Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mus'ab B - İslami Bilgiler - Korkularlaalay - 2. Sayfa

MUS'AB b. ÜMEYR

İslâm'ın İlk Elçisi

Muhammed (s.a.v.)'in ashabından bir zat bu. Onunla size başlama­mız ne güzeldir!

Kureyş gençlerinin gözbebeği, güzellikte, genç­likte onların en ku­sursuzu.

Tarihçiler ve raviler onu tavsif ederken: "Mek­­­­ke halkının en hoş insa­nıydı." derler.

Varlıklı bir ortamda dünyaya geldi. O varlık içinde yetişti, gençliğini geçirdi. Mus'ab b. Ü­meyr, hiçbir Mekkelinin görmediği müsama­ha­yı ailesinden gördü.

Çiçeği burnunda, her türlü varlık içinde ye­tişmiş, Mekke'nin güzelliği, meclislerin incisi, böyle bir gencin imana yönelmesi, İslâm'a koş­­­­ması mümkün müydü?

Allah'a yemin olsun ki, Mus'ab b. Ümeyr'in ve­ya müslümanların ara­sın­daki lakabıyla Mus'­abu'l-hayr'ın hikâyesi, en ilginç hikâyedir.

İslâm'ın rengini verdiği, Muhammed (s.a.­v.)'in terbiye ettiği kimse­lerden biridir.

Ama hangisi?

Onun hayat hikâyesi insanlık içinde bir şe­ref tablosudur. Bu genç bir gün Mekke halkının Muhammed el-Emin'den işittiği şeyi işitti.

Muhammed, Allah'ın kendisini müjdeleyici, sakındırıcı ve bir olan Allah'a ibadete çağıran olarak gönderildiğini söylüyordu.

Mekke bütün problemlerini, uğraşlarını bir tarafa bırakmış,  sadece Allah Resûlü ve onun getirdiği din ile meşgul oluyordu. Refah için­deki bu genç de in­sanlar içinde bununla en çok ilgilenenlerdendi.


Gençliğine rağmen meclislerin vazgeçilmez in­sanı olan Mus'ab, her mecliste bulunması istenen bir şahsiyet olmuştu. Sözlerinin güzel­liği ve aklının üstün­lüğü kendisine bütün kalbleri ve kapıları açıyordu.

İşitti ki, Allah'ın Elçisi ve ona inananlar Ku­reyş'in erişemeyeceği ve eziyet edemeye­ceği uzaklıkta bir yerde toplanıyordu. Burası Safa tepe­sinde Erkam'ın eviydi. Hiç tereddüt ve duraksama göstermeksizin bir akşam Daru'l-Er­kam'a gitti.

Orada Allah'ın elçisi vardı. Ashabıyla karşı­lıklı oturmuşlar, onlara Kur'ân okuyor, onlarla beraber Allah için namaz kılıyorlardı.

Mus'ab âdeta yerinde duramıyordu. Re­sû­lul­lah'ın kalbinden fışkırıp, du­daklarından akan âyetler, kulaklara ve günüllere yollanı­yordu. Öyle ki Mus'ab'ın gönlü, o akşam dolu dolu ol­muştu.

Öylesine huzurla dolmuş sanki yerden ko­pup kanatlar üzerinde uçu­yordu.

O sırada Allah Resûlü mübarek sağ ellerini uzattılar ve kalbi çarpan gencin omzuna do­kundular. İşte o an okyanus derinliğindeki sa­kinliğe ermişti. İman nuruyla aydınlanan ve İslâm ile şereflenen genç, âdeta olgunlaşmış, hayatının akışı değişmişti

Mus'ab'ın annesi Hunnas bint. Mâlik, kor­kunç güçte bir şahsiyete sahipti. Mus'ab müs­lüman olduğunda, yeryüzünde korktuğu yegâne kimse annesiydi. Bütün Mekke ileri gelenleri ona baskı yapsalar veya üzerine gel­selerdi, ona daha hafif gelirdi. Annesinin düş­manlığı bütün bunların yanında güç yetirile­meyecek korkunçluktaydı. O anda hemen­cecik düşündü ve Allah'ın hükmü yerine gelin­ceye kadar Müslümanlığını gizlemeye karar verdi.

Daru'l-Erkam'a artık sürekli gidip geliyor, Resûlullah'ın dizi dibine oturu­yordu. İman et­tiği ve imanını annesinden gizlemekle öfkesin­den kur­tulduğu için son derece mutluydu. Fa­kat özellikle bu günlerde Mek­ke'de bir sırrın gizli kal­ması olanaksızdı. Kureyş'in gözü, ku­lağı inananla­rın üzerinden eksik olmuyordu.

Daru'l-Erkam'a gizlilikle giren Osman b. Talha ilk olarak gördü. Bir sefe­rinde de onu Mu­hammed (s.a.v.) gibi namaz kılarken gördü. Âdeta çöl rüzgârları birbiriyle yarış etti de hemen haberi Mus'ab'ın annesine yetiştir­diler.

Mus'ab, annesi, kabilesi ve bütün Mekke ulu­ları huzurunda dimdik dur­muş, Hakka olan kesin bağlılığını ve sebatını onlara Kur'ân'dan âyetler okuya­rak gösteriyordu.

Allah Resûlü o Kur'ân'la onların kalplerini yı­­kıyor, hikmet, şeref, adalet ve takva ile dol­du­ruyordu. Annesi Kur'ân okuyan Mus'ab'ı sus­­tur­mak için harekete geçtiyse de Onun gü­zelliği, yumuşaklılığı karşısında pek bir şey ya­pamadı. An­nelik duygusu ağır bastı, dövmek ve işkence etmek gibi şeylerden vazgeçti. Ama ilâhlarına dil uzatmasından dolayı da başka bir ce­zalandırma usulüne başvurdu. Böylelikle Mus'­ab'ı evinin direklerinden birine bağladı, kapıyı da üzerine kilitledi. Bu durum müs­lü­man­­lardan bir kısmının Habeşistan'a hicret ha­berini alıncaya kadar sürdü. Bunu du­yar duymaz çareler aramaya koyulan Mus'ab, bir gün an­nesi ve muhafızını gaflete getirip, Habeşistan'a muhacir olarak gitti.

Habeşistan'da diğer muhacir kardeşleriyle birlikte bir zaman kaldılar, sonra tekrar Mek­ke'ye döndüler. Resûlullah'ın emri üzerine ikinci defa Habeşistan'a hicret ettiler.

Mus'ab için Habeşistan da Mekke de eşitti. Her yer ve zamanda imanî tec­rübesini arttı­rarak sürdürüyordu. Muhammed (s.a.v.)'in tav­siye ettiği ibadetleri yaparak hayatının ren­gini koruyordu. Rabb'ine olan ya­kınlığı arttıkça kalbindeki huzur da artı­yordu.

Bir gün Resûlullah'ın etrafında oturan müs­lümanların yanına gitti. Ansızın onu gören müslümanlar şefkatle başlarını kaldırıp baktı­lar, sonra bakışlarını in­dirdiler, bazılarının gözleri yaşarmıştı. Onu eski, döküntü bir el­bise içinde gör­müşlerdi. Halbuki onun iman­dan önceki hayatı refah ve bolluk içindeydi. Allah Resûlü bakışlarını ona çevirdi ve müba­rek dudak­larından şu sözler döküldü: "Mus'ab'ı böyle görüyorum. Onun kadar aile­sinin bolluk içinde gark ettiği kimse yoktur Mekke'de. Ama o; bütün bu bolluğu ve varlığı Allah ve Resûlü'­nün sevgisi uğruna terk etti."

Annesi onun dinini terk etmesinden dolayı mal varlığından fayda­lanmayı yasakladı. Oğlu bile olsa ilâhlarını terkeden, onların aleyhinde konuşan bir kim­seye asla yiyecek vermezdi.

Son olarak annesi, Habeşistan dönüşü onu tekrar hapsetmek istedi. Hap­setmeye yardımcı olan herkesi öldüreceğine dair yemin edince an­nesi onun ne kadar kararlı olduğunu bildiği için bıraktı. Hem annesi hem kendisi bu es­na­da ağlıyorlardı. Bu son veda anı; annenin kü­fürde aşıla­cak direnişini, oğlun da imanda şa­şılacak sebatını sergiliyordu. Anne oğlunu evin­den kovdu ve şöyle haykırdı: "İstediğin ye­re git. Artık ben senin annen değilim." Mus'­ab annesine yaklaştı ve: "Ey anneciğim! Sa­na yardımcı olmak istiyorum ve senin adına endişe ediyorum! Allah'ın bir olduğuna ve Mu­ham­med'in Allah'ın kulu ve Resûlü oldu­ğuna şe­hâdet getir." dedi. Annesi cevaben: "Parla­yan yıldıza yemin olsun ki, se­nin di­nine asla girmem. Aklım zayıf, görüşüm kıt değil."

Böylelikle Mus'ab rahatı ve bolluğu bir ta­rafa itip, eski elbiselere ve bir gün tok birçok gün aç kalmaya razı oldu. Çünkü onun ruhu yüce inanç aydınlığı ve Allah'ın nuruyla dop­dolu olmuştu. Âdeta o başka bir insan olmuş, gözü cilalan­mış, ruhu aydınlanmıştı.

İşte o sırada Resûlullah, onu mühim bir görev için seçti. Medine'ye elçi olarak gönde­recek, Akabe'de Allah Resûlü'ne biat edip iman şere­fine eren ensâra İslâm'ı öğretecek, baş­kalarının da Allah'ın dinine gir­melerini sağla­yacak ve Me­dine'yi büyük hicret günü için ha­zırlayacaktı.

Halbuki yaşça, makamca, Allah Resûlü'ne yakınlık bakımından on­dan daha önde olanları vardı ashab içinde. Ama Allah Elçisi Mus'ab'u'l-Hayr'ı tercih etmiş, onu seçmişti. En ağır yükü, ona bırakıyor, hicret yurdu olacak olsa Medine'de İslâm'ın geleceği ellerine teslim ediliyordu. Az bir zaman sonra bütün bir dava adamları, savaşçılar, mücahidler orada bulu­nacaktı.

Mus'ab Allah'ın kendisine bahşettiği üstün akıl ve yaratılışla emaneti yük­lendi. Onun zühdü, yüceliği ve ihlâsı ile karşılaşan Medine ehli dalga dalga İslâm'a girdiler.

Mus'ab Medine'ye geldiğinde Akabe'de Al­lah Resûlü'ne biat eden l2 kişi vardı. Onlar da Allah ve Resûlü'ne icabet edeli ancak bir kaç ay ol­muştu.

Bir sonraki hac mevsiminde yapılan Akabe biatında Medine'liler Mekke'ye Resûlullah ile bu­luşmak için temsilciler gönderdiler. Mus'ab'ın önderliğinde ge­len müslümanlann sayısı yetmiş kişiydi. Mus'ab dehası ve zeka­sıyla Allah Resûlü'nün ne kadar isabetli bir ter­cih yaptığını ispatla­mıştı.

Mus'ab verilen elçilik görevini tam olarak ifa etmişti. Böylelikle, Allah a da­vetçi, Allah ın diniyle insanları hidâyete çağıran mübeşşirdi. Kendi­sine inandığı Allah Resûlü gibi sadece Hakk'ın rızasını düşünüyordu.

Es'ad b. Zürâre'nin yanında misafir olarak kalıyordu. İkisi birlikte ka­bileleri, evleri, top­lantı yerlerini, dolaşıyorlar, yanlarında bulunan Allah'ın kitabından insanlara okuyorlar, onları "Allah, tek bir ilâhtır." kelime-i ilâ­hisine davet edi­yorlardı. Öyle durumlar meydana geliyordu ki davet es­nasında, eğer zekâsı ve ruh yüceliği olmasa hem kendisi hem de berabe­rinde olanlar helak olabilirdi.

Bir gün vaaz ederken ansızın Üseyd b. Hudayr çıkageldi. Bu adam Medine'nin ileri gelenlerindendi. Kızgınlık ve öfke ile, kavmi arasında alışmadıkları dini ile fitne çıkaran, ilâhlarını terke çağıran ve daha önce hiç duy­madıkları, alışmadıkları bir tek İlâh'tan söz eden kişiye doğru yürüdü.

Onların ilâhları hep belli yerlerde duru­yordu. Bir kimse ilâhlarına ih­tiyaç duyduğunda yerini biliyordu, o tarafa yönelir ve o ilâh da onun zara­rını giderir, duasını kabul ederdi! Muhammed'in İlâhı'na gelince, Mus'ab'ın davet etmiş olduğu bu İlâh'ın ne yeri belliydi, ne de kimse onu görebiliyordu!

Mus'ab'la oturup sohbet eden müslümanlar Üseyd'in ansızın gelişini gör­memişlerdi; fark ettiklerinde dağıldılar, sadece Mus'ab dimdik ayakta kalmıştı ve onu yumuşaklıkla İslâm'a çağırıyordu. Üseyd geldi, önünde durdu ve şöyle dedi: "Sizi bölgemize getiren nedir? Za­yıf akıllı kimseler mi? Eğer hayatta olarak çık­mak istiyorsan derhal buradan ayrıl."

Mus'ab ise bütün vakar ve yumuşaklığını koruyarak: "Oturup dinlemez mi­sin? Eğer da­vamızı beğenirsen kabul edersin. Eğer beğen­mezsen, istediğin şeyi sana zorla kabul ettir­meğe çalışmayız."

Üseyd, akıllı ve zeki bir kimseydi. Mus'ab'ın sadece kendinde olanı sunma gayretini gördü ve Mus'ab onu sadece dinlemeye çağırıyordu. Eğer kabul ederse ne âlâ değilse Mus'ab onun bölgesini terk edecek, başka bir kimse, bölge ve kabi­leye zarar ziyan vermeksizin gidecekti.

Üseyd, tamam diyerek kılıcını yere koydu ve oturdu. Daha Mus'ab Kur'ân'dan az bir âyet okuyup tefsir etmişti ki, Üseyd'de birtakım de­ği­şikliklerin olduğu görülmeye başladı. Mus'ab daha sözünü bitirmeden Üseyd: "Ne doğru ve ne güzel bir söz! Bu dine girmek isteyen ne yapma­lıdır?" dedi. Bunun üzerine Mus'ab ona yöneldi ve "Sadece elbise ve be­denini temiz­ler, Allah'tan başka ilâh olmadığına dair şe­hâ­det getirirsin." dedi.

Üseyd, az bir süre onlardan ayrıldı ve ter­temiz su damlaları saçların­dan dö­külür bir va­ziyette yanlarına geldi: "Allah'tan başka ilâh olmadı­ğına, Muhammed (s.a.v.)'in Allah'ın Re­sûlü olduğuna şehâdet ederim." diye inancını ilân etti.

Haber, ışık hızıyla Medine'ye yayıldı. Sa'd b. Muâz, Mus'ab'a geldi,  dinledi ve müslüman oldu. Sonra onu Sa'd b. Ubâde'ye okudu, o da islâm nimetine erdi. Medine ehli birbirlerine "Üseyd b. Hudayr, Sa'd b. Muâz ve Sa'd b. Ubâde müs­lü­man olmuşlar biz ne duruyoruz. Haydi Mus'a­b'a gidelim ve iman edelim..." di­yorlardı.

Böylelikle Allah Resûlü'nün ilk elçisi ben­zer­siz bir şekilde başarılı ol­muş, bu işe ne ka­dar ehil olduğunu da kanıtlamıştı.

Günler ve yıllar birbirini kovalar, ulu Resûl ve sahâbesi Medine'ye hic­ret eder, Kureyş'in kini, düşmanlığı ise, kat kat artar, hatta müs­lümanların Mekke'den ayrılışını bâtıl inançlarının zaferi sayarlar. Ve Bedir Savaşı olur. Müş­riklere iyi bir ders verilir. Arkasından Uhud'a müslümanlar bir iyi hazırlanırlar. Saf olmuş müslümanlann arasında du­rur Resûlullah, tek tek yüzlerini inceler, sancağı teslim edeceği şahsı araştırır. Ve Mus'ab'ul-Hayr'a seslenir. Mus'ab öne çıkar, sancağı yükle­nir. Savaş kızışır, çarpışma şiddetlenir, Allah Resûlü'nün emrine muha­lefet eder ok­çular. Müşriklerin bozguna uğramış hâlini gö­rerek bu­lun­dukları dağın en yüksek yerini terk ederler. Böylece inananların lehine gelişen sa­vaş, bir anda aleyhlerine döner. Ansızın dağın boş bırakılan geçidinden gelen müşrikler, müs­lü­man­ları arkadan kuşatır. Resûlullah'ın bu­lunduğu yeri zorla­ma­ya başlar ve sonunda ona ulaşırlar.

Bunu fark eden Mus'ab, sancağı alabildi­ğince yukarı kaldırır, yüksek sesle tekbir geti­rir. Bütün müşrikler ona yönelirler. Böylelikle onları kendi tarafına çekip, Allah Resûlü'nden uzaklaştırmış olur. Mus'ab bir ordu gibi onlarla savaşır.

Bir eli mukaddes sancağı tutuyor.

Bir el düşmana karşı kılıç sallıyor.

Fakat düşmanlar üzerine çullanır. Onu ge­çip Allah'ın elçisine ulaş­mak için var güçleriyle ona yüklenirler.

Bırakalım Mus'ab'ın şu son anı bize kendi­sini anlatsın.

İbn Sa'd şöyle der: İbrahim b. Muhammed b. Şurahbil el-Abderî babasından naklen bize şunu haber verir:

"Uhud günü, sancağı taşıdı. Müslümanlar da­ğıldıklarında, o dimdik durdu. Atın üzerinde olan İbn Kamie ona saldırdı. Sağ eline vurdu ve onu kesti. Mus'ab o sırada "Mu­hammed an­cak resûldür. Ondan önce de resûller gelmiştir." diyordu. Sancağı sol eline alır ve yükseltir. Düş­man onu da keser. Bunun üzerine Mus'ab sancağı iki pazusuyla göğsüne sıkıştırır. Aynı zamanda da: "Mu­hammed ancak resûldür. On­dan önce de resûller gel­miştir" der. Düş­manın üçüncü hamlesinde mızrak göğsüne saplanır ve Mus'ab yere dü­şer, sancak yere düşer.

Mus'ab düşer, sancak düşer.

Şehâdet şerbetini içer, şehidlerin yıldızla­rına bir tane daha eklenir. İman ve Allah Re­sûlü uğruna kendini feda ederek kahramanca mücade­lesinin neticesinde şehid oldu. Zannetti ki, kendisi veya sancak düşerse, müşrikler korumasız, yal­nız kalan peygamberi öldür­meye yol bulurlar. Evet, o böyle düşünerek, Allah Resûlü'ne olan sevgisinin ve ona bir za­rar gel­mesinin endişesiyle kendisini or­taya attı. Her bir kılıç darbesiyle "Mu­hammed ancak resûldür, ondan önce de resûller gelmiştir." (Âl-i İmrân, 144) âyetini okuyordu.

 



Savaş bittikten sonra bu yüce şehidin ce­sedi bulundu. Yüzü kanıyla sulan­mış toprağın içinde gizlenmişti.

* Sanki Resûlullah'a bir kötülük ulaşmasını görmekten korkuyordu. Yüzünü gizliyor ta ki korktuğuna şahit olmasın.

* Sanki Resûlullah'ın kurtulduğunu tam ola­­rak görmeden ve üzerine gere­ken koruma ve savunmayı yerine getirmeden şehid düş­tüğü için utanıyordu.

Allah sana yeter ya Mus'ab, ay hatırası ha­yatın kokusu olan...

 

 


Allah Resûlü ve ashabı savaş alanını ince­lemek ve şehidleri tesbit et­mek için geldiler. Mus'ab'ın cesedinin yanında gözleri dolu dolu oldu.

Habbab b. Eret şöyle der: "Allah Resûlü ile birlikte Allah yolunda hicret ettik. Sadece Al­lah'ın rızasını umduk. Allah ecrimizi elbet ve­recek­tir. Bizden bir kısmı öte dünyaya göçtü. Ecrinden dünyada hiçbir şey yemedi. Mus'ab b. Ümeyr onlardan­dır. Uhud günü şehid edildi. Onu kefenleyecek çizgili bir bez parçasın­dan baş­ka bir şey yoktu. Başını örttüğümüzde ayak­ları açıkta kalıyordu. Ayaklarını örttüğü­müz­de başı açılıyordu. Allah Resûlü bize şöyle buyurdu: "Ba­şından itibaren örtün, ayakların­dan açık kalan yeri de ızhır otuyla örtersiniz."

Nasıl üzülmesin Resûlullah? Hz. Hamza'nın ölü­müyle karşılaşmış, yetmi­yormuş gibi bir de müşrikler onun burnunu, kulağını kesmişler, kalbini yerinden sökmüşlerdi. Resûlullah'ın gözü yaşla dolar, kalbi par­çalanır.

Nasıl üzülmesin Resûlullah? Savaş meyda­nında dostlarının, arka­daşlarının cesetleri. Her biri müşriklerce tahrip edilmiş.

Nasıl üzülmesin Resûlullah? İlk elçisinin ce­sedinin başına durmuş, onu ötelere uğurluyor.

Evet... Resûlullah (s.a.v.) Mus'ab'ın ba­şın­da durmuş: "Mü'minlerden öyle er­kekler vardır ki, Allah'a verdikleri sözde durdular" âyetini (Ah­zab, 23) oku­dular. Sonra kefenlendiği gömleğine baktılar: "İşte sen… Gömleğinin içinde saçları dağınık..." buyurdu. Savaş ala­nına uzun uzun bakıp Resûlullah şöyle ses­lendi: "Allah'ın Resûlü size şahitlik ediyor ki; sizler kıyamet günü Allah'ın katında şehitlersi­niz."

Sonra etrafındaki sağ kalan ashabına dö­nüp: "Ey insanlar! Onları zi­yaret edin, onların yanına gidin, selâm verin. Nefsim, elinde olana yemin ede­rim ki, onlara bir müslüman kıyamet gününe kadar selâm vermez ki, o se­lâmı iade edilmesin."

Selâm üzerine olsun ey Mus'ab…

Selâm üze­rinize olsun ey şehidler topluluğu…

Selâm üzerine olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi…