Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Abdullah B - İslami Bilgiler - Ilksuvari - 2. Sayfa

ABDULLAH b. ÖMER

Müdavim ve Tövbekâr

Uzun ömrünün sonuna doğru şöyle anlatı­yordu:

"Resûlullah (s.a.v.) ile anlaştık. Şu güne kadar ne anlaşmamızı boz­dum ne de değiştir­dim. Hiçbir fitneci ile anlaşmadım. Bir mü'mini de uykusunda rahatsız etmedim."

Bu sözler seksen sene yaşamış, salih bir kimsenin hayatının güvenilir bir özetidir. Daha on üç yaşındayken Allah Resûlü (s.a.v.) ile birlikte ol­muştur. Babası onu Bedir Savaşı'na götürmek istedi; ancak Resûlullah (s.a.v.) ya­şının küçüklüğü nedeniyle kabul etmedi.

Bundan önce de babası onu Medine'ye hicretinde yanına arkadaş olarak almıştı. Böy­lelikle çocukluktan erkekliğe ilk geçiş döne­minde Allah Resûlü'ne ulaşmış, İslâm ile ta­nışmıştı.

O günden bugüne yani Allah'ın kendisine verdiği seksen yıllık uzun ömrünün sonuna kadar Allah Resûlü'ne verdiği sözden yaptığı anlaşma­dan kıl kadar sapmadığını görüyoruz.

Birçok meziyetlere de sahipti Abdullah b. Ömer. İlmi, tevazusu, isti­kameti, cömertliği, tak­vası, ibadette devamlılığı, doğruluğu bun­lardan bazılarıydı.

Bütün bu meziyetlerle İbn Ömer âdeta bo­yanmış, şahsiyet kazan­mış, hayatını biçimlen­dirmişti.

Babasından birçok iyi şey öğrendi. Babası ile birlikte Resûlullah'tan iyilik, güzellik ve yü­celiklerin tamamını öğrendi.

Babası gibi Allah'a ve Resûlü'ne olan ima­nını en güzel kıvamda yaptı. Öyle ki âdeta ya­şantısında Allah Resûlü'nün adımlarını takip ederdi.

Allah Resûlü (s.a.v.) bir işi nasıl yapıyor, bakar ve onu dikkatli gözler, muhafaza ederdi. Örneğin: Allah Resûlü (s.a.v.) bir yerde namaz mı kıldı? Aynı yerde İbn Ömer de kılardı.

Resûlullah (s.a.v.) bir yerde durup dua mı etti, o da orada durur, dua ederdi.

Allah Resûlü (s.a.v.) bir yerde devesinden inmiş ve iki rekat namaz kılmıştı. İbn Ömer de oraya her geldiğinde devesinden iner ve iki rekat namaz kılardı.

Allah Resûlü (s.a.v.) Mekke'de bir yerde devesini döndürmüş, sonra inerek, iki rekat namaz kılmıştı. Abdullah o yere her geldiğinde devesini döndürür, çöktürür, sonra da iki rekat namaz kılardı. Tıpkı Allah Resûlü'­nün (s.a.v.) yaptığı gibi...

İbn Ömer, Resûlullah'a olan bağlılığında son derece ileriydi. Hatta mü'minlerin annesi Hz. Aişe şöyle demişti: "İbn Ömer gibi, Allah Re­­sûlü'nü konakladığı yerlerde takip eden kim­se yoktur."

Uzun ömrü işte bu minval üzere geçti. Öyle ki, bir zaman sonra müslümanlardan bir salih kişi şöyle dua ediyordu: "Allah'ım, Abdullah b. Ömer'i ben yaşadığım sürece yaşat da ona tâbi olayım. Çünkü Resûlullah'ın (s.a.v.) sün­netine ondan daha bağlı birini bilmiyorum."

 

 


Bu derece sağlam araştırıcılığı, sünnete bağlılığı nedeniyle İbn Ömer, harfiyen hatırla­madığı hiçbir hadisi rivayet etmemiştir.

Aynı asırda yaşayanlar şöyle demiştir: "Bir hadise ilave yapmak ya da onu eksiltmekten Abdullah b. Ömer'den daha fazla korkan, kaçı­nan başka bir sahabî yoktur."

Fetvalarında da aynı titizliğe sahipti.

Nitekim bir gün birisi ona bir mesele hak­kında fetva sormak için gelmişti. Adamı dinle­yince: "Bu konuda bir şey bilmiyorum." de­miştir. Adam da yoluna gitmiştir. Adam daha birkaç adım uzaklaşmıştı ki, İbn Ömer sevin­cinden elini birbirine vurmuş ve:

"İbn Ömer'e bilmediği bir şey soruldu, o da "bilmiyorum" dedi!" demiştir içinden.

Bir içtihatta bulunup da hata etmekten çok korkuyordu. Halbuki o biliyordu ki içtihatta hata eden bir sevap, doğruyu bulan iki sevap alırdı. Ancak takvası, onun fetva verme cesa­retini yok ediyordu.

Aynı şekilde kadı olarak tayin edilmekten de kaçınmıştır. Halbuki kadılık makamı, devle­tin ve toplumun en yüksek makamı idi. Onu elde edenler hem çok servet, hem de yüksek bir statü edinirdi.

Abdullah b. Ömer'in servete, makama, tal­tife ihtiyacı yoktu. Halife Osman (r.a.) bir gün onu çağırdı, kadılık yapmasını istedi. O özür beyan etti. Hz. Osman ısrar edince özrünü yi­neledi. Hz. Osman'ın: "Bana karşı mı geliyor­sun?" diye sorması üzerine İbn Ömer cevap verdi:

"Asla! Bildiğim kadarıyla kadılar üç çeşittir:

1.  Cehaletle hüküm veren. Bu cehennemde­dir.

2.  Canının istediği gibi hüküm veren. Bu da cehennemdedir.

3.  İçtihat eden ve isabet eden. Bu ona ye­ter, ne günah kazanır ve ne de sevap alır.

Bu konuda affımı diliyorum."

Hz. Osman, bu sözlerini başkalarına ak­tarmaması kaydıyla İbn Ömer'i affetti.

Bu durum, Hz. Osman'ın cemiyette İbn Ömer'i iyi bildiğini gösteri­yor.

Şayet İbn Ömer'in bu söylediklerini diğer salih kimseler de duyacak olurlarsa, Hz. Os­man muttaki bir kadı bulmakta bir hayli zorla­nabilirdi.

Bütün bunlar İbn Ömer'e olumsuz bir gö­rüntü veriyordu. Halbuki durum böyle değildi. Abdullah b. Ömer kadılıktan kaçınmıyor, ken­disinin buna uygun olmadığını düşünüyordu. Şu da var ki, Resûlullah'ın (s.a.v.) sahâbesin­den birçok salih kimse var ve bunlar bilfiil kaza ve fetva işiyle meşgul olmaktalar zaten.

İbn Ömer ne kaza makamının dondurulma­sından, ne uygun olma­yan kimselerin ellerine verilmesinden yanaydı. Ancak kendisi bu ma­kam­dan uzak durmak istiyordu... Böylelikle ibadetle meşgul olmak istiyor.

Nitekim bu dönemde birçok yerler fethe­dilmiş, servet oldukça art­mış, makam ve mevki çoğalmıştı. Bu durum bazı mü'minlerin kalplerinin eğrilmesine ve bazı sapmalara ne­den oluyordu. İbn Ömer gibi bazı sahabîler bu yanlışlıklara karşı çıkmış, iyilik ve güzellikte örneklik rolü oynamışlardır... Böylelikle toplum içinde bir ölçüde olsun fitnenin beli kırılmış oluyordu.

İbn Ömer sanki geceye kardeşti. Âdeta bütün geceyi namazla geçi­rirdi. Gündüzün de dostuydu, istiğfar ve ağlamakla geçirirdi.

Gençliğinde bir rüya gördü. Allah Resûlü (s.a.v.) onu yorumladı. Biz­zat o, rüyasını şöyle anlatır: "Resûlullah'ın zamanında (rüyamda) elimde ka­lın bir kumaş parçası gördüm. İsti­yordum ki, o beni uçursun, cennete götürsün. O sırada iki adamın geldiklerini gördüm. Beni cehenneme götürmek istiyorlardı. Bir melek onları karşıladı ve "Onu korkutmayın!" dedi. Onlar da beni bıraktılar.

Rüyamı kız kardeşim Hafsa Resûlullah'a (s.a.v.) anlattı. O da: "Ab­dullah ne güzel adam! Geceleri namaz kılsa ve bu namazı ço­ğalt­sa…" buyurdu."

O günden sonra ölünceye kadar gece iba­detini yolculukta olsun, mukim iken olsun, asla terk etmedi.

Namaz kılıyor, Kur'ân okuyor, Rabbini bol bol anıyordu. Babasına çok benziyordu. Sakın­dırma âyetlerini okuyunca, gözlerinden yaşlar bo­şalıyordu.

Ubeyd b. Ümeyr şöyle der:

"Bir gün ona "Her ümmetten bir şahit getir­diğimiz ve seni de onlara şahit ola­rak gösterdi­ğimiz zaman durumları nasıl olacak?

Küfür yoluna sapıp, Peygamberi dinleme­yenler, o gün yerin di­bine batırılmayı temenni ederler ve Allah'tan hiçbir haberi gizleye­mez­ler." (Nisa, 4l–42) âyetlerini okuyunca o kadar çok ağladı ki, sakalları göz yaşlarından ıs­lan­dı."

Bir gün din kardeşleri arasına oturdu ve şu ayetleri okudu:

"İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun! Onlar düşünmezler mi ki, kendileri büyük bir günde hesap vermek için diril­tilecekler. Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbi huzu­runda divan duracaklar." (Mutaffifin, l–6)

Sonra âyeti tekrar okudu, göz yaşları yağ­mur gibi iniyordu. Hatta coşku ve ağlamasın­dan yığıldı kaldı.

Cömertliği, zühdü ve takvası, kendinden ay­rılmaz üçlü ittifaktı sanki. Bütün bu faziletler onda aynı anda toplanmıştı. Verdiğinde bol bol ve­rirdi, çünkü hayatının yarısında güvenilir bir tüccardı. BeytüI-maldan da baba geliri vardı. Ancak o hiçbir zaman mal biriktirmeye yönel­medi. Eline geçeni bol bol fakirlere, muhtaç­lara ve isteyenlere dağıttı.

Eyyûb b. Vâil er-Rasıbî onun cömertliği hu­susunda şunu nakleder:

"Bir gün duydum ki, İbn Ömer'e dört bin dirhem ve bir top kadife kumaş gelmiş. İkinci gün onu veresiye olarak bineğine yem alırken gör­düm. Hemen evine gittim ve evdekilere: "Dün İbn Ömer'e dört bin dir­hem ve kadife ku­maş gelmedi mi?" diye sordum. Onlar "Evet" dediler. "Ama ben onu çarşıda bine­ği­ne yem alırken gördüm, ücretini ödeye­medi." dedim. Bunun üzerine şöyle dediler: "Dün o, evde durmadı, gitti. O dört bin dirhe­min tamamını dağıttı. Sonra kadifeyi sırtladı, götürdü. Eve döndüğünde o da yoktu. Sordu­ğumuzda onu bir fakire verdiğini söyledi."

İbn Vâil ellerini vurarak çıktı, çarşıya geldi, yüksek bir yere çıkıp in­sanlara seslendi: "Ey çarşı esnafı! Dünyada ne yapıyorsunuz? İbn Ömer, kendisine gelen dört bin dirhemi dağıt­mış, şimdi bineğine veresiye yem alıyor."

Hocası Muhammed (s.a.v.), babası Ömer (r.a.) olan biri işte böyle yüce ve erişilmez olur. Kendinde bulunan cömertlik, zühd ve takva gibi üç özellik, İbn Ömer'in iyi bir öğ­renci ve iyi bir evlat olduğunu anlatmaya ye­terdi.

Allah Resûlü'ne (s.a.v.) böyle tâbi olan biri hakkında uzun uzun dü­şünmek gereksizdir. Bu o kişidir ki, Resûlullah (s.a.v.) devesini nerede durdurmuşsa, o da orada durduruyordu.

İyilikte, vakarda ise, babasını örnek almış, kendisi de örnek bir şah­siyet olmuştur. Böyle bir Peygamber ve böyle bir babanın yanında yeti­şen biri için fazla söz gereksizdir.

Yığın yığın mal geliyor; ama elinden hızla akıp gidiyor, bir yandan öbür yana naklolunu­yordu. Cömertliği onu ne kibir ve gurura sü­rükle­miş, ne de övülen bir kimse olmaya...

O bütün malını muhtaç ve fakirlere tahsis etmişti. Öyle ki, tek ba­şına yemek yeme du­rumunda kaldığında yanında yetimlerden veya fa­kirlerden birinin olmasını isterdi. Zenginlere düğün yemeği veren bir çocuğunu kınamış ve ona: "Tokları çağırıp açları bırakıyor musu­nuz?!" demiştir.

Fakirler, onun bu hâlini bildikleri için geçe­ceği yollara öbek öbek di­zilirlerdi ki, onları gör­sün, alsın, evine götürsün ve karınlarını do­yur­sun.

 

 


Onun elinde mal, efendi değil, hizmetçi idi. Hayatın asgari ihtiyaçları için bir araçtı, lüks değildi.

Mal, sadece onun değildi. Onda fakirlerin de hakkı vardı. Onun cö­mertliğini zühdü des­teklemişti. Öyle bir zühd ki, dünya için çalış­mıyor, dünyanın peşinden gitmiyor, ondan bir şey ummuyor, istediği ancak "vücudunu örte­cek kadar elbise, ayakta kalacak kadar yiye­cektir."

Eski dostlarından biri ona Horasan'dan bir elbise getirdi, hediye etti ve şöyle dedi: "Bu elbiseyi sana Horasan'dan getirdim. Güle güle giy. Üzerindeki eskimiş, yıpranmış elbiseyi çı­kar da bu güzel elbiseyi giy." Bunun üzerine İbn Ömer: "Getir bakalım!" dedi ve elbiseye dokundu:

"Bu ipek midir?" diye sordu. Arkadaşı: "Ha­yır yündür." dedi. Bir müddet duraklayan İbn Ömer elbiseyi iade etti ve: "Hayır. Ben nef­sime güvenemiyorum. Nefsimin beni, gurur ve kibirli yapmasından kor­kuyorum. Allah gu­rur­lananları sevmez." dedi.

Yine bir arkadaşı bir gün ona içinde ilaç bulunan bir kap hediye etti. İbn Ömer:

"Bu nedir?" dedi. Arkadaşı: "Önemli bir ilaç. Onu Irak'tan getirdim." dedi. İbn Ömer: "Bu ilacın özelliği nedir?" dedi.

Arkadaşı: "Hazmı kolaylaştırır." cevabını ver­­­­di.

İbn Ömer tebessüm etti ve şöyle dedi: "Hazmı kolaylaştırırmış?! Ben kırk yıldır hiç do­­yasıya yemek yemedim ki!"

İşte bu adam kırk yıldır hiç doyasıya ye­mek yemedi. Öylesine aç kalmış değil. Aksine açlığı zühd ve takvasından, daha da önemlisi Resûlullah'ın ve babası Hz. Ömer'in yoluna ittiba ettiğindendi…

Kıyamet günü şöyle denmesinden korku­yordu: "Dünya hayatında yaşadığınız zevklerle ve daldığınız lüks hayatla yetinin."

Kendi kendine şöyle derdi: "Resûlullah'ın (s.a.v.) ölümünden sonra ne tuğla üstüne tuğla koydum, ne de bir hurma ağacı diktim."

Meymun b. Mihran şöyle diyor: "İbn Ömer­'in yanına girdim. Evinde olan yatak, yorgan, ne varsa hepsine şöyle bir alıcı gözüyle bak­tım. Hepsi yüz dirhem etmezdi."

Bu fakirlikten değildi; çünkü İbn Ömer zen­gindi.

Cimrilikten de değildi; çünkü o cömertti. Bu durum ancak onun zühdünden, lüks hayattan kaçınmasından, doğruluk ve takvaya sarılma­sındandı.

İbn Ömer uzun bir ömür sürdü. Emevîlerin en parlak, malın mül­kün çoğaldığı, refahın yay­gınlaştığı ve evlerin hatta sarayların yük­seldiği devrinde yaşadı.

Ama bu örnek insan hiç değişmedi. Züht ve takvasından taviz ver­medi, zamana ayak uy­durmadı.

Kaçındığı dünya lezzet ve nimetleri kendi­sine hatırlatılınca: "Ben ve dostlarım bir iş üze­rinde görüş birliğine vardık. Şayet onlara muhalefet edersem, onlara katılamamaktan korkuyorum."

Bir başkalarına da onların dünyayı acizlik­ten terk etmediklerini öğre­tiyor ve elini ha­vaya kaldırarak şöyle diyordu: "Ey Allah'ım! Bi­liyorsun ki, şayet senin korkun olmasa, kav­mim Kureyş dünyalık için birbirine gi­rerdi."

Evet... Allah korkusu olmasaydı, dünyaya dalar gider, belki de mu­vaffak olurdu.

Halbuki onun dünyaya ihtiyacı yoktu. Zaten dünya da onun arkasın­dan koşturuyordu, lez­zetlerini, nimetlerini ona sunuyordu.

İşte bu nimetler içinde hilafet makamı da vardı. Defalarca ona hali­felik teklif edildi; ama yüz çevirdi. Ölümle tehdit edildi, yine kabul etmedi. Bilakis şiddetle reddetti. Hasan (r.a.) şöyle der:

"Osman (r.a.) şehid edilince Abdullah b. Ömer'e: "Sen insanların efendisisin. İnsanların efendisinin oğlusun. Ortaya çık sana biat ede­lim." dediler."

O ise: "Allah'a yemin olsun ki, bir de benim sebebimle kan akıtılma­sını istemem." dedi.

"Çıkmalısın, aksi taktirde yatağında seni öl­dürürüz." demeleri üze­rine:

Aynı sözünü tekrar etti. Ona yöneldiler, korkuttular; ama İbn Ömer'den bir tepki gö­remediler.

Zaman geçti, fitne çoğaldı, insanlar hilafeti kabul etmesi için ona koştular, biat etmeğe geldiler. ama o her defasında reddetti.

Onun bunu geri çevirmesini anlamak güçtü; ama şu kadarı var ki, o bu hususta delil ve ispata sahipti.

Osman (r.a.) şehid edildikten sonra işler bozulmuş, kötülük ve tehli­keler peş peşe gel­meye başlamıştı. Eğer İbn Ömer hilafet ma­kamını istemek hususunda çekimser davran­masaydı, hilafeti kabul ederdi, onun zorlukla­rına katlanırdı. Ancak şu şartla ki, bütün müslümanlar onu seç­meli ve itaat etmeliydi­ler. Birisi seçecek, öteki eline kılıç alacaksa, bu olmazdı. İşte İbn Ömer'in istemediği şey buydu. Bundan dolayı da hilafeti istemiyordu.

Halbuki Abdullah b. Ömer'in öne sürdüğü şartların sağlanması o zaman için mümkün de­ğildi. Bütün faziletine, müslümanlar ara­sında sevilmesine ve sayılmasına rağmen bu imkansızdı. Çünkü işler büyümüş, ihtilaflar içinden çıkılmaz hâl almış, müslümanlar ara­sında grupçuluk belirmiş, kılıçlar kınından çık­mıştı... Böyle bir durumda ortalığın yatışa­ca­ğını beklemek pek mantıklı olamazdı.

Bir gün yolda bir adamla karşılaştı. Adam: "Ümmet-i Muhammed hakkında senden daha şerli başka adam yoktur." dedi. İbn Ömer: "Ni­çin? Ne onların kanını akıttım, ne birliklerini parçaladım. Ne de dirliklerini bozdum." dedi.

Adam: "Eğer sen isteseydin, senin hak­kında hiç kimse ihtilafa düşmezdi." İbn Ömer: "Bazıları onaylayıp, bazıları da karşı çıkarken hila­fetin bana verilmesini istemedim." dedi.

Olaylar birbirini kovaladı, sonunda Muaviye halife oldu. Ondan sonra oğlu Yezid hilafete geçti. Akabinde Yezid'in oğlu II. Muaviye halife seçil­dikten bir müddet sonra hilafeti terk etti."

Bugünlerde İbn Ömer epeyce yaşlıydı, in­sanların artık ona ilişkin beklentileri de kal­mamıştı. Ancak Mervan ona geldi ve: "Uzat elini biat edeyim; çünkü sen Arapların efendi­sisin, efendilerinin de oğlusun." dedi. İbn Ömer: "Doğu halkını nasıl ikna edeceğiz?" dedi. Mervan: "Biat etmezlerse öldürürüz." dedi. İbn Ömer: "Allah'a yemin ederim ki, şu an yetmiş yaşındayım. Benim sebebimle bir adamın bile öldürülmesini is­temem." cevabını verdi. Mervan şu beyti okuyarak ayrıldı:

Fitneler görüyorum kazanda kaynayan

Karanlıktır bu saltanat sonrası için babam­dan

Babasından maksat, II. Muaviye idi.

 

 


Hilafeti reddetmesi, kuvvet ve silah kulla­nılmasından dolayı idi. İbn Ömer'in, Hz. Ali ile Muaviye arasında meydana gelen savaş ve fitnede benimsediği görüş ve izlediği politika, şu sözünde belirgin bir şekilde görülmektedir:

"Kim "Haydin namaza!" derse katılırım. Kim "Haydin felaha!" derse katılırım.

Kim "Haydin müslüman kardeşini öldür­meye ve malını almaya!" derse hayır, ben bu işte yokum!"

O hiçbir zaman bir yanlışa sapmamıştır.

Muaviye, İbn Ömer'in yanına uzun süre gitti geldi. O dönemde sal­tanatının zirvesin­deydi. Bu gidiş gelişinden maksat, İbn Ömer'i korkut­mak, onu sıkıntıya sokmaktı.

Hatta onu ölümle tehdit ettiği bile oldu. O şöyle diyordu: "Şayet be­nimle halk arasında kıl kadar bir bağ bile olsa asla koparmam!"

Bir gün Haccac hutbede: "İbn Zübeyr Al­lah'ın kitabını tahrif etmiş­tir." dedi. Bunun üze­rine İbn Ömer haykırdı: "Yalan söylüyor­sun! Evet, yalan söylüyorsun! Sen yalan söy­lü­yorsun!" Korkunç bir durumdu. Haccac gibi bir belâya çatmıştı. Haccac ki, herkes ondan korkar, kaçı­nırdı. Nitekim İbn Ömer'i en şid­detli ceza ile tehdit etti.

Bütün bunlara karşılık İbn Ömer Haccac'a şöyle dedi: "Şayet bu tehdidi yerine getirecek olursan, bu, şaşılacak bir durum değildir. Çünkü sen sefih ve bu insanlara musallat kı­lınmış birisin."

Bütün bu cesaret ve gücüne rağmen son günlerinde fitne çıkaracak şeylerden kaçın­maya daha bir özen gösteriyor, hiçbir toplu­luğa yaklaşmıyordu.

Ebû Aliye el-Berrâ şöyle diyor: "Bir gün İbn Ömer'in peşi sıra, o beni görmeksizin gidiyor­dum. Bu sırada o, kendi kendine şöyle di­yordu:

"Kılıçlarını çekmişler, birbirlerini öldürü­yor­lar ve şöyle diyorlar: "Ey İbn Ömer ver elini!.." O müslümanların kendi elleriyle bir­birlerinin kanla­rını akıttıklarını görüyor, son derece acı ve ıstırap duyuyordu."

Eğer, müslümanlar arasındaki savaşa engel olmaya ve kanlarını din­dirmeye gücü yetse, bunu hemen yapardı. Ne var ki, gelişen olaylar kendi gücünü aşıyor, o da bu gibi sebeplerden uzak duruyordu.

Kalbi Hz. Ali'den (r.a.) yanaydı. Bilakis dü­şünce bakımdan da onunla aynı düşünceyi ta­şıyordu. Son günlerinde şöyle dediği rivayet edilir: "Şu dünyada kaçırdığım şeylerden beni en çok üzen, Ali'nin yanında asîler topluluğuna karşı savaşmamış olmamdır. Her ne kadar Ali (r.a.) haklı olsa da İbn Ömer, savaşmaktan kaçmamış veya kendini kurtarmaya çalışma­mıştır. Bilakis düşüncesi farklı olduğundan ve bütün fitnelere karşı tavır aldığından bunu yap­mıştır. Çünkü savaş, mü'min ile müşrik top­luluklar arasında değil, iki mü'min topluluk arasında meydana geli­yordu.

Nafi, ona sorduğunda bu durumu açıkladı.

Nafi: "Ey Abdurahman'ın babası! Sen Ö­mer'in oğlusun. Allah Resû­lü'nün sahabîsisin. Sen şöylesin, sen böylesin... Neydi seni Ali'ye (r.a.) yardım etmekten alıkoyan?.." dedi.

İbn Ömer şöyle cevap verdi: "Bana engel olan Allah Teâlâ'nın müslüman kanının akıtıl­masını haram kılmış olmasıdır. Bu hususta Al­lah Teâlâ buyurur ki: "Fitne kalmayıncaya ka­dar onlarla savaşın... Din de Allah'ın oluncaya kadar..." Biz bunu yaptık. Güçlüklerle savaş­tık. Neti­cede din Allah'ın oldu, ama bugün ki­minle savaşacağız?!

Putlar Mescid-i Harâm'ı doldurmuşken sa­vaştık ve Allah bütün Arap yarımadasından putları ortadan kaldırdı.

Peki bugün "Allah'tan başka ilâh yoktur" diyen insanlarla nasıl sava­şacağız?!"

İşte onun düşüncesi, delili ile inandığı buydu...

O korktuğundan veya kaçtığından dolayı savaştan uzak durmamış­tır. Bilakis inananların birbirlerini kırmalarını benimsemediğinden, müs­­lümanın müslümana kılıç çekmesini çirkin bulduğundan uzak dur­mayı tercih etmiştir.

Uzun ömrü boyunca birçok belde fetihlerle İslâm sınırlarına katıl­mıştı. Refah düzeyi yük­selmiş, mal mülk çoğalmış, dünya ve içinde­kilere arzular kabarmış, yönelmeler başlamıştı.

Ama o, bütün bunlardan asla etkilenme­miş, bu yıllar onun zühd, takva ve sükûn yılları olmuştur. İbadetle hayatını sürdürmüş, ilk gün­­kü gibi ömrünü geçirmeye gayret etmiştir.

Özellikle Emevîler zamanında devir çok de­ğişmişti. Yaşantı bir başka olmuş, hayat şart­ları oldukça iyileşmiş, hem fertlerin hem de toplulukla­rın arzuları kabarmıştı.

İbn Ömer ise bütün bunlara kayıtsız, uzlet köşesinde, ruhun engin­liklerinde hayatını sür­dürmüştür.

Çağdaşları onun örnek hayatını şöyle dile getirirler:

"Ömer'in oğlu öldü, o erdemde tıpkı Ömer gibiydi."

Babasına olan benzerliğini şu ifadeler daha iyi anlatır:

"Ömer (r.a.) öyle bir zamanda yaşadı ki, etrafında kendi gibi insanlar vardı. İbn Ömer öyle bir zamanda yaşadı ki, çevresinde kendi gibi kimse yoktu."

Bu ifadeler biraz abartılı da olsa bir gerçeği dile getiriyordu. O da onun benzeri bir insanın hiçbir asırda gelmediğidir.

Hicretin yetmiş üçüncü senesi... Güneş batmaya yüz tutmuş… Bir ebediyet gemisi daha limandan demir alıyor. Öte âleme doğru yelkenle­rini açıyor. Taşıdığı yolcu ise vahiy yıllarının, saadet asrının temsilcisi Abdullah b. Ömer...