Sömürgecilik - İslami Bilgiler - Ibretveoner - 6. Sayfa
SÖMÜRGECİLİK
Hilafetin 3 Mart 1924'te ortadan kaldırılmasıyla birlikte müslümanları birbirine bağlayan ve ümmetin birliğini sağlayan bağ da koptu. Artık cihat durdu ve cihat sancağını taşıyan ve müslümanların gidişatına yön veren de kalmadı. Neticede sömürgeciler İslâm beldelerini küçük parçalara bölerek sömürmeye başladılar, iman zayıflayınca müslümanlar arası kalbî bağlar da zayıfladı. Sömürgeciler işgal ettikleri yerlerde ırkçılığı körükleyerek dirilttiler ve ırkçılık propagandası yapanları desteklediler. Bu da ümmetin içinde ayrılıkları çoğalttı bölgesel ve kitlesel ayrışmalara yol açtı. Bütün sömürgecilerin takip ettiği usül aşağı yukarı birbirinin aynı idi.
1- Her sömürgeci devlet, kendi idaresi altındaki beldelerde kendi dilinin konuşulmasını mecbur etti. Öğrencilerin zihinlerine iyice yerleşmesi için özellikle ilk okullarda zorunlu ders haline getirdi. Böylece sömürgecilerin dili o belde halkının gündelik işlerinde konuşma dili oldu ve o dili konuşabilmeyi birbirlerine üstünlük vesilesi sayıyorlardı.
2- Her sömürgeci devlet, dinini bilmeyen, toplumsal hayatta dininin öğretilerinden uzak cahil nesiller yetişmesi için okullardaki ders programlarından dinî ve kültürel ağırlıklı dersleri kaldırdı.
3- Yine bütün sömürgeciler açılıp saçılma, erkeklerle kadınların karışık olarak aynı ortamı paylaşmaları, içki ve fuhuş gibi İslâm'a göre yasak olan şeylerin toplumda yaygınlaşması için çeşitli reklam araçlarıyla çaba sarf etti.
4- Sömürgeciler işgal ettikleri yerlerde özellikle eğitimde ve diğer alanlarda kendi kültürlerini ön plana çıkardılar. Tabiatıyla bu arada İslâm kültürünü devre dışı bıraktılar. Hatta İslâm'a hiç yakışmayan gerici, ilerlemeye engel, kadına hak ettiği değeri vermez gibi yaftalamalarda bulundular.
5- Ayrıca sömürgeciler Müslümanlardan cihat ve hilafet düşüncesini ve birlik beraberlik içinde İslâm toplumu oluşturma gayelerini yok etmek için ellerinden gelen her türlü gayreti gösterdiler.
6- Sömürgecilerin işgallerinden önce müslüman olmayan vatandaşlara askerlik görevi verilmezken sömürgecilerin işgalinden sonra onlara da askerî görevler verildi. Bu ise savaştaki cihat ruhunu ve manevi şevki kırdı, müslüman askerlerin, gayri müslim askerlerin inançlarına ilgi duymalarına kapı araladı. Müslüman olmayan askerler ordunun gizli sırlarını dışarıya aktarır oldular. Savaşlarda, özellikle de kendi inançlarını paylaşanlara karşı yapılan savaşlarda orduyu içten yıkıcı nitelikte hareketler yaparak sadık olmadıklarını gösterdiler.
7- Müslümanları iyice zayıflatmak isteyen yabancı güçler, ahiret düşüncelerini yavaş yavaş unutarak dünyaya yönelen Müslümanlara sevecen davranarak onları kendilerine yakınlaştırdılar. Hal böyle olunca bu şuursuz müslümanlar gidişatlarını onlara göre ayarladılar ve onların kurduğu planları desteklediler. Dolayısıyla kadınlar açılıp saçılarak ve müminin vakarına yakışmayan tavırlarla toplumun içine karışmaya başladı, açıktan içki içilir oldu. Bu arada yabancı güçler buna toplumu iyice özendirmek için, projelerinin kurbanı olanları iyice pohpohlayarak adeta merdivenin son basamağına çıkardılar. Şunu da unutmamak gerekir ki, yüksek mertebelere getirilen bu kişiler kendilerine biçilen rolü oynayıp görevlerini tamamladıklarında gayet kolay bir şekilde harcanmışlardır.
İslâm coğrafyasındaki bütün bu yıpratma faaliyetlerinin neticesi olarak İslâm beldelerinde, inancı zayıf, doğru bir hayat tarzı oluşturamamış, batı kültürüne bağlı ve batı kültürü karşısında aşağılık kompleksine kapılan nesiler yetişti. Gayri müslimlerin dilleri ve kültürleri alabildiğine yayılarak insanların dillerine, elbiselerine hatta iş yerlerinin isimlerine varıncaya kadar yabancı isimler hakim oldu. İnsanların kendi arasındaki gündelik konuşmalarda bile yabancı kelimeler kullanılır oldu.
Sömürgeciler arzuladıkları hedeflerine ulaşınca artık onların buralardan çekilmelerini engelleyecek bir sebep yoktu. Çünkü artık kendilerini destekleyen, taklit eden, kültürlerini ve dillerini yayan, ayrıca, İslâm kültürü aleyhinde asılsız iftiralarda bulunup bu alanda zihinleri karıştırıcı bir takım şüpheler uyandıran ve İslâm'a göre haram olan bir takım uygulamaları müslümanlar arasında yaygınlaştıran payandaları vardı. Dolayısıyla sömürülerini bu yerli işbirlikçilerle devam ettirebilirlerdi. Zira onların buralardan çekilmeleri, uzun zamandan beri memleketlerinden ve ailelerinden uzak kalan askerlerinin uzaklıktan kaynaklanan sıkıntılarını hafifletmek için de gerekliydi. Ayrıca işgal süresinin uzun olması, düşünce yapılarını değiştirerek kendilerine bağımlı hale getirmek istedikleri halk üzerinde olumsuz etki yaparak kendilerinden nefret etmelerine sebep olabilirdi.
Sömürgecilerin işgal ettikleri ülkelerden çekilirken, arkalarında kendi kültürlerinin sevdalısı olmuş, kendilerini taklit eden birçok halk bıraktıklarını belirtmiştik. Hal böyle olunca fikrî alandaki sömürü faaliyetleri devam etti. Daha önceden baskı ile kabul ettirmeye çalıştıkları fikirler artık kendiliğinden kabul görüyordu.
Müslümanların tek çatı altında toplanmasından rahatsız olan mihraklar, müslümanları parçalayıp onların bir daha bir araya gelmelerini ve birlik oluşturmalarını engellemek için tüm imkanları ile müslümanları hilafet mefkûresi ve tek bir halifeye tabi olma ülküsünden uzaklaştırma faaliyetlerine başladılar. Bunu gerçekleştirmek için önce müslüman halklar arasına ırçılık ve kabile üstünlüğü anlayışını soktular. Yani her hangi bir ırka mensup olanlar, İslâm kardeşliğini dikkate almaksızın kendi ırkına mensup olanların birlik oluşturmaları için çalışacaktı. Bu planın uygulanması için, bizzat savunuculuğunu yapan elemanlar gerekiyordu. Müslümanlar arasında bunu yapacak eleman bulamayınca Suriye hristiyanları başta olmak üzere bir takım gayri müslim azınlıkları ve menfaat düşkünü insanları müslümanlar arasında kavim ve ırk üstünlüğü taassubunu yaymada kullandılar.
Böylece İslâm ümmeti çeşitli bölge ve ülkelere ayrılarak bölgesel üstünlük yarışları başlamış oldu. Müslümanlar bölük pörçük bir şekilde birbirine karşı ırkları ve kavimleriyle övünen gruplara ayrıldılar. Artık önceden olduğu gibi tek bir halifenin idaresi altında toplanma, safların birlenmesi ve düşmanlara karşı manevi bir dinamik olarak cihat ruhunun canlı kalması düşüncesi müslümanların gündeminde değildi.
Dış güçler sömürgeleştirdikleri ülkelerden fiili olarak çekilseler de, onların, kendi fikirlerini müslümanlara empoze eden işbirlikçileri ve figüranlarıyla ilişkileri, onları hristtyan kadınlarla evlendirmek suretiyle devam ediyordu. Nitekim bu işbirlikçiler dış ülkelere gittiklerinde kendilerine yön verip hareket metotlarını öğretenler onlara bir de bayan arkadaş sunarlar, bu bayanlar kısa süre içerisinde onları eğitir ve kalplerine girmeyi başarırlar, zamanla onları kendileriyle evlenmeye ikna ederler ve evlendikten sonra da onların ülkelerine giderek onların aile bireyleri arasına katılırlar, bu suretle kendilerine verilmiş olan görevi yerine getirirlerdi.
Tabi bu arada ilim tahsili için dış ülkelere giden Müslümanlar da oralarda hristiyan eşlerle evleniyorlardı. Bu özellikle kültürel ve maddi zenginlik bakımından ileri düzeydeki ailelerin çocuklarında oluyordu. Çünkü bunların topluma yön vermesi daha etkili olacağı için özellikle tercih ediliyorlardı.
Topluma yön veren ilim adamlarının sesleri kısılıyor, sadece kendilerine emredilen şeyleri dile getiriyorlar ve kendilerine izin verildiği kadar konuşuyorlardı. Tabi bunlar arasında dünyalık menfaat peşinde olup kendilerine sağlanan imkanlar ölçüsünde görüş serdedenler olduğu gibi, doğruları söyleyenlere verilen cezaları görüp korkan ve bu yüzden doğru bildiği bir görüşü açıklamak veya Allah'ın razı olacağı bir fiili yapmak yerine hakim güçleri memnun edecek fiilleri yapanlar da vardı. Bu arada susması konuşmasından daha hayırlı olan, konuştuğunda Allah'ın gazabını daha çok celbedecek olanlar da yok değildi.
Alimlerin, hakkında görüş belirtmekten çekindikleri hususlardan birisi, özellikle ileri düzeydeki ailelerde görülen yabancı kadınlarla evlenme meselesidir. Her ne kadar müslüman bir erkeğin ehl-i kitap bir bayanla evlenmesi dinen caiz olsa da bu kadınların, kendisiyle evlendiği müslümanın memleketinde yaşayan zimmîlerden olması ve müslümanlarla o kadının inancında olanlar arasında savaş olmaması, yani kadının harbî (İslâm ülkesi ile savaş halinde olan bir ülke vatandaşı) olmaması gerekir. Meselâ İslâm'ın ilk yıllarında Hz. Ömer'in halifeliği zamanında Müslümanlarla hristiyan Rumlar arasında savaş çıkmış, bu nedenle Halife Ömer daha önce hristiyan kadınlarla evlenmiş olanlardan, hristiyan olan eşlerini boşamalarını istemiştir. Bu gün Yahudi ve hristiyanlar hayatımızın değişik yönlerinden bizi asıl değerlerimize karşı yabancılaştırmaktadırlar. Onlarla evlenme suretiyle oluşacak kültürel yabancılaşma ise daha etkili olduğu halde maalesef bu gün bu gerçek gün yüzüne çıkarılamamaktadır. Özellikle, müslüman olmadıkları halde müslüman görüntüsü veren, fakat insanlar arasına kabilevî üstünlük anlayışını empoze ederek onların birlik ve beraberliğini bozmaya çalışanların yoğun bir şekilde etkili olduğu şehir ve ülkelerde İslâm kültüründen uzaklaşma oldukça bariz bir şekilde görülmektedir. Mesela bu gün bir çok meslek ve sanat dalları kendi dilimize ait isimlerle değil de yabancı kelimelerle adlandırılmaktadır. Yine özellikle genç neslin giyim kuşamındaki özentilerine baktığımızda eskiden beri alışık olduğumuz örfümüzle örtüşmeyen eğilimler görmekteyiz. Gençlerin bu tarz giyim kuşam ve özentilerini gören birisinin, kendisinin İslâm kültürünün hakim olduğu bir ülkede olup olmadığında tereddüt etmesi yadırganmayacak bir durumdur.
Ayrıca bu gün İslâm coğrafyasının değişik yerlerine baktığımızda, İslâm coğrafyasındaki kaosa son verme, oralara barış getirme gibi bahanelerle müslümanların yaşadığı bölgelere gayri Müslim güçlerin hiçbir izin almadan zorba bir şekilde musallat olmalarına şahit oluyoruz.
C
İslami Okul Okulların En Önemlisi