Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Üçüncü Bölüm Haçlılar - İslami Bilgiler - Dusmanintuzagi - 6. Sayfa

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

HAÇLILAR

 

         Bizans Roma İmaratorluğu; Türkiye, Şam Bölgesi, Mısır ve Kuzey Afrika’nın bir bölümüne hâkimdi. Hıristiyanlığın ortodoks mezhebine bağlı olan Bizans, Doğu Roma İmparatorluğu olarak da biliniyordu. Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti ise Roma idi. Hıristiyanlığın Katolik mezhebine bağlı olan Batı Roma İmparatorluğu, Avrupa’nın büyük bir bölümüne hâkimdi.

         Hz. Muhammed elçi olarak gönderildikten sonra, İslam’ı tebliğ etti ve İslâmDevleti’ni kurdu. İslam’ın gelişmesini kabullenemeyen dönemin iki büyük devleti Sâsâni ve Bizans İmparatorlukları, İslâmdevletinin karşısında tavır almaya başladılar; ancak Müslümanlar Pers İmparatorluğunu tamamen ortadan kaldırdılar; Bizans İmparatorluğunu da yenilgiye uğratarak hâkimiyeti altında bulunan Şam, Mısır ve Türkiye’nin bazı bölgelerini ele geçirdiler.

         Müslümanlar, herhangi bir kavimle, kendilerine Müslüman olmayı teklif etmeden savaşmazlardı. Müslüman olması teklif edilen kavim, eğer davete icabet edip Müslüman olursa onlarla savaşmazlardı. Onları kendilerine kardeş ilan eder sahip oldukları hak ve sorumlulukları onlara da tanırlardı; ancak İslam’ı kabul etmezlerse onlara, ehli kitapmış gibi muamele ederler ve onlardan cizye ödemelerini isterlerdi. Cizye ödemeyi kabul ederlerse onlarla savaşmazlardı. Böylece onlar -ehli kitab- Müslümanların idaresi altında, zimmî olarak yaşamaya devam ederler; ancak cizye ödemeyi de kabul etmezlerse, Müslümanlar, hükmedenlerin en hayırlısı olan Allah, aralarında hükmedene kadar onlarla savaşırlar.

         Bizanslılar ne İslam’a girmeyi ne de cizye ödemeyi kabul ettiler. Onlar, Müslümanlarla savaşmayı tercih ettiler. Bizans’la yapılan savaşta Müslümanlar üstün gelerek onları hezimete uğrattılar. Müslümanların galip gelmesinde en önemli etken, onların, korkusuzca savaşıp şehid olmayı istemeleri ve bu vesile ile cenneti elde etme çabalarıdır. Müslümanlar bu amaçla ölüme bile meydan okurken, düşmanları dünyayı arzulayarak ölümden kaçıyorlardı. Halbuki insan, bir şeyden kaçarsa aksine o şey onun peşini bırakmaz. Aynı şekilde korkan insanın elinden hiç bir şey gelmez ve sonunda helak belasına düşer. Nihayetinde şunu anlıyoruz ki, İslâmkarşıtlarını en fazla korkutan şey, Müslümanların cihattan geri durmamalarıdır. Onlar cihadı sürdürdükçe düşmanlarının, zafere dair ümitleri de yok olmaktadır. Bundan dolayı, İslâmkarşıtları, Müslümanların, mümkün mertebe cihattan uzak durmalarını arzuluyorlardı. Onlar, güçlü konuma geldiklerindeyse yaptıkları ilk şey, münafıkların da yardımıyla Müslümanların mücadele ruhlarını ortadan kaldırmaya ve onu unutturmaya çalışmaktı.

         Müslümanlarla Bizanslılar arasındaki savaş uzun bir müddet devam etti. Her iki tarafın da sınır boyları askerlerle doluydu; ancak Müslümanların birden fazla cephede savaşmak zorunda olmaları, savaşın başlamasından sonra askerin maneviyatının zayıflaması, aralarında meydana gelen olaylar sebebiyle mücadele etmekten geri durmaları ve bazılarının dünyevi kaygılarından dolayı motivasyonlarının bozulması, onları çok yıprattı. Bizanslılara gelince cihat kelimesi bile onları ürkütmeye yetiyordu. Üst üste uğradıkları hezimetler ve bunun neticesinde kaybettikleri topraklar nedeniyle motivasyonları bozulmuştu; çünkü topraklarının yarıdan fazlasını kaybetmişlerdi. Müslümanlarla giriştikleri savaşta iki husus onları çok endişelendiriyordu: Birincisi; Böbrek iltihabına -ödem- yakalanmaları; çünkü mağaralarda gizleniyorlardı ve devamlı mevzi değiştiriyorlardı. Sonra da hiçbir saldırı gerçekleştirmeden geri çekiliyorlardı. Eğer, içinde bulundukları koşullar sebebiyle böbrek iltihabına yakalanacak olsalar, Müslümanlar onları kolayca yok edebileceklerdi. İkincisi ise; Müslümanların mücadele ruhlarının harekete geçmemesidir. Bunun için aralarındaki sevgi bağlarını yok etmeye çalışmaktır. İslâmkarşıtlarını en fazla korkutan şey; Müslümanların, onlara karşı cihad ilan etmeleridir; çünkü onlar, Müslümanlarla giriştikleri savaşların neticelerinden, edindikleri tecrübeleri hiç unutmamışlardı. Zira Ammuriye’de gerçekleşen savaş, unutulacak cinsten değildi. O savaşta, halife Mu’tasım, Bizanslıların, beldesine saldırmak suretiyle kendisine eziyet ettikleri Zabtaralı[1] bir kadının yardım çağrısına icabet etmiş, beldeyi halkıyla birlikte Bizanslılardan kurtarmış ve Bizans üzerlerine yürümüştü. Bizans’ın büyük şehirlerinden biri olan Amûriyye’ye giren halife Mu’tasım İslâmkarşıtlarından doksan bin kişiyi öldürmüştü. Devrin şairleri tarafından söylenen aşağıdaki kaside, bu zaferi ölümsüzleştirmekte ve halife el-Mu’tasım’ı övmektedir:

 

         Doksan bin aslan, kurudu derisi bir bir,

         Daha olgunlaşmadan ne üzüm ne de incir.  

 

         İslam, namus uğruna, hizmetlerinden sebep,

         Ödüllendirsin Allah ey halife seni hep.

 

         Olaylar arasında ilişki varsa eğer,

         Bağlıysa birbirine ilgiyle hadiseler,

 

         O halde zafer dolu, senin bu günlerinle,

         Şanlı bedrin günleri akrabadır ününle.

 

         Sarışın kavimleri, sarı yaprak gibi ettin,

         Kazandığın zaferle müminleri yücelttin.

 

         A. MÜSLÜMANLARIN ZAYIFLAMA DÖNEMİ

 

         İlk dönem Müslümanlarının torunları, kendi asli görevleri olan; davet, fetih ve Allah yolunda cihadı bırakarak onların bir çoğu, kendi dünyevi kaygılarının peşine düştüler. Nitekim onlar, kendi kutsal görevlerini basit bir görev olarak gördüler. Onların yerini, hedefleri ganimet ve makam elde etmek olan paralı askerler aldı. Artık Müslüman mücahidlerin yerine paralı askerlerden oluşan ordular savaşıyordu. Bundan dolayı hilafet makamı zayıfladı, Müslümanların durumu kötüleşti ve paralı askerler her şeyi kontrol altına almaya başladılar. Halbuki onlar, dilleriyle Müslüman olduklarını söyledikleri halde kalpleri inanmayan kimselerdi. Onların bu şekilde davranmalarının sebebi ise halifeliği yok etmek ve doğru düşünmeyi ifsat etmeye çalışmaktan başka bir şey değildi.

         Büveyhoğulları, Müslümanların zayıflamasının ardından hilafet merkezini ele geçirdiler. Onların döneminde fitne yayıldı, paralı askerlerin karıştığı hırsızlık olayları arttı, Karmatîlerin ve onların akrabaları olan İbâdîlerin işledikleri suçlar had safhalara ulaştı. Mücadele ruhu ise tümden yok edildi ve herkes başına buyruk bir şekilde kendi derdine düştü.

 

         B. BİZANS İMPARATORLUĞUNUN BEKLENTİLERİ

 

         Bizanslılar, İslâmtopraklarında -Abbasilerde- ortaya çıkan karışıklıklardan sonra, Müslüman toplumda neler olup bittiğini öğrenmeye ve bundan sonra nelerin yapılabileceğini düşünmeye başladılar.  

         Yaşananların ardından Bizans cephesinde savaş sona ermişti. Sınır boylarında yaşayan halk, topraklarını işlemeye başladı. Savaşa katılan askerlerin bir kısmı orada yaşamaya devam etti ama diğerleri şehirlerine döndüler. Bizans İmparatoru, İslam’ı kabul etmiş gibi görünen münafıkların, sınır boylarında yaşamalarına müsaade etti. Bizans da İslâmkarşıtı hareketleri desteklemeye ve hilafeti bu şekilde yıkmaya çalıştı.

         Bizanslılar, hilafetin yıkılmaya doğru bir seyir izlediğini ve Bizans’ın eski konumuna gelebileceğini düşündüler. Onlar, herkesin kendisine düşen bölgeyi idare etmesi için, İslâmtopraklarını komutanlar ve casuslar arasında taksim etmişlerdi. Bundan sonra yapmaları gereken tek şey; sabırlı bir şekilde beklemek, gizlice ve derinden hazırlıklar yapmaktı.

 

         C. MÜSLÜMANLARIN YENİDEN DİRİLİŞİ  

 

       Abbasî Devleti zaman içinde parçalanıp bölünmenin sonucu, keza as­kerlerin yönetime hâkim olmaları yüzünden zayıf düştü. Bu sebeple de Bizans İmparatorluğu, Abbasî Devleti'ni ortadan kaldırmayı düşünmeye koyuldu. Bu hayalini gerçekleştirmeye yönelik ümidi de bir hayli büyük­tü. Dolayısıyla Abbasî Devleti'nin kentlerini, komutanları arasında bölme hesaplarını bile yapmıştı. Bu sıralarda ise Selçuklular, devletin batı kesimlerine kadar ulaşmış bulunuyorlardı. Nitekim liderleri olan Tuğrul Bey, Bağdat'a girdi ve Abbasî Devleti'nde, emri dinlenen tek kişi oldu. Ardından da Bizanslılar'la çekişme­ye başladı. Tuğrul Bey, Diyarbakır'a hareket ederek, Bizanslılarla çarpıştı. Zafer kazandı ve onlarla bir antlaşma imzaladı. Bu anlaşmada Tuğrul Bey Konstantiniye'de bir cami yapılmasını şart koştu. Nitekim cami inşa edildi, içinde namaz kılındı; hatta cuma bile kılındı ve Tuğrul Bey adı­na bu camide hutbe okundu.

         Bu başarıdan sonra Tuğrul Bey Selçuklu Devleti’nin başına hükümdar olarak seçildi. Rey şehrini başkent tayin eden Tuğrul Bey kardeşi Cafer Bey’in oğlu Alparslan’ı da kendine yardımcı seçti.

         Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey, Abbasi halifesi Kâimbiemrillah’a bir mektup gönderdi. Mektuptan dolayı memnuniyet duyan halife, Tuğrul Bey adına Bağdat’ta hutbe okutulmasını ve para basılmasını emretti; çünkü halife, Bizans’a karşı elde ettiği başarılardan dolayı Tuğrul Bey’i çok seviyor ve onu mücadelesinden dolayı takdir ediyordu. Tuğrul Bey Bağdat’a gelmek için halifeden izin istedi. Halifenin izin vermesi üzerine Hicri 447 yılında (1055 M.) Bağdat’a girdi. Bunun üzerine Halife Kâimbiemrillah, Büveyhoğulları hükümdarından, Tuğrul Bey’e biat etmesini ve ona itaat etmesini emretti. Tuğrul Bey’in gücü karşısında bir varlık gösteremeyen Büveyhoğulları hükümdarının, Tuğrul Bey’e biat etmesinden başka bir çaresi kalmadı. Böylece Büveyhoğulları dönemi kapanmış oldu. Bu dönem fitnenin yayıldığı, sahabenin yerildiği, sapkınlıkların ortaya çıktığı ve cahili taassubun -Mecusiliğin- benimsendiği bir dönemdi.

 

         D. BİZANS İMPARATORLUĞUNUN TEPKİSİ

 

         Bağdat’ta bulunan Büveyhoğullarının yıkılıp yerine Selçuklu Devleti’nin kurulduğu haberi Bizans’a ulaştığında, bu durum karşısında nasıl bir tepki ortaya koyacaklarını düşünmeye başladılar; çünkü Selçuklu Devleti, Müslümanlardaki cihad ruhunu yeniden diriltmeyi başarmıştı. Bizans’ın uykularını kaçıran da buydu. Bizans, günler geçmesine rağmen ciddi bir tepki ortaya koyamamıtı. Nihayet Hicri 423 yılında (1032 M.) Bizans İmparatoru papa Romanus Diogenes patrikleriyle birlikte gelerek Bağdat’a kadar olan toprakları patrikleri arasında bölüştürdü. Oradan ayrılmadan önce de Bağdat’tan sorumlu bir temsilci atadı ve temsilcisine Halife’ye iyi davranmasını emretti. Romanus Diogenes, İslam’ı ve Müslümanları yok etmekte karalıydı. Irak ve Horasan’ı istila ettikten sonra Şam Bölgesi’ne yönelerek oraları da ele geçirdi.

          Romanos Diogenes, doğrudan İran'a ula­şıp merkezlerini ele geçirmek suretiyle Selçuklu problemini kökünden halletmek için Ayasofya Kilisesi'nde düzenlenen bü­yük bir törene katıldıktan sonra 13 Mart 1071 günü öncekilerden daha güçlü bir orduyla yola çıktı. İki yüz bin  kişi civarında olduğu tah­min edilen bu ordu Balkanlar'daki Peçenek, Uz, Kıpçak ve Hazar Türkleri ile İs­lav, Alman, Bulgar, Frank. Ermeni ve Gürcüler'den oluşturulmuş ve en güçlü si­lâhlarla donatılmıştı. Bizans ordusunun geldiği haberi Selçuklu hükümdarı Alparslan’a ulaştı; ancak Azerbeycan’dan yeni döndüğü ve hükümdarlığın merkezinden uzak olduğu için Bizans’la savaşabilecek yeterli orduyu toplayamadı. Alparslan, ancak toplayabildiği 15 bin kişilik ordu ile Haçlılara karşı koymak üzere tevekkülle yola koyuldu ve şöyle dedi:

         “Sabrederek ve sonucunu sadece Allah’tan bekleyerek savaşacağım. Eğer bu savaştan sağ olarak dönersem bu, Allah’ın bir nimetidir. Ama eğer şehid düşersem oğlum Melikşah benim velîahtımdır.”

         Selçuklu hükümdarı Alparslan, öncü birlikler eşliğinde yola koyuldu. Ahlat yakınlarında Bizans’a yardıma gelen Rus ordusuyla karşılaştı. On beş bin kişiden oluşan Rus ordusunu yenilgiye uğratarak komutanlarını esri aldılar. Bizans’a yardım etmek üzere gelen Rus ordularının hezimete uğratılmasından sonra Müslüman ordusu, Bizans ordusuna oldukça yaklaştı. Selçuklu hükümdarı, Bizans ordusuna ateşkes antlaşması teklifinde bulundu; çünkü Bizans ordusu, İslâmordusundan yaklaşık 15 kat daha fazlaydı. Bizans hükümdarı -ordusunun sayıca üstünlüğüne güvenmiş olmalı ki- ateşkes teklifini reddetti ve şöyle dedi:

         “Rey şehrine (bugünkü Tahran) kadar bütün toprakları ele geçirmeden antlaşma yoktur.” Bizans hükümdarı bu sözlerle, kendi ordusunu bir uçuruma doğru sürüklediğinin farkında değildi. Öte yandan ateşkes teklifinin kibirli bir şekilde reddedilmesi Selçuklu hükümdarını etkilemişti. Bunun üzerine ordu komutanı Ebû Nasr Muhammed b. Abdülmelik el-Buhâri ile istişare etti. Komutan, savaşla ilgili ona şöyle dedi:

         “Sen Allah Teâlâ’nın, zafere ulaştırdığı ve diğer dinlere karşı üstün kıldığı bir din uğruna savaşıyorsun. Allah Teâlâ’nın bu fethi sana nasib etmesini dilerim.”

         Yapılan istişare sonucunda, ordunun, Cuma günü (iki gün sonra) zevâlden sonra   -hatiplerin, minberde olduğu vakitte- toplanması ve zafer için dua edilmesi kararlaştırıldı. Tarih, Hicri 463 yılı (26 Ağustos 1071) Zilkâde ayının bitimine beş gün kala Çarşamba günüydü.  

         Cuma günü öğleye ka­dar orduyu denetleyen ve kumandanla­rına son direktiflerini veren Alparslan, Ebû Nasr Muhammed'in bütün Müslümanların, İs­lâm'ın zaferi için dua ettikleri cuma gü­nü öğle vaktinde düşmana saldırması tavsiyesine uyarak ordusuyla birlikte Cu­ma namazını kıldıktan sonra "Ölürsem kefenim olsun" dediği beyaz bir elbiseyle askerin karşısına çıktı ve şöyle dedi:

          "Ben, müslümanların camilerde bizim için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşmiş olur, yenilirsek şehid olarak cennete gideriz. Bugün burada ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker var; ben de içiniz­den biri olarak sizinle birlikte savaşaca­ğım. Benimle gelmek isteyenler peşime düşsünler, istemeyenler serbestçe geri dönebilirler".

         Selçuklu hükümdarı, askerleriyle birlikte sürünerek gizli bir şekilde Bizans ordusuna iyice yaklaştıktan sonra katlılar; yerden aldıkları toprağı üzerlerine sürerek iyice kamufle oldular ve düşmana saldırdılar.

         Selçuklu hükümdarı, saldırıya geçmeden önce çokça dua etmiş; ağlamış ve Allah’tan zafer dilemişti. İslâmordusu, kısa süre içerisinde düşman ordusunun ortasına kadar ulaşmıştı. Öğle vaktinden geceye kadar devam eden bu meydan muharebe­sinde Bizanslılar ağır bir yenilgiye uğra­dılar. Bizans ordusu o kadar büyük bir kayıp verdi ki savaş alanı adeta cesetlerle kaplıydı. Ordunun büyük bir kısmı kılıçtan ge­çirilmiş, imparator ve çok sayıda general esir alınmıştı. Askerlerin ancak bir bölümü kaçarak canlarını kurtarabilmişlerdi.

         İslâmordusuna esir düşen Bizans imparatoru, Alparslan’ın huzuruna çıkarıldı. Alparslan onu eliyle -hafifçe- vurarak ona şöyle sordu: “Ben senin eline esir düşmüş olsaydım beni ne yapardın?” Bizans hükümdarı:“Sana her türlü kötülüğü yapardım.” diye cevap verdi. Alparslan: “Peki sana ne yapacağımı tahmin ediyorsun?” diye sordu. Bizans hükümdarı: “Beni ya teşhir eder sonra öldürürsün yada fidye karşılığında serbest bırakırsın” diye cevap verince Alparslan: “Ölüm veya fidye dışında aklına başka bir şey gelmedi mi?” dedi ve onu 1.5 milyon dinar -altın- fidye karşılığında serbest bıraktı. Daha sonra Alparslan, Romanus Diogenes’in verdiği fidyenin 10 bin dinarını ülkesine dönüş masrafı olarak kendisine iade etti ve patrikleri de onunla birlikte serbest bırakarak ülkelerine dönmelerine imkan sağladı.

         Malazgirt Savaşı’nda Bizans büyük bir yenilgiye uğramış ve bu savaşın sonuçları İmparatorluğun dört bir tarafına yayılmıştı. Bizans ve müttefikleri, Romanus Diogenes’ten güzel haberler bekliyorlardı; ancak bu mağlubiyetten sonra Müslümanlarla ilgili şöyle demeye başladılar:

         “Müslümanların zayıf düştüklerini zannediyorduk. Oysa onlar yeniden dirildiler. Daha fazla güçlenmeden onlarla savaşmak gerekir. Derhal Haçlı ruhunu yeniden dirilterek oluşturacağımız güçlü bir orduyla öcümüzü almalıyız.”

 

         E. ENDÜLÜS  

 

         Müslümanların Endülüs’te kurdukları devlet, kendi aralarındaki otorite kavgalarından dolayı zayıflamıştı. Abdurrahman b. en-Nâsır’ın orada kurduğu hilafet yönetimi sona ermiş; Endülüs’ün her bölgesinde bir yönetici kendi hükümranlığını ilan etmişti. Farklı bölgelerin yöneticileri arsındaki çatışmalar hiç eksik olmadı. Bu durum, Endülüs Müslümanlarını oldukça zayıflamıştı. Onlardan bazı yöneticiler, kuzeydeki Hıristiyanlarla, diğer Müslüman yöneticilere karşı anlaşmışlardı. Müslümanların kendi aralarındaki mücadeleler, Hıristiyanların işine yaramıştı. Bu çatışmaları fırsat bilen Hıristiyanlar, Müslüman bazı gruplardan vergi almaya; bazılarının da topraklarına el koymaya başladılar. Nitekim kuzeyde bulunan Hıristiyanlar, 27 Muharrem 478 yılında (24 Mayıs 1085) Tulaytila şehrini ele geçirdiler. Güneye doğru daha da ilerlemek için kaleleri ele geçirmeye ve yakın şehirleri işgal etmeye başladılar. Amaçlarını gerçekleştirmek uğruna her türlü çirkinliği yapan Hıristiyanların hedefi, Müslümanların kalplerine korku salmak ve onları Endülüs’ten çıkarmaktı. Müslümanların orada zayıflamaları ve parçalanmaları onların işini daha da kolaylaştırdı.

         Endülüs’teki Müslümanlar arasında, akl-ı selim sahibi bazı kimseler Hıristiyanların, onları yok etmeye yönelik çalışmalarının ne kadar tehlikeli olduğunu fark ettiler; Her ne kadar bu meselenin kaygısını taşıyarak halkı bilinçlendirmek için hutbeler îrâd ettiyseler de halk üzerinde etkili olamadılar; çünkü halk ümitsizliğe düşmüş ve maneviyatını yitirmişti. Müslümanların önde gelen fikir adamları, Mağrib’te bulunan kardeşlerinden yardım isteme imkanlarını araştırmaya başladılar. Zira orada murabıtlar vardı ve onlar savaşçı bir milletti. Alimlerden bir grup murabıtların emiri Yusuf b.Taşfin’e giderek ondan yardım istedirler.

         479 yı­lında da Zokak Denizi'ni aşarak Mağrib kıyılarına geçtiler. Burada Yusuf b. Tafşin’le buluşarak Endülüs'teki Müslümanların imdadına koşmasını ve Allah yolunda cihad etmesini, kendisinden talep ettiler. Bin Taşfin de:

      "Ben şu dine yardım etmek için işte ortaya çıkmış bulunuyorum ve bu görevi benden daha iyi yapacak biri de yoktur" dedi. Ondan sonra yüz tane ge­miyi ve bunların yüklü bulunduğu yedi bin kişilik orduyu karşıya geçirdi ve El-Ceziret'ül-Khadra           -Yeşilada'ya- doğru hareket etti. Yeşilada’yı alarak oraya kendi muhafızlarını yerleştirdi. İşte bu sırada devletinin ileri gelenleriyle birlikte karşılaştı. Müslümanlar onun birkaç gün dinlenmesini istemesine rağmen Bin Taşfin bunu reddederek yüzünü doğruca düşman cephesine yöneltti. Bu arada Endülüs'te de birçok Müslüman gönüllü onun ordusuna katıldılar. Bu suretle Bin Taşfin'in ordusu sayı olarak 20 bini geçti. Müslüman ordusunun toplam sayısı 48 bine ulaşmıştı. Bunların yarısı Murabıtlardan; yarısı da diğer Müslümanlardan oluşuyordu.

      Bu sırada Hıristiyan kralı VI. Alfonso'nun da ordusu geldi. Ordusu 180 bin kişiden oluşuyordu. Bu adam çok sürükleyici biriy­di. Onun için ülkesinin en ücra ve uzak köşelerinde bile Hıristiyan toplu­lukları ordusuna, -onları destekleyenlerle beraber- katmış bulunuyordu. İki ordu Batlayus kenti yakınlarında bulunan Zellaka Ovası’nda karşılaştılar. İki ordunun arasında küçük bir nehir vardı. Bu sırada Endülüs’teki Müslüman askerleri, ordunun ön saflarında yerlerini almış bulunuyorlardı Yusuf Bin Taşfin'in askerleri ise dağın ar­kasındaki engebelerde bulunuyorlardı. VI. Alfonso bir taktik yapmak iste­di. Savaş gününün belirlenmesi için taraflar arasında elçi trafiği hızlandı. Yusuf Bin Taşfin,  Alfanso’ya; ya Müslüman olmasını, ya cizye ödemeyi kabul etmesini, ya da savaşa hazır olmasını istedi; ancak ordusuna güvenen Alfanso bir anda arslan kesildi ve savaşı tercih ettiğini bildirdi.

      Alfonso hileye başvurmaya karar verdi ve Müslümanlara bu savaşın Cuma ya da Cumartesi günü yapılmamasını istedi­. Sözde Cuma günü Müslümanların, Cumartesi günü ise Yahudilerin haftalık bayramı olduğu için böyle düşünüyorlardı. Yahudilerse Endülüs'te Hıristiyanların devlet işlerini yürütüyorlardı. Aynı zamanda savaşın, pazar gününe de denk gelmesini istemiyorlardı. Ne varki Cuma günü gelip ça­tınca Yusuf Bin Taşfin'in tam Cuma namazına çıktığı bir sırada Hıristiyanlar saldırıya geçtiler. Her şeye rağmen Endülüs müslümanları böyle bir hileye başvurulabileceğinden endişeli olduğu için askerlerinin başın­da hazır bulunuyorlardı. Böylece, vuku bulan bu Hıristiyan saldırısının karşısında durma fırsatını bulabildiler. Murabıtlar ise namazlarını bitirdikten sonra Hıristiyanlara karşı bir hamle başlatarak onları mağlup ettiler. Müslü­manlar böylece bu orduya ait ne varsa hepsini ele geçirdiler. Yusuf Bin Taşfin bu sırada ordusuna katılmış bulunan Endülüs'lü derebeylerine bu ganimetleri verdi. Bu sebeple onu çok sevdiler. Halk da onu çok sevdi. Hıristiyan Kralı VI. Alfonso ise savaştan kaçtığı için yaralı kurtul­muştu. Savaştan sonra Hıristiyanların ve krallarının, Bin Taşfin'i imdadına çağırdıkları için Endülüs Müslümanlarına karşı kinleri daha da arttı. Onun için VI. Al­fonso Müslümanlara karşı saldırılarını sürdürüp durdu.

      Zellaka Ovası’da meydana gelen savaşın haberleri tüm Avrupa’ya yayıldı. Müslümanların bu zaferi karşısında daha da kinlenen haçlılar, Kiliseler aracılığıyla birlikler toplamaya ve Endülüs’te bulanan Hıristiyanlara yardım etmeye karar verdiler.

 

      F. HAÇLI SEFERLERİ

 

                  Avrupa’daki halk ve kilise, Müslümanlara karşı büyük bir kin beslemekteydiler. Onlar, hem Doğu’daki ve hem de Endülüs’teki Müslümanları çok yakından takib ediyorlardı. Özellikle hilafetin zayıfladığına dair haberlere binaen Müslümanların artık sonlarının geldiği kanaati onlarda iyice yerleşmişti. Yine Endülüs’te bulunan Müslüman derebeylerinin birbirleriyle olan çatışmaları ve birbirlerine karşı onların İspanya’dan yardım istemeleri vb. gibi haberleri dikkatle takib ediyorlardı. Bütün bu olanlar, onları çok sevindiriyor ve umutlarını arttırıyordu; ancak Malazgirt Savaşı ile ilgili haberler Avrupalılara ulaşınca ye’se düştüler ve kinleri daha da arttı.

                  Müslümanların elde ettikleri bu başarılar üzerine kilise, Avrupa halkının intikam duygularını körüklemek için çalışmalara başladı. Bu çalışmalar tam 0n beş yıl sürdü. Son olarak Müslümanlar karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan Haçlıların acıları daha da artmış, intikam duyguları alevlenmişti. Eski güçlerini kazanmaya fırsat vermeden, Müslümanları ortadan kaldırma düşüncesi iyiden iyiye kendini hissettirmişti. Bu amaçla Kilise; Dımeşk ve Bağdat’ta eğlenceler düzenlemek; Kudüs’te ibadet etmek; büyük miktarda ganimetler elde etmiş bir şekilde Avrupa’ya dönmek ve zafer kazanmış olarak kendi ülkelerine dönen kahraman askerlere marşlar söylemek gibi hayallerle halkı intikam için motive etmeye başladı.

       İslâmiyetin, Hıristiyanlığın aksine büyük bir süratle ya­yılması, Müslümanların; Suriye, Filistin ve Anadolu'ya hâkim olarak İznik'in başkent olduğu yeni bir devleti kurmaları, Hıristiyan aleminin dini lideri papayı ve Hıristi­yanlığın hâmîsi olarak kabul edilen Bizans imparatoru­nu ciddi bir şekilde endişelendiriyordu. Bu yüzden hem İslâmiyetin yayılışını durdurmak hem de sosyal ve ekonomik sıkıntı içinde olan Avrupa'yı bu durumdan kurtarmak için Batı Avrupa'da Vatikan kilisesinin ön­derliğinde yoğun bir faaliyet başlamıştı. Papa II. Urbanus Hz. isa'nın doğum yeri olan Kudüs'ün ve kutsal saydıkları makamların Müslümanlar tarafından kirletil­diğini, Kudüs'e giden Hıristiyan hacı adaylarına zulüm ve işkence yapıldığını öne sürerek böyle mukaddes bir beldenin Müslümanların baskısından kurtarılması için bütün Hıristiyanların canla başla seferber olmaları ge­rektiğini söyleyerek halkı sefere katılmaları için tahrik etmeye başladı.

      Papa II. Urbanus Hicri 489’da tarihleri arasın­da bütün Batı Avrupa'nın ileri gelen din adamlarının katıldığı bir toplantıda bu büyük harekâta süratle hazır­lanmaları gerektiğini hatırlattıktan sonra ilk büyük haçlı kafilesinin harekete geçmesini temin etti.

      Avrupa’dan yola çıkan Haçlı ordusu İstanbul’a ulaştı; ancak Bizans imparatorluğu bu savaşın içersinde yer almak istemedi; çünkü onlar, Müslümanların, cihad hareketini başlatmalarından korkuyorlardı. Nitekim korkmakta haklılardı; çünkü onlar, Müslümanların ne kadar cesur ve savaşçı bir millet olduklarını biliyorlardı. Ama Avrupa, Müslümanların bu özelliğini her ne kadar daha önce duymuş ise de yakînen bilmiyorlardı. Onlar,   Bizanslıların, Müslümanlar karşısında yenildikleri için bu savaşa katılmadıklarını zannediyorlardı.

        Haçlı ordusu Urfa böl­gesine ulaştı ve 391 tarihinde (1098 M.) Urfa Haçlı Kontluğu'nu kurmuştu. Daha sonra An­takya'ya varan haçlı kuvvetleri yedi ay süren bir kuşatmanın ardından şehri ele geçirdiler. Kuşatma sırasında birçok insan öldürüldü ve akla hayale gelmeyen vahşilikler yaptılar. Şehri almakta bir türlü başarılı olamayan haçlılar sonunda burçlardan birini ko­rumakla görevli Ermeni asıllı Firûz ile anlaşarak Hicri 391’de (1098 M.)şehri işgal ettiler. Oradan Ma’ratu’n-Nu’mân’a girdiler. Musul, Humus ve Dımeşk emirlerini yenilgiye uğrattılar.

       Haçlılar Antakya'dan sonra asıl hedefleri olan ve Fâtmîler tarafından idare edilen Ku­düs'e yöneldiler. Aç ve perişan bir halde olan bu kut­sal şehri günlerce muhasara ettiler. Nihayet 15 Tem­muz 1099 tarihinde ele geçirdiler. Haçlılar, Mescid-i Aksâ'da yetmiş bin Müslümanı kılıçtan geçirdiler. Altın ve gümüş kandillere, sayısız denecek kadar değerli eşyaya sahip oldular. Böylece hedeflerine ulaşan haçlılar Kudüs'te Lâtin Devleti'nin krallığını kurdular.

         I. Haçlı seferinin sürdüğü sıralarda İtalyan gemileri Akdeniz’de dolaşarak Haçlılara lojistik destek sağladı. Hicri 494 yılında (1101 M.) Hayfa ve Kayseriyye’yi[2]; 497 yılında    (1103 M.) Aka’yı; 503 yılında (1109 M.) -iki sene süren bir kuşatmanın ardından- Trablus’u ele geçirdiler. Trablus’ta bulunan İbâdîler’den özel bir ilgi gördüler; ancak belli bir süre sonra aralarındaki iyi ilişkiler bozuldu ve iki taraf birbiriyle mücadele etmeye başladı.   

         İslâmtopraklarında yaşayan Ermeni ve Hıristiyanlar, Haçlılara büyük bir sevgi gösterisinde bulundular. Haçlılara yardım ederek Müslümanlar aleyhine gözcülük ve casusluk yaptılar.

         I. Haçlı seferi, üç yüz bin savaşçının katılımıyla gerçekleştirildi; ancak bunlardan 2/3’ten fazlası öldürüldü. Bundan dolayı geriye kalan askerler bir takım sebeplerden dolayı kendini; rahatsız, güvensiz ve istikrarsız hissetti. Bunun nedenleri ise şunlardır:

         1.Savaşın bitmesinin ardından İslâmtopraklarında geriye kalan haçlı askerlerinin azlığı.

         2. Haçlıların Mısır’ı yöneten İbâdîlerden bekledikleri ilgiyi görememeleri. Her ne kadar İbâdîler, birçok kavme hükmediyor olsalar da azınlık olduklarından dolayı hâkimiyetleri altında bulunan kavimlerden farlıydılar. Bundan dolayı da halk üzerinde etkili olamıyorlardı.

         3. Haçlılar, dindaşları olan Hıristiyanlarla ve dostları olan Yahudilerden bekledikleri ilgiyi bulamadılar; çünkü İslâmülkesinde yaşadıkları için faaliyetleri sınırlıydı. Onlara her ne kadar maddi ve stratejik destek sağladılarsa da Haçlılar daha fazlasını istiyorlardı.

         4. Bölgenin Avrupa’ya olan uzaklığı ve Bizans’tan sonraki bölgelerin yol güvenliğinin bulunmayışı sebebiyle Avrupa’dan yeterli desteğin gelememesi.

         5. Haçlı seferinden sonra Müslümanlar arasında cihad fikrinin yeniden canlanması.

         Avrupalıların, Birinci Haçlı seferinden sonra elde ettikleri başarılar onları çok cesaretlendirmişti. Böylece Müslümanları sindirmek ve İslam’ı yok etmek üzere 489-640 yılları arasında (1906-1242 M.) -160 yılda- İslâmtopraklarına dokuz tane sefer düzenlediler.

Birinci Haçlı seferi Butros en-Nâsik -Batı literatüründeki Pierre L’Ermite- komutanlığında gerçekleşti.

İkinci Haçlı seferi Alman Karalı III. Konrad ile Fransa Karalı VII. Louis komutasında 541 yılında (1146 M.) gerçekleştirildi.                

Üçüncü Haçlı seferi, İngiliz kralı Arslan Yürekli Richard, Fransa kralı Philippe Auguste ve Alman imparatoru Friedrich Barbarossa komutanlığında 585 yılında   (1189 M.) gerçekleştirildi.

Dördüncü Haçlı seferi Fransız birlikleri tarafından 594 yılında (1198 M.) gerçekleştirildi.

Beşinci Haçlı seferi Avusturya kralı Leopold, Hollanda kralı III. Andrea ile Kıbrıs kralı Hugeu komutanlığındaki Haçlı ordusu tarafından 615 yılında (1218 M.) gerçekleştirildi.

Altıncı Haçlı seferi Alman kralı II.Friedrich komutasındaki orduyla 625 yılında      (1228 M.) gerçekleştirildi.

Yedinci Haçlı seferi Fransız kralı IV. Louis tarafından 637 yılında (1239 M.) gerçekleştirildi.

Sekizinci Haçlı seferi İngiltere karalının kardeşi Richard Cornoul komutasındaki İngiliz ordusu tarafından 639 yılında (1241 M.) gerçekleştirildi.

Dokuzuncu Haçlı seferi Fransa kralı IX.Luis komutanlığındaki ordu tarafından 664 yılında (1266 M.) gerçekleştirildi.

         Haçlı seferleri, Müslümanların cihad ruhunun yeniden canlanmasına vesile olmuştur. Bu savaşlar sonucunda Haçlıların, büyük bir yenilgiye uğramaları, Müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlıklarını daha da arttırdı. Diğer taraftan Haçlı seferleri Avrupa açısından büyük bir güç kaybına sebep oldu; çünkü askerler kendi toprakları dışında bilmedikleri bir coğrafyada savaştıkları için, onlardan kimisi yaralandı; kimisi denizde boğuldu kimisi de savaş sırasında öldürüldü. Geriye kalanlar ise, içlerinde İslam’a karşı büyük bir kinle, memleketlerine geri döndüler. Bunun yanında ülkelerinde göremedikleri güzel hasletleri İslâmtopraklarında müşahede edebildiler. İslâmalemi, haçlı seferleri sırasında bir durakalama döneminde olmasına rağmen Haçlılar; güven, kardeşlik ve sevgi, yardımlaşma ve fedâkarlık, izzet ve şeref, ilim ve öğrenme aşkı vb. gibi daha önce aşina olmadıkları ahlak ilkelerini Müslümanlar sayesinde görmüş oldular.

 

         G. MOĞOLLARLA İLİŞKİLER

 

         Şam Bölgesi’ndeki hâkimiyetileri gün geçtikçe zayıflayan Haçlılar, istila ettikleri bölgelerden çekilmeye başladılar. Her türlü vahşeti işleyerek ele geçirdikleri topraklardan, içerisinde bulundukları ye’is ve istikrarsızlık sebebiyle sonunda çekilmek zorunda kaldılar.

         Haçlılar, Şam Bölgesi’ni terk etmeden önce, Moğolistan çöllerinde yaşayan ve “Moğollar” diye isimlendirilen bir kavim ortaya çıktı. Bu kavim çok büyük bir hareket gücüne ve savaş kabiliyetine sahipti. Bu büyük güç batı yönüne, yani İslâmtopraklarına doğru hareket etmeye başladı. Haçlılar büyük bir güç olan Moğolların Müslümanlarla birleşerek kendileriyle yakın temasa geçmelerinden çekiniyorlardı. Nitekim daha önce de Moğol kralı Hülâga’nun amcası oğlu Baraka Müslüman olmuş ve Selçuklularla ittifak kurmuştu. Şayet böyle bir şey olursa o zaman Müslümanlar, güçlerine güç katmış olacak; sadece Şam Bölgesi’ndeki Haçlılara saldırmakla kalmayacak tüm Avrupa’yı tehdit edebileceklerdi. Bu durum karşısında Haçlıların yapmaları gereken ilk şey, Moğolların, Müslümanlarla birlik olmalarını önlemek ve daha sonra onları birbirine düşürmekti. Eğer bunu başarabilirlerse Müslümanların iki ateş arasında kalmalarını sağlayabileceklerdi.

         Haçlılar planlarını uygulamak için harekete geçtiler. Bu amaçla Moğollara elçiler göndererek İslâmtopraklarının; zenginliklerini, imkanlarını, güzelliklerini ve önemini, abartılı bir şekilde aktarmak suretiyle onları İslâmtopraklarına saldırmaya adeta teşvik ettiler. Bunun yanında Avrupalı kadınlar eş veya sevgili kılığında Moğolların çadırlarına nüfuz ederek onları, Müslümanlar aleyhinde kışkırtmaya çalıştılar. İşte bu tahrikler neticesinde Moğollar Batı’ya doğru hareket etmeye ve İslâmtopraklarını ele geçirmeye başladılar.

       Haçlıların tahrikleri sonucu saldırıya geçen Moğollar ile Harzemşah komutasındaki İslâmorduları arasında şiddetli çatışmalar meydana geldi. Münafıklar yine görev başındaydı. Onlardan biri olan İbnu’l-Alkamî[3]Moğol hükümdarına destek vererek Hülagu’nun Bağdat’a girmesine Halifenin öldürülmesine ve Abbasilerin yıkılmasına sebep oldu. Sözkonusu hadise şöyle meydana geldi: Hicri 655 yılında (1257 M.) Bağdat'ta Müslüman Sünnilerle Râfıziler arasında olaylar cereyan etmişti. Bunun sebebi de Râfızilik inancına bağlı olan baş vezir El-Alkami'nin Moğol diktatörü Hülagu'ya yataklık yapmaya çalışmasıydı. Nitekim Baş vezir Ibnü'I-Alkami Hülagu ile bir araya gelmiş ve onunla görüşmüştü. Halife, Hülagu'ya karşı nasıl davranacağına dair ona akıl danışınca Moğollara karşı tâvizkâr olması tavsiyesinde bulunarak şöy­le cevap verdi. "Ben şimdi barış için gidip konuşacağım." Ardından da Ibnü'I-Alkami, kendisine dokunulmaması konusunda teminat aldıktan sonra gidip görüştü. Geri dönerek halifeye şunları söyledi:

      "Kral, kızını senin oğlun Ebû Bekir ile evlendirmek ve Bizans İm­paratoru’nu tahtında bıraktığı gibi seni de hilafet makamında bırak­mak istiyor. Senden ona karşı bağlılık göstermenden başka bir isteği yoktur. Bu, tıpkı ecdadının Selçuklu sultanlarına kar­şı gösterdikleri davranışın aynısı olacaktır. Bu takdirde de ordularını alıp topraklarından çekilecektir. Bu nedenle onun bu teklifini kabul ediniz; çünkü böyle bir karar müslümanların kanlarının dökülmesini önlemiş olacaktır. Bana sorssanız ona gitmenizi gerekli görüyorum." Bunun üzerine halife, devletinin ileri gelenlerinden bir heyetle birlikte Hülagu'ya gitti. Onu bir çadıra indirdiler. Sonra vezir El-Alkami hilâfet merkezine dönerek fukahadan ve diğer ileri gelen şahsiyetlerden, sözde barış görüşmelerinde ha­zır bulunmaları için davette bulundu. Onlar da Bağdat merkezinden ay­rıldılar; ancak Moğol kuvvetleri tarafından teslim alınarak hepsinin boy­nu vuruldu. Ondan sonra Moğol ordusu Bağdat'a girip halkı kılıçtan geçirmeye başladı. Katliam bu şehirde kırk gün dolaylarında devam etti. Bir milyondan fazla insan öldü­rüldü. Hasbelkader bir kuyu veya kanalizasyon içinde gizlenen tek tük in­san hariç, hiç kimse kurtulamadı. Aynı zamanda halifenin bizzat kendisi dahi savaş atlarının tekmeleriyle çiğnetilerek öldürüldü.

      Ne var ki bir müddet sonra Moğollar, İslamiyeti kabul ederek İslam’ın düşmanlarıyla savaşmaya ve İslam’ı yaymaya başladılar. Onların Müslüman olmalarından sonra da Haçlıların, Müslümanlara karşı kurmuş oldukları hile ve tuzaklar geçerliliğini yitirmeye başladı.

 

      H. HİLAFETİN, İŞLEVİNİ YİTİRMESİ

 

      Moğol Hükümdarı Hülâgu 19 Muharrem 656 (26 Ocak 1258 M.) yılında Bağdat’a girdi. Şehrin kontrolünü eline alan Hülâgu 14 Safer 656 yılında (19 Mart 1258 M.) çarşamba günü Abbasilerin son halifesi olan Musta’sim’i öldürerek Abbasi Devleti’ni ortadan kaldırdı. Bu durum en çok İslâmdüşmanlarını sevindirdi. Hilafetin ilgası İslâmdüşmanlarının en büyük hayaliydi; çünkü hilafet, İslâmbirliğinin adresi, İslâmtoplumunun simgesi ve Müslümanların buluşma merkeziydi. Hilafet, tüm Müslümanların kalplerinin kendinse yöneldiği, bir merkez konumundaydı. Onlardan her bir fert, hilafeti; kendi haklarını savunan, Müslümanların işlerini düzenleyen, İslâmdüşmanlarının karşısında duran bir otorite olarak görür. Ayrıca Müslümanlara göre hilafet; cihad sancağının dalgalanmasını ve cihadın sürdürülmesini temin eden muharrik güçtür.

      Abbasi Devleti’nin yıkılmasından sonra hilafetin sona ermesi, İslâmdüşmanlarını rahatlatmış ve onları sevindirmişti. Bağdat’ın Moğol istilasına uğraması sonucu Abbasi halifeliğinin sona ermesinden sonra hilafet Mısır’da devam etti. Şöyle ki; Hicri 656 yılında (1258 M.) Moğol istilası esnasında halifenin kardeşi  Ebû’l-Kâsım Ahmed hapiste bulunuyordu. Hapishanelerin boşaltılmasıyla Bağdat’tan kaçtı. Irak’ın batısına giden Ebû’l-Kâsım Ahmed orada bir müddet kaldı. Memlüklerin Hicri 758 yılında (1357 M.) ‘Ayn Câlût’ta Moğolları yenerek onları Şam Bölgesi’nden çıkardıktan sonra Kahire’ye gitti. O dönemde Kahire, Baybars’ın hâkimiyeti altındaydı. Receb ayının başlarında 759 yılında (1358 M.) halifeliği yeniden ilan etti. Bunun üzerine Baybars ve Kahire’de bulunan alimler ona biat ettiler. Halife adına hutbe okundu ve para basıldı. Hicri 623-640 (1226-1242 M.) yılları arasında Bağdat’ta halifelik görevini üstlenen Ebû’l-Kâsım Ahmed, Mustansır-Billah lakabıyla bilinmektedir.            

      Halife Mustansır-Billah, Irak’a giderek Moğollarla savaşmaya karar verdi. Sultan Baybars, bu amaçla yola çıkan halifeye Dımeşk’e kadar eşlik etti. Halifenin ordusuna Şam orduları da katılınca büyük bir ordu meydana geldi. Halife Mustansır, Fırat Nehri üzerinde bulunan Hâdise şehrini ve ardından da Hayât şehrini ele geçirdi. Daha sonra Moğol ordusuyla karşılaştı. Bu iki ordu arasında büyük bir savaş meydana geldi. Bu savaşta halife Mustansır şehid düştü.

      Halifenin ölümünden sonra Abbasi halifeliği yarı-mahalli bir şekilde devam etti. Memlükler, kendi itibarlarını yüceltmek ve uluslararası arenada dikkatleri üzerlerine çekmek için hilafete sahip çıktılar. Her ne kadar halifeliğin onlarda oluşu kendileri için bir avantaj olsa da Müslümanların genel anlamda zayıf olmaları sebebiyle hilafet işlevsel olmaktan uzaktı; çünkü o dönemde Müslümanlar gerçekten çok zor durumdaydılar. Örneğin Endülüs’teki Müslümanlar, birbirleriyle çatışıyorlardı; Kuzey Afrika’daki mahalli emirlikler birbirleriyle savaş halindeydiler; Anadolu’da birçok beylik ortaya çıkmıştı ve aralarında da birlik yoktu. Doğu, Moğol hâkimiyeti altındaydı ve oradaki krallıklar arasında bir uzlaşma yoktu. Her ne kadar Moğollar İslâmiyeti kabul etmiş olsalar da ahkâma dair yeterli bilgileri yoktu bu sebeple hilafete sahip çıkamadılar.

      Memlüklere gelince onlar; Mısır, Şam Bölgesi ve Arap Yarımadası’nda çok geniş topraklara sahip olmalarına rağmen sahiplendikleri hilafetin gereklerini yerine getirmeye güçleri yoktu; çünkü onlar, sahip oldukları imkanların ehli değillerdi. Bundan dolayı İslâmtopraklarında tefrika ve zaaf hiç eksik olmamıştır. İslâmdünyasının bu durumu, Haçlıların her zaman iştahını kabartmıştır. Fransa ve İspanya Endülüs’e; Bizans İmparatorluğu ise doğusunda bulunan İslâmtopraklarına göz diktiler; ancak Müslümanlardaki cihad fikrinin kalıntıları bile Haçlıların, hedeflerini gerçekleştirmelerine engel olmuştur.

 

      I. OSMANLI DÖNEMİNDE HİLAFET

 

      Moğol istilası Abbasi Devleti’ni ortadan kaldırdı ve batıya doğru ilerlemeye devam etti. Moğolların bu ilerleyişi en çok batı bölgelerinde bulunan kabileleri tedirgin etti. Bu sebeple Moğol istilasından kurtulmak için batıya doğru kaçmaya başladılar. Moğol istilasından kaçarak Batı’ya doğru kabileler göç eden kabileler arasında, Merv şehri yakınlarında yaşayan Türkmen bir kabile vardı. Daha sonra Osmanlı Devleti’nin temelini oluşturacak olan bu kabile, Süleyman Şah önderliğinde batıya doğru ilerleyerek Rakka şehri yakınlarına ulaştı. Burada Fırat Nehrini geçmeye çalışan Süleyman Şah’ın nehirde boğulması üzerine Ca’ber Kalesi yakınlarında bir yere gömüldü.

      Süleyman Şah’ın ölünden sonra, çocukları, gidecekleri yer konusunda anlaşmazlığa düştüler. Onlardan bazıları geri döndü; bazıları da iklimin elverişli olması sebebiyle orada kalmayı tercih etti. Bunlar, aralarında Ertuğrul Bey ve kardeşinin bulunduğu dört yüz aileden oluşan Türkmen bir kabileydi.

       Ertuğrul Bey, kendi kabilesinin önderliğinde Anadolu’ya seferler düzenlemeye başladı. Bir gün, yine Anadolu’ya bir seferi esnasında birbirleriyle savaşan iki orduya rastladı. Bu ordulardan biri, Karaman beyi Alaaddin Keykubat komutasındaki Selçuklu ordusu; diğeri ise Bizans ordusuydu. Ertuğrul Bey, sahip olduğu İslamî hasiyette binâen Selçuklu ordusunu destekledi. Bu savaşta galip gelen Alaaddin Keykubat kendisini destekleyen Ertuğrul Bey’e, -Selçuklu’yu Bizans’ın saldırılarından korumak için- Bizans sınırında bir iktâ’ vererek onu ödüllendirdi. Ertuğrul Bey 687 yılında (1288 M.) yılında vefat edince Osmanlı Devleti’nin kurucusu diye bilinen oğlu Osman Bey yerine geçti.

          Osman Bey, Bizans’tan ele geçirdiği topraklarla ülkesini genişletmeye başladı. Bizans’tan elde ettiği tüm torakları kendisine veren Alaaddin Keykubat ve oğlu Gıyâseddin öldürülünce meydan Osmanlı’ya kalmış oldu. Bundan sonra kendi beyliğini kuran Osman Bey topraklarını genişletmeye ve İslâmiçin çalışmaya başladı. Anadolu’daki Bizans yöneticileri ile din adamlarını İslam'a davet etmeye başladı. Kabul etmedikleri takdirde cizye ödemek zorunda olduklarını, bunu da kabul etmedikleri takdirde onlarla savaşacağını bildirdi. Onlar da toprakları ellerinden çıkacak diye korkmaya başladılar. Moğollardan yardım istediler. Osman Bey, oğlu Orhan Bey komutasında güçlü bir ordu hazırlayarak Moğollara karşı şevketti. Nitekim Orhan Bey Moğolları mağlub etti. Onların birliğini parçaladı. Ondan sonra da Bursa’ya dönerek 717 yılında (1317 M.) bu kente girmeyi başardı. Burası Bizanslıların Asya'daki en önemli kalelerinden biri sayılırdı. Orhan Bey Bursa’ya girince halkına güven verdi. Onlara iyi muamelede bulundu. Bursa  halkı da Orhan Bey'e altın paralarından otuz bin kadar bir meblağ ödediler. Zamanla Bursa'nın Bizans valisi Afrinos da Müslüman oldu.

      Bizans, başına gelen bu olaylar sebebiyle büyük bir korkuya kapıldı ve bundan sonra Osmanlı aleyhinde bir tepki ortaya koymamaya karar verdi; çünkü Bizans’ın bu tür tepkileri Müslümanların cihad ruhunun canlanmasına ve diğer Müslüman kavimlerin Osmanlı ile birlik olmalarına neden oluyordu. Bu ise Bizans’ın hiç istemediği bir şeydi.

       756'da (1355M.) Bizans imparatoru Beşinci Ioannes Venedik'le dostluk kurmuş bulunan ve "güçlü" unvanını taşıyan Sırp İm­paratoru Istefan Duşan'a ve zaman zaman Konstantiniye üzerine saldı­ran Sırp prensliklerine karşı harekete geçmek için Sultan Orhan'dan yardım istedi. Ayrıca kendisiyle bacanak olmak üzere veliaht Ioannes Kantakuzensin kızıyla onu evlendireceğine dair söz verdi. Bunun üzerine Or­han Bey ona asker gönderdi. Ne var ki tam o sırada Sırp Kralı İstefan Dufan öldü. Bu yüzden hazırlıklar da durduruldu. Osmanlı askerleri savaşa girmeden ülkelerine döndüler. Orhan Bey ise Bizans veliahtının kızıyla evlendi.

         Bizans imparatoru, Sırpların karşısında direnebilmek için yardım iste­yince Orhan Bey, Bizans imparatorluğunun nasıl da zayıf düştüğünü bu vesileyle öğrenmiş oldu. Ondan sonra da Avrupa yakasında ilerleyebilmek amacıyla Çanakkale Boğazı'nın batı yakasına geçmeyi ve Konstantiniye'yi kuşatmayı ve batı yönünden şehre saldırmayı tasarladı; çünkü Müslümanlar, daha önceleri ve çok eskiden beri şehre hep doğu yönünden saldırmışlar ancak fethini bir türlü gerçekleştirememişlerdi. Böylece Orhan Bey, Bizans’a karşı cihad kararı aldı. Büyük oğlunu veliahtı ve birinci derecedeki vezirini planını incelemeleri için görevlendirdi. 758 (1357 M.) yılında Süleyman Bey bu amaçla bir gece yiğitlerinden kırk kişinin başında boğazın batı yakası­na geçti. Bunlar batıya geçince bu kıyıda bulunan Bizanslılara ait tekne­lere el koydular. Ve bu deniz araçlarıyla doğu yakasına geçtiler. Çünkü o dönemlerde Osmanlıların henüz bir donanmaları yoktu; çünkü devletleri henüz büyüme ve gelişme safhasındaydı. Boğazın olduğu yakaya geçin­ce Süleyman Bey askerlerine bu teknelere binip Çanakkale Boğazı'nın batı yakasına geçmelerini emretti. Süleyman Bey'in askerleri burada Teznip kalesini ve içinde ünlü Çanakkale'nin bulunduğu Gelibolu'yu, İpsala’yı ve Rodos’u ele geçirdiler. Bütün bu yerler Çanakkale Boğazı'nın güney ve kuzey kıyıları üzerinde yer almaktadırlar. Osmanlılar 762 (1361 M.) yılında Edirne'yi fethettiler. Bunun üzerine Orhan Bey, Avrupa’daki cihat faaliyetlerini devam ettirebilmek ve aynı za­manda batı yönünden Konstantiniye üzerine düzenleyeceği akınların güçlü olabilmesi için başkentini Edirne'ye nakletti.

         Bu gelişmeler üzerine Osmanlılar, Avrupa sınırlarına dayanmıştı. Bu nedenle Avrupa'lı prensler, batı Avrupa'da ki krallara ve papa'ya mektuplar gönder­meye Müslümanlara karşı onlardan yardım istemeye başladılar. Konstantiniye imparatoru bile Papa'ya kadar giderek onun önünde secdeye kapan­dı. Ellerini ve ayaklarını öptü. Aralarındaki mezhep kavgalarına rağmen ondan destek dilendi. Papa da onun bu ricasını kabul ederek bütün Avrupa'lı hükümdarlara mesajlar gönderdi. Müslümanların yeni ilerleyişle­rine karşı Hıristiyanlığı korumak için yeni bir haçlı savaşına katıl­mak üzere çağrıda bulundu. Fakat Istefan'ın yerine geçen Sırp Kralı V. Uruk, Papa'nın ve Avrupalı hükümdarların bu kadar hızlı bir atakla des­tek vereceklerini tahmin etmiyordu. Ancak bunu görünce o da sözde Os­manlı tehlikesine yakın mesafede bulunan komşu prensliklerin dikkatini çekmeye ve onları uyarmaya başladı. Bunun üzerine Bosna, Hersek ve Romanya'nın batısında bulunan Eflak prensleri ile Macar asıllı paralı şö­valyeler onun çağrısını kabul ettiler. Böylece bütün bu topluluklar bir araya gelerek Osmanlıların o günkü merkezi olan Edirne üzerine yürümeye başladılar. Onlar I. Murad'ın Asya'da giriştiği savaşlardaki meşgu­liyetini fırsat olarak değerlendirmeye çalışıyorlardı; ancak Osmanlı ordu­su düşmanının karşısında durmak için süratle manevra yaparak döndü ve bu iri­li ufaklı topluluklardan oluşan Avrupa'lı kuvvetleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Sonunda düşman geri kaçmak zorunda kaldı. Bu olaydan sonra Avrupalılar, Osmanlılara bir heyet göndererek barış yapmak ve bu antlaş­ma gereği her yıl Osmanlılara beş yüz duka vergi vermek mecburiyetinde kaldılar.

         Sırp Kralı Lazar ve Bulgar Kralı Sisman, Os­manlılara karşı savaşmak için çaba harcadılar. Küçük çapta bazı çatış­malar oldu. Büyük bir savaşa girmemelerine rağmen kendilerini zayıf durumda gördüler. Onun için Osmanlılara yıllık bir vergi vermek zo­runda kaldılar. Osmanlı Sultanı da Bulgar prensinin kızıyla evlendi.

         Osmanlı’nın o dönemdeki sorunlarından birisi de birisi Anadolu’da kurulan beyliklerdi. I. Murad Avrupa'daki fetihlerle uğraşırken Anadolu’yu da unutmadı. Bilakis Anadolu Beylikleri onun zihnini hep meşgul etti. Küçük birer toprak parçası üzerinde bulunan Beyliklerden kurtulmak istiyordu. Doğrusu I. Murad, bu Beylikleri zorla almak istemiyordu; çünkü bu yolla onları elde etmeye çalışmak, kendisine karşı daha büyük bir düşmanlık ve intikam sebebini oluşturacaktı. Ayrıca beylikler arasında devamlı kavgalar ve siyasi çekişmeler sürüp gideceğinden onları kendi başlarına da terketmek iste­miyordu. Zira Anadolu beylikleri arasında devam edecek olan kargaşa, yabancıların bura­lara karışmasına sebep olabilirdi. Aynı zamanda bu Beylikler Bizans’a karşı yapılan girişimlerde de birleşmiyor; aralarında anlaşamıyor; bir tek el, bir tek güç haline gelemiyorlardı. I. Murad bu Beyliklerle ilgili sorunu zaman içinde yavaş yavaş çözümlemeyi düşündü. Önce en ya­kın komşusu olan Germiyanoğullarından işe başladı. Önce oğlu Beyazıd'ı Germiyanoğlu Bey'inin kızıyla evlendirdi. Kayınpeder Kütahya kentini Çeyiz olarak kızına hediye etti. Bu suretle Kütahya Osmanlı topraklarına katılmış oldu. Bu gelişmelerden sonra Hamitoğulları kendi toprakalrını Osmanlı’ya teslim etmek zorunda kaldı.

         Osmanlı Devleti ile Doğu Avrupa ülkeleri arasında bir çok savaş meydana geldi. Bu savaşlar, Osmanlı’nın üstünlüğüyle sonuçlandı. Yıldırım Bayezid 794 (1395 M.) batıya doğru hareket ederek Konstantiniye kentini kuşatma altına aldı. Bu kuşatma çok uzun sürdü. Konstantiniye etrafındaki Osmanlı kuşatması devam ederken Yıldırım, Bulgaristan'a geçti. Bulgar hükümdarı Sisman öldürülmüştü. Bunun üzerine Yıldırım bu ülkenin hepsini bir Osmanlı vilayeti haline getirdi. Ayrıca öldürülen Bulgar hükümdarının oğlu da Müslüman oldu. Yıldırım Be­yazıd onu yanına alarak Samsun'a vali tayin etti. Osmanlıların zafer ha­berleri Macar kralına ulaşınca kral papaya ve Avrupalı hükümdarlara baş­vurarak onlardan yardım istedi. Bu davet üzerine Papa bir haçlı savaşı ilan ederek Avrupalı kralları ve prensleri bu savaşa katılmak üzere davet etti. Macar topraklarına doğru sefere çıkan Haçlı ordusu Ağır bir yenilgiye uğradı.

         Bu arada Timur, batı yönünden ilerleyerek şehirleri talan etmeye başladı. İlerleyişi sırasında 19 Zilhicce 804 tarihinde (20 Temmuz 1402 M.) Ankara Ovası’nda Yıldırım Bayezid’le karşılaştı. Aralarında geçen savaşın sonunda Sultan Bayezid ve oğlu Musa esir düştüler.

         Osmanlı Devletinin egemenliği altında bulunan Avrupa ülkeleri, Osmanlıların Ankara Savaşı’nda yenilgiye uğraması üzerine onlar da hemen bağımsızlıkla­rını ilan etmeye başladılar. Bütün bunlara ilave olarak Timur'un Anadolu'dan çekilip dönmesinden sonra Yıldırım Bayezid'ın oğulları taht yüzünden ihtilafa dü­şerek birbirlerine girdiler. Bu gelişme, devleti daha da zayıf düşürdü; parçalanmasını hızlandırdı. Nitekim Yıldırım'ın çocukların­dan bazıları kardeşlerine karşı Timur’dan yardım bile istediler. Bir diğerleri de Bizans’tan yardım talebinde bulundu, işte devletlerin durumu böyledir.

         Osmanlı Devleti, Çelebi Mehmet’in 816 tarihinde (1424 M.) tek başına tahta geçmesinin ardından eski gücüne kavuştu. Bundan dolayı I. Mehmet, Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu olarak bilinir. Ondan sonra da yerine II. Murat geçti. Çelebi Mehmet döneminde Sırplar, Macarlar ve Eflak yeniden Osmanlı hâkimiyeti altına alındı; ancak II. Murat’ın üst üste uğradığı yenilgiler sonucunda Osmanlı kısa bir süre sonra tekrar zayıfladı. II. Murat’ın, Transilvanya’da, Macarlara karşı giriştiği savaşta Eflak’ı onlara bırakmak zorunda kaldığı sözkonusu yenilgi bunlardan birisidir.

         Sultan II. Murat Osmanlı Devleti’nin başındayken yaşadığı yoğun hadiseler sebebiyle çok yorulmuştu. Artık bir kenara çekilmek istiyordu. Bunun üzerine tahtını henüz on dört yaşını doldurmamış olan oğlu II. Mehmet’e bıraktı.

         Papa bu sıralarda cereyan eden olayları büyük bir merakla takip edi­yordu. II. Murat'ın uğradığı yenilgilere çok sevinmiş­ti; çünkü haçlı ordusunun Polonyalı, Fransız, Alman, Venedikli ve daha başka kökenlerden, birçok güçlerin ortak hareket etmesini özellikle sağlamıştı. II. Murat tarafından imzalanan ve on yıl süreyle barışı öngören antlaşmanın bozul­masında da papa büyük rol oynadı. Macar Kralına el­çi göndererek ondan bu antlaşmayı tek taraflı olarak bozmayı istedi; çünkü ona göre bu antlaşmayı çiğnemenin dini açıdan hiç bir sakıncası yoktu. Zira gayr-ı müslimler'in Müslümanlara karşı bozamayacak bir taah­hütleri ya da günaha sebep olabilecek bir yalan yere yeminleri yoktu.

         Bu gelişme üzerine Avrupalı hükümdarlar yeni bir haçlı hamlesi için birbirlerine çağrıda bulundular. Yığınaklar yaparak, Osmanlı egemenliği altında bulunan Bulgar topraklarına saldırmaya başladılar. Padişahın istirahata çekilmiş olduğu haberi de onları daha fazla özendirdi. Bu haberler Murat tarafından duyulunca derhal bulunduğu yeri terkederek Avrupa'ya doğru yöneldi. Ordusunun başına geçerek düşmanların üzerine yürüdü ve onları mağlup etti. Cereyan eden bu meydan savaşı sırasında Macar Kralı bu ile papanın göndermiş bulunduğu temsilci de öldü­rüldü. II. Murat ise istirahate çekilerek tek­rar tahtını oğlu ikinci Mehmet'e bıraktı.

         Fatih Sultan Mehmet Konumunun önemine binaen Kostantiniye’yi fethetmeyi düşünüyordu; çünkü Osmanlı topraklarının tam ortasında kalakalmıştı ve bu durum onu çok rahatsız ediyordu. Üstelik Kostantiniye’nin fethini müjdeleyen Hadis-i Şerif bu konuda onu çok cesaretlendirmişti. Bu konuda Resûlullah şöyle buyurmaktaydı: “Kostantiniye mutlaka fethedilecektir. Onu fethedecek olan komutan ne büyük bir komutandır ve onu fethedecek olan ordu ne büyük bir ordudur.” [4]

         Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet, gayretle planlar yaptıktan sonra 10 Cemâzeyi’l-Evvel 857 yılında  (19 Mayıs 1453 M.) Kostantiniye’yi kuşattı. Sonunda Allah Teâlâ kendisine bu fethi nasib etti.

         Kostantiniye’nin fethedilmesinin ardından Osmanlı’nın güçlü bir devlet haline gelmesi, Avrupa’da yeni bir haçlı ittifakının oluşturulmasına neden oldu. Şayet Osmanlı, Avrupa’ya karşı savaş ilan edecek olsa Avrupa’nın Osmanlı’nın gücü karşısında durma imkanı olamayacaktı. O halde tek çözüm, Osmanlı’nın, harekete geçmesini beklemeden yeni bir Haçlı ittifakı oluşmaktı.

         Osmanlı Devleti, kendisinin, mevcut İslâmülkeleri arasında en güçlü devlet haline geldiğini görünce, İslâmümmetinin birliğini sağla­mak gibi bir görevin kendisine yönelmiş olduğunu gördü. Aynı zamanda Avrupa'lılar üzerinde bir baskı uygulayarak onların, batıda bulunan Müslümanlar üzerindeki zul­münü hafifletmek istiyordu. Bunun için bütün Müslümanların birliğini sağlamadan Avru­pa'nın karşısında durmanın mümkün olamayacağı kanaatindeydi. Dolayı­sıyla bütün Müslümanların tek bir devletin otoritesine uymaları gerekiyordu.

         Müslümanlar, birbirinden farklı bir çok devlete sahiplerdi; ancak birbirlerine karşı daima bir düşmanlık beslemekteydiler. Osmanlı, İslâmülkeleri arasında en güçlü devlet olması bakımından bü­tün Müslümanların kendilerine boyun eğmeleri görüşündeydi. Aynı za­manda hilafeti ellerinde bulunduran Memlükler zayıflamış ve batı yönünden Müslümanların üzerine yürüyerek İslâmtoprakları­nı çiğnemekte olan Portekizlilere karşı koyamıyorlardı. Aynı zamanda Mısır'da, Memlüklerin himayesinde bulunan Abbasi halifesi de şekilden öteye bir şey ifade etmi­yordu.

         Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim Portekizlilerin İslâmdünyasını tehdit ettiklerini görüyordu. Onların bu tehditlerine karşı Mem­lükler aciz durumda idiler. Bütün bunlara ilaveten Portekizliler içeride de -Müslümanlardan- emellerine alet olabilecek kimselerle temas kurabiliyorlardı. Yavuz Sultan Selim Öncelikle Safevilerin üzerine yürüyerek onlarla savaştı ve onları mağlub etti. Daha sonra Memlükleri de mağlub ederek topraklarını ele geçirdi. Mekke emirinin de Osmanlı’ya itaatini bildirmesiyle Halifelik Osmanlıların eline geçmiş oldu.

         Yavuz Sultan Selim’in bu başarılarının ardında Avrupa Devletleri Osmanlı’ya karşı yeni bir Haçlı seferi ilan ettiler. Osmanlılar ile Haçlılar arasında yeni bir savaş başladı. Osmanlılar daha savaşın başındayken büyük bir üstünlük sağladılar; çünkü Müslümanlar bu savaşa cihad ruhuyla çıkmışlardı. Dolayısıyla hamasi duyguları en üst düzeydeydi. Sayıları her ne kadar çok olsa da, sahip oldukları silahlar ne kadar gelişmiş olsa da dünyevi kaygıları ağır basan hiç kimse, böyle bir inanca sahip olanlar karşısında bir an bile duramazdı. Bundan dolayı, Müslümanlar ile Haçlılar arasında asırlar süren savaşta Haçlılar, güç ve inanca dayalı bir strateji yerine hile ve tuzak stratejisini benimsediler. İslâmtopraklarında yuvalanmış bulunan Yahudi dostlarının -özellikle çift kimliğe sahip olan Sabetaycıların- yardımıyla, Müslümanların arasını açmaya ve onları bölmeye çalıştılar. Oysa ki Allah Teâlâ’nın şu ayet-i kerimedeki ifadesi her şeyi ne kadar güzel izah ediyor:

         “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden her kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zulmedenleri doğru yola iletmez.”[5]

         Yahudiler, Osmanlı’da yaşayan ve farklı ırklara sahip olan halkı birbirine düşürmek için, cahiliye taassubu olan milliyetçiliği yaymaya başladılar. Bu amaçla çift kimlikli -sabetayist- Yahudiler, milliyetçiliğe dayalı bir takım tahriklerde bulunmaya başladılar. Hilafetin, Arapların hakkı olduğunu ve Osmanlıların, hilafeti elinde bulundurmaya hakkının bulunmadığı fikrini yaymaya başladılar. Bu fikirlerin etkisiyle ortaya çıkan kaostan dolayı hilafetin etkinliği zayıflamaya başladı. O sırada Osmanlı ordusu Avrupa’da olduğu için ortaya çıkan milliyetçilik hareketleri Osmanlı Devleti’ni yıpratmıştı. Bu gelişmelerin ardından devlet yönetimi İttihat ve Terakki’nin eline geçti.          Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Osmanlı Devleti, İttihad ve Terakki üyelerinin çabaları sonucu, daha güçsüz taraf olan Almanya’nın yanında savaşa katıldı. Osmanlı, müttefikleriyle birlikte bu savaşta mağlup oldu. Savaştan sonra yapılan gizli antlaşmalarla İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın hâkimiyeti altında bulunan bazı toprakları ele geçirdiler. Fransa, Suriye ve Lübnan’ı; İngiltere ise Irak, Filistin ve Ürdün’ü aldı. Avrupa ülkeleri, Yahudilerin kendilerine yardım etmesi karşılığında kendilerine ulusal bir devlet kurmaya imkan sağlayacağını söylediler.

 

                  J. HİLAFETİN KALDIRILMASI

 

                  Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Hilafetin 27 Receb 1342 (3 Mart 1924 M.) tarihinde kaldırılmasının ardından İngiltere ve Fransa, Afrika ve Asya’daki birçok şehri işgal etti. İtalya, Almanya, Hollanda, Belçika ve İspanya Afrika’daki birçok şehri ele geçirdiler. Ayrıca Rusya, Osmanlı’ya ait Asya’daki bazı şehirleri ele geçirdi. Böylece İslâmdünyasındaki Yahudi etkinliği giderek artmaya ve bunun neticesinde Müslümanlar arasında fitneler yayılmaya başladı. Öyle ki Yahudiler, sömürgeci devletlerden büyük bir destek gördüler. Sömürgeci devletler, yahudileri Maddi ve manevi açıdan desteklediler ve onları cesaretlendirdiler. Onlara lojistik destek sağlayarak kurumlarının gelişmesine katkıda bulundukları gibi düşmanlarına karşı onlarla birlikte hareket ettiler.

                  İslâmÜmmeti, içerisinde bulunduğu parçalanmışlık sebebiyle iyice zayıf duruma düştü; çünkü tüm şehirleri sömürge altında idi ve tüm gelirleri sömürgeci devletlerin eline geçmişti; kendi evlatları, isteyerek veya istemeyerek tüm varlıklarını istismar eden sömürge devletlerinin; askeri, gözcüsü, işçisi ve hatta maskarası haline gelmişlerdi. Buna karşılık Haçlılar; ele geçirdikleri topraklar, elde ettikleri gelirler ve kazandıkları güç sayesinde böbürleniyorlardı.

                  Sömürgeciliğin en önemli hedefleri arasında Hıristiyanlığı yayma ve Müslümanlar üzerinde baskı oluşturmak suretiyle onları sindirme fikri bulunmaktadır; ancak sömürgeciler, çok nadir örnekler dışında bu hedeflerine ulaşamamışlardır. Onların, İslâmtoplumundaki en önemli hizmetçileri arasında; rant çevreleri ile zevk ve şehvet düşkünleri bulunmaktadır. Bunların yaptığı tek şey kendi dostlarının lehine İslam’la ilgili gerçek dışı propaganda ve iftiralar üretmektir.

                  Sömürgecilerin, başarısızlıklarının sebepleri arasında şunlar vardır:

                  1.  İnançlarını; Hinduizm, Budizm ve Konfüçyizm gibi putçuluğa dayalı batıl dinlerle; Naturalizm gibi ilkel inançlar ve Komünizm gibi ateist sistemlerine dayandırmaları. Onlar, diğer din mensuplarıyla bir olarak Müslümanlara karşı mücadele ettiler. Ama semavi bir dine -Hıristiyanlık- mensup bir milletin, batıl dinlerin mensuplarıyla birlik olarak başka bir semavi dine -İslam- savaş açmaları garipsenecek bir durumdur. Bu semavi bir dine müntesip olan birinin yapacak bir şey değildir. Böyle bir şeyi ancak dine karşı kin besleyen, ilkesiz birinin yapabileceği bir şeydir.   

                  2. Onlar, kendilerini motive eden bu dürtülerini, insanları cezbeden bir şehvet ve maslahattan edinmişlerdi. Bundan dolayı insanlar onlardan nefret ettiler. Onlardan uzaklaştılar ve onlar için şöyle dediler: “Kendi dinlerine davet için bu yöntemi kullanan insanlar belli bir dine mensup kimseler olamazlar. Kaldı ki onların,  kendisine çağırdıkları şey din değildir.”

                  3. Özellikle Fransa ve İngiltere arasında süren sömürge yarışı: Nitekim bu devletlerden her biri diğer devletin sömürgesi altında bulunan toplulukları sömürgeci devlete karşı ayaklanmaları için tahrik etmekteydi. Diğer taraftan misyonerlik faaliyetlerinin, istenen sonucu verememesinde sömürgeci devletlerin sahip oldukları farklı mezheplerin payı büyüktür. Zira kimi devletler Katolik, kimi Ortodoks; kimi Protestan kimisi de Anglikan mezhebine mensuptu.

                  4. Vahşet: Sömürge altında bulunan ülkelerde, insanlar, kendi haklarını savunduklarında terörist ilan ediliyordu; ancak hakkını savunan kişi nüfuz sahibi bir kimse ise o zaman hakkını savunmasında hiçbir sakınca yoktu. Ayırımcılığın hâkim olduğu sömürge altındaki bu ülkelerde; medeniyet, bilim ve çağdaşlık adı altında insanların evleri yıkılıyor; insanlar, akla hayale gelmeyen işkencelere maruz kalıyorlardı.

                  Sömürge altında bulunan Afrika’daki bazı ülkelerde İslâmdavetçilerinin olmaması, buna karşılık Hıristiyanlığı yaymaya çalışan misyonerlerin çokluğuna rağmen, İslam’ın, Hıristiyanlıktan çok daha fazla kabul görmesi şaşılacak bir durum değildir. Bunun tek sebebi İslam’ın öngördüğü eşitlik ve kardeşlik ilkesidir; çünkü İslam, beşeriyetin fıtrat dinidir. Sömürge devletlerini sarsan ve ruhban sınıfını ürküten de bu idi.

                  II. Dünya Savaşı 17 Receb 1358 yılında (1 Eylül 1939 M.) başladı. Bu savaş; İngiltere, Fransa, Rusya, ABD, vd. küçük devletlerden oluşan ittifak devletleri ile; Almanya, İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu mihver devletler arasında gerçekleşti. Dünya, bu savaşın ortaya çıkardığı olumsuzluklardan çektiği kadar başka hiçbir şeyden çekmedi. İki taraf arasında 27 Cemâzeyi’l-Evvel 1364 (1945 M.) tarihinde bir anlaşmaya varılıncaya kadar süren bu savaşın galibi -Japonya’ya iki tane atom bombası atarak savaşın kaderini belirleyen- ABD oldu.

                  II. Dünya Savaşı’ndan sonra Haçlı zihniyeti yeniden canlandı; ancak bu düşünce Medeniyet ve Modernizm gibi kavramların kisvesi altında gizlenmekteydi. ABD, bu emperyalist zihniyetin gelişmesini engelleyen en önemli etkenin, sömürgecilik yarışı olduğu kanısındaydı. Bundan dolayı, dünyada bu zihniyeti ayakta tutan ve bu zihniyetin karşıtlarını saf dışı bırakan büyük bir haçlı gücünün olması gerektiği kanısındaydı. Bunun için ilk olarak -özellikle İngiltere ve Fransa arasında süregelen- sömürge yarışını bir takım askeri harekât ve ekonomik ambargolarla ortadan kaldırmaya çalıştı. Ne var ki II. Dünya Savaşı’ndan sonra da bu iki olgunun -askeri harekât ve ekonomik ambargo- etkisi yaygın bir şekilde hissedildi. Diğer taraftan ABD, Ortadoğu’yu kontrol altında tutmak için Filistin’deki Yahudi varlığının oluşturulması konusunda zaman içinde İngiltere’nin yerini aldı. Böylece ABD, -kendi evlatlığı olarak gördüğü- İsrail sayesinde Ortadoğu’ya dilediği zaman müdahale edebilecek ve şartların gerektirdiği şekilde hareket edebilecekti.

                   Ortadoğu’ya hâkim olmaya çalışan Siyonizm düşüncesi, zamanla Avrupa’nın taşıdığı haçlı zihniyetini bölgeden izale etmeye başladı; ama bunu yaparken de kesin ve katı tedbirler değil; sivil birtakım tedbirler benimsedi; çünkü Siyonist düşünce, Yahudilik dışındaki başka bir dini benimsemez.

                  1412 yılında (1991 M.) Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla ABD’nin ileri gelen devlet adamlarından şu sözler dillendirilmeye başlandı: “İslam’dan başka düşmanımız kalmadı.” ABD, İslam’ı yok etmek için planlar yapmaya başladı; ancak İslam’a karşı başlatacakları mücadele alanını belirlerken orada bulunan nüfuzlu kişilerin tepkisini çekmemeyi garanti altına almak istiyorlardı. Bu kişilerin, mümkün mertebe İslam’dan uzak kimseler olmaları gerekliydi; ihtimal ki onların, İslam’a inanıyor olmaları halinde -ki bu, bazen karşılaşılan bir durumdur- işleri daha da zorlaşacaktı. Nihayet İslam’la strateji belirlendi. Sıra, İslam’la mücadele zeminini bulmaya gelmişti.

                  Onlar göre, İslam’a karşı başlatılacak olan savaş devamlı ve yıkıcı olmalıydı. Bu amaçla, hedefe çok güçlü bir darbe indirilmeliydi. Böylece kendilerine muhalif olanlar susturulacak, olan biten her şeye sessiz kalacaklar ve her türlü yönlendirmeye açık hale geleceklerdi. İlk olarak Filistin’e yöneldiler. Oradaki İslamî grupları “terörist” diye damgaladılar. Oradaki vurucu güç olan İsrail bir yandan faaliyetlerini sürdürürken diğer taraftan Demokrasi, insan hakları vb. gibi bahanelerle kendine destek sağlamaya çalışıyordu. ABD, Filistin bölgesinin hassas konumu ve Müslümanların bu bölgeye karşı olan ilgi ve alakaları sebebiyle hedeflerini gerçekleştirmek için buranın müsâid bir olmadığı sonucuna vardı ve ardından Afganistan’a yöneldi; çünkü Afganistan’da kendi imkân ve bakış açılarına göre İslam’a hizmet etmeye çalışan bir grup vardı. Bu grup, devletin yönetimini kendilerinden öncekilerden zorla ele geçiren Tâlibân’dan başkası değildi. Süper güç(!) ABD, uzun bir araştırmadan sonra İslam’a karşı başlatılacak savaşta bu bölgenin daha münasib olduğu kanaatine vardı; çünkü buradaki yönetimi elinde bulunduran Tâlibân:

                  1. Uluslararası alanda pek tanınmayan mahalli bir gruptu.

                  2. Bu bölge, -Afganistan- hassas bir bölge değildi. Hem İslâmalemine uzak bir bölgeydi ve hem de burada yaşayan halkın, İslâmalemi nezdinde önemli bir konumları da bulunmamaktaydı. Üstelik de bu bölgenin halkı Arap değildi.            

                  3.Tâlibân’ın hâkim olduğu bu bölgede diğer kabilelerden düşmanları da bulunmaktaydı.

                  4. Bu grubun, değişik mezheplerden düşmanları bulunmaktaydı.

                  5. Tâlibân’ın, bölgede yaşayan Hindularla aralarında dini açıdan husumet vardı. Orada yaşayan Müslümanlarla Hindular arasındaki bu düşmanlık herkes tarafından bilinmekteydi. Ayrıca yakın bir tarihte Buda’ya ait heykellerin Tâlibân tarafından yıkılması da Budistlerin onlara düşman olduğunun bir göstergesiydi.

                  6. Bu bölgede fitne çıkaracak ve asılsız şâyiâlar yaymak suretiyle kin ve nefreti uyandıracak kimseler de bulunmaktaydı.

                  Bölgede, tüm dünyanın çirkin gördüğü çok büyük olaylar meydana geldi. Bu olayların sorumluları olarak da, her şeyden habersiz olan, ma’sum halk gösterildi.

         İslam’ı yok etmek amacıyla başlatılan topyekün savaşta haçlılar yalnız değillerdi. Aksine İslâmdışındaki inanç ve düşüncelerin tümü İslam’a karşı taraf haline getirildi. Diğer tarafta ise Müslümanlar vardı. Bu şekilde dünyanın, Müslümanlar ve diğerleri şeklinde iki kutup haline getirildiği bu komplolar, bizzat haçlı zihniyeti tarafından ortaya konularak yönlendirildi.

                  Afganistan’a karşı hava saldırısı Recep ayının başlarında 1422 yılında       (Ekim 2001 M.) başladı. ABD’nin başlattığı bu savaşa, özellikle İslâmülkelerinden gelen ulusal tepkiler dışında, hiçbir devlet karşı çıkmadı. Aksine Avrupa ülkeleri bu savaşa destek bile verdiler. Şehirler yerle bir edildi. Öyle ki bu savaşta sivil halka saldırıldı ve hatta hastaneler bile vuruldu. Bölgeler arasında iletişimi sağlayan iletişim hatları, elektrik ve su tesisatları, kısacası her şey tahrip edildi. Bu savaşın ortaya çıkardığı dehşet ortamı birçok insanı yurdundan etti. Halkın bir kısmı şehirden uzak kırsallarda yaşamak zorunda kalırken diğer bir kısmı da komşu ülke Pakistan’a göç etmek zorunda kaldı. Kendi yurtlarını savunan insanlar, sadece ve sadece Müslüman oldukları için “terörist” diye damgalandı; ama diğer taraftan sivil halkı vahşice yöntemlerle acımasızca öldürenler de medeni olarak gösterilmeye çalışıldı. Aslında şu söz, bu durumu en güzel şekilde açıklamaktadır:

                  “Dağdaki teröristi öldürmek, affedilmeyecek bir suçtur.

                                      Ma’sum halkı öldürmekse tartışılması gereken bir husustur.” Ayrıca bu söz, günümüzdeki Demokrasi havarilerinin dünya görüşlerine ve uygarlık çığırtkanlarının da mücadele yöntemine işaret etmesi açısından oldukça önemlidir.

 



[1] Malatya civarında bir yer olan Zabtara, halife Mu’tasım döneminde fethedildi.

[2] Filistin’de antik bir liman şehri.

[3]Adı Muhammed Bin Ahmed Bin Muhammed Bin Ali'dir. Unvanı; Müeyyidüddin. Künyesi, Ebu Talib Îbn'ül-Alkami'dir. Son Abbasi Halifesi El-Musta'sım 'ın veziridir. el-Mustansır döneminde O'nun hizmetçisiydi. Uzun yıllar hilafet sarayında ders verdi. Sonra el-Musta'sım'a vezir oldu; ancak çok kötü  vezirlik yaptı. Buna rağmen edebiyat ve inşâ konusunda ileri derecede bilgi sahibiydi. İnanç ve ahlak bakımından ise kötü niyetli bir Râfızî idi. İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanlık duygularıyla doluydu. Hülagü'ya yar­dımda bulunduktan sonra onun tarafından horlanıp aşağılandı. 63 yaşında sefalet ve peri­şanlık içinde öldü. Ondan sonra da vezaret makamına onun gibi olan oğlu yerine geçti ve aynı yıl içinde yani hicri 656 da öldü. 

 

[4] Bu hadisi Ahned b. Hambel ve Hâkim rivayet etmişlerdir.

[5] el-Mâide suresi, 5/51.