Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muâz B - İslami Bilgiler - Ilksuvari - 5. Sayfa

MUÂZ b. CEBEL

Helal-Haram Sınırını En İyi Bilen

Allah Resûlü (s.a.v.) İkinci Akabe Biatını alırken yetmiş kişiden olu­şan Medineli müslü­man temsilcilerin içinde nur yüzlü, açık gözlü, parlak simalı bir genç vardı. Gözünü ve kulağını konuşmalara vermiş, pür dikkat dinli­yor­du.

İşte bu kişi Muâz b. Cebel'di (r.a.).

Ensârdandı. İkinci Akabe biatında biat et­mişti. Böylece ilklerden ol­muştu.

Bir adam düşünün ki, iman ve bağlılıkta zir­ve… Hiçbir yerde veya savaşta Resûlul­lah'­dan (s.a.v.) geri kalmamış... İşte bu adam Muâz'­dan başkası değil.

Onun meziyetlerinin ve özelliklerinin en önemlisi, derin anlayışlılığı idi.

Fıkıh ve ilimde öyle bir mertebeye ulaşmıştı ki, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) şu sözlerine maz­har olmuştu: "Ümmetim içinde helal ve ha­ramı en iyi bilen Muâz b. Cebel'dir."

O, akıl üstünlüğü ve cesarette Ömer b. Hat­tâb'a benziyordu. Allah Resûlü (s.a.v.) onu Ye­men'e gönderirken sordu:

"Neyle hüküm vereceksin ey Muâz?"

"Allah'ın kitabıyla."

"Allah'ın kitabında bulamazsan?"

"Resûlü'nün sünnetiyle."

"Resûlü'nün sünnetinde de bulamazsan?"

"Kendi görüşümle içtihat ederim."

Bu cevap üzerine Allah Resûlü'nün yüzünü sevinç aydınlığı kapladı ve şöyle buyurdu: "Re­sû­lü'nün elçisini, Resûlü'nü razı edecek du­ruma getiren Allah'a hamd olsun." Allah'ın ki­tabını ve Resûlü'nün sünnetini esas alan Muâz'ın ne aklı, hakikatleri görmesine engel oldu, ne de haki­katler aklına gizli kaldı.

Zeka ve aklını kullanmadaki bu mahareti ve cesareti, akranları ve dostları içinde kendi­sine saygın bir yer kazandırmıştı. Bunun neti­cesinde de "haram ve helali en iyi bilen kişi" övgüsüne mazhar olmuştu.

Tarihî rivayetler, nerede olursa olsun, par­lak zekası sayesinde her problemin üstesinden geldiğini bildirmektedir.

Âizullah b. Abdullah, Hz. Ömer'in hilafetinin ilk günlerinde Resû­lul­lah'ın ashabıyla birlikte mescide girişini ve sonrasını şöyle anlatır:

"Otuz kişilik bir meclise oturdum. Hepsi Allah Resûlü'nden hadis ri­vayet ediyorlardı. İçlerinde koyu esmer tenli, ifadesi tatlı, parlak yüzlü bir genç vardı. Orada bulunanların yaşça en küçüğü idi. Aralarında hadis hakkında ihti­laf çıkınca o derhal müdahale ediyor ve doğru­sunu söylüyordu. Ancak bunu sorduklarında yapıyordu. Toplantı bittiğinde yanına yaklaş­tım ve "Ey Allah'ın kulu, kim olduğunu söyler misin?" dedim. "Ben Muâz b. Cebel'im" dedi.

Ebû Müslim el-Havlanî şöyle anlatır:

"Humus mescidine girdim. Ortalarında parlak yüzlü bir gencin otur­duğu bir toplulukla karşılaştım. Genç hiç konuşmuyordu. Topluluk bir meselede anlaşmazlığa düşünce, hemen gence müracaat ediyorlardı. Yanımda oturan kişiye: "Bu kimdir?" diye sordum. "O, Muâz b. Cebel" dedi. O an ona karşı içimde bir sevgi doğdu."

Şehr b. Havşeb de şöyle anlatır:

"Allah Resûlü'nün sahâbesi hadis rivayet ederlerken, şayet aralarında Muâz varsa, çeki­nerek ona bakarlardı."

Nitekim Hz. Ömer onunla çokça istişare eder­di. Bazı konularda Muâz'a baş vurur, onun görüş ve düşüncelerini alır ve şöyle derdi: "Mu­âz olmasa Ömer helak olurdu."

O, meseleleri çözüme bağlayan bir akla, ikna edici bir mantığa sa­hipti. Ne zaman onu tarihin yapraklarında görsek, daha önce anlat­tığımı­zın bir benzeriyle karşılaşırız:

İnsanlar etrafına halka olmuş oturuyorlar…

O susuyor... İnsanlar hadis-i şerife susa­dıkları zaman konuşuyor. Bir meselede ihtilafa düştüler mi, hemen ona baş vuruyorlar...

Çağdaşlarından biri onun konuşmasını: "Sanki ağzından nur fışkırı­yor, inciler dökülü­yor." biçiminde tanımlıyordu.

O ilimdeki yerini, Allah Resûlü (s.a.v.) daha hayattayken elde etmiş, onun irtihalinden sonra da devam ettirmiştir. Hz. Ömer zama­nında vefat ettiğinde henüz otuz yaşındaydı.

 

 


Muâz eli açık, gönlü açık, ahlâkı temiz bir insandı. Bir şey istendi mi derhal verirdi. Bu eli açıklığı ve cömertliği bütün malını alıp götür­müştü.

Allah Resûlü (s.a.v.) vefat ettiğinde Muâz Yemen'deydi. Onu müslümanlara dinini öğret­sin diye oraya Allah Resûlü (s.a.v.) gönder­mişti. Hz. Ebû Bekir'in halifeliğinde Muâz Ye­men'den döndü. Hz. Ömer biliyordu ki, Muâz servet sahibiydi. Hemen Hz. Ebû Bekir'e gidip, Muâz'ın malının yarısının alınmasını teklif etti!!.. Teklif etmekle yetinmedi, derhal Muâz'ın evine gidip, bu durumu ona bildirdi.

Muâz eli ve zimmeti temiz bir kimseydi. Servet edinmiş olsa bile, bu böyleydi. Çünkü o asla günah işlememiş, şüpheli şeylere yaklaş­mamıştı. Bundan dolayı Hz. Ömer'in düşünce­sine karşı çıktı. Bunun üzerine Hz. Ömer onu kendi hâline bıraktı ve ayrıldı.

Ertesi gün Muâz koşarak Hz. Ömer'in evine geldi. İki gözü iki çeşme, ağlamaktan ner­deyse konuşamıyordu. Ağlamaklı sesiyle şöyle dedi:

"Uyuduğumda kendimi büyük bir denizin ortasında buldum. Boğu­lacağım diye korktum. Sonra sen geldin ve beni kurtardın ey Ömer."

İkisi birlikte Hz. Ebû Bekir'e gittiler ve ma­lının yarısını Beytül-mala almasını istediler. Ebû Bekir (r.a.): "Senden hiçbir şey almaya­cağım." dedi. Hz. Ömer, Muâz'a baktı ve: "Şim­di malın tertemiz oldu." dedi.

Eğer Hz. Ebû Bekir, Muâz'ın haksız kazanç sağladığına dair en küçük bir şüphe duysaydı, bir kuruş bile bırakmaz alırdı. Hz. Ömer de onun peşini asla bırakmazdı.

O hayırlı bir topluluk içinde yaşıyordu. Hep­si zirveye doğru yarışan bir topluluktu. Kimi uçarak gidiyordu, kimi de yürüyerek... Ama hepsi de gidiyordu. Çünkü mübarek in­sanlardı onlar…

 

 


Muâz Şam'a göçmüş, orada ailesiyle ve kendisini ziyarete gelen âlim kimselerle günle­rini geçiriyordu. Dostu olan Şam valisi Ebû Ubeyde ölünce Hz. Ömer onu Şam valiliğine tayin etti. Görevde birkaç ay gibi kısa bir za­man kaldı, akabinde rahmet-i Rahman'a ka­vuştu. Bunun üze­rine Hz. Ömer şöyle dedi: "Muâz'ı benden sonra yerime halife tayin et­miş olsaydım ve Rabbim bana "Niçin onu bu göreve getirdin?" diye sorsaydı şöyle derdim: "Resûlü'nden şöyle işittim: "Âlimler Allah'ın huzurunda toplandıklarında Muâz içlerinde olacaktır."

Hz. Ömer'in burada kastettiği halifelik sa­dece bir beldeye vali tayini olmayıp, onun bütün İslâm coğrafyasına halife olarak tayin edilmesidir. Nitekim Hz. Ömer'e ölümünden az önce: "Bize bir kimseyi halife olarak atasan" diye sorulduğunda şöyle cevap vermişti: "Şa­yet Muâz b. Cebel sağ olsaydı, onu yerime ha­life tayin ederdim. Rabbime ulaşıp da bana "Ümmet-i Muhammed'e kimi lider olarak bı­raktın?" diye sorsaydı, "Onla­rın başına Muâz b. Cebel'i bıraktım." derdim. Çünkü Allah Resû­lü'nden (s.a.v.) şunu duymuştum: "Muâz b. Cebel kıyamet günü âlimlerin önde­ridir."

 

 


Bir gün Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyur­muştu:

"Ey Muâz! Allah'a yemin olsun ki, ben seni çok seviyorum! Her na­mazın akabinde şu duayı okumayı unutma: "Allah'ım, beni zikrine, şük­rüne, sana güzel ibadete muvaffak kıl, bu ko­nuda yardımını esirgeme!"

Evet, Allah'ın yardımı mutlak surette ge­rekliydi. Nitekim Allah Resûlü (s.a.v.) kendisini gören ve sohbetinde bulunan bütün insanlara bu doğ­rultuda tavsiyede bulunmuş, dayanıla­cak gerçek güç ve kudret sahibinin ancak Al­lah Teâlâ olduğunu ısrarla belirtmişti.

Muâz dersini tam olarak öğrenmiş ve en güzel şekilde uygulamıştı.

Allah Resûlü (s.a.v.) bir sabah Muâz'a yaklaştı:

"Nasıl sabahladın ey Muâz?" diye sordu. Mu­âz:

"Gerçek bir mü'min olarak ya Resûlullah." diye cevap verdi. Allah Resûlü (s.a.v.) ikinci olarak:

"Her doğrunun bir hakikati vardır. Peki, se­nin imanının hakikati ne­dir?" diye sordu. Muâz cevaben: "Hiçbir sabah olmuyor ki, akşama ere­meyeceğim korkusuna kapılmayayım. Ak­şam olunca da sabaha ereme­yeceğim endişe­sinde oluyorum. Bir adım attığımda diğerini atabilece­ğimden emin olamıyorum. Amel def­terlerini okumaya çağrılan, diz üstü çökmüş ümmetleri görür gibi oluyorum. Sanki cennet ehlini cennet nimetleri içinde görüyorum. Ce­hennemdekiler de azap çekerlerken gö­zümün önüne geliyor." diye cevapladı. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.v.):

"Evet, kavradın; bu hâline devam et." diye buyurdu.

Evet... Muâz, bütün benliğini Allah'a teslim etmiş, ondan gayrisini görmez olmuştu.

İbn Mes'ûd onu çok iyi anlatmış, demiş ki:

"Muâz Allah'a hakkıyla ibadet eden, dos­doğru yolda bir ümmetti. Biz Muâz'ı, İbrahim'e (a.s.) benzetirdik."

 

 


Muâz ısrarla ilme ve Allah'ı anmaya çağırı­yordu insanları. Onların doğru bilgilenmelerini istiyor ve şöyle diyordu:

"Hikmet ehlinin sürçmelerinden sakının. Gerçeği gerçekle öğrenin. Kuşkusuz gerçeğin ışığı, aydınlığı vardır."

İbadetin temiz bir niyetle ve ölçülü yapıl­masını isterdi. Bir gün: "Bana bir şeyler öğ­ret." diyen bir müslümana: "Öğreteyim de sö­zümü tutacak mısın?" diye sormuş. Adam: "Bü­tün gücümle tutacağım." diye söz verince şöyle demişti:

"Bazen oruç tut, bazen tutma. Gecenin bir kısmında namaz kıl, ka­lanında uyu. Kazanç temin et; ama haram yeme. Müslüman olarak öl­meye gayret et."

İlmi, hem bilgi hem de amel olarak görü­yordu. Bu doğrultuda ol­mak üzere:

"Öğrenmek istediğiniz her şeyi öğrenin. Şunu bilin ki, Allah siz o ilimle amel edinceye kadar ondan size hiçbir fayda sağlamaz." de­miştir.

Esved b. Hilal anlatıyor:

"Biz, Muâz'la birlikte yürüyorduk. Bize şöyle dedi:

"Haydi oturalım da biraz iman edelim."

Herhalde sürekli suskunluğunun sebebi, sü­­rekli tefekkür ve düşünce içerisinde olma­sıydı. Bu hâli Allah Resûlü'ne (s.a.v.) söyle­diklerinin tecel­lisiydi: Bir adım attığında öbür adımı atıp atamayacağından emin ola­mamanın kaygısıyla hareket ediyordu. İşte bu Rabbinin zikrine tam ola­rak kendini vermenin ve nefsini sürekli denetim altında tutmanın bir ifa­desiydi.

 

 


Ecel geldi ve Muâz huzura çağrıldı…

Ölüm sarhoşluğunda her canlı şuurunu kay­­­beder. Şayet konuşabi­lirse, hayatı ve du­rumu hak­kında bazı şeyler söyler.

İşte böyle bir durumda Muâz, bir yüce mü'­mini açığa veren şu keli­meleri dilinden dökmüştü:

"Allah'ım, ben senden korkardım. Şimdi ise senden ümitliyim. Sen de bilirsin ki ben, dün­yanın ne akan nehirlerini, ne de salınan ağaç­larını sevmedim… Susuzluğumun giderilmesini ve zorluklara göğüs gerebil­meyi ve ilim, iman ve taatimin arttırılmasını umarım."

Sağ elini sanki ölümle tokalaşır gibi açtı. Ötelere doğru "Merhaba ölüm!" diyerek yü­rü­dü gitti…

Ve Muâz Rabbine yürüdü...