Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

MÜSLÜMANIN İMANI - Ibretveoner - 4. Sayfa

MÜSLÜMANIN İMANI

 

Müslüman, Allah'a, meleklerine, kitapla­rına, peygamberlerine inanan ve peygam­berler arasında hiçbir ayrım yapmayan insan­dır. Yine müslüman ahirete de inanan ve inandıklarını sözlerinde, eylem ve gidişatında ortaya koyan kişidir. Nitekim Bakara sûresi­nin 285. âyetin de şöyle buyurulmaktadır: "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman et­tiler). Her biri, Allah'a, meleklerine, kitapla­rına, peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiç biri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler."

Müslüman, sözlerinde ve davranışlarında Hz. Peygamber'e uygunluğu esas alır, haya­tını onun öğretilerine göre belirler. O, Hz. Peygamber (S.A.V)'e ne kadar tabi olursa o kadar sırat-ı müstakime yakın olur ve doğ­ruyu yakalamış olur.

1- Müslüman, Allah'ın, göklerin, yer yü­zünün ve ikisi arasındaki bütün varlıkların ya­ratıcısı, insanlık ve cinler aleminin Rabbi ol­duğuna inanır. O Allah tek bir ilahtır, hüküm­ranlığında ortağı, benzeri ve dengi yoktur. Kulluğa, kendisine yönelmeye ve yalvarmaya layık olan sadece O'dur. Şu âyetlerde bunlara değinilmiştir:

"O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın"[1]

"Göğün ve yerin O'nun buyruğu ile durması da O'nun (varlığının) delillerinden­dir. Sonra sizi topraktan bir çağırdı mı he­men (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz."[2]

"De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiç­bir dengi yoktur."[3]

2- Melekleri yaratıp onların her birine ayrı ayrı görev veren de Allah'tır. Bazısının görevi peygamberlere risâlet görevlerini ve bu risâleti insanlara tebliğ ederken takip ede­cekleri metodu bildirmektir. Bazısı da insanla­rın ruhlarını almakla görevlidir. Bir kısmının görevi kıyamet gününde Sûr'a üflemektir. Dolayısıyla hepsinin görevi farklı farklıdır. Bütün buınlarla birlikte melekler de Rablerine hamdederek onu tesbih ederler ve ondan af dilerler:

"Gök gürültüsü hamd ile Allah'ı tesbih eder. Melekler de O'nun heybetinden dolayı tesbih ederler. Onlar, Allah hakkında mü­cadele edip dururken O, yıldırımlar gönde­rip onlarla dilediğini çarpar. Ve O, azabı pek şiddetli olandır."[4]


"Allah kendi emriyle melekleri, kulla­rından dilediği kimseye vahiyle, "Benden başka tanrı olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun" diye gönderir."[5]

"Melekler de Rabbini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret dili­yorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."[6]

 3- İnsanları Allah'a kul olmaya ve O'nun emir ve yasaklarına itaat etmeye çağırmak üzere onlara peygamber gönderen de Allah'­tır. Müminin bu husustaki imanı da tamdır. Nitekim bu hususa da Kur'an'da şöyle işaret edilir:

" (Allah'ın emirlerini) onlara iyice açık­lasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah di­lediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir."[7]

"Sonra biz peyderpey peygamberleri­mizi gönderdik. Herhangi bir ümmete pey­gamberlerinin geldiği her defasında onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik ve onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman et­meyen kavmin canı cehenneme![8]

4- Allah, insanların hayatlarında uygula­yacakları metot ve ilkeler bütünü olmak üzere peygamberlerine kitaplar gönderir. Peygam­berler Allah teâlanın kendilerine indirdiği ki­tapları önce kendi hayatlarında tatbik ederek canlı birer örnek olarak kendilerine uyanlara açıklayıp öğretirler.

Her ne kadar insanlar haktan ayrılıp da­lalet karanlıklarına düşmüş olsalar da, her topluma, Allah'ın âyetlerini okuyup onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları içine düş­tükleri karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bir peygamberin gönderilmesi hakîm olan (her şeyi yerli yerince yapan) Allah'ın hikmetinin bir gereği ve tezahürüdür. Her peygamber, güç ve kudret sahibi bir ilahın var olduğu gerçeğini gönderildiği topluma açıklar ve onlara Allah'ı tanıtır. Ayrıca onların rahat ve huzur içinde yaşamalarını temin edecek mü­kemmel düsturu onlara öğretir. Kendilerine gönderilen peygamberin çağrısına kulak ve­ren insanlar hayatlarında Allah'ın düsturunun yol gösterici olduğu erdemli bir toplum mey­dana getirirler ki böyle toplumlar kendilerin­den sonraki nesillere de Allah'ın istediği bir şekilde numûne olurlar.

Bir peygamberin, çağrısına kulak veren­lere önder ve örnek olmasının en önemli şartı, o peygamberin, gönderildiği kavmin içinden biri olup onlara kendi dilleriyle hitap etmesidir. Bunun aksini düşünmek mümkün değildir. Çünkü o takdirde insanlar o pey­gamberi anlayamazlar ve peygamberin alışık olduğu hayat tarzı ile onların hayat tarzları birbirinden farklı olur ki, bu da peygamber ile o kavim arasında ayrışma ve birbirlerinden uzaklaşmaya neden olur. Neticede de ilahi iradeye uygun olarak doğruyu bulup hakka ulaşamazlar.

Gönderilen peygamber, bırakın farklı bir kavimden olmayı, bir melek dahi olsa pey­gamber göndermedeki gaye gerçekleşmez. Aksine insanlar bizim doğamız meleklerinkin­den farklı, bizim gücümüz de meleklerin yap­tıklarına yetmiyor diyerek mazeret ileri sürer­ler. Fakat Allah hiç kimseyi yapamayacağı bir şeyle sorumlu tutmaz ve tutmamıştır. Dolayı­sıyla Kur'an'da belirtildiği üzere insanoğluna gönderilen peygamberler de kendileri gibi birer insandır. Kur'an'daki ilgili âyetlerde şöyle denilmektedir:

"Muhammed'e (görevlendireceğimiz) bir melek indirilseydi ya! Dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı. Eğer peygamberi bir melek kılsaydık mu­hakkak ki onu insan sûretine sokar, onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürür­dük."[9]

"Şunu söyle: Eğer yeryüzünde yerleş­miş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber olarak bir melek gönderirdik."[10]

"Onlar (bir de) şöyle dediler: Bu ne bi­çim peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indi­rilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı ol­malıydı!"[11]

İletişim zorluğu ve değişik yaşam şartları neticesinde kavimler birbirinden farklı yaşan­tılara sahip oldukları için Allah her kavme ve her topluma özel bir peygamber göndermiş­tir. Zamanın ilerlemesine paralel olarak ileti­şim araçları gelişip değişik halkların birbirle­riyle buluşma imkânlarının artması, bütün insanlara örnek olacak ve önceki peygam­berlerin bölgesel tebliğlerini nesh ederek (uy­gulamaya son vererek) bütün insanları ortak bir çağrı etrafında toplayacak evrensel bir mesajı olan bir peygamberin gönderilmesini gerekli kılmıştır.

Her peygamberin davetinin özünde in­sanlığa yöneltilen Allah'a teslim olma çağrısı vardır ve ilk insandan kıyamete kadar bu çağ­rıya kulak veren herkes İslâm ümmetinin bir ferdidir. Nitekim Allah teâla Enbiya sûresinde bir çok peygamberin ismini saydıktan sonra şöyle buyuruyor:

"Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbini­zim. Öyle ise bana kulluk edin."[12]

"Ey Peygamber! Temiz olan şeylerden yiyin, güzel işler yapın. Ben sizin yaptıkla­rınızı hakkıyla bilmekteyim. Şüphesiz bu( insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümme­tinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse benden sakının (denildi)."[13]

Önceki peygamberlerin her birinin, kendi kavimlerinin birer ferdi olduklarını belirtmiş­tik. Peki bütün evrensel bir mesaj getiren son peygamberde durum ne olmalıydı. İnsanlık alemi çoğalıp çok çeşitli halklar oluştuğu için son peygamberin aynı anda birden fazla kavme müntesip olması düşünülemez. Dola­yısıyla mesajı evrensel olmakla birlikte o da kendinden öncekiler gibi her hangi bir kav­min içinden çıkmıştır. Diğer milletlerin, ma­dem bizim kavmimizden değil o halde onun getirdiği mesaj bizi bağlamaz şeklinde bir de­lil getirmelerini gerektirecek hiçbir sebep yoktur. Çünkü bir kavimden olmasa diğer bir kavimden olacaktır ve bu da kaçınılmazdır. O zaman aynı mazeretin diğer kavimler için de geçerli olması gerekir.

Fakat son peygamber Muhammed (s.a.v) bütün milletlerin ortasında bulunan Arap ya­rımadasından çıkmış ve böylece çağrısı bü­tün dünyaya yayılmıştır:

"İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin (arzula­yıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâ­be'yi) biz ancak peygambere uyanı, ökçe­leri üzerinde geri dönenden ayırt etmek için kıble yaptık. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek de­ğildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir."[14]

Son peygamber Hz. Muhammed'in Ara­bistan bölgesindeki Mekke halkından birisi olmasının bir diğer espirisi de şudur; Hz. Peygamber'in mensubu olduğu kavim, ken­dilerinden son derece az sayıda peygamber gönderilen bir kavimdir. Dolayısıyla değerini iyi bilmeleri için son peygamber Mekke top­lumundan seçilmiştir. Şayet Hz. Muhammed, içlerinden daha önceleri bir çok peygamber seçilmiş bir kavimden olsaydı O'nun değerini hakkıyla takdir edemezler, onu da diğer pey­gamberlerden birisi gibi sayarlardı. Çünkü diğer milletler nebi ve resûl tabirlerini ve bu sıfatlarla içlerinden seçilen kişileri gayet nor­mal kabul ediyorlar, onların mesajlarını hafife alabiliyorlardı. Fakat Arap toplumunda böyle bir alışkanlık söz konusu değildir. Zira Hud, Salih ve Şuayb (a.s) dışında Araplardan bir peygamber gönderilmemiştir.

İnsanlığa son peygamberin gönderilmesi uzun bir fetret döneminden sonra gerçek­leşmiş, bir önceki peygamber ile arasında çok uzun bir müddet geçmiştir.[15] Bu aradaki müddetin uzun olması sebebiyle insanlar, içine düştükleri sıkıntılardan kendilerini kurta­racak bir peygamberin bekleyişi içinde onun davetini kabule iyice hazırlanmışlardır.[16]

Hz. Muhammed'in şeriatı önceki pey­gamberlerin şeriatlarını da kapsayan, onları yürürlükten kaldıran en son şeriattır. Hz. Mu­hammed de orta bir ümmetin peygamberi ve bütün insanlığa örnektir. Getirdiği din de bütün insanlığa uygundur.

Müslüman şunu da iyi bilmelidir ki, rüz­gârları, yağmurları ve çeşitli tufanları gönde­ren de Allah'tır ve kâinattaki her şey Allah'ın emri ve iradesiyle olmaktadır. Bütün bunlarla da insanlar sınanmaktadır. Nitekim bununla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrul­maktadır: "Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün im­kânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evleri­nin altından ırmaklar akıttığımız nice ne­silleri helak ettik. Biz onları, günahları se­bebiyle helak etti ve onların ardında başka nesiller yarattık"[17],

"Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onla­rın üzerine tufan, çekirge, haşere, kurba­ğalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahk3ar bir kavim oldu­lar"[18].

Allah teâla, gerçekleşeceğinde en ufak bir şüphe olmayan kıyamet gününde bütün insanları bir araya toplayacaktır. O gün in­sanlar dağılmış çekirge sürüsü gibi kabirle­rinden kalkarak alemlerin Rabbi'nin huzuruna gidecek ve herkes dünyada iken yaptıkların­dan hesaba çekilecektir. Her kim dünyada zerre ağırlığınca bir iyilik yapmışsa o gün kar­şılığını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yapmışsa karşılığını görecektir. Kimin amel defteri sağından verilirse bu onun iyilik­lerinin ağır bastığının ve azaptan kurtulduğu­nun delilidir. Kiminki de sol tarafından veri­lirse bu da onun kötülüklerinin ağır bastığının delilidir. Neticede Cenneti Hak edenler Cen­nete, Cehennemi hak edenler de Cehenneme sürüleceklerdir. Bu durum her iki taraf için de kaçınılmazdır. Nitekim Kur'an'da şöyle buy­rulur: "Onlar düşünmezler mi ki, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltilecekler! Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzuruna divan duracaklardır".[19]

Ayrıca Zilzâl sûresinde de şöyle buyrul­maktadır: "Yerküre kendine has sarsıntıyla sallandığı, toprak ağırlıklarını dışarı çıkar­dığı ve insan "Ne oluyor buna" dediği vakit, işte o gün (yer) Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır. O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık geri dönüp gelirler. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu gö­rür."[20]

 

C


 



[1]    K.Kerim, Bakara, 22.

[2]    K. Kerim, Rûm, 25.

[3]    K.Kerim, İhlas, 1-4.

[4]    K.Kerim, Ra'd, 13.

[5]    K.Kerim, Nahl, 2.

[6]    K.Kerim, Şûra, 5.

[7]    K.Kerim, İbrahim, 4.

[8]    K.Kerim, Müminûn, 44.

[9]    K.Kerim, En'am, 8-9.

[10]   K.Kerim, İsra, 95.

[11]   K.Kerim, Furkan, 7.

[12]   K.Kerim, Enbiya, 92.

[13]   K.Kerim, Müminun, 51-52.

[14]   K.Kerim, Bakara, 143. bu âyette asıl vurgulanmak istenen husus, kanaatimizce Muhammed Ümmetinin, her yönüyle îtidali ve aşırılıklardan uzak, orta ümmet kılınmış olmasıdır. Yoksa âyeti Hz. Muhammed'in içinde bulunduğu bölgenin coğrafi konum itibariyle dünyanın ortasında bulunmuş olması ile kayıtlamak doğru olmaz. (Mütercim)

[15]  Ey ehl-i kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada elçimiz size geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki (kıyamette): "bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir. (Maide, 19).

[16]  Hz. İsa'nın göğe yükseltilmesiyle Hz. Muhammed'e peygamberlik görevi verilmesi arasında 578 yıllık uzunca bir fetret dönemi vardır. Bu dönemde başka bir peygamber gönderilmemiştir. İsa (a.s) miladî 33'te göğe yükseltilmiştir. Hz. Muhammed de 571'de doğmuştur, arada 538 yıl vardır. Hz. Muhammed 40 yaşında peygamber olduğuna göre 40 yıl daha eklememiz gerekir. Dolayısıyla peygamber gönderilmeden geçen süre 578 yıla tekabül etmektedir.

[17]  K.Kerim, En'am, 6.

[18]  K.Kerim, A'raf, 133.

[19]  K.Kerim, Mutaffifîn, 4-6.

[20]  K. Kerim, Zilzal, 1-8.