Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

I:bölüm - İslami Bilgiler - Hayatinnamazi - 1. Sayfa

I:BÖLÜM:
NAMAZIN ANLAMI

 

Namaz fiilleri sözleri bilinen tekbirle başlayıp selamla sona eren, farzları ve sünnetleri ile eda edilen vakitleri içeri­sinde belirli şekilleri bulunan İslam'ın temel rukünlerinden -şahâ­detten sonra- birincisidir.

İbn Abbas der ki: Âyetteki "namazı ikâme ederler" bölü­münün anlamı, 'namazı farzıyla birlikte kılarlar'  demektir. Dahhâk'ın yine İbn Abbas'tan naklettiğine göre O, "Namazı ikâme etmenin, rukû ve secdeleri, tilâveti, huşûu yerli yerince yapmak' manasına gelir. Katâde'ye göre ise, namazın ika­mesi demek, 'vaktinde, abdestli olarak, ruku ve secdelerini yaparak, içinde Kur'ân okuyarak teşehhüt edip, peygambe­rimize salavat getirerek namazı kılmaktır."

Denilmiştir ki: "Nazmın ikamesi demek, zâhiriyle bâtı­nıyla - huşû, kalp huzuru ile secde ve rukuları yerli yerince yapmaktır."

Yine denilmiştir ki, namazın ikamesi demek, onu sürekli olarak kılmak demektir. Hz. Ömer'in şu sözü bu manaya işaret eder: "Kim namazını yerli yerince, zamanında ve de­vamlı olarak kılarsa, dinini korumuş olur. Kim de namazı zayi ederse, diğer ibadetleri de öncelikle zayi eder."

Seyyid kutub, tefsirinde, 'namazı ikame ederler' ayetinin tefsiri sadedinde şöyle demektedir: "İbâdeti sadece Allah'a yaparlar' Böylece insanlara ve diğer varlıklara ibadetten uzaklaşırlar. Sınırsız mutlak güce yönelir, alınlarını sadece Allah'a ibadet amacıyla yere koyarlar. Allah'a hakkıyla secde edip gece-gündüz onunla bağını koparmayan bir kalple ona yönelirler…

 

NAMAZ NE ZAMAN VE NASIL FARZ KILINDI?

Bu konudaki görüşleri arz etmeden önce, bunların hep­sini birleştirecek biçimde söylemek gerekirse, namaz üç aşamada farz kılınmıştır.

1: Peygamberliğin ilk döneminde sabah ve akşam olmak üzere iki, bir de gece namazı olarak üç vakit olarak farz kı­lınmıştır. Bu hususa şu mealdeki ayetler tanıklık eder:

"Sabah-akşam rabbini tesbih et!" [Ğâfir, 55] Ve "Ey Ör­tüsüne bürünen, gecenin bir kısmında kalk namaz kıl." [Müz­zemmil, 1,2]

2-Sonra isrâ gecesinde, her vakit iki rekat olmak üzere namaz, beş vakide çıkarıldı. Akşam namazı ise, üç rekat ola­rak belirlendi. Hz. Âişe bu hususu şöyle izah eder: "Allah Teâlâ, namazı farz kıldığında, hazarda ve seferde iki rekat olmak üzere gerekli görmüştür. Daha sonra seferdeki na­mazlar, iki rekat olarak kaldı. Hazardaki namaz ise iki rekat daha artırılarak dört rekat yapıldı.

3-Bundan sonra hicretin ikinci senesine kadar namazın rekatları, şimdiki bildiğimiz sayılarına tamamlandı. Gece namazı ise, kılınması gereken ilk namaz olup, Efendimiz , gecenin ilk bölümünde ya da üçte birinde veyahut ta yarısında kılardı. Müslümanlar da bir sene kadar, bu nazmı kıldılar. Ancak bunu kılmak kendilerine zor geldiğinden Allah onlara bir lütuf ve rahmet olarak kılınmasının zorunluluğunu kaldırdı.

Mesela bir said b. Hişam, müminlerin annesi Hz. Âişe'nin  yanına geldi ve: "Ey Müminlerin annesi, Rasûlullah'ın gece namazının nasıl olduğunu bana haber verir misin?" dedi. O da: "Ey Örtüsüne bürünen, kalk" diye başlayan sureyi oku­maz mısın?" diye karşılık verdi. O da: "Evet" dedi. Bunun üzerine Hz. Âişe: "Yüce Allah, bu surenin başında gece na­mazını farz kıldı. Rasulullah ta bir sene boyunca bu nazmı kıldı. Öyle ki, bazen çok namaz kılmaktan ayakları şişerdi. Allah, inecek olan bu surenin sonunu, inzal buyurmayıp, on iki ay süreyle semada tuttu. Sonra bu surenin sonunda bu konudaki emri (farziyeti) hafifletip müstehap yaptı. [Müslim rivayeti]

4-Namazın bir dış, bir de iç boyutu ve derinliği vardır. Dış şekli, kıyam kıraat, ruku ve sücûtlardır. İç boyutu ise, huşû, kalp huzuru, okuduğu ayet ve duaların manasını dü­şünmek, Yüce Allah'ın azametine inanmak, yüce kudreti kar­şısında boyun eğmek, zihni ve kalbi dünyevî düşüncelerden uzaklaştırmak gibi namazın özünü ve ruhunu oluşturan ey­lemlerden meydana gelir. Zira gaflet ve gevşeklik üzere kılı­nan namazın, bir yararı ve sevabı yoktur. Bu hususta Hasan-ı Basrî, kendinden önceki alimlerden şu hususu nakleder: "Onların (selefin) huşuu, kalplerinde idi. Bu nedenle bakışla­rını kısar, diğer organlarını kontrol altına alırlardı.[1]

İbn Ömer  bu hususta şunları söyler: "Namaza kalk­tıklarında bütünüyle namaza yönelir, gözlerini secde yerine


odaklardı. Ve bilirlerdi ki, Allah Teâlâ kendilerine yö­nelmiş du­rumdadır. Bununla namazda sağa sola hiç dön­mezlerdi.[2]

Isfehanî'nin Ebû Hüreyre den yaptığı rivayete göre, Hz. Peygamber  şöyle buyurdular. "Bir adam altmış yıl boyunca namaz kılar da namazı yine de kabul edilmez. Belki de bunu nedeni, rukusunu tam, secdesini eksik; ya da secdesini tam rukusunu eksik yapmasından dolayıdır."[3]

 

BİR DÜŞÜNME DURUŞU

İbn Kayyım el-Cevziyye rabbinin huzurunda namaz kılan bir kimse ile bir düşünme-tefekkür amaçlı bir duruşu sergile­yerek, bu eylemden her müslümanın da mutlaka bir pay almasını ister. Namazdan alacağımız pay, -hadiste de geçtiği üzere- onu ne kadar aklettiğimize bağlıdır.  İşte ben bu du­ruşu Allah Teâlânın namaz konusunda bizden istediğine ulaştıran bir eylem olarak belirlemeyi düşündüm. O şöyle der: "Kur'ân'ın manası ile esma ve sıfatların acaipliklerini düşünen, iman zindeliğini kalbine eklemleyen kimse her bir sıfat ve ismin namazında da bir yerinin bulunduğunu tespit eder.

1-Namaz kılan kimse, Rabbinin huzurunda durmak ama­cıyla ayağa kalkıp dikilirse bunu yapmakla onun kayyû­miy­ye­tini müşahede eder.

2- 'Allâhu Ekber' dediğinin de ise onun yüceliğini müşa­hede etmiştir.

3-'Sübhâneke'yi okuduğunda, kalbi ile rabbinin her türlü noksanlıktan münezzeh, her türlü övgüye layık olduğunu görecektir. Zira hamd etmek, her türlü kemal sıfatını ta­zammun ettiği gibi, onun her türlü noksanlıktan da uzak olduğunu gerektirir. Onun ismi çok mübârektir. Az bir şeye yönelik olarak anılırsa onu çoğaltır. Hayırlı bir şeye yönelik olarak zikredilirse, onu çoğaltır ve bereketlendirir. Bir kötü­lüğe karşı söylenirse onu yok eder. Bir şeytana karşı söyle­nirse, onu kovar ve perişan eder. Bu, ismin kemalinin o is­min kendisine verilenin kemalinden kaynaklandığı ilkesine dayanır. İşte isminin durumu bu olan zatın adının anılma­sıyla birlikte –yeryüzünde ve gökyüzünde- hiçbir kötülük in­san zarar veremez. Zira isim verilen bu zât çok yüce ve bü­yüktür. Onun yüceliği her şeyin üstündedir. Onun konumu her şeyin üzerinde yer alır. Onun egemenlik ve gücü her şe­yin üzerinde etkilidir. Onun zatı, sıfatları ve fiilleri, şeriki ol­maktan çok uzaktır. Nitekim mümin cinler şöyle demişlerdir: "Gerçek şu ki rabbimizin şanı çok yüce olup, hiçbir eş ve çocuk edinmemiştir. [Cin suresi, 3]

4- Eûzü besmele çektiğinde onun sağlam kalesine sı­ğınmış, onun güç ve kuvvetine tutunmuş, kendisini rabbine ulaşmaktan alıkoyacak düşmana karşı onun korumasına bağlanmış olmaktadır.

5- Kul الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (2) dediğinde, az bir süre bek­le­yip, rabbinin kendisine "Kulum bana hamdetti." şeklindeki ce­vabı bekler.

6- الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (3) dediğinde Rabbinin "kulum beni yü­celtti/övdü" demesini bekler.

7- مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ (4) dediğinde rabbinin "kulum beni yü­celtti" demesini bekler.

…Andolsun ki, kalplerin üzerinde şehvet dumanları ve nefsin bulutları bulunmasa, o zaman kişi rabbi, yaratıcısı ve var edicisinin kendisiyle "kulum beni mecd etti, övdü ve se­nada bulundu" şeklinde konuşmasından dolayı sevinç ve neşeden adeta uçardı. Böylece esmâ-i hüsnâ'nın odak üç isminin tecellilerine şahit olmasına kalbinde yer açılmış olur. Bu isimler, lafza-i celâl (Allah), rahman ve rabbtir. Yine kalbi 'Allah' ismini zikrederek onun bir ilâh, bir mabut, kendisinden çekinilecek bir varlığı müşahede eder. Onun dışında hiçbir kimsenin ibadete lâyık olmadığını bütün yüzlerin ona yönel­diğini, tüm varlıkların ona boyun eğdiğini bütün seslerin onun önün de dize geldiğini görür. İşte ayetler: "Yedi kat gök­ler ile yerküre ve onun üzerindeki tün varlıklar mutlaka onu tesbih ederler." [İsrâ, 44] "Gökler ve yerdekilerin tümü onun olup, sadece ona boyun eğerler." [Rûm 26]

"Rabbi'l-âlemîn" diye söylediğinde rabbinin, her şeyi ayakta tuttuğunu, tüm varlıkların onun sayesinde varlığı sür­dürdüğünü, -ister hayırlı ve isterse şerli olsun-  bütün nefis­lere hakim olduğunu, alemi tek başına düzenlediğini müşa­hede eder.

"er-Rahmânü'r-Rahîm" dediğindeyse, rabbinin; yaratıkla­rına karşı her türlü ihsanın sahibi olduğunu, çeşitli nimetlerle kendini kullara sevdirdiğini, her şeyi ilmen ve rahmet bakı­mından kuşattığını, her yaratığa nimet ve fazlını bolca verdi­ğini, nimetlerini tüm varlıklara yaydığını,  rahmetinin ilminin uzandığı tüm yerlere kadar gittiğini, rahmetiyle tüm varlıkları yarattığını, yine rahmetiyle kitaplar indirip, peygamberler gön­derdiğini, şeraitler gönderdiğini, cenneti ve cehennemi var ettiğini, mümin kullarını cennetine sevk edeceğini, muvahhit kullardan günahkar olanları rahmetiyle arındırdığını, kulla­rından kendilerine buğzettiği kimseleri cehennemine attığını ve daha nice şeyleri işte bu namazında düşünür ve tefekkür eder.

Yine bu esnada, onu emir ve nehiylerini, tavsiye ve öğütlerini engin rahmetini, sonsuz nimetlerini tezekkür eder. Ubûdiyet nasıl bir sebep ise bu durumda rahmet te, onun kullarıyla kendisinin bağını kuran biricik sebeptir.

8- "Mâlik-i yevmid'dîn" dediğinde, bir ve tek olan Allah Teâlâdan başka hiç kimsenin layık olmadığı mecdi (Yüceli­ğini dile getirme) sadece ona has kılarak müşahede eder. Onun tek egemen melik olduğunu, her yaratığın ona yakla­şıp- yöneldiğini, her şeyi onun ezici egemenliğine boyun eğ­diğini, her üstün kişinin onun izzeti karşısında ezildiğini, apa­çık olarak görür. Kalbiyle Allah Teâlânın esmâ ve sıfatlarının iç yüzünü ve derinlikli özünü kavrar. Bu sıfatların ve isimlerin yok sayılmasının onun yüce zâtını yok saymak anlamına  geleceğini bilir. Çünkü gerçek rabb ve ilah, ancak ve ancak diri, kayyûm, her şeyi hakkıyla bilip-gören, her şeyin düzenle­yicisi, her şeyi yapmaya gücü yeten, konuşan, emredip nehyeden, mülkünün her köşesine rasuller gönderen, rıza­sına layık olandan razı olup, onlara sevap ve ihsanda bulu­nan, ikram eden, kendine yönelenleri kendisine yaklaştıran, gazabı hak edenlre de gazap edip rahmetinden uzaklaştıran, onları sorguya çeken-takip eden, hak edenleri cezalandıran, dilediğine acıyıp merhamet eden, dilediğine dilediği kadar ve çeşitte veren, istediğini yaklaştırıp istediğini uzaklaştıran bir niteliğe sahiptir. Onun bir azap bir de mutluluk yurdu bu­lunmaktadır. Ki bunlar da cennet ve cehennem diye anılır. İşte bütün bunları kul, "Mâlik-i yevmid'dîn" dediğinde apaçık olarak müşahede eder.

9- "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn" dediğindeyse, ya­ratılış ve oluşların, dünya ve ahiretin sırrını keşfeder. Zaten bu söz, tüm vesile ve gayeleri içinde barındırmaktadır. Ga­yelerin en yücesi ubûdiyettir. Vesilelerin en üstünü de bu gayeye ulaştıran araç niteliğindeki davranışlardır. Ondan başka ibadete layık olan başka bir ilah ve mabut yoktur. İba­det ederken ona yardım edecek te sadece o bir tek olan rab­bidir. Kul ona ilah oluşundan dolayı ibadet eder, rububiy­ye­tinden yardım diler, ve sadece onun yardımıyla hidayet yo­luna girer.

10- "İhdine's-Sırâta'l-müstekîm" diyerek, niyazda bulu­nan bir kul, kendisinin Yüce Allah'a olan son derece şiddetli ihtiyaç ve gereksinimini müşahede eder. Bu ihtiyaç sadece ve sadece ona duyulan bir durumdur. Zira insan, her halü­kârda sadece ona ihtiyaç hisseder. Bu duadan amaçlanan şey de ancak ona ulaştıracak bir hidayetle mümkündür. Bu, kulu tevfike, yani başarıya götüren şeye ulaştırma, fiil üzerine kudreti yaratma, irade etme, sevilen ve istenilen şeye iletme, onun mefsedetlere karşı koruma gibi biçimlerde cereyan eder. Bu ayette Allah, buna ek olarak, hakkı tanıdıkları halde kabule yanaşmayarak gazaba uğrayanların, yüce Allahın dı­şında başka bir varlığa tapınan kimselerin dışındaki ehl-i hidayetin, yani kendilerine nimet verdiği kimselerin kimler olduğunu beyan eder.

11- Bütün bu sena, dua ve tevhid etmekten sonra gü­veni ifade eden bir finalle bu işi sonlandırır. Ki bu duruma melekler de "amin" diyerek iştirak ederler. Bu birlikte dile getirilen "amin" merasimi namazın süsü mesabesindedir. Nitekim namazın diğer, elleri kaldırma, sünnete ittiba, Allah Teâlânın emirlerine itaat ve yüceleme, iki elin ibadet pozis­yonu alması, bir hal ve tavırdan başka bir hal ve tavra geçiş yapma gibi süsleri ve tamamlayıcı unsurlarında olduğu gibi.

Daha sonra rabbiyle sözlü münacata başlar. İmâmın okuyuşuna sessizce durarak iştirak eder. Kalp huzuru ve iç görüsüne sahip olur.[4]

Büyük ve derin anlamlar taşıması, hayatımızdaki önemli ve fonksiyonel değeri nedeniyle uzunca sayılan bir alıntı da bulunduğum farkındayım. Ancak bu şekilde davranmamız, namazın hayatımızdaki önemli yerine işaret etmek maksa­dına matuftur. İbn kayyım'ın işaret ettiği bütün bu hususlara şu hadis te ifadesini bulur. Rasulullah  rabbinden aktara­rak şöyle der:

"Ben sadece benim azametimin önünde eğilen, yaratı­şıma dil uzatmayan, bana isyanda ısr ar etmeksizin gecele­yen, gündüzünü de benim zikrimle geçiren, bir de miskine, yolcuya, köle ve başına sıkıntı gelmiş yakınlara acıyıp (yar­dım eden) kimselerin namazlarını kabulle karşılarım!"[5]

Bu arada seleften bazılarının bu meyandaki değerli dav­ranışlarına da yer vermekte yarar mülahaza ediyoruz. Örne­ğin Hâtem-i Esam'a nasıl namaz kıldığı hakkında soruldu. Cevaben şöyle dedi:

 "Namaz vakti girdiğinde güzelce abdest alır namaz kıl­mak istediğim yere gelirim. Bütün azalarımı namaza yoğun­laştırmam için birazcık otururum. Sonra ayağa kalkarım. Kabeyi alnımın hizasına alırım. Sıratın ayağımın altında cennetin sağımda cehennemin solumda, ölüm meleğinin ardımda olduğunu, kıldığım bu namazımın son  namazım olduğunu var sayarım. Korku ve ümit arasında bir halet-i ruhiyeye sahip olmayı sağlarım. Sonra da tekbir alır, tertil üzere kıraatimi yaparım. Tevazu ile rukua, huşu içerisinde secde ye varırım. Sol ayağım üzerine oturur. Sağ ayağımı dikerim. İhlaslı olmayı sağlar, sonra da bu namazımın ka­bulle mi karşılandığını ya da reddedildiğini bilemem….."[6]

 

NAMAZ TAKATIN KAYNAĞIDIR

Mümin gücü yettiği kadar namaz kılmaya devam eder. Zayıf olan kimseler namaz sayesinde güçlenir, huzurlu kimse mutlu olur, hasta iyileşir, tembel kimseler dinçleşir. Genel olarak bunlar gayri Müslimlerin itiraf ettiği hakikatlerdir. Bir de İslâm'ın farzlarından biri olunca önemi bir kat daha art­maktadır.

Bu sebeple tabiat âlimi meşhur Dr. Kasis KERİL nama­zın vermiş olduğu bu kuvveti ve insan hayatındaki tesiri açıklayarak şöyle diyor:

"Belki de namaz insanı güçlendirmek için günümüze kadar bilinebilen en büyük etkendir. Ben bir doktor olarak tedavileri konusunda ilaçların tedavi etmekten aciz kaldığı birçok hasta gördüm. Tıp hastaya yardım elini uzattığı za­man aciz kalıp teslim olmuştur, hemen namaz araya girmiş ve hastaların hastalıklarından kurtulmalarını sağlamıştır. Gerçekten namaz ışık saçmanın kaynağı olan radyum ma­deni gibidir, dinç olmanın temelidir. Namazla insan üstesin­den gelemediği karşı direncini artırmaya ve kuvvetli olmaya çalışır."[7]

Sonra şöyle devam ediyor:

"Biz namaz kılarken yaratıkları gözetmek suretiyle kalbi­mizi büyük bir kuvvetle özdeşleştiririz. Yalvararak bu güç ve kuvveti isteriz, kendisiyle hayatın sıkıntılarına karşı bize yar­dım edecek bir yol gösterici meseleyi boyun eğerek isteriz. Gerçekten boyun eğmek tek başına kuvvetimizin ve direnci­mizin artması için yeterlidir.  Hiçbir kimseyi Allah'a bir kez olsun boyun eğip te bu boyun eğmenin kendisini kötü so­nuçlara götürdüğünü gösteremez."[8]

 

NAMAZINI YERLİ YERİNCE KILMAYANLARA UYARILAR:

Çoğu Müslüman ne rukû ve ne de secdelerinde namaz­larını tam ve şekillerine uygun olarak kılmadıkları gibi ken­dilerine yönelik olan bu yöndeki nasihatleri da kabul etmez­ler. Ahmet b. Hanbel şöyle der:

"Hadiste geldiğine göre "Öyle bir zaman gelecek ki in­sanlar (şeklen) namaz kılacaklar ama (hakikatte) onu kılma­mışlardır. Ben o zamanın bugün olmasından korkarım. Ben yüz kadar mescitte namaz kıldım, hiç birinde namaz kılanla­rın peygamber (S.A.V.) den sahabeden geldiği şekilde namaz kılanını görmedim. Allahtan sakınınız ve nasıl namaz kıldı­ğına ve sizinle beraber namaz kılanların nasıl namaz kıldı­ğına bakınız."[9]

Ahmet bin Hanbel'in zamanında durum böyleydi ya gü­nümüzde nasıl olacak? Rasûlullah (S.A.V.) şöyle buyuruyor; "Allah, sizin namazlarınızda ruku ile secde arasında yaptığı­nız kıyama bakar"[10]

Yine Rasûlullah (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: "Gençler ruku ve secdeyi tam yapmayan kimsenin namazı kabul ol­mamıştır, dikkat edimiz."[11]

Ahmet b. Hanbelî der ki;

"Hadiste şöyle gelmiştir: namazı terk eden kimsenin İs­lam'dan bir payı yoktur." Namazı hafif tutup onu basit gören herkes İslâm'ı hafife alan ve onu basit görendir onların İs­lâm'dan nasipleri, namazlarına rağbet gösterdikleri kadardır. Ey Allah'ım kulu, kedi nefsini tanı ve Allah'ı terk etmekten sakın. Kalbindeki İslam, kalbindeki namaza verdiğin değer miktarındadır."[12]

 

NAMAZ TOPLUMU SAHİCİ VE MÜKEMMEL BİR
TOPLUMDUR[13]:

-Namaz nedir?

-Namaz kul ile rabbi arasındaki bir bağ mıdır?

-Müslüman fert ve Müslüman toplum için her gün na­maz kılmak bir kuramlıdır?

-Namaz boyun eğme midir? Veya avuçları açıp Allah'a dua etmek mi?

-Namaz Allah'ın kullarına bir rahmetimidir?

-Namaz bir hayat tarzı mı yoksa Müslüman'ın işiten, itaat eden, düzenli olan ve temiz olan bir şahsiyet olması için geti­rilen sorumluluk yöntemlerinden birimidir?

-Namaz, mahalle sakinleri olarak günde beş kez topluca Cuma kılmak üzere haftada bir kez yada toplumun tama­mına bayramlar olmak üzere kılınmanın emrettiği bir şey midir?

Hakikat şu ki: Namaz bunların tamamını içine alır. Na­maz kul ile rabbi arasında bir bağdır. Bu bağ ki yeryüzü ile semayı birbirine bağlar ve müminin rabbine yükseldiği mira­cıdır.

Namaz Allah'tan kullarına bir rahmet, meleklerinden ih­lâslı kullarına bir duadır. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"O Allah ki size rahmet verir, melekleri de sizi karanlık­tan aydınlığa çıkarmak için dua ederler. Allah müminlere karşı merhametli olandır."[14]

Allah bizzat kendisini yusalli diye vasıflandırmıştır. Salât burada rahmet manasınadır. Salât rahmet demektir. Çünkü salât, mü'minleri sapıklığın karanlığından imanın nuruna çıkartır. Körlükten hakikati görememekten hidayete ulaştırır, tahrif bahtsızlığından istikamet (doğru) ‘in mutluluğuna ulaş­tırır.

Meleklerin salâtı rahmet ve istiğfardır, bütün kullara rahmettir, bütün Müslümanlara bağışlanma dileğidir. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Arşı taşıyanlar (melekler) ve arşın etrafındakiler rable­rini hamd ile tesbih ederler ve ona iman ederler, iman eden kimseler için de şöyle mağfiret dilerler:  "Ey rabbimiz! Rah­metin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır, o tövbe edenlere ve se­nin yoluna uyanlara mağfiret buyur. Onları cehennem aza­bından koru." "Ey rabbimiz hem onları hem de onların atala­rından zevcelerinden ve zürriyetlerinden iyi olanları kendile­rine vaad ettiğin nimet cennetlerine koy. Şüphesiz aziz ve hâkim olan sensin." "Onları fenalıklardan koru sen herkimi fenalıktan korursan o gün ona mutlaka rahmet etmişsindir, asıl büyük kurtuluşta budur."[15]

Namaz tanışmanın en kestirme yollarından biri ve in­sanlar arsında sevginin yayılması için en mükemmel bir araçtır. İnsanların kalplerini uzlaştırma ve ülkeler arası sınır­ları kaldırmada yine namaz en etkili bir araçtır. Allah (cc) şöyle buyurmuştur: "Biz sizi tanışasınız diye milletler ve ka­bilelere ayrılmış bir şekilde yarattık."[16]

Namaz toplumu birbirleriyle çekişme nedir bilmez, bir diğerinden yüz çevirmeye razı olmaz. Fertler arasındaki ihti­laftan doğan mesafeleri, birbirine kenetlenmiş toplumu mey­dana getirmeyi arzulayarak ve toplumun varlığını ve kuvvetini koruyarak kapatır. Allah teâlâ "sakın birbirinizle çekişmeyin yoksa yılgınlığa kapılırsınız da cesaretiniz sönüverir"[17] buyuru­yor.

Kalpleri Allah'ın zikriyle doluyken nasıl olurda birbirleriyle çekişirler. Düsturları birken namaz kılanlar nasıl olurda ihti­lafa düşerler. Nefret eden kalpler, Allah'ı zikretmeyen kalpler­dir. Birbirleriyle çekişen kalpler, Allah'ın hidayetinden sapan kalplerdir. Mü'minlerin kalpleri ise tatmine ulaşmış kalplerdir ki Allah Teâlâ "Bilin ki kalpler ancak Allah'ı anarak huzura erişir".[18] Buyurur.

 

SAĞLAM TOPLUM BOŞ VE ANLAMSIZ ŞEYLERLE
UĞRAŞMAZ

Namaz toplumu sağlam toplumdur ve kötülük nedir bil­mez, uyanıktır, uyku nedir bilmez. İlme karşı bir istek vardır ve daima ilmi araştırır, marifeti arar. Ona ulaşmak için yeryü­zünde dağlar arasındaki geniş yollarda yürür. Hadisi şerifte: "Çin'de de olsa ilmi arayın" [19] buyrulmakta ve yine "ilim talep etmek (kadın erkek) her Müslüman'a farzdır."[20] denilmekte­dir.

Namaz toplumu evi ve kalbi temiz toplumdur, içi ve dışı temiz olan toplumdur. Nefret, kin, kıskançlık, ispiyonculuk, sorumluluktan kaçış, iftira gibi bir takım kalbi hastalıklardan en uzak olan toplumdur. Çünkü o toplum Allah'ın sevgisiyle samimi bir toplumdur ki Allah Teâlâ "Göğüslerinden kin ola­rak ne varsa hepsini çıkarıp attık"[21] buyurmaktadır.

Onların zahiri temizdir. Çünkü onlar günde beş kez te­mizlenirler. Vücutlarını suyla temizlerler ve böylece hasta olmazlar. Ruhlarını namazla temizlerler ve böylece ayrılığa düşmezler. Mallarını zekâtla temizlerler ve böylece mallarında eksilme olmaz. Allah Teâlâ; "Onların mallarından zekât al ki, bununla onları günahlarından temizleyesin, onların sevapla­rını arttırıp yüceltesin"[22]  buyurmaktadır.

Bunun için diyebiliriz ki namaz toplumu temiz toplum­dur. Namaz toplumunda fakir bulabilirsin fakat ihtiyaç sahibi bulamazsın. Rızk konusunda cimri davrananın cimri davra­nanı bulabilirsin ama dilenci bulamasın. Onlar içinde zengin bulabilirsin ama aç gözlü ve cimri bulamasın. Onlar saygın ve sözünün eridirler. Hastalıklarını sadaka ile tedavi ederler, mallarını zekâtla arttırırlar, günahlarını ihsanla örterler.  Allah Teâlâ "Orada arınmak isteğiyle dolup taşan adamlar vardır ve Allah'ta zaten kendini arındıranları sever"[23] buyurmakta­dır.

 

Düzen… İtaat toplumu

Namaz toplumu, düzen ve itaat toplumudur, doğruluk ve erdemlik toplumudur.  Bu toplum kaos nedir bilmez. Çünkü bu toplum geleceğinin planını yapar. İşleri yerine getirmede acelecilik ve hazırlıksızlık yapmaz. Bu toplum itaatkâr bir toplumdur, isyan nedir başkaldırı nedir bilmez. Müslüman hâkimin emrinden çıkmazlar ki o toplum onu seçtiği halde nasıl olurda emrinden çıkar. O toplum ondan razı olduktan sonra nasıl olurda itaat sopasını kırar. Hâkim toplumun hiz­metçisi iken nasıl olurda toplum ümmetin hâkimine karşı devrim, ayaklanma talep eder ve aynı şekilde Allah'ın şeria­tını uygularken nasıl olurda ayaklanma talep eder. Yalancı propaganda ve ön yargılı hevâlarla hükmün üstüne çıkmaz, hükmü kendi lehine istemez. Küçük bir prestij veya usta bir hileye dayanarak otoritenin üstüne çıkmaz.

Namaz toplumu, izzet ve cömert toplumudur. Toprağını işgal ettirmez, ülkesini sömürge yaptırmaz, yaşamın rezil olmasına razı olmaz. Bir insana boyun eğmeyi, itaat etmeyi kabul etmez. Allah Teâlâ "İzzet Allah'ın, Resûlünün ve mü­minlerindir"[24] buyurur.

Namaz toplumunu felaketler kuşatmaz, musibetler zelil etmez. Bunlar kendisine bulaşırsa aceleyle namaza koşar. Problemler aniden çıkagelirse Allah'a yönelir. Ondan başka zorluğu kaldırabilecek kim var ki?. Rasûlullah (S.A.V) ‘i zor şartlar kuşattığı zaman şöyle derdi: "bizi namazla rahatlat ey Bilal". O'nu böyle, namaz için çağırmaya devam ederdi. İşte burada kendisinde zilletin bulunmadığı bir izzet vardır, kendi­sinde zayıflığın olmadığı bir kuvvet vardır, kendisine korku­nun bulaşmadığı bir güven vardır.

 

NAMAZ; ÖZGÜRLÜŞMENİN EN BÜYÜK GÜÇ
KAYNAĞIDIR

Bu tasavvurla namaz, özgürlük için en büyük güçtür. Ferdin, toplumun özgürlüğüdür. Savaş anında bir grup pu­suda beklerken Rasûlullah da namaz kılardı.

Allah Teâlâ: "Onların arasında olup onlara namaz kıldır­dığında, onlardan bir kısmı seninle namaz kılsınlar, silahla­rını alsınlar. Secdeyi yaptıklarında arka tarafınıza geçsinler. Namaz kılmayan diğer kısmı gelsin ve seninle namaz kıl­sınlar, hazırlıklarını ve silahlarını alsınlar "[25] buyurur.

Namaz; yolculukta, hastalıkta, savaş meydanında… Sa­kıt olmaz. Namaz barışta güvenliğin ve mutmain olmanın dayanağıdır ve toplumda sevginin ve yardımlaşmanın yayıl­ması için bir vesiledir. Namaz; savaş meydanında zaferin yoludur, hastalıkta şifa için bir etkendir, seferde hedefe ulaşmayı kolaylaştıran ve amacı gerçekleştiren bir etkendir. Sadece Allah'a secde eden ve sadece hükmüne boyun eğen özgür bireyler için ihtiyaç anında hayat kaynağıdır. O özgür bireyler ki, onları nefislerinin arzuları zelil etmez ve onlar bas­kıcı iradeye karşı köleleşmezler. Onlar savaş meydanlarında zafer kazananlardır, hayat onlar için hediye edildiği halde onlar hayatı terk etmişlerdir. Ve onlar toplumlarını barış ve emniyet üzere kurarlar. Namaz toplumu, namazın hidayet ve sapıklık arasındaki yolların ayrıştırıcısı olduğunu görür. Na­maz kılmayan kişide hayır yoktur. Çünkü bu kişi nefsinin ve şehvetinin kölesidir. Ona güven olmaz çünkü o kendisiyle Allah'ın arasını koparmıştır. Hal böyleyken nasıl olup ta ken­disiyle insanların arasını birleştirsin.

 

YÖNETİM MERKEZLERİNDEN NAMAZI TERK
EDENLERİN MAHRUM EDİLMESİ

Kendisinde rabbi için hayır bulunmayan kişide nefsi için, toplumu için, tüm insanlar için de hayır yoktur. Namaz top­lumu, namazı terk edenleri yönetim merkezinden mahrum bırakır, önemli iş noktalarından da mahrum bırakır. Çünkü onlar hüküm vermesi için Rablerine değil, şehvetlerine başvu­rurlar.

İşte bu gerçekten pratik yaşamımızda yararlanmamız ge­rekir. Buda şöyle olur: İnsanları yaratıcılarını tanıma ve iman olguları açısından bir değerlendirmeye tabi tuttuktan sonra bu ölçüleri en başa koyarız, daha sonra bununla beraber onları bu görevlerine sevk eden bilgi ve uzmanlıklarının bo­yutunu araştırırız.

Hz. Ömer  Rumlarla savaşacak ordu için bir komu­tan seçmeyi düşünüyordu ki o insanların değerini tespit et­mede son derece ince görüşlü biriydi. O en büyük komu­tanları ve en basiretli valileri namazlarındaki hususlarından sosyal hayattaki yeteneklerinden hareketle tespit edip ata­mıştır. İşte namazları konusundaki titizlikleri bu kişilerin vali­lik ve komutanlık makamına gelmelerinin ölçüsü, sebebi olmuştur.

 

Hz. Ömer komutanını nasıl seçti?

Numan bin Mukrin meşhur Nihavend savaşında komu­tanlık yapmış biriydi. Fakat Hz. Ömer adını bilmiyordu. Hz. Ömer mescide girince huşu içinde namaz kılan birini gördü. Yüreği bu şahsı beğendi ve gönlü ona bir güven duydu. Bu şahıs ise kolları sarmal, boyu uzun ve pazıları güçlü biriydi. Hz. Ömer bu kim diye sorunca "Numan bin Mukrin" cevabını aldı. Bunun üzerine "onu bana getirin" dedi. Bu şahıs Hz. Ömer'in huzuruna varınca Hz. Ömer ona "seni önemli bir görev için tayin ettim" deyince üzerine o zeki şahıs "Eğer beni zekât toplama işi için tayin ediyorsan ben bu iş için uygun değilim, ama beni cihat ve şahadet için tayin ediyorsan ben bu işe daha uygunum" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer "bila­kis seni şahadet için tayin ettim" dedi. Sonra da onu ordunun başına getirdi. Numan'ın savaş konusunda yaptığı ilk iş düş­man ile kıran kırana girmeden önce askerlerinden abdest alıp namaz kılmalarını istedi. Namazdan hemen sonra da şöyle diyerek ellerini açıp kaldırmalarını istedi: "Ey insanlar ben dua edeceğim sizde âmin deyin."

 

Peki, nasıl dua ettiğini biliyor musunuz?

Onlara şöyle dedi: "Numan'ı Müslümanlara fetih yolunu açacak bir şahadetle rızıklandır." Onlarda hep bir ağızdan "âmin" dediler. Sonra peş peşe hamlelerle düşmanla defa­larca kıran kırana girdi. Ancak o zeki komutan bedelini öde­mişti, kana boyanmış bir şekilde savaş meydanında yere yı­ğıldı, can çekişir bir haldeyken Ma'kil bin Yesâr yanına va­rınca son nefesinde zaferin gerçekleşip gerçekleşmediğini sordu. Ma'kil "evet" deyince bunun üzerine "Bunu emirulmü­minine haber verin dedi de sonra ruhunu teslim etti.

Müslümanların idareci ve komutanların güçlü kimseler olması gerekir, bedenen güçlü olmalılar ki problemler onları kuşatınca gönüllerini korku sarmasın zihnen güçlü olmalılar ki aceleci bir düşünce ve ani bir görüş sebebiyle şehirlerini ve vatanlarını düşmanın avucuna koymasınlar. Ruhen güçlü olmalılar ki dünya onları aldatmasın ve onun fani yıkıntısına tamah etmesinler.

Peki biz bunları yapıyor muyuz?... Allah'tan böyle olma­sını diliyoruz.

 

GENÇLERLE BAŞBAŞA[26]

Gençlerimiz dini inançları kabul etme ve ret etme açı­sından üç kısma ayrılırlar.

Birinci kısım: İnançları toptan ret eden ve peygamberleri kabul etmeyenlerdir. Sınırların ötesinden ve düzlüklerin arka­sından gelen fikirlere uyum sağlar.

İkinci kısım: Bunlar dinine karşı samimi, rabbinin emir­lerine boyun eğen ve onun farz kıldığı ayetleri eda eden gençlerdir. Onlar rablerine kavuşturan yolu bilirler, onları namaz kılarken görürsün, onlar gecelerini namaz kılarak geçirirler, onlar savaş ve barışta -adeta- vatanın teçhizatıdır­lar.

Üçüncü kısım: Şeklen Müslümanlar, genel çerçeve açı­sından Müslüman cemaatinden sayılırlar. Bunlar La ilahe illallah der ama namaz kılmazlar, peygamberleri kabul eder ama emirlerini yerine getirmezler. İşte bu üçüncü kısımdaki­lere : "Namaz kıl" dediğimizde ağız bükerek şöyle derler "bu aşina olmadığımız bir çağrı, daha önce işitmediğimiz bir ses. Yoksa sen değişim ve medeniyet çağı olan yirminci yüzyılda olduğumuzu unuttun mu? Şimdi nasıl olurda bizi orman kanunlarının hüküm sürdüğü mağara hayatının yaşandığı asra çağırırsın? Yoksa cehaleti bilgiye, barbarlığı medeniyete mi tercih edelim? Yoksa namazın mı seni böyle bir şeye sevk ediyor? Biz aydınlığıyla gözümüzü kamaştıracak, sesiyle bizi coşturacak ve içkisiyle bizi sarhoş edecek yeniliği istiyoruz. Peki, bunların bir benzerin namaz sağlar mı? Yeni medeniyet bedenlerimizi temizledi, organlarımızı arındırdı ve vücudu­muzu cilaladı.

Buna karşılık namaz bizi hangi seviyeye çıkardı? Yoksa sen düşüncelerimizi eğitmeyi, kalplerimizi yumuşatmayı mı amaçlıyorsun? Hem düşüncelerimizin duru, kalplerimizin yumuşak ve algılarımızın hassas olmadığını kim söyledi?"

Bizim zamana ihtiyacımız olduğu halde namaz vakit kaybettiriyor. Ayrıca namaz zihnimizi meşgul ediyor oysa zihin gücümüzü çalışmak için saklamalıyız."

İşte bu anlayışla gençler iç güdülerinin, garip eğitimlerin ve misyoner planların kurbanlarıdırlar…! Bunlar aslında mazlumdurlar.

Yeni medeniyetin bütün araçlarıyla onların vücutlarını temizlediği, bedenlerini arıttığı gerçeğini sorgulamamız gere­kir; Sarhoş olana kadar haram içecekleri yudumlayan ağızlar temiz sayılır mı? Gasp ve hırsızlık yapmak suretiyle başkala­rının mallarına uzanan eller temiz olur mu? Ağızlardaki hay­vanların birbirine yapışması gibi yapışan ve ağaç dalları üze­rinde çiftleşen kuşlar gibi çiftleşen bedenlerin misk kokusu ve kayda değer bir iffeti olur mu?

Onları, sadece beden temizliğine ve fiziki arlığa davet et­tiğimizi söyleyen kim? Oysa sen ancak içini ve dışını temizle­dikten sonra namaza durabilirsin. Nitekim Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Onlar temizlenmeyi seven kimselerdir, Allah'ta temizlenenleri sever."[27]

Onlar kirlerden temizlenmeyi ve Allah'ı anmakla iğrenç ve çirkin şeylerden temizlenmeyi severler.

Kibirli bir şekilde yürümezler

"Rahmanın kulları o kimseler ki, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine bir laf attıkları za­man selametle derler." (Furkan63) Abdest ehli ayaklarını yere vurarak yürümezler. Boyunlarını semaya kaldırarak küstah bir şekilde yürümezler. Allah Teâlâ şöyle dedi: "Onlar ki rablerine secde edicidirler ve kaimler olarak (namaz kıla­rak)gecelerler. Ve onlar ki "ey rabbimiz! Bizden cehennem azabını sav! Çünkü onun azabı daimdir!" derler.

Ebu'd-Derda , Rasulullah Efendimizden şöyle riva­yette bulunmuştur:

"Ben kıyamet günü kendisine secde edilmesi için izin verilen ilk kişiyim, başını ilk kaldıran ve önüne bakan kişi­yim. Ümmetimi diğer ümmetler arasında tanırım ki ar­kamda ve sağımda bu şekilde diğer ümmetler olduğu halde." Adamın biri şöyle sordu: "Diğer ümmetler arasından ümmetini nasıl tanırsınız? Ki Nuh'un ümmeti de sizin üm­metiniz arasıda olduğu halde." Efendimiz dedi ki: "Onların yüzünde parlaklık vardır ve bu da abdest izidir."

Yüzlerinde ön taraftan yayılan beyaz bir nur yayılır ki; Al­lah için secdeye kapanıp toza toprağa bulanmıştır. Tahcil: Karanlıkta Allah'ın evlerine gitmek için mesafe kat eden ayaklardan yayılan bir nurdur.

İnsan, bu hayat yolculuğunda karanlıklarla kuşatılmıştır. Şeytanlarla çevrelenmiştir, kalbinin üzeri pas bağlar. Bazen uzuvları manevi bir ölümle ölür dolayısıyla mesuliyet duy­gusu yok olur. Çünkü yaptığı ve yapmadığı bir şeye önem vermez ve böylece dini yayan ses (duygu) kaybolur ve mura­kabe ruhundan gafil olur. Fakat bu organlar abdeste yönelse ve onların üzerine su damlacıkları düşse ve hava Allah'ın zikriyle güzel koksa bu uzuvlar yeniden canlanır, hayat bulur, uyanır. Allah (cc) şöyle buyurdu: "Her canlıyı sudan yarattık" (Enbiya 30)

Gencin sorularına ve şaşkınlığına tekrar dönelim: şöyle soruyorsunuz: Gerçekten denildiği gibi namaz vakit israfımı­dır?

Gündüz ve gece, insanın çok sınırlı bir vaktini alan na­maz, insan zihnini meşgul eder mi? Namaz kılmak hayatın aceleciliğini durdurur mu?

Namaz, görevini hatırlamak için kul ile nefsi arasında bir hesaplaşma devresidir. Rabbinin önünde önceden hesabını sunar. Eğer amelini iyi yaparsa bu muti kul ne âlâ, eğer böyle olmazsa tövbe ve istiğfar gerekir. Gök kapıları daima tövbe edenin tövbesini kabul etmek için açıktır. Günahkârların tövbesi (bağışlanması) ve beşeri nefis ancak yaratanına dönmekle kemale erer. Bu da ancak namaz yoluyla olur ki, bunu kul ancak rabbinin huzurunda günde en az beş defa durmakla başarabilir.

Kulun yaşamının bazı anlarında, nefsiyle beraber daima yaptığı amellerini hatırlaması ve nefsini hesaba çekmesi ge­rekir. Nefislerinin kendilerine süslü göstermesini delil getire­rek namaz kılmayı reddeden bu gençler…

Onlar namaz ikamesini tam yaparlardı. İmâm Gazali gö­rüş beyan ederek şöyle dedi:

"Bu görüşe aldanan kişinin misali babasının kendisi için dağın başında bir kale diktiği ve oraya güzel kokulu ottan ekmesi ve ömrü boyunca kalenin bu otlardan boşaltılmama­sına dair birçok kere oğluna vasiyetini kuvvetlendiren kimse­nin misali gibidir." Ve dedi:

"Bu kalede gece ve gündüzden bir saat oturmaktan sa­kın ancak bu otlar orada bulunsun. Oğul kalenin etrafına birçok değişik kokulu bitkiler ekti. Kara ve denizden direkten kazıklar, ambar ve misk getirdi. Güzel kokulu bitkilerden oluşan birçok otları kalesinde topladı ve otun kokusunu ya­yılan kokular kapladı. Ve şöyle dedi: Şüphesiz babam bu bitkiyi korumamı sadece iyi kokusundan dolayı vasiyet etti. Şimdi ise bu kokulardan dolayı onun kokusuna ihtiyaç yok, o sadece bu yeri daraltıyor diyerek onu kaleden boşalttı."

Kale bu otlardan boş kalınca bazı deliklerden yılan çık­maya başladı. Onu ısırdı ve yok olmaya yöneldi. Ona bu otun zarar verici yılanı defetme özelliğinin var olduğundan tembih etmişti, ama fayda vermedi. Babasının bu kokuları vasiyet etmesinde iki amacı vardı:

1-    Oğlunun onu kokusundan faydalanması, Bunu oğlu akıl ile idrak etti.

2-  Kokusuyla zarar verici yılanları defetmek, Bunu oğlu basiret eksikliğinden dolayı idrak edemedi. Oğul kendi bilgi­siyle aldandı, kendi bilgisi ve aklı dışında bir sır yoktur diye zannetti. Allah'ın dediği gibi: işte bu onların ilimden ulaşabil­dikleri yerdir.

Vaktaki peygamberlerimiz onlara mucizeler getirince yanlarındaki ilimle sevindiler. Aldanan kimse o ki aklıyla yeti­nip, ilmine göre mümkün olmayan şey aslında da imkânsız zannedendir. Kamil ekli şöyle der: Âdemoğlunun kalbi bu kale gibidir. O zarar verici yılan ve akreplerin yuvasıdır. On­dan kurtulmak ve onu çözmek yazılı ve meşru özel yollarla mümkündür. Allah Teâlâ: "şüphesiz namaz mü'minlerin üze­rine muayyen vakitlerde bir farzdır"[28] buyurdu. Muayyen vakitlerde mü'minler için her bir asır ve bölgede. Muayyen vakitlerde İslam ümmeti için ve muayyen vakitlerde toplum için. Bu kaideden hiç kimse istisna edilmedi. Durum böyle olduğu halde namaz toplumunun bulunması mümkün mü? Ve nasıl olur?

 

ÜZÜCÜ BİR VAKIA..        

Maalesef asrımızda İslâm'a intisap eden birçok kimseler namazı ihmal etmeye başladılar ve onu kendileri için ağır bir yük olarak görüyorlar. Onlara karşı çıkarak durumlarının tehlikeli olduğunu izah etsen çocuklarının özür beyan et­mede utanacağı özürler beyan ediyorlar. Onların rablerinden yüz çevirmesinin sırrı nedir? Kusur nerede görebiliyor mu­sun?

Bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, mutta­kilerin vasıfları hakkında şöyle buyurur: "Onlar gabya inanır­lar namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızklardan infak ederler"[29]. Asıl problem sadece namazın terk edilme­sinde değil aksine onun terk edilmesiyle ortaya çıkan: kalbin bozulması, doğru yoldan sapma, ğayb inancının yok olması ve Âhiret inancının zedelenmesi gibi durumlardır. Dolayısıyla sorunun büyüklüğü bizi daha kapsamlı düşünmeye sevk et­mektedir.

Fî Zılal sahibi (Seyyid Kutup) şöyle demektedir:

"Kur'an-ı kerimde hakikatleri keşfetmek isteyen kimse onu: önyargılardan kurtulmuş, ihlâslı ve kulluk bilincine sa­hip bir kalple tefekkür etmelidir. Aynı şekilde sapıklığa düş­mekten de sakınmalı ki Kur'an-ı kerimin nurları ve sırları, kulluk şuuruyla kendisini tefekkür eden bu duyarlı ve kayra veya hazır kalbe dökülebilsin. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, Ubey Bin Ka'b'a takvayı sordu. O da Hz. Ömer'e : "sen hiç dikenli bir yolda yürümedin mi" dedi. Hz. Ömer "yü­rüdüm" dedi.  Ubey Bin Ka'b "peki ne yaptın" Hz. Ömer "bütün gayretimle dikenlerden korunmaya çalıştım" deyince Ubey Bin Ka'b işte takva budur dedi."

Bazen rablerinin zikrinden yüz çeviren kimselerden bir­çok yersiz mazeretler duyarsın. Kimi: Önemli işleri olduğunu ileri sürer, bir diğeri elbisem müsait değil der. Bazısı da te­reddüt içerisinde sadece "Allah'ım doğru yola ilet ki namaz kılabilelim" kabilinden dualarla geçiştirir. Birde ar damarı yırtılmış, Allah'a açıkça isyan eden, namazı hakir görüp, na­maz kılanlarla alay edercesine "bu gericiliktir, bu yobazlıktır" diyen kimseler vardır. Böyleler inin Müslüman olduğu söyle­nebilir mi?

Bunlar Allah'ın kendileri hakkında şöyle buyurduğu kim­selerdir: "onların ardından namazı boş veren, yalnızca dün­yevi tutkularının peşine düşen bir kuşak geldi. Böyle yap­tıkları için yakında tam bir düş kırıklığıyla karşılaşacaklar­dır." [30]

Evet, Salih, muttaki, güzel insanların ardından gelen kötü bir nesil. Allah'tan uzaklaşan namazı inkâr edip kılma­yan şehevi arzuları peşinde günahlara dalan ve namazı terk etmenin cezasını hafife alan bir nesil…

Ğayy: yoldan çıkma, sapkınlık ve bunların akabinde ge­len felaket ve azap demektir.

 Erdemli kimseler (Ashab-ı Yemin) kıyamet günü diğerle­rine cehenneme girmelerine neden olan şeyi sorduklarında, bu ahmak kimseler suçlarını şöyle itiraf ederler: Bizler namaz kılmazdık, Allah için sılai rahim yapmazdık, Allah'a kavuş­mayı da ummazdık ve bu sapık davranışlarda ısrar ederdik. Bu hususu Cenab-ı hak şöyle anlatıyor: "Her insan yaptığı işler sebebiyle rehin tutulacaktır. Yalnız erdemli olmayı ba­şaranlar hariç, onlar cennet bahçelerinden günahkârlara soracaklar, "Sizi cehenneme sürükleyen nedir? Berikiler ise biz namaz kılanlardan değildik, yoksulları da doyurmazdık ve diğer günahkârlarla birlikte günaha dalmıştık. Ölüm her şeyi ortaya çıkarana değin hesap gününü de yalanlamış­tık."[31]

İmâm Ahmet şöyle diyor: Hadisi şerifte belirtildi ki: Na­mazı terk eden kimsenin Müslümanlığı da tehlikededir. Çünkü namazı hafife alan ve küçümseyen kimse İslam'ı ha­fife almış ve küçümsemiş demektir. Ve kişinin İslam'dan na­sibi namazlarına verdikleri rağbet ölçüsündedir. Ey Allah'ın kulu! Nefsini tanı! Allah'a kavuşacağın günden dolayı sakın. Senin yanında Müslümanlığın ölçüsü yoktur. Muhakkak ki senin yanında Müslümanlığın ölçüsü kalbinde ki namaz miktarıncadır.

İmâm İbn Kayyım şöyle der: Namazda Allah sevgisi, korkusu, ona yönelme ve tâzim içerisinde bulunan kalbin payıyla, tüm bu duygulardan uzak, boş bir kalbin payı bir değildir. İnsan namazda Allah'ın huzuruna korkan, saygılı ve ona yakınlaşmayı arzulayarak kötü duygulardan arınmış ola­rak durursa hisleri heybetle dolar, kendisinde imanın nuru yayılır, şehvetinin kirliliği gider, nefsinin utanması ortaya çı­kar, Kur'an-ın mana bahçelerine dalar, kalbini Allah'ın Ke­mali, Cemali, büyüklüğü, sıfatları ve güzel isimlerinin haki­katleriyle imanın güzelliği kaplar.

 

BÜROKRASİDE (HÜKÜMET BİNASI/DEVLET
DAİRESİ) NAMAZIN YERİ NEREDE?
[32]

Namaz dinin direğidir ve İslam şeârinin (alametlerinin) ve ibadetlerinin en üstün olanıdır. Her gece ve gündüz beş kere tekrar eder. Cibril (a.s) tüm ibadetleri, Allah Rasûlünün tebliğ etmesi için yeryüzüne indirdi. Namaz, Allah Rasûlünün Mes­cidi Haramdan Mescidi Aksa'ya sonra yüksek mertebelere, sidre-i müntehaya gece yolculuğu yaptırılıp yedi gök üstünde farz kılınan eşsiz bir farz ve ibadettir.

Kur'an-ı Kerim; namazı dosdoğru kılmayı, devamlı ol­mayı ve vaktinde edâ etmeyi teşvik eden ayetlerle doludur. Ayeti Kerimede "Namaz, müminler üzerine, muayyen (belir­lenmiş) vakitlerle yazılı farzdır."[33] buyrulmuştur. Rasûlullah (S.A.V.)'in hadisleri de bunu bize şöyle açıklamaktadır:

" Namaz dinin direğidir. Kim namazı dosdoğru kılarsa dinini ikâme etmiş olur, kimde namazını terk ederse dinini yıkmış olur."[34]

Bundan dolayı idareci ve yöneticilerin namazlarını vak­tinde kılmaları gerekir. İdarecilerin halk içinde bu namaz şuurunun harekete için resmi bir görünümde Cuma namazı ve diğer vakit namazlarına camilere gitmeleri gerekir. Çünkü halk, büyüklerine uyar, İnsanlar idarecilerinin dini üzerinedir. Bu söz güzel bir örneğin insanların nefislerine büyük etki ettiğine işaret eder. Allah ona rahmet etsin Hasan-ı Basri şöyle der:

"Allah katında kabul olunacak bir duam olmuş olduğunu bilsem o duayı hükümdar için yapardım. Çünkü Allah (c.c) birçok topluluğu idarecisiyle hidayete erdirir." 

 

Cumhurbaşkanlığı Köşkünde Namaz Kılınması:

Cumhurbaşkanlığı köşkünde her vakit ezan okunması gerekir. Köşkte çalışan büyük küçük herkesin cemaat olarak namaz kılması ve Allah'ın huzurunda durmak için toplan­ması gerekir. Bu İslam'ın farz kıldığı eşitlik ilkesidir.

 

Mecliste Namaz:

Köşkten meclise geldiğimizde, orada uzun süren akşam namazından yatsı sonuna kadar süren oturumlar var. Mec­liste bir bakanın saatler süren konuşmasını görürüz. Pek çok değerli vakit tartışma ve çatışmalarla heba ediliyor. Namaz için birkaç dakikasını harcamakta cimrilik yapan üyeler 120 kadar milletvekili oturumlarda namaz için 15 dakika ara ve­rilmesini isteyen bir tasarıyı önerdiklerini duydum. Meclis başkanı neden vekillerin önerisini bekliyor ki, namaz vakitle­rinde ara vermek için meclis iç tüzüğünde değişiklik yapmayı kendisi önermiyor? Yapılması gereken namaz vakitlerinde oturuma ara vermektir. Başkan, vekiller ve görevlilerin cema­atle namaz için parlamento mescidine girmeleri de gerekir.

 

Bakanlar Kurulunda Namaz

 Bakanlar kurulu toplantıları saatler sürmektedir. Biz başbakanın toplantıya ara verip oturuma katılan herkesle birlikte namaz kılmalarını arzuluyorum. İslam adına bunu başbakandan istemekteyim. Bakanlar kurulunun her sevi­yede kuruluşa örnek teşkil etmesini istiyorum.

 

Bakanlıklarda Bürolarda Ve Şirketlerde Namaz; 

Bakanlık ve diğer kuruluşlara baktığımızda her namaz vaktinde aralarda ezan okunmasının gerekli olduğunu her çalışanla birlikte Nazif bir musallada bakanın veya o bölüm sorumlusunun İmâmlığında namazın eda edilmesi gerekti­ğini düşünüyoruz.

Böylece mesai saatlerinin yenden düzenlenmesiyle, hem işin yapılması hem de namazların vaktinde kılınmasını sağlar.

 

Mahkemelerde Namaz; 

Yargı erkini temsil eden mekanlarda ve Mahkemelerde namaza gelince, mahkemelerdeki duruşmalar sabah başlı­yor, öğle vaktinde ezan namaz olmadan ikindi sonuna kadar sürüyor. Bu sırada ne namaz var ne de ezan?! Özellikle Öyle ki bu oturumlar, –özellikle kışın- ikindi sonuna kadar bile sürdüğü olur. Biz namaz vakitlerinde bilhassa öğle vakitle­rinde duruşma yapılmamasını bunu yanı sıra hâkimlerin mübaşirlerin ve mahkemeye gelenlerin namaz kılmalarını istiyoruz.

 

Üniversite, fakülte, kurs, okul gibi yerlerde namaz
kılmak:

Üniversite, fakülte, kurs ve okul gibi yerlerde görenim esnasında namaz farizası heder edilip zayi edilmekte, mü­minlerin nefislerinde hasret ve acıya sebep olan bir durum­dur. Şu bir gerçek ki ahlak olmadan ilim olmaz. Din olmadan da ilim olmaz. Değilse Milli Eğitim Bakanlığının isminin Talim ve Terbiye Bakanlığı olarak değiştirilmesinin ne anlamı var ki? Terbiye sadece körü körüne parçaları ezberlemekle ol­maz. Öğrenciler neredeyse imtihana odaklanmaktan eğitimi unutmak üzereler. Eğitim ise önderlik, gayret ve metotla olur. Ben bu konuda, insanın kendisini ve evlatlarını eğitmesi ko­nusunda cemaatle namazdan daha üstün bir araç olduğunu sanmıyorum. Bu eğitim ilkokuldan üniversiteye kadar devam eden bir süreçtir. Bütün rektörlerden, dekanlardan, okul müdürlerinden namaz vakitlerinde ders işlemeyi durdurmala­rını, dershaneden mescide inip hocaların İmâmlığında na­maz kılmalarını talep ediyorum.

Sen olmayacak bir şeyi istiyorsun. Söylediğin şekilde yapmaya ne vakit ne imkânlar nede iş durumu elverir. Kısır bir tartışmaya girmek istemiyorum. Boş bir tartışmayı sadece ve sadece iş yapmak için terk ettim. Bu en önemli delildir.

Bu çalışma projesi olduğu açıktır. Şu soruyu sorma hak­kım yok mu niçin bu proje bütün meselelere temsil edilmi­yor? Bu İslam şeriatını uygulamanın iyi bir yoludur ve bu halis ve iyi projenin İslam toplumunu oluşturmada önemi var.

 


 



[1]   Süyûtî, ed-Dürru'l-mensûr, c.V. (İlgili ayetin tefsiri)

[2] Aynı yere bk.

[3] Bkz. Hâfız Münzirî, et-Terğîb ve't-Terhîb.

[4] İbn Kayyım el-Cevziyye, Kitabü's-Salât, s. 190 vd.

[5] Bezzâr, Müsnedinde rivayet etmiştir.

[6] Bkz. Ğazzâlî, İhyâu Ulûmiddin.

[7] Kitâb Da' el-Kalak ve'bde' il-hayat s.299.

[8]  Adı geçen yer.

[9]  Müsned-i Ahmed. Kitâbü's-salât.

[10] Ahmed, el-Müsned; Taberânî, el-Kebir.

[11]   İbn Mâce, İbn Hıbbân, Ahmed, el-Müsned.

[12]   Ahmed, el-Müsned.

[13]   Bu yazı, Mecelletü'd-da've sayı II. [Şevval 1397]. da neşredilmiştir.

[14]   Ahzab, 43.

[15]   Ğâfir, 9.

[16]   Hucurât, 13.

[17]   Enfal, 46.

[18]   Ra'd, 28.

[19]   Bkz. Keşfül-hafa [Çok zayıf bir hadis.]

[20] İbn Mace.

[21]   A'râf, 43.

[22] Tevbe, 103.

[23] Tevbe, 108.

[24] Münafikun, 8.

[25] Nisâ, 102.

[26] Bu yazı, Mecelletü'd-da've sayı XIV. [Şaban 1397]. da neşredilmiştir.

[27] Tevbe, 108.

[28] Nisa, 103.

[29] Bakara, 3.

[30] Meryem, 59, 60.

[31]   Müddessir, 47.

[32] Bu yazı, Mecelletü'd-da've sayı X. [Şaban 1397]. da neşredilmiştir.

[33] Nisa, 103.

[34] Beyhekî rivayet etti.