Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Namaz - 4. Sayfa - Hayatinnamazi

IV. BÖLÜM
DİYALOGLAR

Davetçi ile şikâyet eden arasındaki diyalog

Abdullah bin Mesud'un şöyle dediği rivayet edilir: Rasû­lul­lah (a.s) şöyle söyledi:

"Yanarsınız[1], yanarsınız sabah namazını kıldığınızda bu namaz (günahlarınızı) temizler Sonra, yanarsınız yanarsınız öğle namazını kıldığınızda bu nazmınız onları temizler Sonra, yanarsınız yanarsınız ikindi namazını kıldığınızda onları temizler Sonra, yanarsınız yanarsınız akşam namazını kıldığınızda onları temizler Sonra, yanarsınız yanarsınız yatsı namazını kıldığınızda onları temizler. Sonra uyursunuz, uya­nıncaya kadar size herhangi bir şey yazılmaz."

Namaz farizası Allah (cc) tan vahiy olarak geldi. İnsan bedeninin tümünü kapsayan bir ibadettir. Onun şekli, zihin­sel tasavvuru, rükû ve secdelerini yakini olarak gayba iman­dandır.

Davetçilerin biri şöyle anlatır: Namaz konusunda bir genç kendisiyle tartıştı ve namazı modern bir aklın kolay kolay kabul etmeyeceği anlaşılmaz işlerden saydı, insanın faydasını ve kazancını kavrayamadığı hareketleri ve davra­nışları yapması makul değildir. Onun ne faydası var ki!... Genç devamla şöyle dedi, gençlerin hayatında modern ya­şamın ihtiyaçları ve gündelik hayatın düzenlenmesinde rükû ve secdenin yeri nedir? 

Davetçi şöyle karşılık verdi: Hiç doktora gittin mi?

(genç) --- Evet dedi.

Davetçi dedi ki: Sana reçete yazdı mı?

(genç) --- Evet dedi.

Yazdığı reçeteyle ilgili onunla tartışmadın değil mi? İlacı hazırlayan eczacının yönetimini de tartışmadın değil mi?

(genç) --- Hayır dedi.

Davetçi ise şöyle dedi: Niçin?

(genç)---- Bu benim uzmanlık alanın değil ki, dedi.

Davetçi şöyle dedi: O halde sana başka bir soru soraca­ğım, Yakın bir şehre yolculuk yaptın mı?

(genç) --- Evet dedi.

Davetçi ise şöyle dedi: Halk otobüsüne mi bindin?

(genç) --- Evet dedi.

Davetçi şöyle sordu: Öncelikle şoförün agresif biri olup olmadığını araştırman, onun bu işe ehil olduğundan, yolu kaybetmemek için bu işe yetkin olduğundan veya kurallara uyduğundan emin olman gerekmez miydi? Genç sustu!

Davetçi: peki bunu niçin yapmadın? Dedi. Genç meydan okuyarak şöyle dedi:

Çünkü ben hayatıma ehemmiyet vermiyorum.

Davetçi- Mademki hayatına önem vermiyorsun, namaz konusunda niye tartışıyor ve kibirleniyorsun? Eğer sen kibir­leniyor ve ben hayatına önem vermiyorum diyorsan bu mak­bul bir özür değildir. Bana göre yine aynı şekilde, senin ara­bayla nasıl yolculuk yapıldığını öğrenmen gerekir. Bazen yolcular arasında içi bulana olabilir. Aynı şekilde ilk yardım çantasına ve acil durumlarda yapılacak davranışları bilmeye gereksinim duyabilir, değil mi?

Ey Genç; Maalesef sen ve senin gibilerin sayısı İslam Âleminde hayli fazladır. Sen doktora güven duyarak gittin, aynı şekilde Eczacıya güvenerek onun verdiği ilaçları kullan­dın. Şoföre güvenerek arabaya bindin, Sen hayatını ilgilendi­ren bütün bu konularda onlara güvendin mi? Doktor ve ec­zacı fakültede aldıkları eğitimle yapacakları işin gereklerini öğrendiler. Her ikisi de diğer insanlar gibi yanlış ya da doğru yapabilirler. Şüphesiz sen şoföre itimat ettin, çünkü o senin önünde aracı kullanıyordu ve senin, arabalar konusunda herhangi bir şoföre güvenmende önünde bir mani yoktur. Sen hayatın emellerin ve geleceğin hususunda bunlara gü­veniyorsun. Şu andaki görüşün bu değil mi?

Genç şöyle dedi: Bununla namaz arasında nasıl bir ilişki var?

Davetçi şöyle dedi: (Aralarında ki) ilişki kuvvetli ve sağ­lamdır. Eğer Allah'a güvenseydin, o'nun seni nasıl tedavi edeceğinin hikmetine itimat etmez miydin? Sende ki bu şüp­heci maddi akıla rağmen, İslam'a boyun eğersen, hayatın her alanında mutmain olursun. Hayatınızı vacibu'l-vucut olan Allah'a teslim etmemiz gerekmez mi?

İslam bize öğretiyor ki, namazın şeklini Allah vaaz etmiş­tir ve onu, peygambere (as) öğretmesi için Cebrail'e vermiş­tir. Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Ben nasıl namaz kılıyorsam sizde öyle namaz kılın". Bundan do­layı namaz, doğrudan vahiyle irtibatlıdır. Efendimiz (s.a.v) içtihadi ya da re'yi değildir.

Fıkhus-Sire'de[2] şöyle denilir:

"Beş vakit namaz miraçta farz kılındı. İnsanlar için miraç olsun diye gökyüzünde farz kılındı ki, bununla (insanlar) ne­fislerinin yöneldiği şehevi isteklerde ve dünyevi arzulardan (arınabilirsin). Allah'ın farz kılmış olduğu namazlar, insanların birçoğunun şu anda kılmış oldukları namaz değildir. Nama­zın doğruluğunun alameti, kişiyi aldatıcı davranışlardan ko­ruması ve eğer o davranışlardan üzüntü duyuyorsa, onlara devam etmekten kişiyi sakındırmasıdır.

Öyleyse namaz, ilahi, rabbani bir farzdır. Bu emir son şekliyle miraç gecesinde gelmiştir. Bu hareketleri yapmakla bir mümin zarar görmüş olmaz. Kendi açımızdan buna bakmamız gerekir. Şüphesiz mümin kişinin bu hareketleri bu ibadete eşlik eden nefsi durumuna temel olan bir esasa da­yanır ki bu da Allah'ın bize buyurduğu vahiydir: "Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibadet edin; hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz."[3]

 

MÜMİNLERİN MİRACI

Nebi (s.a.v) isra miraçtan önce zor bir durumdaydı. Mekke dönemindeki davet kuşatma (müsâdere) derecesine ulaşmıştı. Müslümanlardan güçsüz olanlar sürekli bir korku içindeler… İşte bunlar Allah Rasûlünün üzerine sokak serse­rilerini ve kölelerini kışkırtan sakif kabilesi… İşte şunlar Ebu Talip mahallesinden çıkmak üzere olan Müslümanlar… ve Hz. Hatice vefat ediyor. Hz. Peygamberi koruyup kollayan ve onu Kureyş'e teslim etmeyen Ebu Talip ölüyor.  Ki o kendi­sini Rasûlullah'ı korumak üzere bir zırh yaptı.

Taif'te Allah'ın Rasûlü kalbinden rabbine dua ederek ve yalvararak şöyle seslendi: beni kime bırakıyorsun…

Hayat öyle daraldı ki yaratılmışların efendisi nereye gidi­yor? O Mekke'ye geri dönüyor ve bir müşrik olan Mutim b. Adiyy'in himayesinde oraya giriyor. İşte bu sırada Allah'ın rahmeti seçkin habibini kuşatıyor ve ona Beyti Makdis'e ve sonra oradan da yüce semalara yolculuk etmek üzere Allah­'ın ayetlerini ve kudretini göstermek için arkadaş olarak Cibril geliyor. Böylece Allah Rasûlü zaman ve mekân sınırlarını aşıyor. Bu mucizeden sonra nebi (s.a.v) ruhuyla secde ede­rek, ayakta durarak ve bir kul olarak yüce semalara çıkmaya devam etti. "Kulun rabbine en yakın olduğu an, secde anı­dır"[4]

O halde miraç, Allah Rasûlünün yaptığı ve oradan bir hediye ile döndüğü bir yolculuktur. Bu hediye ise müminlerin gönüllerine ve davranışlarına şifa olan namazdır.

O maddi âlemden uzaklaşıp uzlete çekilme değildir. Fa­kat o, maddi ve manevi âlemi bir arada uyum içinde idare eden bir karışımdır. Dolayısıyla namaz, açıkladığımız gibi bize, bir Müslüman'a ne gerekliyse onu öğretir.

BİR ÖĞRENCİ İLE ÖĞRETMENİ ARASINDA GEÇEN
KONUŞMA

 

İmana olan ihtiyacımız:

Cehaletin en büyüğü, kişinin Rabbini tanımaması ve ona inanmamasıdır. Allah'ı inkâr etme bir zulümdür. "Şüphesiz şirk, çok büyük bir zulümdür."[5]

Allah'ı inkâr etme, haddi aşma ve nankörlüktür. Allah'ı inkâr edenin aklını yaratan kim ondan başkası mı? Onun kalbini dilini gözlerini kulaklarını ayaklarını ve ellerini yaratan kim? Kendisi mi? Yoksa Allah mı? Bütün bunları en güzel şekilde yaratıp kişiye faydalı hale getiren ve onların kullanı­mını ve onlardan faydalanma imkânı veren kim? O mu? Yoksa Allah mı? Allah Teâlâ buyuruyor:

"Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi? Söyle­yin öyleyse, (rahimlere) Döktüğünüz meni nedir? Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?" [6]  ve yine:

(Ey insanlar!) Biz sizi dayanıksız sudan yaratmadık mı? İşte o suyu, sağlam bir yere yerleştirdik. Belki bir süreye kadar. Biz buna güç yetirmişizdir. Ve bizim gücümüz ne büyüktür! Ogün (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!"[7] buyurur.

Dinsiz ve inançsız kişi, rüzgârın önünde sürüklenip bir yönde sabit durmayan ve istikrarlı olmayan bir tüy gibidir.

Dinsiz ve inançsız kişi esnek bir yapıya sahip olmayıp te­dirgin olan, tereddüt içinde ne yapacağını bilmeyen, varlığı­nın hakikatini ve sırrını anlamayan, kendisine hayat elbisesini giydirip onun için kendisine giydirdiğini ve bir süre sonra niçin kendisinden onu çıkardığını bilmeyen insandır. Böyle dinsiz ve inançsız bir kişinin kalbi katılaştığında oburluluğunu ve düşmanlığını eğitim ve kanun önleyemez. Çünkü o yırtıcı bir hayvandır.[8]

Koca eşine öfkelenerek ve onu tehdit ederek şöyle dedi: seni sıkıntıya sokup mutsuz edeceğim. Bunun üzerine inançlı eşi sakin bir şekilde: sen beni mutlu edemediğin gibi sıkıntıya sokup mutsuzda edemezsin dedi. Kocası öfkeli bir şekilde bunu nasıl yapamam dedi, eşi kendinden emin bir şekilde dedi ki: eğer mutluluk bir maaş olsaydı onu benden keserdin veya ziynet eşyalarından bir ziynet olsaydı onu ben­den mahrum ederdin. Fakat o ne senin nede tüm insanların güç yetiremeyeceği bir şeydir. Kocası şaşkın bir şekilde: mutluluğumu kalbimdeki imanımda buluyorum ve kalbime de rabbimden başka hiçbir kimse hâkim olamaz. İşte bu mutluluk hakiki gücün ta kendisidir ve bu imanın hâkimiyeti­dir.

 

ÖĞRENCİ VE ÖĞRETMENİ ARASINDAKİ BİR
DİYALOG[9]

İnsanlık için ve onun dışında diğer her türlü canlı ve cansız varlıklar için en büyük ve en yüce olarak kabul edilen Allah'a imanın yerini doldurabilecek eğer gerçekten onurlu bir hayat olarak istiyorlarsa hiçbir şeyin olmadığını zihinlere yerleştirmek için insanı harekete geçirip onu hayra sevk eden en kuvvetli delil olan davetçi (propagandacı) ile öğrenci ara­sında geçen bu diyalogu naklediyoruz ki bu diyalog hayatın ta kendisidir.

"Ölü iken kendini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar ar­sında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları (işler) öyle süslü gösterilmiştir. (Enam/ 122)

Allah yine şöyle buyurdu:

"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar, kimide saptırmak isterse onun göğsünü o kimse göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar." (Enam/120)

—Öğrenci hocasına dedi: bana tarihin başlangıcından beri insanın bildiği en büyük gücü söyler misin? Hiç şüphe yok ki sen insanın şu ana kadar bildiği en büyük gücün füze ve atom bombası olduğunu söyleyeceksin değil mi?

—Hoca dedi ki: Acele etme ey genç! Bana soruyorsun, benden öncede cevap vermeye çalışıyorsun.

—Talebe dedi ki: Özür dilerim ya üstad. Ben bunların cevabını senden dinlemek istiyorum. 

—Hoca dedi ki: Beni bırak ta sormuş olduğun soruyu cevaplayayım. En büyük güç atom bombası mı, füze mi, yoksa atom bombasını yapan ve füzeyi hedefe gönderen mi?

 —Genç talebe dedi ki: Hiç şüphe yok ki atom bomba­sını yapan ve füzeyi hedefe gönderen değer ikisinden daha büyük güçtür.

—Hoca dedi ki: Sende benimle aynı düşüncedesin. İn­sanın gücü yeryüzündeki diğer maddi güçlerden daha bü­yüktür.

—Talebe dedi ki: Evet. İnsan yararı için maddeyi kullanır ve onu dilediği gibi yönlendirir

—Üstad dedi ki: Sen insanı mahfeden, öne geçiren, sü­rekli işler yapmasını sağlayan, bomba ve füze hatta o ikisin­den daha güçlü bir kuvvetle karşılaştığın zaman bunun hak­kındaki görüşün ne olur?

—Öğrenci aceleyle dedi ki: Hiç şüphe yok ki bu yeryü­zünde insanın bildiği en büyük güç odur. Yalnız bu kuvvet nedir? Bunun hakikati nedir? Ondan bahsetme bende ona karşı bende ilgi uyandırdın.

—Hoca dedi ki: Ey oğul muhakkak ki o iman kuvvetidir.

—Genç öğrenci dedi ki: İman neyle olur?

—Hoca dedi ki: Kastettiğim iman yaşamı veren, varlığı insanı yaratan Allah'a imandır. Ceza gününe, her kişiye yap­mış olduğu amellerinin verileceği hiç kimseye zulmedilmeye­cek olan baki hayatın ebediliğine inanmak, Allah'ın askerle­riyle dolu, görülemeyen en geniş bir âlemin varlığına inan­mak (ki onlar mukarrebün melekleridir) ilahi vahye inanmak, insanları karanlıktan aydınlığa çıkarıp doğru yola ulaştırmak için Allah'ü teâlanın kendilerine vahiy gönderdiği peygam­berlerin insanlar için en büyük model olduğuna, inanmak.

—Meydana gelişin tesadüfü gelişi güzel kadersiz bir şe­kilde değil bilakis her şeyin bir kaderle olduğuna büyük ve küçük her şeyin yazılı olduğuna inanmaktır. 

—Allah'ın yeryüzünde halife seçtiği insanın yüceliğine, Allah'ın insanı yeryüzünün yerleştirdiğine, yeryüzünde insanı bir takım mükellefiyetlerle imtihan ettiğine, ebedi âlem olan Âhiret âlemine onu hazırlamak.

—Ey oğul işte bu, nebilerin, peygamberlerin, Allah yo­lunda cihat eden sıdıklar, şehitler, Salihlerin davet ettikleri imandır. Bu iman kelimesiyle kastedilen eşsiz manadır. Üstad rahat bir şekilde anlatıyor genç talebede ona kulak vererek şevk ve iştiyakla dinliyordu.

—Ey oğul bu iman güdülemeyi seven bir güçtür. Aynı zamanda zayıf düşmekten engeller, güçlü gücünü kontrollü kullanır. Galip olanın haddi aşmamasını sağlar. Mağlup ola­nında ümitsizliğe düşmesini ve yıkılmasını engeller.

—Genç talebe dedi ki: Ey Üstad sen bize önceden insa­nın başka bir gücünü yani onun aşırı gururlu dik başlı zorba olduğunu anlattın. İşte bu ebedilik arzusu, cinsel istek ve arzu, öfke ve savaş gibi güçlü arzu ve isteklerdir.

—Üstad dedi ki: Evet ya oğul ben bu sözümü unuttum. Şu bir gerçektir ki beşeri istek ve arzular güçlü ve kuvvetlidir. Lakin imanın yakınında güç ve kuvvetleri söner. İman itaat edilmesi gereken emirlerin başıdır. Arzular ise imana boyun eğen hizmetçilerdir. Sana tarihten bir örnek vermemi ister misin?

—Talebe dedi ki: Evet.

—Üstad dedi ki: Efendimiz Yusuf (as) hadisesi sana ulaştı mı? Senin Kur'an-ı kerimde olan Yusuf suresinde ge­çen onun kıssasını dinlemen gerekir. Allah'ü Teâlâ onu zik­rini ebedileştirdi ve onun kıssasını kayıt altına aldı ki başka­ları için doğru yola götüren bir örnek olsun.

Yusuf (as) gençliğinin en güzel çağlarında ömrünün ba­harında idi. Bir gençte olabilecek güzellik ve her şey ona verilmişti. Yiğitlik olgunluk ve dinçlik sahibiydi. Kader ona mısır azizinin hanımının evinde hizmetçilikle imtihan olmayı takdir etti. Lakin onun gençliği ve güzelliği evinde kaldığı kadının ilgisini uyandırdı. O kadın Yusuf'un kendisinden faydalanmayı murat etti. Kadın kapıları kapattı ve Yusuf (as) hadi bakalım yanıma gel dedi. Yusuf bu arzu ve fitnenin kar­şısında ne yaptı.

—Genç talebe üstadına dedi ki: Vallahi ya üstat zor bir durum. Yusuf'un imanı için korkulacak bir imtihan. Peki, kadının bu arzusu karşısında ne yaptı?

—Üstat dedi ki: Evet imtihan gerçekten zor lakin Yusuf başarıyla bitirdi. Güçlü arzuların sesi kadını Yusuf'a yönelttiği gibi Yusuf'unda kadına yönelmesini istiyordu. (lakin Yusuf'un kalbindeki imanın sesi daha güçlüydü. Bu davetten onu alı­koydu.) Kadın tekrar bir daha onu (Yusuf'u) aldatmaya ve kadınların önünde, günahkâr olan kendisine rağbet etmesi için zorlamaya çalıştı. Şöyle diyerek:

"Ben onun nefsinden murat almak istedim. Fakat o, (bundan) şiddetle sakındı. Andolsun, eğer o kendisine em­redeceğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacaktır!" (Yusuf 32)

Hz. Yusuf, iki zor imtihan arasında kaldı. Ya diniyle imti­han edilip fuhşa ve apaçık günaha dalacak ya da dünyası ve hürriyetiyle imtihan edilip hapse atılacak ve sürünenlerden olacak

—Talebe üzülerek: Yusuf neyi tercih etti?

—Hoca: Allah'ü Teâlâ ona dünyasının selameti karşı­sında dininin selametini tercih etmesini, imanı söylemeyi nasip etti. Nitekim Kur'an-ı kerim bu durumu bize şöyle ha­ber verir:

"(Yusuf) Rabbim! Bana zindan, bunların benden iste­diklerinden daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çe­virmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum! Dedi." (Yusuf 33)

—Talebe hocasına dedi ki: Yusuf'a bundan sonra ne oldu?

—Hoca: onu haksız olarak hapsettiler ve hapiste birkaç sene kaldı. Ancak zindanın karanlığı onun kalbindeki nuru söndüremedi, risalet sahibi bir mümin olduğunu unuttura­madı. Yusuf zindanda Allah'ın birliğine davet etmeye ve zin­dandaki arkadaşlarını putperestlikten uzaklaştırmaya devam etti. Nitekim bir rüyanın yorumu / açıklaması hakkında ken­disine soru soran iki gence Allah Tealâ'nın kendisine gayb dan öğretmiş olduğunun bir kısmını haber verdi. Sonra şöyle dedi:

"Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ben Allah'a inanmayan bir kavmin dininden uzaklaştım. Onlar Âhiret-i inkâr edenlerin kendileridir. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakup'un dinine uydum. Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılardı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı? Allah'ı bırakıp ta taptıkla­rınız sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil in­dirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisin­den başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dos­doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yusuf 37-40)

—Talebe dedi ki: bu hapsedilmiş müminin akıbeti ne oldu?

—Hoca: Yavrucuğum, (güzel) akıbet, devamlı mütteki (sorumluluğun bilincinde olan) müminlerdir. Bu sünnetul­lahtır. Allah'ın sünnetinde herhangi bir değişiklik bulamazsın. Cahilin âlime, hastanın doktora, yolunu kaybetmiş denizcinin yol gösteren yıldıza ihtiyaç duyduğu gibi toplumda ona ihti­yaç duyar. Onu (Yusuf'u) hapiste tutacak bir sebep bulama­dılar. Ve serbest bıraktılar. Yusuf öncelikle kendisinin suçsuz olduğu ortaya çıkıncaya kadar hapisten çıkmayı reddetti. Sonra hapisten masum, başı dik, alnı ak olarak çıktı. Kral dedi ki:

"Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edine­yim. Onunla konuşunca: bugün sen yanımızda yüksek ma­kam sahibi ve güvenilir birisin dedi. Beni ülkenin hazinele­rine tayin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim dedi. Ve böyle Yusuf'a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kim­seye rahmetimizi eriştiririz. Ve güzel davrananların mükafa­tını zayi etmeyiz." (Yusuf 54-56)

Bu makam Yusuf'un imanı için başka bir imtihan idi. Musibetle imtihan edildiği gibi nimetle de imtihan edilir.

—Talebe: Nimetle nasıl imtihan edilir?

—Hoca: Allah Teâlânın şu ayetini okudu. "Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz." (enbiya 35).

Bazı insanlar kendine hâkim olur, sabreder tasalanmaz. (Fakat) nimetle imtihan edilince şımarır, büyüklenir, gurura yenik düşer. Fakat Yusuf aziz (yönetici) oldu. Zindanda ki Yusuf'tan herhangi bir değişiklik sadır olmadı. O dünyaya hükmetti, dünya ona hükmetmedi. O mısırın maliyesine (hazinesine) hâkim oldu, fakat hazine (mal) onun kalbine sahip olamadı. Önüne yemek konunca doyuncaya kadar değil, ihtiyacını karşılayacak kadar yerdi. Bu durumun sebebi kendisine sorulunca dedi ki: Kendim doyunca fakirlerin açlı­ğını unutmaktan korkarım.

Bir defasında kardeşleri babasına sahip olmak isteyince doğru sözlü Yusuf'un imanı ortaya çıktı. Yusuf'un kardeşleri babalarının sevgisi sadece kendilerine ait olsun diye Yusuf'u öldürmek istediler. Sonra onu kuyunun dibine attılar. Sonra değersiz bir pahaya, sayılı birkaç dirheme sattılar. Onu de­ğersiz, köle gibi gördüler.

Kardeşleri Filistin'den geldiler, yardım ve erzak istediler. Yusuf, onlardan intikam almaya gücü yettiği halde onları affetti, bağışladı. Ve dedi ki:

"Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merha­metlilerin en merhametlisidir." (Yusuf 92).

Bakanlık ve yönetim Yusuf'a düzgün davrandıktan ve Yusuf'ta ana-babasına ve kardeşlerine kavuşmakla gözü ay­dın olduktan sonra Yusuf kendisi bakanlıktakilere daha iyi davrandı ve maliyeyi daha iyi muhafaza etti ki: Allah'ın rıza­sına nail olsun, ebedilik yolunda Allah'a mülâki olma mutlu­luğuna ersin. Me'sur duasıyla Allah'a yöneldi:

"Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen ) olayların yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da Âhirette de benim sahibimsin. Beni Müslüman olarak öldür ve beni Salihler arasına kat!" (Yusuf 101)

Yavrum işte bu kuvvetli iman örneklerinden bir örnektir. Bunda gençler için bir model, akıl sahipleri için ibret, inkâr­cılara karşı bir hüccet, inanan bir toplum içinde bir hidayet vardır.

YÖNLENDİRME VE DÜZELTME

Öğrenci hocasının yanına girdi, ona selam verdi ve hu­zurunda edepli, terbiyeli bir şekilde oturdu.

—Hoca dedi ki: Bugün senin yüzün gülüyor, çok neşeli­sin, çok sevinçlisin.

—Öğrenci: Evet, dedi. Niçin sevinçli olmayayım. Gecele­yin iki büyük hazineyle karşılaştım. Her ikisi de hocamın tev­cihlerindendir, yönlendirmelerindendir. Ruhunun kaynağı, imanın coşkunluğu, terbiyenin doğruluğu (bunlardandır). Kendim için bu iki hazineden birini muhafaza edeceğim. Çünkü o sadece bana aittir. Bunda hiçbir kimsenin bana ortak olması gerekmez veya işimden bir şey bilmesi gerek­mez.

Birincisini size açıklayacağım. Belki ondan faydalanmak için sizden yolumu aydınlatacak olan ve onu anlamam sebe­biyle hayırlar elde edeceğim yönelişler bulabilirim. Fakat ben ikincisini tercih ediyorum. Çünkü Allah Teâlâ bu konuyu ortaklık kabul etmeyen bireysel kabul etmiştir. Bu işte ortak­lık olsaydı iş fasit olurdu. Fakat bu kalbi işlerdendir, bu ko­nuda şöyle denmiştir: "Beni lisan-ı halim gibi çağırıyor. Uzakta da olsa (bu) bana sevinç ve rahatlık veriyor

—Öğretmen: "Bildin" dedi

—Öğrenci: Hayır dahası da var. Dinle bak onlardan ne­ler ezberledim:

Yoktur ışığa, ihtiyacı, oturduğun evin

Kıyametle delilimiz özlenen yüzündür senin."

—Öğretmen: Daha yok mu? Öğrenci şöyle devam etti:

"Şarkı söyledi sevgilim bana; bende onun gibi (söyledim)

Biz onlar gibiydik hep, onlarda bizim gibi"

—Öğretmen: "Daha… ? Öğrenci şöyle devan etti:

"Kalbe şifa bir hazrettir o, hep onu anarım.

Güvendiğim Mevla'mdır o, sadece ondan dilerim."

Dedi ki: "Bu gizli hazine ve sırla ilgilidir….." Ancak açık / aşikâr hazineye gelince işte beni asıl sevindiren şeydir ki be­nim sevincimi açığa çıkarıp öğretmenimin görmesini sağla­yandı. O da Peygamberimizin (s.a.v) şu hadisinde olduğu gibi müjdelerindendir. Peygamberimiz  bir kutsi hadi­sinde şöyle buyurdu:

"Kulum bir günah işledi ve "Ey Allah'ım beni bağışla" der." Allah: "Kulum bir günah işledi ve günahı bağışlayan bir rabbinin olduğunun bilincine vardı." Der ve günahını bağış­lar. Kul tekrar bir günah işler ve "Ey Allah'ım beni bağışla "der. Allah: "Kulum bir günah işledi ve günahı bağışlayan bir rabbinin olduğunun bilincine vardı" der ve günahını bağışlar. Kul tekrar günah işler ve "Allah'ım günahımı bağışla" der. Allah: "kulum bir günah işledi ve günahı bağışlayan bir rab­binin olduğunun bilincine vardı. Kulumu bağışladım artık dilediğini yapsın" der.

Öğretmen ve öğrenci birbirlerine uzunca bir şekilde bak­tıktılar. Sonra öğrenci: "Bu zikrettiğin şey hazineye giden yollardan sadece biri diğeriyse Rasûlullah'ın (s.a.v) şu sözü­dür:

"Allah'a yemin olsun ki siz günahkâr bir millet olmasay­dınız Allah, sizi yok eder ve yerinize günah işleyen bir kavim getirirdi. Onlar günahlarında dolayı Allah'tan mağfiret diler, Allah'ta onları mağfiret ederdi."

Bunun üzerine öğretmen: "bu çok güzel ve hoş bir şey, ama bu kapıdan girip bu yolda silahsız yürüme. Bu yolun silahı ise itaat etmek, namaza, zikre, murakabeye devam etmek, Allah'tan korkmak ve şeytanın vesvese ve hilelerine dikkat etmektir."

Neyi kastettiğimi biliyorsun değil mi?

—Öğrenci: Söylediklerinizden şunu anladım. "Kul Allah­'ın sonsuz rahmet ve faziletine dayanarak, ma'siyet ve gü­nahları bilerek yapacak şekilde Allah'ın fazlına mutlak ve sınırsız anlamda güvenmemesi gerekir." 

—Öğretmen: Zikrettiğim hadislerde ki maksat bu değildi. Burada ki kasıt; Şayet insan, hata işler, yüz üstü kalır ve zor duruma düşerse Allah'ın rahmetinden ümidini kesmemelidir. Bilakis, şu ayeti kerimede olduğu gibi Allah'ın şu çağrısına uymalıdır: "Ey kendilerine karşı işledikleri haksızlıkta ileri giden kullarım! Sakın ha Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Muhakkak ki Allah tüm günahları affeder. Zira O, çok acıyan ve çok bağışlayandır." (zumer 53)

İnsan bir kusur işler veya hata ederse bu hatasında ısrar etmemeli, nefsini kınamamalı ve tövbeye koşmalıdır. (A'raf 201)  

Kul emin bir şekilde rabbine yönelir ve onu geri çevirme­yeceğini, Allah'ın tövbe edenlere icabet edeceğini ve temizle­nenleri sevdiğini bilir. Ayrıca, Allah Teâlânın; geceleyin gü­nah işleyenlerin tövbe etmesi için gündüz; gündüzün günah işleyenlerin tövbe etmesi için gece tövbe kapısını açacağını bilir.

Tövbe kapısı kıyamete kadar açıktır. Tövbe konusunda kul ile rabbi arasında bir vasıta da yoktur. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Kullarım eğer senden beni sorarlarsa ben onlara çok yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse benim çağrıma karşılık verin ve sadece bana inanıp-güvenin, umulur ki böylece doğru yolu bulursunuz!" (Bakara 186)

Daha sonra öğretmen sustu, düşündü ve öğrencisiyle manalı bir şekilde bakıştıktan sonra şöyle dedi: "eğer senin hazinenin cevherleri bu türden cevherler olursa ne mutlu sana. Sakın ola ki gafil olma, böbürlenme ve bu yolda silah­sız yürüme. Bu seni tehlikeye düşürür. Her zaman sabırlı ol, Allah sana yardım eder. Hazineni koru ve ondan istifade et.

—Öğrenci: "Emrin başım üstüne! İnşallah sahip oldu­ğum hazinenin mücevherlerini koruyacağım. Çünkü bu ha­zine benim için çok değerlidir. Nefsimi ıslah edip, itaat ede­rek nefsimi yaratandan ayırmayacağım. Bu itaatlerin ilki na­mazdır. İnsanları, benim üzerinde bulunduğum yola çağıra­cağım ve söz veriyorum size hocam! Âlimlerin sultanı İzz Abdis­selam'ın bu konudaki sözlerini ezberleyeceğim.

(İzz b. Abdisselam) şöyle diyor:

"Dini yüceltmek amacıyla kişinin kendini tehlikeye at­ması meşrudur. Bundan dolayı Müslüman bir savaşçının, müşriklerin safında gizlenmesi caizdir. Aynı zamanda emr-i bi'l-ma'ruf nehy'i anil münker konusunda da kişinin kendini tehlikeye atması, güçlü huccet ve delillerle dinine hizmet etmesi meşrudur. Kim bir konuyla ilgili nefsinden korkarsa vücup işlerden düşer ve o kişi müstehap olur. Ama kim Al­lah'ı kendi nefsine tercih ederse Allah onu tercih eder. Kimde insanların hoşlanmadığı bir şey ile Allah'ın rızasını dilerse Allah ondan razı olur ve insanları ona razı kılar; ancak kim Allah'ın hoşlanmadığı bir şey ile insanların rızasını kazan­maya çalışırsa Allah da ona gazap eder ve insanları ona karşı gazaplandırır. Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmak onun dışındakilerin rızasını kazanmaktan daha üstündür.

"Hayat acı olsun senle aram güzel olsun yeter.

Âlem gazap etsin sen benden razı ol yeter"[10]

—Öğretmen: Bu sana yeter, sana güveniyorum. Daima sabır ehlinden ol; Allah sana yardım eder, seni korur ve gö­zetir.

 

EŞİTLİK FİDANI

Namazda insanlar için pek çok ameli ders vardır.

 İnsanlar aynı safta aynı kıbleye yönelerek ve aynı anda hareket ederek ve aralarında zengin, fakir vs. olmaksızın ve kendilerine önceden bir yer ayırma olmaksızın. Mescide ulaşma zamanlarına göre durdukları saflarda ki İslam ilk safta durmayı teşvik etmiştir. Allah'a yönelirler. Secde ise ubudiyet ve tevazu ile Allah'a boyun eğmenin en önemli ruknü sayılmıştır. Çünkü ayette Allah (cc):

 "Ey iman edenler, Rüku yapın, secde yapın ve rabbinize ibadet edin" (Hac 77) buyurmuştur.

İnsanın en şerefli şeylerden birisi alnıdır ve ubudiyet için namazda alnını yere koyar. Bazı zaman ve durumda da ge­rekirse toza bular.

Ey! İman eden kimse: Kendini hesaba çek ve namaz dı­şında da alnını secdeye koy, kendi nefsinin içinde bulunduğu durumları düşün. Buna razı olup bunu kabul eder misin? Şüphesiz nefsinde bir eksiklik ve bu durumdan dolayı bir darlık bulursun. Oysa secdede alnını yere koyarken huşu içinde (Allah'ı tesbih eder, seni en güzel şekilde yaratan Al­lah'ı düşünür ve mutlu olursun). Eğer namazın kabul olursa bu mutluluğun daha da artar. Bu secdeyi günde en az 34 kere yaparsın.

Normal zamanda ayağını koyduğun yere alnını koymayı namaz dışında yapmayı kabul eder misin? Ya da âlemlerin rabbi olan Allah dışında bir varlık için secde yapmayı kabul eder misin? Konumun ne olursa olsun istersen dünyanın hâkimi ol Allah bunu affeder mi? Asla, Allah katında herkes eşittir ve insanın Allah'a en yakın olduğu zaman secdede ki zamanıdır.

Allah (cc) insanların dış görünüşlerine ya da toplum içe­risinde ki statülerine bakmaz. Bilakis insanların kalplerine ve niyetlerine bakar. Niyetinde namazda önemli bir rolü vardır.

 İbn Kayyım İğâsetü'l-Lehfan'da şöyle diyor:

"Niyet, bir şeye yönelme ve (yapmaya) azmetmek de­mektir. Onun mahalli kalptir ve aslında niyetin dille bir ala­kası yoktur."

Kur'an da Allah (cc) "Dini Allah'a has kılarak ibadet et­mekle emrolundular" (Beyyine 5) buyurmaktadır. Bir hadiste peygamber efendimiz (s.a.v) ise

"Ameller niyetler göre değer kazanır. Her insana sadece niyet ettiği şey vardır. Eğer bir bir kimsenin niyeti Allah ve Rasûlünü hicret etmekse, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Eğer onun niyeti ulaşacağı bir dünyalık ya da nikâhlayacağı bir kadına ise onun hicreti de onlaradır" buyurmaktadır.

Burada fiili bir hakikatte ortaya çıkmaktadır ki zengin, fakir, amir, memur, yaşlı, genç herkes aynı safta durmakta fakat ihlassız zenginin kini değil, ihlâslı fakirin amelini kabul etmektedir. Kalbi dünya, para vs. ile meşgul olanlarınkini ka­bul etmemektedir.

Namazda huşu içinde bulunması ve namazlarının kabul olmamasında korkmak bunun için titiz davranmak en önemli vecibelerden biridir.

 

-NAMAZDA Kİ BİRLİK-

Burada en güzel durumlardan birisi şudur ki kişi gece ve gündüz rabbinin huzurunda ona iltica eder ve Kur'an dan okuduğu fatiha'nın olsun diğer kolayına gelen ayetlerden takva, iyi ahlak, miras, medeni hukuk, ceza hukuku, savaş – barış ve anlaşmalarla ilgili olsun ayetlerin manasını tefekkür eder ve Allah'ı huşu ile secde eder.

 

…GÖKLERDE VE YERDE:"

Bu, davetçilerin efendisinin hayatından bir kesittir. Hz. Peygamberin hayatı, insanları her türlü yüce değere çağıran davranış şeklidir. Bu özelliğiyle de dini unsurların kendisinde temsil bulduğu yüce bir örnek bir şahsiyet olmuştur. İnsanla­rın arasında yaşamış ve etten ve kandan oluşan insanların gözleriyle gördükleri tam bir örnek olmuştur. İnsanlar ara­sında sürekli olarak yaptığı davetin ahlakiliğiyle hayatının tüm durumlarına cevap verebilen birisi olarak yapmıştır.

Üstat Mevdûdî şöyle diyor:

"Namazın hakikati günde beş kez gece ve gündüz dilinde ve amellerinle iman ettiğin şeyleri tekrar etmen ve hatırla­mandır. Sabahleyin uyanınca henüz başka bir şeyle meşgul olmadan önce rabbinin huzurunda temiz bir şekilde dur­mandır. Sonra onun huzurunda secde ederek, rükûda iken otururken ve yatakta iken kulluğunu ikrar etmendir, ondan yardım dilemen ve onun seni doğru yola eriştirmesini iste­mendir. Ve onunla senin aranda ki itaat ve kulluk yapma hususunda ki sözü yenilemendir.

Allah'ın gazabından uzaklaşma ve rızasını elde etme ko­nusunda ümitler olduğunu dile getirirsin ve Allah'ın kitabını okursun, onun Rasûlünün doğruluğuna şahadet edersin, Allah'ın mahkemesine döndürüleceğin, amellerinden sorula­cağın ve hak ettiğin karşılığı bulacağın o günü hatırlarsın."[11]

 

NAMAZ MİRAÇ'TIR

Fikirler sınırlanamaz, diller susturulamaz, organlar sus­maz ve sakinleşmezler. Nefsimizle en azami derecede ilgi­lenmezsek ve hayatımızı faydalı şeylerle doldurmazsak basit ve küçük işlerle meşgul oluruz. Nefsimizle hayrı işlemeyi alış­kanlık haline getirmezsek şer mutat hale gelir. İslam'ın farzla­rında Müslüman'ın şanını yücelten durumlar vardır ve em­rettiği kişiyi yüceltir. İnsanların nefislerinde sorumluluğu az ve basit olan işlere meyil vardır. Nitekim nefisler için meşakkatli işlerden söz konusudur. Cihat ve mücadele ruhundaki zor­luktan dolayı (Cennet zorluklarla, cehennem ise şeheviyâtla çepeçevre kuşatılmıştır).

Bunun içindir ki nefislerimizi zorluklar her ne olursa ol­sun gücümüz yettiğince yüceltmeye çalışmalıyız. İşlerin en yücelerine alışıncaya kadar ve yüce seviyelere muttaki olana kadar zorluklara karşı tahammül etmeye alışmalıyız. Her türlü basit ve değersiz işlerden uzak durmak gerekir "Doğrusu Allah, önemli (büyük) işleri sever ve değersiz işlerden hoş­lanmaz".

Nefis yüce hasletlerle ve Allah'a teat ile meşgul olarak terbiye etmek gerekir, tâki nefis, değersiz ve adi şeylerden hoşlanmaz duruma gelsin. Nefis, ruhi lezzeti ancak namazla, Allah'a itaatle, Kur'an okumakla, iyiliği emredip kötülükten nehy etmekle tadabilir.

Nefislerde yücelik ve aşağılık duygusu vardır, yine nefis­lerde hayır ve şer, iyi ve kötü vardır. Sen kendi nefsini hayır­lara yönlendir, nefsine iyilik yönlerini taahhüt et. Nitekim Yüce Allah her zaman doğru söyler, şöyle buyuruyor:

"Nefsi ve onu düzenleyene ve sonrada ona bozukluğunu ve korunmasını ilham edene ki, gerçek kurtuluş bulmuştur. Onu temizlikle parlatan, onu kirletip görmende ziyan etmiş­tir."[12]

 


 



[1]    Hadisteki 'yanarsınız' şeklindeki ifade "günahlar ve küçük kusurlarınız nedeniyle zarar uğrarsınız" demektir. Bu hadisi Taberânî  Sağîr ve Evsat'ta rivayet etmiş olup, "hasen" (sahihe yakın makbul bir) hadistir. Münzirî ise, Et-terğîb ve't-Terhîb adlı eserinde Abdullah b. Mesud'un kendi sözü olarak nakleder.

[2]    Şeyh Muhammed Gazali'nin eseridir.

[3]    Hacc, 77.

[4]    Ahmed b. Hanbel, el-Müsned.

[5]    Lokman, 13.

[6]    Vâkıa, 57-59.

[7]    Mürselât, 24.

[8]    Bkz. Dr. Yusuf el-Karadavî, İman ve Hayat,

[9]    Bkz. el Müctemau'l-Kuveytiyye. cilt I.

[10]   Tabakat-ı sübki  s/90 

[11]   Onun İslam'ın ilkeleri adlı eserine bkz.

[12]   Şems Sûresi ayet (7-10)