Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sa'd B - İslami Bilgiler - Ilksuvari - 3. Sayfa

SA'D b. EBÛ VAKKÂS

Aslan Pençesi

İran kuvvetlerinin müslümanlara saldırıla­rının yoğunlaştığı, müslümanların dört bir ci­var­da ağır kayıplar verdikleri, Iraklıların müs­lümanları arkadan vurdukları ve müslü­man­lar­la olan anlaşmayı bozdukları ha­berleri peş peşe Medine'ye gelince, Mü'minlerin Emiri Hz. Ömer (r.a.) sarsıldı. İranlılara karşı yapılan sa­vaşta İslâm'ın ordu­suna bizzat komuta etmek üzere savaş bölge­sine gitmeye karar verdi.

Medine'de Ali'yi (r.a.) vekil bırakarak bir grup askerle yola çıktı. He­nüz Medine'den ay­rılma­mıştı ki, ashabtan bir kısmı, geri dönmesi ve yerine bir başkasını göndermesi fikrini be­yan ettiler. Böyle bir ortamda Mü'minlerin Emiri'nin hayatının tehlikeye atılmasının kötü sonuçlar do­ğuracağını Abdurrahman b. Avf belirtti.

Hz. Ömer (r.a.) müslümanlara istişare için toplanmalarını emretti ve bunun için "Cema­atle namaza!.." diye nida edildi. Bu arada Hz. Ali'ye haber gönderildi ve Medine ehliyle bera­ber Halife Ömer'in bulunduğu yere geldiler. Şûra, Hz. Ömer'in Medine'ye dönmesi ve İs­lâm ordusu için yerine başka bir komutan ta­yin etmesi kararını benimsedi.

Emirü'l-mü'minin bu karara uydu ve isti­şareye katılan arkadaşlarına "Irak'a komutan olarak kimi gönderelim?" diye sordu.

Hepsi birden sustular ve düşünmeye başla­dılar.

Sessizliği Abdurrahman b. Avf bozdu:

"Buldum!" dedi. Hz. Ömer:

"Kim?" diye sorunca, Abdurrahman:

"Aslan Pençesi… Sa'd b. Malik ez-Zührî..." dedi.

Bu görüşü bütün müslümanlar destekledi­ler. Mü'minlerin Emiri de Sa'd b. Malik'e yani Sa'd b. Ebû Vakkâs'a haber gönderdi ve ken­disinin Irak'taki ordunun komutanlığına atan­dığını bildirdi.

Bu "Aslan Pençesi" kimdi ve nasıl biriydi?

Allah Resûlü bir gün ashabıyla birlikteyken bir adam yanlarına gel­mişti. Allah Resûlü onu göstererek: "Bu benim dayımdır. Herkes dayı­sını göstersin!" demişti.

İşte bu adam, Sa'd b. Ebû Vakkâs idi. Sa'd'ın dedesi Uheyb b. Menaf, Resûlullah'ın annesi Amine'nin amcası idi.

Müslüman olduğunda henüz on yedi yaşın­daydı. İlk müslüman olanlardandı. O şöyle der: "Ben müslüman olduğumda Müslüman­la­rın ilk üçüncüsüydüm..."

Allah Resûlü bu ilk günlerde, Allah'ın birli­ğin­den, müjdelediği yeni dinden bahsediyordu. Allah Resûlü daha Erkam'ın evini karargâh edin­meden Sa'd elini uzatmış ve ona biat et­mişti.

Tarih kitapları Sa'd'ın, Ebû Bekir'in gayret­leri sonunda müslüman olduğunu kaydeder. O gün Ebû Bekir'in ikna etmesiyle müslüman olanlar şunlardı: Osman b. Affan, Zübeyr b. Av­vam, Abdurrahman b. Avf ve Talha b. Ubey­dullah.

Sa'd için, övünülecek bunun gibi çok olay vardır. Bunlardan en önemli ikisi şunlardır:

Birincisi: O Allah yolunda ilk ok atan ve ilk kendisine ok atılandır.

İkincisi: Allah Resûlü'nün anne babasını uğ­runda feda ettiği tek ki­şidir. Nitekim Resû­lullah, Uhud günü şöyle buyurmuştur:

"Annem babam sana feda olsun ey Sa'd, at, okunu at!"

İşte Sa'd bu iki şeyi sürekli terennüm eder ve bundan dolayı Allah'a şükürlerde bulu­nur­du:

"Allah'a yemin olsun ki ben, Araplar içinde Allah için ilk ok atanım."

Ali b. Ebû Tâlib şöyle der: " Allah Resûlü'­nün Sa'd'tan başkası için anne babasını feda ettiğini duymadım. Uhud günü şöyle buyur­muş­tu: "Annem babam sana feda olsun ey Sa'd, at, okunu at."

Sa'd, Arapların ve müslümanların en cesa­retlilerinden sayılırdı. Onun iki silahı vardı: Mız­rağı ve duası.

Düşmana mızrağını ve okunu ne zaman atsa, isabet ederdi. Ne zaman dua etse kabul olunurdu.

Çünkü o, Allah Resûlü'nün dualarına maz­har olmuştu. Bir gün Al­lah Resûlü onu gör­müş, gözünü sevinç kaplamış ve şöyle duada bu­lunmuştu:

"Allah'ım onun atışlarını isabetli, duasını makbul kıl."

Bundan dolayı, dostları içinde onun duası keskin kılıç gibi bilinirdi. Bir kimse için Allah'a dua ettiğinde kabul olurdu.

Bu hususta Âmir b. Sa'd şöyle der: "Sa'd; Ali, Talha ve Zübeyr'e  (r.a.) söven bir adam gördü. Onu azarladı, adam sövmeye devam etti. Sa'd bunun üzerine: "Öyleyse ben de sana beddua ederim." dedi. Hır­çınlaşan adam:

"Görüyorum ki, bir peygamber gibi beni tehdit ediyorsun." dedi. Sa'd oradan ayrıldı, abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Sonra elle­rini kal­dırıp: "Allah'ım! Görüyorsun ki, bu adam, iyilik ve güzellikte kendisinden üstün olan insanlara sövüyor. Onun sövmesi senin gazabını çekmekte­dir. Ona öyle bir ders ver ki, ibret olsun." diye adama beddua etti.

Duasını bitireli çok zaman olmamıştı ki, az­gın bir deve belirdi orada ve insanların arasına daldı. Sanki birini arıyordu. Sonra o adamı buldu, ayaklarının altına alıp ezdi ve adam oracıkta öldü.

İşte bu apaçık olay, onun dudaklarındaki gücü, kesin doğruluğunu ve ihlâs derinliğini gösterir. Öyle ki, Sa'd'ın ruhu ateşli, imanı sa­pasağ­lam, ihlâsı alabildiğine derindi. Onun ruh enginliği ve duasının kabul olması, helâl lokma yemesinden ileri geliyordu. Çünkü o ısrarla her dir­hemin şüpheden uzak olmasını istiyordu.

Hayattayken müslümanlar içinde en çok mal ve servete sahip olan kişiydi. Öldüğünde de, arkasında hiç de azımsanmayacak bir ser­vet bırakmıştı. Bir kimsede hem çok, hem de helâl malın toplanması; bu ikisinin bir arada bulunması güçtür. Ama Allah Sa'd'a bunu ih­san et­mişti. Onun malı çok, temiz ve helâldi.

O malının temizliğinde önde gelen biri ol­duğu gibi, vermekte, fakir-fukaraya dağıt­mak­ta da önde gelen biriydi.

Malını toplama, koruma, aynı zamanda helâlliğindeki şüphelerden arındırmadaki gücü, infakta da aynıydı.

Veda haccı esnasında hasta olmuştu. Allah Resûlü de onu ziyaret etmişti. Sa'd Allah Re­sûlü'nden şu dilekte bulundu: "Ya Resûlullah, ben servet sahibi biriyim. Varisim olarak sa­dece bir kızım var. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı?"

Allah Resûlü onun bu dileğine: "Hayır, yap­ma." dediler.

Sa'd: "Yarısını vereyim."

Allah Resûlü: "Hayır, yapma."

Sa'd: "Üçte birini vereyim."

Allah Resûlü: "Olabilir. Üçte biri bile çoktur. Varislerini zengin olarak bırakman, onları baş­kalarına el açan insanlar olarak bırak­mandan daha hayırlıdır. Allah'ın rızasını gözeterek ya­pacağın infa­kın karşılığını görürsün. Bu infak, hanımının yedirdiğin bir lokma olsa bile."

Sa'd sadece bir kız babası olarak kalmadı, iyileşti, daha sonra bir­çok çocuğu oldu.

 

Sa'd, Allah korkusundan çok ağlayan bir kim­seydi.

Resûlullah'ın öğüdünü ve konuşmasını işit­tiği zaman o kadar ağ­lardı ki, göz çukurları do­lardı.

Bir gün Allah Resûlü ashabıyla otururken, gö­zünü ufka dikti, sonra ashabına dönüp: "Şim­di size cennet ehlinden biri gelecek." dedi. As­hab bekleşmeye başladı. Acaba bu mutlu insan kimdi? Az bir zaman sonra Sa'd b. Ebû Vakkâs çıkageldi.

Abdullah b. Amr b. Âs bir gün ona gelerek, ısrarla Allah'a yakın­laşmaya vesile olan amel ve ibadetin ne olduğunu söylemesini istedi. Öyle bir ibadet ki, kendisini sevaba gark ede­cek ve bir müjde olacak.

Sa'd ona: "Topluca Allah'a ibadet etmekten daha iyi bir şey yoktur. Şu kadarı var ki, müs­lümanlardan hiç kimseye öfkelenmem, kin duy­mam ve suizanda bulunmam." dedi. Bu adam Abdurrahman b. Avf'ın belirttiği gibi tam bir "Aslan Pençesi" idi.

Bu yiğit, Kadisiye savaşı için Hz. Ömer'in seçtiği komutandı.

Bütün meziyetleri Emirü'l-mü'mininin ba­sireti önünde meydana çıkmış ve o da müslü­man­ların karşılaştığı en zor sınav için seçilmişti.

O, Allah'a yalvardığında duası kabul gören, yediği temiz, konuş­tuğu temiz, yaratılışı temiz olandı. Allah Resûlü'nün bildirdiği gibi, cen­net ehlindendi. Yani cennetle müjdelenen Aşere-i mübeşşeredendi. O, Bedir'de kahraman, Uhud'­da kahraman ve Allah Resûlü'nün bulun­duğu her yerde bir kahramandı.

Son olarak da Hz. Ömer onu unutmamış, kıymetini gizlememiş, ona en yüksek sorum­luluğu yüklemişti.

Yine Hz. Ömer, Sa'd'ın annesinin öz oğluna yaptıklarını da unut­mamıştı. Annesi Sa'd'ı yeni dininden eski dinine döndürmek için elin­den geleni yapmış; ama hepsi boşa çıkmıştı. Bu­nun üzerine etkisi her­kesçe kabul edilen, ken­dince bir çareye baş vurdu. Bu artık onun son umudu ve sonuca götürecek en etkili yoldu:

Sa'd'ın annesi açlık grevine başladı. Bu bir nevi ölüm orucu idi. Çünkü ne yemek yiyor, ne de su içiyordu. Oğlu Sa'd, babalarının dinine dönünceye kadar bu ölüm orucuna devam edecekti. Ama Sa'd hiçbir şey karşılığında di­nini satmamaya kararlıydı. Bu karşılık annesi­nin hayatı bile olsa... İnatçı kadın ölmek üzere iken yakınları onu alıp götürdüler. Neredeyse ölüm sarhoşluğu yüzünü kaplamıştı.

Sa'd gitti, kayaları eritecek bir sahne ile karşılaştı. Ama onun imanı, Allah ve Resûlü'ne olan inancı en sağlam kayadan daha sağlamdı. An­nesinin işiteceği şekilde şöyle seslendi:

"Bilesin ki ey anne! Yüz canın olsa, her bir canın teker teker çıksa, yine de dinimi terk etmem. Şimdi ister ye, ister yeme!"

Annesi kararından dönmek zorunda kaldı. Bu­nun üzerine Sa'd'ı destekler biçimde şu âyetler nazil oldu:

"Bilmediğin bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse, anne ve babana ita­at etme."

Bu adam gerçek bir "Aslan Pençesi" değil mi?

Öyleyse Mü'minlerin Emiri, Kadisiye sava­şında İslâm sancağını onun eline verebilirdi. Yüz bin kişiden fazla olan İran ordusuna karşı bu komutanı gönderebilirdi. Bu İran ordusu ki, zamanın süper gücüydü; silah ve teçhizat ba­kımından benzersiz bir özelliğe sahipti. Ko­muta edenler ise dönemin en seçkin ve akıllı kimseleriydiler.

Sa'd b. Ebû Vakkâs ise sadece otuz bin as­kere sahipti. Ellerinde sadece mızrakları olan otuz bin savaşçı. Ama gönülleri imanla do­luydu. Gözünü kırpmadan kendisini ölümün pen­çesine atabilecek bir cesarete sahiptiler. Şehâdet şer­beti arzusuyla gönülleri yanan in­sanlardı.

İki ordu karşılaştı. Ama hayır, henüz kar­şılaşmadı. Sa'd, Mü'minlerin Emiri'nin tavsi­yelerini bekliyordu. İşte o sırada Hz. Ömer'in mektubu geldi. Bir an evvel Kadisiye işini hal­letmesini istiyordu. Çünkü Kadisiye İran'a açı­lan kapıydı. Mektubunda öyle ifadeler vardı ki, Sa'd'ın kalbine nur gibi akıyor, bir hidâyet rehberi oluyordu:

"Ey Sa'd b. Vüheyb!.. Senin için Resûlul­lah'ın dayısı ve arkadaşı denmesi, seni Allah'a karşı aldatmasın, gurura sürüklemesin. Allah ile kul arasında nesep bağının değeri yoktur, ancak taatin değeri vardır. Üstünüyle ve üstün olmayanıyla bütün insanlar Allah ka­tında eşittir. Allah onların Rabbi'dir. Onlar da Allah'ın kullarıdır. Allah'ın bağışıyla ancak farklı olabilirler. Allah katındakine ancak O'na itaatleriyle ulaşabi­lirler. Allah Resûlü'nün pey­gamber olarak gönderilmesinden vefatına ka­dar yapıp-ettiklerine bak, onlara tutun. Çünkü hakikat onlardır."

Hz. Ömer mektubuna şöyle devam edi­yor­du:

"Bana bütün durumlarınızı bildir. Nerede konaklıyorsunuz? Düş­man sizin nerenize dü­şüyor? Durumunuzu bana öyle bildir ki, sanki ben sizi izliyor gibi olayım."

Sa'd, Mü'minlerin Emiri'ne öyle bir mektup yazdı ki, sanki her aske­rin duruşunu ve dur­duğu yeri gösteriyordu.

Sa'd Kadisiye'ye indi. İran askerleri karşıda daha önce hiç toplan­madıkları şekilde mevzi­lenmişlerdi. Başlarında ise, en meşhur ve kor­kunç komutanları Rüstem vardı.

Sa'd, Hz. Ömer'e durumu bildirdi. Hz. Ömer' de Sa'd'a şu satırları yazdı:

"Onlar hakkında işittiğin ve sana gelen şeyler seni korkutmasın. Allah'tan yardım iste, O'na güven. Rüstem'e akıllı, dirâyet sahibi, da­­ya­nıklı ve sabırlı insanları gönder. Onu Al­lah'a imana çağırsınlar. Her gün bana durumu bildir."

Sa'd, Mü'minlerin Emiri'ne şöyle yazıyordu: "Rüstem askerlerini topladı, atlarını ve fillerini üzerimize saldı."

Hz. Ömer ise, onu sakinleştiren ve cesa­ret­lendiren cevaplar yazı­yordu.

Sa'd zeki, kahraman, Resûlullah'ın dayısı, İslâm'a ilk girenlerden, savaş ve cenklerin cengaveri, kılıcın işlemediği, mızrağın isabet etme­diği kimse… Tarihî bir savaşta ordusunun başında dimdik duruyor, sanki ordudan her­hangi bir nefer gibi. Hiçbir gurur, kibir alâmeti taşımıyor. Ta Medine'deki Mü'minlerin Emiri'ne sığınıyor. Aralarında kilometrelerce uzaklık ol­ma­sına rağmen her gün ona bir mektup gön­deriyordu.

Sa'd biliyor ki, Ömer (r.a.) tek başına hü­küm vermiyor ve tek ba­şına karar almıyordu. Etrafında bulunan, Allah Resûlü'nün ashabı ile istişarede bulunarak karar alıyordu. Ayrıca Sa'd kendisinin ve İslâm or­dusunun Medine'­deki insanların manevî güçleriyle desteklen­mesini istiyordu.

 

 


Sa'd, Hz. Ömer'in tavsiyesini yerine getirdi ve Rüstem'e onu İslâm'a çağırmak üzere bir heyet gönderdi.

İran ordusunun komutanı Rüstem ile Sa'd'ın heyeti arasındaki ko­nuşma bir hayli uzadı. Son olarak heyetin sözcüsü şunu söy­ledi:

"Allah Teâlâ mahlûkatından dilediğini put­çuluktan tevhide çıkart­mak için bizi seçmiş­tir... Kim bunu bizden kabul ederse, biz de onu kabul eder, bağrımıza basarız. Ona do­kunmadan geri döneriz. Kim de bizimle sava­şırsa, Allah'ın vaadi yerine gelinceye kadar onunla savaşırız."

Rüstem sordu: "Allah'ın size vaad ettiği va­adi nedir?"

Sözcü cevap verdi: "Şehitlerimiz için cen­net, kalanlarımız için za­ferdir."

Heyet, İslâm ordusu komutanı Sa'd'a döndü ve harbin olacağı ha­berini getirdi. Sa'd'ın gözleri yaşlarla doldu. İstiyordu ki, sa­vaş daha sonra veya daha önce olsun. Çünkü o gün hastalığı şiddetlenmiş, adı­mını atama­yacak kadar ağırlaşmıştı. Bütün bedenini çı­banlar kaplamış, neredeyse oturamayacak hâle gelmişti.

Eğer savaş hastalığından önce veya hasta­lıktan kurtulduktan sonra olsaydı, onun için bu hastalığın hiç önemi olmayacaktı. Ama şimdi. Hayır, Allah Resûlü bir kimsenin "keşke" de­memesini istemişti. Çünkü "Keşke" acziyetin ifadesiydi. Güçlü bir mü'min çaresiz ve aciz bir kimse değildi.

"Aslan Pençesi" Sa'd sıçradı. Orduya hita­ben, şu âyet-i kerime ile başlayan bir konuş­mayı yaptı:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla…

"Zikirden sonra biz Zebur'da  yeryüzünün salih kullarımıza bıra­kıldığını yazdık."

Konuşmayı bitirdikten sonra orduya öğle na­mazını kıldırdı. Sonra askerlerine yönelip "Al­lahu Ekber… Allahu Ekber… Allahu Ekber… Allahu Ekber" diye dört kere tekbir getirdi. Tek­bir sesleriyle dağ taş, her yer inledi. Ko­lunu bir ok gibi ileri uzatıp, ilk hedefin emrini verdi:

"Haydin, Allah'ın bereketine..."

Sa'd son derece hastaydı. Otağı, yüksek sedye gibi yaptırdığı bir yerdi. Onun üzerinde yastığına dayanmış savaşı idare ediyordu. Ka­pısı açıktı, bir İran saldırısında yerle bir olur ve Sa'd anında can verirdi. Ama onun hiç korkusu yoktu, onun bunlarla uğraşacak zamanı da yoktu. O yüksek otağında sürekli talimat veri­yor, tekbir getiriyordu. "Sağa yöne­lin, sol ta­rafı tutun.", "Önüne bak ey Muğire!", "Arkana dikkat ey Cerir!", "Vur Allah için ey Numan!", "Hücum ya Es'aş!", "Sen de ey Ka'ka!", "İleri ey Ashab-ı Muhammed" gibi emirler yağdırı­yor­du. O'nun bu coşturucu sesi, âdeta her bir İslâm erini birer ordu kılmıştı. İran or­dusu, sinek gibi hafif kalmış, putları ve ateşleri yok­luğa gark olmuştu.

Rüstem ve askerleri arkasına bakmadan kaç­mışlardı. İslâm ordusu ise Nihavend ve Me­dain'e kadar gitmiş, Kisra'nın sarayına dal­mış, tacını, tahtını, hazinesini ganimet olarak ele geçirmişti.

 

Medain savaşında büyük bir imtihan daha geçirdi Sa'd. Medain sa­vaşı, Kadisiye'den yakla­şık iki yıl sonra meydana gelmişti. Kadisi­ye'den sonra iki ordu birlikleri aralıklarla, sürekli olarak birbirleriyle çarpışmış, daha sonra Medain'de iki ordu karşı karşıya gel­mişti. İslâm ordusu ile İran ordusu arasında bu son ve sınırları belirleyici bir savaştı. Sa'd, düşmanın, bulunduğu yer bakımından kendi­lerine üstünlük sağladığını anladı. Onların bu üstünlüklerini gidermeye karar verdi. Ancak arala­rında Dicle nehri vardı. Nehrin en coşkun olduğu bir mevsimdi.

Sa'd bir yerde durmuştu ki, Abdurrahman b. Avf'ın kendisine "As­lan Pençesi" diye nite­lemesi kadar isabetliydi. İman ve kararlılığı bütün korkuları yenecek, tehlikeleri bertaraf edecek güçteydi.  Ve Sa'd orduya nehri geçme emrini verdi. Önce nehirden en kolay geçile­bilecek yerle­rinin araştırılmasını istedi.

Henüz nehir geçilmeye başlanmadan, Sa'd'­­da nehrin karşı kıyısının güvenceye alın­ması düşüncesi belirdi. Çünkü düşman karşı tarafa ha­kim durumdaydı. Bunun için iki bölük teçhiz etti. Birinci bölüğe "Kor­kuların Bölüğü" adını verdi ve başına Asım b. Amr'ı getirdi. İkinci bö­lüğe "Korkusuzlar Bölüğü" adını verdi ve başına Ka'ka' b. Amr'ı getirdi.

Bu iki bölük, suya dalıp karşıya geçecek ve orada arkasından gelen ordu için güvenli bir yer temin edecekti. İşlerini başarıyla yerine getirdi­ler.

O gün Sa'd b. Ebû Vakkâs'ın planı öyle bir başarı sağlamıştı ki ta­rihçiler sanki Sa'd'ı göz ardı etmişlerdir. Bu öyle bir başarıydı ki, Sa'd bile neredeyse kendini görmüyordu. Hatta ar­kadaşı ve savaşta yardım­cısı Selmân-i Farisî'yi bile görmüyordu. Halbuki o elinde kılıç, büyük bir kahramanlıkla sallıyor sallıyor ve şöyle haykırıyordu:

"İslâm yenidir... Allah' a yemin olsun ki, karalar onlara boyun eğ­diği gibi denizler de onlara boyun eğecek! Selmân'ın canı elinde olan Allah'a yemin olsun ki, İslâm or­dusu dalga dalga çıkacak Dicle'den, dalga dalga girdiği gibi..."

Evet, tıpkı Selmân'ın dediği gibi oldu… Bö­lük bölük nehre dalan İslâm ordusu, hiçbir neferin burnu kanamadan, İran ordusuna fır­sat bırakmadan bölük bölük nehirden çıktı... Birinin elinden mızrağı veya silahı düşse bir diğeri yardım ediyor veya yardım edilmesi için çağrı yapılıyordu. İşte böyle bir yardımlaşma içinde karşıya geçtiler.

Bu durumu bir tarihçi şöyle anlatır:

"Sa'd, müslümanlara şöyle hitabetti:

"Allah size yeter! O ne güzel vekildir."

Sonra atını Dicle'ye sürdü, ardından bütün bir ordu yürüdü. Hiç kimse beri tarafta kal­madı. Sanki toprak üzerinde gidiyorlarmış gibi karşı tarafa yürüdüler. Öyle ki, koltuklarına kadar sulara gömülmüşlerdi. Süvari ve piya­delerden dolayı su görünmez olmuştu. İnsan­lar sanki toprak üzerinde gidiyorlarmış gibi birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Bu, Allah'a ve zafer vaadine duyulan güven duygusunun verdiği gönül ra­hatlığının bir eseriydi.

Hz. Ömer, onu Irak valisi tayin ettiğinde yine onun emriyle Kûfe şehrini kurdu ve orada çeşitli sosyal konutlar ve meskenler yaptırdı. Böylelikle Irak'ta İslâm'ın temelleri atılmış ve yerleştirilmiş oldu.

Bir gün Sa'd'ı, Emirü'l-mü'minin Hz. Ömer'e şikayet ediyorlar… Aşırı tabiatları on­lara galip geliyor ve gülünç bir iddia ortaya atıyorlar: "Sa'd güzel namaz kıldırmıyor."

Sa'd böylesi bir şikayet karşısında gül­mek­ten kendisini alamıyor ve: "Allah'a yemin olsun ki, ben onlara Allah Resûlü'nün namazı gibi namaz kıldırıyorum. İlk iki rekatı uzun, son iki rekatı da kısa yapıyorum." diyor.

Bu şikayet üzerine Hz. Ömer onu Medi­ne'ye çağırıyor. Ama kızmıyor. Sa'd da hemen emre uyup geliyor. Kısa bir zaman sonra Hz. Ömer, Sa'd'ı tekrar göndermek istiyor. Sa'd gülerek: "Namazı güzel kıldırmadığımı iddia eden insanlara beni tekrar mı göndermek isti­yorsun?" diye teklifi geri çeviriyor.

Ve Medine'yi hüzünler kaplıyor. Mü'minlerin Emiri Hz. Ömer sui­kasta uğruyor ve ağır ya­ralanıyor. Bunun üzerine Hz. Ömer Resûlul­lah'ın ashabından altı kişilik bir şûra oluşturuyor, yeni halifeyi seçmelerini emredi­yor ve ekliyor:

"Size Allah Resûlü'nün ölürken razı olduğu altı kişiyi seçtim."

Bu altı kişi içinde Sa'd b. Ebû Vakkâs da var. Hz. Ömer'in sözlerin­den, eğer bir kimse halife seçilecekse o Sa'd'ın tercih edeceği kimse olacaktır gibi bir anlam çıkıyor. Nitekim o, şûra heyetine vasiyetinde şöyle diyor:

"Şayet Sa'd birini seçerse, o halifedir. Baş­kası seçerse Sa'd'ın onayı alınsın."

Ömrü uzadı ve büyük fitne koptu. Sa'd herkesten uzaklaştı. Ev hal­kına ve çocuklarına fitne ile ilgili hiçbir haberi kendisine getirme­meleri için emir verdi.

Bir gün insanlar onun bulunduğu yere doğru yöneldiler. Yeğeni Haşim b. Utbe b. Ebû Vakkâs ona şu haberi getirdi: "Ey amcam, bu­rada yüz bin kılıçlı insan senin halifeliğe en layık kişi olduğuna inanıyor­lar."

Sa'd şöyle cevap verdi:

"Yüz bin kılıç bir kılıç demektir. Bir mü'mi­ne vurduğu zaman hiçbir şey yapmaz. Ama bir kâfire vurursa, onu paramparça eder."

Yeğeni onun maksadını anladı ve onu uzle­tinde kendi hâline bıra­kıp ayrıldı.

Sonuçta Muaviye halife oldu, ortalık du­ruldu. Muaviye, Sa'd'a sordu: "Sana ne oluyor da bizimle birlikte savaşmıyorsun?"

Sa'd: "Zifiri karanlık bir fırtınaya tutuldum. Ben de "ıh ıh" diyerek develerimi çöktürdüm ki, ortalık açılsın." dedi.

Muaviye: "Allah'ın kitabında "ıh ıh" yoktur. Ancak şu vardır: "Eğer mü'minlerden iki top­luluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulun, barıştırın. Biri diğerinin üzerine saldırırsa, Al­lah'ın emri gelinceye dek saldırganla savaşın." Sen ise ne saldırganlarla beraber oldun, ne de saldırıya uğrayanlarla."

Sa'd: "Ben Allah Resûlü'nün; "Sen Musa ya­nında Harun ne ise be­nim yanımda öylesin. Ancak benden sonra peygamber yoktur." dediği bir kimseye karşı, yani Hz. Ali'ye karşı sava­şamazdım."

 

 


Hicretin 54. senesi Sa'd 80 yaşında…

Rabbi'ne kavuşma hazırlıkları içinde…

Oğlu onun son dakikalarını şöyle anlatıyor:

"Babamın başı dizimdeydi. Son nefesini ver­mek üzereydi. Ağladım.

"Niçin ağlıyorsun ey oğul?" dedi. "Allah bana asla azap etmez. Ben cennet ehlinde­nim."

Onun iman gücü ölüm sarsıntısını bile hafif kılıyordu. Çünkü sözü en güvenilir ve en doğru olan Allah Resûlü ona güvence vermişti. Öy­leyse korkacak bir durum yoktu.

"Allah bana asla azap etmez. Ben cennet ehlindenim."

Şu kadar var ki; o en güzel hatıralarla Al­lah'a kavuşmak istiyordu. O bu hatıraları dini ve imanı sayesinde topladı, Allah Resûlü'ne bağlılığı ile elde etti.

Oda da bulunan bir sandığa işaret etti. Aç­tılar, içinden eski, parça­lanmış bir gömlek çıktı. O gömleğin kendisine kefen yapılmasını istedi. Ve ekledi:

"Bu elbise ile Bedir'de müşriklere karşı sa­vaştım. Ve onu bugün için sakladım."

Evet... Bu sadece bir elbise değildi; bir alâ­metti… Allah erlerinin iman işaretiydi… Doğruluk, dürüstlük, şecaat, kahramanlık ni­şâne­siy­di…

İnsanların omuzlarında, Medine sokakla­rında, son muhacirin naaşı taşındı. Kendinden önce Allah'a kavuşmuş olan dostlarına uğur­landı.

Elveda Sa'd!..

Elveda Kadisiye kahramanı!..

Medain fatihi!..

Mecusi ateşini ebedi­yen söndüren insan!..