Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Abdullah B - İslami Bilgiler - Cennettenbiradam - 3. Sayfa

ABDULLAH b. MES'ÛD

Kur'ân'ı Açıktan Okuyan İlk Sahâbî

Abdullah b. Mes'ûd, Resûlullah (s.a.v.) Da­rü'l-Erkam'a girmeden önce iman etmiş ve Resûl'e iman edip, ona tâbi olan ilk altı kişiden biri olmuştur. Allah'ın salât ve selâmı onların üzerine olsun.

O hâlde Abdullah b. Mes'ûd ilk Müslüman­lar­dan­dır.

Resûlullah'la ilk karşılaşmalarını şu şekilde anlatmaktadır:

"Yetişkin bir çocuktum. Ukbe b. Ebû Mu­ayt'ın koyunlarını otlatı­yordum. Resûlullah (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir yanıma geldiler ve bana: "Ey delikanlı, bize ikram edecek sütün var mı'?" dediler.

Ben ise: "Ben bir emanetçiyim, size süt veremem." dedim. Bunun üzerine Resûlullah: "Ya­nında henüz yavrulamamış, sütü olmayan bir koyun var mı?" dedi. Ben de: "Evet, var." dedim. Koyunu yanlarına getirdim. Nebî (s.a.v.) koyunu bağladı, memesini sıvazladı ve Allah'a dua etti. Koyunun memesinde hemen süt toplanıverdi. Sonra Hz. Ebû Bekir içi oyuk bir taş getirdi, sütü sağdı. Kendisi içti, sonra ben içtim. Daha sonra memeye "Çekil." dedi ve süt kesildi...

Bu olaydan sonra Resûlullah'a "Bana bu sözleri öğret." dedim.

O da bana: "Sen eğitilebilir (öğretebilir) bir çocuksun." dedi.

 

 


Abdullah b. Mes'ûd, Allah Resûlü'nün, Rab­bi'ne yakarışı ve henüz sütü gelmemiş memeyi sıvazlaması neticesinde bu memenin -Allah'ın rızkından- hâlis ve içenler için içimi kolay bir süt verişi karşısında hay­rette kalmıştı…

Oysa o, bu gördüğü mucizenin küçük ve basit bir şey olduğunun, Resûlullah'ın dünyayı sarsacak, kâinatı nur ve hidâyete gark edecek esas mucizesinin ise yaklaşmakta olduğunun henüz farkında değildi...

Yine o, Ebû Muayt'ın koyunlarını otlatan bu zayıf ve fakir çocuğun, bir gün gelip Resûlul­lah'a iman edeceğini ve imanıyla Kureyş'in ileri gelenlerini ve ulularını hezimete uğratarak, Allah Resûlü'nün bu muci­zelerinden birisi olacağının da henüz farkında değildi...

O müslüman olduktan sonra -hiç kimsenin yanından dahi geç­meye cesaret edemediği- Ku­reyş'in ileri gelenlerinin, Kâbe'nin yakının­daki meclislerine gidip, başlarına dikilir ve o tatlı, akıcı sesiyle okumaya başlardı:

"Esirgeyen, bağışlayan Allah'ın adıyla...

Kur'ân'ı Rahmân olan Allah öğretti...

 İnsanı O yarattı...

Ona beyanı O öğretti...

Güneş de, ay da hesapladır...

Nebat da, ağaç da O'na secde ederler." (Rah­mân, 1–6)

Ve böylece okumasına devam ederdi. Ku­reyş'in ileri gelenleri ise, bu olay karşısında dehşete düşüp, gördüklerine ve duyduklarına ina­namazlar ve içlerinden birinin ücretli işçisi, çobanı olan böyle fakir biri­nin kendilerine mey­­dan okumasına bir türlü akıl erdiremez­lerdi.

Gelin bu etkileyici sahneyi bizzat müşâhede eden Abdullah b. Zübeyr'in ağzından dinleye­lim:

"Resûlullah'tan sonra Mekke'de Kur'ân'ı açıktan okuyan ilk kişi, Abdullah b. Mes'ûd idi. Bir gün Resûlullah'ın ashabı toplanmış, kendi aralarında konuşurlarken şöyle dediler: "Val­lahi, Kureyş bu Kur'ân'ın açıktan okunduğunu hiç duymadı, bunu onlara kim duyurabilir?" dedi­ler. Abdullah b. Mes'ûd: "Ben!" diye cevap verdi. Bunun üzerine orada bulunanlar: "Sana bir zarar vermelerinden korkarız. Bize bu işi yapacak aşireti güçlü birisi lazım. Böyle olmalı ki, Kureyş ona zarar vermekten çekinsin." de­diler. Abdullah b. Mes'ûd: "Bırakın bu işi ben yapayım, Allah beni onlardan korur." dedi. Netice Abdullah b. Mes'ûd onları ikna etti. Kuşluk vakti Kureyş'in ileri gelenlerinin top­landığı yere geldi. On­lara doğru yöneldi ve yüksek sesle Kur'ân okumaya başladı:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla…

Kur'ân'ı Rahman olan Allah öğretti...

İnsanı O yarattı...

Ona beyanı O öğretti..."

Bu şekilde okumasına devam etti. Bu du­rum karşısında Kureyş'in ileri gelenleri söy­lenmeye başladılar: "Bu, kölenin oğlu neler söylüyor böyle? Yoksa Muhammed'e inen âyetlerden mi okuyor?!"

Hepsi birden ayağa kalktılar ve Abdullah b. Mes'ûd'u dövmeye başladılar. O ise, hâlâ gücü nispetinde okumasına devam ediyordu.

Sonra yaralı bir vaziyette arkadaşlarının yanına döndü. Onun bu hâlini gören arkadaş­larına: "Allah düşmanlarını hiç bu kadar zayıf gör­memiştim. Eğer isterseniz yarın gidip, aynı şeyi tekrarlayayım." dedi. Ashab ise: "Bu ye­terlidir, sen vazifeni yaptın. Onların kerih gör­dükleri şeyi onlara zorla işittirdin." dediler.

Evet... Artık Abdullah b. Mes'ûd, henüz vakti gelmemiş memeden aniden süt geldiğini görüp hayrette kalan o eski Abdullah b. Mes'ûd değildi. O vakit kendisinin ve arkadaş­larının bir gün gelip de Resûlullah'ın mucizele­rinden bir mucize olacaklarını, Allah'ın dininin bayraktarlığını yaparak, bu bayrakla güneşin nurunu ve gündüzün ay­dınlığını bile gölgede bırakacak hizmetler ortaya koyacaklarını bil­miyordu. O günlerin çok yakında olduğunun da farkında değildi.

Fakat zaman çabuk geçti, vakit geldi çattı. Ve bu yoksul, zavallı ço­cuk mucizelerden bir mucize hâline geliverdi.

Kalabalıklar içerisinde hemen fark edilecek bir insan değildi. Ne malı, ne iri yarı bir cüs­sesi, ne de mevkii ve makamı vardı. İnsanlar içe­risinde fakir, zayıf ve sıradan bir kişiydi.

Fakat İslâm kendisine fakirliğin yerine, Kisra'nın hazinelerinden ve Kayser'in definele­rinden çok daha değerli ve kıymetli şeyler na­sip etti.

Bünyesi zayıftı; fakat İslâm kendisine tari­hin akışını değiştirecek ve azgınları kahrede­cek güçlü bir irade kazandırmıştı.

Belki mevki ve makam sahibi değildi, halk arasında fazla göze çarpmıyordu; ama İslâm kendisine tarihin önde gelen şahsiyetleri ara­sında anılmayı ve ilim ve şerefi ihsan etmişti.

Hz. Peygamber onun hakkında "Sen eğiti­lebilir bir çocuksun." derken ne kadar da doğru söylemiş. Zira Rabbi'nin lütfu sayesinde Ab­dullah b. Mes'ûd çok şey öğrenmiş, ümme­tin fakihi olmuştu. Şöyle derdi:

"Yetmiş sûreyi bizzat Resûlullah'ın ağzın­dan öğrendim. Bu konuda kimse benimle çeki­şemez."

Abdullah b. Mes'ûd'un o işkence ve ıstırap günlerinde Kur'ân'ı Mekke'de -hayatı paha­sına- her mekânda açıktan okuma ve yayma gayretine binaen elde edeceği sevap yanında Allah kendisine bir de Kur'ân'ı güzel okuma ve anlama yeteneği ihsan etmişti.

Hz. Peygamber, ashabına İbn Mes'ûd'a uy­malarını tavsiye eder ve:

"İbn Mes'ûd'un tarikine tutunun, onu takip edin." derdi.

Yine Hz. Peygamber, ashabına, onun kıra­tını yaymalarını ve Kur'ân'ın nasıl okuna­cağını ondan öğrenmelerini tavsiye ederdi.

Hz. Peygamber bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Kim Kur'ân'ı inzal olduğu üzere dinlemek isterse, Abdullah b. Mes'ûd'dan dinlesin. Yine kim Kur'ân'ı inzal olunduğu üzere okumak is­terse, Abdullah b. Mes'ûd'un kıraatı üzere oku­sun."

Hz. Peygamber Kur'ân'ı Abdullah b. Mes'ûd'­dan dinlemeyi severdi.

Resûlullah bir gün onu yanına çağırdı ve:

"Bana biraz Kur'ân oku." dedi.

Abdullah:

"Ya Resûlullah Kur'ân sana indirildi, ben nasıl sana Kur'ân okuya­bilirim?" diye şaşkınlı­ğını ifade edince Allah Resûlü:

"Ben onu başkasından dinlemeyi daha çok seviyorum." bu­yurdu. Abdullah b. Mes'ûd da Nisa sûresinden okumaya başladı:

"Her ümmetten leh ve aleyhlerinde konuşa­cak birer şahit, onla­rın üzerine de Habibim seni bir şahit olarak getirdiğimiz zaman onla­rın hâlleri nice olacak! Küfredenlerle, o Peygam­ber'e âsi olanlar, o gün yerle bir edilselerdi de keşke Allah'tan bir sözü gizlememiş olsa­lardı temennisinde bulunacaklardır." (Nisa, 41- 42)

Âyetine geldiğinde Hz. Peygamber'in göz­leri doldu, ağlamaya baş­ladı. Ve eliyle İbn Mes'­ûd'a işaret ederek: "Yeter, yeter ya İbn Mes'ûd!" buyurdu.

Abdullah b. Mes'ûd, Allah'ın kendisine bir lütuf ve keremi olarak: "Vallahi Kur'ân'dan in­dirilen her şeyi biliyorum. Allah'ın kitabını benden daha iyi bilen bir kimse yoktur. Kur'ân'ı benden daha iyi bilen birisini bilsey­dim, gider ondan öğrenirdim. Bununla birlikte ben sizin en hayır­lınız da değilim." derdi.

Onun bu konudaki önceliği ve önderliği as­hab tarafından da kabul edilmiştir.

Mü'minlerin Emiri Hz. Ömer, onun hak­kında: "İlim ve anlayışla dolu bir insandı." derken, Ebû Musâ el-Eş'arî de: "İçinizde Ab­dullah b. Mes'ûd gibi bir âlim varken bize bir şey sormayın." derdi.

Onun önderliği sadece Kur'ân ve fıkıhla sı­nırlı değildi, takva ve verâ konusunda da eşsiz bir insandı.

Onun hakkında Huzeyfe: "Sekinet, vakar ve siretinde Resûlullah'a Abdullah b. Mes'ûd'­dan daha çok benzeyen birini görme­dim." demiştir.

Hz. Peygamber'in ashabı iyi bilmektedir ki, Abdullah b. Mes'ûd, Al­lah'a da en yakın olan­lardandır.

Bir gün: bir gurup insan, Ali b. Ebû Tâlib'in yanında toplandılar ve:

"Ey mü'minlerin Emiri! İlim, ahlâk, arka­daş­lık ve verâ bakımından Abdullah b. Mes'ûd'­dan daha iyisini görmedik." dediler. Hz. Ali de on­lara: "Allah için söyleyin, bunu inanarak mı söylüyorsunuz?" dedi. On­lar: "Evet." cevabını verince Hz. Ali: "Allah'ım! Sen şahit ol. Allah'ım! Ben de onların dediklerinin aynısını hatta daha fazlasını söylüyorum… Kuşkusuz o Kur'­ân'ı okudu, öğrendi, helâlini helâl, haramını da haram kabul etti. O dinde fakih, Sünnet'te âlim­di…" dedi.

 

 


Hz. Peygamber'in ashabı Abdullah b. Mes'­ûd'­dan bahsederler ve şöyle derlerdi:

"Bize izin verilmezken ona izin verilir; bi­zim bulunmadığımız yer­lerde o bulunurdu."

Onlar bu sözleriyle, Hz. Peygamber'in baş­kasına tanımadığı fırsat­ları ona tanıdığını an­latmak istiyorlardı. Bu cümleden olarak o, Hz. Pey­gamber'in evine herkesten daha çok gi­rerdi. Onlarla başkasından daha fazla beraber olurdu. O hiç kimsenin bilmediği peygamber'in sırlarını ve özel hâllerini bilirdi. Bu yüzden ona "sahib-i sevâd" yani sırlarını bilen lakabı uy­gun görülmüştü.

Ebû Musa el-Eş'arî şöyle anlatıyor:

"Ben Hz. Peygamber'e tanık oldum. İbn Mes'­ûd'u Hz. Peygam­ber'in ailesinden sayar­dım."

Bunun nedeni, Hz. Peygamber'in Abdullah b. Mes'ûd'u çok seviyor olmasıydı. Onun uya­nık, zeki oluşunu, verâsını ve yüceliğini beğeni­yordu…  O derece seviyordu ki, onun hakkında şunları söylemişti:

"Eğer birini, müslümanlarla şûra yapmaksı­zın emir atayacak ol­saydım, bu İbn Mes'ûd olurdu."

Daha önce Hz. Peygamber'in şu vasiyetini aktarmıştık:

"İbn Mes'ûd'un tarikine tutunun, onun izin­den gidin."

Bu sevgi… Bu güven, onu Hz. Peygam­ber'e bu denli yakınlaş­tırmıştı. Başkasına ve­rilme­yen izinler bundan dolayı ona verilmişti. Hz. Peygamber: "Senin bizden izin al­man, (kapıyı örten) perdeyi kaldır­mandır." bu­yurmuştu. O (s.a.v.), bu sözüyle, gece veya gündüz hangi vakitte dilerse gelip, kapısını çalabileceğini anlatmış oluyordu…


Evet, ashab işte onun hakkında böyle söy­lüyordu:

"Bize izin verilmezken ona izin verilir; bi­zim bulunmadığımız yer­lerde o bulunurdu."

İbn Mes'ûd bu fazilete lâyık bir insandı… İki insan arasındaki bu de­rece yakınlığın beraber­likteki resmiyet ve saygıyı ortadan kaldırması beklenirken, aksine onun her geçen gün Hz. Peygamber'e karşı saygısı, hürmeti ve edebi daha çok artıyordu.

Hz. Peygamber'in onun yanındaki konu­munu, vefatından sonra ondan bir hadis riva­yet etmek istediği zaman sergilediği tutumu çok iyi ortaya koymaktadır…

Hz. Peygamber'den çok fazla hadis rivayet etmezdi. Rivayet etmeye başlarken, dudakla­rını oynatıp, "Hz. Peygamber'i şöyle derken dinle­dim…" dediği an onu bir titreme, sıkıntı ve kaygı kaplardı. Korkusu, hadisteki bir harfin yerine yanlışlıkla başa bir harf koyması ve böylece rivayet etmesinden ileri geliyordu…

Gelin, şimdi onun bu hâlini arkadaşlarından dinleyelim.

Amr b. Meymûn anlatıyor:

"Bir yıl Abdullah b. Mes'ûd'a gidip geldim. Bir gün bile Resûlullah­tan bir şey rivayet etti­ğini duymadım. Ancak bir kez bir hadis rivayet etmek istedi. "Resûlullah şöyle buyurdu..." der demez onu sıkıntı bastı ve terlemeye başladı. Sonra hadisi rivayet etmeye baştan başladı ve bu kez "Resûlullah şuna benzer bir şey söy­ledi..." diyerek devam etti."

Alkame b. Kays da şöyle anlatıyor:

"Abdullah b. Mes'ûd her perşembe akşamı sohbet eder, konu­şurdu. Bu konuşmaların hiç­birinde "Resûlullah şöyle buyurdu..." dedi­ğini duymadım. Ancak bir kere bunu söyledi, onda da baktım ki dayan­dığı asâ titriyordu."

Mesruk ise Abdullah b. Mes'ûd'un hadis ri­vayet edişini şöyle anlatı­yor:

"Bir gün Abdullah b. Mes'ûd, "Resûlullah şöyle buyurdu…" diyerek bir hadis rivayet etti. Sonra birden irkildi, titredi. Öyle ki bu titre­mesi elbiselerinden bile hissediliyordu. Aka­binde sözünü değiştirdi ve "Resûlullah buna benzer bir şey buyurdu..." dedi."

Buraya kadar anlattıklarımızdan da anla­şılmaktadır ki, Abdullah b. Mes'ûd Resûlullah'a karşı son derece hürmetkâr ve saygılı idi. Onun Resûlullah'a olan bu hürmeti, takvasının da ötesinde zekâ ve ince anla­yışının gösterge­siydi.

Abdullah b. Mes'ûd, Resûlullah'la aynı dö­nemde yaşamış, ömrü­nün çoğunu onun ya­nında geçirmişti. Dolayısıyla ona karşı nasıl davra­nılmasını gerektiğini, ona gösterilecek saygıda en iyi ve en doğruyu bilen kişiydi. Bu sebeple olsa gerek, Resûlullah hayatta iken sergilediği o eşsiz değer ve hürmeti, onun ve­fatından sonra da aynen devam et­tirmiştir.

Abdullah b. Mes'ûd, ne hazarda ne de se­ferde Resûlullah'tan bir an bile ayrılmamıştır. Tüm büyük savaşlarda ve gazvelerde bulun­muştur. Kutlu Bedir günü, müslümanların kı­lıçları altında can veren Ebû Cehil'le olan ma­cerası herkesçe malûmdur.

Resûlullah'tan sonra onun halifeleri de İbn Mes'ûd'un kadrini ve kıymetini bildiler. Hz. Ömer, onu Kûfe'ye, beytülmalin başına tayin etti. Onu gönderirken Kûfelilere hitaben şunu yazdı:

"Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki, Abdul­lah b. Mes'ûd'u size göndermekle sizi -kendi nefsime- tercih ettim. Ona sahip çıkın, ondan öğrenin, istifade edin." dedi.

Kûfe halkı, Abdullah b. Mes'ûd'a öyle bir sevgi gösterdi ki, daha önce hiç kimseye karşı böyle davranmamışlardı.

Kûfe halkının bir insanı sevme konusundaki birliktelikleri ise, mu­cize kabilinden bir şeydir.

Zira Kûfe halkı kavgacı ve isyancı olup, bı­rakın bir insanın sevgisi üzerinde birleşmele­rini, onlar normalde bir çeşit yemeğe bile ta­hammül edemezler. Barış ve sükûnete ise hiç dayanamazlar. İşte böyle bir top­luluk Abdullah b. Mes'ûd'u bağrına basıp sevebilmişti. Hatta Hz. Osman onu Kûfe'den azledeceği zaman Kûfeliler, İbn Mes'ûd'a: "Bizimle kal, gitme. Ondan sana bir zarar gelmesine biz engel oluruz." demişlerdir.

Fakat İbn Mes'ûd onlara -şahsiyetinin ve takvasının yüceliğini ifade eden- şu beliğ ce­vabı vermiştir:

"Benim ona (halifeye) itaat etmem gerekir. Yakında bazı garip olaylar ve fitneler olacaktır ki, bunların kapısını ilk aralayan kişi ben ol­mak istemiyorum."

İbn Mes'ûd'daki bu örnek davranışa, şahsi­yete ve verâya bakınız ki Hz. Osman'la tartış­malarına, ihtilaflarına ve neticede rütbesinden ve maaşından olmasına rağmen Hz. Osman hakkında bir tek kötü söz bile söylememiştir.

Hz. Osman dönemindeki kargaşa ve huzur­suzluklar, bir isyana dö­nüşürken de sadece mü­dafaa ve sakındırma yolunu tercih etmişti.

Kulağına Hz. Osman'ın öldürüldüğü yo­lun­da haberler geldiğinde de şu seçkin sözünü söy­lemişti:

"Eğer onu öldürürlerse, hilafet için onun bir benzerini daha bula­mazlar."

Bir arkadaşı da onun hakkında:

"İbn Mes'ûd'un Hz. Osman hakkında bir tek kötü söz söylediğini duymadım." demektedir.

 

 


Allah Teâlâ ona takva ile birlikte hikmet de ihsan etmişti. En derin mânaları, en güzel ve en doğru şekilde ifade gücüne sahipti. Hz. Ömer hakkında söylediği:

"Müslüman olması bir fetih, hicreti bir zafer ve hilafeti de rahmet idi." şeklindeki özlü söz­leri bunun en güzel örneğidir.

Bugün bizim "zamanın izafiliği" dediğimiz şeyle ilgili olarak o şöyle diyordu: "Allah ka­tında gece ve gündüz yoktur... Göklerin ve yerin nuru, O'nun vechinin nurundandır."

Amelden ve amelin sahibini edeben yük­seltmesinden bahseder ve şöyle derdi: "En çok, ne dünya ne de ahiret için hiçbir amel yapmayıp da boş duran kişilere kızarım."

Onun özlü sözlerin bazıları da şunlardır:

"Gerçek zenginlik, gönül zenginliğidir

En hayırlı azık, takvadır.

En kötü körlük, kalp körlüğüdür.

Yalan, en büyük hatadır.

Faiz, kazançların en kötüsüdür.

Yiyeceklerin en kötüsü, yetim malı yemek­tir.

Affedeni Allah da affeder; müsamaha gös­terene Allah da müsa­maha gösterir."

 



İşte bu, Resûlullah'ın arkadaşı Abdullah b. Mes'ûd ve onun yüce destansı hayatından bir kesit… Öyle bir hayat ki, baştan sona Allah'ın, Resûlü'nün ve dininin yolunda kullanılmış...

İşte zayıf, boyu oturan bir insanın boyuna denk ve neredeyse cismi bir serçe büyüklü­ğünde olan; fakat imanı ve İslâm'ıyla gerçek büyük­lüğü ve güçlülüğü tatmış ve yaşamış yüce insan...

Abdullah b. Mes'ûd'un bacakları çok in­ceydi. Bir gün Resûlullah için misvak toplamak üzere bir ağaca tırmanmıştı. Bu arada onun ba­caklarını gören ashab gülüşmeye başladı. Bunu gören Allah Resûlü:

"İbn Mes'ûd'un bacaklarına mı gülüyorsu­nuz? Onlar kıyamet günü mizanda Uhud da­ğından dağa ağır geleceklerdir." buyurmuştu.

Evet, Abdullah b. Mes'ûd, fakir, işçi, zayıf bir insandı. Fakat imanı ve yakîni sayesinde nur, hidâyet ve hayır önderleri arasındaki eş­siz yerini almış ve Resûlullah'ın, ashabından daha dünyada iken cennetle müj­delenen kişi­lerden biri olmuştu.

Hem Allah Resûlü ile hem de onun halife­leriyle birçok savaşlara katılmış, zaferlere or­tak olmuştu.

O dönemin iki büyük imparatorluğunun İs­lâm orduları önünde he­zimete uğrayıp, çö­küşlerine ve İslâm sancağı altına girişlerine şahit ol­muştu.

Birçok mevki ve makam görmüş, fethedilen yerden elde edilen mallar elinin altından gelip geçmiş; fakat bunların hiçbiri onu Allah ve Re­sûlü'ne bağlılıktan alıkoyamamış, tevazu ve vakarından hiçbir şey kaybettirememişti. Zira onun mevki, makam ve malda gözü yoktu.

Onun bir tek emeli vardı ki, bunu sık sık tekrarlar, "ah..!" çekerdi. Bu arzusunun ne olduğunu, isterseniz gelin, onun ağzından dinleyelim:

"Tebük gazvesi sırasındaydı. Bir gece yarısı uyandım. Askerin ko­nakladığı bölgede bir ateş parçası gözüme ilişti. Acaba nedir diye bak­maya gittim. Baktım Resûlullah, Ebû Bekir ve Ömer, üçü birlikte, o sırada ölmüş olan Ab­dullah Zülbicadeyn el-Müzeni'yi defnetmekle meş­guller. Bir çukur kazmışlardı ve Hz. Pey­gamber çukurun içindeydi. Hz. Ebû Bekir ve Ömer de cenazeyi ona sarkıtıyorlardı. Resûlullah onu kabre yerleştirirken şöyle di­yordu: "Allah'ım! Ben ondan razıyım, sen de razı ol..." Keşke o gün, o çukura ben gömül­seydim..."

İşte Abdullah b. Mes'ûd'un dünyada iken yegâne arzusu buydu...

Gördüğünüz gibi ne şan, ne şeref, ne de makam... Tek dileği, Allah ve Resûlü'nün ken­disinden razı olduklarını bilerek ölmek...

İşte bu; kalbi geniş, şahsiyeti yüksek, ya­kîn ehli, Allah'ın hidâyete erdirdiği, Resûlü'nün terbiye ettiği ve Kur'ân'ın yol gösterdiği bir insanın Abdullah b. Mes'ûd'un yegâne dile­ğiydi..!!