Muhtelif - 5. Sayfa - Dusmanintuzagi
İKİNCİ BÖLÜM
İSLÂMTOPLUMUNDAKİ
MÜNAFIKLAR VE MENFAAT ÇEVRELERİ
Amaçları
Müslümanlar, bu dünyanın, Âhiretin tarlası olduğuna; dünyadaki amellerin karşılığını Âhirette elde edeceklerine; hayır karşılığında mükafaat elde edip cennete gireceklerine; şerr karşılığında cezalandırılarak kötü bir musibet olan cehenneme atılacaklarına inanırlar. Onlara göre bu dünya hayatı oyun ve oyalanma; mal ve evlat çoğaltma yarışı, böbürlenme ve aldanmadan başka bir şey değildir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor:
“O gün herkesin amel defteri ortaya konulacaktır. Ey Muhammed! Günahkârların, amel defterlerinden korkarak: "Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş" dediklerini görürsün. Onlar, bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”[1]
“Bu dünya hayatı
“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azab; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.”[3]
Mü’min, dünya nimetlerine aldanmadan Âhiret için çalışır. Bu amaçla Allah yolunda savaşmak için çıkar ve düşmanı gördüğü anda ölümden korkmadan üzerine cesaretle atılır. Allah da kendisine bu samimiyetinden ötürü kendisine zaferi bahşeder. İman etmeyen kimse de dünyayı kaybetmek korkusuyla ölümden kaçar. Hezimete uğrar veya öldürülerek ardından zelil bir hayat bırakır. O, dünyada hüsrana uğradığı gibi âhirette de onun için büyük bir azap vardır:
“Dünya hayatı, inkar edenler için süslendi. (Onlar), iman edenlerle eğleniyorlar. Halbuki takva sahibi olan o müminler, kıyamet günü onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.”[4]
“Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur.”[5]
“O halde geçici dünya hayatını, ebedî âhiret hayatı karşılığında satacak olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona yarın pek büyük bir mükafat vereceğiz.”[6]
Müslümanlar; Allah’ın dinini yüceltmek, Onun düşmanlarıyla savaşmak ve İslam’a davet etmek için cihad sancağı altında mücadele etmek üzere yola çıktıkları dönemlerde zafer hep onların olmuştur. Bundan dolayı, İslâmdüşmanları, güçlenmeye başlayan Müslümanların mücadele ruhlarını yok etme gayreti içerisine girmişlerdir. Bu durum, Müslümanların, kendi düşmanlarına karşı bir acziyet içerisinde olmaları, kararlı tutumlarından geri durmaları; almış oldukları kararları hayata geçirememeleri, baskı altında yaşayan diğer kardeşlerini kurtarma gayreti içerisinde olmaları ve topraklarını işgal altından kurtarabilmelerinin önünde bir engel teşkil etmektedir. Ne yazık ki Müslümanlar, bugün olmaları gereken yerden oldukça geridedirler. Buna ilaveten aralarında çıkarperest ve münafıkların varlığı, onları, yerine getirmeleri gereken görevlerinden alıkoymaktadır.
A. CAHİLİYE DÖNEMİNDE ARAPLAR
Cahiliye dönemindeki Araplar, insanları, sahip oldukları mal ve çocuklara göre kategorilere ayırıyorlardı. Kölelik anlayışının hâkim olduğu bu topumda kişi bir menfaat karşılığında başkalarını kendisi gibi düşünmeye, kendisine itaat etmeye zorlayabiliyordu. Toplum arasında güç odakları oluşturulmuştu. Bu odaklar, kişiyi kendilerine itaate zorlayarak kendileriyle birlikte hareket etmesini isteyebiliyorlardı. Eğer kişi onlara katılmayı reddeder, onlardan uzaklaşırsa, baskı yoluyla onu cezalandırırlardı.
Hz. Muhammed
böyle bir
ortam olan Mekke’ye peygamber olarak gönderildi. Allah’ın gözetiminde toplumun
en yüce mertebesine yükseldi. Güvenilirlik ve doğruluğuyla diğer insanlara örnek
olan Hz. Muhammed
kısa zamanda
herkesin saygı duyduğu biri oldu. Sadece kendisi değil ona tâbi olanlar da
diğer insanların takdir ve saygılarını kazandılar. Resûlullah’ın
peygamber
olarak gönderilmesiyle cahiliye değerleri alt üst oldu. Yaygın olan cahili anlayış
değişti; fakat toplumun ileri gelenleri bu değişimi bir türlü kabullenmek
istemediler. Bundan dolayı İslam’a karşı tavır alarak Resûlullah
hakkında;
şair, sihirbaz, mecnun gibi yakıştırmalarda bulundular; ancak Resûlullah
onların
söylediklerine aldırış etmeden davetine devam etti.
Kureyş, Hz. Muhammed’in
peygamber
olmasını bir türlü kabullenemiyordu; çünkü o, fakir ve kimsesizdi. Toplumda bu
kadar soylu ve zengin kimseler varken fakir ve üstelik yetim birisinin
peygamber olmasını garipsiyorlardı. Onlara göre eğer bir peygamber seçilecekse
bu kimse iki şehrin -Mekke ve Taif- ileri gelenlerinden biri olmalıydı. Oysa
Hz. Muhammed’in
ne malı
mülkü ve ne de evlatları vardı. Nasıl olur da
peygamber seçilebildi? Allah, fakir bir insanı peygamber seçer miydi?
Hz. Muhammed’in
nübüvvetini
bir türlü kabullenemeyen müşriklere göre; Mekkeli Velid b. Muğire el-Mahzumî
veya Taifli Urve b. Mes’ud es-Sekafi’nin peygamber olması gerekiyordu; çünkü bu
kimseler, toplumun ileri gelenleri arasında en varlıklı ve en muteber
kimselerdi. Allah Teâlâ onların bu sözlerini bize şöyle haber veriyor:
“Yine Onlar: ‘Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?’ dediler. Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”[7]
Müslümanlar,
müşriklerin ileri gelenlerinin kendilerine yaptıkları işkenceler neticesinde
birçok kayıplar verdiler. İki kez gruplar halinde Habeşistan’a hicret etmek
zorunda kaldılar. Resûlullah
da İslâmdaveti
için yeni bir vatan arayışı içerisinde Taif’e gitti. Daha sonra da Medine’ye
hicret gerçekleşti.
Medine’ye hicretten sonra İslâmdaveti yayılmaya başladı, fikri
altyapısı oluştu ve metodu, gelişmeye başladı. Resûlullah’ın
doğruluğu ve
İslam’ı kabul edenlerin örnekliği sayesinde Kureyş’in ileri gelenlerinden
bazıları İslam’ı kabul ettiler. Buna karşın diğerleri ise kendi çıkarlarını
korumak ve toplumsal ve toplumsal statülerini sürdürebilmek adına câhilî inançları
üzere kalmayı tercih ettiler. Onlardan bazıları -bedir’de olduğu gibi- savaş
meydanlarında öldürüldü; kimileri de kendi inançları üzere öldüler.
Resûlullah
ashabıyla
birlikte Medine’ye hicret etmeden önce Evs ve Hazreç kabileleri arasında Bias
savaşları meydana gelmişti. Bu savaşlar sırasında her iki kabilenin bir çok
reisi öldürülmüştü. Öyle ki Hazreç’in ileri gelenlerinden Abdullah b. Selûl ile
Evs’in ileri gelenlerinden Ebû Âmir er-Rahib[8]
dışında kabile reislerinden kimse kaşmamıştı. Bu durum, belki de Allah’ın bir
lütfudur; çünkü toplumun ileri gelenleri toplum içerisindeki statülerini
kaybetmemek adına İslâmdavetine karşı bir tavır içerisinde olabilirlerdi. Nitekim
Mekke ve Medine’de aynı şey oldu. Bu iki isim, Resûlullah’ın
en çetin
düşmanlarıydı. Hazreç kabilesinin reisi Abdullah b. Ubeyy b. Selûl her ne kadar
Müslüman görünse de Medine’de münafıkların başıydı. Her fırsatta Müslümanların
arasını açmaya, birlikteliklerini baltalamaya ve Resûlullah’ı
tenkid
etmeye çalışıyordu. Diğeri ise -Ebû Âmir er-Râhib- Resûlullah’a
karşı olan
düşmanlığını açıkça ortaya koymuştu. Resûlullah’a
karşı
duyduğu nefretten dolayı Medine’yi terk ederek Mekke’ye gitti. Müşriklerle
birlik olup Müslümanlara savaş açtı ve küfür üzere öldü.
Münafıklar, Müslüman olduklarını söylerler; ama asıl hedeflerini her zaman için gizlerler. Yaşadıkları toplumun temel değerlerini benimsediklerini söylerler; ancak gerçekte Müslümanların arasını bozmaya, asılsız ve yalan haberler yaymaya ve zor zamanlarda onları yalnız bırakmaya çalışırlar.
Bilindiği gibi Abdullah b. Ubeyy b. Selûl, ordunun 1/3’ünü oluşturan münafıklarla birlikte, Uhud Savaşı’na giden ordudan ayrılmıştı. Ordudan çekilenler, ordunun 1/3’ünü oluşturmaktaydı. Aynı şekilde Tebük Savaşı ile Nâdiroğulları ve Mustalikoğullarına karşı yapılan savaşlarda onların tutumları hep aynı olmuştu. Dahası Abdullah b. Selûl, cahiliye dönemindeki müttefikleri olan Kaynuka’oğulları ile Nâdiroğullarını savunmuştu.
Kur’an-ı Kerim, münafıkların, İslam’ı kabul etmiş gibi görünmelerine rağmen Yahudilere yardım etmek için nasıl bir çaba içerisinde olduklarını Haşr suresinde şöyle anlatıyor:
“Münafıkların, kitap ehlinden inkar eden dostlarına ‘Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka yardım ederiz.’ dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder. Andolsun eğer onlar, çıkarılırsalar, onlarla beraber çıkmazlar; savaşa tutuşmuş olsalar, onlara yardım etmezler; yardım etseler bile arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.
Münafıkların, Mustalikoğulları gazvesinin hemen ardından yaptıklarını ise Kur’an-ı Kerim bizlere şöyle aktarmaktadır:
“Münafıklar sana geldikleri vakit: ‘Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin.’ derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder. Yeminlerini kalkan yapıp (insanları) Allah'ın yolundan çevirdiler. Onların yaptıkları ne kötüdür! Bunun sebebi şudur: Onlar inandılar, sonra inkar ettiler, bu yüzden kalblerinin üzeri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki dayanmış keresteler gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar? Onlara: ‘Gelin, Allah'ın Resulü sizin için mağfiret dilesin.’ denildiği zaman başlarını çevirirler ve onların, büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün. Onlara mağfiret dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah onları bağışlamayacaktır; çünkü Allah, yoldan çıkmış bir toplumu yola iletmez. Onlar öyle kimselerdir ki: ‘Allah'ın elçisinin yanında bulunanları beslemeyin ki dağılıp gitsinler.’ diyorlar. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır, fakat münafıklar anlamazlar. Diyorlar ki: ‘Andolsun, eğer Medine'ye dönersek, daha üstün olan, daha alçak olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.’ Üstünlük, ancak Allah'a, O'nun elçisine ve müminlere mahsustur. Fakat münafıklar bilmezler.”[9]
Son olarak da Kur’an, münafıkların Tebük Savaşı’na
katılmamak için uydurdukları bahaneleri ve isteksiz oldukları halde yemin
ederek Resûlullah’tan
özür
dilemeye çalışmalarını Tevbe suresinde şöyle anlatmaktadır:
“Ey müminler! İster hafif techizatla, ister ağırlıklı olarak seferber olun ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz böylesi sizin için daha hayırlıdır. Eğer o sefer, yakın bir ganimet ve kolay bir sefer olsaydı mutlaka peşine düşer gelirlerdi. Fakat o meşakkatli yolculuk kendilerine uzun bir sefer geldi. Bununla beraber, "Bizim de gücümüz yetseydi, sizinle beraber elbette sefere çıkardık." diyerek Allah'a yemin edecekler, nefislerini helake sürükleyecekler. Allah biliyor ki, onlar iyice yalancıdırlar. Allah seni affetsin. Doğru söyleyenler kimler, gerçekten yalancılar kimlerdir, bunların iyice belli olmasını beklemeden niçin onlara izin verdin? Allah'a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi görev bildiklerinden (zaten geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah o muttakilerin kimler olduğunu bilir. Senden izin isteyenler, olsa olsa Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlar olabilir. Onların kalbleri hep işkillidir. Bundan dolayı şüphe içinde bocalayıp dururlar. Eğer sizinle beraber cihada çıkmak isteselerdi, elbette onunla ilgili olarak bir takım hazırlıklar yaparlardı. Fakat Allah davranmalarını istemedi de onları yoldan alıkoydu ve (kendilerine): "oturun oturanlarla beraber" denildi. Eğer içinizde sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, bozgunculuk etmekten başka şeye yaramayacaklardı ve aranıza fitne sokmak için uğraşacaklardı. İçinizde onların laflarına kanacaklar da vardı. Allah, o zalimleri iyi bilir. Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve Allah'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı. İçlerinden "Aman bana izin ver, başımı derde sokma" diyen de var. Dikkat et, başlarını asıl kendileri derde soktular. Hiç şüphesiz cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır. Eğer sana bir iyilik dokunursa fenalarına gider. Eğer sana bir musibet gelirse "Biz zaten tedbirimizi önceden almıştık." derler ve sevine sevine dönüp giderler. De ki: "Hiçbir zaman bize Allah'ın bizim için takdir ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim mevlâmızdır. Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler."[10]
Münafıkların, Müslümanlara kurdukları tuzaklar genellikle şu şekildedir:
1. Müslüman olduklarını belli etmek suretiyle kendi amaçlarını gizlemeye çalışmaları.
2. Hakikatleri yapmacık hareketler ve yalan yeminlerle örtmeye çalışmaları.
3. İslâmkarşıtlarıyla gizlice buluşarak Müslümanları gizlice arkadan vurmaya çalışmaları.
4. İftira atmak ve yalan haberler yaymak suretiyle İslâmtoplumunu içten yıkmaya çalışmaları.
Müslümanlar arasında bulunan çıkar çevrelerine gelince onlar, her zaman; makam, mal ve şöhret türünden menfaatler için çalışan kimselerdir. Bu tür insanlar, elde ettikleri menfaatin, inançlarına ve toplumlarının maslahatlarına ters düşüp düşmediğine bakmaksızın çıkar peşinde koşarlar. Bunlar, kendi düşmanlarıyla işbirliği yapan kimseler gibidirler. Bir makam elde etmek için kendi toplumlarının gizli sırlarını vermekten asla çekinmezler. Böylece düşmanları lehine casusluk yapmak suretiyle kendi toplumlarını düşman karşısında zayıf düşürmeye çalışırlar.
B. MECUSİLER
Mecusilik, Arap ülkeleri üzerinden geçerek Doğu’ya doğru gelişerek oradan her tarafa yayıldı. Bu inancın etki alanına giren yerlerde bazı azınlık gruplar, bu inancı kabul ettiler. Mecusilerin geniş topraklara sahip olan devletleri Sâsâni İmparatorluğu -Bizans’la birlikte- dönemin iki büyük imparatorluklarından biriydi. Sâsâni İmparatorluğu, geniş topraklara sahip güçlü bir devlettir. İslâmdini, ortaya çıkıp devlet haline geldikten sonra ordular İslam’ı yaymak için cihad faaliyetlerine başladılar. Sâsâni İmparatorluğuna kadar ulaşan İslâmorduları, onlara Müslüman olmayı teklif ettiler; ama onlar Müslüman olmayı reddettiler ve İslâmordularıyla savaştılar. Bu savaş sonunda mağlup olan Sâsâni İmparatorluğu yıkıldı. Halkının Müslüman olmasından sonra da Mecusilik ortadan kalktı.
Kendi devletlerinin yıkılmasının ardından; toplumsal statülerini yitirmek ve saltanatlarını terk etmek, Mecusi devlet adamları için zor gelmişti. Ellerinden bir şey gelemeyeceğini anlayan Mecusiler, susmak zorunda kaldılar; çünkü ellerindeki her şeylerini kaybetmişlerdi. Bundan dolayı öfkelerini gizlemek zorunda kaldılar; ama kinleri ciğerlerini yaktı ve öfke ateşi neredeyse bedenlerini tutuşturuyordu.
Mecusi din adamları kendi dinlerinin yok olmasını bir türlü hazmedemediler; çünkü dinleri sayesinde bulundukları görev icabı gelir elde ediyorlar ve bu gelirler sayesinde ayinler düzenleyebiliyorlardı. Her şeylerini kaybettikleri için hiçbir şey yapamaz duruma gelmişlerdi. Onlara destek olan güç - Sâsâni İmparatorluğu- yok olmuş ve kendilerine ruhbanlık ettikleri halk ise onları terk ederek İslam’a girmişti. Onlar, sonsuza kadar hüzün ve acılarıyla baş başa kalmışlardı. Artık sahip oldukları tek şey dinlerinin yok olmasından sonra duydukları hüzün ve acı idi. İdrakleri doğruyu bulamaz bir halde ve ne yaptıklarını bilemez bir şekilde kalakaldılar.
Abdullah b. Sebe’ Müslüman olup Yemen’den geldi. Önde gelen
büyük sahabîlere sövmeye; diğerlerini de övmeye başladı. O, sahabeyi sevdiği
için değil; Müslümanlar arasında fitne çıkarmak için böyle bir yöntemi tercih
etti. Öyle ki, insanların teveccühünü kazanmak ve insanlar nezdinde hüsn ü
kabul görmek için Resulullh’a
en yakın kişiler
arasından, Ehl-i Beyt’i övüyordu.
Mecusilerin önde gelen devlet ve din adamları, Müslümanların
arasına fitne sokmak için Abdullah b. Sebe’nin faaliyetlerini benimsemeye karar
verdiler; ancak kendi fikirlerini aktaracakları dindaşları Müslüman olmuşlardı.
Zimmiler gibi muamele edilmeleri şartıyla, Mecusilere İslâmtoplumunda
yaşamalarına müsâde edilmişti. Hz. Ömer’in Mecusilerin cizyeleriyle ilgili bir
sorusuna Abdurrahman b. Avf şöyle cevap vermişti: “Resûlullah’ın
Mecusilerle ilgili şöyle dediğini duydum: ‘Onlarla ilgili Ehl-i Kitab’a
uyguladığınız hükümleri uygulayın.”[11]
Mecusilerin önde gelen din devlet adamları -fitne çıkarmak gayesiyle- Müslüman olduklarını söyleyerek Abdullah b. Sebe’nin fikirlerini dillendirmeye başladılar. Kötü niyetli insanlar, onlara uydular. Böylece Ehl-i Beyt’i seven halkın sevgisini kazanmış oldular; ancak Abdullah b. Sebe’ ve taraftarlarının Ehl-i Beyt’e olan -sözde- sevgileri zamanla sapık bir fırka haline geldi.
Abdullah b.Sebe’ ve taraftarlarının çıkardıkları fitne, İslâmtoplumunda yayılmaya başladı. Bu fitne sebebiyle Müslümanlar arasında çatışmalar meydana gelmeye başladı. Bu çatışmalar, Müslümanlar arasında ihtilaf çıkarmak isteyenleri ve onların ardından gelerek aynı misyonu üstlenen nesilleri oldukça sevindirdi. Bu nesil, he ne kadar çabucak yok olup tarih sahnesinden silindiyse de insanlar üzerinde çok büyük bir etki bıraktı. Onların yaymış oldukları fikirlerin etkisiyle Müslümanların inançları sarsıldı. Asılsız haberlerle Müslümanların birliğini bozarak aralarına fitne soktular. Kısa bir süre sonra İslâmtoplumunda bu fikirlerin etkisiyle birçok fırka ortaya çıktı: Karmatîler, İbâdîler, İsmâilîler ve daha niceleri. Bu fırkaların hepsinin yıkıcı hedefleri vardı. Gayeleri ise İslâmümmetini yok etmekti. Bu fırkaları kendi gayeleri doğrultusunda kullanan Büveyhoğulları, bu sayede hilafeti ele geçirdiler. Onlar, köken itibariyle, Müslümanların, hâkimiyetine son verdikleri Sâsâni İmparatorluğu’nu yöneten aileye mensupturlar.
Hilafetin merkezi olan Bağdat’ta her yıl, Muharrem ayının 10. günü ile Zilhicce ayının 18. günlerinde çatışmalar meydana geliyordu. Büveyhî devlet adamları da çatışan iki grubun zayıf olanını destekleyerek güç dengelerinin eşitlenmesini ve bu sayede çatışmaların daha da şiddetlenerek ölü sayısının artmasını sağlamaya çalışıyorlardı.
Abbasilerin yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan beylikler pek de azımsanamayacak derecede geniş topraklara sahiplerdi. Büveyhoğulları, hilafetin merkezi olan Bağdat’ı; Karmatiler, Arap Yarımadası’nın büyük bir bölümü ile Şam bölgesinin bir kısmını; İbâdîler, Kuzey Afrıka’yı; Hamedanlılar, Şam Bölgesi’nin geriye kalan bölümüyle Türkiye’nin bazı bölgelerini; Sâmâniler, Mâveraünnehir Bölgesi’ni ellerinde bulunduruyorlardı.
Bu dönemde İslâmtopraklarında ortaya çıkan bu gelişmeler, Avrupa’da Haçlıların iştahı kabarttı. Hilafetin yıkıcı unsurlarla çevrili olması, ihtilafların yayılması ve İslâminancına aykırı fikirlerin ortaya çıkmasıyla hilafetin yıkılacağına dair inançları arttı; ancak onların bu yöndeki beklentileri boşa çıktı. Karmatîler zayıfladı; Büveyhîlerin temelleri sarsıldı. Sonunda bu iki devlet yıkıldı. Onların yerine Selçuklu Devleti kuruldu. Yönetimde sağlam düşünce ve doğru metodu benimseyen Selçuklular, kısa sürede güçlenerek büyük bir devlet haline geldiler. Haçlılar ise gelecekle ilgili planlar yaparak İslâmtopraklarındaki gelişmeleri takip etmeye devem ettiler.
[1] Kehf suresi 18/46.
[2] Ankebut suresi 29/64.
[3] Hadid suresi 57/20.
[4] Bakara suresi 2/212.
[5] Necm suresi 53/39.
[6] Nisa suresi 4/74.
[7] Zuhruf suresi, 43/31-32.
[8] Ebu
Âmir er-Rahib: Abdullah Amr b.Sayfi b.Malik b. en-Nu’aym’dır. Dabîa’ kabilesini
bir üyesidir. Resûlullah’a
olan
nefretinden dolayı Hicretten sonra Evs’ten elli genci de yanına alarak
Medine’den ayrıldı ve Mekke’ye gitti. Orada müşriklerle işbirliği yaptı.
Etrafına topladığı kişilerle Uhud savaşında Müslümanlara karşı savaştı. Uhud
savaşı sırasında, kendi kavmiyle karşılaştığı takdirde, kendisinin sözünden
çıkmayacaklarını ve ona katılacakları yönünde Kureyş’e telkinde bulundu. Ebu
Âmir kendi kavmimden Müslüman olanlarla Abadan’da karşılaştığında onlara şöyle
dedi: “Ey Evs’liler! Benim...Ebu Âmir!” onlar da: “Allah senin belanı
versin ey fasık!” diye karşılık verdiler. Onların bu sözlerini duyan Ebu
Âmir: “Benden sonra kavmime kötülükler bulaşmış” dedi. Ebu Âmir, Uhud
Savaşı’nda Müslümanlara karşı şiddetli bir şekilde savaştı ve onları taşladı.
Cahiliyede “er-Râhib” diye bilinmekteydi; ama bu tutumundan dolayı
Resûlullah
onu “el-Fâsık”
diye isimlendirdi.
[9] Münafikûn suresi 63/1-8.
[10] Tevbe suresi 9/41-51.
[11] Kenzu’l-Ummal, 1149; Beyhaki, Sünen-i Kübra, Kitabu’l-Cizye, 9/195
İslami Okul Okulların En Önemlisi