla mukabele edin. Sabrederseniz and ol­sun ki bu, sabredenler için daha iyidir. On­lara üzülme, kurdukları düzenden de endişe etme.

Allah şüphesiz sakınanlarla ve iyilik yapan­larla beraberdir." (Nahl, 125–128)

Allah Resûlü (s.a.v.) Hamza'yı çok sevi­yordu. Bu durum Hamza'nın sırf en sevdiği amcası olmaktan kaynaklanmıyordu. O aynı zamanda onun sütkardeşi, akranı, ömür boyu arkadaşı olmasından ötürü idi.

İşte bu ayrılık anında Hz. Peygamber, onu uğurlamak için ona savaş şehitlerinin sayı­sınca namaz kılmaktan daha güzel bir şey bu­la­ma­mıştı.


Hamza'nın nâşı savaş meydanındaki na­mazgâha getirildi ve namazı kılındı. Sonra di­ğer bir şehid getirildi, onunki de kılındı O kal­dırıldı Hamza'nın nâşı yerinde bırakıldı. Üçüncü bir şehid getirilip Hamza'nın yanı başına ko­nuldu ve Hz. Peygamber ikisinin de namazını kıldı.

Bu şekilde tüm şehitler getirilmişti. O gün Hz. Peygamber hepsinin namazını tek tek kı­larken, yetmiş kez de Hamza'nın namazını kılmıştı.

 

 


Hz. Peygamber savaştan eve dönerken Ab­düleşhel oğullarının ka­dınlarının şehitlerine ağ­l­adıklarını görmüş, sevgi ve şefkatinden "Ham­za'nın ağlayanı da yok" demişti.

Sa'd b. Muâz bunu duymuş, Hz. Peygam­berin, kadınların, amcasına da ağlamasını ar­zuladığını sanmış ve hemen kadınlara giderek, Hamza için ağlamalarını istemişti. Hz. Pey­gamber de bunların ağıtını işitince hemen yanlarına çıkıp: "Ben bunu kastetmemiştim. Haydi dönün gidin! Allah iyiliğinizi versin! Bu­günden sonra ağlama yok!" demişti.

Hamza'nın şehâdetinden sonra sahâbe pek çok mersiye söylemiş menkıbe anlatmıştı.

"Bakın uzun bir kaside de Hasan b. Sâbit neler diyordu onun için:

Bırak kalıntısı bile yok olmuş evi,

Ağla Hamza'ya ki kerem sahibi!

Atıyla yekvücut olan, gemleyip bindiğinde

Yiğit ve bahadır ormanda aslan sanki

Haşim neslinin doruğunda bir kılıç ki

Hakk'ın dışında hiç didişmemiş batıl uğ­runda

Şehid düştü o katil Vahşi'nin elleri

 

 


Abdullah b. Revâha da şöyle diyordu:

Gözlerim yaş döküyor, hakkı da dökmek

Artık fayda etmez ne ağlamak ne de fer­yadı figan

Seherlerde Allah Aslanına

"Öldürülen adamınız Hamza mıydı?" dedi­ler.

Öyleyse tüm müslümanların bu afet

Ve Peygamber de gördü böyle bir musibet

Ey Ebû Ya'la direklerin vardı yıkıldı

Şan sahibiydin, iyilikseverdin, gözetirdin ak­rabayı"

 

 


Hz. Peygamberin halası, Hamza'nın kız kardeşi Safiye bint. Abdülmuttalib de şöyle de­mişti:

Arşın sahibi, gerçek İlâh onu çağırdı.

Sevinç içinde cennette yaşamaya

Umduğumuz huzur günü işte buydu

En güzel sonuç olarak Hamza'ya

Unutmayacağım seni yemin olsun Allah'a

Ağlamaklı ve hüzünlü estikçe Saba yeli

Sefer ve ikametim Allah'ın Arslanı'yla ola­cak

O ki kavminin efendisiydi, korurdu küfre karşı İslâm'ı

"Allah kardeş ve yaranımı iyilikle mükâfatlandırsın" diyordum

 Aşiretine geldiğinde ölüm habercisi

 Fakat Hz. Peygamber'in Hamza hakkında söylediği cümle, onu en güzel şehitler ara­sında gördüğünde anlatan mersiye olsa ge­rektir:

"Allahın rahmeti üzerine olsun. Sen bildi­ğim kadarıyla akrabalık bağlarını sağlam tutan ve çok hayır yapan biriydin." 


Allah Resûlü'nün, amcası Hamza dolayısıyla uğradığı musibet büyük bir felaket olup, sabır ve tahammülü pek zor ve önemliydi.

Ancak şu vardı ki, şeref ve vakar Peygam­berimiz için en güzel ta­hammül kaynağıydı.

Uhud dönüşü Allah Resûlü'nün yolu, sa­vaşta babası, kocası ve kardeşi şehit düşen bir hanıma uğruyordu. Bu kadın savaştan dönmekte olan müslümanları görünce onlara doğru koşmuş savaş haberlerini so­ruyordu. Kendisine kocasının, babasının ve kardeşinin şehâdetini haber verdiler.

O ise onlara: "Allah Resûlü nasıl?" diye soruyordu. Onlar da: Şü­kürler olsun arzuladı­ğın gibi" deyince hanım:

"Gösterin bana, göreyim onu." dedi.

 Hz. Peygamber (s.a.v.) yaklaşıncaya ka­dar birlikte beklediler. Kadın Peygamber'i (s.a.v.) gö­rünce ona doğru koştu ve:


 "Sana bir şey olmasın da tüm belalar ko­laydır" dedi.

İşte en güzel tahammül buydu.

Peygamber (s.a.v.) bu eşsiz tablo karşı­sında gülümsemişti. Dünyada buna denk bir dostluk ve fedakârlık olmasa gerektir. Bir ha­nım... Zayıf, miskin… Bir anda babasını, koca­sını, kardeşini kaybediyor; sonra da bunların ölüm haberini getiren kişinin sözünü ağzında koyup, dağları titretircesine soruyor:

"Allah Resûlü nasıl?!"

Bu kaderin en güzel şekilde çizdiği bir tab­loydu. Allah Resûlü'ne sa­bır ve tahammül bah­şeden; Allah'ın Arslanı, Şehitlerin Sultanı Ham­­za hususunda…