Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sömürgecilik - İslami Bilgiler - Ibretveoner - 6. Sayfa

SÖMÜRGECİLİK

 

Hilafetin 3 Mart 1924'te ortadan kaldırıl­masıyla birlikte müslümanları birbirine bağla­yan ve ümmetin birliğini sağlayan bağ da koptu. Artık cihat durdu ve cihat sancağını ta­şıyan ve müslümanların gidişatına yön ve­ren de kalmadı. Neticede sömürgeciler İslâm beldelerini küçük parçalara bölerek sömür­meye başladılar, iman zayıflayınca müslü­manlar arası kalbî bağlar da zayıfladı. Sömür­geciler işgal ettikleri yerlerde ırkçılığı körükleyerek dirilttiler ve ırkçılık propagan­dası yapanları desteklediler. Bu da ümmetin içinde ayrılıkları çoğalttı bölgesel ve kitlesel ayrışmalara yol açtı. Bütün sömürgecilerin takip ettiği usül aşağı yukarı birbirinin aynı idi.

1- Her sömürgeci devlet, kendi idaresi altındaki beldelerde kendi dilinin konuşulma­sını mecbur etti. Öğrencilerin zihinlerine iyice yerleşmesi için özellikle ilk okullarda zorunlu ders haline getirdi. Böylece sömürgecilerin dili o belde halkının gündelik işlerinde ko­nuşma dili oldu ve o dili konuşabilmeyi bir­birlerine üstünlük vesilesi sayıyorlardı.

2- Her sömürgeci devlet, dinini bilmeyen, toplumsal hayatta dininin öğretilerinden uzak cahil nesiller yetişmesi için okullardaki ders programlarından dinî ve kültürel ağırlıklı dersleri kaldırdı.

3- Yine bütün sömürgeciler açılıp sa­çılma, erkeklerle kadınların karışık olarak aynı ortamı paylaşmaları, içki ve fuhuş gibi İslâm'a göre yasak olan şeylerin toplumda yaygın­laşması için çeşitli reklam araçlarıyla çaba sarf etti.

4- Sömürgeciler işgal ettikleri yerlerde özellikle eğitimde ve diğer alanlarda kendi kültürlerini ön plana çıkardılar. Tabiatıyla bu arada İslâm kültürünü devre dışı bıraktılar. Hatta İslâm'a hiç yakışmayan gerici, ilerle­meye engel, kadına hak ettiği değeri vermez gibi yaftalamalarda bulundular.

5- Ayrıca sömürgeciler Müslümanlardan cihat ve hilafet düşüncesini ve birlik beraber­lik içinde İslâm toplumu oluşturma gayelerini yok etmek için ellerinden gelen her türlü gay­reti gösterdiler.

6- Sömürgecilerin işgallerinden önce müslüman olmayan vatandaşlara askerlik görevi verilmezken sömürgecilerin işgalinden sonra onlara da askerî görevler verildi. Bu ise savaştaki cihat ruhunu ve manevi şevki kırdı, müslüman askerlerin, gayri müslim askerlerin inançlarına ilgi duymalarına kapı araladı. Müslüman olmayan askerler ordunun gizli sırlarını dışarıya aktarır oldular. Savaşlarda, özellikle de kendi inançlarını paylaşanlara karşı yapılan savaşlarda orduyu içten yıkıcı nitelikte hareketler yaparak sadık olmadıkla­rını gösterdiler.

7- Müslümanları iyice zayıflatmak isteyen yabancı güçler, ahiret düşüncelerini yavaş yavaş unutarak dünyaya yönelen Müslüman­lara sevecen davranarak onları kendilerine yakınlaştırdılar. Hal böyle olunca bu şuursuz müslümanlar gidişatlarını onlara göre ayarladılar ve onların kurduğu planları desteklediler. Dolayısıyla kadınlar açılıp saçı­larak ve müminin vakarına yakışmayan tavır­larla toplumun içine karışmaya başladı, açıktan içki içilir oldu. Bu arada yabancı güçler buna toplumu iyice özendirmek için, projelerinin kurbanı olanları iyice pohpohlaya­rak adeta merdivenin son basamağına çıkar­dılar. Şunu da unutmamak gerekir ki, yüksek mertebelere getirilen bu kişiler kendilerine biçilen rolü oynayıp görevlerini tamamladıkla­rında gayet kolay bir şekilde harcanmışlardır.

İslâm coğrafyasındaki bütün bu yıpratma faaliyetlerinin neticesi olarak İslâm beldele­rinde, inancı zayıf, doğru bir hayat tarzı oluş­turamamış, batı kültürüne bağlı ve batı kül­türü karşısında aşağılık kompleksine kapılan nesiler yetişti. Gayri müslimlerin dilleri ve kültürleri alabildiğine yayılarak insanların dil­lerine, elbiselerine hatta iş yerlerinin isimle­rine varıncaya kadar yabancı isimler hakim oldu. İnsanların kendi arasındaki gündelik konuşmalarda bile yabancı kelimeler kullanılır oldu.

Sömürgeciler arzuladıkları hedeflerine ulaşınca artık onların buralardan çekilmelerini engelleyecek bir sebep yoktu. Çünkü artık kendilerini destekleyen, taklit eden, kültürle­rini ve dillerini yayan, ayrıca, İslâm kültürü aleyhinde asılsız iftiralarda bulunup bu alanda zihinleri karıştırıcı bir takım şüpheler uyandı­ran ve İslâm'a göre haram olan bir takım uy­gulamaları müslümanlar arasında yaygınlaştı­ran payandaları vardı. Dolayısıyla sömürüle­rini bu yerli işbirlikçilerle devam ettirebilirlerdi. Zira onların buralardan çekilmeleri, uzun za­mandan beri memleketlerinden ve ailelerin­den uzak kalan askerlerinin uzaklıktan kay­naklanan sıkıntılarını hafifletmek için de ge­rekliydi. Ayrıca işgal süresinin uzun olması, düşünce yapılarını değiştirerek kendilerine bağımlı hale getirmek istedikleri halk üze­rinde olumsuz etki yaparak kendilerinden nef­ret etmelerine sebep olabilirdi.

Sömürgecilerin işgal ettikleri ülkelerden çekilirken, arkalarında kendi kültürlerinin sevdalısı olmuş, kendilerini taklit eden birçok halk bıraktıklarını belirtmiştik. Hal böyle olunca fikrî alandaki sömürü faaliyetleri de­vam etti. Daha önceden baskı ile kabul ettir­meye çalıştıkları fikirler artık kendiliğinden kabul görüyordu.

Müslümanların tek çatı altında toplanma­sından rahatsız olan mihraklar, müslümanları parçalayıp onların bir daha bir araya gelmele­rini ve birlik oluşturmalarını engellemek için tüm imkanları ile müslümanları hilafet mef­kûresi ve tek bir halifeye tabi olma ülküsün­den uzaklaştırma faaliyetlerine başladılar. Bunu gerçekleştirmek için önce müslüman halklar arasına ırçılık ve kabile üstünlüğü an­layışını soktular. Yani her hangi bir ırka men­sup olanlar, İslâm kardeşliğini dikkate almak­sızın kendi ırkına mensup olanların birlik oluşturmaları için çalışacaktı. Bu planın uy­gulanması için, bizzat savunuculuğunu yapan elemanlar gerekiyordu. Müslümanlar ara­sında bunu yapacak eleman bulamayınca Suriye hristiyanları başta olmak üzere bir ta­kım gayri müslim azınlıkları ve menfaat düş­künü insanları müslümanlar arasında kavim ve ırk üstünlüğü taassubunu yaymada kul­landılar.

Böylece İslâm ümmeti çeşitli bölge ve ülkelere ayrılarak bölgesel üstünlük yarışları başlamış oldu. Müslümanlar bölük pörçük bir şekilde birbirine karşı ırkları ve kavimleriyle övünen gruplara ayrıldılar. Artık önceden ol­duğu gibi tek bir halifenin idaresi altında toplanma, safların birlenmesi ve düşmanlara karşı manevi bir dinamik olarak cihat ruhu­nun canlı kalması düşüncesi müslümanların gündeminde değildi.

Dış güçler sömürgeleştirdikleri ülkeler­den fiili olarak çekilseler de, onların, kendi fikirlerini müslümanlara empoze eden işbir­likçileri ve figüranlarıyla ilişkileri, onları hristt­yan kadınlarla evlendirmek suretiyle de­vam ediyordu. Nitekim bu işbirlikçiler dış ül­kelere gittiklerinde kendilerine yön verip ha­reket metotlarını öğretenler onlara bir de ba­yan arkadaş sunarlar, bu bayanlar kısa süre içerisinde onları eğitir ve kalplerine girmeyi başarırlar, zamanla onları kendileriyle evlen­meye ikna ederler ve evlendikten sonra da onların ülkelerine giderek onların aile bireyleri arasına katılırlar, bu suretle kendilerine veril­miş olan görevi yerine getirirlerdi.

Tabi bu arada ilim tahsili için dış ülkelere giden Müslümanlar da oralarda hristiyan eş­lerle evleniyorlardı. Bu özellikle kültürel ve maddi zenginlik bakımından ileri düzeydeki ailelerin çocuklarında oluyordu. Çünkü bun­ların topluma yön vermesi daha etkili olacağı için özellikle tercih ediliyorlardı.

Topluma yön veren ilim adamlarının sesleri kısılıyor, sadece kendilerine emredilen şeyleri dile getiriyorlar ve kendilerine izin ve­rildiği kadar konuşuyorlardı. Tabi bunlar ara­sında dünyalık menfaat peşinde olup kendile­rine sağlanan imkanlar ölçüsünde görüş ser­dedenler olduğu gibi, doğruları söyleyenlere verilen cezaları görüp korkan ve bu yüzden doğru bildiği bir görüşü açıklamak veya Al­lah'ın razı olacağı bir fiili yapmak yerine ha­kim güçleri memnun edecek fiilleri yapanlar da vardı. Bu arada susması konuşmasından daha hayırlı olan, konuştuğunda Allah'ın ga­zabını daha çok celbedecek olanlar da yok değildi.

Alimlerin, hakkında görüş belirtmekten çekindikleri hususlardan birisi, özellikle ileri düzeydeki ailelerde görülen yabancı kadın­larla evlenme meselesidir. Her ne kadar müslüman bir erkeğin ehl-i kitap bir bayanla evlenmesi dinen caiz olsa da bu kadınların, kendisiyle evlendiği müslümanın memleke­tinde yaşayan zimmîlerden olması ve müslü­manlarla o kadının inancında olanlar arasında savaş olmaması, yani kadının harbî (İslâm ülkesi ile savaş halinde olan bir ülke vatandaşı) olmaması gerekir. Meselâ İslâm'ın ilk yıllarında Hz. Ömer'in halifeliği zamanında Müslümanlarla hristiyan Rumlar arasında sa­vaş çıkmış, bu nedenle Halife Ömer daha önce hristiyan kadınlarla evlenmiş olanlar­dan, hristiyan olan eşlerini boşamalarını is­temiştir. Bu gün Yahudi ve hristiyanlar haya­tımızın değişik yönlerinden bizi asıl değerle­rimize kar­şı yabancılaştırmaktadırlar. Onlarla evlen­me suretiyle oluşacak kültürel yaban­cılaşma ise daha etkili olduğu halde maalesef bu gün bu gerçek gün yüzüne çıkarılama­maktadır. Özellikle, müslüman olmadıkları halde müs­lüman görüntüsü veren, fakat in­sanlar arasına kabilevî üstünlük anlayışını empoze ederek onların birlik ve beraberliğini bozmaya çalışanların yoğun bir şekilde etkili olduğu şehir ve ülkelerde İslâm kültüründen uzaklaşma oldukça bariz bir şekilde görül­mek­tedir. Mesela bu gün bir çok meslek ve sa­nat dalları kendi dilimize ait isimlerle değil de yabancı kelimelerle adlandırılmaktadır. Yine özellikle genç neslin giyim kuşamındaki özentilerine baktığımızda eskiden beri alışık olduğumuz örfümüzle örtüşmeyen eğilimler görmekteyiz. Gençlerin bu tarz giyim kuşam ve özentilerini gören birisinin, kendisinin İs­lâm kültürünün hakim olduğu bir ülkede olup olmadığında tereddüt etmesi yadırganmaya­cak bir durumdur.


Ayrıca bu gün İslâm coğrafyasının deği­şik yerlerine baktığımızda, İslâm coğrafyasın­daki kaosa son verme, oralara barış getirme gibi bahanelerle müslümanların yaşadığı böl­gelere gayri Müslim güçlerin hiçbir izin alma­dan zorba bir şekilde musallat olmalarına şa­hit oluyoruz.

 

C