Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Saîd B - İslami Bilgiler - Ilksuvari - 7. Sayfa

SAÎD b. ÂMİR

Yırtık Elbiseler İçindeki Büyüklük

Hangimiz bu ismi tanıyor ve daha önce duy­muş?

Büyük bir ihtimalle -hepimiz değilsek bile -çoğumuz bu şahsı şim­diye kadar duymamışız­dır. Ve şimdi soralım Saîd b. Âmir kim diye? Evet, şimdi öğreneceğiz Saîd'i!..

 

 


Her ne kadar onun bu titrek isminde sahâ­benin büyüklerinin isim­lerine bir yakınlık ol­masa da o sahâbenin büyüklerinden biridir.

Kuşkusuz, o takva ehlinin gizli kalmış bü­yüklerindendir.

Bütün toplantı ve savaşlarda onun Allah Resulü'nü yakından izledi­ğini dile getirmek, belki fazla söz ve bir tekrardan ibaret olacak­tır. Ve zaten bu tüm müslümanların düstu­ruydu. Mü'min olana, gerek savaşta gerek ba­rışta Peygambere muhalefet yaraşmazdı.

Hayber'in fethinden az önce müslüman ol­muştu. Saîd, İslâm'la ku­caklaştığı ve Resû­lul­lah'a biat yaptığı andan itibaren haya­tını, varlığını ve geleceğini tümüyle İslâm'a adamıştı.

İtaat, zühd, alçakgönüllülük ve yücelik… İşte tüm bu büyük fazilet­ler dost ve kardeş olarak bu temiz ve pâk insanda bulunmak­taydı.

Onun büyüklüğünü iyi kavrayabilmek için herhangi bir şeyi kaçır­mamak, uyanık dav­ran­mak gerekir. Kalabalık içinde Saîd'e gözü­müz iliştiğinde, göz onda durmak için bir se­bep gör­mez, başka tarafa geçer.

Gözümüz onu alelâde bir fert olarak görür; dağınık ve tozlu... Ne giyiminde, ne dış görü­nümünde, onu diğer yoksul müslümanlardan ayıran bir özellik taşımaz Saîd.

Giyim kuşamından ve dış görünümünden, onun hakikî yapısına delil aradığımızda hiçbir şey bulamayız. Bu insanın büyüklüğünün süs ve şâşaadan daha öte bir şey olduğunu fark ederiz.

Çünkü bu eski elbiselerin ve sadeliğin geri­sinde büyük bir değer yatmaktadır.

Sedefte gizlenmiş inci var ya... İşte öyle.

 

 


Mü'minlerin Emiri Ömer b. Hattab, Muavi­ye'yi Şam valiliğinden uzaklaştırınca, etrafını yoklayarak, onun yerine göreve geti­rebileceği birilerini araştırdı.

Ömer'in vali ve yardımcılarını seçmedeki üslubu, tümüyle dikkat, vakar ve mahzurları göz önüne getiren bir üsluptu. O inanıyordu ki, şayet herhangi bir valisi bir yerde hata işleye­cek olsa, bunu Allah iki kişiden sorardı: İlk olarak Ömer'den, ikinci olarak da hata sahi­binden.

Kişileri atamadaki ve vali seçimindeki öl­çüsü, gayet hassas ve son derece basiretli idi.

Şam, dönemin büyük medeniyet merkezi idi. Oradaki hayat, çeşitli medeniyetlerin izle­rini taşırdı. Ticaret için de önemli bir merkezdi. Geniş bir bolluk vardı. İşte bu ve buna benzer nedenlerden ötürü de fesad diyarıydı. Ömer'in düşüncesine göre de, buraya ancak fesatçı şeytanla­rın, takvasının önünde duramayıp kaç­tıkları bir veli uygun düşerdi. Zahid, abid, itaatkâr ve günahından tövbe edip dönmesini bi­len biri.

Ömer aniden bağırdı:

"Tamam buldum onu. Bana Saîd b. Âmir gerek."

Daha sonra Saîd, Ömer'e gelir. Ömer, ona Humus valiliğini teklif eder. Fakat Saîd özür be­­yan ederek:

"Beni fitneye salmayın ey Mü'minlerin Emi­ri!" deyince Ömer bağı­rır:

"Allah'a yemin olsun ki, seni bırakmam! Emanetinizi ve hilafetinizi boynuma yıkıp, beni bir başıma terk edemezsiniz."

Saîd o anda ikna olmuştu. Ömer'in sözleri ikna için yeterli gelmişti.

Evet... Emanet ve hilafeti Ömer'in üstüne atıp, tek başına bırak­maları adalet değildi. Ve şayet Saîd b. Âmir gibileri de sorumluluktan kaçınacak olursa, Ömer tayin edeceği kimse­leri nereden bulacaktı?

Saîd, Humus'a doğru yola çıktı. Yanında henüz yeni evlendiği ha­nımı vardı. Ömer ken­disine biraz da mal vermişti.

Humus'a yerleştikleri zaman zevcesi, Ömer'in verdiklerinden bir miktar harcamak istedi, Saîd'e yeni elbise ve eşya almasını söyledi. Ge­risini de biriktirmek niyetindeydi.

Saîd ona: "Bunlardan daha iyisini sana söy­leyeyim mi?" dedi ve ekledi:

"Bak, biz ticareti geniş ve pazarı kazançlı bir memleketteyiz. Gel, bu elimizdekilerle bi­zim hesabımıza ticaret yapacak, malımızı ar­tıracak bi­rine bunları verelim."

Hanımı: "Ya iflas edecek olursa" dedi.

Saîd: "Ben kefil olurum." dedi.

Hanımı: "İyi öyleyse." dedi.

Saîd çarşıya çıktı. Sade bir hayata gereke­cek kadar eşya alıp, malı­nın kalanını yoksul ve ihtiyaç sahiplerine dağıttı.

Günler geçiyor, hanımı da zaman zaman ti­carî kazançlarının ne du­rumda olduğunu soru­yordu.

Saîd de: "Başarılı bir ticaret, kazanç dur­madan artıyor." diye cevaplıyordu.

Bir gün kadın aynı soruyu Saîd'in bir yakı­nının yanında sorduğunda meselenin iç yü­zünü bilen adam önce gülümsedi, sonra da kahkahayı bastı. Bu gülüş, kadını şüphelen­dir­di ve açıklama yapması için ısrar etti. Adam da kadına:

"Çok zaman oldu, onun hepsini tasadduk edeli.' dedi.

Bunun üzerine kadıncağız hıçkırarak ağla­maya başladı. Bu maldan doğru dürüst bir fayda görmeyişi onu üzmüştü. Üstelik istedik­lerini alamamış, elinde de bir şey kalmamıştı.

Saîd, hanımına şöyle bir baktı. Akan göz­yaşları ona daha bir güzel­lik katmıştı.

Fitneye sürükleyen bu manzara, nefsinde zaafa sebep olmadan önce o basiretini cennete yöneltmiş, orada daha önce cennete gitmiş dostlarını görmüştü. Şöyle dedi:

"Benim benden önce Rab'lerine kavuşmuş arkadaşlarım var. Ben kesinlikle onların yolla­rından sapmak istemem. Tüm dünya içindeki­lerle benim olsa da…"

Hanımının, güzelliğiyle kendisini kandırma­sından korktuğu anda ona ve aynı zamanda kendi nefsine şöyle sesleniyordu:

"Biliyorsun ki, cennette ceylan gözlü hûrî­ler, iyi huylu güzeller var. Onlardan bir teki bile yeryüzüne inse, her tarafı aydınlığa boğar, nuru güneş ve ayınkini yok eder. Kuşkusuz seni onlara feda etmek, onları sana feda et­mekten daha uygun düşecektir."

Sözünü başladığı gibi bitirmişti; sakin, gü­leç ve rahat. Hanımı sa­kinleşmiş ve anlamıştı ki, Saîd'in yolundan gitmekten ve Saîd'in sö­zünü ettiği zühd ve takvadan daha iyisi yoktu.

 

 


Humus o zamanlar "İkinci Kûfe" diye ni­te­lendiriliyordu. Bunun se­bebi de ahalisinin aşı­rılıkları ve valilere karşı muhalefetleri idi.

Irak bu aşırılıkta öncelik sahibi idi. Humus da bu konuda ona ben­zemesinden bu ismi alı­yordu.

Humus'un belirttiğimiz bu aşırılıklarına rağ­men Allah, onların kalp­lerini bu salih ku­luna, Saîd'e yöneltmişti. Onlar onu seviyor ve itaat edi­yorlardı.

Ömer bir defasında: "Şam ahalisi seni se­viyor." demişti. Saîd de:

"Çünkü ben onlara yardımcı ve destek olu­yorum." diye cevap ver­mişti. Her ne kadar Hu­musluların Saîd'e sevgileri varsa da yine de or­tada bazı şikayet ve rahatsızlıkların olması kaçınılmazdı... En azından Humus'un Kûfe ile başabaş yarıştığını ispatlaması gerekirdi.

Bir gün Mü'minlerin Emiri Ömer (r.a.), Hu­mus'u ziyaret eder ve kalabalık bir topluluk içinde onlara "Saîd hakkında ne dersiniz'?" diye sorar.

Başlarlar ondan şikayetçi olmaya... Aslında bunlar, bir adamın bü­yüklüğünü ortaya çıka­ran şikayetlerdi...

Ömer şikayetçi guruptan şikayetlerini tek tek söylemesini istedi. Gurup adına konuşacak kişi doğruldu ve: "Ondan dört hususta şikayet­çiyiz." dedi ve ekledi:

"Gün iyice ilerlemeden yanımıza gelmiyor.

Geceleri işlerimizi görmüyor.

Ayda iki gün hiç yanımıza çıkmıyor, o gün­lerde kendisini hiç göremiyoruz.

Diğeri de, gerçi kendisinin bu konuda elinde bir şey yok; ama bizi rahatsız ediyor. O da şu, kendisini zaman zaman baygınlık tutu­yor."

Adam oturdu.

Ömer (r.a.) bir müddet başını öne eğip sustu. Sonra Allah'a yöne­lerek: "Ey Allah'ım bi­liyorsun ki, Saîd senin en iyi kullarındandır. Ya Rabbi! Bu konuda ferasetimi yanlış çı­karma." diye sessizce yalvardı.

Saîd'i, kendini savunması için çağırdı. Saîd de cevaplamaya baş­ladı.

"Onlar, benim, gün epey ilerledikten sonra yanlarına çıktığımı söylüyorlar. Vallahi nede­nini söylemek içimden gelmiyordu. Madem istiyorlar söyleyeyim: Ailemin hizmetçisi yok. Onun için hamurumu kendim yoğurup, maya­lanmaya bırakıyorum. Sonra da ekmeğimi pi­şiri­yorum. Daha sonra da abdest alıp yanlarına çıkıyorum."

Ömer'in yüzü güldü ve Allah'a hamd etti. "Ya ikincisi?" dedi.

Saîd konuşmasını sürdürdü:

"Geceleri kimseyle ilgilenmediğimi söylü­yorlar. Vallahi bunun se­bebini de söylemekten hoşlanmıyordum. Ben gündüzü onlara, geceyi Rabbi'me ayırdım.

Ayda iki gün yanlarına çıkmayışıma ge­lince; benim çamaşırlarımı yıkayacak hizmet­çim yok; fazla çamaşırım da yok. Ben çamaşı­rımı yıkı­yor, sonra da kurusun diye bir müddet bekliyorum ve ancak ertesi gün yanlarına çı­kabiliyorum.

Bir de zaman zaman beni baygınlığın tut­tuğunu söylüyorlar. Ben ensârdan Hubeyb'in Mekke'de şehid düşürülüşüne şahit oldum. Vü­cu­dunu lime lime etmişti Kureyş. Onu bir de­veye bindirmişlerdi. Sordular ona: "İster misin şimdi Muhammed senin yerinde olsun, sen de kurtul, rahata kavuş?" O şu cevabı vermişti: "Yemin olsun ki, Allah Resûlüne bir diken bile dokunacak olsa, ben ailem ve çocuklarım be­raber dünya afiyeti ve nimeti içinde olmayı istemem... Her ne zaman bu manzara gözü­mün önüne gelirse, ki ben o sırada bir müşrik­tim, o gün Hubeyb'e yardım etmeyişimi hatır­larım. İşte o zaman Allah'ın azabından duydu­ğum korkudan dolayı beni bir titreme alıyor ve kendimden geçiyorum."

Saîd sözlerini bitirmişti. Vera gözyaşlarıyla ıslanmış dudaklarından dökülen sözlerdi bun­lar...

Ömer kendine ve neşesine hakim olama­mış: "Ferasetimi yanıltma­yan Rabbime şükür­ler olsun!" diye bağırmıştı. Saîd'i kucakladı ve parla­yan o yüce alnından öptü.

 

 


Böylesi bir saadete kim ulaşmıştı ki? Allah Resûlü gibi bir öğreticiyi Kur'ân gibi bir nuru ve İslâm gibi bir mektebi kim nerede bulmuştu ki?

Fakat böyle bir hareket fazla miktarda ol­saydı, acaba yeryüzü bunu kaldırabilir miydi?

Şayet böyle olsaydı, yer yeryüzü olmaktan çıkar, Firdevs cennetine dönerdi. Vaad edilen Firdevs'e...

Firdevs'in zamanı gelmediğine göre, böyle şerefli ve yüce hayat ya­şayanlar daima az ve nadir olacaktır.

İşte Saîd b. Âmir de onlardan biridir.

İşi ve vazifesi kadar maaşı ve geliri de çoktu Saîd'in.

Fakat o, bundan kendine ve ailesine yeteri kadarını alır, gerisini yoksullara dağıtırdı.

"Elindekilerle aile ve akrabana biraz bolca harca." demişlerdi bir defasında kendisine. O ise onlara: "Neden aileme ve akrabama?! Ha­yır, yemin olsun ki, ben Allah'ın rızasını akra­balığa karşılık satamam." diye cevap vermişti.

Kendisine her ne zaman "Kendine, aile ef­radına günlük harcamala­rını biraz artır; haya­tın güzelliklerinden istifade et." Denilse, o de­vamlı şu büyük sözlerle karşılık verirdi:

"Ben Hz. Peygamberin şu sözünü işittikten sonra benden öncekile­rin (sahâbenin) yolun­dan ayrılamam. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu­yu­ruyor ki:

"Allah insanları hesap için toplar. O sırada mü'minlerin yoksul­ları güvercinler gibi seke seke gelirler. Onlara:"Durun! Hesap var." deni­lir. Onlar da: "Hesaba çekileceğimiz hiçbir şe­yim­iz yok ki!" der­ler. O zaman Allah: "Kullarım doğru söylüyor." der ve onlar herkes­ten önce cennete girerler."

Saîd Hicretin 20. yılında Rabbine kavuştu… Her şeyiyle tertemiz ve pâk olduğu bir dö­nemde.

Artık o dostlarına kavuşmuştu; gözü nurlu, gönlü rahat, yükü hafif olarak. Ne yanında, ne ardında, ne sırtında ağırlık verecek bir dünya yükü ve eşyası vardı.

Yanında sadece verâ, zühd, takva, büyük bir kişilik, büyük bir ya­şantı ve mizanda ağır­lığı olan; fakat sırta ağırlığı olmayan faziletler ge­tirmişti.

 

 


Selâm olsun Saîd b. Âmir'e!..

Selâm olsun ona hayatında ve âhiretinde!..

Selâm, yine selâm yaşayışına ve anısına!..

Selâm olsun tüm iyilere, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) ashabına!..