Giriş - İslami Bilgiler - Dusmanintuzagi - 1. Sayfa
GİRİŞ
Hamd,
alemlerin rabbi olan Allah’a, Salât-ü Selam O’nun elçisi, peygamberlerin önderi
Muhammed’e
O’nun Ehl-i
Beyt’ine ve kıyamete kadar O’nun yolunda olanların üzerine olsun.
Allah Teâlâ’nın hikmeti; insanları yaratmak ve onlardan güzel ameller işleyecek olanları belirlemek için ölümün ve hayatın yaratılmasını gerekli kılmıştır; çünkü Allah yücedir ve çokça bağışlayandır. O’nun bu hikmeti gereği insanlar, yeryüzüne yayıldı, konuşulan dillerin de etkileşimi sonucunda değişik milletler ortaya çıktı.
Allah Teâlâ; mahlukata yaratıcıyı tanıtmak, onları doğru yola iletmek, hayra çağırmak, şerri açıklayıp ondan sakındırmak, dünya hayatının bir imtihan olduğunu, boşuna bir oyalanma, çokça mal ve evlatla övünmekten ibaret olduğunu ve bu dünya hayatının geçici olup herkesin ölümü tadacağını onlara haber veren peygamberler göndermiştir. Nihayetinde bu dünya hayatı yeryüzünde sona erecek ve insanlar daha sonra Allah Teâlâ tarafından yeniden diriltilecektir. Mahşer gününde insanlar yayılmış çekirge sürüleri gibi kabirlerinden çıkacak ve hiçbir şey Allah’a gizli kalmayacak bir şekilde hesaba çekileceklerdir:
“Allah gözlerin hainliğini ve kalplerin gizlediklerini bilir.”[1]
“Şüphesiz ki ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a
gizli kalmaz.
Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O
mutlak güç ve hikmet sahibidir.”[2] İşte o zaman
kim dünya hayatında bir iyilik yapmışsa kazanır, kurtulur ve ebedi nimetleri
kazanmış olarak cennete girer; kim de kötülük yaparsa kaybeder ve cehenneme
girer. Gidilecek bir yer olarak orası ne kötü bir yerdir.
Tüm peygamberlerin ortak gayesi; insanları Allah’a inanmaya, O’na karşı sorumluluk bilincinde olmaya ve iyi işler yapmaya davet edip kötü işlerden sakındırmaktır. Fakat kavimler bu davete yüz çevirmişler ve onu, peygamberlerin liderlik kavgası şeklinde görmüşlerdir. İlah addettikleri ve kendileriyle Allah’a yaklaştıklarını zannettikleri putları, atalarından kendilerine miras kalan gelenek ve âdetlerini bırakmak onlara zor gelmiştir. Aynı şekilde kendi içgüdülerini tatmin etmek için alışageldikleri şehevi duygularını ve dünyevi taleplerini kendileriyle elde ettikleri düşmanlıkları bırakamamışlardır. Bundan dolayı onlar, peygamberlerin davetine uymayı reddettiler. Neticede Allah onları cezalandırdı. Onlardan kimileri bir zelzeleyle, kimileri bir çığlıkla, kimileri şiddetli bir rüzgarla, kimileri yerin dibine geçirilerek kimileri de denizde boğularak helak edilmişlerdi. Hepsi de sanki geçmişte hiç yaşamamış gibi yeryüzünden silinip gittiler.
Kavimlerin arasında bazı topluluklar, peygamberlerine tâbi olmuşlardı; ancak bu topluluklar peygamberlerinin getirmiş olduğu prensiplere tam anlamıyla uymamışlardı. Peygamber, onları yalnız bıraktığında -İsrailoğulları gibi- eski inançlarına geri dönmüşlerdi. Bazıları da yalnız başlarına kaldıklarında peygamberlerin getirmiş olduğu prensiplere taassup derecesinde sarılarak adeta Allah’ı onlara sarılmışlardır. Bu topluluklardan her biri, kendilerine bir takım inanç şekilleri edinerek bunları peygamberlerinin getirmiş olduğu prensiplerle irtibatlandırmaya çalışmışlardır. Bu topluluklar, dini yaşayışlarını değiştirip maslahatlarına uygun, istek ve arzularıyla mütenâsib ve hedeflerini gerçekleştirmeye elverişli dini inanışlar edindikten sonra bu inanç şekillerini sistematize ederek, peygamberlerin getirmiş olduğu prensiplere izafe etmişlerdir. Ayrıca bu topluluklar, peygamberlerinin getirmiş olduğu hakikatleri tahrif etmişler; hoşlarına gitmeyenleri değiştirmişler ve daha sonra da değiştirdikleri bu kitabın Allah katından gönderilmiş olduğunu iddia etmişlerdir. Oysa ki Allah onların söylediklerinden münezzehtir.
Her peygamberin getirmiş olduğu prensipler, kendi kavimlerinin tabiatlarına uygundur. İnsanlar yeryüzünde yayılıp, çöller ve araziler imar edildikten sonra uzak şehirlere göçler başladı. İnsanlığın bu genişlemesinden sonra Allah Teâlâ’nın hikmeti, insanlar için son peygamber gönderilmesini gerektirmiştir; çünkü insanlar, tek bir nefisten yaratılmışlardır. Bundan dolayı onları tek bir kitap altında toplayan bir elçi ve onları birbirlerine yaklaştıran ilkelerin gönderilmesi gereklidir. Böylece insanlar arasında ibadette, iyilik algısında birlik olsun ve bunun neticesinde tüm işlerin ölçülerinin gönderilmiş olan son peygamberin ilkelerine tatbik edilsin diye Allah Teâlâ son peygamber göndermiştir.
Allah Teâlâ, son peygamberi vasat bir ümmetten seçmiştir.
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.”[3]
İslâmÜmmeti,
herkes tarafından gıpta ve gururla müşahade edilmektedir. Onun yeri, dinlerin
beşiği ve peygamberlerin diyarıdır. Bu ümmet, nüfus itibariyle de vasat bir
ümmettir. Ne liderini diktatörlük duygularına sevk edecek kadar kalabalık bir
nüfusa sahip; ne de başkalarının, onu zayıf düşürmesine, komşularının ona karşı
tamahkar davranmasına veya büyük devletlerin ona göz dikmesine sebep olacak
kadar az nüfusa sahiptir. Yeryüzündeki konumu itibariyle de vasat bir ümmettir.
Kısacası İslâmÜmmeti, hem konumu ve hem de durumu itibariyle vasat bir ümmettir;
çünkü işlerin en hayırlısı vasat olanıdır. Resûlullah da
neseb
itibariyle kendi kavminin vasat olanı, anne ve babası itibariyle de kavminin en
şereflisiydi.
Allah Teâlâ,
Hz. Muhammed’i
Arabistan
Yarımadası’na peygamber olarak göndermiştir. O’nun risâleti, İslâmdavetidir.
Soy, renk, ulus, bölge ve zaman farklılıklarına rağmen O’nun daveti insanların
tümüne şamildir. O’ndan sonra ne bir resul ne de bir nebi gönderilecektir.
O’nun risaletinden sonra dünyaya gelen herkes getirdikleriyle mükelleftir ve
kıyamet gününde de ondan sorumludur.
Hz.
Muhammed
, Fil Vâkıası’ndan
elli beş gün sonra Mekke’de dünyaya geldi. Kabe’yi yıkmak üzere Ebrehe
komutasındaki fil ordusunun Mekke’ye gelişi Muharrem ayının ortasına rastlamaktadır.
Resulallah’ın
doğumu da Rebiü’l-Evvel
ayının on ikinci gecesine tekâbül etmektedir. Miladi takvime göre Resulûllah’ın
doğum tarihi
20
Nisan 571’dir.
Doğumdan sonra Hz. Muhammed'i
, üç veya dokuz gün annesi Âmine’nin yanında kaldı. Daha sonra amcası Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe onu
alarak kısa bir süre O’nu emzirdi. Süveybe ondan önce Hz. Hamza'yı ve
daha sonra da Ebû Seleme'yi de emzirdiği için
Hz. Muhammed 'le
bu ikisi sütkardeşi olurlar. Mekke'nin sıcak
havası bebeklerin sağlıklı büyümelerine elverişli olmadığından, şehrin
ileri gelen aileleri yeni doğan bebekleri göçebe kabilelere mensup sütannelere
verirlerdi. Bununla, çocuklarının çölün
sağlıklı havasında büyümelerini ve aynı zamanda fasîh Arapçayı
öğrenmelerini sağlamış olurlardı.
Hz. Muhhanmmed
daha anne
karnındayken babası vefat ettiğinden yetim olarak doğdu. Sa’d kabilesinden
Halime’nin sütanneliğini üstlendiği Hz. Muhammed
Ben-i Sa’d
b. Bekir kabilesinde büyüdü. Halime O’nu sütten kestikten sonra ailesine teslim
etti ve daha sonra annesi Âmine binti Vehb ve dedesi Abdülmuttalible birlikte
yaşamaya başladı. Allah Teâlâ, O’nu korudu ve kendisine vereceği nimetlerden
ötürü O’nun güzelce yetişmesini sağladı. Resûlullah
daha altı
yaşındayken vefat edince O’nun himayesini dedesi Abdülmuttalib üstlendi. Sekiz
yaşında da dedesi vefat edince O’nu, amcası Ebû Talib yanına aldı. Ebû Talib,
Hz. Muhammed’in
babası
Abdullah’ın öz kardeşiydi. Ebû Talib Şam’a ticaret için gittiğinde yeğeni Hz.
Muhammed’i
beraberinde
götürüyordu.
Hz.
Muhammed
henüz on
beş yaşındayken Ficar Savaşı vuku buldu. Bu savaş, Kureyş ve Kinane Kabileleri
ile Kays ‘Aylân Kabilesi arasında oldu. Amcaları tarafından bu savaşa götürülen
Hz. Muhammed
Arap
kabileleri arasında geçen bu savaşı müşâhade etmişti.
Hz.
Muhammed
çocukluğunda
ve gençliğinde Kureyş’in sürülerine çobanlık etti. Daha gençliğinin ilk
dönemlerinde bile doğruluk ve güvenilirliği Kureyş arasında yaygındı ki O’nu -güvenilir
anlamında- “el-Emin” sıfatıyla isimlendirmişlerdi. Bu yönüyle bilinen
Hz. Muhammed’in
bu özelliği,
her tarafa yayıldı.
Hatice binti Huveylid isminde bir kadın
vardı. O, Kureyş'in
Esedoğulları kolundan Huveylid b. Esed'in kızıdır. Hz. Muhammed'le
evlenmeden önce başından iki evlilik geçmişti. Önce
Ebû Hâle ile, onun ölümü üzerine Atik b. Âbid ile evlenmişti. Hz. Hatice'nin
her iki evlilikten de çocukları dünyaya gelmişti. Kocasının ölmesi üzerine
kendini çocuklarına ve işine
vermişti. Akıllı, zeki, namuslu, zengin
ve güzel olduğu
için Kureyş'in ileri gelenleri kendisiyle evlenmek istiyorlar, fakat o, bütün teklifleri reddediyordu.
Mevki sahibi ve zengin bir kadın olan Hatice,
ticaretle uğraşıyordu. Belli bir ücret karşılığında ticari faaliyetlerini
sürdürecek ve onun adına çalışacak şahıslar edinirdi. Hatice, Hz. Muhammed’in
güvenilir,
doğru, dürüst ve yüce ahlak sahibi biri olduğunu duyunca ona haber göndererek
kendi kölesi Meysera ile birlikte ticaret kervanını Şam’a götürmesini teklif
etti. Dönüşünde kendisine daha öncekilere verdiğinden fazlasını vereceğine söz
verdi. Bu teklifi kabul eden Hz. Muhammed
Hatice’nin
ticaret kervanını Şam’a götürdü. Malını sattıktan sonra Mekke’den sipariş
edilen malları da oradan satın alarak Meysera ile birlikte Mekke’ye geri döndü.
Şam’dan getirilen malları teslim alan Hz. Hatice, onları da Mekke’de satarak kârını
ikiye katlamış oldu. Meysera, yolculuk esnasınada Hz. Muhammed ile ilgili
gördüklerini ve rahibin O’nunla ilgili sözlerini Hatice’ye anlattı.
Anlatılanlardan etkilenen Hatice, Hz. Muhammed’e
ilgi
duymaya başladı.
Hatice cahiliye
devrinde, aşırı iffetinden ötürü“et-Tâhire” lakabıyla bilinmekteydi. Hz.
Muhammed’in
güvenilirliği, güzel ahlakı ve doğru sözlü oluşu Hatice’nin çok hoşuna
gitmişti. Bundan dolayı bir elçi vasıtasıyla ona evlilik teklifinde bulundu.
O
dönemlerde Hatice, kendi kavmi içerisinde neseb yönünden vasat; şeref ve
haysiyet yönünden en yüce mertebeye sahip zengin bir kadındı. Onun bu
nitelikleri, kendi kavmindeki herkesi imrendirmekteydi. Hz. Muhammed
, Hatice’nin evlilik teklifini amcaları Ebû
Talib ve Hamza’ya aktardı. Bunun üzerine onlar da arı Hatice’yi amcasından
istemeye karar verdiler. Hatice, kendisini amcasından istemeye gelen Ebû
Talib’e söyle dedi:
“Ey Ebû Talib! Yeğeninle evlendirmek üzere, beni, amcamdan iste.”
Bunun
üzerine Ebû Talib, Hatice’yi amcasından istedi. Evlilik konusunda aileler
anlaştı ve düğün yapıldı. Hz. Peygamber’in
Hatice’ye
takdim ettiği mehrin miktarı, 12.5 ûkiye altından ibaretti.[4]
Evlendiklerinde Hz. Muhammed
yirmi beş,
Hatice ise kırk yaşındaydı.[5]
Hz.
Muhammed
, Eşinin
ticari faaliyetlerini kendi gözetiminde başkalarıyla birlikte yürütüyordu. Bundan
dolayı rızık endişesi olmayan Hz Muhammed
zamanının
büyük bir bölümünü ibadetle geçiriyordu. Hira mağarasında inzivaya çekiliyor ve
Ramazan ayı boyunca orada ibadet ediyordu. Ramazan ayı bittikten sonra da evine
dönüyordu.
Vahiy, Hz.
Muhammed’e
, bir
Ramazan ayında Hira Mağarası’ndayken nazil oldu. Evine dönen Hz. Muhammed
, başından
geçenleri ailesine anlattı. Ailesi onun bu durumunu anlayışla karşılayıp ona
destek oldular. Bunun üzerine eşi Hatice onun bu durumunu, geçmiş şeraitler
konusunda bilgi sahibi olan amcası oğlu Varaka b. Nevfel’e iletti. Varaka O’na,
kendisinin bir peygamber olduğu müjdesini verdi. Nitekim Hz. Muhammed
risâlete en
ehil ve emanete en layık kimseydi.
Peygamberlik
görevini üstlenen Hz. Muhammed
, vahiyle
gelen emirleri yerine getirip, mutmain bir ruh haliyle yakınlarını İslam’a
çağırıyor ve müşriklerin, vahyin olumlu etkilerini izale etmeye dönük
işlerinden yüz çeviriyordu.
Kudret sahibi yüce rabbimizden, bizleri kutlu peygambere uyanlardan eylesin. O’nun emrettiklerine uymayı, nehyettiklerinden sakınmayı, O’nun yolunda yürüyerek O’nun mücadelesini sürdürmeyi ve kıyamet gününde O’nun ümmetinden olmayı bizlere nasib etmesini diliyoruz.
Dualarımızın sonu, alemlerin rabbi olan Allah’a hamd ve senâdır.
6 Receb 1422
(23 Eylül 2001)
[1] Mü’min suresi, 40/19.
[2] Âl-i İmran suresi, 3/5-6.
[3]Bakara suresi 2/143
[4] Ûkiye: Bir ağırlık birimidir. Mısır ûkiyesi:37.44gr. ; Beyrut ûkiyesi: 213.3gr. (çev.)
[5] Hatice’nin, Hz. Muhammed’le evlendiği sırada yirmi sekiz yaşında olduğuna dair rivayetler de bulunmaktadır. Bu tür rivayetler biyolojik gerçekler çerçevesinde Hatice’nin kırk yaşından daha erken yaşlarda evlendiğine delalet etmektedir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi